Theses supervised by Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar

12 theses · Akdeniz University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalığı olan hastalarda hastalık progresyonuna ve mortaliteye etki eden faktörlerin analizi

Kronik böbrek hastalığı, ülkemizde ve dünyada artan sıklığı sebebiyle önemli bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Kronik böbrek hastalığı progresif doğası nedeniyle ilerlemekte ve hastalar son dönem böbrek hastalığı (SDBH)'na ilerlemektedir. SDBH'na ilerleyen hastalar diyaliz veya transplantasyon gibi renal replasman tedavilerine (RRT) ihtiyaç duymaktadır. Önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olan bu hastalık, aynı zamanda ciddi iş gücü kaybına ve sağlık harcamalarında önemli bir artışa neden olmaktadır. KBH'ya yol açan başlıca nedenler diabetes mellitus, hipertansiyon ve kronik glomerülonefritlerdir. Çeşitli risk faktörleri varlığında, hastalığın ilerleme hızı değişebilmektedir. Diyabet, hipertansiyon, proteinüri, anemi, hiperfosfatemi, obezite, beslenme alışkanlıkları, sigara ve kullanılan ilaçlar gibi olumsuz etkileri bilinen değiştirilebilir faktörler dışında, hastalığın ilerleme hızına etki eden tam olarak ortaya konamamış faktörlerin de olması muhtemeldir. Böbrek hastalığının ilerlemesine neden olan faktörlerin bilinmesi ve bunların tedavi edilmesi bu hastalığın morbidite ve mortalitesinin azaltılmasına yardımcı olacaktır. Bu çalışmada kronik böbrek hastalığı olanların demografik, klinik özellikleri ve kullandıkları ilaçlar ile labaratuvar parametreleri retrospektif olarak incelenmiş ve hastalığın progresyon hızına, renal replasman tedavisine başlama ve ölüm hızına etki edebilecek risk faktörleri araştırılmıştır. Bizim çalışmamızda RAAS blokeri kullanımının ve hiperfosfateminin böbrek hastalığının progresyon hızını arttırdığı görüldü. Çalışmamızda koroner arter hastalığı varlığı ve yüksek proteinüri düzeyinin RRT'ye başlama riskini arttırdığı görülürken, statin ve D vitamini kullanımının bu riski azalttığı gösterildi. Ayrıca kalp yetmezliği varlığı, hiperfosfatemi ve anemi mortalite riskini arttırırken, RAAS blokeri ve D vitamini kullanımının ve yüksek albumin düzeyinin mortalite riskini azalttığı gösterildi.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikGlomerüler filtrasyon+4
Selami Bayram
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyalize giren son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda hepatit C infeksiyonu ve ateroskleroz ile ilişkisi

Bu çalışmanın amacı; HCV infeksiyonun HD'e giren KBY hastalarında damarsal fonksiyonel ve yapısal değişikliklere etkisi incelemek ve bu bağlamda inflamatuar ve oksidatif stres belirteçlerinin rolünü değerlendirmekti. Çalışmaya Antalya'da bulunun 4 ayrı diyaliz merkezinde hemodiyalize giren yaş ve cinsiyet uyumlu 31 HCV seronegatif ve 30 HCV seropozitif HD'e giren KBY hastaları ile Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalına başvuran yaş ve cinsiyet uyumlu normal böbrek fonksiyonlu 30 HCV seropozitif ve 31 HCV seronegatif birey katıldı. Damarsal fonksiyonel ve yapısal değerlendirme için non-invaziv, kolay uygulanabilir, KVH için prediktif değeri yüksek olan PWV, AIx ve KİMK ölçümleri kullanıldı. İnflamatuvar belirteç olarak KVH riski ile ilişkisi daha önce gösterilmiş olan, hücre adezyon moleküllerinden ICAM-1, VCAM-1 ve ELAM-1, sitokinlerden IL-6 ve büyüme faktörlerinden VEGF analiz edildi. Oksidatif stres belirteci olarak nötrofilik enzim olan MPO kullanıldı. Buna ilaveten oksidatif stresin tümünü yansıtması nedeniyle TOS ve antioksidan sistemin tümünü yansıtması nedeniyle TAK çalışıldı. Damarsal fonksiyonel ölçümlerden PWV ve AIx açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Damarsal yapısal ölçümlerden sağ KİMK maksimum, sağ KİMK ortalama, sol KİMK ortalama, genel KİMK maksimum ve genel KİMK oratalama değerleri açısından HCVKBY, KBY ve HCV grupları kontrol grubuna göre daha yüksek değerlere sahipti (p:0.004, p:0.003, p:0.047, p:0.006, p:0.009). İnflamatuvar belirteçlerden ICAM-1 değerleri HCV grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0.009).. ELAM-1 değerleri açısından HCV grubu diğer 3 gruba göre anlamlı olarak yüksek değerlere sahipti (p:0.005, p:0.012, p:0.001). KBY grubunda bu belirteçler açısından anlamlı fark gözlenmedi. İnflamatuvar belirteçlerden VCAM-1 açısından HCVKBY grubu KBY grubuna göre, KBY grubu HCV grubuna göre, HCV grubu da kontrol grubuna göre daha yüksek değerlere sahipti (p:0.003, p:0.000, p:0.004). TAK değerleri HCVKBY ve KBY hastalarında HCV ve kontrol gruplarına göre daha yüksek saptandı (p:0.000, p:0.000, p:0.000, p:0.000). Bununla ilişkili olarak OSİ, KBY hastalarında HCV ve kontrol gruplarına göre daha düşük, HCVKBY grubunda ise HCV grubuna göre daha düşük çıktı (p:0.003, p:0.004, p:0.019). VEGF, İL-6, TOS, MPO ölçümleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. İnflamatuvar ve oksidatif stres belirteçleri ile vasküler değişiklikler arasında korelasyon saptanmadı. HCV infeksiyonu tarafından tetiklenen mekanizmaların HD ve üremiye bağlı faktörlerin eklenmesi ile değişikliğe uğradığını, bu değişikliklerin VCAM-1 açısından aditif yönde olurken, ICAM-1 ve ELAM-1 açısından eliminasyoninhibisyon yönünde olduğunu gördük Damarsal değişiklikler açısından HCV infeksiyonun, KBY hastalarının seyrini belirgin etkilemediğini ve vasküler değişikliklerin bu çalışmada ölçülen medyatörlerden daha farklı mekanizmalar ile oluşmuş olabileceğini düşündük. Bu konuda KVH riskleri açısından daha homojen ve daha fazla denek içeren gruplarla çalışma yapılması gereklidir. Anahtar Kelimeler: HCV, HD, Kronik Böbrek Yetmezliği, VCAM-1, ICAM-1, ELAM-1, MPO, VEGF, TOS, TAK, IL-6, KİMK, PWV, AIx

Adezyon molekülleriAntioksidanlarAteroskleroz+7
Sebahat Başyiğit
Akdeniz University
2010
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek transplant alıcılarında ortaya çıkan metabolik sorunlar ve bu sorunların hasta ve greft sağkalımı üzerine etkileri

Uslu B. (2014). Böbrek Transplant Alıcılarında Ortaya Çıkan Metabolik Sorunlar Ve Bu Sorunların Hasta Ve Greft Sağkalımı Üzerine Etkileri. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji Bilim Dalı Yan Dal Uzmanlık Tezi. Antalya 2014. Giriş: Bu çalışmada, Ocak 2009Aralık 2012 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Organ Nakli Merkezi'nde böbrek nakli yapılmış hastalarda nakil sonrası süreçte kilo artışının ve vücut kitle indeksi değişimlerinin değerlendirilmesi ile greft ve hasta sürvisi, doku uyumu, preemtif olması veya önceden diyalize girmesi, kadavra veya canlı donor nakil olması ve hemodiyaliz süresi gibi faktörlerle arasında ilişki olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Metod: Bu çalışmaya 830 böbrek nakli olmuş hasta alındı. Hastaların 274'ü (%33,0) kadın, 556'sı (%67,0) erkekti. Nakil hastalarının nakil sırasındaki yaşları 14-73 yaşlar arasında olmak üzere yaş ortalaması 37,5 yıl olarak hesaplandı. Donör kaynağına göre incelendiğinde 648 hasta (%78,1) canlı vericili, 182 (%21,9) hastaya ise kadavra kaynaklı böbrek nakil yapıldığı saptandı. Alıcıların diyaliz süresi 1 ile 252 ay arasında değişmekteydi (53,1 ± 50,4 ay). Hastaların 199'una preemtif böbrek nakli yapılmıştı. Hastaların vücut kitle indeksi, eGFR değerleri, kan basıncı değerleri ile greft sürvisine göre sınıflandırıldı. İnflamasyon parametresi olarak C-reaktif protein (CRP) düzeyleri alındı. Bulgular: Diyabet gelişen hastaların vücut kitle indeksi ve kilosu 0, 6, 12 ve 60. ayda diyabet gelişmeyenlere göre daha yüksekti (p<0,001). Kilo ve vücut kitle indeksi diyabet gelişimi için risk faktörü olduğu görüldü. İnflamasyon göstergesi olan C-reaktif protein ile negatif akut faz reaktanı olan albumin, grefti çalışan hastalar ve greft kaybı olanlar arasında değerlendirildiğinde greft kaybı olanlarda CRP değerinin daha yüksek ve albumin değerinin daha düşük olduğu görüldü (p<0,001). Sonuç: Böbrek nakilli hastalarda nakil öncesi ve nakil sonrası dönemdeki daha yüksek VKİ diyabet gelişimi için risk faktörüdür. Artmış inflamasyon greft kaybı için risk artışı oluşturmaktadır. Anahtar kelimeler: Böbrek nakli, vücut kitle indeksi, C-reaktif protein, albumin, greft sağ kalımı

AlbüminlerBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+6
Himmet Bora Uslu
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sürekli ayaktan periton diyalizi hastalarında egzersize karşı gelişen böbrek dışı potasyum homeostaz mekanizmaları

Serum potasyum seviyeleri egzersizle kas hücrelerinden hücre dışı sıvıya potasyum çıkışına bağlı olarak yükselir. Son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda bu olay daha da belirgindir. Hemodiyaliz hastalarında yapılan çalışmalarda böbrek dışı potasyum homeostazının egzersize karşı artmış nörohumoral cevapla sağlandığı gösterilmiştir. SAPD hastalarında ise literatürde bu konuda bir çalışma yoktur. Bu çalışmanın amacı, SAPD hastalarında egzersize karşı gelişen böbrek dışı potasyum homeostaz mekanizmalarını ortaya koymaktır. Çalışmaya övolemik, ağırlık, boy ve vücut kitle indeksleri benzer, yaş ortalaması 352.9 yıl olan (24-46), 5'i erkek 3'ü kadın 8 SAPD hastası ve yaş ortalaması 372.7 yıl olan (29-52), 5'i erkek 3'ü kadın 8 sağlıklı kontrol alınmıştır. Tüm hastalara, sözel olarak dayanamayacaklarını söyleyene dek Bruce protokolüne uygun olarak treadmill egzersiz testi yaptırılmıştır. SAPD uygulamasının nörohumoral cevaba etkisini belirlemek amacıyla egzersiz yaptırılan SAPD hastaları bir hafta sonra istirahat halinde tekrar değerlendirilmiştir. Maksimum egzersiz zamanı ve MET değerleriyle belirlenen egzersiz performansı normal kontrollerde SAPD hastalarına oranla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bazal serum potasyum düzeyleri SAPD hastalarında (4.70.29) normal kontrollere oranla (3.930.18) anlamlı derecede yüksek olmasına (p=0.047) rağmen egzersiz sonunda SAPD hastalarında serum potasyum düzeyinde bazale oranla ortalama 0.15 mEq/L artış gözlenirken bu artış normal kontrollerde 0.63 mEq/L olarak saptanmıştır. SAPD hastalarında normal kontrollere oranla bazal PRA aktivitesi (sırasıyla19.875.07, 0.510.1, p=0.002), aldosteron (sırasıyla 1011322, 66.378.22, p=0.011) ve insülin (sırasıyla 21.53.5, 9.51.4, p=0.007) düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmasına karşın bu üç hormonun egzersize karşı artış cevapları her iki grupta da benzer bulunmuştur. SAPD hastalarında periton sıvısına potasyum atılımı egzersiz ve egzersiz dışı normal koşullarda karşılaştırıldığında ise bazal periton sıvısı potasyum değerleri her iki grupta benzer olmasına rağmen egzersiz süresince ve özellikle egzersizin ilk 5 dakikasında belirgin olmak üzere periton sıvısına potasyum atılımı ortalama 0.7 mEq/L artarken (1.640.17), egzersiz yaptırılmadan normal koşullarda alınan örneklerdeki artış ortalama 0.32 mEq/L (1.130.08) olarak saptanmıştır (p=0.002). Özetle bazal potasyum seviyeleri SAPD hastalarında daha yüksek olmasına ve egzersize karşı gelişen nörohumoral cevabın normal kontrollerle benzer olmasına rağmen böbrek dışı potasyum homeostazında herhangi bir bozukluk saptanmamıştır. Bu olay birinci derecede akut olarak yüksek miktarda potasyumun periton sıvısına atılmasına bağlanmıştır. Egzersize cevap olarak artan PRA, insülin ve aldosteron seviyeleri de böbrek dışı potasyum homeostazına katkıda bulunabilir.

Murat Tuncer
Akdeniz University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Merkezimizde uygulanan renal replasman tedavilerinde sağkalım (Survival) analizi ve mortaliteyi etkileyen risk faktörleri

Mehmet Meriç
Akdeniz University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer hipertansiyonlu hastalarda hedef organ hasarları ile anjiotensin converting enzim gen ve anjiotensinojen gen polimorfizmlerinin ilişkisi

Hipertansiyon hedef organlarda yaptığı hasar nedeni ile dünyada önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olmaya devam eden yaygın bir hastalıktır. Patogenezinde genetik ve çevresel faktörler sorumlu tutulmaktadır. Bu çalışmada; PHT'lu hastalarda ve sağlıklı kontrol olgularında ACE ve AGT gen polimorfizim sıklığının karşılaştırılması ve HT'lu hastalarda hedef organ hasarlarının gelişimi ile söz konusu gen polimorfizimlerinin ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 113 primer hipertansiyonlu hasta ve 122 sağlıklı kontrol olgusu alınmış ve her iki grupta ACE I/D gen ve AGT M235T polimorfizimleri değerlendirilmiştir. Hipertansif hastalarda ayaktan kan basıncı izlem bulguları ile kalp, damar, göz, böbrek gibi hedef organ etkilenmeleri araştırılmış ve söz konusu iki gen polimorfizmleri ile ilişkileri irdelenmiştir. Hipertansif ve normotansif grup arasında ACE I/D gen polimorfizim dağılımı ve kan basıncı ilişkisine bakıldığında istatistiksel anlamlılık bulunuyordu. Ancak bu sonucu AGT M235T polimorfizminde bulamadık. Hastalarda ACE I/D genotipi ile laboratuvar parametreleri, ayaktan kan basıncı izlem parametreleri, sol ventrikül hipertrofisi, böbrek fonksiyonları ve proteinüri arasında anlamlı bir ilişki saptayamadık. Sadece karotis intima media kalınlıklarından, sağ karotis ortalama ve maksimum çap kalınlığı arasında anlamlı ilişki bulduk. AGT M235T polimorfizminde ise laboratuvar parametrelerinden serum albümin ve lipoprotein (a) ile anlamlı bir ilişki saptandı. Yine anjiotensinojenin M235T genotipi ile ayaktan kan basıncı izlem parametreleri, böbrek fonksiyonları ve proteinüri ilişkisi, karotis intima-media kalınlığı, sol ventrikül hipertrofisi arasında anlamlı bir ilişki bulmadık. Ancak alt grup analizlerimizde ACE I/D genotipi ile cinsiyet arasında bir ilişki bulamazken, anjiotensinojen M235T genotipi ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki saptadık. Özellikle TT polimorfizmine sahip erkek hasta grubunda, sol ventrikül hipertrofisi gelişimi arasında istatistiksel bir anlamlılık bulduk. Bu da bize AGT TT polimorfizminin diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak sol ventrikül 63 hipertrofisi gelişiminde önemli bir rol oynayabileceğini gösterebilir. Fakat kadın cinsiyette bu polimorfizim arasında bir ilişki saptayamadık. Sonuç olarak, primer hipertansiyonda anjiotensinojen M235T genotipinin TT polimorfizmi ile erkek hasta grubunda sol ventrikül hipertrofisi arasında anlamlı bir ilişki saptadık. Literatürde bizimle aynı sonucu paylaşan yayınlar olduğu gibi, çelişen yayınlarda bulunmaktadır. Genetik polimorfizimler ve hipertansiyon ilişkisi günümüzde tartışılan bir konudur.

Emine Koyuncu
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut böbrek hasarı nedeniylehemodiyalize alınan hastalarda mortalite ve kronikleşmeye etki eden risk faktörlerinin analizi

Giriş ve Amaç: Akut böbrek hasarı (ABH), saatler-günler içerisinde böbrek fonksiyonlarının ani kaybına bağlı olarak gelişen, nitrojenli atıkların (kreatinin gibi) ve diğer üremik toksinlerin vücuttan atılamaması ve birikmesiyle sonuçlanan, sıvı-elektrolit ve asit-baz dengesinde bozulmaya neden olabilen klinik bir sendromdur. ABH ve kronik böbrek hastalığı (KBH) hastalarında çeşitli klinik durumların varlığında hemodiyaliz tedavisi hayat kurtarıcı bir tedavi yöntemidir. Hastanede yatan bazı kritik hastalar, ABH'nin yetersiz iyileşmesi sonucu KBH'ye ilerleme açısından artmış risk altındadır. Çalışmamızda ABH nedeniyle diyaliz endikasyonu konulan 18 yaş üstündeki hastalarda hastane içi mortalite ve morbiditeye (kronikleşmeye) etki eden risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 01 Ocak 2019 ve 31 Aralık 2020 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2012 K-DIGO kriterlerine göre ABH tanısı alan ve hemodiyaliz ihtiyacı gelişen 18 yaşın üstündeki hastalarda yapılmıştır. Bu hastalar ölüm veya kronikleşme ölünceye veya takipte kronik böbrek hastalığı gelişen bu hastalarda yine 2012 K-DIGO KBH rehberine uygun olarak sınıflandırıldı. Hastaların sağ kalanlarının ise takipteki kreatinin değerleri incelendi son 3 ay içindeki bazal kreatinin değeri esas alınarak KBH tanısı koyuldu. Çalışmaya kriterlere uyan toplam 541 hasta seçildi. Hastalarda sağ kalıma, KBH'ye gelişim progresyonuna ve mortaliteye etki eden risk faktörleri incelendi. İstatistiksel olarak p <0.05 değeri anlamlılık olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 541 hasta dahil edildi. Hastaların 18-96 yaş aralığında ve yaş ortalaması 64,80±14,87 olduğu görüldü. Hastaların %64,14'ü erkek %35,86'sı kadındı. Hastaların %40,19'unun sigara kullandığı, %29,26'sının eşlik eden malignitesi olduğu görüldü. Hastaların HD'ye alındığı yerlere bakıldığında; %63,77'inin yoğun bakımda, %25,51'inin serviste ve %10,54'ünün acil serviste HD'ye alındığı görülmüştür. Hastalardan KBH gelişimi ve sağ kalıma bakıldığında; %29,21'inin sağ kaldığı ve sağ kalanların da %64,05'inde KBH geliştiği saptanmıştır Sonuç: Çalışmamızda HD gerektiren ABH hastalarında mortalitenin yaş, dekompanse kalp yetmezliği, sepsis, malignite, serebrovasküler hastalık gibi komorbiditelerin ve hastanın yoğun bakım ihtiyacının bulunması, hipoalbüminemi, laktat yüksekliği ve anüri gelişimi gibi risk faktörlerinden anlamlı şekilde etkilendiği saptanmıştır. Sağ kalan hastalarda ise KBH gelişimi açısından yaş, eşlik eden hipertansiyon, dekompanse kalp yetmezliği, koroner arter hastalığı ve fosfor yüksekliğinin anlamlı risk faktörleri arasında olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak, hemodiyaliz gerektiren ABH hastalarında mortaliteyi ve kronikleşmeyi azaltmak için nedene ve sistemlere yönelik çok hedefli tanı, tedavi ve takip ilkelerinin uygulanması gerekmektedir.

Süleyman Türker
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik böbrek hastalığı olan hastalarda çeşitli ilaç tedavilerinin böbrek hastalığı progresyonuna etkisi

Giriş: Diyabetik böbrek hastalığı, diyabetes mellitusun (DM) ciddi komplikasyonlarından biri olup, son dönem böbrek hastalığının (SDBH) en sık görülen nedenleri arasında yer almaktadır. Kılavuzlar, diyabetik böbrek hastalığının önlenmesi ve tedavisinde etkinlikleri klinik çalışmalarla kanıtlanmış ilaçların kullanımını güçlü önerilerle desteklemektedir. Bu çalışmada, diyabetik böbrek hastalığı olan tip 2 DM hastalarında, renin-anjiyotensin sistemi (RAS) blokerleri ve sodyum-glukoz kotransporter-2 (SGLT2) inhibitörleri gibi tedavi yaklaşımlarının hastalık progresyonuna olan etkileri araştırılmıştır. Amaç: Diyabetik Böbrek Hastalığı (DBH) bulunan hastalarda, RAS blokerleri ve SGLT2 inhibitörlerinin; kreatinin düzeyleri, glomerüler filtrasyon hızı (GFH) ve albüminüri üzerindeki etkilerini, ayrıca ölüm oranı, kreatinin değerlerinde iki kat artış, RRT gereksinimi ve albüminüride A2 ile A3 progresyonu gibi sekonder sonlanım noktalarına olan etkilerini değerlendirmek. Yöntemler: Retrospektif olarak gerçekleştirilen bu çalışmada, 1 Ocak 2018 ile 31 Aralık 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Polikliniğinde diyabetik kronik böbrek hastalığı tanısıyla izlenen ve takip edilen toplam 200 hasta incelenmiştir. Hastalar, tedavi rejimlerine göre üç gruba ayrılmıştır: tedavi almayanlar, yalnızca RAS blokeri kullananlar ve RAS blokerleri ile SGLT2 inhibitörlerini birlikte kullananlar. Hastaların yaş, cinsiyet, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar, hiperlipidemi ve serebrovasküler hastalıklar gibi komorbiditeleri ile kullandıkları ilaçlar gibi klinik ve demografik verileri değerlendirilmiştir. Ayrıca kreatinin, glomerüler filtrasyon hızı (GFH), idrarda albümin/kreatinin ve protein/kreatinin oranları, açlık kan şekeri (glukoz), HbA1C, düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) ve ürik asit düzeyleri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmada, RAS blokerlerinin kesilme nedenleri de kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Tedavi grupları arasında yapılan karşılaştırmalarda, kreatinin düzeylerindeki artış ve glomerüler filtrasyon hızındaki (GFH) ılımlı düşüş açısından istatistiksel olarak anlamlı farklar tespit edilmiştir. Özellikle, RAS blokeri ve SGLT2 inhibitörlerini birlikte kullanan grupta GFH değerlerinin diğer gruplara göre daha yüksek, kreatinin düzeylerinin ise daha düşük olduğu gözlenmiştir. Albüminüri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamakla birlikte, RAS blokeri ve SGLT2 inhibitörü kullanan grupta albüminüri düzeylerinin diğer gruplara kıyasla daha düşük olduğu dikkat çekmiştir. Ölüm oranları açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sekonder sonlanım noktalarından kreatinin düzeylerinde iki kat artış ve RRT ihtiyacı açısından değerlendirildiğinde, RAS blokeri ve SGLT2 inhibitörleri kombinasyonunu kullanan grupta RRT ihtiyacının en düşük oranda olması, böbrek koruyucu etkiler yönünden olumlu bir eğilim olarak değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, albüminüri progresyonu açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Sonuç: RAS blokeri ve SGLT2 inhibitörlerini birlikte kullanan grupta, GFH değerlerinin daha yüksek, kreatinin düzeylerinin ise daha düşük seyretmesi ve bu grupta RRT ihtiyacının en düşük oranda bulunması, SGLT2 inhibitörlerinin potansiyel böbrek koruyucu etkilerini desteklemektedir. Albüminüri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark olmamakla birlikte, bu grupta albüminüri düzeylerinin diğer gruplara göre daha düşük olduğu gözlenmiştir. Bulgular, SGLT2 inhibitörlerinin böbrek koruyucu etkilerini vurgulamakla birlikte, klinik uygulamalara rehberlik edebilmesi için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimler: Diyabetes Mellitus, Kronik Böbrek Hastalığı, Glomerüler Filtrasyon Hızı, Sodyum Glukoz Ko-Transporter 2 İnhibitörleri, Proteinüri

Yunus Karagöz
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 enfeksiyonu geçiren hastalardaki akut böbrek hasarı durumu ve mortaliteye etkisi

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda COVID-19 enfeksiyonu geçiren hastalardaki ABH durumu ve mortalite üzerine olan etkisini göstermek amaçlanmıştır. Metot: Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Pandemi Kliniği'de 1 Mart 2020- 1 Mart 2022 tarihleri arasında COVID-19 enfeksiyonu tanısı ile takip ve tedavi edilen KDIGO kriterlerine göre ABH gelişen 161 hasta ve ABH gelişmeyen 465 hasta olmak üzere toplam 626 hasta tarandı. Bulgular: COVID-19 ile enfekte olmuş hastaların %26'sında ABH gelişmiştir. ABH gelişen hastaların %70,2'sinde (n=113) Evre 1, %12,4'ünde (n=20) Evre 2, %17,4'ünde (n=28) Evre 3 ABH gelişmiştir. ABH gelişen hastaların %64'ü erkek, %36'sı kadın olup ABH gelişen grubun yaş ortalaması 71'dir. ABH'na en sık sırasıyla HT (%55,3), DM (%43,5) ve kardiyovasküler hastalıkların (%34,8) eşlik ettiği gözlemlenmiştir. ABH gelişen hastaların toplam hastanede yatış süresinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. ABH gelişen grupta yoğun bakım gereksinimi artmış olup yoğun bakım takibinde daha sık non-invaziv mekanik ventilatör, entübasyon ve vazopressör tedavi ihtiyacı doğmuştur. Sonuç: ABH gelişen hastaların taburculuktaki böbrek fonksiyon tetkikleri değerlendirildiğinde tam bir iyileşmenin olmadığı görülmüştür. Bu sebeple ABH gelişen hastaların daha yakından takip edilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: COVID-19, Akut Böbrek Hasarı, Kronik Böbrek Hasarı, Risk Faktörleri

Akut böbrek hasarıBöbrek hastalıklarıCOVID 19+4
Elif Nazlı Tekin
Akdeniz University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biyopsi kanıtlı primer glomerülopatili hastalarda klinik, laboratuvar ve histopatolojik bulguların prognoz üzerine etkileri

Giriş ve Amaç: Primer glomerülonefritler (GN), renal replasman tedavisi gerektiren son dönem böbrek hastalığının (SDBH) önemli bir nedenidir. Primer glomerülonefritlerin renal sağkalımını etkileyen faktörleri bilmek tedavi stratejileri için önem arz eder. Bu çalışmamızda primer glomerülopatili hastalarda renal sağkalım üzerine etkili faktörleri inceledik. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Nefroloji Bilim Dalında Ocak 2015 ile Haziran 2019 yıllarında biyopsi ile kanıtlanmış 80 primer GN hastaları dahil edildi. Tek merkezli retrospektif bir çalışmadır. En az 12 ay takibi olan hastalar dahil edildi. Renal replasman tedavisine ulaşmış olması ya da bu tedavilere ihtiyaç duyulan SDBH'nın gelişmesi primer sonlanım noktası kabul edildi. Çalışmada istatistiksel anlamlılık düzeyi 0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada hastaların 43'ü (%53,7) erkek, 37'si (%46,3) kadındı. Yaş ortalaması 45,54±14,32, ortanca yaş 46 idi. SDBH gelişen 8 olgunun 7'si (%16,3) erkek, 1'i (%2,7) kadındı (p<0,05). Sigara içen 26 (%32,5) hasta vardı ve sigara kullanan 6 hastada (%23,1) SDBH gelişmiştir (p<0,05). Hipertansiyonu olan hastalarla SDBH arasında istatistiksel anlamlı ilişki yok iken, başvuruda ofis kan basıncı ölçümü ≥140/90 mmHg olan hastalarda renal sağkalımın daha düşük olması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Nefritik sendrom ile 3 hasta (%37,5), nefrotik sendrom ile 2 hasta (%4,3) SDBH'na ilerledi (p<0,05). Yüksek serum kreatinin, ve yüksek parathormon (PTH) ortalamasına sahip olan hastaların renal sağkalımı daha kötüydü (p<0,05). Proteinüri düzeyi ile SDBH arasında istatistiksel anlamlı ilişki görülmedi. Takiplerde proteinüri düzeyi yüksek olan hastalarda remisyonun daha az görülmesi istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Biyopside orta derecede interstisyel fibrozis olan 20 hasta (%25) vardı ve 6 hastada (%30) SDBH gelişti (p<0,05). 26 hastada (%32,5) kısmi ya da tam remisyon sağlanamadı. Remisyon sağlanamayan 8 hasta (%30) SDBH'na ilerledi (p<0,05). Sonuçlar: Erkek cinsiyet, sigara kullanımı, nefritik sendrom, yüksek serum kreatinin düzeyi, yüksek kan basıncı, biyopside tübülointerstisyel fibrozis derecesinin şiddeti ve tedavilerle remisyon sağlanamayan hastalarda renal sağkalım daha kötü izlendi. Primer GN'lerin genel ve renal sağkalımı ile ilgili daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

BiyopsiBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+5
Kemal Can Baş
Akdeniz University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek nakli alıcılarında kronik rejeksiyon gelişiminde vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyinin rolü

D vitaminin böbrek fonksiyonlarına koruyucu etkisi olduğunu düşündüren ve greft sağkalımını uzattığını düşündüren çok sayıda çalışma vardır. Çalışmamızın amacı böbrek nakli alıcılarında vitamin D düzeyi ve immun hücrelerdeki vitamin D reseptör düzeyinin ile kronik rejeksiyon gelişimi arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Son 16 yıl içinde Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde böbrek nakli yapılan ve 2013-2014 böbrek nakli polikliniğinde takip edilen, nakli üzerinden en az 3 ay geçmiş, 18 yaşından büyük 42 kişi renal transplantasyon grubu olarak alındı. Renal biyopsi ile kronik rejeksiyon tanısı alan 25 kişi kronik rejeksiyon koluna alındı. Böbrek fonksiyonları stabil giden 17 kişi ise; renal fonksiyonları stabil gidenler koluna alındı. İç Hastalıkları Polikliniğine başvuran bilinen bir sistemik hastalığı olmayan ve D vitamini ve analogları almayan 18 yaşından büyük 28 kişi de sağlıklı kontrol grubu olarak, çalışmaya gönüllü olarak alındı. Hasta kontrol grubu, sağlıklı kontrol, kronik rejeksiyon grubundan serum örneği alındı ve 25(OH)D3 vitamini, 1,25(OH)2D3 vitamini düzeyleri ve CD4+, CD8, CD14+, CD56+ hücrelerdeki VDR yüzdeleri ölçüldü. Hastaların serum örnekleri alındığı dönemdeki hastanenin bilgisayar kayıt sistemi olan Miamed'den PTH düzeyi, kalsiyum ve fosfor düzeylerine ulaşıldı ve kaydedildi. Üç grupta yaş, cinsiyet gibi demografik özellikler açısından karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Kronik rejeksiyon grubu, hasta kontrol grubu, sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 3 grubun CD4+ hücrelerde VDR yüzdesi karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). CD4+ hücrelerdeki VDR yüzdesi sağlıklı kontrol grubunda hasta kontrol grubuna göre, hasta kontrol grubunda ise, kronik rejeksiyon grubuna göre daha yüksektir. Kronik rejeksiyon grubu, hasta kontrol grubu, sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 3 grubun CD8+ hücrelerde VDR yüzdesi karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,076). CD8+ hücrelerdeki VDR yüzdesi sağlıklı kontrol grubunda hasta kontrol grubuna göre, hasta kontrol grubunda kronik rejeksiyon grubuna göre daha yüksektir. Kronik rejeksiyon grubu, hasta kontrol grubu, sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 3 grubun CD14+ hücrelerde VDR yüzdesi karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). CD14+ hücrelerdeki VDR yüzdesi hasta kontrol grubunda kronik rejeksiyon grubuna göre daha yüksek saptanmıştır. Kronik rejeksiyon grubu, hasta kontrol grubu, sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 3 grubun CD56+ hücrelerde VDR yüzdesi karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). CD56+ hücrelerdeki VDR yüzdesi hasta kontrol grubunda kronik rejeksiyon grubuna göre daha yüksek saptanmıştır. Kronik rejeksiyon grubunda hasta kontrol grubuna göre inaktif D vitamini, aktif D vitamini düzeyleri ve tüm immun hücrelerde VDR yüzdesi daha düşüktür. Kronik rejeksiyon grubunda PTH düzeyleri çok daha yüksektir. Sonuçta, baskılanamayan PTH, FGF-23'ün sentezini arttırır. FGF-23, D vitamini katabolizmasını arttırır ve 1-α hidroksilaz enzimini inhibe eder. Kronik rejeksiyon grubunda VDR yüzdesinin daha düşük olmasının nedeni; inaktif D vitaminin aktif D vitaminine dönüşmesinin azalmasıyla VDR gen transkripsiyonu ve VDR ekspresyonunun azalmasıyla açıklanabilir. VDR sentezinin neye bağlı olduğu tam bilinmemektedir fakat kalsitriol düzeyi, kalsitriol katabolizmasına bağlı olduğu düşünülür. Ayrıca PTH, serum kalsiyum, fosfor düzeyindeki değişikliklerin VDR sentezini etkilediği yapılan çalışmalarda gösterilmiştir (120,121). Yine VDR sentezinin hücre tipine özgü olarak farklılık gösterdiğini doğrulanmıştır (123,124). Çalışmamızın sonucunda D vitamini eksikliğinin renal transplant hastalarında önemli olduğunu düşündürmektedir. Sonuçlar; D vitamini yerine koyma tedavisinin immun fonksiyonlar, greft sağ kalımı üzerinde olumlu etkisi olabileceğini düşündürmektedir. Ancak bunun için daha çok sayıda araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Böbrek nakli alıcıları, vitamin D, VDR, kronik rejeksiyon

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+5
Tuba Vural
Akdeniz University
2018
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek nakli hastalarında kronik rejeksiyon ile regülatuar B lenfositler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı (KBH) dünya genelini etkileyen, sık görülen ve uygun yöntemlerle tedavi gerektiren önemli bir sağlık sorunudur. Son dönem böbrek hastalığı (SDBH) ise böbrek fonksiyonlarının yaşamsal fonksiyonları idame ettirmede yetersiz kaldığı ve böbrek replasman tedavilerine gereksinim duyulan aşamayı ifade eder. Günümüzde böbrek nakli, SDBH vakalarının pek çoğunda seçkin bir yöntem olmakla beraber, nakil sonrasında bazı hastalar kronik allograft nefropati (KAN) gibi tanısı ve tedavisi oldukça güç bir durum ile karşılaşmaktadır. KAN tanısı; klinik ve histopatolojik bulguların bir arada olmasını gerektirir. KAN için en önemli etyolojik neden olarak immün sistemin yabancı dokuya verdiği yanıtın sonucu olan kronik rejeksiyon karşımıza çıkmaktadır. Kronik rejeksiyonun immün fizyopatolojisi henüz tam olarak netleşmemiş olmakla beraber, B lenfositlerden sentezlenen donör spesifik antikorların (DSA), kronik rejeksiyon sürecinde patolojik rolü olduğu görülmüştür. B hücreler üzerinde son dönemlerde yapılan çalışmalarda, antikor sentezi ve antijen sunucu özelliklerinin yanında, immün yanıt üzerinde inhibitör etkileri ile dikkat çeken regülatuar B lenfositlerin (Breg) varlığının anlaşılması önemli bir ilgi alanı olmuştur. Breg'lerin otoimmün olaylarda, kanser immünobiyolojisinde, enfeksiyonlarda, nakil organa gösterilen toleransta etkin rol oynayabileceği yapılan çalışmalarda gösterilmiş ancak Breg'lerin gelişim basamakları, fonksiyonları ve klinik önemi tam olarak netlik kazanmamıştır. Çalışmamızdaki amacımız, Breg alt tipleri (immatür/transisyonel hücre, plasmablastik hücre, B10 hücre ve BR1 hücre) ile kronik rejeksiyon arasındaki ilişkiyi demografik, klinik ve laboratuvar özellikler dahilinde incelenmesidir. 2016-2019 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Organ Nakli Polikliniğine başvuran, 18 yaş üzerindeki hastalardan 45'i çalışmaya dahil edilmiştir. Klinik nedenler ile yapılan böbrek biyopsisi kronik rejeksiyon olarak yorumlanan yirmi üç hasta kronik rejeksiyon (KR) grubuna dahil edildi. Böbrek fonksiyonları stabil seyirli olan on bir hasta, hasta kontrol (HK) grubuna dahil edildi ve bilinen hiçbir hastalığı olmayan on bir gönüllü birey ise sağlıklı kontrol (SK) grubuna dahil edildi. Tüm gruplardan venöz kan örneği alınarak bu örneklerden immatür/transisyonel B hücreler (CD19+24+38+), plazmablast hücreler (CD19+24+38+27+), B10 (CD24+27+) hücreler ve BR1 (CD19+25+71+73-) hücreler toplam lenfosit popülasyonundaki oranına göre akım sitometri yöntemi ile çalışılmıştır. Hastaların kan örneği alındığı dönemde, hastane bilgi yönetim sistemi olan MİA-MED üzerinden ve organ nakli takip dosyaları üzerinden hastaların nakil öncesi döneme ait bilgilerine ve mevcut bilgilerine ulaşılarak kaydedilmiştir. Üç grup arasında yaş, cinsiyet gibi demografik veriler açısından anlamlı fark görülmemiştir. KR ve HK grupları arasında PRA-1 ve PRA-2 düzeyleri, mismatch sayısı, donör özellikleri gibi immünolojik risk profili açısından anlamlı fark saptanmamıştır. İmmatür/transisyonel B hücre düzeylerinin; KR grubunda [10,00 (2,40-34,80)], HK) grubuna [7,50 (1,80-57,90)] ve SK grubuna [6,90 (3,80-14,00)] göre daha yüksek olduğu ancak gruplar arası hücre düzeylerinin anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Plasmablastik B hücre düzeylerinin; KR grubunda [7,80 (2,10-27,40)] diğer iki gruba göre daha yüksek olduğu, SK grubuna [3,40 (1,20-8,50)] göre farkın anlamlı olduğu (p<0.05), HK grubuna [6,00 (1,80-55,50)] göre farkın anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0.05). B10 hücre düzeylerinin; SK grubunda [5,90 (2,90-8,50)] diğer iki gruba göre daha yüksek olduğu ancak bu yüksekliğin sadece HK [4,10 (0,10-5,90)] grubuna göre anlamlı olduğu (p<0.05), KR grubuna [4,20 (0,10-7,40)] göre yüksekliğin anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0.05). B10 hücre düzeylerinin; KR ve HK grupları arasında anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p>0.05). BR1 hücre değerlerinin; SK grubunda [5,50 (2,80-10,80)], KR [0,50 (0,20-4,60)] ve HK [0,80 (0,30-1,70)] gruplarına göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). BR1 hücre düzeylerinin HK ve KR grupları arasında anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p>0.05). Anlamlı düzeylere ulaşmasa da, KR grubunda, Breg alt tipleri BR1 hücreler haricinde, HK grubuna göre daha yüksek saptanmıştır. Breg'lerin inhibitör nitelikte fonksiyonlarını gösteren çok sayıda çalışma olduğu gibi nakil dokuya toleranslı bireylerde Breg düzeylerinin yüksek olduğunu belirten çalışmalar vardır (114,115). Bu çalışmalarla uyuşmayan sonuçlarımızın B hücre düzeylerinin nakil sonrası süreçte zamansal değişkenlik göstermesi ve Breg indüksiyonu yapan mekanizmaların net bir şekilde bilinmemesi olarak değerlendirilmiştir. Mevcut aşamada, Breg'ler için elde edilen sonuçlar Breg düzeylerini kullanarak kronik rejeksiyon tanısında yardımcı parametre olarak kullanmak için yetersiz görünmektedir. Breg düzeylerinin nakil sonuçlarına etkisi konusunda da daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

B lenfositleriBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+3
Halil Göksel Güzel
Akdeniz University
2019
00

Other supervisors