Theses supervised by Prof. Dr. Gaye Saltukoğlu
15 theses · Fatih Sultan Mehmet Foundation University
Evli çiftlerde kırılgan narsisizm ve büyüklenmeci narsisizm ilişkisinin incelenmesi ve evlilik uyumuna etkisi : APIM modeli
Bu araştırmada evli çiftlerde kırılgan ve büyüklenmeci narsisizmin partnerin narsisizmi ve evlilik uyumu üzerindeki etkileri incelenmiştir. Araştırmanın amacı, en az bir yıldır evli olan çiftlerde partnerlerden birinin kırılgan narsisizmi ile diğerinin büyüklenmeci narsisizmi arasındaki ilişkiyi ve narsisizmin alt boyutlarının evlilik uyumu üzerindeki etkilerini incelemektir. Araştırmada bu etkiler, Aktör-Partner Karşılıklı Bağımlılık Modeli (APIM), Mixed Model kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmaya 20–65 yaş arasında, en az 1 yıldır evli olan 57 evli çift (N=114) katılmıştır. Analizlerde Mixed Model kullanılmış ve partner etkisi üzerine odaklanılmıştır. Araştırmada narsisizmin kırılgan boyutunu ölçmek amacıyla Kırılgan Narsisizm Ölçeği; büyüklenmeci boyutunu ölçmek amacıyla Beş Faktör Narsisizm Ölçeği – Kısa Formu ve evlilik uyumu düzeyini değerlendirmek için ise Yakın Doğu Evlilik Uyum Ölçeği kullanılmıştır. Betimleyici değişkenlere göre yapılan karşılaştırmalarda, cinsiyet, evlenme şekli, yaş farkı ve evin geçimini sağlama durumlarına göre narsisizm ve evlilik uyumu puanlarında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Eğitim düzeyine göre yapılan analizlerde yalnızca kırılgan narsisizm düzeyinde anlamlı farklılık saptanmış; lise mezunları, üniversite ve üzeri eğitim alanlara kıyasla daha yüksek kırılgan narsisizm puanı almıştır. Gelir düzeyine göre yapılan karşılaştırmalarda ise kırılgan narsisizm açısından sınıra yakın bir fark gözlenmiştir. APIM analizleri, kadının kırılgan narsisizmi ile partnerinin büyüklenmeci narsisizmi arasında güçlü bir korelasyon ve karşılıklı yordayıcı ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Erkeğin büyüklenmeci narsisizmi partnerinin kırılgan narsisizmini anlamlı biçimde yordarken, kadınların kırılgan narsisizmi partnerlerinin kırılgan narsisizmini de pozitif yönde yordamaktadır. Narsisizmin alt boyutlarının partnerin evlilik uyumu üzerinde anlamlı etkileri bulunmasa da kadınların kırılgan narsisizminin kendi evlilik uyumlarıyla anlamlı şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. Ayrıca, çiftlerin evlilik uyumu düzeyleri arasında güçlü korelasyon ve karşılıklı yordayıcılık olduğu görülmüştür. Sonuçlar, narsisizmin çiftler arası ilişkilerde ve eş seçiminde rol oynayabileceğini, büyüklenmeci ve kırılgan narsisizmin ilişkilerde birbirini tamamlayıcı şekilde işleyebileceğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, bu iki narsisizm türünün hem kadınlarda hem de erkeklerde birlikte görüldüğü anlaşılmaktadır.
Genç yetişkinlerin kullandıkları savunma mekanizmalarına göre nesne ilişkileri ve yalnızlığın problemli internet kullanımına etkisi
Bu çalışmanın amacı genç yetişkinlerde yalnızlığın farklı boyutları ile nesne ilişkilerinin problemli internet kullanımı üzerindeki etkisini ortaya çıkarmak ve kullanılan savunma mekanizmalarına göre bu etkininin nasıl değiştiğini anlamaktır. Bu araştırma kapsamında 18-30 yaş arasındaki genç yetişkinlerden oluşan 343 katılımcı, sosyo-demografik bilgi formu, Problemli İnternet Kullanımı Ölçeği, Yalnızlık Ölçeği, Savunma Biçimleri Testi ve Bell Nesne İlişkileri ve Gerçeği Değerlendirme Ölçeğini kapsayan bir anketi çevrimiçi ortamda yanıtlanmıştır. Veri analizi için öncelikle Problemli İnternet Kullanımı toplam puanı, internetin olumsuz sonuçları, aşırı kullanım ve sosyal fayda alt boyutları ile her bir bağımsız değişkenin alt boyutları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla Pearson Korelasyon Analizi yapılmıştır. Sonrasında bağımsız değişkenlerin alt boyutlarının Problemli İnternet Kullanımı ve alt boyutlarını nasıl yordadığını incelemek amacıyla Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi yapılmış ve incelenmiştir. Problemi internet kullanımını en iyi şekilde yordayan faktörler sosyal izolasyon, güvensiz bağlanma, yabancılaşma ve sosyal yetersizlik; İnternetin olumsuz sonuçlarını en iyi şekilde yordayan faktörler yabancılaşma, sosyal izolasyon ve egosentrizm; aşırı kullanım alt boyutunu en iyi şekilde yordayan faktörler yabancılaşma ve güvensiz bağlanma; sosyal faydayı en iyi şekilde yordayan faktörler ise yabancılaşma, sosyal izolasyon ve egosentrizmdir. Analizin ikinci kısmında örneklem, savunma düzeylerine göre kategorilendirilerek Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi tekrarlanmıştır. Bu analizler ile katılımcıların kullandıkları savunma mekanizma düzeyinin ortalamanın üstünde veya altında olma durumuna göre problemli internet kullanımı ve alt boyutlarını yordayan değişkenler açısından nasıl farklılıklar ortaya koyduğu incelenerek elde edilen bulgular tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Problemli İnternet Kullanımı, Nesne İlişkileri, Yalnızlık, Savunma Mekanizmaları
Kendine zarar verme davranışının, çocukluk çağı travmaları, duygu düzenleme ve bilişsel esneklik düzeylerine göre farklılaşmasının incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, ergenlerin çocukluk çağı travmaları, duygusal düzenleme ve bilişsel esneklik düzeylerinin kendine zarar verme davranışı üzerindeki etkilerini incelemektir. Çalışmada, bu üç değişkenin kendine zarar verme davranışına göre anlamlı farklılık gösterip göstermediği araştırılmıştır. Araştırma kapsamında farklı demografik özelliklere sahip bireylerden oluşan bir örneklem grubuna araştırmacı tarafından oluşturulan Demografik Bilgi Formu, Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Ergenler İçin Duygu Düzenleme Ölçeği ve Bilişsel Esneklik Envanteri uygulanmıştır. Elde edilen veriler, parametrik olmayan istatistiksel analiz yöntemleriyle değerlendirilmiş; değişkenler arasındaki farklılıkların belirlenmesinde Kruskal-Wallis ve Mann- Whitney U testleri kullanılmıştır. Bulgular, çocukluk çağı travmaları yüksek, duygu düzenleme ve bilişsel esneklik düzeyleri düşük olan ergenlerin kendine zarar verme davranışını ölçen envanterin birçok alt boyutunda puanlarının daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Araştırma bulguları, kendine zarar verme davranışına kaynaklık eden psikolojik süreçleri anlamada önemli ipuçları sunmakta ve alana yönelik önleyici çalışmalara katkı sağlamaktadır.
Çalışanların karanlık dörtlü kişilik örüntülerine göre iş doyumu ve tükenmişliğin algılanan mobbinge etkisi
Bu çalışmada, karanlık kişilik özelliklerinin çalışanların iş yeri tükenmişliği, iş doyumu ve algıladıkları mobbing deneyimi üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlamıştır. Çalışma kapsamında, 397 katılımcıya çevrim içi anket formu uygulanmıştır. Anket; demografik bilgilerin yanı sıra Karanlık Dörtlü Ölçeği, Minesota İş Doyumu Ölçeği, Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve Mobbing Ölçeği'ni içermektedir. Veri analizi için söz konusu ölçek ve ölçek alt boyutlarının toplam puanları hesaplanmış, Karanlık Dörtlü Ölçeği alt boyutları "ortalama altı" ve "ortalama üstü" olarak iki düzeye ayrılmıştır. Araştırmanın bağımlı değişkeni olan Mobbing Ölçeği alt boyutlarının demografik özelliklere ve karanlık kişilik özelliklerine göre farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesi amacıyla Mann Whitney U ve Kruskal Wallis Testi uygulanmıştır. Araştırmanın bağımlı değişkeni olan Mobbing Ölçeğinin alt boyutlarının; Minnesota İş Doyumu Ölçeği alt boyutları, Masclach Tükenmişlik Ölçeği alt boyutları, katılımcıların yaş puanları, meslekte çalışma süreleri puanları ve bulundukları kurumda çalışma süreleri puanları ile ilişkisini incelemek amacıyla Spearman Korelasyon Analizi yapılmıştır. Yapılan hesaplamalar sonucunda Regresyon modeli tahmininde modellerin sonuçlarının yorumlanabilmesi için gerekli varsayımların sağlandığının görülmesiyle beraber araştırmanın ikinci kısmı olan bağımsız değişkenlerin bağımlı değişken üzerindeki yordayıcı gücünde Karanlık Dörtlü alt boyutlarının düzeylerinin etkisi Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi Stepwise metodu kullanılarak incelenmiştir. Regresyon analizleri Mobbing Ölçeği'nin alt ölçekleri olan iş arkadaşları ile ilişkiler, tehdit ve taciz, kariyer ile ilgili engellenmeler, özel yaşama müdahale, işe bağlılık açısından mobbinge maruz kalma algısı başlıkları çerçevesinde iş doyumu alt ölçekleri, tükenmişlik sendromu alt ölçekleri ve bazı demografik bilgilere göre Karanlık Dörtlü Kişilik Özellikleri olan narsisizm, psikopati, davranışsal sadizm, sadistik tutum, makyavelist strateji, makyavelist maske düzeylerine göre analiz edilmiştir. Analiz sonuçları karanlık kişilik özelliklerinin mobbing algısında farklılıklar meydana getirdiği ve özellikle duyarsızlaşma, içsel ve dışsal doyum ile duygusal tükenme gibi psikososyal değişkenlerin bu ilişkide merkezi bir rol oynadığını göstermektedir. Ayrıca, yaş ve mesleki kıdem gibi demografik değişkenlerin de özellikle işe bağlılık ve özel yaşama müdahale gibi boyutlarda etkili olduğu görüşmüştür.
Benlik farklılığı ile benlik saygısı ve psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkide kontrol stratejilerinin rolü
Bu çalışmada, benlik farklılıklarıyla benlik saygısı ve psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkide kontrol stratejilerinin rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya 261 kadın ve 132 erkek olmak üzere, yaşları 18 ile 62 arasında değişen 396 kişi katılmıştır. Veri toplamak amacıyla katılımcıların demografik bilgilerini içeren bir Onam ve Bilgi Formu, Bütünleşik Benlik Farklılıkları Endeksi, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Optimizasyon ve Kontrol Stratejileri Ölçeği, ve Depresyon, Anksiyete ve Stres Ölçeği kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkilerin incelenmesi amacıyla korelasyon analizi; depresyon, kaygı ve stresi yordayan unsurların anlaşılması amacıyla hiyerarşik regresyon analizleri ve benlik farklılıklarıyla benlik saygısı arasındaki ilişkide kontrol stratejilerinin rolünün incelenmesi amacıyla düzenleyicilik analizleri gerçekleştirilmiştir. Korelasyon analizi sonucunda benlik farklılıklarıyla benlik saygısı ve psikopatolojik belirtiler arasında ilişkiler tespit edilmiştir, ancak bulguların kuramın öngörülerini kısmen desteklemektedir. Regresyon analizleri, psikopatolojik belirtilerin yordanmasında benlik farklılıkları ve benlik saygısına ek olarak kontrol stratejilerinin küçük bir katkıda bulunduğunu, düzenleyicilik analizleri ise kontrol stratejileri arasından yalnızca ödünleyici ikincil kontrolün, benlik farklılıkları ile benlik saygısı arasındaki ilişkide düzenleyici bir işlev üstlendiğini göstermiştir. Bulgular alanyazın ışığında değerlendirilmiştir.
Doğum sonrası depresif belirtilerin bağlanma, anne-bebek bağlanması ve bilinçli farkındalık açısından incelenmesi
Doğum sonrasında yaşanan depresyon yaygınlığı ve yıkıcı olumsuz etkileri nedeniyle dikkat çekicidir ve bu nedenle risk faktörlerinin belirlenmesi büyük önem arz etmektedir. Konuya ilişkin araştırmaların çoğu doğum sonrası depresyona odaklanmıştır fakat etiyolojisine ilişkin çalışmalar kısıtlıdır. Doğum sonrası gelişen psikolojik bozuklukların kökenlerini anlamak için annenin kendi bakım vereni ile ilişkisini araştırmak gereklidir. Doğum sonrası depresyon için bireyin bağlanma biçimleri önemli bir faktördür. Bireyin çocukluğunda temel bakım verenle kurduğu ilişkileri belirten bağlanma kavramı doğum sonrası depresyon sürecinde belirleyici olabilmektedir. Bağlanma ve doğum sonrası depresyon arasındaki ilişkide anne-bebek bağlanma kavramı dikkat çekmektedir. Annenin doğum öncesinde, gebelik sürecinde ve doğum sonrasında bebek ile iletişiminde karşımıza çıkan anne-bebek bağlanması (maternal attachment) annenin düşüncelerinde ve duygu durumunda rol sahibidir. Annenin düşünce ve duygularında belirleyici bir diğer kavram ise bilinçli farkındalıktır. Bu çalışmanın amacı doğum sonrası depresif belirtilerin bağlanma, anne-bebek bağlanması ve bilinçli farkındalık açısından incelenmesidir. Bu amaçla yürütülen çalışmaya 20-45 yaş aralığında 546 kadın katılmıştır. Katılımcılara içerisinde Sosyodemografik Bilgi Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri, Maternal Bağlanma (Anne-Bebek Bağlanması) Ölçeği, Edinburg Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği ve Bilinçli Farkındalık Ölçeği'nin bulunduğu anket formu uygulanmıştır. Elde edilen veri paket programı aracılığı ile analiz edilmiştir. Demografik bilgiler içinde yer alan gebelik isteği varlığı, geçmiş gebelik deneyimi, gebelikte ruhsal gerginlik ve endişe varlığı, gebelikte sağlık sorunu varlığı, doğuma hazırlık eğitimi alma durumu, doğum biçimi, bebeğin istenen cinsiyette olma durumu, doğum sonrası sorun varlığı, sosyal destek varlığı, geçmişte psikolojik rahatsızlık ve terapi alma durumlarına göre araştırma ölçek puanları arasında anlamlı farklar bulunmuştur. Korelasyon analizi sonuçları kavramlar arasında anlamlı ikili ilişkiler olduğunu göstermiştir. Aracılık analizleri sonucunda kaçıngan bağlanma ve doğum sonrası depresyon arasındaki ilişkide anne-bebek bağlanmasının kısmi aracı rolü; kaygılı bağlanma ve doğum sonrası depresyon arasındaki ilişkide anne-bebek bağlanmasının kısmi aracı rolü; kaçıngan bağlanma ve doğum sonrası depresyon arasındaki ilişkide bilinçli farkındalığın kısmi aracı rolü ve kaygılı bağlanma ve doğum sonrası depresyon arasındaki ilişkide bilinçli farkındalığın kısmi aracı rolü bulunmuştur. Kaçıngan bağlanma ve doğum sonrası depresyon arasındaki ilişkide bilinçli farkındalığın ve anne-bebek bağlanmasının aracı rolü rolünün anlamlı olmadığı görülmüştür. Kaygılı bağlanma ve doğum sonrası depresyon arasındaki ilişkide bilinçli farkındalığın ve anne-bebek bağlanmasının aracı rolü rolünün anlamlı olmadığı bulunmuştur. Doğum sonrası depresif belirtiler gösterme ihtimalini kaygılı bağlanma, kaçıngan bağlanma ve bilinçli farkındalık puanı anlamlı şekilde yordamaktadır. Elde edilen bulgular doğum sonrası depresyon kavramına dair dinamiklerin ve etkili kavramların incelenmesi açısından alanyazına değerli ve güncel bilgiler sunmaktadır.
Çift süreç teorisi ve adil dünya inancının travma üzerindeki etkisi
Travmatik yaşantılar, bireylerin yaşamlarına beklenmedik olarak nüfuz eden, zihinsel ve duygusal iyi oluşları üzerinde derin etkiler bırakan çok yönlü olgulardır. Bu tür travmatik deneyimler bireyin başa çıkma kapasitesini aşan, çoğu zaman bilişsel ve duygusal kapasitesinde bozulmalara veya aksamalara yol açan türde deneyimlerdir. Travmalar sadece travmatik olayı deneyimleyen bireyleri değil, bu deneyimlere ikincil olarak maruz kalan bireyleri de etkileyebilmektedir. Travmatik deneyimlerden ikincil olarak etkilenen bireyler, ikincil travmatik stres yaşayabilirler. Bu çalışmada, 18 yaş ve üzeri genel popülasyondan bireylerin bazı kişisel faktörlerinin, sezgisel/analitik düşünme biçimleri ile adil dünya inancının travma sonrası stres bozukluğu ve ikincil travmatik stres düzeyleri üzerindeki etkileri yanı sıra birincil ve ikincil travmatik stres arasındaki ilişki incelenmektedir. Araştırma verileri, 18 yaş ve üzeri 257 katılımcıdan Demografik Bilgi Formu, İkincil Travmatik Stres Ölçeği, Kişisel ve Genel Adil Dünya İnancı Ölçeği, Derin Düşünme Ölçeği ve DSM-V Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi Ölçeği kullanılarak elde edilmiştir. Analizler sonucunda elde edilen bulgulara göre birincil travmatik stresin ikincil travmatik stresi yordadığı, katılımcılardan birincil travmatik stres puanı yüksek olanların ikincil travmatik stres puanlarının da yükseldiği gözlenmiştir. Kişisel adil dünya inancının birincil ve ikincil travmatik stresi negatif yönde yordadığı saptanmıştır. Ancak genel adil dünya inancı ile birincil ve ikincil travmatik stres arasında anlamlı bir ilişki gözlenmediği bulgulanmıştır. Ayrıca elde edilen bulgular, analitik düşünme biçiminin birincil travmatik stresi negatif yönde yordadığını göstermiş ancak ikincil travmatik stres puanları ile derin düşünme puanları arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir.
Yetişkinlerde çevrimiçi kumar oynamada bağımlılığın risk ve koruyucu faktörlerinin incelenmesi
Çevrimiçi kumar oynama davranışı, zararsız bir aktiviteden ciddi bir psikiyatrik sorun oluşumuna kadar uzanan geniş bir çerçevede gerçekleşebilir. Bu çalışmada, çevrimiçi kumar bağımlılığının gelişiminde rol oynayan sosyo-demografik, sağlıkla ilişkili ve kumarla ilişkili özellikler, motivasyonlar ve bilişler ile sosyal, sorunlu ve patolojik kumarbaz düzeyinde ilişkileri ve farklılıkları inceleyerek risk ve koruyucu faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada, 18-71 yaş arasındaki 556 katılımcıya amaçlı ve kartopu örnekleme yöntemiyle çevrimiçi anketler uygulanmıştır. Anketlerde Demografik Bilgi Formu, İnternet Kumar Bağımlılığı Ölçeği (İKBÖ), Kumar Oynama Bozukluğu Tarama Testi (KOBTT), Kumar Oynama Nedenleri Ölçeği (KONÖ), Kumar Risk Tarama Ölçeği (KURT) ve Şans/Bahis Oyunları- Kumar ile İlişkili Düşünceler Ölçeği (GRCS-T) kullanılmıştır. Parametrik test varsayımları sağlanmadığından Bonferroni düzeltmeli Kruskal-Wallis, Mann Whitney U ve Ki-Kare analizleriyle çalışılmıştır. Bulgularda, erkek cinsiyet, lise ve ön lisans mezunu olmak, bekarlık, kötü aile ilişkileri, yetersiz sosyal destek, hobilere katılmama veya düşük katılım sıklığı, uyuşturucu madde tüketimi, yüksek sıklıkta tütün kullanımı, intihar girişimi, çocukluk ve ergenlik döneminde kumar başlangıcı, başlangıçta büyük bir maddi kazanç/kayıp yaşama, kumar oynayan çevreye sahip olma, yüksek sıklıkta kumar oynama, slot ve bahis türlerine sık katılım, beş ve üzeri kumar türüne katılma, geçmişte KOB tedavisi alma, eğlenme/heyecanlanma, kaçınma, para kazanma ve sosyalleşme amacıyla yüksek kumar oynama motivasyonu ve kumara ilişkin bilişsel çarpıtmalar sorunlu ve patolojik oynama ile ilişkili risk faktörü olarak belirlenmiştir. Buna karşın, kadın olmak, evli olmak, çocuk sahibi olmak, yüksek lisans ve doktora mezunu olmak, iyi aile ilişkileri, güçlü sosyal destek ağı, sağlıklı/keyifli aktivitelere yüksek katılım gösterme, kumar oynamayan sosyal çevre, düşük sıklıkta kumar oynama, yaşam boyu yalnızca 1 kumar türüne katılma, kumar oynamaya yetişkinlikte (25 yaş üzeri) başlama, sosyal kumar oynama ile ilişkili koruyucu faktörlerdir. Anahtar kelimeler: Çevrimiçi kumar bağımlılığı, risk faktörleri, koruyucu faktörler, bireysel özellikler, kumara ilişkin bilişler, kumar oynama nedenleri.
Depresyon ve yaş düzeylerine göre erken dönem uyumsuz şemalar ile stresle başa çıkma tarzları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Erken dönem uyumsuz şemalar, bireylerin çocukluk döneminde yaşadıkları olumsuz deneyimlerin etkisiyle oluşan, hayat boyu süren bilişsel ve duygusal kalıplardır. Stresle başa çıkma tarzları ise bireylerin zorlayıcı durumlarla baş edebilmek için geliştirdikleri stratejiler olarak tanımlanır. Araştırmanın amacı ise, depresyon ve yaş düzeylerine göre erken dönem uyumsuz şemalar ile stresle başa çıkma tarzları arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Araştırma, 18-75 yaş aralığında 277 kadın ve 137 erkek olmak üzere 414 katılımcı ile yürütülmüştür. Katılımcılara demografik bilgi formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form-3, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri'nin yer aldığı anket formu uygulanmıştır. Bulgular kısmında; cinsiyete, yaş düzeyine, medeni duruma, gelir düzeyine, çalışma durumuna göre katılımcıların erken dönem uyumsuz şemalar, stresle başa çıkma tarzları ve depresyon puan ortalamaları arasında anlamlı farklılık olduğu görülmüştür. Korelasyon analizi sonucunda, erken dönem uyumsuz şemalar, stresle başa çıkma tarzları ve depresyon puanları arasında anlamlı korelasyon katsayıları bulunmuştur. Elde edilen veriler, yaş grupları ve depresyon düzeylerine göre analiz edilmiş ve değişkenler arasındaki ilişkileri incelemek için Çoklu Doğrusal Regresyon modelleri kullanılmıştır. Tahmin edilen modeller sonucunda; yaş ve depresyon düzeylerinin, erken dönem uyumsuz şemalar ve stresle başa çıkma tarzları üzerinde anlamlı ilişkiler gösterdiği ortaya çıkmıştır.
Çocukluk çağı travmaları ile yeme tutumları arasındaki ilişkide yalnızlık, sosyal izolasyon ve zihinselleştirmenin yeri
Bu araştırmada çocukluk çağı travma yaşantıları ile yeme tutumları ve duygusal yeme arasındaki ilişkide zihinselleştirme, yalnızlık ve sosyal izolasyonun seri aracılık etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya yaşları 18 ile 25 yaş arasında değişen 598 yetişkin katılmıştır. Katılımcıların 190'ı yeme tutumlarını etkileyebilecek bir fizyolojik rahatsızlığa sahip olduklarını belirtmiştir. Katılımcılardan demografik form, Çocukluk Çağı Travma Ölçeği, Zihinselleştirme Ölçeği, UCLA Yalnızlık Ölçeği, Sosyal İzolasyon Ölçeği, Yeme Tutum Testi ve Hollanda Yeme Davranışları Anketi ile veri toplanmıştır. Seri aracı analizleri Hayes'in Process Macro V4.1'deki Model 6, 5000 tekrarlı örneklem yöntemiyle %95 güven aralığında gerçekleştirilmiştir. Analizler öncelikle tüm grup için yapılmış sonrasında fizyolojik hastalığı olan ve olmayan grup için yinelenmiştir. Tüm grup için yapılan analiz sonuçlarına göre zihinselleştirme ve yalnızlığın, travma ve yeme tutumu arasında seri aracı rol aldığı, duygusal istismar dışındaki tüm travma alt boyutları ile yeme tutumu ve duygusal yeme arasındaki ilişkide ise zihinselleştirme ve sosyal izolasyonun seri aracı rol aldığı gözlenmiştir. Fizyolojik bir hastalığı olan ve olmayan grup için yapılan analizler sonucunda ise fizyolojik hastalığı olan grup için seri aracılık analizlerin anlamlı olmadığı, hastalığı olan grup için fiziksel ve cinsel istismar alt boyut dışındaki tüm analizlerin tüm grup için yapılan analizler ile aynı doğrultuda olduğu gözlenmiştir. Elde edilen bulgular literatürde yer alan bilgiler çerçevesinde tartışılmıştır.
Sağlık çalışanlarının kırılgan narsisizm düzeylerine göre ölüm kaygısı, yalnızlık ve ölüme karşı tutumlarının incelenmesi
Bu çalışmada, sağlık çalışanlarının kırılgan narsisizm düzeyleri ile ölüm kaygısı, yalnızlık ve ölüme karşı tutumları arasındaki ilişkinin incelemesi amaçlanmaktadır. Bu amaç doğrultusunda araştırmaya 18-61 yaş aralığında olan toplam 326 sağlık çalışanı katılmıştır. Katılımcılardan verileri Kırılgan Narsisizm Ölçeği, Ölüm Kaygısı Ölçeği, UCLA Yalnızlık Ölçeği, Ölüme Karşı Tutum Ölçeği ve Demografik Bilgi Formundan oluşan anket tekniği aracılığıyla veri toplanmıştır. Kırılgan narsisizm düzeylerinin ölüm kaygısı, yalnızlık ve ölüme karşı tutumlarının ilişkisini görmek için yapılan istatistiki analizler sonucunda, kırılgan narsisizm düzeyleri ile ölüm kaygısının fiziksel değişimler alt boyutu arasında, kırılgan narsisizm düzeyleri ile yalnızlık arasında ve kırılgan narsisizm düzeyleri ile ölüme karşı tutumun tarafsız kabullenme ve yaklaşım kabullenme alt boyutu, kaçış kabullenme alt boyutu ve ölüm korkusu ve ölümden kaçınma alt boyutu arasında anlamlı farklılıklar ve ilişkiler elde edilmiştir. Analizlerden elde edilen sonuçlar literatür ışığında tartışılmıştır.
Duygu düzenleme güçlükleri, savunma stilleri ve karanlık üçlü kişilik özellikleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Çalışmada son yıllarda tanı-ötesi bir değişken olarak sıklıkla çalışılan duygu düzenleme güçlükleri ile tanımlandığı dönemden bu yana klinik açıdan önemini koruyan savunma mekanizmalarının karanlık üçlü kişilik özellikleri üzerindeki yordayıcı etkisi incelenmiştir. Ayrıca kişilerin duygu düzenleme güçlüğü, savunma mekanizmaları ve karanlık üçlü kişilik özellikleri puanlarının sosyodemografik değişkenlere göre farklılık göstereceği ve benzer şekilde bu değişkenlerin yordama etkisinin yaş, cinsiyet, eğitim ve medeni durum değişkenlerine göre farklılık gösterebileceği düşünülmüştür. Duygu düzenleme güçlüklerini ölçmede Duygu Düzenlemede Zorluklar Ölçeği (DDZÖ), savunma mekanizmalarını ölçmede Savunma Biçimleri Testi (SBT-40), karanlık üçlü kişilik özelliklerini ölçmede ise Kısaltılmış Karanlık Üçlü Ölçeği (SD3-T) kullanılmıştır. Bu ölçeklerin yanısıra kişilerden sosyodemografik değişkenlere yönelik veri toplamak amacıyla kişisel bilgi formu uygulanmıştır. Karanlık üçlü kişilik özellikleri klinik-altı değişkenler kabul edildiğinden, ulaşılan 1691 kişiden tanı aldığını beyan edenler çıkarılarak 1301 kişiden oluşan bir örneklem analize tabi tutulmuştur. Uygulanan Çok Değişkenli Varyans Analizi sonuçlarına göre, kişilerin DDZÖ, SBT-40 ve SD3-T alt boyut puanlarının kişilerin yaş, cinsiyet, eğitim ve medeni durumlarına göre farklılaştığı gözlenmiştir. Yordama etkisinin incelenmesi için yapılan Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi sonuçlarına göre DDZÖ ve SBT-40 alt boyut puanlarının, SD3-T alt boyut puanlarını yordadığı gözlenmiştir. Gözlenen bu yordama etkisinin ise yaş, cinsiyet, eğitim ve medeni durum değişkenlerine göre farklılık göstermektedir. Karanlık üçlü kişilik özelliklerine sahip olma derecesi üzerinde sosyodemografik değişkenlerin, duygu düzenleme güçlüklerinin ve savunma mekanizmalarının etkilerinin anlaşılması, kişiliğin anlaşılmasında ilgili değişkenlerin önemli yapılar olduğu ve bu yapıların sınıflama sistemlerince ve psikopatolojilerin etiyolojilerinin anlaşılmasında önemli araçlar olarak kullanılabileceği yorumunu mümkün kılmaktadır.
Denizcilerde aleksitimi düzeylerine göre kaygı, depresyon, sosyal izolasyon ve somatizasyonun incelenmesi
Bu çalışmanın amacı denizcilerin aleksitimi düzeylerine göre kaygı, depresyon, sosyal izolasyon ve somatizasyonlarını ve bu değişkenlerin demografik değişkenlere göre farklılaşmasını incelemektir. Bu amaç doğrultusunda 25 kadın, 112 erkek olmak üzere toplam 137 denizciden veri toplanmıştır. Araştırmada denizcilerden bilgi edinmek amacıyla Demografik ve Mesleki Bilgi Formu, Toronto Aleksitimi Ölçeği, Beck Anksiyete Envanteri, Beck Depresyon Envanteri, Sosyal İzolasyon Ölçeği, Somatizasyon Ölçeği ve Görüşme Formu kullanılmıştır. Aleksitimi düzeylerine göre puanları incelemek amacıyla Kruskal-Wallis Testi, demografik değişkenlere göre Mann Whitney U Testi, sektöre özgü değişkenler ve puanları incelemek için Spearman Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Analiz sonuçlarında denizcilerde aleksitimi oranının genel popülasyondan yüksek olduğu ve kaygı, depresyon, sosyal izolasyon ile somatizasyon puanlarının aleksitimi düzeylerine göre farklılaştığı, en yüksek puanın saf aleksitimik düzey grubuna ait olduğu görülmüştür. Cinsiyete, medeni duruma, çocuk varlığına, psikolojik destek geçmişi varlığına göre puanlar farklılaşırken; seyirde olma durumu ve gemi içi bölüme göre farklılaşmamaktadır. Kadın denizcilerin puanları erkeklerden, bekarların puanları evlilerden, çocuğu olmayanların puanları çocuğu olanlardan, psikolojik destek geçmişi olanların puanları olmayanlardan daha yüksektir. Puanların sektöre özgü değişkenler ile ilişkisine bakıldığında; yaş, sektör senesi, toplam hizmet ayının artması ile puanlar düşmekteyken, yılda seyir süresi ile ilişki bulunmamaktadır. Sektöre özgü değişkenler ile ilişki aleksitimi düzeylerine göre incelendiğinde, yalnızca aleksitimi yok düzey grubunda ilişki olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular literatürdeki bilgiler çerçevesinde tartışılmıştır.
Beliren yetişkinlikteki romantik ilişkilerde obsesif kompulsif belirti ile akılcı olmayan inançların ilişki doyumuna etkisi
Bu çalışmada beliren yetişkinlik döneminde romantik ilişkilerde obsesif kompulsif belirti ile romantik ilişkilerde akılcı olmayan inançlar ve ilişki doyumu arasındaki ilişkinin araştırılması ve bahsi geçen değişkenlerin demografik özellikler açısından nasıl farklılaştığının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada 291 katılımcı katılmış ve veri toplama araçları olarak Sosyodemografik Bilgi Formu, Romantik İlişki Obsesyon ve Kompulsiyonları Ölçeği (RİOKÖ), Partnere İlişkin Obsesif Kompulsif Belirti Ölçeği (PİOKBÖ), Romantik İlişkilerde Akılcı Olmayan İnançlar Ölçeği (RAİNÖ) ve Romantik İlişkilerde Doyum Ölçeği kullanılmıştır. Katılımcıların romantik ilişki ve partner odaklı obsesif kompulsif belritileri, romantik ilişkilerde akılcı olmayan inançları ve ilişki doyumu arasındaki ilişkilerin incelenmesi için Spearman korelasyon analizi yapılmıştır. Sonuçlara göre romantik ilişki ve partner odaklı obsesyon ve kompulsiyonlar puanı ile ilişki doyumu puanı arasında negatif romantik ilişkilerde inançlar puanı arasında pozitif yönde anlamlı doğrusal bir ilişki olduğu görülmüştür. İlişki doyumu puanı ile romantik ilişkilerde akılcı olmayan inançlar puanı arasında da negatif yönde doğrusal bir ilişki olduğu görülmüştür. Çoklu doğrusal regresyon analizi sonucunda ise ilişki doyumunu yordayan değişkenler partnere duyulan sevgi, sosyal zaman kullanımı, aşırı beklentiler, duygusal istikrar ve ilişki süresi olarak bulunmuş. Partnere duyulan sevgiye dair şüphe içerikli takıntılı düşüncelerin, sosyal zaman kullanımına dair akılcı olmayan inançların, partnerin duygusal istikrarına dair şüphelerin olduğu alt boyutlarından alınan puanların yükselmesi ilişki doyumunu azaltırken; aşırı beklentilere dair akılcı olmayan inançlar alt boyutundan alınan puanın ve ilişki süresinin artması ilişki doyumunu arttırmaktadır.
Anne ve yetişkin çocukların erken dönem uyumsuz şemaları arasındaki ilişkinin kişilik özellikleri ve savunma stilleri bakımından incelenmesi
Bireyi yaşamı boyunca etkileyen ve olumsuz çocukluk deneyimleriyle ilişkili olan erken dönem uyumsuz şemalar, çeşitli faktörler aracılığıyla bir sonraki kuşağa aktarılabilmektedir. Araştırmanın amacı, annelerin ve yetişkin çocuklarının erken dönem uyumsuz şemaları arasındaki ilişkinin yetişkin çocukların kullandıkları savunma stilleri ve kişilik özellikleri açısından incelenmesidir. Bu amaçla çalışmaya 159 anne ve 159 çocuk olmak üzere toplamda 318 kişi gönüllülük temeline dayalı olarak katılım sağlamıştır. Yapılan çalışmada katılımcılara Young Şema Ölçeği, Kısa Form 3 (YŞÖ-KF3), Büyük Beş-50 Kişilik Testi, Savunma Biçimleri Testi (SBT-40), Bilgilendirilmiş Onam Formu ve Demografik Veri Formu verilmiştir. İstatistiksel analizler Sosyal Bilimler için İstatistik Paket Programı (Statistical Program for Social Sciences, SPSS 21) kullanılarak yapılmıştır. Savunma mekanizmaları ve kişilik özellikleri düzey şeklinde ayrılarak değerlendirilmiştir. Normallik analizi sonrasında anne ve yetişkin çocukların erken dönem uyumsuz şemaları arasındaki ilişkinin varlığı ortaya konulmuştur. Yapılan Bağımlı Örnek t-Testi sonucuna göre, anne ve yetişkin çocukların erken dönem uyumsuz şemaları arasındaki benzerlik savunma mekanizmaları ve kişilik özellikleri düzeyleri kapsamında incelendiğinde, belirli bazı şema alanları için bu benzerliğin farklılaştığı sonucuna ulaşılmıştır