Theses supervised by Prof. Dr. Cüneyt Yüksel
12 theses · İstanbul University
Sivil toplum kuruluşlarının uluslararası hukuktaki rolü
Bu tez, Sivil Toplum Kuruluşlarının (STK'ların) uluslararası sistemde hızla artan etkisini ve uluslararası hukuk yapımına katılımlarını incelemektedir. STK, devlet ya da devlet benzeri organların aksine özel inisiyatifle kurulan, çeşitli oluşumları içeren amorf bir terimdir. Tez, geleneksel olarak yalnızca egemen devletlerle sınırlı bir alan olan uluslararası hukuk oluşturma forumlarında 18. yüzyılın sonlarından bu tür özel grupların ortaya çıkışını inceleyerek başlamaktadır. Küreselleşmenin ortaya çıkışı, özel kuruluşların ulus ötesi ağlarda devlet yönetişimi ile karşılıklı kaygılara karşı koyma yeteneğini arttırdı. Devletlerin STK'ların ulusal hukuk kişiliğini tanıma yeteneği bazı bağlayıcı ve bağlayıcı olmayan uluslararası yasal belgelerle korunsa da, STK'ların uluslararası hukuk kişiliğine sahip olması yönünde 20. yüzyılın ilk yarısında STK faaliyetini meşrulaştırma önerileri başarısız olmuştur. Şu anda, yalnızca Kızılhaç Uluslararası Komitesi dışında, STK'ların uluslararası hukuk kişiliği yoktur ve yakın gelecekte bu kişiliğin kazanılması olası değildir. Bununla birlikte, STK'lar devletler, hükümetler arası kuruluşlar ve yargı organları ile giderek daha fazla etkileşim halindedir. Tez, STK'ların devlet temelli müzakerelere başarıyla katıldığı İkinci Dünya Savaşı sonrası seçilmiş örnekleri göz önünde bulundurarak STK'ların yerine getirdiği rolü belirlemeye çalışmaktadır. Bunun yanı sıra tezde birkaç hükümetler arası kuruluş, bölgesel örgüt ve uluslararası yargı organının kurumsal mekanizmaları ve uluslararası hukuk konularıyla ilgilenen birkaç ulusal mahkemenin uygulamaları da incelenmektedir. Bunlar, çoğunlukla uluslararası hükümet kuruluşlarının ve yargı organlarının sıklıkla STK'larla istişare sağladığını göstermektedir. Ancak, bu nihai olarak isteğe bağlıdır ve uygulamada bir STK'nın bu tür kurumlara resmi olarak katılabilme olasılığı büyük ölçüde değişmektedir. Devletler kontrolü elinde tutmakta ve aşırı partizan veya çatışmacı olabilecek STK'ları dışlamaktadır. İncelenen kurumlardan çeşitli konular ortaya çıkmaktadır. STK'ların tarafsız, şeffaf olduğu ve uzmanlık, ilgi veya özellikle ilgili uluslararası kurum tarafından ele alınan konularla ilgili olarak göz ardı edilen çıkarların temsilini sağladığı uluslararası düzeyde STK'ların katılımına giderek daha fazla izin verilmektedir. Garantili katılım hakkı olmamakla birlikte, şeffaflık ve hesap verebilirliğin değeri bakımından STK'ların uluslararası hukuk yapımına getirdikleri, gelecekte genişleyebilecek uluslararası düzeyde önemli bir rol oynadıkları anlamına gelmektedir.
Yeni nesil serbest ticaret andlaşmalarında yer alan ilaçlara yönelik fikri mülkiyet hükümleri
Uluslararası alanda imzalanan iki veya çok taraflı ticaret andlaşmaları bakımından yeni bir trend olan yeni nesil serbest ticaret andlaşmaları, düzenledikleri bir çok alanın yanında fikri mülkiyet bakımından da önemli yenilikler barındırmaktadır. İlaçlara yönelik getirilen fikri mülkiyet hükümleri ise bu düzenlemeler arasında ayrı bir öneme sahiptir. COVID-19 pandemisinin de gösterdiği üzere ilaçlara ve aşılara erişim bugün hiç olmadığı kadar önemli hale gelmiştir. Tezimizde ilk olarak yeni nesil serbest ticaret andlaşmalarının özellikleri irdelenmiş, akabinde ise ilaçlara erişim, sağlık hakkı bakımından değerlendirilmiştir. Bununla bağlantılı olarak yeni nesil serbest ticaret andlaşmalarının ilgili hükümlerinin ilaçlara erişimi ne yönde etkilediği incelenmiştir. Bu bağlamda sağlık hakkı ile fikri mülkiyet hakkı arasında bir çatışmanın varlığı sorgulanmış ve devamında insan hakları hukuku ile uluslararası ticaret hukuku arasında sistemsel bir çatışmanın varlığı ihtimali incelenmiştir. Son olarak, yeni nesil serbest ticaret andlaşmalarının önceki çok taraflı andlaşmalarla bir çatışma içerisinde olup olmadığı değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Yeni Nesil Serbest Ticaret Andlaşmaları, İlaçlara Erişim, Fikri Mülkiyet Hakkı, Sağlık Hakkı, Norm Çatışması
Sınır dışı etme işlemlerine ilişkin türk idare mahkemelerince verilen kararların aihm içtihatlarına uygunluğu
Bir ülkeye yasadışı giriş yapmak veya bir ülkede yasadışı şekilde kalmak anlamına gelen düzensiz göç, yabancıların çeşitli yaptırımlara tabi tutulmaları sonucunu doğurmuştur. Söz konusu yaptırımlardan bir tanesi sınır dışı etme müessesesidir. Müessesenin, yabancıların yaşam, işkenceye uğramama ve özel ve aile hayatına saygı hakları gibi temel insan haklarını etkilemesi, uluslararası düzenlemelerde bu konunun ele alınması sonucunu doğurmuştur. Göç alan devletler de mezkûr konuya, yine aynı sebeple ulusal düzenlemelerinde yer verme ihtiyacı duymuşlardır. Uluslararası anlamda yabancıları sınır dışı edilmeye karşı koruyan en etkili düzenleme AİHS'tir. Sözleşmede doğrudan sınır dışı etme müessesesini konu alan tek düzenleme Ek 4 No'lu Protokol'ün yabancıları topluca sınır dışı edilmeye karşı koruyan 4'üncü maddesidir. Buna karşın sözleşmenin muhtelif maddeleri yabancıları sınır dışı edilme tehlikesine karşı dolaylı bir şekilde korumaktadır. Bu hakları ihlal ettiği düşünülen idari işlem ve eylemlere karşı başvurulabilecek etkili bir yargı yolu, yani AİHM'nin bulunması da AİHS'nin yabancıları sınır dışı edilmeye karşı koruyan en etkili düzenleme olarak ön plana çıkmasına sebep olmaktadır. Göç eden yabancılar için hedef veya transit ülke konumunda olan Türkiye, bilhassa Suriye iç savaşından sonra büyük bir göç dalgasına maruz kalmış ve bu sebeple kapsamlı bir düzenleme yapma ihtiyacı doğmuştur. Bu doğrultuda 04/04/2013 tarihinde 6458 sayılı YUKK kabul edilmiştir. Kanunun 53'üncü maddesinde sınır dışı etme kararına karşı, kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde idare mahkemesine başvurabileceği belirtilmiştir. Kanunun yeni olması ve idare mahkemelerinin, uzmanlaşmadıkları bir alanda bir anda büyük bir yük altında kalmaları birçok uyuşmazlıkta hukuka aykırı karar verilmesi sonucunu doğurmuştur. Söz konusu probleme dikkat çekmek adına yapılan bu çalışmada, sınır dışı etme müessesesinin AİHS ve Türk hukuku bağlamında değerlendirilmesi ve Türk idare mahkemeleri tarafından verilen kararların AİHM içtihatlarına uygunluğunun incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde sınır dışı etme kavramı ele alındıktan sonra sınır dışı etme müessesi ile bağlantılı olan geri gönderme yasağı, toplu sınır dışı etme yasağı ile suçluların iadesi, geri çevirme ve terke davet kavramları kısaca incelenecek ve sınır dışı etme müessesesinin bazı uluslararası düzenlemelerde nasıl ele alındığı üzerine durulacaktır. İkinci bölümde sınır dışı etme müessesesi bilhassa bazı AİHM içtihatları üzerinden AİHS bağlamında değerlendirilecektir. Bu bölümde mahkemenin yaşam hakkı, işkence yasağı ve aile ve özel hayatın korunması hakları bağlamında yapılan başvuruları hangi kriterler üzerinden değerlendirildiği incelenecektir. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde ise öncelikle sınır dışı etmenin Türk hukukunda, 6458 sayılı YUKK'de nasıl ele alındığı incelenecek ve Türk idare mahkemelerinin sınır dışı etme konusunda aldığı kararlar AİHM içtihatları çerçevesinde ele alınacaktır.
Silahlı çatışma ve terör saldırılarının sigorta hukukundaki etkileri
19. yüzyılın başlarından itibaren ortaya çıkan ulus devlet kavramı, Devletlerin ulusal çıkarları ve askeri güç kullanımı açısından bir değişimi de beraberinde getirerek topyekûn harp konseptinin benimsenmesine neden olmuştur. Bununla birlikte savaşın etki alanı ve yıkıcılığı geniş bir boyuta ulaşmış ve savaş sigortalanabilir bir risk olmaktan uzaklaşmıştır. İlk başta sözleşmelere belirli klozların eklenerek savaş risklerinin kapsam dışında bırakılması ile başlayan bu süreç 1898 tarihinde gerçekleştirilen Lloyd's Genel Kurulu'nda sigortalarda savaş riskleri ile deniz risklerinin ayrılmasının kabul edilmesi ile genel bir uygulamaya evrilmiştir. Savaş ve diğer ilgili kavramlar temelde uluslararası hukuk kapsamında tanımlanmakta ve değerlendirilmektedir. Bu kavramların sigorta hukuku açısından ifade ettiği anlam ise uygulamaya hâkim olan İngiliz hukukunun içtihatlarıyla belirlenmektedir. Bu içtihatta korunan hukuki değere uygun olarak şekli durumdan ziyade sahadaki durumu esas alan bir yaklaşım benimsenmiştir. Savaş rizikoları özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde poliçede kullanılan kavramların kapsamının belirlenmesinde 1945 öncesi klasik uluslararası hukuk şekli yaklaşımı nedeniyle ihtiyaçlara cevap verememiştir. 1945 sonrasında kurulan uluslararası sistem ile kuvvet kullanmanın yasaklanması ve teknolojik gelişmeler silahlı çatışmaların boyutunu değiştirdiği gibi modern uluslararası hukukta silahlı çatışmalara ilişkin şekli durumdan ziyade maddi vakaları esas alan yeni düzenleme ve konseptler kabul edilmeye başlanmıştır. Özellikle günümüzde ortaya çıkan siber operasyon veya siber savaş kavramları ile bu rizikoların kapsamı yeni tartışmaları beraberinde getireceğinden modern uluslararası hukuk ile sigorta arasındaki ilişkinin incelenmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada uygulamada en çok kullanılan İngiliz Enstitü Klozlarında yer alan silahlı çatışma ve terörizm ile alakalı kavramlar ele alınarak modern uluslararası hukuk ile sigorta hukukundaki yaklaşımlar arasındaki ilişki incelenmektedir. İlk bölümde silahlı çatışma kavramının esas konusu olduğu uluslararası hukukta düzenlenişi ile sigorta hukuku kapsamında düzenlenişi ele alınmaktadır. İkinci bölümde ise uluslararası silahlı çatışmaların konu olduğu içtihat incelenerek bu kavramların çerçevesi çizilmektedir. Üçüncü bölümde ise uluslararası olmayan silahlı çatışmalar kapsamında değerlendirilen rizikolara ilişkin içtihat incelenmektedir. Son bölümde ise terörizm kavramının sigorta hukuku bakımından incelemesi yapılacaktır.
İnsanlığa karşı suçlar ve devlet destekli soykırım: Uluslararası hukuk perspektifinden Keşmir sorunu
Uluslararası toplum, insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçunun Roma Statüsü'ne dahil edilmesi ve bunların jus cogens telakki edilerek bu suçların işlenmesinin yasaklanması ile beraber rahat bir nefes almıştır. Ne var ki, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kayda değer bir yargı yetkisini haiz olmaması etkililiğini zayıflatmaktadır. Bundan dolayı, insan haklarını evrensel düzeyde geçerli kılmak ve yargısal mekanizmalar aracılığıyla uluslararası suçları ortadan kaldırmak amacıyla gösterilen pratik çabalar beklentileri yeterince karşılamamaktadır. "İnsanlığa Karşı Suçlar ve Devlet Destekli Soykırım: Uluslararası Hukuk Perspektifinden Keşmir Sorunu" başlıklı bu tez, bu boşluğun yalnızca nedenlerini ve nihai çözümünü araştırmakla kalmamış; aynı zamanda, öne sürdüğü hipotezi (acil bir ihtiyaç haline geldiği için jus cogens nitelikteki insan hakları ve uluslararası suçlar üzerine UCM'ye evrensel yargı yetkisi verilmesi veya evrensel yargı yetkisini haiz başka bir uluslararası mahkemenin kurulması) gerekçelendirmesinin sonucunda Birleşmiş Milletlerin ve uluslararası toplumun jus cogens mahiyetteki insan hakları ve insancıl meselelerin çözümü için herhangi bir veto yetkisini kabul etmemesi, eşitlik ve evrensel uygulanabilirlik ilkesine istinaden kararların eşit oylarla alınması gerektiği sonucuna varmıştır. Bu çalışmanın dinamik doğası, özellikle önleyici ve koruyucu bir yaklaşımın benimsendiği istikşafi ve açıklayıcı bir tasarımla desteklenen karma yöntem yaklaşımının metodolojisini kullanmayı gerektirmiştir.
İslam ülkelerinde uluslararası insan hakları hukukunun yürürlüğe konulması ve uygulanması; problemler ve beklentiler
Uluslararası İnsan Hakları Hukuku (UİHH), dünyanın hukuki, ekonomik, sosyal, kültürel ve diplomatik dinamiklerini önemli ölçüde değiştirdi. Birleşmiş Milletler (BM tarafından desteklenen insan hakları normlarına bağlı kalmak, uluslararası ilişkilerde medeni sayılmak için esastır. Birçok yerde BM, insan haklarına herhangi bir ayrıntı vermeden, soyut terimlerle açıkça atıfta bulunmaktadır. Bu eksiklik, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB), Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (MSHS), Ekonomik ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (ESKS) ve diğer çeşitli uluslararası insan hakları belgelerinin, bu normatif yapının uygulanmasına ilişkin belirli özel araçlar ve mekanizmalarla birlikte benimsenmesiyle azaldı. İslam devletlerinin neredeyse tamamı, BM destekli bu insan hakları sözleşmelerine taraftır. Ancak aynı zamanda bu devletler, sözleşmelerin çeşitli hükümlerine çekince koydukları için birbiriyle bağlantılı ve bölünmez bir bütün olan insan haklarıyla ilgili bu normların bir bütün olarak ve eksiksiz şekilde uygulanmasını neredeyse imkansız hale getirmişlerdir. Gerçek şu ki, bu çok bilinen insan hakları normlarının yürürlüğe konulması diğerlerinin yanı sıra, BM ve uluslararası hukukun zayıflığını ve ayrıca UİHH sözleşmelerine taraf olan, özellikle de anayasalarında kendilerini İslam devleti olarak ilan eden Pakistan, İran ve Suud Arabistan gibi imzacı devletlerin ideolojilerindeki farklılıkları da içeren birçok faktör tarafından engellendi. Bu da, insan hakları normlarının İslam dünyasına Batı'da olduğu gibi nüfuz etmemiş olmasından kaynaklandı. Bu devletlerin anayasaları, tüm kanunların İslam'ın temel emirlerine uyması gerektiğini açıkça belirtir. Bu devletler ayrıca, anayasal sistemlerine uymadığı için UİHH sözleşmelerinin çeşitli hükümlerine çekince koymuşlardır. Öte yandan, BM antlaşma sisteminin UİHH'ye saygı duyulmasını ve uygulanmasını teşvik edecek kadar güçlü olmadığını görüyoruz. Örneğin, sözleşmeleri denetleyen BM komiteleri izleme organı olduklarından mahkemeler gibi hareket edemezler. Onların görüş ve yorumları mahkeme kararları gibi bağlayıcı değildir. BM Şartı ile tanınan, "devletlerin egemenliği" ve "uluslararası hukukta rıza ilkesi" gibi kavramlar, UİHH'nin insanlığa sunduğu normların gerçekleşmesine de engel oluşturmaktadır.
Uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun sorumluluğu: Barış İçin Birlik Kararı
Bu çalışma Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 1950 tarihinde aldığı Barış İçin Birlik Kararı'nın Birleşmiş Milletler Şartı'na uygunluğunu ve Karar'a dayanılarak gerçekleştirilen eylemlerin kuvvet kullanma yasağına aykırılık teşkil edip etmediğini incelemektedir. Bu kapsamda çalışma, Barış İçin Birlik Kararı'nın Şart'a uygun olduğunu ve bu doğrultuda gerçekleştirilen eylemlerin belirli şartlar altında kuvvet kullanma yasağına aykırılık teşkil etmeyebileceğini iddia etmektedir. Çalışmada, insancıl gerekliliklerin gündeme geldiği durumlarda kararların alınacağı en uygun otoritenin Güvenlik Konseyi değil Genel Kurul olduğu ve Barış için Birlik Kararı çerçevesinde gerçekleştirilen eylemlerin yakın gelecekte meşru zemine oturabileceği savunulmaktadır. Çalışma, unutulmaya yüz tutmuş ve etkinliği azalmış olan Barış İçin Birlik Kararı'na dayanan eylemlerin uluslararası teamül hukuku kuralı olma kapasitelerini göstermektedir. Bu sayede kuvvet kullanma yasağının çerçevesinin değişeceği, Karar'ın uyuşmazlık ve çatışma ortamlarında, özellikle insancıl gerekliliklerin varlığı hâlinde etkin bir mekanizma olarak kullanılabileceği anlaşılacaktır. Çalışmada birincil kaynaklar temel alınmıştır. Birleşmiş Milletler Şartı'nın ilgili hükümleri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi'nin kararları, Uluslararası Adalet Divanı'nın kararları ile danışma görüşleri ve bu belgelerin ilgili hükümlerinin yorumlanması çalışmanın esas yöntemidir. Kurum ve kavramların açıklanmasında, hukuki yorumlara katkı sağlanması ve ayrık görüşlerin ortaya konması noktalarında doktrindeki eserlerden faydalanılmıştır.
Çok uluslu şirketlerin uluslararası hukuk kişiliği
Uluslararası hukukun sadece devletler arasındaki hukuki ilişkilerle ilgilenen bir hukuk dalı olup olmadığı tartışması yaklaşık bir asırdır, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, yoğun bir şekilde sürmektedir. Devletdışı aktörler gibi son derece geniş bir kavram çatısı altında anılan çeşitli kişi topluluklarının veya gerçek kişilerin uluslararası hukuk ile ilişkilerinin niteliğine dair farklı görüşler, bu tartışmanın odağında yer almaktadır. Söz konusu tartışma çerçevesinde, bir yandan devlet merkezci ön kabuller üzerine inşa edilmiş modern uluslararası hukukun teorik temellerini sarsmama, öte yandan ise bilhassa küreselleşme ile birlikte temel dinamikleri büyük değişimlere uğrayan uluslararası toplumun güncel ihtiyaçlarına cevap verme çabaları madalyonun iki yüzünü oluşturmaktadır. Esas olarak, uluslararası hukuk kişiliği konusunu ele alan oldukça zengin ama bir o kadar da belirsizliklerle dolu bir doktrinin ortaya çıkmasının arkasında yatan temel sebep, birbiriyle uzlaşması zor bu çabalar arasında bir denge noktası bulma hedefidir. Modern uluslararası düzenin en çok güç kazanan, dolayısıyla uluslararası toplumun ihtiyaçlarını en çok şekillendiren ve istikrarını en çok etkileyen devletdışı aktörü ise dünyanın dört bir köşesinde geniş çaplı ekonomik faaliyetler yürüten çok uluslu şirketlerdir. Dünyanın neredeyse tek bir pazar hâline geldiği ve birçok ekonomik faaliyetin "özelleştiği" bir küresel düzende çok uluslu şirketlerin ellerinde biriken güç, beraberinde bu şirketlerin hukuki denetiminin nasıl yapılacağı ve elde ettikleri hakların sınırlarının nereye kadar uzandığı meselelerini uluslararası toplumun önemli gündemlerinden biri hâline getirmiştir. Bu meselelerin doğal temel tartışma zemini ise, pek de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde, uluslararası hukuk kişiliği teorileri olmuştur. Üç bölümden oluşan bu çalışma, çok uluslu şirketlerin uluslararası hukuk kişiliği meselesini farklı yönleriyle ele almayı hedeflemektedir. İlk bölümde, çok uluslu şirketler kavramından ve küreselleşme bağlamında bu şirketlerin gelişiminden bahsedilmektedir. İkinci bölümde devletdışı aktörlerin uluslararası hukuktaki yerini temellendirmek üzere geliştirilmiş olan farklı uluslararası hukuk kişiliği teorileri ele alınmaktadır. Son bölümde ise benimsenen uluslararası hukuk kişiliği teorisi çerçevesinde çok uluslu şirketlerin uluslararası hukuk kişiliği incelenmektedir. Anahtar Sözcükler: Çok Uluslu Şirketler, Devletdışı Aktörler, Uluslararası Hukuk Kişiliği Teorileri, Küreselleşme, Ulusötesi Hukuk
Uluslararası hukuka göre Filistin'deki İsrail yerleşimi
Araştırmanın konusu uluslararası hukuka, antlaşmalara, BM kararlarına aykırı olmasına rağmen işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden İsrail yerleşimciliğidir. Çalışmamızda, araştırmacı analitik, tanımlayıcı, tarihsel ve hukuki yöntemler kullanmıştır. İsrail devleti, 1967'de Batı Şeria'yı işgalinden beri Filistin topraklarında yerleşim birimleri inşa etmeyi sürdürrmektedir. Bu yerleşim birimleri, Filistinlilerin yaşadığı bölgeleri kapalı "kantonlar"a dönüştürrmek, İsrail'in Filistin topraklarındaki işgal hedeflerini gerçekleştirrmek, uygulanabilir bir Filistin devletinin kurulmasını önleyecek fiili politika oluşturmak ve Batı Şeria'daki ekonomik kaynakların kontrolünü yerleşimcilere tahsis etmek amaçlarına yönelmiş özenle hazırlanmış planlar çerçevesinde kurulmuştur. BM Güvenlik Konseyi'nin yerleşimciliği kınayan ilk uyarısı "İsrail'in 1967'den bu yana işgal ettiği Filistin ve Arap topraklarındaki yerleşim politikasının yasal bir meşruiyeti olmadığı"nı söyleyen 1979 tarihli ve 446 sayılı kararla yapılmıştır. Karar; İsrail'e, 1949 yılında imzalanan Dördüncü Cenevre Sözleşmesine, özellikle de "İşgalci güç, sivil nüfusunun bir bölümünü işgal ettiği bölgelere devredemez ve yasal statüyle coğrafi niteliği değiştirecek veya 1967'den beri işgal edilen Arap bölgelerinin demografik yapısını etkileyecek herhangi bir eylemde bulunamaz" ifadesi ile, 49. maddenin 6. fıkrasına uyma çağrısında bulunmuştur. 23 Aralık 2016'da 2334 sayılı kararında ise, BM Güvenlik Konseyi, 1967'den beri işgal altındaki Filistin topraklarında kurulan yerleşim birimlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğuna karar vermiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü'ne göre yapılan anlaşmalar, yerleşim birimlerini savaş suçu; İsrail liderlerini de savaş suçluları sayılmaktadır. Uluslararası Adalet Divanı da, Doğu Kudüs dâhil, işgal altındaki Filistin topraklarındaki duvar ve yerleşim birimlerinin, yasadışı ve uluslararası hukuku ihlâl ettikleri için derhal kaldırılması gerektiğini vurgulamıştır. Anahtar Kelimeler :İsrail Yerleşimi, Duvar, Uluslararası Hukuk, Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Dördüncü Cenevre Sozleşmeleri
Uluslararası hukukta siber suçla mücadele
Günümüzde yaşanan bilişim ve teknoloji evrimi hayatımıza birçok alanda faydalar sağlarken diğer yandan yeni suçluluk tipi olan siber suçun doğmasına neden olmuştur. Siber suç devletlerin arasındaki coğrafi ve siyasal sınırlarını ortadan kaldırmıştır. Bilişim teknolojisi aracılığıyla dünyanın herhangi bir yerinde uzaktan kolaylıkla suç işlenebilmektedir. Dolayısıyla siber suçlar sınır aşan suç olarak nitelendirilmektedir. Ulusal düzlemde yapılan düzenlemeler ve alınan tedbirler bu suçlara karşı yetersiz ve eksik kalmakta ve uluslararası toplumun barışına ve güvenliğine bir tehdit teşkil etmektedir. Bu nedenle siber suçlarla mücadelede devletler arasında işbirliğinin önemi ortadadır. Siber suçu uluslararası hukuk kapsamında ele alan bu çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde siber suçun tarihsel gelişimi, kavramı, kendisine has özellikleri ve siber suçtan ayrı diğer kavramlar açıklanmıştır. İkinci bölümde siber suçlarla mücadelede uluslararası ve bölgesel düzeyde yapılan girişimleri ve düzenlemeleri inceleyerek değerlendirilmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise ilk olarak siber suçlarla mücadelede siber suçun doğasından kaynaklanan sorunlar ardından hukuki zorluklar ortaya konmuştur. Özellikle uluslararası hukuk bazında zorlukların üzerinde durulmuştur. Son olarak Avrupa Konseyi Siber Suç Sözleşmesi'nin siber suçlarla mücadelede karşılaşılan zorlukların üstünden gelmek için getirdiği uluslararası işbirliği rejimi incelenmiştir.
Deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında adalar: Doğu Akdeniz örneği
Çalışmanın birinci bölümünde uluslararası hukukta tanınan belli başlı deniz yetki alanlarının ortaya çıkışı ve bunların hukuki statüsü hakkında bilgi verilip ayrıca başlıklandırma yapılmadan adaların bu alanlara hangi şartlarda ve ne şekilde sahip olabilecekleri incelenmiştir. İkinci bölümde öncelikle teamül kuralları, sözleşmeler ve uluslararası yargı mercilerinin kararları bağlamında deniz yetki alanlarının sınırlandırılması hukukunun gelişimi anlatılmış ve devamında ise adaların deniz yetki alanları sınırlandırmasındaki etkileri, uluslararası yargı kararları ve devletlerarası uygulama baz alınarak değerlendirilmiştir. Üçüncü ve son bölümde, tez başlığı "Doğu Akdeniz Örneği" olarak tespit edilmiş ise de Türkiye'yi ilgilendiren boyutuyla Doğu Akdeniz'de yaşanan gelişmeler anlatıldıktan sonra bölgedeki adaların sınırlandırma açısından muhtemel etkileri irdelenmiştir. Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların çözülmesi bir gereklilik olarak ortada durmakta ise de, çözülemediği de bir gerçektir. Bizim çalışmamız konuyu ana hatlarıyla ortaya koymaya ve en iyimser şekilde sonuçlandırmaya yöneliktir.
Uluslararası Hukukta çok uluslu şirketler ve insan hakları yükümlülükleri
Çok uluslu şirketler uluslararası hukuk ve politikada oldukça önemli bir yere sahiptir. Birden fazla ülkede ticari faaliyet göstermeleri, çok uluslu şirketlerin ekonomik güçlerini artırmalarının yanı sıra, ülke ekonomilerine yaptıkları katkı ve devletlerle ilişkileri sebebiyle uluslararası politikada da güçlenmelerini sağlamıştır. Ne var ki, bu güç kar elde etme amacı doğrultusunda yıkıcı etkiler yaratmış, insan hakları bakımından felaketlere sebep olmuştur. Devletlerle aralarındaki güç mücadelesi, çok uluslu şirketlerin uluslararası hukukta birer suje olarak kabul edilmesinin de önüne geçtiğinden, günümüzde halen çok uluslu şirketlerin işledikleri insan hakları ihlallerinden ötürü yargılanabileceği bir uluslararası hukuk mekanizması bulunmamaktadır. Tez kapsamında çok uluslu şirketlerin işledikleri insan hakları ihlalleri bakımından sorumlulukları araştırılmıştır.