Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Set
11 theses · İstanbul Gelişim University
Oyun davranışı ve baba tutumları arasındaki ilişkinin bazı demografik değişkenler üzerinden incelenmesi
Ülkemizde son yıllarda babalara yönelik araştırmaların artması ile birlikte baba katılımının çocuk gelişiminde ne kadar büyük öneme sahip olduğunu görülmektedir. Çalışan anne sayısının artması, babaların eğitim düzeyindeki gelişmeler ile çocuk bakımında babaların daha çok rol alması ve çocukla geçirdikleri zamanın arttığını gözlemlemekteyiz. Bu çalışma 36-72 ay arası gelişime sahip çocuklarda oyun davranışı ve baba katılımı arasındaki ilişkiyi ve babalara ait bazı demografik biilgiler arasındaki ilişkiyi incelemek adına 36-72 ay arası gelişime sahip çocuğu olan babalarla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini İstanbul ilinde yaşayan 131 baba oluşturmaktadır. Araştırma nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırma örnekleminde yer alan çocuklara ait veriler Çocuklarda oyun davranışını değerlendirmek için ''Oyun Davranışlarını Değerlendirme Ölçeği (Kuşçu, 2014)'' ile elde edilmiştir. Babalara ait bilgiler ise Baba Katılım Ölçeği (BAKÖ) (Sımsıkı, Şendil 2014) ve araştırmacının hazırlamış olduğu demografik bilgi formu ile elde edilmiştir. Araştırma verilerinden elde edilen sonuçlara göre, 36-72 ay arası gelişim gösteren çocuklarda baba katılımının oyun davranışlarında etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. 36-72 ay arası gelişim gösteren çocuklarda baba katılımından keyfi meşguliyet ve ilgi ve yakınlığın artmasıyla manipülatif oyun davranışlarının azaldığı sonucuna ulaşılmıştır. 36-72 ay arası çocuklarda babanın eğitim düzeyine paralel olarak baba katılımının temel bakım düzeyi arttığı sonucuna ulaşılmıştır. 36-72 ay arası gelişim gösteren çocuklarda babanın yaşına paralel olarak baba katılımının temel bakım düzeyinin arttığı sonucuna ulaşılmıştır. 36-72 ay arası gelişim gösteren çocuklarda babanın kendi babasıyla oyun oynama sıklığı baba katılımının temel bakım düzeyi paralel olarak azaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Babaların çocukların gelişiminde temel bakımda daha çok rol almaları ve çocukların manipülatif oyunlarda baba katılımının önemi vurgulanarak keyfi meşguliyet ve ilgi ve yakınlık konusunda daha çok rol almaları önerilebilir.
Sosyal medya ve sosyal medya fenomenlerinin homofobiye etkisi
Eşcinsel kişiler, toplumda ayrımcılık ve önyargı ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu türde negatif davranış ve tutumları tanımlayabilmek amacı ile çalışmacılar homofobi kuramını ortaya koymaktadır. Homofobi, toplumun her alanını ilgilendirilen ve çeşitli disiplinler tarafından çalışılması gerekli önemli bir konu olmuştur. Özellikle de ülkemizde yapılan araştırmaların sayısı son senelerde çok fazla artış gösterdiği görülmektedir. Fakat, yapılan araştırmalar çeşitli disiplinler tarafından yürütülmektedir. Yöntem ve örneklem ölçüm araçları ile analiz türleri hususunda birçok çeşitlilik göstermektedir. Dolayısı ile bu araştırmada, literatürde yapılmamış olan "Sosyal Medya ve Sosyal Medya Fenomenlerinin Homofobiye Etkisi"nin yapılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu araştırma 18-35 yaş arasındaki sosyal medya kullanıcılarının ve bu kullanıcıların sosyal medya fenomenlerini takip etme ilişkisine bakarak homofobik tutumlarına etkisi olup olmadığı araştırılmıştır. Bu araştırmada "Demografik Bulgular "Eşcinsellik Tutum Ölçeği (ETÖ), "Hudson ve Ricketts Homofobi Ölçeği (HRHÖ)" ölçekleri kullanılmıştır. Demografik bulgular ölçeği 28 soru, ETÖ ölçeği 56 soru ve HRHÖ ölçeği 24 sorudan oluşmaktadır. Bu sorular katılımcılara yöneltilmiştir ve sosyal medya fenomenlerinin homofobiye etkilerini, çeşitli hipotezlere göre araştırması amaçlanmıştır. Araştırma sonucunda, sosyal medya kullanımının homofobiye olan etkisi pozitif olarak bulunmuştur.
Covid-19 pandemisinde üniversite öğrencilerinin anksiyete, depresyon ve uyku kalitesinin incelenmesi
Anksiyete, yaklaşan olumsuz olaylara karşı hazırlıklı olma ile ilişkili geleceğe yönelik bir ruh halidir. Depresyon; çoğunlukla üzüntü ve öfke gibi duyguların eşlik ettiği, kişinin gündelik yaşantısındaki işlevselliği bozan bir duygu durum bozukluğudur. Uyku kalitesi ise kişinin uyandıktan sonra kendini zinde, formda ve yeni bir güne kendini hazır hissetmesidir. Pandeminin önlenmesi ve korunması bakımından sosyal izolasyon ve sosyal mesafenin korunması gerekliliği sebebi ile anksiyete ve depresyonu olumsuz etkilemiş ve uyku kalitelerinde bozulmalara sebep olmuştur. Covid-19 pandemisinde okullara ara verilmesi, sosyal izolasyon, evde daha çok vakit geçirme, online (çevirimiçi) eğitime geçiş gibi durumlar genç yetişkinlerin karmaşık durumlar ve duygular yaşamasına sebep olmuştur. Bu çalışmada, covid-19 pandemisinde üniversite öğrencilerinin anksiyete, depresyon ve uyku kaliteleri arasındaki ilişki araştırılıp, nicel bulgularla ortaya konulmuştur. Araştırmanın örneklemini İstanbul Gelişim Üniversitesi ve Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi lisans ve lisansüstü eğitimde bulunan öğrenciler oluşturmakta olup, 18-30 yaş arası 278 genç yetişkinden oluşmaktadır. Katılımcılara demografik bilgi formu, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi, Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği verilmiştir. Mevcut araştırma, Covid-19 pandemisinde, uyku kalitesi, depresyon ve kaygı düzeyi arasındaki ilişkileri genç yetişkinler örnekleminde ortaya koymak için ilişkisel tarama modeline uygun olarak yürütülmüştür. Bu çalışma kapsamında betimsel istatistikler için ortalama, standart sapma, basıklık ve çarpıklık değerlerinden yararlanılmıştır. Gruplar arası ortalama farklarının değerlendirilmesinde ise bağımsız örneklemler için t-Testi kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkilerin değerlendirilmesinde ise Pearson Korelasyon Katsayısı ile Regresyon analizi tekniği uygulanmıştır. Araştırma kapsamında toplanan veriler IBM Spss 25 paket programı ile test edilmiştir. Araştırmanın tümünde istatistiksel anlamlılık için .05 düzeyi alınmıştır. Sonuç olarak, uyku süresinin depresyon ve kaygı düzeyini düşürdüğü; diğer alt alanlardan alınan puanların ise depresyon ve anksiyete düzeylerini arttırdığı ifade edilebilir. Açıklanan varyanslar değerlendirildiğinde ise, uyku kalitesinin anksiyetede açıkladığı varyansın depresyona göre daha yüksek olduğu gözlenmiştir.
Kayıp yaşamış yetişkinlerde duygusal zekâ ile yas süreci arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmada duygusal zekâ ve bazı demografik değişkenlerin yas süreci üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini uygun örnekleme yöntemi ile ulaşılan 205 katılımcı oluşturmaktadır. Veri toplamak maksadıyla kullanılan anket formunda Sosyodemografik Bilgi Formu, Bar-On Duygusal Zekâ Testi ve Teksas Düzeltilmiş Yas Ölçeği yer almaktadır. Çalışma kapsamında gerçekleştirilen korelasyon analizi sonucunda duygusal zekâ ile cinsiyet (kadın olmak) arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Bunun yanında yas süreci ile cinsiyet (kadın olmak) ve duygusal zekâ arasında ise negatif ve anlamlı ilişkiler olduğu tespit edilmiştir. Regresyon analizi neticesinde ise yas süreci üzerinde cinsiyetin (kadın olmanın) ve duygusal zekânın olumsuz yönde ve anlamlı etkilerinin olduğu tespit edilmiştir. Son olarak gerçekleştirilen t-testi sonucunda katılımcıların duygusal zekâ ve yas süreci seviyelerinin cinsiyetlerine göre anlamlı farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Buna göre kadınların duygusal zekâ seviyelerinin erkeklerden daha yüksek olduğu, buna karşın erkeklerin yas yoğunluğunun kadınlardan daha yüksek olduğu belirlenmiştir.
Genç yetişkinlerde bağlanma stilleri, kişilik tipleri ve öz-yeterlik algısı arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Bu çalışmada amacı genç yetişkinlerin öz-yeterlik algısı ve sahip olduğu kişilik tipi ile bağlanma stili arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığını; varsa birbirleri arasındaki ilişkinin hangi yönde ve birbirlerini ne kadar açıklayabildiğini seçilen örneklem aracılığı ile ortaya koymaktır. İlişkisel tarama modelinde yapılan araştırmada genç yetişkin bireyler araştırmanın evrenini oluşturmaktadır. Örneklemin tespitinde ise uygun örnekleme yöntemi kullanılmış ve 18-35 yaş aralığında yaş grubunda 269 genç yetişkin örneklem olarak belirlenmiştir. Araştırmanın verileri Kişisel Bilgi Formu, Bağlanma Stilleri Ölçeği, Eysenck Kişilik Envanteri ve Öz-Yeterlik Envanteri ile elde edilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 22.0 istatistiki analiz paket programı kullanılarak çözümlenmiştir. Araştırmanın sonunda kişilik ölçeğinin dışa dönüklük boyutunun güvenli bağlanma ile pozitif, kaçınan bağlanma ve kaygılı bağlanma ile negatif ilişkili olduğu; yalan boyutunun kaygılı bağlanma ile negatif ilişkili olduğu; nörotisizm boyutunun güvenli bağlanma ile negatif, kaçınan ve kaygılı bağlanma ile pozitif ilişkili olduğu belirlenmiştir. Bunun yanında öz-yeterlilik algısının güvenli bağlanma, dışadönüklük, yalan ve psikotisizm ile pozitif; kaçınan bağlanma, kaygılı bağlanma ve nörotisizm ile negatif ilişkili olduğu görülmüştür. Çalışma kapsamında gerçekleştirilen fark analizleri neticesinde katılımcıların bağlanma stillerinin cinsiyet, medeni durum, büyüdükleri aile tipi ve anne ve babalarından sevgi veya şiddet görmüş olmalarına göre anlamlı farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Bunun yanında katılımcıların kişilik tiplerinin cinsiyet, yaş, eğitim seviyesi, anneden sevgi görmek ve anne ve babadan şiddet görmüş olmalarına göre anlamlı farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Katılımcıların öz yeterlilik seviyelerinin ise cinsiyet, medeni durum ve anneden sevgi görmüş olmaya göre anlamlı farklılık gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır.
Askeri personelin depresyon ve algılanan stres ile psikolojik dayanıklılıkları arasındaki ilişkisinin analizi
Günümüzün zorlu iş yaşamı koşullarında stres ve depresyon oldukça yaygın görülmektedir. Bu nedenle özellikle askerlik gibi kendine özgü zorlukları olan mesleklerde psikolojik dayanıklılık kavramı çok daha önemli hale gelmiştir. Bu araştırmanın temel amacı askeri personelin algılanan stres, depresyon ve psikolojik dayanıklılık düzeylerini ortaya koyabilmek, sosyo-demografik özelliklerin bu düzeylerle olan ilişkisini belirleyebilmektir. Araştırma, kartopu örneklem yöntemi ile ulaşılan 23 ve 48 yaş aralığındaki 150 askeri personel ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında, "Gönüllü Katılım Formu", "Sosyodemografik Bilgi Formu, "Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği", "Algılanan Stres Ölçeği" ve "Beck Depresyon Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmada toplanan verilerin analizinde SPSS 24.0 paket programı kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre askeri personelin rütbesi ile depresyon düzeyi ve algılanan stres arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Ayrıca askeri personelin eğitim seviyesi ile algılanan stres arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Ayrıca askeri personelin depresyon düzeyi ile algılanan stres arasında anlamlı ve pozitif yönlü ilişki saptanırken depresyon düzeyi ve stres ile psikolojik dayanıklılık arasında anlamlı ve negatif yönlü ilişki bulunmuştur.
Bireylerin bağlanma stilleri ile üstbiliş düzeyleri ve belirsizliğe tahammülsüzlük düzeyleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, bireylerin bağlanma stillerinin, üstbiliş ve belirsizliğe tahammülsüzlük düzeyleri arasındaki ilişkinin ve demografik veriler üzerinden değişkenliğinin incelenmesidir. Araştırma, ilişkisel tarama modeli doğrultusunda, 2022 yılının son çeyreğinde, Türkiye genelinde, 18-65 yaş arası kadın/erkek katılımcılar ile çevrimiçi olarak yürütülmüştür. Katılımcılara "Sosyodemografik Bilgi Formu", "Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II", "Üstbiliş-30 Ölçeği" ve "Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği" uygulanmıştır. Araştırmada elde edilen veriler, IBM SPSS 24 ve LISREL 8.8 paket programları ile test edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede, sonuçlar normal dağılım göstermiş olup, parametrik testlerden yararlanılmıştır. Verilerin analizinde, "Bağımsız Örneklem T Testi", "Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA)", "Pearson Korelasyon Analizi", "Yapısal Eşitlik Modeli" ve "Bootstrapping Yöntemi" kullanılmıştır. Analizlere göre, bağlanma stillerinin, üstbiliş ve belirsizliğe tahammülsüzlük düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II'ye göre kaçınma ve kaygı alt ölçekleri ile belirsizliğe tahammülsüzlük alt ölçekleri arasında pozitif yönde anlamlı düzeyde bir ilişki elde edilmiştir. Üstbiliş alt ölçekleri ile belirsizliğe tahammülsüzlük alt ölçekleri arasında da anlamlı düzeyde pozitif bir ilişki olduğu sonucuna varılmıştır.
Yetişkinlerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite özelliklerinin erken dönem uyumsuz şemalar ve ebeveynlik stilleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada erişkinlerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite özelliklerinin erken dönem uyumsuz şemalar ve ebeveynlik stilleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu araştırma betimsel desende bir çalışma olup ilişkisel tarama modeline göre tasarlanmıştır. Bu çalışmanın örneklem grubunu, yaşları 18-72 aralığında değişen 256 kişi oluşturmaktadır. Katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS), Young Şema Ölçeği (YŞÖ) Kısa Form ve Young Ebeveynlik Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada verilerin analizinde IBM SPSS Statistics 24 paket programları kullanılmıştır.Gruplar arası farklılaşmanın belirlenmesi için Bağımsız Örneklemler için t-Testi kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkilerin değerlendirilmesinde de Pearson Korelasyon Katsayısı ve Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi teknikleri uygulanmıştır. Katılımcıların, 179'u kadın (% 69.9) ve 77'sinin erkek (% 30.1) olduğu bu araştırmanın analiz sonuçlarına göre, yetişkin bireylerde DEHB değişkelerinin cinsiyetlerine göre farklılaşmadığı saptanmıştır. Araştırma bulgularına göre erken dönem uyumsuz şemalara neden olan ebeveynlik stillerinin yetişkinlerde DEHB düzeylerinin neredeyse tamamı ile ilişkisi ortaya konulmuştur Araştırma bulguları genel olarak değerlendirildiğinde tüm erken dönem uyumsuz şemalar ve erken dönem uyumsuz şemalara neden olan ebeveynlik stilleri Erişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği Toplam Puanı ve alt boyutlarla ilişkili çıkmıştır. Ayrıca yetişkinlerde Sosyal İzolasyon/Güvensizlik şema alanı DEHB'i genel olarak yordarken; ek olarak Hiperaktivite alt boyutu Duyguları Bastırma şeması, Dikkat Eksikliği alt boyutu Sosyal İzolasyon/Güvensizlik şemaları tarafından yordanmaktadır. Elde edilen bu bilgiler ışığında Yetişkinlikte görülen DEHB özelliklerinin, erken dönem uyumsuz şemalarla ve ebeveynlik stilleri ile ilişkisinin, ileride yapılacak olan bu konu ile ilgili çalışmalarla daha net bir şekilde ortaya koyulacaktır.
Üniversite öğrencilerinde flört şiddetinin öz anlayış ve algılanan ebeveyn ilişkisinin çeşitli demografik değişkenler açısından incelenmesi
Bu araştırmanın amacı; üniversite öğrencilerinde flört şiddeti tutumunun öz anlayış ve algılanan ebeveyn ilişkisinin çeşitli demografik değişkenler açısından incelenmesidir. Bu araştırmanın bir diğer amacı ise; flört şiddeti tutumu, öz anlayış düzeyi ve algılanan ebeveyn ilişkisinin birbirleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Araştırmanın katılımcılarını 18-28 yaş aralığında ki 354 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırma verilerinin toplanmasında, "Kişisel Bilgi Formu", "Flört Şiddeti Tutumu Ölçeği" (FŞTÖ), "Öz Anlayış Ölçeği" ve "Algılanan Ebeveyn İlişkisi Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmada toplanan verilerin analizinde SPSS 24.0 paket programı kullanılmıştır. Öğrencilerin flört şiddeti ve algılanan ebeveyn ilişkisi tutumu arasında anlamlı düzeyde farklılık olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanında flört şiddeti ve öz anlayış arasında anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre erkeğin flörtte uyguladığı psikolojik şiddete yönelik tutum ile algılanan ebeveyn ilişkisi anne ilgisiz ve bağımlı tutum ile baba ilgisiz, koruyucu ve bağımlı tutum alt boyutu arasında pozitif yönde anlamlı düzeyde ilişki vardır. Flörtte erkeğin uyguladığı fiziksel şiddete yönelik olan tutum ve algılanan ebeveyn ilişkisi anne ilgisiz, demokratik ve bağımlı tutum ile baba ilgisiz ve bağımlı alt boyutu arasında anlamlı düzeyde bir ilişki bulunmaktadır. Kadının flörtte uygulamakta olduğu psikolojik şiddete yönelik olan tutum ve algılanan ebeveyn ilişkisi anne ilgisiz, demokratik ve bağımlı tutum ile baba ilgisiz, demokratik ve bağımlı alt boyutu arasında anlamlı düzeyde ilişki vardır. Kadınların flörtte uyguladığı fiziksel şiddete yönelik tutum ile algılanan ebeveyn ilişkisi anne ilgisiz, koruyucu, demokratik ve bağımlı tutum ile baba ilgisiz, demokratik ve bağımlı alt boyutu arasında anlamlı düzeyde ilişki vardır. Anahtar Kelimeler: Flört Şiddeti, Öz Anlayış, Algılanan Ebeveyn İlişkisi
Genç erişkinlerde kaygı, depresyon ve içselleştirilmiş kendini damgalama düzeyleriyle yeme bağımlılığı arasındaki ilişkininin incelenmesi
Bu araştırmada; 18-45 yaş aralığındaki genç erişkinlerdeki yaş, cinsiyet ekonomik durum, eğitim durumu gibi değişkenler göz önünde bulundurularak kaygı, depresyon, içselleştirilmiş kendini damgalama düzeyleri ve yeme bağımlılığı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır.
18-35 yaş arası kadınların PMS belirtileri ve cinsel doyumlarının kişilik özellikleri ile ilişkisinin incelenmesi
Menstruasyon, ortalama olarak kadın ömrünün 30-35 yılını kapsar ve her ay tekrar eden bir fizyolojik olaydır. Fertil çağı boyunca devam eden menstruasyon üremenin bir işaretidir. Fiziksel ve davranışsal semptomlarla karakterize halde olan PMS, menstruel sürecin ikinci yarısında kendini gösterir ve kadınların yaşamını negatif olarak etkiler. Üreme döneminde bulunan kadınların % 40'ında PMS belirtileri bulunur. Düşük oranlarda ağır semptomlar bilinebilir. Şişkinlik, kaygı ve gerginlik; ağlama nöbetleri, depresyon, yorgunluk en sık görülen PMS belirtileridir. Bu semptomlar genellikle bir hafta kadar sürer. APA (Amerikan Psikiyatri Derneği) bu semptomların görülmesi durumundaki sendrom "Premenstrual Disforik Bozukluk" olarak adlandırılmıştır. PMS belirtileri olan kadınların, bu süreç boyunca bu bozuklukla karşılaştığı ve bundan dolayı yaşam kalitelerini düşürdüğü düşünülmektedir Eysenck'in tanımına göre kişilik, bireyin kendine has bir şekilde çevreye uyum sağlamasıdır. Bu süreç karakter, bilişsel, fiziksel ve duygusal açıdan bireyin örgütlenmesini ifade eder. Bazı teorisyenler duygu ve davranışların kişilik özelliklerini etkilediğini söylemektedirler. Bireylerin cinsel yaşamı ve bundan aldığı doyum ilişkilerin sürmesinde etkilidir. Cinsel yaşam, kadın ve erkeğin en mahrem ve özel alanını temsil ederken; mutluluk, doyum, haz, başarı gibi temaları da içinde barındırır. Partnerlerin birçok alanda olduğu gibi cinsel yaşamda da karşılıklı olarak beklentileri ve bu beklentileri ne kadar karşılayabildikleri ilişki seyrini önemli miktarda etkilemektedir. Bu bağlamda, romantik ilişkilerde eşlerin birbirine ihtiyaçlarını ifade etmeleri ve ihtiyaçlara duyarlılık düzeylerinin yüksek olması ilişki motivasyonunu da arttırmaktadır. Bunlar göz önüne alındığında cinsel yaşamın, ilişki boyutunu ve bireysin psikolojik durumunu da etkilediğini söyleyebiliriz.