Theses supervised by Prof. Dr. Mehmet Yalnız

11 theses · Fırat University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatit B virüsü ve hepatit delta tanılı hastalarda interferon dört lambda polimorfizminin değerlendirilmesi

İnterferon lambda (IFN-λ); enfeksiyonlarda ve otoimmün hastalıklarda, indüklenen genlerin oluşturduğu bir iletişim ağı aracılığıyla, immüniteyi modüle eder. IFN-λ'lar, STAT fosforilasyon bağımlı sinyal kaskadını aktiveden, heterodimerik IFN-λ reseptörüne (IFNLR) bağlanarak etki etmektedir. Böylece IFN ile stimüle edilen yüzlerce gen indüklenir ve bu kompleks ileri besleme ve geri besleme döngüleri üzerinden çeşitli bağışıklık fonksiyonlarını modüle eder. Bu çalışma ile kronik Hepatit B virüs tanılı, Delta Hepatit tanılı ve HBV geçirmiş olan hastalarda IFN-λ4 polimorfiziminin allel ve genotip sıklığının bulunması amaçlandı. Bu çalışmaya; Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji kliniğine başvuran 92 HBV geçirmiş, 122 kronik Hepatit B ve 76 Delta Hepatit tanısı olan toplam 290 hasta alındı. Hastalardan başvuru anında 5 ml kan örneği EDTA'lı tüplere alındı, -80 derecede saklandı. Bu kanlardan IFNλ4 rs12979860 ve rs11322783 polimorfizimleri çalışıldı ve her tanı grubu allel ve genotip sıklığı açısından birbirleriyle karşılaştırıldı. Gruplar arası karşılaştırma sonucunda IFNλ4 rs12979860 polimorfiziminin allel ve genotip sıklığının karşılaştırılmasında gruplar arası farklılık saptanmadı. IFNλ4 rs11322783 polimorfizim analizi için DNA eldesi aşamasında kronik HBV hastaları ve HBV geçirmiş olan grupta IFNλ4 rs12979860'nın allel ve genotip sıklığının karşılaştırılmasında, G/G allelinin HBV geçirmiş hastalarda kronik HBV hastalarına göre daha sık görüldüğü saptanmıştır [p=0,04; OR: 3,55 (1,29-9,74)]. Yine co-dominant allellerin birleştirilerek değerlendirilmesinde, benzer şekilde geçirilmiş grupta resesif allelin kronik HBV olan gruba göre daha sık olduğu görülmüştür [p=0,013; OR: 3,55 (1,29-9,74) 3,30 (1,26-8,68)]. Diğer gruplarda karşılaştırmada anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Bu çalışmada HBV geçirmiş hastalarda rs11322783 polimorfizimin daha sık olduğu saptandı. Bu polimorfizim, bulaşa maruz kalan bireylerde hastalığın kronikleşmeyi önlediğini düşünmemize neden olabilir. Literatürde bizim çalışmamıza benzer bir çalışma mevcut değildir. Bu sonuçların geniş hasta serilerinde konfirmasyonuna gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: HBV, DELTA, IFNλ4, rs12979860, rs11322783

Hepatit BHepatit B virüsüHepatit D+3
Fariz Emrah Özkan
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuvar barsak hastalığı tanılı hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif olarak değerlendirilmesi

Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı inflamatuvar barsak hastalığının majör iki formudur. Crohn hastalığının klinik şiddetini belirlemek için Crohn hastalığı aktivite indeksi kullanılır. Ülseratif kolitin klinik şiddetini belirlemek için Truelove-wittz aktivite indeksi kullanılır. Adalimumab ve infliksimab inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide kullanılan biyolojik ajanlardır. Bu çalışmanın amacı inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif değerlendirilmesidir. Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji polikliniklerinde ve kliniklerinde, Ocak 2008-Nisan 2019 tarihleri arasında takip edilmiş inflamatuvar barsak hastalığı tanısı olan, 18 yaş üzerindeki hastaların verileri incelemeye alındı. İncelenen hastalardan adalimumab ve infliksimab tedavisini en az 4 hafta düzenli olarak almış 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtı değerlendirme amacıyla hastalığın aktivitesiyle ilişkili parametreler olan lökosit, eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein ve nötrofil/lenfosit oranı değerlerinin tedaviden önceki ile tedaviden sonraki değerleri kıyaslandı. Ayrıca bu hastaların tedaviden önceki ve sonraki hemoglobin düzeyleri karşılaştırıldı. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesinde kullanılan eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein, lökosit ve nötrofil/lenfosit oranı seviyeleri adalimumab ve infliksimab tedavisi sonrası tedavi öncesi seviyelere göre hastalarda anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış ülseratif kolit ve Crohn hastalarının tedaviden sonra hemoglobin düzeylerinin tedavi öncesine göre anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Crohn hastalarının Crohn hastalığı aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Ülseratif kolit hastalarının Truelove-wittz Aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Crohn hastalarının %83,3'ü, ülseratif kolit hastalarının %84,6'sı iyileşti. Adalimumab ve infliksimab tedavisi inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide aktif hastalığın iyileşmesi üzerine etkili oldu. Adalimumab ve infliksimabın güvenilirliğinin yüksek olduğu fakat düşük oranda allerji, lenfadenopati ve lökopeni yan etkileri olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: İnflamatuvar barsak hastalığı, crohn hastalığı aktivite indeksi, Truelove-wittz aktivite indeksi, adalimumab, infliksimab.

AdalimumabBağırsaklarCrohn hastalığı+4
Aykut Bulu
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas kanseri tanılı olguların demografik verilerinin, radyolojik görüntülemelerinin ve klinik özelliklerinin retrospektif olarak incelenmesi

Pankreas kanseri, dünyada kanserlerden ölümün 4. en sık sebebidir. Hastalığın erken evrelerinde belirti ve bulguların az görülmesi nedeniyle tanı alması oldukça güçtür. Hastaların 5 yıllık sağkalımı %5'den azdır. Sigara, obezite, erkek cinsiyet, aile öyküsü, diyabet ve kronik pankreatitin pankreas kanserini artırdığına dair çalışmalar mevcuttur. Visseral ve subkutan yağlanma ile sarkopeninin pankreas kanserinde kötü prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda Ocak 2011-Mayıs 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Bölümüne başvurmuş olup pankreas kanseri tanısı olan 18 yaş üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak taranmıştır. Gastroenteroloji polikliniğine farklı şikayetlerle Ocak 2019-Mayıs 2019 tarihleri arasında başvurmuş olup; malignite, safra taşı, pankreatiti olmayan 40 sağlıklı hasta random olarak seçilmiştir. Hastaların cinsiyeti, tanı yaşı, biyokimyasal ve serolojik parametreleri, tanı tarihleri, ölüm tarihleri, cerrahi operasyon geçirip geçirmedikleri, kemoterapi veya radyoterapi alıp almadıkları, tümör lokalizasyonu, tümör çapı, perinöral ve lenfovasküler invazyon varlığı taranmıştır. Bilgisayarlı tomografide visseral ve subkutan yağ dokusu, pankreatik yağlanma oranı, sarkopeni düzeyi ölçülmüştür. Sağlıklı bireyler ile pankreas kanseri tanısı alan hastalar arasındaki pankreatik yağlanma, visseral ve subkutan adipoz doku, sarkopeni düzeyi farklılıkları incelenmiştir. Çalışmamızda CA 19-9 düzeyi arttıkça hastaların cerrahi olma oranlarının ve sağkalımlarının azaldığını saptadık. Cerrahi olan hastalar, kemoterapi alan hastalara göre daha uzun sağkalıma sahiptir. Pankreatik yağlanması olanlarda pankreas kanserinin anlamlı olarak daha fazla görüldüğünü saptadık. Sonuç olarak pankreas kanserinde günümüzde en etkin tedavi cerrahidir, CA 19-9 düzeyi prognostik belirteç olarak kullanılabilir. Karaciğer yağlanması ve obezite kadar pankreatik yağlanmanın da malignite üzerinde etkisi vardır ve dikkate alınmalıdır. Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, pankreatik yağlanma

ApoptozisDemografiNeoplazmlar+4
Furkan Kılıç
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenomatöz polipozis koli geni negatif polipozis koli olgularının moleküler genetik yöntemler ile miyozin ağır zincir mutasyonları açısından değerlendirilmesi

Familyal adenomatöz polipozis (FAP) hastalığı nadir görülen genetik geçişli bir hastalıktır. FAP gelişiminden Adenomatöz Polipozis Coli (APC), mutY Homolog (MUTYH/MYH) ve DNA Polymerase Delta 1 (POLD1) ile DNA Polymerase Epsilon (POLE) genlerindeki mutasyonlar sorumlu tutulmaktadır. Çalışmamızda ailesinde polipozis koli veya kolorektal kanser (KRK) öyküsü bulunan ve APC gen mutasyonu negatif saptanmış polipozisli hastalarda MUTYH/MYH gen mutasyonu veya polimorfizmi varlığı araştırılmıştır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesi'nde, Eylül 2017-Haziran 2018 tarihleri arasında yapılan kolonoskopi bulgularına göre çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 30 hasta değerlendirildi. Katılımcılardan alınan kanlardan izole edilen DNA örneklerindeki MYH geni, dideoksinükleotid (Sanger) yöntemi ile sekanslanarak genetik varyasyonlar açısından incelendi. Çalışmaya yaş ortalaması 46,8±12,7 yıl olan 21'i erkek ve 9'u kadın toplam 30 hasta dahil edildi. Tanı yaşı ortalaması ise 43,8 ± 13,1 yıldı. Genetik analizle 28 hastanın herhangi bir ekzon bölgesinde Single Nükleotid Varyant (SNV) pozitifliği görüldü. 22 hastada (%73,3) ekzon 4-5'te, 20 hastada (%66,7) ekzon 6-7'de ve 18 hastada (%60) ise ekzon 10'da SNV pozitifliği bulundu. Kadınlardaki ekzon 6-7 pozitifliği erkeklere göre istatistiksel açıdan anlamlı yüksekti (p=0,013). Ailede KRK yaşı ortalaması, ekzon 10 pozitifliği olanlarda anlamlı şekilde düşük bulundu (p=0,026). Sonuçta AFP geni sekans analizi negatif olan grubun çoğunluğunda en az bir ekzon bölgesinde SNV pozitifliği görülmüştür. KRKlıların tamamında MYH mutasyonu saptanmıştır. FAP hastalarında genetik geçişin anlaşılırlığı için moleküler analizle birlikte MHY geninin sekanslanması yararlı olacaktır. Anahtar kelimeler: Kolorektal kanser, Polipozis koli, APC, MYH, Gen analizi

Gen ifadesiKolorektal neoplazmlarMutasyon+2
Firdevs Özdemir
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoimmün hepatit tanılı hastalarda monoterapi ve kombine tedavinin klinik ve biyokimyasal yanıtları

Bu çalışmada Otoimmün hepatit tanısı alan hastalarda verilen monoterapi ve kombine tedavilerin klinik ve biyokimyasal yanıtlarının, her iki tedavi protokolünün de birbirlerine olan üstünlüklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamızda Aralık 2010-Aralık 2020 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvurmuş Otoimmün hepatit tanısı olan 18 yaş üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak taranmış olup toplam 140 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastalarda OİH sınıflandırması yaparken Ant -nükleer antikor (ANA) veya Anti-Smooth muscle antibody (ASMA) pozitif ise tip 1 OİH, anti- Liver kidney microsomal antibody (anti-LKM-1) veya Liver cytosol -1 (LC-1) pozitif ise tip 2 OİH, AMA pozitifliği ile beraber histolojik ve klinik olarak OİH özelliklerini taşıyan hastalarımızı çakışma sendromu olarak sınıflandırılmıştır. OİH hastalarının tedavi öncesi ve tedavi sonrası klinik durumlarını, biyokimyasal ve patolojik verilerini değerlendirilmiştir. Hastaların almakta olduğu medikal monoterapi (prednol veya budesonid kullanımı) ve kombine tedaviler (budesonid ve azatiyopurin /prednol ve azatiopurin kullanımı, ikinci sıklıkla da kortikosteroid, azatiyopürin ve ursodeoksikolik asit (UDCA) kombine tedavisi) esas alınmıştır. Biyokimyasal ve klinik yanıt oranları, tedavi değişikliği olmuş ise, nedenini ve şimdiki sağlık durumları ile ilgili verileri ortaya koymayı amaçlanmıştır. Hastalarda tedavi yanıtı değerlendirmesi, en az 2 yıl biyokimyasal ve klinik takibi sonrasında yapılmıştır. Çalışmamızda hastalarımızın %50,7 (n=71)'si monoterapi ,%49,3 (n=69)'ü kombine tedavi almış olup, monoterapi alanların %47,9 (n=34)'unda biyokimyasal ve klinik remisyon, kombine tedavi alanların ise %47,8 (n=33)'inde biyokimyasal ve klinik remisyon sağlanmıştır. İki hasta grubunda da klinik ve biyokimyasal yanıt oranları eş zamanlı benzer görülmüştür. Monoterapi alıp remisyona giren hastaların %62,5 (n=20)'i, kombine tedavi alanların %47,1 (n=16)'i ilaçsız izleme alınmıştır. Çalışmamıza katılan hastalarda seçilen kombine veya monoterapi tedavisi protokolleri ile biyokimyasal ve klinik iyileşme arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Yine bizim çalışmamıza katılan hastaların bütün biyokimyasal parametrelerinde tedavi ile anlamı bir düşme görüldü yalnızca albumin değerinde anlamlı bir artış görülmüştür. Çalışmamızda ANA pozitifliğinde tedavi sonrası anlamlı negatifleşme görülmüştür, aynı şekilde ASMA pozitifliğinde de tedavi sonrası anlamlı negatifleşme görülmüştür. Yine çalışmamıza katılan Anti LKM-1'i pozitif olan bütün hastaların Anti LKM-1'leri negatifleşmiştir. Ayrıca çalışmamıza katılan 140 hastanın %96,4 (n=135) ine tanı anında karaciğer biyopsisi yapılmış olup verilen monoterapi veya kombine tedavi sonrası bu hastaların %7,8 (n=11)'ine kontrol karaciğer biyopsisi yapılmıştır. Kontrol karaciğer biyopsi sonucunda hastaların %63,6 (n=7)'sında hepatosit hasarında gerileme ve histolojik aktivite indeksinde azalma tespit edilmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda OİH tanılı hastalarda verilen monoterapi ve kombine tedavinin etkinliği, tedavi yan etkileri, tedavi intoleransı açısından literatür ile benzer bulunmuş olup, erken teşhis konulması ve tedavinin erken başlaması ile hastalığın ilerlemesinin önlendiği görülmüştür.

Antikorlar-antinükleerHepatitOtoimmünite+1
Tuğba Şeker Kök
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pankreatitte organ yetmezliğinin önemi ve prognostik belirteç sistemleri ile karşılaştırması

Akut pankreatit; pankreas bezinde inaktif halde bulunan sindirim enzimlerinin çeşitli nedenlerle aktif hale geçmesi sonucunda, pankreas bezinde, çevre dokularda ve inflamasyonun yayılmasıyla tüm vucutta sistemik bir etki gösterebilen bir klinik tablodur. Uzun yıllardır akut pankreatitin şiddetini ve prognozunu Ranson ve Atlanta gibi sınıflama sistemleriyle ölçmektedir. Yapılan birçok çalışmada akut pankreatite bağlı gelişen organ yetmezlikleri, hastalardan elde edilen laboratuvar verileri ve hastaların antropometrik özelliklerinin de hastalığın şiddeti ve prognozuyla ilişkili olduğu ortaya konmuştur. Bu çalışmada akut pankreatitte ortaya çıkan organ yetmezlikleri, biyokimyasal parametrelerle ve hastalara ait antropometrik verilerle; Ranson ve Atlanta sınıflama sistemleri arasındaki ilişki ortaya konulmaya çalışıldı. Çalışmamıza akut pankreatit tanısıyla kliniğimizde takip edilen yaşları 19 ile 89 arasında değişen, ardışık 153 hasta alındı. Hastaların Ranson ve Modifiye Atlanta sınıflamaları hesaplanarak, hastalara ait laboratuvar verileri, bel çevresi, vücut kitle indeksi gibi antropometrik verileri hesaplandı ve günlük vizitlerle hastalardaki değişiklikler ve organ yetmezliği gelişenler kayıt altına alındı. Hastalarda gelişen organ yetmezlikleri (akciğer, karaciğer, böbrek, kalp ve multiorgan yetmezliği) Ranson değeri ve Modifiye Atlanta skoru yüksekliğiyle ilişkili (p<0.05) olarak bulundu. Çalışmaya alınan hastalardan 13 tanesinde (%8.4) multiorgan yetmezliği, 17 tanesinde (%11.1) SIRS gelişmiştir. Bunlardan 10 tanesinde (%6.5) erken SIRS gelişmiş, 7 tanesinde yatışından 48 saat sonra (geç) SIRS gelişmiş ve geç SIRS gelişen 7 hastanın 4 tanesinde SIRS persistan olarak devam etmiştir. 10 hastada (%6.5) exitus letalis gerçekleşti. Organ yetmezlikleri, multiorgan yetmezliği ve SIRS gelişen hastalarla ex olan hastalar arasında yapılan istatistiksel analizde p değeri (p<0.05) olarak anlamlı ilişki saptandı. Antropometrik ölçütlerden bel çevresi ve vücut kitle indeksi Ranson değeriyle ilişkili saptanmazken, Modifiye Atlanta sınıflamasıyla bel çevresi arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.01). Laboratuvar verilerinden üre ve ALT yüksekliği, Ranson ve Modifiye Atlanta sınıflamasıyla ilişkili saptanırken (p<0.001), 0 ve 48. saatte bakılan CRP değerindeki yüksekliklerden sadece 48. saatteki CRP değeri Ranson değeriyle ilişkili olarak bulundu (p<0.05). Organ yetmezliği, MOY, SIRS, her iki şiddet skoruyla korele olmasının yanında mortalite ile de anlamlı olarak koreleydi. Bunların yanında mortaliteyle kolesterol, trigliserit ve yatış anındaki CRP düzeyiyle anlamlı korelasyon elde edilirken; kalsiyum, lipaz ve hematokrit gibi laboratuvar verileriyle anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç olarak akut pankreatitin şiddet ve prognozunu belirlemede ve şiddetli seyreden pankreatitlerde ortaya çıkabilecek olan organ yetmezlikleri açısından dikkatli olunmalıdır. Klasik şiddet skorlama sistemlerinin yanında hastalara ait vücut kitle indeksi, belçevresi ve kolesterol, trigliserit, ALT, CRP gibi laboratuvar verileri önemli prognostik bilgiler vermektedir. Anahtar Kelimeler: Akut pankreatit, organ yetmezliği, şiddet skorlaması

BiyobelirteçlerPankreasPankreas fonksiyon testleri+5
Deccane Düzenci
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Whey proteini izolatının deneysel kronik pankreatit modelinde koruyucu etkilerinin araştırılması

kronik pankreatit, sık görülmeyen ve pankreasta ilerleyici hasara neden olan bir hastalıktır. Toksik, obstrüktif, metabolik, genetik birçok etiyolojik nedeni olabilir. Hastalığın patogenezinde oksidatif stres ve inflamatuvar mekanizmalar önemli rol almaktadır. Mekanizması tam olarak anlaşılamamış bu hastalığın günümüzde küratif bir tedavisi mevcut değildir. Çalışmamızda, anti oksidan ve anti inflamatuvar etkileri olduğu bilinen whey proteininin kronik pankreatitten koruyucu etkisinin incelenmesi amaçlandı. Bu amaçla 49 adet erkek, sprague-dawley cinsi rat 7 gruba ayrıldı: 1. Grup: Oral yoldan whey proteini izolatı gün aşırı verildi. 14. Gün sakrifasyon uygulandı. 2. Grup: DBTC ile pankreatit modeli oluşturuldu ve 14. Gün sakrifasyon uygulandı. 3. Grup: DBTC ile pankreatit modeli oluşturuldu ve ratlara oral yoldan gün aşırı whey proteini izolatı verildi. 14. Gün sakrifasyon uygulandı. 4. Grup: Kontrol grubu olarak belirlendi 5. Grup: Oral yoldan whey proteini izolatı gün aşırı verildi. 28. Gün sakrifasyon uygulandı. 6. Grup: DBTC ile pankreatit modeli oluşturuldu ve 28. Gün sakrifasyon uygulandı. 7. Grup: DBTC ile pankreatit modeli oluşturuldu ve ratlara oral yoldan gün aşırı whey proteini izolatı verildi. 14. Gün sakrifasyon uygulandı. Çalışma sonunda biyokimyasal değerlendirme ve MDA ölçümü için kan örnekleri, histopatolojik inceleme ve NFκB, İL-6, TGF-β, TNF-α için pankreas doku örnekleri alındı. Whey proteini tedavi grubu, 28.gün pankreatit grubu ile karşılaştırıldığında, AST, ALP, Amilaz, Lipaz gibi biyokimyasal parametrelerde; oksidatif stres belirteci olan MDA düzeylerinde; hastalık patogenezinde önemli olan NFκB ve TGF-β düzeylerinde iyileşme saptandı. Bu iyileşme istatitiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Sonuç olarak çalışmamız, whey proteininin kronik pankreatitten koruyucu etkisinin olabileceğini ortaya koymaktadır. MDA, NFκB ve TGF-β düzeylerinde iyileşme oluşması whey proteininin bu etkisini anti oksidan ve antiinflamatuvar özellikleriyle gerçekleştirdiğini düşündürebilmektedir. Anahtar kelimeler: kronik pankreatit, whey proteini izolatı, oksidatif, anti-inflamatuvar

Antiinflamatuar ajanlarOksidatif stresPankreas+4
Abdullah Mübin Özercan
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Resveratrol ve quercetin'in deneysel şiddetli akut pankreatitteki koruyucu etkilerinin araştırılması

ÖZET Akut pankreatit, hastalık ciddiyetiyle orantılı olarak tedaviye rağmen ciddi komplikasyonlar ve yüksek mortalite oranına sahiptir. İnflamatuvar bir hastalık olduğundan yapılmış çalışmalarda tedavide antiinflamatuvar özelliği olduğu bilinen bazı doğal bileşenler üzerinde durulmaktadır. Bu çalışmada antiinlamatuvar, antioksidan etkileri olan bitkisel kaynaklı bileşenler olan resveratrol ve quercetin 'in şiddetli akut pankreatitteki koruyucu etkilerinin araştırıldı. Çalışmada 7'şerli gruplarda toplam 42 adet dişi Wistar rat kullanıldı. Grup 1'e (n=7) (K) bazal diyet uygulandı. Grup 2'ye (n=7) (DMSO) intraperitoneal DMSO (dimetil sülfoksit) uygulandı. 3. gruba (n=7) (C) 20 mcg/kg cerulein 1 saat aralıklarla 4 kez subkutan (s.c) olarak uygulandı. Grup 4 (n=7) (C+RES); cerulein ile akut pankreatit oluşturulan grupta 30 mg/kg resveratrol+DMSO ceruleinin ilk dozundan önce intraperitoneal olarak uygulandı. Grup 5 (n=7)(C+QUE); cerulein ile akut pankreatit oluşturulan grupta 50 mg/kg quercetin cerulein ilk dozundan önce orogastrik sonda ile uygulandı. Grup 6 (n=7) (C+RES+QUE); cerulein ile akut pankreatit oluşturulan grupta cerulein ilk dozundan önce 30 mg/kg resveratrol+DMSO intraperitoneal, 50 mg/kg quercetin orogastrik sonda ile uygulandı. Çalışma protokolü tamamlandıktan sonra ratlar anastezi altında dekapite edildi. Biyokimyasal incelemeler için serum ve histopatolojik inceleme için pankreas doku örnekleri alındı. Serum örneklerinden amilaz, lipaz, AST, ALT çalışıldı. Pankreas dokusu fikse edildikten sonra hemotoksilen ve eozin ile boyanarak ödem, yağ nekrozu ve lökosit infiltrasyonu açısından değerlendirildi ve histopatolojik skorlama kriterlerine göre sınıflandırıldı. Pankreas dokusu homojenize edilerek HPLC yöntemiyle MDA, real time PCR yöntemiyle TNF alfa, COX-2, NFκB, IκB düzeyleri çalışıldı. Çalışma sonunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum amilaz düzeyleri grup 3 (C) ve grup 4'te (C+RES) anlamlı yüksek saptanırken; grup 5 (C+QUE) ve grup 6' da (C+RES+QUE) anlamlı fark izlenmedi. Serum lipaz düzeyi açısından değerlendirildiğinde kontrol grubu ile (C) grubu arasında anlamlı fark saptanırken, kontrol grubu ile 4. 5. ve 6. gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Serum amilaz, lipaz ve histopatolojik skorlama açısından bakıldığında grup 5 (C+QUE) ve grup 6 (C+RES+QUE) nın serum amilaz, lipaz düzeylerinde cerulein (C) grubuna göre anlamlı azalma ve histopatolojik skorlarda iyileşme sağladığı saptanmıştır. Resveratrol, quercetin ve her ikisi birlikte pankreas dokusunda MDA, TNF alfa, COX-2, NFκB düzeylerinde azalma sağladılar, IκB düzeyinde ise sadece kombine uygulamaları sonucu azalma olmasını önlediler. Sonuçta quercetin ve resveratrol quercetin kombinasyonunun biyokimyasal parametrelerde, oksidatif stres elemanları ve proinflamatuar sitokinlerde ve histolojik skorlarda akut pankreatit grubuna oranla en belirgin koruyucu etkiyi göstermiştir. Hem resveratrol hem quercetin hemde kombine olarak uygulanmaları hastalık şiddetini azaltmıştır. Anahtar Kelimeler: Şiddetli akut pankreatit, cerulein, resveratrol, quercetin

KuersetinPankreasPankreas hastalıkları+3
Mehmet Asoğlu
Fırat University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit B'li hastalarda interlökin-6, interlökin-10 ve interlökin-18 düzeylerinin tayini

ÖZET Viral hepatit B (HBV) enfeksiyonunun kronikleşmesine yol açan mekanizmalar tam olarak anlaşılamamıştır. Sitokin profilindeki değişimin, enfeksiyonun iyileşmesi veya kronikleşmesi şeklinde sonuçlanabileceği bilinmektedir. Bu çalışma, sitokinler ile HBV enfeksiyonunun farklı klinik formları arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada, HBV enfeksiyonuna ikincil kronik hepatit (KHB), karaciğer sirozu (KCS) ile hepatoselüler karsinoma (HSK) gelişmiş hastalarda IL-6, IL-10, IL-18 düzeyleri ve hastalık progresyonu arasındaki ilişki araştırıldı. Kronik hepatitli 29, KCS'lu 19, HSK'lı 19 toplam 67 HBV hastası ile 15 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Gruplar arasında HBV DNA düzeyleri açısından anlamlı fark yoktu. IL-6, IL-10 ve IL-18 düzeyleri HBV enfeksiyonu olanlarda, hastalık progresyonu ile daha belirgin şekilde olmak üzere kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulundu. İnterlökin-6 düzeyi HSK grubunda kontrol grubu, KHB ve KC-S gruplarına göre anlamlı yüksek olup diğer gruplar arasında ise benzerdi. IL-10 düzeyinde ise sadece HSK ile kontrol grubu arasında anlamlı fark mevcuttu. IL-18 düzeyleri ise HBV gruplarında (KHB, KC-S ve HSK) benzer olmakla beraber her üç grupta da kontrol grubundan anlamlı olarak yüksekti. IL-6, IL-10, IL-18 ve AFP düzeyleri arasında istatiksel açıdan anlamlı korelasyon saptandı. Ek olarak HSK grubunda yer alan ve AFP düzeyleri normal sınırlarda olan 3 hastadan ikisinde IL-18 düzeylerinin ortalama değerin üzerinde olduğu ve bunlardan birinde IL-10 düzeyinin de ortalama değerin üzerinde olduğu saptandı. Sonuç olarak, IL-6, 10 ve 18 düzeylerinin HBV enfeksiyonunun farklı evrelerinde artmış olduğu saptandı. IL-6 ve 10 HSK da artarken, IL-18, tüm HBV formlarında artmış olarak bulundu. Anahtar kelimeler: Hepatit, karaciğer sirozu, hepatoselüler karsinoma, sitokin

HepatitHepatit BKaraciğer sirozu+6
Nurettin İnanç
Fırat University
2014
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obez, prediyabetik ve diyabetik hastalarda pankreatik steatoz sıklığı ve pankreatik steatozun trimetilamin N-oksit ve kısa zincirli yağ asitleri ile olan ilişkisi

ÖZET Pankreatik steatoz (PS), artmış pankreatik triaçilgliserol içeriği ve pankreas parankimi içine serpiştirilmiş adipositler ile karakterize bir durumdur. PS, erişkinlerde pankreasın en sık görülen iyi huylu patolojik durumudur ve genellikle obezite ve insülin direnci ile ilişkilidir. Araştırmamızda PS'nin obez, prediyabet ve diyabet hastalarındaki sıklığını belirlemek ayrıca obezite ve insülin direnci yanında inflamatuvar kaskat, metabolik sendrom, çeşitli metabolik durumlar ile steatohepatit gibi durumlarla da ilişkili olduğu düşünülen barsak mikrobiyatası metabolitleri kısa zincirli yağ asitleri (KZYA) ve trimetilamin N-oksit (TMAO)' in PS gelişmesindeki rolünü saptamak amaçlanmıştır. Çalışmamıza 34 kontrol, 30 prediyabet, 40 diyabet ve 32 obez olmak üzere toplam 136 birey dahil edilmiştir. Tüm katılımcılardan demografik özellikler, boy, kilo ve bel çevresi ölçümü bilgileri alındıktan sonra sistemde mevcut olan laboratuvar parametreleri kayıt altına alınmış, mevcut olan batın ultrasonografi (USG)' lerindeki PS verileri kullanılmıştır. Alınan kan öreneklerinde TMAO ve KZYA düzeyleri çalışılmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin 52' si erkek 84' ü kadındı. Bireylerin yaş ortalaması 44,5±14,6 olarak bulundu. Tüm bireylerin %70,6' sında PS saptanırken; kontrol grubundakilerin %44,1' inde, prediyabet grubundakilerin %73,3' ünde, DM grubundakilerin %82,5' inde ve obez grubundakilerin ise %81,2' sinde steatoz vardı. PS olan ve olmayan hastalar TMAO düzeyleri açısından karşılaştırıldığında; steatozu bulunan hastalarda daha düşük düzeyde TMAO olduğu ancak steatozu bulunmayan hastalara göre anlamlı bir fark oluşturmadığı tespit edilmiştir. KZYA düzeyleri açısından ise iki grup arasında anlamlı fark saptanmış olup, steatozu olan hastalarda KZYA düzeyi daha düşük bulunmuştur. Bunun yanında TMAO ve KZYA düzeyleri açısından kontrol grubu ile diğer tüm gruplar arasında anlamlı fark saptanmış olup TMAO ve KZYA düzeylerinin kontrol grubunda daha yüksek olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Pankreatik steatoz, mikrobiyata, kısa zincirli yağ asitleri, Trimetilamin N-oksit

Diabetes mellitusKaraciğer hastalıklarıKaraciğer yağlanması+6
Furkan Kırsoy
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dispepsilerin trimetilamin N-oksit ve kısa zincirli yağ asitleri ile olan ilişkisi

Dispepsi, organik ve fonksiyonel nedenlerle ortaya çıkan ve gastrointestinal sistemde sık karşılaşılan bir rahatsızlıktır. Çalışmamızda, dispepsi gruplarında kısa zincirli yağ asitleri (KZYA: bütirat ve kaproat) ve trimetilamin N-oksit (TMAO) düzeylerinin yanı sıra inflamasyon göstergeleri olan interlökin-6 (IL-6), interlökin-10 (IL-10) ve interlökin-1 beta (IL-1β) düzeylerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu parametrelerin, dispepsi patofizyolojisindeki rolünü anlamaya yönelik olarak gruplar arası karşılaştırmalar yapılmıştır Çalışmamıza 20 organik dispepsi (OD), 20 postprandial distress sendromu (PDS), 20 epigastrik ağrı sendromu (EAS) tanılı hasta ve 40 sağlıklı birey olmak üzere toplam 100 birey dahil edilmiştir. Tüm katılımcılardan demografik ve antropometrik veriler alınmış, kan örneklerinde TMAO, bütirat, kaproat ve sitokin düzeyleri çalışılmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin 63'ü kadın ve 37'si erkekti. Yaş ortalaması 37.91 ± 11.92 yıl idi. Çalışmamızda bütirat düzeyleri dispepsi gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur, organik dispepsi ve fonksiyonel dispepsi alt grupları arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. Kaproat düzeylerinde ise gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. TMAO düzeyleri açısından da anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir. İnflamasyon göstergeleri arasında yalnızca IL-10 dispepsi gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur, organik dispepsi ve fonksiyonel dispepsi alt grupları arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. IL-6 ve IL-1β düzeylerinde ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Bütirat eksikliği ve IL-10 düzeylerindeki azalma, dispepsinin mikrobiyal ve inflamatuvar mekanizmalarıyla ilişkili olabilir. Elde edilen bulgular, dispepsinin yönetiminde mikrobiyota ve inflamasyon odaklı yaklaşımların önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: dispepsi, bağırsak mikrobiyotası, trimetilamin N-oksit, kısa zincirli yağ asitleri, inflamasyon, sitokinler

Furkan Karabulut
Fırat University
2025
00

Other supervisors