Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Esra Güven
17 theses · Başkent University
Maneviyat düzeylerine göre stres, bilgece farkındalık ve ayrışma-bütünleşme farklılıkları
Bu araştırma, maneviyat ile stres belirtileri, bilgece farkındalık düzeyi ve dengeli benlik değişkenleri arasındaki ilişkiye odaklanmıştır. Çalışmada, 18 yaş üstü 266 kadın ve erkek katılımcının maneviyat düzeylerine göre, stres belirtilerinin, bilgece farkındalık düzeylerinin ve dengeli benliklerinin anlamlı olarak farklılaşıp farklılaşmadığına bakılmıştır. Katılımcılar rastgele örnekleme yöntemiyle, çevrimiçi olarak çalışmaya katılmıştır. Çalışmada araştırmaya katılanlara; Demografik Bilgi Formu, Maneviyat Ölçeği, Stres Belirtileri Ölçeği, Beş Faktörlü Bilgece Farkındalık Ölçeği-Kısa Formu ve Dengeli Bütünleşme Ayrışma Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmanın bulgularına göre, manevi pratik yapan katılımcıların "duyumsal farkındalık" düzeyleri, manevi pratik yapmayanlara göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Maneviyat ile Dengeli Bütünleşme Ayrışma Ölçeği'nin alt boyutları olan "kişiler arası" ve "öz gelişim" değişkenleri arasında çalışmada beklenildiği, gibi anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki gözlemlenmiştir. Maneviyat ile "duyumsal farkındalık", "duyguları isimlendirme" ve "etkilenmeden gözlemleme ve izleme" bilgece farkındalık alt boyutları, anlamlı ve pozitif yönde ilişkilidir. Maneviyat ve stres belirtileri arasında ise istatistiksel olarak yeterince güçlü bir ilişki bulunamamıştır. Maneviyat düzeyinin değişkenler ile anlamlı bir ilişkisi olup olmadığına bakıldığında ise; maneviyat düzeyi düşük ve orta alt olarak gruplandırılan bireylerin, maneviyat düzeyi orta üst ve yüksek bireylere göre, bilgece farkındalık düzeyi ve dengeli benlik puanı daha düşüktür. Maneviyat düzeyi stres belirtileri üzerinde yalnızca "duygusal belirtilerde" anlamlı, pozitif yönde sonuçlar vermiştir. Mevcut çalışmada, kadın ve erkek katılımcılar arasında farklılık olup olmadığını incelemek amacıyla SPSS'deki Split File yöntemiyle analizler yenilenmiştir. Bu analiz sonuçlarına göre; maneviyat düzeyi düşük, orta alt, orta üst ve yüksek olarak gruplandırılan kadın katılımcıların, kişiler arası, öz gelişim, duyumsal farkındalık, duyguları isimlendirme, etkilenmeden gözlemleme ve izleme ve duygusal stres belirti düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar gözlemlenmiştir. Erkek katılımcılarda ise yalnızca, kişiler arası ve etkilenmeden gözlemleme ve izleme düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Bilgece farkındalık, stres belirtileri, maneviyat, dengeli benlik
Erken dönem uyum bozucu şemalar ile aldatma eğilimi arasındaki ilişkide ilişki doyumunun ve ilişki bağlanımının rolü: Aracı ve durumsal aracı model önerileri
Bu çalışmanın amaçları (1) erken dönem uyum bozucu şema alanları, ilişki doyumu, ilişki bağlanımı ve aldatma eğilimi arasındaki ilişkileri incelemek; (2) erken dönem uyum bozucu şema alanları ile aldatma eğilimi arasındaki ilişkide ilişki doyumunun aracı rolünü incelemek; (3) erken dönem uyum bozucu şema alanlarının ilişki doyumu üzerinden aldatma eğilimi ile dolaylı ilişkisinde ilişki bağlanımının düzenleyici rolünü incelemektir. Araştırmanın örneklemini en az altı aydır devam etmekte olan romantik bir ilişki içerisinde bulunan 20-60 yaş aralığındaki 295 birey oluşturmaktadır. Araştırmanın verileri; Kişisel Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form-3, İlişki Doyumu Ölçeği, İlişki İstikrarı Ölçeği ve Aldatma Eğilimi Ölçeği aracılığıyla toplanmıştır. Yürütülen istatistiksel analizler (1) araştırmanın değişkenleri arasında anlamlı ilişkiler olduğunu; (2) ilişki doyumunun erken dönem uyum bozucu şema alanlarından kopukluk, zedelenmiş otonomi, zedelenmiş sınırlar ve diğerleri yönelimlilik ile aldatma eğilimi arasındaki ilişkiye anlamlı olarak aracılık ettiğini; (3) erken dönem uyum bozucu şema alanlarından kopukluk ve zedelenmiş otonominin ilişki doyumu üzerinden aldatma eğilimi ile dolaylı ilişkisinin ilişki bağlanımı tarafından düzenlendiğini ortaya koymuştur. İlişki doyumunun aracı rolü daha yakından incelendiğinde, yüksek standartlar şema alanı hariç diğer dört şema alanının (kopukluk, zedelenmiş otonomi, zedelenmiş sınırlar ve diğerleri yönelimlilik) ilişki doyumunu düşürerek aldatma eğilimini arttırdığı görülmektedir. Durumsal aracılık etkisi daha detaylı incelendiğinde ise ilişki bağlanımının düşük olduğu koşulda kopukluk ve zedelenmiş otonomi şema alanlarının ilişki doyumu aracılığıyla aldatma eğilimi üzerindeki dolaylı etkisi daha da yükselmektedir. Bulgular ilgili alanyazın ışığında tartışılmış, araştırmanın alanyazın ve klinik uygulama için önemi vurgulanmış ve son olarak araştırmadaki kısıtlılıklar incelenerek gelecek araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Aldatma Eğilimi, Erken Dönem Uyum Bozucu Şemalar, İlişki Doyumu, İlişki Bağlanımı
Bireylerin hayvanlarına ve ebeveynlerine bağlanma düzeylerine göre bilişsel üçlü algısı
Bu çalışmada; evcil hayvanlara ve anne-babaya bağlanma örüntülerinin olumsuz bilişsel üçlü olarak adlandırılan temel bilişsel algılar üzerinde yordayıcı olup olmadığına araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmanın amaçları arasında; bazı demografik ve beslenen hayvan koşulları ile ilişkili değişkenlerin bilişsel üçlü algılarına etkisinin olup olmadığının araştırılması da bulunmaktadır. Çalışmaya %67,9'si kadın, %32,1'si erkek olmak üzere toplam 368 katılımcı alınmıştır. Katılımcılara Lexington Evcil Hayvanlara Bağlanma Ölçeği, Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği ve Bilişsel Üçlü Envanteri ile demografik değişkenleri araştırmak amacıyla araştırmacı tarafından hazırlanan Kişisel Bilge Formu uygulanmıştır. Bilişsel üçlü algısı ile anne-babaya ve evcil hayvana bağlanma örüntüleri arasındaki ilişkiyi incelemek için tüm değişkenlerle grup karşılaştırmalarına bakılmıştır. Bunun için katılımcıların LEHBÖ ve ÜBBSÖ güvenli bağlanma alt boyutu ortalama puanları kümülatif yüzdeliklerine göre küçükten büyüğe 3 benzer yüzdelikte gruba ayrılarak düşük ve yüksek kesme noktaları belirlenmiştir. Belirlenen dahil etme kriterlerine göre ortak etki grupları oluşturulmuştur. Bulgular bilişsel üçlü algısı üzerinde anne-babaya bağlanma örüntüsünün çok güçlü bir değişken olduğunu; insan ilişkilerinde göremediği değer ve sevgiyi hayvanlarda bulan insanlarda kendilerini, dünyayı ve geleceği daha tehlikeli algılama eğiliminin olduğunu ortaya koymaktadır. Araştırmadan elde edilen bulgular, konu ile ilgili kuramsal yaklaşımlar, yerli ve yabancı literatürdeki çalışmalar temelinde ve kendi içinde tartışılmıştır. Son olarak alanla ilgili sonraki çalışmalara kaynak ve bulgu oluşturması adına önerilerde bulunulmuştur.
Erken dönem uyum bozucu şemalar ve tükenmişlik arasındaki ilişkide mükemmeliyetçilik ve algılanan iş yeri sosyal desteğinin aracı rolü
Bu çalışmada, beyaz yaka çalışanların erken dönem uyum bozucu şemaları ve tükenmişlik düzeyleri arasındaki ilişkide algılanan iş yeri sosyal desteği ve mükemmeliyetçiliğin aracı rolünün sınanması amaçlanmaktadır. Araştırmanın örneklemini çeşitli illerde yaşayan 22-61 yaş arası 170 katılımcı oluşturmaktadır. Çalışmada Young Şema Ölçeği Kısa Form-3, Maslach Tükenmişlik Envanteri, Frost Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği, Algılanan Örgütsel, Yönetici ve Çalışma Arkadaşları Desteği Ölçekleri ve COVID-19 Pandemisi Kaygı Ölçekleri kullanılmıştır. Önerilen model Aracı Değişken Analizi ile test edilmiştir. Araştırma sonuçlarında çalışmaya dâhil edilen kopukluk, zedelenmiş otonomi ve yüksek standart şema alanları ile tükenmişlik arasında; mükemmeliyetçilik ve algılanan iş yeri sosyal desteğinin aracı rol oynadığı tespit edilmiştir. Diğer yandan diğerleri yönelimlilik şema alanı ve tükenmişlik arasında yalnızca mükemmeliyetçiliğin aracı rolünün anlamlı olduğu bulunmuştur. Ek olarak kopukluk, zedelenmiş otonomi ve yüksek standart şema alanlarından alınan puanlar yükseldikçe katılımcıların algıladıkları sosyal desteğin azaldığı ve tükenmişlik düzeylerinin arttığı görülmüştür. Son olarak, kopukluk ve zedelenmiş otonomi şema alanlarından alınan puanlar yükseldikçe katılımcıların mükemmeliyetçilik düzeylerinin arttığı ve bu yolla tükenmişlik düzeylerinin de arttığı tespit edilmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen bulguların ilgili alanyazınla tutarlı olduğu bulunmuştur. Sınanan modelin sonuçları, mesleki tükenmişlik düzeyinin belirlenmesinde rol oynayan koruyucu önlemlerin niteliklerine işaret edebilir. Bu doğrultuda, bireyin deneyimlediği tükenmişlik ve beraberinde getirebileceği farklı belirtilerin sıklığı ve yaygınlığı azaltılması amaçlanmıştır.
Narsistik kişilik örüntülerinden sosyal medya bağımlılığına giden yol: Duygu düzenleme güçlükleri ve bilişsel çarpıtmaların aracı rolü
Sosyal medya platformlarının çeşitlendiği ve kullanıcı sayılarının gün geçtikçe arttığı günümüzde, sosyal medya aşırı kullanımı ve bağımlılıkları araştırmaların ortak konularından biri olmaya başlamıştır. Bu çalışmada sosyal medya bağımlılığını yordayan iki model sunulmuştur. Bu bağlamda narsistik kişilik bozukluğunun iki boyutu kırılgan ve büyüklenmeci narsizmin sosyal medya bağımlılığını yordama düzeyleri duygu düzenleme güçlükleri ve bilişsel çarpıtmalar aracı değişkenleri üzerinden, SPSS PROCESS aracı model analizi ile test edilmiştir. Araştırma 15-65 yaş arası 251 katılımcı ile Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği Yetişkin Formu, Narsistik Kişilik Envanteri, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği, Kırılgan Narsistik Kişilik Envanteri ve Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği veri toplama araçları aracılığı ile yürütülmüştür. Elde edilen bulgulara göre kırılgan narsistik kişilik özelliği sergileyen bireyler büyüklenmecilere göre daha fazla duygu düzenleme güçlüğü yaşamakta, daha fazla bilişsel çarpıtma yapmakta ve sosyal medya ile ilgili daha fazla bağımlı davranış sergilemektedir. Duygu düzenleme güçlükleri ve bilişsel çarpıtmaların aracı rolü sosyal medya bağımlılığında her iki narsizm boyutu için de farklılaşmaktadır. Narsistik kişilik örüntülerinin her iki boyutunu da ele alan bu çalışma, alanyazın için sosyal medya bağımlılığına giden yolda kırılgan ve büyüklenmeci narsistik kişilik özellikleri gösteren kişilerin ayrımında ek bir görüş olabilmektedir.
Erken çocuklukta duygu düzenleme becerilerinin aile sistemleri açısından incelenmesi: Ebeveyn istismar farkındalığı, evlilik uyumu, kardeş ilişkileri ve genel aile uyumu
Bu çalışmada çocukların duygu düzenleme becerileri üzerinde ailenin ve aile alt sistemlerinin çeşitli etkileşimlerle yordayıcı etkisi araştırılmıştır. Çocuğun duygu düzenleme becerileri ile ilişkileri incelenen değişkenler, ikili sistemler özelinde istismar ya da ihmal riski olabilecek etkileşimler dikkate alınarak seçilmiştir. Bu doğrultuda ebeveyn-çocuk alt sistemini temsilen ebeveynlerin istismar farkındalıkları, anne-baba alt sistemini temsilen evlilik uyumu, kardeş-kardeş alt sistemini temsilen kardeş ilişkilerinin niteliği ve genel aile sistemini temsilen aile uyumu incelenmiştir. Bu bağlamda anne babaların çocuklarına yönelik davranışlarına ilişkin istismar farkındalığı, kendi aralarındaki evlilik uyumu ve kardeşler arasındaki ilişkinin niteliği ile çocuğun duygu düzenleme becerileri arasındaki ilişkilerde aile uyumunun aracı rolüne işaret eden bir model sınanmıştır. Araştırmanın örneklemini yaşları 22-49 arasında değişen 120 anne/baba oluşturmaktadır. Çalışmada veri toplama araçları olarak Kişisel Bilgi Formu, Duygu Düzenleme Ölçeği, İstismar Farkındalık Ölçeği – Ebeveyn Formu, Schaeffer Kardeş Davranışı Değerlendirme Ölçeği, Aile Uyum Ölçeği Kısa Formu, Evlilikte Uyum Ölçeği ve COVID-19 Pandemisi Kaygı Ölçeği kullanılmıştır. Ebeveyn-çocuk alt sistemini değerlendirmek amacıyla kullanılan ölçeğin iç tutarlılık katsayısının düşük bulunması nedeniyle bu alt sisteme ilişkin ölçüm modelden çıkarılmıştır. Araştırma hipotezleri doğrultusunda oluşturulan model AMOS Programı aracılığıyla test edilmiştir. Analiz sonuçları hipotez modelinin veri ile kısmi uyumluluk gösterdiğine işaret etmektedir. Ebeveynlerin evlilik uyumu ve kardeş ilişkilerinin niteliği ile 2-6 yaş çocuğun duygu düzenleme/kontrol düzeyleri ve duygularının değişkenlik/olumsuzluk düzeyleri arasındaki ilişkide aile uyumunun aracı rolünün sınandığı modelde, aile uyumu ile çocuğun duygularının değişkenlik/olumsuzluk düzeyi arasında doğrudan ilişki görülmemekle birlikte önerilen aracılık yolunun duygu düzenleme/kontrol üzerindeki etkisinin anlamlı olduğu görülmüştür. Erken çocukluk döneminde duygu düzenleme becerisi üzerinde aileyi bir sistem olarak ele almayı amaçlayan bu çalışma, çocukların duygu düzenleme becerileri ile çalışırken aileyi bütüncül bir şekilde ele almanın önemli olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: duygu düzenleme, aile sistemleri, istismar farkındalığı, evlilik uyumu, olumlu kardeş ilişkileri
The predictive role of circumcision age on sexual experiences of men: The mediator role of self-related concepts
The present study aims to examine the relationships between circumcision age and sexual experiences of men which are premature ejaculation, erectile dysfunction, and sexual dissatisfaction. In line with this aim, path analysis was conducted to investigate the mediational role of self-related concepts which are self-esteem and self-efficacy in the relation with circumcision age and sexual dysfunctions. Also, the differences between circumcision age groups (0-3, 4-6, 7-12) on measures of the study were tested as a secondary aim of the study. The sample of the research consists of 236 circumcised men who were circumcised between the ages of 0 to 12. The participants who sign the informed consent form completed the Demographic Information Form which consists of questions regarding circumcision experience, The Golombok-Rust Inventory of Sexual Satisfaction (GRISS), The Perceived Stress Scale (PSS), and Two-Dimensional Self-Esteem: The Self-Liking/Self-Competence Scale (SLCS). Self-efficacy was removed from the main analysis of the study and only self-esteem was used as a self-related concept because of the high correlation between self-esteem and self-efficacy. Also, COVID-19 pandemic was appeared in Turkey during data collection process. Therefore, stress scores of participants, who were enrolled in the study before and after the first COVID-19 cases, were compared with each other. The results showed that there is no significant difference between groups. Therefore, all participants were included in other analyses. According to the results, there is no significant difference between circumcision age groups in terms of measures of the study (sexual experiences and self-esteem). On the other hand, the path analysis results show that circumcision age negatively predicts self-esteem. Also, self-esteem predicts sexual dysfunctions and sexual dissatisfaction in a negative way. The results of path analysis revealed the significant mediational role of self-esteem in the relationship between circumcision age and sexual dysfunction. Finally, it can be concluded that as the circumcision age increases, a decrease is observed in individuals' self-esteem and this diminishment causes an increase in premature ejaculation and erectile dysfunction symptoms, and sexual dissatisfaction scores in men. These findings support the hypothesis of this research regarding the mediating role of self-related concepts. The results are discussed under the light of the literature.
The predictive role of insecure attachment styles on relationship centered and partner focused obsessive compulsive symptoms: The mediator role of relationship satisfaction and intention of infidelity
The present study aims to examine the relationships between insecure attachment styles (IAS), relationship satisfaction (RS), intention of infidelity (IOI), relationship centered (RCOCS) and partner focused obsessive compulsive symptoms (PFOCS). In line with this aim, path analysis was conducted to examine the mediational role of RS and IOI between the relationship of IAS and RCOCS and PFOCS. According to the secondary aim of the study the differences of gender and relationship status on RCOCS, PFCOS, and their dimensions are investigated. Also, correlations between the measures of study, age and relationship duration were inspected. The sample of the research consists of 317 (209 female and 108 male) participants whose age ranged from 18 to 65. The participants firstly signed the informed consent, then completed the Demographic Information Questionnaire, Experiences in Close Relationships-Revised Scale, Relationship Assessment Scale, The Intentions Towards Infidelity Scale, Relationship Obsessive Compulsive Inventory and Partner Related Obsessive Compulsive Symptoms Inventory. Since COVID-19 Pandemic was first announced in Turkey during the data gathering process, scores of relationship centered and partner focused obsessive compulsive symptoms of participants who were enrolled in the study before and after the announcement are compared with each other and no significant difference was found. Also, no significant difference in scores of RCOCS and PFOCS in terms of gender, or interaction of gender and relationship status was found, but there is a significant difference between the constructs in terms of relationship status. In addition, there is a significant difference of relationship status on Being Loved by the Partner, Relationship "Rightness", Morality, Sociability, Emotional Stability, Competence, Intelligence dimensions but not on Love for the Partner or Physical Appearance dimensions. Additionally, there is a significant interaction effect of gender and relationship status on Relationship "Rightness" dimension. In terms of gender, there is only a significant difference on Physical Appearance dimension. Path analysis results show that insecure attachment predicts relationship satisfaction negatively; and predicts intention of infidelity, RCOCS and PFOCS positively. Also, relationship satisfaction negatively predicts RCOCS and PFOCS, whereas intention of infidelity positively predicts PFOCS but not RCOCS. Finally, the results of path analysis revealed the mediational role of relationship satisfaction and intention of infidelity in the relationship between insecure attachment styles and relationship centered obsessive compulsive symptoms and also partner focused obsessive compulsive symptoms.
Üniversite öğrencilerinde COVID-19 dönemindeki sosyal izolasyon ve sosyal destek algısı ile siber mağduriyetle başa çıkma düzeyi ve psikolojik iyilik hali arasındaki ilişkiler
Bu çalışmanın ilk amacı internet ağlarının kullanım sıklığının anlamlı bir şekilde yaygınlaşması ve Covid -19 küresel salgını sebebiyle bireylerin gerek kısıtlamalar gerekse de güvenlik tedbirleri çerçevesinde evde geçirdikleri sürenin artması ve bu artışın genç yetişkinlerin deneyimledikleri siber mağduriyete olan olası etkisini incelemektir. Bu çalışmanın ikinci amacı ise kişilerin deneyimlediği siber mağduriyetin, siber mağduriyetle başa çıkma ve psikoklojik iyilik hali arasındaki etkiyi incelemektir. Bu çalışmanın bir diğer amacı ise siber mağduriyete maruz kalma ve siber mağduriyetle başa çıkma düzeyinin cinsiyete göre değişiklik gösterip göstermediğini incelemektir. Araştırmanın örneklemini 18 ile 25 yaş arasında değişen (169'u kadın ve 112'si erkek) yükseköğrenim öğrencisi oluşturmaktadır. Çalışmada kullanılan veri toplama araçları sırasıyla; Bilgilendirilmiş Onam Formu, Demografik Bilgi Formu, Sosyal İzolasyon Ölçümü, Siber Zorbalığa Maruz Kalınan Alanlar Ölçümü, Psikolojik İyilik Hali Ölçeği, Siber Mağdur Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Çok Boyutlu COVID-19 Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma hipotezleri doğrultusunda oluşturulan model AMOS Programı aracılığıyla test edilmiştir. Analiz sonuçları hipotez modelinin veri ile uyumluluk göstermediğine işaret etmektedir. Bu sebeple kavramsal model yerine AMOS Porgamının önerdiği alternatif model incelenmiş ve raporlanmıştır. Yükseköğrenime devam eden genç yetişkinlerde, Covid-19 hassasiyeti kontrol edildiğinde, sosyal izolasyondaki artış ve algılanan sosyal destekteki düşüşün internette geçirilen süreyi arttırdığını ve internette geçirilen sürenin ve siber mağduriyetin aracı etkisi ile kişilerin siber mağduriyetle başa çıkma düzeyi ve psikolojik iyilik haline olan etkisinin anlamlı olmadığı görülmüştür. Ancak bireylerin algıladıkları sosyal desteğin internette geçirilen süre ve psikolojik iyilik hali üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu görülmüş ve internette geçirilen sürenin siber mağduriyete maruz kalma üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu tespit edilmiştir. Üniversite eğitimine devam eden genç yetişkinlerin internette geçirdikleri sürenin onların siber mağduriyete maruz kalma ihtimalini etkilediği dolayısıyla internette geçirdikleri sürenin önemini göstermektedir. Araştırma sonucunda elde edilen sonuçlar ilgili alanyazın doğrultusunda tartışılmıştır.
Depresyon ve erteleme eğilimlerine göre akademik ertelemenin yordayıcıları; benlik algısı, zaman algısı ve bilişsel çarpıtmalar
Bu tez çalışmasının üç ana odağı bulunmaktadır. Bunlardan ilki, bireylerin akademik erteleme davranışlarının depresyon ve genel erteleme düzeylerine göre farklılaşan bir yapısının olup olmadığını test edilmesidir. İkinci amaç ise gruplararası farklılaşmadan bağımsız olarak tüm örneklemin COVID-19 pandemisinin etkileri ve uzaktan eğitim motivasyonları kontrol edildiğinde bireylerin akademik erteleme davranışlarının; benlik algısı, bilişsel çarpıtmalar ve zaman perspektifleri değişkenleri tarafından yordayan modelin araştırılması ve olası modelin etkilerin gücünün incelenmesidir. Üçüncü amaç ise COVID-19 pandemisinin etkileri ve öğrencilerin uzaktan eğitim kontrol edildiğinde, depresyon ve genel erteleme düzeylerine göre farklılaşma görülen gruplar özelinde bireylerin akademik erteleme davranışlarını benlik algısı, bilişsel çarpıtmalar ve zaman perspektifleri değişkenleri tarafından yordayan modelin araştırılması ve olası modelin etkilerin gücünün incelenmesidir. Çalışmaya % 86.8'i kadın, (N = 325), %12,2'si erkek (N = 46), %0,8 (N =3) cinsel yönelimini belirtmemiş olmak üzere toplam 374 katılımcı alınmıştır. Çalışmada, Çok Boyutlu COVID-19 Ölçeği, Yetişkin Erteleme Envanteri, Beck Depresyon Envanteri, Sosyal Karşılaştırma Ölçeği, Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği, Tuckman Akademik Erteleme Ölçeği, Zimbardo Zaman Perspektifi Envanteri ile demografik değişkenlerin anlaşılması amacıyla demografik bilgi formu kullanılmıştır. Beck Depresyon Envanteri'inden ve Yetişkin Erteleme Envanter'inden alınan ortalama puanlar, kümülatif yüzdeliklerine göre küçükten büyüğe 3 benzer yüzdelikte gruba ayrılarak düşük ve yüksek kesme noktaları belirlenmiştir. Belirlenen dahil etme kriterlerine göre ortak etki grupları (ideal grup, disforik ideal, ötimik erteleyici, disforik erteleyici) oluşturulmuştur. Bulgular, akademik erteleme davranışlarını açıklamada genel erteleme eğiliminin depresyon durumuna göre daha belirleyici olduğunu göstermektedir. Regresyon analizi bulgularına göre, depresyon ve genel erteleme düzeylerinden bağımsız bir şekilde; akademik ertelemeyi yordayıcı değişkenler, genel erteleme, depresyon, bilişsel çarpıtmalar ve zaman algısının alt boyutlarından geçmiş olumsuz ve gelecek yönelimidir. Etki gruplarında ise; ideal grup için akademik ertelemenin yordayıcısının genel erteleme olduğu, disforik ideal grup için zaman algısının gelecek yönelimi alt boyutunun etkili olduğu, ötimik erteleyici grupta akademik ertelemeyi yordayıcı bir değişkenin bulunmadığı ve son olarak disforik erteleyici grupta genel ertelemenin akademik ertelemeyi yordayıcı bir değişken olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular alanyazın ışığında değerlendirilerek tartışılmış ve önerilerde bulunulmuştur.
Psikolojik dayanıklılık mı, yanılsama mı: İstismar farkındalığına dair nitel bir araştırma
Bu çalışmada bireylerin istismar farkındalığı, istismara dair algı ve atıfları, istismar davranışlarına verilen tepkiler ve başa çıkma biçimleri istismarın üç biçimi olan partner, ebeveyn ve işyeri/yönetici istismarı çerçevesinde araştırılmıştır. İstismara dair atıfların ve başa çıkma biçimlerinin psikolojik dayanıklılık, istismar yaşantıları ve istismara dair mitler ile ilişkileri incelenmiştir. Çalışmanın örneklemini 4 kadın 4 erkek olmak üzere 8 katılımcı oluşturmaktadır. Çalışmada veri toplama araçları olarak Demografik Bilgi Formu, İstismara Dair Mitler Formu, Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu, Stres Belirtileri Ölçeği ve İstismar Yaşantıları Formu kullanılmıştır. Görüşme formunda partner, ebeveyn ve işyeri/yönetici istismar davranışlarını içeren 6 senaryo hazırlanmış, her bir katılımcı ile yaklaşık 30 dakika süren görüşmeler yürütülerek istismar senaryolarına ve genel olarak istismar kavramına dair algı ve atıflar toplanmıştır. Yapılan görüşmeler tematik analiz yöntemi ile analiz edildiğinde istismar kavramına dair atıf, tepki, etki, motivasyon atfı ve başa çıkma olmak üzere toplam beş üst tema belirlenmiştir. Her bir üst tema için alt temalar belirlenmiştir. Atıf üst teması için alt temalar mağdur odaklı açıklama, istismarcı odaklı açıklama ve ilişki/ortam odaklı açıklama; Tepki üst teması için alt temalar farkında aktif, farkında olmayan aktif, farkında pasif, farkında olmayan pasif ve kararsız; Etki üst teması için alt temalar fiziksel, duygusal, bilişsel/ benliğe yönelik olumsuz atıflar, ilişkisel ve motivasyonel; Motivasyon atfı üst teması için alt temalar kontrol/güç/ prestij, çevre/bağlam, benlik değeri ve karakter özelliği; Başa çıkma üst teması için alt temalar problem odaklı başa çıkma ve duygu odaklı başa çıkma olarak belirlenmiştir. 8 katılımcıdan 6'sının en az bir senaryoda istismar davranışlarını fark etmediği ve normalleştirdiği ortaya konmuştur. Özellikle mağdur odaklı açıklamalar etrafında davranışların normalleştirildiği öne çıkmış ve farkındalığın en yüksek olduğu istismar biçiminin işyeri/ yönetici istismarı olduğu gözlenmiştir. Katılımcıların istismar davranışlarının motivasyonlarına dair atıflarının literatürle uyumlu olduğu bulunmuş; güçlü olma motivasyonu, yetiştirilme tarzının etkisi ve bireyin yetersizlik algısı öne çıkan motivasyon kodları olmuştur. Başa çıkma biçimlerinde sadece duygu odaklı başa çıkma biçimlerini kullanan katılımcıların istismar yaşantılarına pasif tepkiler gösterdikleri ve stres puanlarının daha yüksek olduğu gözlenmiştir.
Ebeveyn çatışması ve depresyon belirti düzeyi arasındaki ilişkide şemaları besleyen ve sosyal destek algısını zayıflatan bir mekanizma olarak aile birliği
Bu çalışmada bireylerin depresyon belirti düzeyi ile ebeveynlerinin genel çatışma örüntülerine ilişkin algıları arasındaki ilişkide aile birliği, erken dönem uyum bozucu şemalar ve algılanan sosyal desteğin aracı rolünün sınanması amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini, çeşitli illerde ikamet eden 18-65 yaş arası 299 birey; 187 kadın (% 62.5), 112 erkek (%37.5 ) oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama amacıyla, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Young Şema Ölçeği Kısa Form-3, Çatışma Çözüm Stilleri Ölçeği, Aile Uyum Yeteneğini ve Birliğini Değerlendirme Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri kullanılmıştır. Geliştirilen modeller Yapısal Eşitlik Modeli (YEM) aracılığıyla sınanmıştır. Analiz sonuçları katılımcıların, ebeveynleri arasındaki çatışma biçiminin olumlu, geri çekilmeci ya da boyun eğici olduğuna ilişkin algısı arttıkça, bu algının aile ile dengeli birliği sürdürmeye yardımcı olduğuna işaret etmektedir. Sözü edilen ikili ilişki aynı zamanda, yüksek standartlar, diğerleri yönelimlilik ve zedelenmiş otonomi şema alanlarının zayıflamasını sağlamakta ve algılanan sosyal desteğin artışını yordamaktadır. Benzer mekanizmanın olumsuz ebeveyn çatışma biçimi algısı ile yürütüldüğü analiz sonuçları ise aile birliğinin çok düşük düzeyde olmasının, aileyle bağlantısızlığının artmasının, yüksek standartlar, zedelenmiş otonomi ve kopukluk şemalarını güçlendirdiği görünmektedir. Bu çoklu mekanizmalar depresyon belirti düzeyi varyansının %48'ini açıklamaktadır. Bulgular alanyazın ışığında tartışılmıştır.
Bağlanma ve kişilik özellikleri ile ayrışma ve bütünleşme arasındaki ilişkide stresin aracı rolü
Entegrasyon süreci ayrışma ve bütünleşme olmak üzere iki temel boyuttan oluşmaktadır. Ayrışma boyutu bireyin benliğini kazanması için yakın çevre ve sosyal ilişkilerinden ayrılarak kendilik farkındalığı geliştirmesi ve kendi ihtiyaç ve arzularını keşfetmesi olarak tanımlanmaktadır. Bütünleşme ise birey olarak var olmaya başlayan kişinin tekrar toplumla bir araya gelmesi olarak tanımlanmaktadır. Burada en önemli detay ise bütünleşirken bireyin kendi benliğinden kopmadan, çevresiyle ahenk içerisinde bir sistem oluşturmasıdır. Fakat entegrasyonu gerçekleştirmek her zaman mümkün olamamaktadır ve bazı kişiler ayrışamama veya bütünleşememe gibi basamaklarda sorun yaşamaktadır. Mevcut araştırma bağlanma türleri ve kişilik özelliklerinin ayrışma ve bütünleşme üzerindeki etkilerini stres aracılığı ile ölçmeyi hedeflemektedir. Bu doğrultuda araştırmanın ilk bölümünde öncelikle Ayrışamama Bütünleşememe Ölçeği'nin geçerlilik ve güvenirlik çalışmaları gerçekleştirilmiş ve Dengeli Benlik Ölçeği kullanılarak sınanmıştır. Araştırmanın ikinci bölümünde ise bağlanma türleri ve kişilik özelliklerinin stresin aracı etkisiyle entegrasyon süreçleri üzerinde etkilerini ölçmeyi hedefleyen bir model geliştirilmiştir. Geliştirilen bu model, farklı bir örneklem üzerinde geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu gözlenen Ayrışamama Bütünleşememe Ölçeği'nin düzenlenmiş versiyonu, Bağlanma Temelli Zihinsel Temsiller Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri ve Beş Faktörlü Kişilik Envanteri kullanılarak sınanmıştır. Araştırma bulguları incelendiğinde güvenli bağlanma, dışa dönüklük ve gelişim boyutlarının modelde anlamlı ilişkiler sergilemedikleri gözlenmiş ve yeni bir model önerilmiştir. Önerilen bu model çerçevesinde ayrışma ve bütünleşme ile anlamlı ilişkiler sergiledikleri gözlenen güvensiz bağlanma, kişiliğin duygusal dengelilik, yumuşak başlılık ve özdenetim boyutları ve stresin alt boyutları olan anksiyete, depresyon, olumsuz benlik, somatizasyon ve öfke boyutları analizde yer almıştır. Elde edilen yeni model çerçevesinde bulgular incelendiğinde güvensiz bağlanma ve duygusal dengesizlik boyutlarının ayrışamama ve bütünleşeme süreçlerini stres aracılığıyla pozitif yönde yordadıkları gözlenmiştir. Buna ek olarak öz denetim ve yumuşak başlılık boyutlarının ise ayrışamama ve bütünleşmeme süreçlerini stres aracılığıyla negatif yönde yordadıkları gözlenmiştir. Güvensiz bağlanma düzeyi ile paralel olarak özdenetim ve yumuşak başlılık düzeyi düşük, duygusal dengesizlik düzeyi yüksek örüntü sergileyen kişilik yapısı güçlendikçe psikopatoloji belirtileri ile seyreden stres düzeyinde artış gözlenmektedir. Stres düzeyindeki bu artış ayrışma ve bütünleşme etkileşimi ile tanımlanan entegrasyon sürecini olumsuz etkilemektedir.
Çevrimiçi sosyal destek, gelişmeleri kaçırma korkusu ve sosyal anksiyete bozukluğu belirti düzeyi arasındaki ilişkinin açıklanmasında sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya yorgunluğunun aracı rolü
Araştırma gelişmeleri kaçırma korkusu ve bireylerin sanal etkileşimlerden algıladığı sosyal destek ile sosyal anksiyete bozukluğu arasındaki ilişkiyi tanımlarken sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya yorgunluğunun aracı rolünü açıklamayı amaçlamaktadır. Araştırma iki aşamadan oluşmaktadır. Çalışmanın ilk aşamasını iki ölçeğin geçerlik ve güvenirlik çalışmaları oluştırmaktadır. Bu bağlamda, sosyal medya yorgunluğu ölçümlemek için geliştirilen "Sosyal Medya Yorgunluğu Ölçeği"nin uyarlama çalışması yapılmış ve sanal etkileşimlerden algılanan sosyal desteği ölçümlemek amacıyla "Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği" geliştirilmiştir. Çalışma verileri Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Sosyal Medya Yorgunluğu Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Kısa Semptom Envanteri yoluyla toplanmıştır. Araştırmanın ilk aşaması 185 katılımcı verisi ile yürütülmüştür. Yapılan geçerlik ve güvenirlik çalışmalarına göre, "Sosyal Medya Yorgunluğu Ölçeği" 5 boyutlu (Aşırı Yüklenme, Duygusal Yorgunluk, Agresiflik, Tatmin ve Kullanım), "Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği" ise 4 boyutlu (Tatmin, Zorluklarla Baş Etme, Duygusal Destek ve Doğrudan İletişim) bir yapıya sahiptir. Korelasyon bulgularına göre iki ölçek de Çok Boyutlu Sosyal Destek Ölçeği dışındaki ölçeklerle anlamlı ilişkiye sahiptir. Araştırmanın ikinci aşamasında ise sosyal anksiyete bozukluğunu sosyal medya ile ilişkili değişkenler ile açıklamaya çalışan bir model önerilmiş ve sınanmıştır. Bu amaç doğrultusunda katılımcılardan Gelişmeleri Kaçırma Korkusu Ölçeği, Sanal Etkileşimlerden Oluşan Sosyal Destek Ölçeği, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Sosyal Medya Yorgunluğu Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği yoluyla veri toplanmıştır. 240 katılımcı verisi ile yürütülen regresyon analizine göre gelişmeleri kaçırma korkusu, sanal etkileşimlerden oluşan sosyal destek, sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya yorgunluğu ile önerilen model doğrultusunda oluşturulan bloklar sosyal anksiyete bozukluğunu yordamaktadır. Önerilen yapısal eşitlik modeli analizleri yapıldığında, gelişmeleri kaçırma korkusunun sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya yorgunluğu aracılığıyla sosyal anksiyete bozukluğunu yordadığı görülmüştür. Sanal etkileşimlerden oluşan sosyal destek ise sosyal anksiyete bozukluğunu sosyal medya yorgunluğu üzerinden yordamaktadır. Önerilen alternatif modelde ise gelişmeleri kaçırma korkusu, sanal etkileşimlerden oluşan sosyal destek ve sosyal anksiyete bozukluğu arasındaki ilişki sosyal medya bağımlılığının sosyal medya yorgunluğunu yordayıcı etkisi üzerinden tanımlanmıştır. Alternatif modele ilişkin yapılan analizlerde tanımlanan bütün ilişkilerin anlamlı olduğu gözlenmiştir. Alternatif modele göre gelişmeleri kaçırma korkusu ve sanal etkileşimlerden oluşan sosyal destek arttıkça bireylerin sosyal medya bağımlılık eğilimi artmakta, bu artış kişilerde sosyal medya kaynaklı bir yorgunluğu arttırarak sosyal anksiyete bozukluğunu beslemektedir. Anahtar kelimeler: Gelişmeleri kaçırma korkusu, çevrimiçi sosyal destek, sosyal medya bağımlılığı, sosyal medya yorgunluğu, sosyal anksiyete bozukluğu.
Bağımlı kişilik özellikleri ile ebeveyn duygusal erişilebilirliği ve helikopter ebeveyn tutumu ilişkisinde kişilerarası ilişki boyutlarının aracı rolü
Bu çalışmada, katılımcıların erken dönem yaşantılarında helikopter ebeveyn tutumlarına maruz kalma ve ebeveynlerine duygusal olarak erişebilme düzeyleri ile erişkin dönem bağımlı kişilik özellikleri arasındaki ilişkide kişilerarası ilişki boyutlarının aracı rolünün sınanması amaçlanmaktadır. Araştırmanın örneklemini, farklı illerde yaşayan, 20- 55 yaş arası, 127 kadın ve 75 erkek olmak üzere 202 bireyden oluşmaktadır. Araştırmada veri toplama amacıyla Demografik Bilgi Formu, Kişilik İnanç Ölçeği Kısa Formu, Algılanan Helikopter Ebeveyn Ölçeği, Ebeveyn Duygusal Erişilebilirlik Ölçeği, Kişilerarası İlişki Boyutlarını Ölçeği kullanılmıştır. Önerilen model Yapısal Eşitlik Modeli (YEM) aracılığıyla test edilmiştir. Araştırma bulguları, bağımlı kişilik özelliklerinin, kişilerarası ilişki boyutlarında empati dışında tüm değişkenlerle istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki içinde olduğunu göstermektedir. Bağımlı kişilik özellikleri ile onay bağımlılığı ve algılanan helikopter ebeveyn tutumları arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Diğer bir yandan bağımlı kişilik özellikleri ile başkalarına güven, duygu farkındalığı ve ebeveyn duygusal erişilebilirliği arasında istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Sonuç olarak, helikopter ebeveyn düzeyinin artması ve ebeveyn duygusal erişilebilirliği düzeyleri azalması onay bağımlılığını arttırmaktayken başkalarına güven ve duygu farkındalığı düzeylerini azalmaktadır. Erken dönem yaşantılarda müdahaleci ve eleştirel yaklaşım ile karakterize helikopter ebeveyn tutumları ve katılımcıların ebeveynlerine duygusal olarak erişebilme düzeylerinden kişiler arası ilişki boyutları üzerinden giden bu yol da bağımlı kişilik özelliklerini artmaktadır.
Duygusal güvenlik ve aile iletişim kalıpları ile genel psikopatoloji düzeyi arasındaki ilişki: Prefrontal işlevlerin aracı rolü
Bu çalışmanın amacı, bireylerde çocukluk çağında oluşmuş olan duygusal güvenlik algısı ve aileleri tarafından benimsenen aile iletişim kalıplarının genel psikopatoloji düzeyi ile olan ilişkisinde prefrontal işlevlerin aracı rolünün olup olmadığını incelemektir. Araştırmanın örneklemini 18-40 yaş aralığındaki 282 yetişkin oluşturmaktadır. Araştırmada bireylerin geçmişte edindikleri duygusal güvenlik algısı, aile iletişim kalıpları, şu anki prefrontal işlev düzeyleri ve genel psikopatoloji düzeyleri değerlendirilmiştir. Bu amaçla Duygusal Güvenlik Ölçeği (DGÖ), Aile İletişim Kalıpları Ölçeği (AİKÖ), Kişilerarası Nörobiyoloji Temelli Prefrontal İşlevler Ölçeği (KANB-PİÖ), Kısa Semptom Envanteri (KSE) ve demografik bilgi formu kullanılmıştır. Araştırma bulguları, aile iletişim kalıplarından uyum yöneliminin artmasıyla genel psikopatoloji düzeyinin de arttığına işaret etmektedir. Bunun yanı sıra, prefrontal işlev düzeyinin ve aile iletişim kalıplarından diyalog yöneliminin artmasıyla genel psikopatoloji düzeyinde azalma gözlenmektedir. Sınanan yapısal eşitlik modelinin, çalışma örnekleminde, analizin önerdiği bir ilişki dâhil edilmesiyle temsil edildiği bulgusuna ulaşılmıştır. Analiz sonucunda anlamlı olan son modelin bulgularına göre, aile iletişim kalıpları ve genel psikopatoloji düzeyi ilişkisine prefrontal işlevlerin aracılık ettiği; ancak duygusal güvenlik algısı ile genel psikopatoloji düzeyine prefrontal işlevlerin aracılık etmediği görülmüştür. Bunun yanı sıra, önerilen modelde duygusal güvenlik algısı ve aile iletişim kalıplarının birlikte artış veya azalış gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Buna göre, duygusal güvenlik algısındaki artış, aile iletişim kalıplarındaki artış ile birlikte diyalog yönelimi alt boyutunun düşüşü ile genel psikopatoloji düzeyinin düşmesini yordamaktadır ve prefrontal işlev düzeyi bu modele çeşitli yollarla aracılık etmektedir. Analizin önerdiği ilişkilendirmeler doğrultusunda (duygusal güvenlik algısından prefrontal işlevlere doğrudan yolun kaldırılması ve duygusal güvenlik algısının genel psikopatoloji düzeyine doğrudan yolu) iyileştirmeler uygulanmış olan alternatif modelin çalışma örneklemine daha iyi uyum gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Sınanan modelin işaret ettiği doğrudan ve dolaylı ilişkilerin ilgili yakın temalı alanyazınla tutarlı olduğu görülmüştür. Araştırma bulguları, geçmişe yönelik erken dönem ailesel faktörlerin yetişkin dönem genel psikopatoloji düzeyine olan katkısının belirlenmesine yardımcı olarak koruyucu/önleyici müdahale programlarına ışık tutabilir. Böylece, anksiyete, depresyon, olumsuz benlik, somatizasyon ve hostilite gibi psikopatolojilerin yaygınlığı azaltılabilir.
Romantik ilişki ve partner temalı obsesyon ve kompulsiyonların şema alanları açısından incelenmesi
Bu çalışma kapsamında araştırmaya katılan partnerlerin birbirlerinin romantik ilişki obsesyon ve kompulsiyonları ile partner temalı obsesif kompulsif belirtileri arasındaki ilişki ile katılımcıların romantik ilişki obsesyon ve kompulsiyonları ile partner temalı obsesif kompulsif belirtilerinin, şema alanları ile olan ilişkisi ele alınmıştır. Çalışmanın örneklemi; Kırıkkale (%48.6), Ankara (%18.6), Mersin (%15.2), İstanbul (%3.8) ve diğer illerde (%13.8) ikamet etmekte olan, 18 yaş üzeri ve hâlihazırda bir romantik ilişkisi bulunan 145 kadın ve 145 erkekten meydana gelmektedir. Katılımcıların birliktelik türleri; sevgili (%23.1), sözlü/nişanlı (%6.6) ve evli (%69.6) olmak üzere gruplandırılmıştır. Partnerlerin ilişki sürelerinin ise 15 gün ila 424 ay arasında değiştiği görülmüştür. Çalışma kapsamında katılımcılara demografik bilgilerini edinmek amacıyla Demografik Bilgi Formu, romantik ilişkilerle ilgili obsesif-kompulsif belirti düzeylerini ölçmek amacıyla Romantik İlişki Obsesyon ve Kompulsiyonları Ölçeği (RİOKÖ), partner temalı obsesif-kompulsif belirtilerinin düzeyini değerlendirmek amacıyla Partnere İlişkin Obsesif Kompulsif Belirti Ölçeği (PİOKBÖ) ve şema alanlarını değerlendirmek amacıyla Young Şema Ölçeği Kısa Form-3 (YŞÖ-KF3) uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda partnerlerin birbirlerinin romantik ilişki obsesyon ve kompulsiyonları ve partner temalı obsesif kompulsif belirtileri arasında anlamlı düzeyde ilişkiye rastlanmıştır. Katılımcıların romantik ilişki temalı obsesyon ve kompulsiyonlarını anlamlı düzeyde yordayanların zedelenmiş özerklik ve aşırı tetikte olma şema alanları ile birliktelik türü olduğu tespit edilmiştir. Partner temalı obsesif kompulsif belirtilerini anlamlı düzeyde yordayanlar da zedelenmiş özerklik ve aşırı tetikte olma şema alanı ile birliktelik türü olarak bulunmuştur. Araştırma kapsamında elde edilen bulgular ilgili literatür ışığında tartışılmıştır.