Theses supervised by Doç. Dr. Sinem Bayram

12 theses · Başkent University

Master'sOpen AccessTR

Ortaokul öğrencilerinde hedonik açlık ve uyku yoksunluğu ile beslenme durumu arasındaki ilişki

Bu çalışma ortaokul öğrencilerinde hedonik açlığı ve uyku yoksunluğunu, bu iki faktörün beslenme durumu ve birbirleri ile ilişkisini araştırmak amacıyla yürütülmüştür. Çalışma Mayıs-Haziran 2022 tarihleri arasında Ankara'da bulunan bir ortaokulda 10-14 yaş 175 kız ve 253 erkek olmak üzere toplam 398 öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Öğrencilere araştırmacı tarafından anket formu uygulanmıştır. Anket formu genel ve sağlık bilgileri, beslenme alışkanlıkları, besin tüketimi tablosu, ''Türkçe Besin Gücü Ölçeği Çocuk Versiyonu (BGÖ)'' ve ''Çocuk ve Ergenler İçin Uyku Yoksunluğu Ölçeği (UYÖ)'' bölümlerinden oluşmaktadır. Öğrencilerin BGÖ toplam puan ortalaması 2.9±0.85 ve UYÖ toplam puan ortalaması 32.2±10.13 saptanmıştır. Kızların UYÖ toplam puan ortalaması 33.4±9.74 ve BGÖ toplam puan ortalaması 3.0±0.85; erkeklerin UYÖ toplam puan ortalaması 31.3±10.34 ve BGÖ toplam puan ortalaması 2.9±0.83 tespit edilmiştir. Ölçek toplam puanlarında cinsiyet açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Öğrencilerin BGÖ toplam puanı yaşa göre beden kütle indeksi (BKİ) Z skoru zayıf olanlarda 2.9±0.88, normal olanlarda 3.0±0.81 ve obezlerde 2.9±0.94 bulunmuştur. Abdominal obezitesi olan öğrencilerin BGÖ toplam puanı 2.8±0.85 olmayanların 3.0±0.84'tür. Katılımcıların antropometrik değerlerine göre BGÖ toplam puanı arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Yaşa göre BKİ'si zayıf olanlarda UYÖ toplam puanı 30.7±9.07, normal olanlarda 31.6±10.00 ve obezlerde 32.1±10.80 tespit edilmiştir. Abdominal obezitesi olan öğrencilerde UYÖ toplam puanı 32.4±10.09, olmayanlarda 32.1±10.16 saptanmıştır. Öğrencilerin UYÖ toplam puanı antropometrik değerlerine göre anlamlı düzeyde farklı bulunmamıştır (p>0.05). Kahvaltı tüketen öğrencilerin UYÖ toplam puanı 31.2±10.12, bazen tüketenlerin 34.9±8.94'tür ve aradaki fark anlamlı tespit edilmiştir (p<0.05). Ev dışında hamburger pizza/dondurma tatlı/tost sandviç poğaça yemeyi tercih edenlerin BGÖ toplam puanı, etmeyenlere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Dondurma tatlı/gazlı içecek tercih edenler etmeyenlere göre daha yüksek UYÖ toplam puanına sahiptir (p<0.05). Sebze grubunu Türkiye Beslenme Rehberi'nde (TÜBER) önerilen porsiyonun altında tüketen kız öğrencilerin BGÖ toplam puanı 3.1±0.88, önerilene eşit veya üstünde tüketenlerde 2.8±0.79'dur ve aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlıdır (p<0.05). Kız öğrencilerde süt ve ürünleri grubunu erkeklerde sebze grubunu TÜBER porsiyonunun altında tüketenlerin UYÖ toplam puanı, önerilene eşit veya üstünde tüketenlerden anlamlı olarak daha yüksektir (p<0.05). Öğrencilerin UYÖ toplam puanıyla BGÖ toplam puanı arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki söz konusudur (r:0.245, p<0.05). UYÖ toplam puanının BGÖ toplam puanı üzerinde %6 (R2:0.060) oranında etkili olduğu sonucuna varılmıştır ve istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Sonuç olarak ortaokul öğrencilerinde hedonik açlık ve uyku yoksunluğu beslenme alışkanlıklarıyla ve birbirleriyle ilişkilidir. Bu yaş grubundaki çocuklarda hedonik açlığı engellemek ve uyku yoksunluğunu iyileştirmek için farkındalık kazandırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Hedonik açlık, uyku yoksunluğu, beslenme, adolesan

AçlıkBeslenmeBeslenme durumu+4
Elif Yıldız
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Eksojen obezitesi olan çocuk ve adölesanlarda serum 25 (Oh) D vitamini düzeyinin insülin direnci ve beslenme durumuna etkisinin retrospektif analizi

Bu çalışma, eksojen obezitesi olan çocuk ve adölesanlarda serum 25 (OH) D vitamini düzeyi ve insülin direncinin beslenme durumuna etkisini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Çalışma Ankara Başkent Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine Ocak 2015-Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran ve obezite tanısı alan, 6-18 yaş aralığındaki 209 bireyin dosyalarındaki gerekli bilgiler toplamak için hazırlanan anket formuyla retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Anket formunda katılımcıların; cinsiyet, yaş, vücut ağırlığı, boy uzunluğu ve kan parametreleri bilgileri sorgulanmaktadır. Tüm bireylerin yaş ortalaması 11.9±3.23 yıl olarak saptanmıştır. Araştırmaya katılan bireylerin yaşa göre beden kütle indeksi (BKİ) ortalaması 25.7±4.01 kg/m2 olarak belirlenmiştir. Serum 25 (OH) D vitamini seviyesi eksik olan bireylerin oranı %26.4, yetersiz olanların oranı %41.1 ve normal olanların oranı %32.5 olarak belirlenmiştir. Hafif şişman bireylerin, %53.2'sinin, obez bireylerin %26.5'inin serum 25 (OH) D vitamini seviyesinin normal olduğu belirlenmiştir. Çalışmaya dahil edilen obez ve hafif şişman çocuk ve adölesanlardan insülin direnci olmayanların %37.2'sinin, insülin direnci olanların %27.1'inin serum 25 (OH) D vitamini seviyesi normal olarak belirlenmiştir. İnsülin direnci olmayan bireylerin BKİ değeri ortalamasının 24.7±3.95 kg/m2 olduğu belirlenmiş. Aynı değerler insülin direnci var olan bireylerde 26.8±3.83 kg/m2 olarak belirlenmiştir. İnsülin direnci olan bireylerin BKİ değeri, insülin direnci olmayan bireylere göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Ayrıca HOMA-IR ve BKİ arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. Bu ilişkiye göre HOMA-IR değerindeki 1 birimlik artışın BKİ değerinde 1.040 birimlik artışa neden olduğu belirtilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak; çocukluk çağı obezitesi insülin direnci için risk faktörüdür. İnsülin direnci de obezite gibi beslenme tarzı değişikliği, fiziksel aktivite gibi önlenebilir ve riski azaltabilir bir metabolik bozukluktur. İnsülin direnci olan obez çocuk ve adölesanlarda, D vitamini seviyelerinin anlamlı ilişkisinin bulunması, D vitamini tedavisinin bu hastalıkların patogenezinde etkili olabileceğini düşündürmektedir.

AntropometriErgenlerObezite+4
Ahsen Kevser Okur
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Tamamlayıcı beslenme dönemindeki anne tutum ve davranışlarının okul öncesi çocuklarda besin seçiciliğine etkisi

Bu çalışma tamamlayıcı beslenme dönemindeki anne tutum ve davranışları ile okul öncesi çocuklarda besin seçiciliği arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yürütülmüştür. Çalışma, Aralık 2022 – Şubat 2023 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Genel Pediatri Polikliniğine başvuran 2-6 yaş arası çocukların annelerinden oluşan 150 katılımcıyla yürütülmüştür. Annelerin ve çocukların sosyodemografik ve genel özellikleri, çocukların beslenmeyle ilgili genel bilgileri, biyokimyasal parametreleri, anne tutumları ve çocukların beslenme davranışları anket formu ile değerlendirilmiştir. Çocukların vücut ağırlığı ve boy uzunluğundan yaşa göre ağırlık, yaşa göre boy, yaşa göre beden kütle indeksi (BKİ) persentil ve z skoru değerleri hesaplanmıştır. Çocukların yaş ortalaması 43.8±11.04 ay'dır (3.6±0.92 yıl). Çocukların %51.3'ünün kız çocuk, %48.7'sinin erkek çocuk olduğu belirlenmiştir. Erken çocukluk dönemi uyumsal yeme davranışı ölçeği toplam puanları ile çocuk yaşı arasında negatif yönlü zayıf düzeyde ilişki saptanmıştır (r=-0.196, p<0.05). Kız çocuklarla erkek çocukların erken çocukluk dönemi uyumsal yeme davranışı ölçeği toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Çocukların yaşa göre BKİ persentil dağılımları incelendiğinde %4.0'ının çok zayıf, %6.0'ının zayıf, %68.0'ının normal, %13.3'ünün hafif şişman, %8.7'sinin obez olduğu belirlenmiştir. Erken çocukluk dönemi uyumsal yeme davranışı ölçeği puanları ile çalışmaya katılan çocukların persentil değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0.05). Beslenme süreci anne tutumları ölçeği toplam puanları ile erken çocukluk dönemi uyumsal yeme davranışı ölçeği toplam puanları arasında pozitif yönlü orta düzeyde ilişki saptanmıştır (r=0.699, p<0.001). Çocuğu bebek liderliğinde beslenme (BLW) yöntemini uygulayan annelerle uygulamayan annelerin beslenme süreci anne tutumları ölçeği toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Dokuzuncu aya kadar püre kıvamında sebze tüketen çocukların agresyon ve ana öğün düzenine tepki puanlarının tüketmeyenlere göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak anne tutum ve davranışlarının okul öncesi çocukların besin seçiciliğine etkisi olabileceği düşünülmektedir. Annelere verilecek olan tamamlayıcı beslenme eğitiminin önemi vurgulanarak ve annelerin tutumlarının değerlendirilmesiyle çocuklarda yeme davranışlarıyla ilgili sorunların azalacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: anne tutum ve davranışları, besin seçiciliği, tamamlayıcı beslenme, okul öncesi çocuklarda beslenme Bu çalışma için Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulu tarafından KA22/454 numaralı ve 16/11/2022 tarihli 22/195 sayılı karar ile "Etik Kurul Onayı "alınmış ve çalışma Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir.

AnnelerBesin tercihleriBeslenme tedavisi+4
İncilay Karagöz
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Gestasyonel diyabeti olan ve olmayan gebelerin sosyal jetlag, beslenme durumu ve fiziksel aktivite düzeylerinin incelenmesi

Gestasyonel diyabet (GDM), gebelikte başlayan ve tanısı ilk kez gebelikte konulan çeşitli derecelerdeki glukoz tolerans bozukluğu ile karakterize önemli sağlık sorunlarından birisidir. Sosyal jetlag (SJL), uyku-uyanıklık düzeninin hafta içi ve hafta sonu uyku düzeni arasındaki farklılıklar sebebi ile bozulan ve biyolojik saat ile sosyal saat arasındaki yanlış hizalama ile sonuçlanan bir durumdur. GDM oluşumunun SJL ile ilişkisi, son yıllarda incelenmeye başlanmış ve yapılan birkaç sınırlı çalışma tarafından bu sirkandiyen yanlış hizalamanın gebelerde glukoz metabolizması üzerinde olumsuz etkileri olabileceği ortaya konmuştur. Bu bilimsel çalışma, GDM'li ve non-GDM'li gebelerin fiziksel aktivite düzeylerinin ve besin tüketim sıklıklarının SJL üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi adına beslenme durumunun ve gebeliğe ait antropometrik özelliklerini belirlemek amacıyla, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Kadın Doğum Polikliniği'nde izlenen gönüllü 28 non-GDM'li (kontrol) ve 28 GDM'li (vaka) gebe kadın olmak üzere toplam 56 gebe ile yürütülmüştür. Klinikte, jinekologlar tarafından takibi yapılan gebelerin genel özellikleri, besin tüketimleri, beslenme durumları, fiziksel aktivite düzeyleri ve SJL durumları değerlendirilmiş, biyokimyasal bulgular hasta dosyalarından alınmıştır. SJL durumu ile GDM arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0.05). GDM varlığı ile eğitim durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). GDM varlığı ile gebelik öncesi BKİ arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). Pregestasyonel BKİ'ye göre obez olan grupta; GDM'lilerin non-GDM'lileden fazla olması istatistik olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.01). Bu çalışmaya katılan gebelerin günlük ortalama fruktoz alımları GDM'li gebelerde ve non-GDM'li gebelerde sırası ile 19.13 gram ve 29.72 gram olarak saptanmıştır. Bu çalışmaya katılan gebelerin günlük ortalama omega-3 yağ asidi alımlarının GDM'lilerde ve SJL.1 saat olanlarda diğer gruplara düşük olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Diyetle günlük ortalama B1 vitamini ve niasin alımının SJL.1 saat olanlarda DRI'ya göre önerilenin altında kaldığı tespit edilmiştir. Regresyon analizi incelendiğinde BMI-normal değişkeninin GDM varlığı üzerinde negatif ve anlamlı bir etkiye sahip olduğu, gebelikte yetersiz kilo alımı değişkeninin ise GDM varlığı üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkiye sahip olduğu görülmüştür. Bu çalışmada, GDM oluşumunda diyetin bileşimi (enerji ve besin ögeleri), gebelik sürecinde kazanılan ağırlık, pre-gestasyonel BKİ ve eğitim düzeyinin önemli etkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. GDM'nin önlenmesinde ve tedavisinde prenatal dönemde ve gebelik sürecinde obezitenin kontrol edilmesi ile sağlıklı beslenme ve diyet tedavisinin önemli rolü bulunmaktadır.

Beslenme durumuDiabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitus+2
Deniz Çatar
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite sınavına hazırlık sürecinde sınav kaygısının beslenme durumu ve gastrointestinal semptomlar üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi

Sınav kaygısı, öğrencilerin sınav durumunda hissettiği kaygı, endişe ve rahatsızlık hissidir. Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de sınav sonuçları bireylerin geleceğini etkilediği için yoğun sınav kaygısı olduğunda gastrointestinal semptomlar artabilmekte ve beslenme durumu etkilenebilmektedir. Bu çalışma, üniversite sınavına hazırlanan öğrencilerin sınav kaygısının beslenme durumu ve gastrointestinal semptomlar üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi amacıyla sınava 7 ay kala (Aralık 2022) ve sınava 1 ay kala (Mayıs 2023) Ankara'da özel ve devlet okulunda çalışmaya katılmayı kabul eden 104 (45 kız, 59 erkek) lise son sınıf öğrencisi ile yürütülmüştür. Öğrencilere sağlık durumu, beslenme durumu, antropometrik ölçümler [boy uzunluğu(cm), vücut ağırlığı(kg)], sınav kaygısına ilişkin bilgiler, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Kısa Form (IPAQ), Sınav Kaygısı Envanteri (SKE), Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği (GSDÖ), Besin Tüketim Sıklığı Kayıt Formu bölümlerini içeren anket yüz yüze görüşme tekniği ile üniversite sınavına 7 ay kala ve 1 ay kala iki kez uygulanmıştır. Buna göre, her iki cinsiyette de BKİ-Z skoru ortalamalarının ikinci değerlendirmede arttığı saptanmıştır (kız öğrenciler: 1. değerlendirme -0.05±1.12, 2. değerlendirme 0.04±1.24, erkek öğrenciler: 1. değerlendirme 0.57±1.0, 2. değerlendirme 0.73±1.08). Değerlendirme süreleri ve kız öğrencilerin vücut ağırlığı (p<0.05), erkek öğrencilerin vücut ağırlığı, boy uzunluğu ve BKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Öğrencilerin değerlendirme süreleri ve ana, ara öğün sayıları, öğün atlama durumu, günlük tüketilen su miktarı, protein, bitkisel protein, diyet posası, C vitamini, demir, kalsiyum, B6 vitamini, çinko alımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Öğrencilerin çoğunluğu (1. değerlendirme %48.1, 2.değerlendirme %43.3) minimal aktif grubuna dahildir. Öğrencilerin ders çalışırken çikolata, bisküvi/gofret, cips tüketim sıklığının arttığı saptanmıştır (p<0.05). Öğrencilerin duyuşsallık, kuruntu ve sınav kaygısı envanteri toplam puanı sınava 1 ay kala yapılan ölçüm sonucu artmıştır (p<0.05). İlk değerlendirmede gastrointestinal semptom derecelendirme ölçeği toplam puan ile duyuşsallık (r=0.22), kuruntu (r=0.25) ve sınav kaygısı envanteri toplam puanı (r=0.24) arasında pozitif zayıf ilişki bulunmuştur (p<0.05). İkinci değerlendirmede ise gastrointestinal semptom derecelendirme ölçeği toplam puan ile duyuşsallık (r=0.32), kuruntu (r=0.34) ve sınav kaygısı envanteri toplam puanı (r=0.34) arasında pozitif orta kuvvetli ilişki bulunmuştur (p<0.05). Bu çalışma sonucuna göre öğrencilerin üniversite hazırlık sürecinde sınav kaygıları arttıkça gastrointestinal semptomlarının arttığı saptanmıştır. Özellikle lise son sınıf öğrencilerinde beslenme alışkanlıklarının sınav kaygısı ile ilişkili olabileceği göz ardı edilmemelidir.

Merve Aytaç
Başkent University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Okul öncesi çocuklarda seçici yeme davranışının beslenme durumuna etkisi

Yurten E. B. Okul Öncesi Çocuklarda Seçici Yeme Davranışının Beslenme Durumuna Etkisi. Başkent Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Beslenme ve Diyetetik Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, 2024. Seçici yeme davranışı özellikle tamamlayıcı beslenme süreci ve okul öncesi dönemde ortaya çıkan bir yeme davranışı bozukluğudur. Bu davranış ebeveynler için de oldukça zorlayıcıdır ve önlem alınmaz ise çocukların beslenme durumları, büyüme-gelişmeleri belki de gelecekteki sağlık durumları olumsuz yönde etkilenebilir. Bu çalışma okul öncesi çocuklarda seçici yeme davranışına sahip olanları tespit ederek bu davranışın beslenme durumlarına nasıl yansıdığını ve anne tutumunun bu davranış üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu araştırmak amacıyla yürütülmüştür. Çalışma 2022-2023 eğitim öğretim döneminde Ankara'da bulunan üç farklı anaokuluna kayıtlı 3-6 yaş aralığında 16 erkek 104 kız olmak üzere toplam 120 çocuğun annesi ile gerçekleştirilmiştir. Çocukların annelerine yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak anket formu uygulanmıştır. Anket formu genel bilgiler, aile ve sağlık bilgileri, 3 günlük besin tüketim kaydı, "Davranışsal Pediatrik Besleme Değerlendirmesi Ölçeği (DPBDÖ)" ve "Beslenme Süreci Anne Tutumları Ölçeği (BSATÖ) bölümlerinden oluşmaktadır. DPBDÖ'nin Türkçeye uyarlanan versiyonu 24 maddeden oluşmaktadır. Ölçekten alınan puanın fazlalığı çocukta yeme sorununun ve sağlıksız beslenme alışkanlığının arttığının göstergesidir. BSATÖ ise 27 maddeden oluşmaktadır. Ölçekten alınan puanın artışı annelerin çocuklarına beslenme sürecinde göstermiş oldukları tutumlarla ilgili sorunların arttığının göstergesidir. Buna göre; kızların DPBDÖ toplam puan ortalaması 59.5±14.53 ve BSATÖ toplam puan ortalaması 60.6±6.42; erkeklerin DPBDÖ toplam puan ortalaması 54.7±12.10 ve BSATÖ toplam puan ortalaması 58.3±5.22 olarak tespit edilmiştir. Ölçek toplam puanlarında cinsiyet açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Öğrencilerin DPBDÖ toplam puanı yaşa göre beden kütle indeksi (BKİ) Z skoruna göre çok zayıf olanlarda 53.0±10.4, zayıf olanlarda 56.8±17.2, normal olanlarda 60.2±14.34, fazla kilolu olanlarda 54.8±14.47 ve obez grupta 58.3±8.54 bulunmuştur. Çocukların yaşa göre BKİ değerlerine göre DPBDÖ toplam puanları arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Yaşa göre BKİ Z skoruna göre çok zayıf olan çocukların annelerinin BSATÖ toplam puan ortalaması 59.7±5.03, zayıfların 62.0±5.44, normal aralıkta olanların 60.6±6.62, fazla kilolu olanların 57.8±5.77 ve obez grupta olanların 58.0±4.16 bulunmuştur. Çocukların antropometrik değerlerine göre DPBDÖ toplam puanı arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Anne-babanın ayrı ya da beraber olma durumu çocukların erken dönem pütürlü yiyecekleri reddetme davranışını etkilediği belirlenmiş, ayrı olan ebeveynlerin çocuklarında pütürlü besinleri reddetme davranışı DPBDÖ toplam puanı 6.8±2.49 ile daha fazla olduğu saptanmıştır (p<0.05). Annelerin eğitim durumlarına bakıldığında çoğunluğun %62.5 ile lisans mezunu olduğu; yüksek lisans, doktora mezunu olanların ise sırasıyla % 25.8 ve %5.8 olduğu belirlenmiş olup yüksekokul ve altı düzeyde eğitimi olan annelerin sıklığının %5.9 olduğu da saptanmıştır. Eğitim düzeyi lisans olan annelerin beslenme tutumu toplam puan ortalaması diğer eğitim durumunda olan annelerden düşük bulunmuştur (p<0.05). Besin alerjisi olan çocukların annelerinin ve sağlık sorunu olmayan çocukların annelerinin BSATÖ toplam puanları sırasıyla 55.7±5.8 ve 60.4±6.25 olarak belirlenmiştir (p<0.05). Eğlenceli tabaklar hazırlamaya özen gösteren annelerin özen göstermeyenlere göre yetersiz ve dengesiz beslenmeye ilişkin tutum puanları daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Katılımcıların BSATÖ ve DPBDÖ toplam puanları arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Buna göre annenin BSATÖ puanı ile yanlış tutumun artmasıyla çocuğun besin seçiciliği de artmaktadır (p<0.05). Sonuç olarak annenin besleme tutumu ile çocuğun besin seçimi davranışının birbirleriyle ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu yaş grubundaki çocuklarda seçici yeme davranışını engellemek için ebeveynlere yeme farkındalığı kazandırmak, sağlıklı beslenme ve çocuk beslenmesi konularında eğitimler düzenlemenin önemli olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: beslenme davranışı; çocukluk çağı yeme ve beslenme bozuklukları; tutum

Elif Begüm Yurten
Başkent University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İnfertilite tedavisi uygulanan prekonsepsiyonel dönemdeki kadınlarda akdeniz diyetinin serum zonulin seviyesine ve tedavi başarısına etkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada Akdeniz diyetinin infertilite tedavi başarısına (toplanan yumurta sayısı, oluşan embriyo sayısı, transfer durumu, klinik gebelik) ve serum zonulin seviyelerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Şubat-Temmuz 2024 tarihleri arasında Ankara'daki bir tüp bebek merkezine infertilite tedavisi için başvuran, beden kütle indeksi (BKİ) 18.5-29.9 kg/m2 olan, 22 müdahale 21 kontrol olmak üzere 43 kadın ile yürütülmüştür. Araştırmacı tarafından hazırlanmış anket formu, bireylerle yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak doldurulmuştur. Anket formunda bireylerin sosyo-demografik özellikleri, infertilite öyküleri ve beslenme alışkanlıklarının belirlenmesine yönelik sorular bulunmaktadır. Fiziksel aktivite durumlarının belirlenmesi için IPAQ kullanılmıştır. Müdahale grubundaki kadınlara 8 haftalık Akdeniz diyetine uyumlu, günlük enerji gereksinimlerine uygun beslenme programı hazırlanmış ve Akdeniz diyetine ilişkin beslenme eğitimi verilmiştir. Müdahale grubundaki bireylerin Akdeniz diyetine uyumlarını saptamak için çalışmanın başında ve 8.haftanın sonunda Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği (MEDAS) uygulanmıştır ve üç günlük besin tüketim kayıtları alınmıştır. Serumdaki zonulin konsantrasyonlarını ölçmek için ticari olarak temin edilebilen enzime bağlı immünosorbent testi (ELISA) kitleri kullanılarak her iki grupta da 2 kez değerlendirilmiştir. Çalışma sonunda müdahale grubunda BKİ ortalamasındaki düşüş istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Müdahale sonrası MEDAS puan ortalamasındaki değişim istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca transfer olan kadınların başlangıç MEDAS puanları daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Çalışmanın başlangıcında Akdeniz diyetine düşük uyumlu olan kadınların zonulin ortalaması 4.3±3.96; orta uyumlu olanların 4.2±3.25; yüksek uyumlu olanların 2.6±0.74 iken, çalışma sonunda Akdeniz diyetine düşük uyumlu kadın olmayıp; orta uyumlu olanların 3.2±0.89; yüksek uyumlu olanların 3.6±1.79 olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Başlangıç MEDAS ortalaması ile başlangıç zonulin değeri arasında negatif yönlü zayıf düzeyde (r=-0.270, p=0.048) ilişki saptanmıştır. Müdahale grubunda gebelik sonucu pozitif olanların başlangıç MEDAS puan ortalaması negatif olanlara göre daha yüksektir (p<0.05). Hem müdahale hem de kontrol gruplarında gebelik sonucu pozitif olanların son zonulin ortalamaları, negatif olanlara göre daha düşüktür (p<0.05). Sonuç olarak pozitif gebelik ile düşük zonulin seviyesi arasında ilişki bulunmuştur ancak istatiksel olarak anlamlı değildir. Bağırsak geçirgenliğinin onarılması infertil kadınların tedavi başarısını arttırmaya katkı sağlayabilir ancak daha büyük örneklem sayısı ile daha geniş araştırmalara ihtiyaç vardır. Yüksek kafein tüketimi infertilite tedavisi gören kadınlarda toplanan yumurta sayısı ile negatif ilişkili bulunmuştur. Gebelik döneminde olduğu gibi prekonsepsiyonel dönemdeki kadınlara da kafein sınırlaması yapılması gerektiği sonucu çıkarılabilir.

Akdeniz diyetiBağırsak geçirgenliğiKısırlık+2
Beyza Koca Çevik
Başkent University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

İnek sütü proteini alerjisi tanılı bebeklerde eliminasyon diyetinin intestinal mukus bariyeri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

İnek sütü proteini alerjisi (İSPA), bebek ve küçük çocuklarda en sık görülen besin alerjisidir. Tedavisinde tek etkili yöntem, eliminasyon diyetinin uygulanmasıdır. Alerjik hastalıklar, bağışıklık sistemi üzerinde temel koruyucu özellikleri olan intestinal bariyer bölgelerinde başlar. İntestinal mukus tabakasının müsin 2 (MUC2) ve sekretuar İmmünoglobulin A (sIgA) içeriği bu savunma hattı için önemli bileşenlerdir. Bu araştırmada, IgE aracılı olmayan İSPA tanılı bebekler vaka grubunu, sağlıklı bebekler ise kontrol grubunu oluşturmuştur. Vaka ve kontrol grubundaki MUC2 ve sIgA düzeylerinin belirlenmesi ve vaka grubuna uygulanan eliminasyon diyetinin bu parametreler üzerindeki etkileriyle birlikte büyüme, gelişme ve beslenme durumuna olan etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu araştırma 26 haftadan küçük, pediatrik alerji uzmanı tarafından İSPA tanısı alan 17 bebek ile 17 sağlıklı bebek ve bu bebeklerin anneleri ile yürütülmüştür. Çalışmanın başlangıcında ve vaka grubundaki bebekler için eliminasyon diyetinin sonlandığı dönem, kontrol grubundaki bebekler için çalışmaya alındıktan 3 ay sonra olmak üzere bebekler ve anneleri ile 2 defa görüşülmüştür. Bebekler ve annelerin sosyodemografik özellikleri ve sağlık anamnezi bir anket formu ile bebeklerin büyüme ve gelişme durumları antropometrik ölçümlerle, intestinal mukus bariyeri ise gaitadaki MUC2 ve sIgA düzeyleri ile değerlendirilmiştir. Hem annelerin hem de bebeklerin üç günlük besin tüketim kayıtları alınmıştır ve annelerin diyete uyumları, bebeklerin ise besin tüketim durumları değerlendirilmiştir. Bebeklerin klinik semptomları ise İnek Sütü ile İlişkili Semptom Skoru (CoMiSS) kullanılarak değerlendirilmiştir. Vaka grubunun eliminasyon diyeti uygulama süresi ortalama 1.9±0.79 aydır. Araştırmanın sonunda vaka grubundaki bebeklerin vücut ağırlığı, boy uzunluğu ve yaşa göre vücut ağırlığı kontrol grubundan düşük bulunmuştur (p<0.05). Araştırmanın başında ve sonundaki antropometrik indeksleri değerlendirildiğinde yalnızca kontrol grubunda anlamlı artmıştır (p<0.05). Araştırmanın başında ve sonundaki CoMiSS skorları vaka grubunda anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur ve eliminasyon diyetinin uygulanmasıyla CoMiSS puanı anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0.05). Eliminasyon diyeti sonrası vaka grubunda toplam enerji, protein, doymuş yağ tüketim düzeyleri, E vitamini, B1 vitamini, B2 vitamini, B3 vitamini, B6 vitamini, toplam folat, kalsiyum ve fosfor alım düzeyleri kontrol grubuna göre düşük, karbonhidratın toplam diyet enerjisinden gelen yüzdesi ise vaka grubunda yüksek bulunmuştur (p<0.05). Araştırmanın başında vaka grubunun MUC2 düzeyi 4.07 (1.17) ng/mL iken kontrol grubunda 3.45 (1.09) ng/mL'dir (p<0.05). Eliminasyon diyetinin uygulandıktan sonra vaka grubunun MUC2 düzeyi 2.95 (1.48) ng/mL olarak bulunmuştur ve anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0.05). Araştırmanın başında ve sonunda sIgA düzeyleri vaka ve kontrol gruplarında benzer bulunmuştur (p>0.05). Sonuç olarak eliminasyon diyeti büyüme ve beslenme yetersizliklerine neden olabileceğinden takip edilmesi önemlidir. Ayrıca İSPA; MUC2 düzeyini artırmakta ve eliminasyon diyetiyle İSPA'lı bebeklerin mukus bariyer yapısı sağlıklı bireylere benzer duruma gelebilmektedir.

Hilal Çalışkan İzgi
Başkent University · Institute of Health Sciences
2025
10
DoctorateOpen AccessTR

Obez bireylerde erken ve geç zaman kısıtlı beslenme ile ağırlık kaybının metabolik sendrom ve kardiyovasküler risk üzerine etkisi

Bu randomize kontrollü çalışma obez yetişkin kadın bireylere 8 hafta süre ile uygulanan erken zaman kısıtlı, geç zaman kısıtlı ve serbest zamanlı diyet müdahalesinin antropometrik ölçümler, vücut kompozisyonu, metabolik sendrom ve kardiyovasküler risk üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya beden kütle indeksleri 30 kg/m2 ve üzerinde olan, yaşları 20-49 yıl aralığında olan 36 kadın birey dahil edilmiştir. Bireyler erken zaman kısıtlı beslenme (EZKB) (n:12), geç zaman kısıtlı beslenme (GZKB) (n:12) ve kontrol grubu (n:12) olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Tüm bireylerin toplam enerji harcaması hesaplanmış ve bulunan değer üzerinden %25 enerji kısıtlaması yapılarak tıbbi beslenme tedavisi planlanmıştır. Bireylerin sosyodemografik özellikleri, genel sağlık bilgileri, beslenme alışkanlıklarını değerlendirmek için anket formu uygulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri ve fiziksel aktivite kaydı araştırmacı tarafından alınmış, vücut bileşimleri belirlenmiş ve biyokimyasal bulguları değerlendirilmiştir. Bireylere Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ), Sabahcıl-Akşamcıl ve Diyet Memnuniyet Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 35.05±0.56 yıl olarak bulunmuştur. Çalışma sonunda her grupta anlamlı bir vücut ağırlığı kaybı yaşanmıştır (p˂0.05). EZKB grubundaki ağırlık kaybı diğer gruplara göre daha fazla olmuş ve bu fark gruplar arasında anlamlı bulunmuştur (EZKB: -5.1±0.1 kg) (p˂0.05). Beden kütle indeksi, bel çevresi, bel/boy oranı ve vücut yağ kütlesi değerleri her üç grup içinde anlamlı olarak azalmıştır (p˂0.05). Bu azalmalar gruplar arasında başlangıca göre önemli bulunmamıştır (p˃0.05). EZKB grubunda serum total kolesterol ve serum LDL-K (düşük yoğunluklu lipoprotein-kolesterol) düzeyleri ve total kolesterol/HDL (yüksek yoğunluklu lipoprotein) oranı, GZKB grubunda ise trigliserit düzeyleri anlamlı olarak düşüş göstermiştir (p˂0.05). Diastolik kan basıncı EZKB ve GZKB grubunda anlamlı olarak düşüş göstermiştir (p˂0.05). Bireylerin PUKİ puanları EZKB ve kontrol grubunda anlamlı olarak düşüş göstermiştir (p˂0.05). Diyet Memnuniyet Ölçeği puanı en yüksek kontrol grubunda (36.2±4.93), en düşük ise EZKB grubunda (26.25±5.42) bulunmuştur (p˂0.05). Bu çalışmanın sonuçları erken zaman kısıtlı beslenmenin ağırlık kaybı ve kardiyovasküler parametreleri iyileştirmede etkili olabileceğini göstermekte ayrıca bu programların bireye özgü uygulanabilir olup olmadığının değerlendirilmesinin de önemli olduğunu işaret etmektedir.

Makbule Erçakır
Başkent University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde diyet kalitesi ile nomofobi, kronotip ve uyku kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Çalışma, üniversite öğrencilerinde diyet kalitesi ile nomofobi, kronotip, uyku kalitesi ve fiziksel aktivite düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma Ocak-Mart 2025 tarihleri arasında, 18-24 yaş arası toplam 340 (314'ü kadın, 26'sı erkek) lisans öğrencisinin gönüllü katılımıyla yürütülmüştür. Bireylerin genel bilgileri, beslenme alışkanlıkları ile vücut ağırlığı ve boy uzunluğu beyana dayalı olarak toplanmıştır. Bel çevreleri ise araştırmacı tarafından mezura ile ölçülmüştür. Bireylerin nomofobi düzeyleri Üsküdar Nomofobi Ölçeği ile, diyet kaliteleri Sağlıklı Yeme İndeksi (HEİ-2015) ile, uyku kaliteleri Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PSQI) ve kronotip eğilimleri Sabahçıl-Akşamcıl Anketi (MEQ) ile değerlendirilmiştir. Bireylerin besin tüketimini saptamak için 24 Saatlik Hatırlatma yöntemi ve fiziksel aktivite düzeyleri için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Kısa Form (IPAQ-SF) kullanılmıştır. Tüm öğrencilerin yaş ortalaması 20.74 ± 1.53 yıl olarak belirlenmiştir. Bireylerin %1.8'inde yüksek, %20.9'unda orta ve %54.1'inde hafif düzeyde nomofobi belirlenmiştir. Nomofobisi olmayan bireylerin oranı ise %23.2'dir. Kadınların erkeklerden daha fazla nomofobiye sahip olduğu belirlenmiştir (p<0.001). Ekran süresinde her 1 saatlik artış, nomofobi puanında yaklaşık 4.52 puanlık bir yükselişle ilişkilidir (β = 4.522, p < 0.001). Bireylerin %75.9'u kötü diyet kalitesine sahipken, %23.8'inde geliştirilmesi gereken diyet kalitesi saptanmıştır. İyi diyet kalitesine ise yalnızca bir katılımcı ulaşmıştır. Uzun ekran süresine sahip bireylerde kötü diyet kalitesi, besin desteği kullanan bireylerde ise daha iyi diyet kalitesi belirlenmiştir (p<0.05). Diyet kalitesi kötü olan bireylerin doymuş yağ tüketimi yüksek iken, çoklu doymamış yağ asidi, posa, E, K ve C vitamini, tiamin, niasin, folik asit, magnezyum, potasyum ve demir tüketimlerinin düşük olduğu saptanmıştır (p<0.05). Bireylerin %68.8'i ara tip, %9.7'si sabahçıl tipe yakın, %18.5'i akşamcıl ve %2.9'u ise kesinlikle akşamcıl tiptir. Çalışmada kesinlikle sabahçıl tip olan bireye rastlanmamıştır. Bireylerin %76.5'i kötü uyku kalitesine %23.5'i ise iyi uyku kalitesine sahiptir. Bireylerin nomofobi düzeyi arttıkça diyet kalite puanında azalma eğilimi gözlenmiş, ancak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Akşamcıl tiplerin koyu yeşil yapraklı sebze ve kurubaklagil tüketiminin diğer kronotip gruplarına kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p = 0.036). Kötü uyku kalitesi (β = 1.500, p < 0.001) ve akşamcıl kronotip eğilimi (β = -0.515, p < 0.001), nomofobi düzeyini anlamlı şekilde yordayan değişkenlerdir. Öte yandan HEİ puanı, besin takviyesi kullanımı, BKİ (kg/m2), IPAQ-SF puanı ve telefon kullanım süresinin nomofobi düzeyi üzerinde anlamlı bir etki göstermemiştir (p>0.05). Bu bulgular, yalnızca ekran süresi gibi davranışsal değil, aynı zamanda uyku kalitesi ve kronotip gibi biyolojik faktörlerin nomofobi ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Dijital çağ sorunlarıyla mücadele için eğitim ve sağlık politikalarının yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu bağlamda beslenme, uyku hijyeni, sosyal jetlag ve dijital medya kullanımı gibi alanlarda disiplinler arası müdahalelere dayalı koruyucu politikalar geliştirilmelidir. Sonuç olarak, üniversite öğrencilerinde dijital çağ sorunları ile sirkadiyen ritim ve yaşam tarzı farklılıklarını bütüncül olarak ele alan önleme programları, bir an önce hayata geçirilmesi gereken bir zorunluluk haline gelmektedir.

BeslenmeDiyet kalitesiFiziksel aktivite+6
Öyküm Altan
Başkent University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İnfertilite tedavisi alan kadınların doğurganlık diyet uyumu, Akdeniz diyeti bağlılığı ve embriyo kaliteleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

İnfertilite, dünya genelinde milyonlarca bireyi etkileyen önemli bir sağlık sorunu olup, yaşam tarzı ve beslenme gibi değiştirilebilir faktörlerin tedavi başarısı üzerinde etkili olduğu belirtilmektedir. Bu çalışma, infertilite tedavisi gören kadınlarda Akdeniz diyeti ve doğurganlık diyetine uyumun embriyo kalitesiyle ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışma Kasım 2024- Ocak 2025 tarihleri arasında Ankara'daki bir tüp bebek merkezine infertilite tedavisi için başvuran, beden kütle indeksi (BKİ) 18.5-35.0 kg / m2 olan, hekimin önerdiği besin takviyelerini düzenli kullanan, tüp bebek tedavisi alan 85 kadın ile yürütülmüştür. Araştırmacı tarafından hazırlanmış anket formu, bireylere yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak doldurulmuştur. Anket formunda, bireylerin sosyo-demografik özellikleri, infertilite öyküleri ve beslenme alışkanlıklarının belirlenmesine yönelik sorular bulunmaktadır. Bireylerin infertilite tedavilerine ilişkin bilgileri ise hasta dosyalarından alınmıştır. Bireylere Akdeniz diyeti bağlılık ölçeği (MEDAS) uygulanmıştır ve 24 saatlik hatırlatma yöntemi ile besin tüketim kayıtları alınmıştır. Doğurganlık diyet puanı (DDP), besin tüketim kayıtlarına ve kullanılan besin desteğine göre hesaplanmıştır. Bu çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 33.44±5.62 yıl olup, MEDAS toplam puan ortalamaları 7.19±2.07'dır. Bireylerin %27.4'ünün Grade I, %41.7'sinin Grade II, %31'inin Grade III/IV embriyo kalitesine sahip olduğu bulunmuştur. Bireylerin MEDAS puanı arttıkça embriyo kalitesinin arttığı bulunmuştur (H=13.317; p<0.01). Bireylerin DDP ortalamaları 16.78±3.15'tir. Doğurganlık diyet puanı ile embriyo sayısı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmada, bireylerin yaşları ile embriyo sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif zayıf (s=-0.320; p<0.01) bir fark bulunmuştur. Mikro besin öğelerinden tiamin, niasin ve demir ile embriyo kalitesi arasında istatistiksel olarak önemli bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Çalışma sonucunda literatürle benzer şekilde, prekonsepsiyonel dönemde Akdeniz diyetine uygun beslenmenin embriyo kalitesini artırabileceği bulunmuş olup, bu doğrultuda bireylere Akdeniz diyetine uyumun öğretilmesine yönelik beslenme eğitimi verilmesi gerektiği sonucuna varılabilir.

Akdeniz diyetiBeslenmeDoğurganlık+2
Simay Yılmaz
Başkent University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin inflamatuvar bağırsak hastalarında diyet inflamatuvar indeksinin hastalık aktivitesi, depresif duygu durumu ve bazı biyokimyasal kan parametreleri ile ilişkisinin incelenmesi

Yapılan bu araştırma, yetişkin inflamatuvar bağırsak hastalarında diyet inflamatuvar indeksinin(Dİİ) hastalık aktivitesi, depresif duygu durumu ve bazı biyokimyasal kan parametreleri ile arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, Gazi Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniğine Haziran-Ekim 2021 tarihleri arasında başvuran daha önce teşhis almış, 31 crohn hastaları ve 63 ülseratf kolit hastası olmak üzere 94 birey dâhil edilmiştir. Katılımcıların sosyo-demografik bilgileri, hastalık aktivite indeksleri, genel sağlık bilgileri ile bazı biyokimyasal kan parametreleri anket formuna kaydedilmiştir. Bireylerin diyet inflamatuvar indeks skorları, katılımcılardan alınan üç günlük besin tüketim kaydı ile hesaplanmıştır. Bireylerin diyet inflamatuvar indeks skorları dört quartile ayrılarak değerlendirme yapılmış ve quartillerin sayısal değeri arttıkça diyetin inflamasyon yükü de artış göstermiştir. Ayrıca bireylerin depresif duygu durumunu belirlemek amacıyla Beck Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Hastalık aktivitesini belirlemek için crohn hastalarında Crohn Hastalığı Aktivite İndeksi ve ülseratif kolit hastalarında ise Truelove-witts Klinik Aktivite İndeksi kullanılmıştır. Çalışmaya dâhil olan bireylerin yaş ortalamaları crohn hastaları(CH) için 42.0±11.1 yıl ve ülseratif kolit(ÜK) hastaları için 42.5±15.3 yıl olarak saptanmıştır. Bireylerin diyet inflamatuvar indeks skorları ortalaması -3.15 ± 0.9 olarak belirlenmiştir. Daha fazla hastalık aktivitesine sahip crohn ve ülsratif kolit hastalarında depresyon varlığı istatistiksel açıdan önemli saptanmıştır (p<0.05). Hem crohn hastalarının hem de ülseratif kolit hastalarının hastalık aktivitesi arttıkça istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek depresyon puanına sahip oldukları belirtilmiştir (p<0.05). Crohn hastaları ve ülseratif kolit hastaları arasında diyet inflamatuvar indeksi quartillerine göre önemli bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Crohn hastalarının diyet inflamatuvar indeks quartillerine göre hastalık aktiviteleri arasında anlamlı farklılık belirlenmemiştir (p>0.05). Ülseratif kolit hastalarının diyet inflamatuvar indeks quartillerine göre hastalık aktiviteleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Çalışmaya dahil olan katılımcıların kan biyokimyasal parametreleri diyet inflamatuvar indeks quartillerine göre incelendiğinde sadece CRP ve serum demir düzeyleri arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir (p<0.05). Diyet inflamatuvar indeks quartillerine göre depresyon durumu arasında da anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p<0.05). Yüksek diyet inflamatuvar indeks skorlarına sahip bireylerin düşük skorlara sahip olanlara göre diyetle aldıkları enerji, karbonhidrat, protein, yağ, doymuş yağ, çoklu doymamış yağ, omega-3, omega-6, kolesterol ile posa alım miktarları önemli şekilde düşük bulunmuştur (p<0.05). Diyet inflamatuvar indeksi düşük olan katılımcıların, günlük diyetle A vitamini, D vitamini, tiamin, riboflavin, niasin, vitamin B6, folik asit, vitamin B12, C vitamini, magnezyum, demir, çinko ile selenyum alımları Dİİ yüksek olan bireylere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, inflamatuvar bağırsak hastalarında diyetin inflamatuvar indeksinin bireylerin duygu durumlarını ve bazı biyokimyasal parametreleri etkilediği gösterilmiştir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre inflamatuvar bağırsak hastalığı olan bireylerde sağlıklı ve daha az inflamatuvar bir diyet ile inflamasyonun sebep olduğu birçok kronik hastalığın önlenebileceği yada geciktirilebileceği düşünülmektedir.

BeslenmeBeslenme durumuDepresif duygulanım+4
Büşra Yüksel
Başkent University · Institute of Health Sciences
2022
00

Other supervisors