Theses supervised by Doç. Dr. Ahmet Sebe
14 theses · Çukurova University
İskemik inme ile acil servise başvuran hastalarda akut faz reaktanları ve sitokin düzeyleri ile kısa dönem mortalite arasındaki ilişki
İskemik İnme ile Acil Servise Başvuran Hastalarda Akut Faz Reaktanları ve Sitokin Düzeyleri ile Kısa Dönem Mortalite Arasındaki İlişkiAmaç: Acil servise iskemik inme tanısı ile başvuran hastalarda akut faz reaktanları, sitokin düzeyleri, Glaskow Koma Ölçeği ve NIHSS(National Institution Health Stroke Scala) ile kısa dönem mortalite arasında ilişkiyi araştırmak ve bunun sonucunda iskemik inmenin tanı ve tedavisinde yol gösterici olabilecek belirteçlerin tespitini amaçladık.Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kısa dönem mortalite ilişkisi saptanmak üzere düzenlenen çalışma ileriye yönelik planlandı. Çalışma için etik kurul onayı alındı. Çalışma popülasyonunu 13.02.2007-31.12.2008 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalına başvuran ve başvuru sonrası akut iskemik inme tanısı alan hastalar oluşturdu. Veri toplama formunda; yaşı, cinsiyeti, acil servise geliş tarihi, acil servise geliş biçimi, hastanın acil servise başvurana kadar geçirdiği süre, daha önce ki tıbbi öyküsü, Glaskow koma ölçeği, NIHSS ölçeği, beyin tomografisi sonucu, çalışma dahilinde yer alan laboratuvar verileri, hastanın nöroloji yoğun bakıma yatırıldıktan sonra sonlanımına kadar geçen süre, hastanın sonlanım şekli, çekilen beyin tomografilerinde görülen iskemik alanın hacmi yer almaktaydı ve çalışma süresince bunlar detaylı olarak kayıt altına alındı. Bu işlemler sonucunda 75 akut iskemik inme tanısı alan hasta çalışmaya dahil edildi. Bu veriler SPSS 17 programı kullanılarak analiz edildi.Bulgular: Çalışmaya 75 hasta dahil edildi. Hastaların 36'sı kadın (%48) ve 39'u erkek (%52) idi. Hastaların yaş ortalaması 66.8±15.8 idi. Kadın hastaların yaş ortalaması 70.4 ± 11 ve erkek hastaların yaş ortalaması 63.4±12.9 idi (p=0.005). 5 kadın hasta (%13.9) ve 5 erkek hasta (%12.8) öldü. Taburcu olan ve ölen erkek kadın hastalar arasında istatistiksel olarak bir anlamlılık yoktu (p=0.999). Ölen hastaların ortalama yatış süresi 5.9±4.1 ve yaşayan hastaların ortalama yatış süresi 12.2± 5.7 (p=0.001). Ölen hastaların başvuru anında hesaplanan GKS Ölçeği 9.6±1.6, yaşayan hastaların başvuru anında hesaplanan GKS Ölçeği 13.5±2.1 (p<0.001) ve yaşayan hastaların başvuru anında hesaplanan ortalama NIHSS Ölçeği 22.4±6.7 ve yaşayan hastaların başvuru anında hesaplanan ortalama NIHSS Ölçeği 8.8±6.4 (p<0.001). Ölen hastaların başvuru anında ölçülen ortalama CRP değeri 39.2±45.9, yaşayan hastaların başvuru anında ölçülen ortalama CRP değeri 20±32.6 (p=0,029). Diğer akut faz reaktanları ve sitokinlerin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlenmiştir.Sonuç: Çalışmamızda iskemik inmeli hastalarda, CRP ile prognoz arasında pozitif bir korelasyon saptanmıştır. Lezyon hacmi ile prognoz arasında doğru ilişki olduğu saptanmıştır. Hastanın fonksiyonel durumunu değerlendiren Glaskow Koma Ölçeği ve NIHHS Ölçeği gibi ölçeklerin günlük pratiğimizde prognozu belirleyen en iyi göstergeler olduğu saptanmıştır. Akut faz reaktanları ile iskemik inme arasındaki ilişkiyi netleştirecek daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: İskemik inme, akut faz reaktanları, GKS, NIHSS.
Minor kafa travması ve kamçı ucu travması sonrası acil servise gelen hastalardaki postravmatik başağrısı sıklığı
Amaç: Bu çalışmada minör kafa ve kamçıucu travması sonrası acil servise başvuran hastalarda travma sonrasında ortaya çıkan posttravmatik başağrılarının (PTBA) sıklığı, hasta ve travmanın temel özelliklerinin bu olaya katkısı, PTBA klinik temel özellikleri, sonrasında tedaviye verdiği yanıt ve sosyal boyutunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmada 119 olgu çalışma materyalini oluşturmaktadır. Posttravmatik başağrısı tanısında ICHD-II kriterleri esas alınmıştır. Olgulara serebral tomografi görüntüleme incelemesi yapılmış ve bilinç düzeyi Glasgow Koma Skalası (GKS) skorlamasına göre değerlendirilmiştir.Bulgular: Travma sonrası acil servise başvuran olguların travma oluş şekilleri; araç içi trafik kazası geçiren %36.1(43), araç dışı (yaya) %32.8(39), düşme olguları %11.8(14), darp %10.9(13), bisiklet-motor %8.4(10) olarak saptanmıştır. Olgularda ki kafa travmasının şekli; sadece kafa travması %38.7(46), kafa+servikal travma %36.1(43), kafa+servikal+kamçıucu travması %25.2(30) olarak belirlenmiştir. Vakalar da PTBA oranı %68 olup, sadece kafa travması sonrası başağrısı gelişen %87(40), kafa+servikal travma sonrası başağrısı olan%88.4(38), kafa+servikal+kamçıucu travma sonrası başağrısı olan ise %93.3 (28)'dir. Kadın cinsiyet, olayın oluş şekli, kafa travmasının şekli, olguda psikiyatrik hastalık öyküsünün varlığı, madde bağımlılığı, alkol alımı, antidepresan ilaç kullanımı öyküsü, kamçıucu travmasının varlığı ve travma sonrası posttravmatik sendromun gelişmesi posttravmatik başağrısı gelişim oranını arttırdığı belirlenmiştir.Sonuç: Ülkemizde ve bölgemizde farklı nedenlere bağlı kafa travmalarının yoğun yaşandığı bilinmektedir. Özellikle bu travmaların erken dönemlerinde ortaya çıkan, dalgalı bir seyir gösteren duygudurum bozuklukları ve bu duruma eşlik eden başağrısı şikayetleriyle sık karşılaşılabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.Kadın cinsiyet, psikiyatrik öykü, madde ve alkol kötü kullanımı bulunan olgularda PTBA gelişimi açısından dikkatli olunmalıdır. Bu olgular erken evrede, PTBA ve ona eşlik eden posttravmatik sendrom açısından bilgilendirilmeli ve yönlendirilmelidir.Anahtar Kelimeler: Glasgow Koma Skalası (GKS), ICHD-II PTBA kriterleri, Kamçıucu travması (Whiplash), Minör kafa travması, Posttravmatik Başağrısı (PTBA), Posttravmatik Sendrom
Orgonofosfat zehirlenmesinde intermediate sendrom gelişen hastalarda terapotik plazma değişimi uygulamasının etkileri
Orgonofosfat Zehirlenmesinde İntermediate Sendrom Gelişen Hastalarda Terapotik Plazma Değişimi Uygulamasının EtkileriAmaç:Organofosfat zehirlenmeleri ile tüm dünyada kaza ya da intihar amacı ile çok yaygın olarak karşılaşılmaktadır. En sık ölüm sebebi olan solunum yetmezliği özellikle intermediate sendrom gelişen hastalarda meydana gelmektedir. Bizim amacımız halen oluş mekanizması ve tedavisi tartışmalı olan intermediate sendromda terapotik plazma değişimi uygulayarak toksik maddenin vücuttan uzaklaştırılmasını sağlamaktır. Bu şekilde hastaların iyileşme sürecini hızlandırmak, mekanik ventilatör ihtiyacının ve hastanede yatış süresinin azaltılması hedeflenmiştir.Metod: Çalışmamıza Ekim 2008?Aralık 2010 tarihleri arasında Acil Tıp Anabilim dalında intermediate sendrom tanısı konan 4'ü kadın 13'ü erkek toplam 17 hasta alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 50,59±20,16 olarak ölçülmüştür. Terapotik plazma değişimi işleminden önce ve sonra alınan hasta kan örneğinden organik fosfat düzeyi ve pseudokolinesteraz düzeylerine bakıldı. Ayrıca işlem sonrasında biriken atık plazmasından da organik fosfor düzeyine bakıldı.Bulgular: Hastaların plazmaferez öncesi; ortalama pseudokolin esteraz düzeyi: 219,40± 463,820(5-2583) U/L , ortalama organofosfat düzeyleri ise 0,7210±1,83780 (0,00-9,05) mg/L olarak ölçüldü. Plazmaferez sonrasında ise ortalama pseudokolinesteraz düzeyi: 607,30±1148,870 (13-5046) U/L, ortalama organofosfat düzeyi ise 0,3753±0,82636 (0-3,24) mg/L olarak ölçüldü. Ayrıca atık plazmasında organofosfat düzeyi 0,4835±1,11905 (0,00-4,55) mg/L olarak tespit edildi. Hastaların pseudokolinesteraz düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bir yükselme (p=0.014) ve organofosfat düzeyinde anlamlı bir azalma (p=0.012) saptandı.Sonuç: İntermediate sendrom gelişen hastalardan toksik maddenin uzaklaştırılmasında ve pseudokolinesteraz düzeyinin yükseltilmesinde plazmaferez işlemi fayda sağlamaktadır. Plazmaferez işleminin geç yapılması, seans sayısının yetersizliği, organofosfatın yağ dokuda birikiyor olması işlemin faydalarını kısıtlamakla beraber diğer tedavilerle kıyaslanabilmesi için daha büyük ve kontrollü çalışmaların yapılması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: İntermediate sendrom, Organofosfat zehirlenmesi, Terapotik plazma değişimi
Acil servisten dahiliye yoğun bakıma yatan yaşlı hastalarda inflamatuvar belirteçler ile mortalite arasındaki ilişki
Yoğun bakımda yatan yaşlı hastalarda mortalite oranı oldukça yüksektir. Bu çalışmada dahiliye yoğun bakıma yatan yaşlı hastaların (55 yaş üstü) mortalitesini tahmin etmemize yardımcı olan inflamatuvar belirteçler ve GKS, APACHE-II, SAPS -II, skorlarınıda kullanarak bunların birbirleriyle olan ilişkisini saptamaya çalıştık.Çalışmamıza, 48'i (% 65.8) erkek, 25'i (% 34.2) kadın olmak üzere toplam 73 hasta aldık. Hastalarda mortaliteyi tahmin etmek için kullanılan belirteçler olarak; yaş, APACHE II skoru, SAPS -II skoru, GKS, serumda lökosit sayısı, hemoglobin, CRP (c reaktif protein), IL-1 (interlökin-1), IL-6 (interlökin-6),IL-10 (interlökin-10), TNF-alfa (tümör nekroz faktör-alfa), PTZ (protrombin zamanı), aPTT (aktive parsiyel tromboblastin zamanı), Albumin, ferritin belirlendi.Eksitus ve taburcu olan hastalar arasında yaş ortalaması istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ortalama yatış süresi ise anlamlı bulundu.Prognostik belirteçlerinden, APACHE II skoru, lökosit sayısı, PTZ, IL-1, IL-6, TNF-alfa, hemoglobin'in istatistiksel olarak mortalite ile ilişkisi bulunamadı. Ferritin, aPTT, GKS, SAPS -II'nin yüksekliği ve albümin düşüklüğü ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu.CRP, TNF-alfa, IL-1, IL-6, IL-10 düzeylerinin mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.Sonuç olarak DYBÜ'ne yatan yaşlı hastaların mortalite tahmininde; SAPS -II, GKS, ferritin, albümin, aPTT ölçümlerinin kullanılabileceği tespit edildi.Anahtar Sözcükler: Albumin, APACHE-II, aPTT, ferritin, GKS, mortalite, SAPS-II, sitokin, yaşlı hastalar, yoğun bakım.
Methamidophos' un fare testis dokusu üzerine etkilerinin elektron mikroskobik düzeyde araştırılması
Amaç: Bu çalışmada Methamidophosun fare testisine olan etkilerinin elektron mikroskobik düzeyde araştırılması ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 50 adet fare 3 gruba ayrılmış, 1. Gruba (Deney grubu) letal dozda ((LD50)=30 mg/kg) Methamidophos uygulanmış ve kolinerjik bulgular gelişinceye dek beklenmiş, 2. Gruba (Kontrol grubu) Methamidophosla aynı miktarda izotonik sodyum klorür verilmiş, 3. Gruba (Tedavi grubu) ise yine letal dozda Methamidophos verilmiş ve kolinerjik bulgular gelişinceye dek beklenip sonra tedavi edilmiştir. 3 grubun testis dokuları alınıp elektron mikroskop ile incelendi.Bulgular: Methamidophos uygulanmış grupta yer alan farelerin testis doku örneklerinde membrana proprida total kalınlık artışı, Sertoli hücrelerinde elektron denslikte artış, agranüler endoplazmik retikulum vakuolizasyonuna bağlı köpüğümsü görünüm, dens mitokondriyonlar, dev lipid damlacıklarının artışı ve çoğu tübüllerde sitoplazmik lizis bulgularına rastlandı. Ayrıca spermatojenik hücrelerde arrest, lümene immatur dökülme ve apopitotik değişiklikler gözlendi. Tedavi uygulanan grup örneklerinde ise bazı tübüllerde minimal değişiklikler görülmekle birlikte, tübüllerin çoğunluğunda, membrana propria, Sertoli hücreleri ve spermatojenik hücrelerde deney grubundakilere benzer değişiklikler meydana geldi ve dikkati çeken yapısal düzelme görülmedi. Kontrol grubunda ise normal testis yapısı izlendi.Sonuç: Çalışmamızda Methamidophosa akut olarak maruz kalmanın testis ultrastrüktüründe önemli dejeneratif değişiklikler oluşturduğu, antidot tedavisiyle hücresel dejenerasyonların akut dönemde geri dönüşümlü olmadıkları sonucuna ulaşıldı.Anahtar sözcükler: Methamidophos, organofosfat, testis dokusu, ultrastrüktür.
Tümör nekroz faktör beta A329G gen polimorfizmi ve akut miyokard infarktüsü arasındaki ilişki
Amaç: Kardiyovasküler hastalıklar, dünyada en önemli morbibite ve mortalitenedenleri arasında yer almaktadır. Son çalışmalarda; aterosklerozun başlaması, gelişimive tamamlanması sürecinde enflamasyonun önemli işlevi olduğu bildirilmiştir. Bubilgiler doğrultusunda, birçok çalışmada enflamasyon belirteçleri, koroner kalphastalıklarının ve miyokard infarktüsünün bir göstergesi olarak araştırılmıştır. Tümörnekroz faktör-beta gibi bir çok sitokin, miyokard infarktüsü için yeni potansiyel riskfaktörü olarak araştırılmıştır. Bu çalışmada; acil servise göğüs ağrısı şikayeti ilebaşvuran ve miyokard infarktüsü tanısı konulan hastalarda tümör nekroz faktör-betaA329G gen polimorfizminin araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya miyokard infarktüsü tanısı konulan 90 hasta (78erkek, 12 kadın) ve kontrol grubu olarak 78 sağlıklı birey (28 erkek, 50 kadın) dahiledilmiştir. DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti (High Pure PCR Template Preparationkit, Roche Diagnostic, Germany) ile yapılmıştır. Gen mutasyonları ise, Real-Time PCR(Light Cycler) ile saptanmıştır.Bulgular: Tümör nekroz faktör-beta A329G polimorfizmi ile miyokard infarktüsüarasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Miyokard infarktüs' lühastaların % 42,2' sinde AG genotipi ve % 6,7'sinde ise GG genotipi saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada tümör nekroz faktör-beta A329G gen polimorfizminin miyokardinfarktüs' lü hastalarda genetik yatkınlığı olmadığı saptanmıştır. Bu çalışma, diğerçalışmalara ışık tutabilir ve tümör nekroz faktörün diğer polimorfizmleri araştırılarakdevam ettirilebilir.Anahtar sözcükler: Gen polimorfizmi, kardiyovasküler hastalıklar, miyokardinfarktüsü, sitokin, tümör nekroz faktör-beta
Akut pestisit zehirlenmelerinde zehirlenmenin şiddeti, elektrokardiyografik değişiklikler ve eritrosit kolinesteraz düzeyi ile mortalite arasındaki ilişki
Akut Pestisit Zehirlenmelerinde Zehirlenmenin Şiddeti, Elektrokardiyografik Değişiklikler ve Eritrosit Kolinesteraz Düzeyi ile Mortalite Arasındaki İlişkiAmaç: Organofosfat zehirlenmelerinin kardiyak etkileri ile ilgili bilgiler sınırlı yayın ve vaka raporlarına dayanmaktadır. Biz, çalışmamızda organofosfat zehirlenmelerinde eritrosit kolinesteraz ile kardiyak toksisite arasında bir ilişki olup olmadığını ve bu ilişkinin mortalite üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmaya iki yıl boyunca organik fosfat zehirlenmesi ile acil servise gelen 39 hasta alındı. Yaşı, cinsiyeti, hastanede kalış süresi, solunum desteği ihtiyacı, kardiyak bulguları kaydedildi ve hastaların başvuru anında alınan eritrosit kolinesteraz düzeyi ile klinik ve elektrokardiyografik ölçütler arasında istatistiksel bir bağlantı olup olmadığı değerlendirildi.Bulgular: Hastaların ortalama eritrosit kolinesteraz düzeyleri 15,37±6,97 (4,44-38,14)U/grHb idi. Kardiyak bulgulardan en sık hipertansiyon (%17,9), elektrokardiyografik bulgulardan sıklıkla sinüs taşikardisi (% 48,7), uzamış QT mesafesi (% 20,5), sağ dal bloğu (% 20,5) görüldü. Eritrosit kolinesteraz düzeyi ile elektrokardiyografik bulgular değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Mortalite yüzdesi % 12,8 idi. Ölen hastalar ile yaşayan hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ve elektrokardiyografik bulguları karşılaştırıldığında aralarında bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda sinüs taşikardisi, uzamış QT mesafesi, sağ dal bloğu sık görülen elektorkardiyografik bulgular idi. Hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ile elektrokardiyografik bulguları değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir bağlantı bulunmadı. Ölen hastaların serum kolinesteraz düzeyi yaşayan hastalara göre daha düşüktü. Eritrosit kolinesteraz ve elektrokardiyografik bulgularda ölen hastalarla yaşayan hastalar arasında anlamlı bir fark yoktu. Sonuç olarak organofosfat zehirlenmelerinde kardiyak etkilenme sık görülmektedir ve daha fazla çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Elektrokardiyografik bulgular, eritrosit kolinesteraz, mortalite, organofosfat zehirlenmesi, serum kolinesteraz
Acil servisten dahiliye yoğun bakıma yatan hastalarda tiroid hormon düzeyleri ile mortalite arasındaki ilişki
Acil Servisten Dahiliye Yoğun Bakıma Yatan Hastalarda Tiroid Hormon Düzeyleri İle Mortalite Arasındaki İlişkiAmaç: Yoğun bakımda yatan yaşlı hastalarda mortalite oranı oldukça yüksektir. Bu çalışmada dahiliye yoğun bakıma yatan 55 yaş üstü hastaların mortalitesini tahmin etmede yardımcı olan tiroid hormonları ve glasgow koma skalası, akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi II, basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II, kullanılarak bunların birbirleriyle olan ilişkisi saptanmaya çalışıldı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 48'i (% 65,8) erkek, 25'i (% 34,2) kadın olmak üzere toplam 73 hasta alındı. Hastalarda mortaliteyi tahmin etmek için kullanılan belirteçler olarak; yaş, akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi II, basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II, glasgow koma skalası, serumda lökosit sayısı, hemoglobin, c reaktif protein, serbest triiyodotironin, serbest tiroksin, tiroid stimüle edici hormon, protrombin zamanı, aktive parsiyel tromboblastin zamanı, albumin, ferritin belirlendi.Bulgular: Eksitus ve taburcu olan hastalar arasında yaş ortalaması istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ortalama yatış süresi ise anlamlı bulundu.Prognostik belirteçlerinden, akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi II, lökosit sayısı, c reaktif protein, protrombin zamanı, serbest triiyodotironin, serbest tiroksin, tiroid stimüle edici hormon ve hemoglobin'in istatistiksel olarak mortalite ile ilişkisi bulunamadı. Ferritin, aktive parsiyel tromboblastin zamanı, glasgow koma skalası, basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II'nin yüksekliği ve albümin düşüklüğü ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu.Sonuç: Dahiliye yoğun bakım ünitesi'ne yatan 55 yaş üstü hastaların mortalite tahmininde; basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II, glasgow koma skalası, ferritin, albümin, aktive parsiyel tromboplastin zamanı, ölçümlerinin kullanılabileceği tespit edildi.
Renal kolikte deksketoprofen ile meperidin etkinliğinin karşılaştırılması
Acil servislere başvuran renal kolikli hastaların ağrılarının giderilmesi için uygun ve etkili analjezik seçimi oldukça önemlidir. Çalışmamızda acil servisimize renal kolikle başvuran hastalarda deksketoprofen ile meperidin'in analjezik tedavi etkinliğinin ve hemodinamik değişkenler üzerine etkilerinin karşılaştırılmasını hedefledik. İleriye dönük, randomize, çift kör olarak planlanan klinik çalışmamıza, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul Komitesinin onayı alındıktan sonra başlandı.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Servisine başvuran ve renal kolik tanısı alan 18-70 yaş arası her iki cinsten gönüllü, çalışmaya onam veren hastaların alındığı çalışmamızda nonsteroidal antiinflamatuvar ilaç allerjisi olan, son 24 saat içinde analjezik ilaç kullanmış olan, gastrointestinal kanama öyküsü olan, peptik ülser tanısı olan, antikoagulan tedavi almakta olan, tek böbrekli, orta ve ileri derecede hidronefrozu olan, serum kreatinin değeri 2 miligram/desilitre'nin üzerinde saptanan, gebe, emziren hastalar çalışma dışı bırakıldı. Toplam 52 hasta çalışmaya alındı.Meperidin ve deksketoprofen gruplarının ilaç uygulaması öncesi vital bulguları, laboratuvar ve ultrasonografi tetkik bulguları karşılaştırıldığında gruplar arasında sistolik ve diyastolik arteriyel tansiyon, nabız ve solunum sayısı, kan üre nitrojeni, kreatinin, tam kan sayımında beyaz küre sayısı, hematüri, lökositüri, ultrasonografi'de pelvikaliektazi, nefrolithiazis saptanma oranı açısından anlamlı istatistiksel bir fark olmadığı görüldü.Çalışmamızdaki analjezik ilaç uygulaması öncesi ve sonrası 30. dakikadaki vital bulgularda değişime baktığımızda her iki ilaç grubunun da sistolik ile diyastolik arteriyel tansiyonda, nabız ve solunum sayılarında istatistiksel olarak anlamlı düşme yaptığı, meperdin'in daha fazla azalmaya neden olmakla birlikte her iki grup arasında anlamlı istatistiksel fark olmadığı saptanmıştır.Çalışmamıza göre renal kolik tedavisinde kullanılan opiat grubu ilaç olan meperidin ve nonsteroidal antiinflamatuvar ilaç grubunda olan deksketoprofen'in çalışma gruplarında başlangıçtaki Sayısal Derecelendirme Skoru değerlerindeki farklılığa rağmen benzer analjezik etkinlik, Sayısal Derecelendirme Skoru ve Renal Kolik Semptom Skoru'nda benzer azalış paterni gösterdiği saptanmıştır.
Akut pestisit zehirlenmelerinde zehirlenmenin şiddeti, akut inflamatuar belirteçler ve eritrosit kolinesteraz düzeyi arasındaki ilişki
Amaç: Organofosfat zehirlenmelerinde akut inflamatuar yanıt ile ilgili bilgiler sınırlı yayın ve olgu raporlarına dayanmaktadır. Biz, çalışmamızda organofosfat zehirlenmelerinde eritrosit kolinesteraz ile akut inflamatuar belirteçler arasında bir ilişki olup olmadığını ve bu ilişkinin organ hasarı üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmaya iki yıl boyunca organik fosfat zehirlenmesi ile acil servise gelen 39 hasta alındı. Yaşı, cinsiyeti, hastanede kalış süresi, solunum desteği ihtiyacı kaydedildi ve hastaların başvuru anında alınan eritrosit kolinesteraz düzeyi ile klinik ve akut inflamatuar ölçütler arasında istatistiksel bir bağlantı olup olmadığı değerlendirildi.Bulgular: Hastaların ortalama eritrosit kolinesteraz düzeyleri 15,37±6,97 U/grHb idi. Mortalite yüzdesi % 12,8 idi. Eritrosit kolinesteraz ve serum kolinesteraz düzeyi ile fibrinojen değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir ilişki bulundu. Akut inflamatuar belirteçlerden İnterlökin-1 ile serum kolinesteraz düzeyi arasında anlamlı bağlantı tespit edildi. Ölen hastalar ile yaşayan hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ve sitokin düzeyleri arasında bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda ölen hastaların serum kolinesteraz düzeyi yaşayan hastalara göre daha düşüktü. Hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyi ile fibrinojen arasında anlamlı ilişki bulunurken, diğer sitokinler arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Ancak, bu konuda daha fazla çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Akut inflamatuar belirteçler, eritrosit kolinesteraz, organofosfat zehirlenmesi, serum kolinesteraz
Ultrasonografi ile inferior vena cava çapı ölçümü ile santral venöz basınç ölçümü arasındaki ilişkinin saptanması
Amaç: Acil servise başvuran hastalar için intravasküler volüm durumunun tespiti çok önemlidir. Biz çalışmamızda USG (ultrasonografi) cihazı yardımıyla noninvaziv olarak ölçülen vena kava inferior çapı (VCI) çapı ile santral venöz basınç (CVP) arasındaki ilişkinin saptanması ve hastanın volüm durumunun değerlendirilmesinde vena kava inferior çapını yol gösterici bir metod olarak sunmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2011-Eylül 2011 tarihleri arasında Acil Tıp Anabilim dalında subclavian vene veya internal juguler vene santral venöz katater takılmış olan 18 yaş üzeri 45 hasta üzerinde yapıldı. Vena kava inferior çapı ultrasonografi cihazı hem inspirasyon hem de ekspirasyon fazında ölçülerek milimetre cinsinde kaydedildi. Santral venöz basınç ölçümü monitorda izlendi ve mmHg olarak kaydedildi.Bulgular: Hastaların 24'ü erkek (% 53,3), 21'i kadındı (% 46,7). Yaş ortalaması 58,3±17,43 yıl olarak hesaplandı. Spontan solunuma sahip hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı ve ekspiriumda ölçülen santral venöz basınç arasında anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi. Mekanik ventilatör ile solunum yapan hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı ile ekspiriumda ölçülen santral venöz basınç arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edildi.Sonuç: Spontan solunuma sahip hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı çapının volüm durumunun tespiti için kullanılabileceği tespit edildi.
Ağrılı kriz ile acil servise başvuran orak hücre anemili hastalarda biyokimyasal parametrelerin düzeyinin belirlenmesi
Amaç: Bu çalışmada acil servise ağrılı kriz nedeni ile başvuran hastalarda tam kan düzeyi, sedimentasyon düzeyi, laktat düzeyi, kan gazı düzeyi ve semptomlarla ayaktan tedavi süresi arasındaki ilişkiyi göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 21 erkek 19 kadın toplam 40 hasta alındı. Hastaların acil servise başvurudaki semptomları sorgulandıktan sonra ağrı skalaları üzerindeki ağrı şiddetlerini işaretlemeleri söylendi. Sonrada hastalardan tam kan, laktat, sedimentasyon ve kan gazı düzeyleri çalışıldı. Hastaların ayaktan tedavi süresi kayıt edildi. Semptomlar, ağrı skala ölçümleri, kan biyokimyasal düzeyleri ile ayaktan tedavi süresi istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması ve standart sapması 28,65±6,841'idi. Hastaların 35'inde (%87,5) eklem ağrısı ve 24'ünde (%60) göğüs ağrısı başvuruda en sık görülen semptomlardı. Hastaların ağrı şiddetlerinin ortalaması ve standart sapması visüel analog skalada (VAS) 7,84±1,408; sayısal ağrı skalasında (SAS) 7,95±1,449; Wong Baker yüz skalasında 4,08±0,616'idi. Biyokimyasal parametrelerin ortalaması ve standart sapması: pH:7,39±0,041, pO2:45,69±11,02, pCO2:39,52±6,68, HCO3:23,94±3,15, lökosit:16,59±6,73, hemoglobin:8,31±1,03, hematokrit:24,35±3,50, trombosit:456±216,03, laktat:1,43±1,10, sedimentasyon:5±4,86 olarak tespit edildi. Ayaktan tedavi edilen 22 hastanın ayaktan tedavi sürelerinin ortalaması ve standart sapması 5,23±2,65 saat olarak hesaplanırken; yatırılarak tedavisi devam ettirilen 18 hastanın tedavi sürelerinin ortalaması ve standart sapması 6,27±4,50 gün olarak hesaplandı. Hastalar en sık 2 saat (%15) ve 4 saat (%15) ayaktan tedavi aldı. En uzun süre ayaktan tedavi alan hasta 12 saat (%2,5) acil serviste takip ve tedavi edildi. Hastaların biyokimyasal parametreleri ile ayaktan tedavi süreleri karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı sonuç bulunamadı(p değeri˃0,05). Sonuç: Acil servise ağrılı kriz ile gelen hastalarda bakılan kan biyokimyasal parametreleri ile ayaktan tedavi süresi arasında bir ilişki bulunamamıştır.
Acil servise başvuran zehirlenme olgularının değerlendirilmesi
Acil Servise Başvuran Zehirlenme Olgularının Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmada; acil servise başvuran ve zehirlenme tanısı alan hastaların demografik analizini yapmayı, toksik madde veya ilaçları ve mortalite oranlarını çıkartmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Kliniğine 1 Ocak 2013 -1 Eylül 2015 tarihleri arasında başvuran ve zehirlenme tanısı alan 1008 hasta alındı. Hastalar retrospektif olarak acil kayıt formları ve yatış dosyalarının incelenmesi ile değerlendirildi. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, acil servise başvuru tarihleri, tıbbı özgeçmişleri, ne ile nasıl zehirlendikleri, başvuru anındaki bilinç düzeyleri, acil serviste hastaların sonlanımı, mortalite oranları kaydedildi. Bulgular: 1008 hastanın %56,3'ü kadındı. Zehirlenme en sık 24-40 yaş grubunda görüldü (%44,9). Hastalar en sık yaz aylarında başvurmuşlardı (%28). Zehirlenmeler en sık çoklu ilaç alımıyla olup en sık neden suisiddi (%69,7). Zehirlenmeler en sık oral yolla olmuştu (%78,4). Hastaların %87,8'i acil serviste tedavileri yapılıp gözlendikten sonra taburcu edildi. Sonuç: Zehirlenme vakalarının azalması için halkın ve ailelerin bilgilendirilmesi, reçetesiz ilaç satışının engellenmesi, tarımsal kimyasalların dikkatli kullanılması ve temizlik malzemelerinin, böcek ilaçlarının güvenli kutularda saklanması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Acil servis, ilaç, zehirlenme.
Acile solunum sıkıntısı ile başvuran hastalarda noninvaziv mekanik ventilatör uygulamasının değerlendirilmesi
Amaç: Solunum sıkıntısı ile acil servise başvuran hiperkapnik solunum yetmezliği olan hastalarda non invaziv mekanik ventilasyon uygulamasının etkinliği araştırılacaktır. Çalışmaya cinsiyet, hastalık farkı gözetmeksizin şuuru açık olan ve 18 yaşından büyük hastalar alınıp, şuuru kapalı olan ve 18 yaş altındaki hastalar çalışma dışı bırakılacaktır. Gereç ve Yöntem: Prospektif yöntemle yapılacak çalışma Ç.Ü.T.F. Acil Tıp A.B.D.'na solunum sıkıntısı ile başvuran cinsiyet, hastalık farkı gözetmeksizin şuuru açık olan ve 18 yaşından büyük hiperkapnik solunum yetmezliği olan hastalar alınacaktır. Bu hastalara non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanacak ve yöntemin etkinliği araştırılacaktır. Non-invaziv ventilasyon, invaziv olana göre daha konforlu, daha kolay uygulanabilir ve daha az maliyetli bir yöntemdir. Bu yöntemle yoğun bakım yatış ihtiyacı ve hastenede kalım süresi belirgin kısalmaktadır. Bulgular: Çalışmaya acile solunum sıkıntısı ile başvuran ve arteryel kan gazında hiperkapnik solunum yetmezliği saptanan toplam 51 vaka alındı. Hastaların gelişindeki pCO2 değerleri 45,8-91,7 arasında değişmekte olup pCO2 değerlerinin ortalaması 63,69±11,13 idi. NIV sonrası pCO2 değerleri 35,9-87,7 arasında değişmekte olup ortalaması 53,75±10,58 idi. Hastanede yatış süreleri 0-18 gün arasında değişmekte olup ortalaması 4,18±4,80 idi. Çalışma sonunda hastaların arteryel pCO2 düzeyleri ve hastanede yatış ve yoğun bakım yatış süreleri belirgin kısaldığı gözlendi. Sonuç: Non-invaziv mekanik ventilatör uygulaması ile acile solunum sıkıntısı ile başvurup, şuuru açık olan hiperkapnik solunum yetmezliğinde mortalite ve hastanede kalış süresini kısaltmak mümkündür. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, hiperkapnik solunum yetmezliği, non invaziv mekanik ventilatör