Theses supervised by Prof. Dr. Hasan Aslan
28 theses · Akdeniz University
Evrimci materyalist bilim anlayışı açısından bilinç sorunu
Birinci şahıs perspektifinden öznel ve içsel olarak erişilebilen zihin durumlarının ve bu bağlamda bilinçliliğin, üçüncü şahıs perspektifinden nesnel bilimin konusu olup olamayacağı, çağdaş zihin felsefesinin en çok tartışılan sorularından birisidir. Günümüzde en çok bilinen ve referans olarak kullanılan düşünce deneyleri de bilince bu ayrıcalıklı erişime veya iç niteliklere göndermede bulunarak, bilinçliliğin varlığının materyalist dünya görüşüne uyumsuzluğunu göstermeyi amaçlar. Bu tezde karşıt görüşler incelenerek açıklandıktan sonra, Daniel Dennett'ın inşa ettiği bilinç kuramı üzerinden bilinçli organizmanın materyalist evrende nasıl ortaya çıktığı ve üçüncü şahıs perspektifinden nesnel bilimin nasıl konusu olabileceği ortaya konulmaya çalışılacaktır. Bilinçli organizmanın ortaya çıkışını Darwinci evrimin doğal seçilim kuramı ile adım adım açıklayan Dennett, Heterofenomenoloji adını verdiği yöntemi ile de bilincin bilimsel olarak incelenebilirliğini gösterir. Tezde son olarak da, bilinci materyalist dünya görüşünün ve dolayısıyla bilimin dışında tutmayı amaçlayan, zihin felsefesinin en bilinen ve değinilen düşünce deneylerine Dennett'ın yanıtları ele alınır. Böylece bilinç sorununun bilimsel bir açıklamasının yapılabileceği; bilincin, bilimin yöntem ve kavramlarının dışında kalmadığı, doğaüstü bir fenomen olmadığı görüşü ortaya konulmuş olur. Anahtar Kelimeler: Bilinç, Dil, Evrim, Materyalizm, Öznellik, Yönelimsellik
Çağdaş epistemolojide bağdaşımcılık teorisi
Çağdaş epistemolojinin önemli sorunlarından olan bilginin yapısı ve gerekçelendirme konusunda ortaya çıkan sonsuz gerileme argümanına çeşitli yanıtlar geliştirilmiştir. Bu çalışma, bu yanıtlardan bağdaşımcı kuramı konu etmektedir. Bu çalışmada bu yanıtlardan biri olan bağdaşımcılık teorisi, epistemolojideki yeri, ortaya çıkışı ve savunucularının epistemolojik görüşleri incelenmiştir. Çalışma altı bölümden oluşmuştur. Çalışmanın ilk bölümünde bağdaşımcılık teorisinin epistemoloji içerisindeki yerine değinilmiş ve çağdaş epistemolojide tartışılan konulara değinilmiştir. Bununla birlikte bağdaşımcılık teorisinin, sonsuz gerileme argümanına verilen cevaplara karşılık olarak, temelcilik teorisine karşı alternatif bir teori olarak öne sürülmesi sonucunda temelcilik konusunun da ele alınmasını gerektirmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, bağdaşımcılık teorisine karşı yapılan ve bağdaşımcılık teorisini destekleyen argümanlar ele alınmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde, bağdaşımcılık teorisini savunan teorisyenler ele alınmıştır. Bu isimlerden Keith Lehrer ve Laurence BonJour bağdaşımcılık teorisini geliştiren isimler olarak karşımıza çıkmaktadır ve bağdaşımcılık teorisi ile ilgili görüşleri ele alınmıştır. Ayrıca bu bölümde Nicholas Rescher ve Donald Davidson'un bağdaşımcılık teorisi ile ilgili görüşleri ve bağdaşımcılık teorisinin doğruluk ile ilgili bağlantısı ele alınmıştır. Çalışmanın sonunda bağdaşımcılık teorisinin gerekçelendirme sorunu çerçevesinde, temelcilik teorisine karşı geliştirilen en iyi alternatif teori olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Epistemoloji, Bağdaşımcılık Teorisi, Temelcilik Teorisi, Bilgi, Gerekçelendirme, Bağdaşım, Doğru.
Modern müzelerin oluşumunda Nadire Kabineleri'nin önemi: Felsefi bir yaklaşım
Nadire Kabineleri, Modern Müzelerin prototipi olarak Rönesans'ta ortaya çıkmışlardır. Rönesans, Ortaçağ anlayışının her bakımdan sorgulandığı ve yavaş yavaş terk edildiği bir dönemdir. Ortaçağ'ın teolojik evren ve dünya anlayışına güvenini yitiren Rönesans insanı yeni bir evren ve doğa arayışı içerisindedir. Nadire Kabineleri, doğayı seküler bir merakla anlamaya yönelen insanın bireysel bir eylemi olmaktan çok, Rönesans'ın felsefi tutumu olarak ortaya çıkmıştır. Ortaçağ düşüncesinin eleştirisi her ne kadar sanatta ve edebiyatta da görülse hayati eleştiri Rönesans'ın doğa felsefecilerinden gelir. Rönesans doğa filozofları, Ortaçağ'ın kutsal doğmalara dayalı bilgi anlayışının tersine, deneye ve gözleme dayalı bilgi anlayışında diretirler. Her ne kadar henüz genel geçer bir yöntem kurulmamış olsa da Modern doğa anlayışına giden yol açılmaya başlamıştır. Modern doğa anlayışının retoriği olacak olan deney ve gözlemin gücü fark edilmiştir. Nadire Kabinelerinin modern doğa anlayışının kurulmasındaki önemi de burada yatmaktadır. Nadire Kabineleri gözlem ve deney verisi cennetidir. Bu çalışmada Nadire Kabinelerinin Modern dünya anlayışının oluşmasında oynadığı rol ele alınmaktadır. Nadire Kabineleri'nin Rönesans doğa felsefesiyle ilişkisi gösterilerek, Rönesans dönemindeki bilgi üretimine yaptıkları katkı belirtilmiştir. Kişisel mülkler olan Nadire Kabinelerinin daha sonra kamusal Modern Müzelere dönüşerek, bilgi üretimine modern anlamda katkısını sürdürdüğü ileri sürülmüştür. Anahtar Kelimeler: Nadire Kabineleri, Rönesans, Müze, Felsefe, Bilgi.
Klasik mantığın temellerine ilişkin betimsel bir çalışma
Diğer bilimlerin ölçüsü ve terazisi konumundaki mantık; bulunduğu bu konum gereği doğru ve eksiksiz olarak açıklanmalı ve kavranmalıdır. Bu önemli disiplinin açıklanması ve kavranması da şüphesiz ki onun içerdiği esasların irdelenmesi, araştırılması ve doğru ve tam olarak anlaşılır bir dille ifade edilmesinden geçer.Her ne kadar Aristoteles'ten önce de mantık üzerine çalışmalar yapılmış olsa da, bunu sistemli bir şekilde yapan ve mantığı bir disiplin olarak kurmuş olan ilk filozof Aristoteles'tir. Aristoteles'in kurmuş olduğu mantık sistemi öylesine başarılıdır ki, yüzyıllar boyunca neredeyse hiç değişikliğe uğramadan mantığa ilişkin yegâne eser olarak hüküm sürmüştür.Klasik Mantığın temellerine ilişkin yapılan bu betimsel çalışmanın amacı mantığın temelini oluşturan Klasik Mantığın yalın ifadelerle ve kolay anlaşılır örneklerle açıklanmasıdır.Formel Mantık, Kavramlar Mantığı, Önermeler Mantığı ve Çıkarım Mantığı olarak dört ana başlık altında yapılan bu çalışmada Aristoteles'in ?Organon? adı altında toplanan altı kitabında yer alan ve mantığın temelini oluşturan kavramlar, tanımlar ve sınıflandırmalar yer almaktadır. Bunlar açıklanırken öncelikli olarak anlaşılır bir dil kullanılmasına ve yer verilen örneklerin bilgileri yeterince pekiştirici bir nitelikte olmasına özen gösterilmiştir.
Gilles Deleuze ve Felix Guattari'de arzu ontolojisi ve politika
Bu çalışmada, Deleuze ve Guattari'nin Anti-Oedipus'unu arzulayan-üretim ve arzulayan-makineler kavramları ekseninde okumanın yollarını araştırıryoruz. Öncelikle reaktif arzu varsayımlarını üreten negatif arzu kavramlarının eleştirisine odaklandığımız ilk bölüm, Anti-Oedipus'ta ?geleneksel arzu mantığı? olarak adlandırılan ve arzuyu ?yasaya?, ?olumsuzlamaya? ve ?eksikliğe? kodlayan anlayışların eleştirsini de zorunlu kılıyor. Bu açıdan geleneksel arzu mantığının kuruluşu Platon'un Şölen'de gösterdiği gibi arzuyu ?sahip olmanın? tarafına yerleştirmekle başlıyor. Psikanaliz'in rolü ise kapitalizm ile ilişkisi içerisinde, Oedipus'un kuruluşu ve arzulayan-üretimnin tüm toplumsal bağlarının koparıldığı ?yapı?ların üretilmesiyle gelişiyor. Deleze ve Guattari, kendi kavramsal yaratımlarının ürünleri olan ?şizoanaliz? yoluyla arzulayan-üretimni kuşatan rekatif, yasaya ve koda dayalı mantıkları reddederek arzuyu tüm toplumsal alana nüfuz eden ?makinesel? bir bağlantı süreci olarak düşünmeyi deniyor. Böylesi bir düşünüşün felsefi soykütüğüne yakından baktığımızda karşımıza Nietzsche, Spinoza ve Bergson'dan alınan kavramların dönüştürülerek üretici bir arzu mantığının oluşturulması için sentezlendiğini gözlemliyoruz. Özellikle Nietzsche'nin ?olumlama?, Bergson'un ?virtüel? ve Spinoza'nın ?içkinlik? kavramları arzulayan-üretimin bileşenleri olarak ?arzu ontolojisi?nin etkin parçaları haline geliyor. ?Fark ontolojisi? ekseni, bize fark ve tekrar arsındaki oyunun olumlayıcı bir arzu ontolojisinin vazgeçilmez varyantlarından birini oluşturduğunu düşündürüyor. Arzulayan-üretimin edimselleştiği düzlemlerde makinesel bağlantılar yoluyla oluşturduğu ilişkiler arzunun ?çokluk?la kurduğu bağlantı ve ilişkileri oluşturur. Bu yüzden ?çokluk? kavramı, Bir ve Çok diyalektiğinin ötesindeki dolayımsız, heterojen, indirgenemez ve yaratıcı bir kavram olarak düşünülmelidir. Öte yandan makine kavramı, teknolojik makine imgelerini aşan bir bağlamda karşımıza çıkıyor. Makine bedenlerle, toplumsal akışlarla, cinsellikle ilişkisi içerisinde bir bağlantı ve bağlantıların düzenlenmesi sürecidir. Anti-Oedipus'ta arzulayan-makineler en özgün kavramsal yaratımlarından birisini oluşturan Organsız Beden'le asimetrik ilişkisi içerisinde inceleniyor. Arzu, haz, tatmin ya da ihtiyaç gibi kategorilere indirgenemez; o üreticidir, üretici bir düzenlemedir ve bu yüzden ona verili ne bir nesne vardır ne de arzulama süreçlerine hükmeden bir özne. Arzu, akışlar içerisindeki bağlantılar yoluyla edimselleşir. Arzu politikası, arzuyu reaktif hale getiren ve onu kendi baskılanışını arzulamaya iten düzenlemelerin şizoanaliziyle ortaya çıkar. Artık, bilinçdışı arzu yatırımlarının düzlemindeyizdir ve bu düzlem paranoid ve şizoid arzu yatırımlarının ayırt edilmesini sağlar, ancak bu ayrım düalist ya da dikotomik bir ayrım değildir. Her yerde molar-paranoid ve şizofrenik çizgilerin kesişimi ve dağılımını görebiliriz. Arzu ontolojisi, ?dır? kipi üzerine kurulu ?mevcudiyet metafiziğini? kıran içkin, yatay ve makinesel bir bağlantı biçimi olarak ?ve? bağlacını kullanır. ?ve? bağlacı diyalektik olmayan moleküler bir sentez düşüncesini getirir beraberinde. Arzu ve ontoloji ve politika ve?Arzu, arzulayan-üretim, arzulayan-makineler, yasa, eksiklik, virtüel, olumlama, içkinlik,şizoanaliz, ?ve? ontolojisi
Sofistlerin bilgi ve varlık anlayışı: Epistemolojik ve ontolojik bir inceleme
Bu çalışmada M.Ö. 450-380 yılları arasında ortaya çıkan sofistlerin bilgi ve varlık anlayışı ele alınmıştır. Sofistlerin bilgi ve varlıkla ilgili görüşleri; onların devlet, eğitim, erdem (arete) ve din gibi pratik konulardaki görüşlerinde yattığından, bu konulardaki görüşleri etraflıca incelenmiştir.İlkin, sofistlerin ortaya çıkışını hazırlayan felsefi, siyasi ve toplumsal koşullar ve bu koşulların sofist düşüncenin oluşmasındaki etkileri incelenmiştir. Sofistler öncesi doğa filozoflarının varlığın ilk ilkesi (arkhe) konusunda çeşitli ve birbirleriyle tutarsız sonuçlara ulaşmaları sofist düşüncenin ortaya çıkışında etkili olan etmenlerden birisi olarak gösterilmiştir.O dönemdeki Yunan siyasi yaşamının gereksinimleri ve erdemli (arete) yurttaşların nasıl yetiştirileceği sorunu, sofistlerin etkili olmasında bir başka önemli etmen olarak değerlendirilmiştir. Sofistler doğa yasalarını; din, ahlak ve geleneklerin oluşturduğu yasalardan ayırt etmişlerdir.Zorunlu yasaların ancak doğaya (physis) ait olduğunu, diğer yasaların (nomos) insan yapımı olduğunu savunurlar. Bu çalışmada physis-nomos ayrımının nasıl oluştuğu açıklanmıştır.İkinci olarak, sofistlerin neredeyse hiçbir konuda ortak bir görüşe sahip olmamaları, bazen birbirlerine ters görüşler ileri sürmeleri, onların düşüncelerini bireysel olarak ele almayı gerektirmiştir. İncelenen sofistler şunlardır: Protagoras, Gorgias, Hippias, Prodikos, Antiphon, Thrasymakhos, Kallikles, Kritias, Anonymos Iamblikhou, Lykophron, Kseniades, Euthydemos ve Dionysodoros. Sofistlerden günümüze neredeyse kalmış olan hiçbir eser olmadığından, sofistlerle ilgili bilgiler için özellikle Platon'un ve Aristoteles'in eserlerine ve sofistleri konu alan o dönemdeki yazılı eserlere başvurulmuştur.Son olarak, Platon'un ve Aristoteles'in sofistlerin bilgi ve varlık anlayışlarına yönelttikleri eleştiriler ele alınıp açıklanmıştır. Özelikle, erdem (arete), eğitim (paideia), devlet, yasa, dil gibi konularda sofistlere yöneltilen eleştirilerin aslında sofistlerin bilgi ve varlık anlayışına yöneltilen eleştiriler olduğu tartışılmıştır.Sonuç olarak, sofistlerin göreceliğinin ve bilinemezciliğinin, felsefede bilgi ve varlık konusunda önemli yaklaşımların gelişmesine katkı yaptığı ileri sürülmüştür.
Kültür kavramının tarihsel ve felsefi yönlerden incelenmesi
Öznel yaklaşımlar ve anlam zenginliğinden ötürü, kültür kavramı üzerine uzlaşılabilir bir tanımdan söz etmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Kültür sözcüğüne yüklenen manaların kökenleri ve günümüzdeki öznel kullanımları, kavramın mahiyetini belirleyen hatları görebilmek açısından önemlidir. Kavramsal, işlevsel ve öznel yaklaşımlar açısından kültür terimine yüklenen manalar çeşitli düşünürler ve onların ekolleriyle "Giriş" kısmında incelenecektir. Kavramsal boyutuyla kültür daha çok düşünsel temelde ele alınacak, ilerleyen süreçlerde bu kavramın kasıtlı eylemlere dönüştürülmesi açıklanacaktır. Kültür sözcüğünün varoluş sebebi kuşkusuz insandır. İnsansız bir kültürden söz edilemez. Daha ilk çağlarda dahi kültürün ortaya çıkışı insanla başlar. Tarımsal faaliyetlerde fiil türünde kullanılan kültür sözcüğü, insanın toprağı işleyerek bir müddet sonra onu hasat etmesi süreciyle yürür. Öyle ki kültürün enine boyuna analizi, insan doğasını incelemeyi vazgeçilmez kılmaktadır. İnsan doğasının çeşitli düşünürlerce incelendiği "İnsan Nedir?" bölümünde açığa çıkarılmaya çalışılan temel, insanın doğal durumu ve kültür ile tanışma sürecindeki durumlarıdır. Bu anlamıyla insan kültürün; kültür insanın neresindedir? Kültür kavramının var olması, en azından adının telaffuz edilmesi dahi onun insanların konuşabildiği dönemlerde ortaya çıktığının işaretidir. Dil, özellikle 18. Yüzyıl Aydınlanma Çağının kasıtlı şekillendirme ve biçimlendirme ülküsüyle vazgeçilmez bir araç olarak kullanılmıştır. Dilin kültür ile olan ilişkisini ortaya koyabilmek amacıyla dilin kökeni ve insana ait duyularla ilişkisi üzerine incelemeler "Kültür Açısından Dilin İşlevi" bölümünde yapılacaktır. Tezin son bölümü olan "Kültürün Günümüze Etkisi ve Eleştirisi" kısmında; eğitimli, yüksek şahsiyetli, akılcı olmak tabirlerinin kültürlü olmak deyimiyle bütünleşmesinin temelsiz olduğuna dikkat çekilecektir. Öyle ki, kültür kavramını ortaya koyanlar rasyonel temelde akılcılığı ve modern düşünceyi savunan Aydınlanma Çağı değil; hiçbir kasıt gütmeksizin sezgisel ve güçlü duygulanımlarıyla köylüdür. Ancak; kültür eleştirileri önemli düşünürler ve kavramları referans alınarak özellikle 18. Yüzyıl Aydınlanma Çağı, rasyonalite ve modernizm üzerine yapılacaktır. Çünkü Aydınlanma Çağı kasıtlı ülküsüyle, kültür kavramının anlamını sözde olumlu bir anlamda değiştirmiştir. Bu temelde; kültür süzgecinden geçen şeyler bütünsel, akılcı ama doğal hislerden yoksun ve yavandır.
Merleau-ponty'nin fenomenolojisinde algıda gerçekliğin yitimi sorunu
Merleau-Ponty, fenomenolojiyi algıyı zemine alarak kurar. Dünyaya gözlerimizi açıp bakmamız yeterdir algılamaya başlamak için. Algı, sadece zihne indirgenemez. Bedenle birlikte algılar ve algılanırız. Merleau-Ponty, Algının Fenomenolojisi' nde zihin-beden, özne- nesne ikiliğini aşmak için betimlemeye başlar. Dünya'ya zihin-beden birliği içinde katılınır. Bir dünyadan söz edebiliyorsak bu beden sayesinde olur. Dünya ile ilk temasımız beden sayesindedir. Fakat algının çok yönlü olması, bedenin şeyler içinde bir şey olarak yer alması bazı ayrımlara götürür. Bedeni nesnel beden ve fenomenal beden olarak, daha sonra yönelimsellik ile bedenin jestlerle birlikte ifadesi Merleau-Ponty'i 'anlam' kavramına götürmüştür. Anlam kavramı muğlak olarak vardır. Bedenin ve algının muğlaklığından anlam çıkmaktadır. Bu ayrımlar daha sonra Merleau-Ponty' nin fenomenolojisinde ikilik sorusunu tekrar sormasına sebep olmuştur ve ontolojiye geçişi burada başlar. Bedenin anonimliği düşüncesi ilk olarak tohumları Algının Fenomenoloji' sinde atılmıştır. Merleau-Ponty, ontolojiye geçtiğinde bedenin anonimliği düşüncesi onu ten ontolojisine götürür. Dünyanın teni kavramı tüm var olanlardan oluşmaktadır. Gören ile görünür, dokunan ile dokunulan hatta görünün altındaki görünmez de bu dünyanın ortak tenine katılır. Merleau-Ponty için ten kavramı ete kemiğe bürünmüş tenden daha fazlasıdır. Merleau-Ponty' nin fenomenolojisinde ve ten ontolojisinde anlam ve gerçeklik günümüzde şekillenmesinin izleri devam etmektedir. Bazen bir bakış ile dokunarak ve dokunularak başkaları ile gerçekliğimizin bağları var olmaktadır. Gerçeklik kavramı Merleau-Ponty'nin ontolojisinde temellendirilmeye başlamıştır. Muğlaklık kavramıyla başlayan anlamlandırma, Merleau-Ponty'nin ontolojisinde gerçeklik zemininde oluşmuştur. Anahtar Kelimeler: Algı, Beden, Fenomenoloji, Ontoloji, Ten, Gerçeklik
Heidegger'de varlığın belirlenimleri olarak zamansallık ve mekansallık ilişkisi
Bu çalışma, Heidegger'in erken dönem ve geç dönem eserlerinden hareketle, mekansallık anlayışını açıklamayı amaçlamaktadır. Heidegger'in felsefesinde Varlık anlayışı oldukça önemlidir. Heidegger erken dönem eserlerinde Varlık ile kökensel ilişkiyi Dasein üzerinden kurmaktadır. Bu çalışma, insanın Varlık ile olan kökensel ilişkisini ve açıklığını mekansallık açısından ele almaktadır. Ayrıca, Varlık ve Zaman'da ifade edilenin aksine zamansallık temellendirmesi olmadan kendinde bir mekansallığın mümkün olduğunu gösterme amacındadır. Heidegger erken döneminde mekansallığı, Dasein'ın temel karakterlerinden biri olan 'Sorge' ve zamansallık perspektifinde temellendirmektedir. Bu nedenle bütünlüklü bir mekansallık anlayışı, ancak Heidegger'in geç dönem eserlerini kavrayarak mümkündür. Dolayısıyla, bu çalışma yalnızca erken dönem Heidegger'e bağlı kalmamıştır. Heidegger'in fenomenoloji ve sanat anlayışlarıyla birlikte, insanın ikamet etme 'tecrübesi' birlikte düşünülmüştür. İnsanın dünyada-olmaklık neticesinde Varlığın 'koruyucusu' olması her daim insanın özsel ve varoluşsal mekansallıkla kopmaz bir bağı olduğunu göstermektedir. Bu çalışma sonucunda, insanın mekansallığıyla birlikte, Varlık ile ilgili anlayışı ontoloji ve fenomenoloji, sanat ve hakikat, inşa etme ve ikamet etme yönleriyle açıklanmıştır.
Çocuklar ve filozoflar: Felsefi soruların merak ve eleştirel düşünmeye etkileri
21. Yüzyıl dünyasında karmaşık ve hızla değişen bir düzen içinde merak ve eleştirel düşünme yetenekleri her zamankinden daha değerli hale gelmiştir. İnsanların çevrelerini anlamaya, derinlemesine düşünmeye ve yeni bakış açıları kazanmaya yönelik bu ihtiyacı, felsefi soruların önemini yeniden ortaya çıkarmıştır ve bu çalışma felsefi düşünme ve sorgulamanın çocuklar üzerinde nasıl bir etki yarattığını incelemeyi amaçlamaktadır. Matthew Lipman'ın ortaya çıkardığı Çocuklar için Felsefe yöntemi zamanla gelişmiş ve bu gelişim süreci, özellikle felsefi düşünmenin çocuklar ve yetişkinler arasında nasıl uygulanabileceği konusunda farklı bakış açılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Lipman'ın öncülük ettiği yöntemin temel amacı, çocukların düşünsel yeteneklerini geliştirmek ve mantıksal akıl yürütme becerilerini desteklemektir. Bu yaklaşım, çocukların erken yaşlardan itibaren felsefi sorularla baş etmeyi öğrenmelerine ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmelerine olanak tanır. Bu bağlamda, çocuklarla felsefe yapma fikri, onların eğitim hayatlarında daha başarılı ve düşünsel olarak donanımlı bireyler olmalarının gerekliliği düşüncesiyle şekillenmiştir. Çocuklar, dünyayı keşfetmeye ve anlamaya doğuştan gelen bir merakla başlarlar. Küçük yaşlardan itibaren, etraflarındaki olayları anlamlandırmak ve neden-sonuç ilişkilerini kavramak için sürekli sorular sorarlar. Bu merak, onların zihinsel kapasitesini genişletirken aynı zamanda düşünsel gelişimlerine temel oluşturur. Ancak zamanla, eğitim sistemi ve toplumsal normlar, bu merakın birçok çocukta azalmasına neden olabilir. İşte burada felsefi sorular devreye girer. Filozoflar da insan deneyimini anlamlandırmak için felsefi soruları kullanır. Onlar için, cevaplardan çok sorular önemlidir. Felsefi düşünme, konuları yüzeyden öteye taşımayı, farklı fikirleri değerlendirmeyi ve düşünceleri sorgulamayı içerir. Bu süreç hem bireysel düşüncenin derinliğini artırır hem de toplumsal ve kültürel düzeyde yeni bilgi ve anlayışlar ortaya çıkarır. Filozoflar, insanlığın temel meseleleri üzerine kafa yorarken, genellikle sıradan gibi görünen soruların ardındaki derin anlamı keşfederler. Bu çalışmanın amacı, çocukların ve filozofların düşünme tarzlarının ve meraklarının kesiştiği noktada, felsefi soruların ve çocuklarla felsefe yönteminin nasıl bir rol oynadığını anlamaktır. Felsefi soruların merak ve eleştirel düşünmeyi nasıl şekillendirdiğini detaylı bir şekilde inceleyeceğiz.
Yapay zekaya uygulamalı etik bağlamında bir yaklaşım
İnsanoğlunun teknolojiyle ilişkisi mitolojik anlamda imgesel, tarihsel anlamda uygulamalı örnekleriyle günümüze dek sürmüştür. İnsanın yaratma eylemi için kullandığı techne, öznenin nesneyi belirlediği bir serüveni temsil ederken bu anlayış çağdaş dünyada nesnenin özneyi belirlemesine dönüşmüştür. Bu doğrultuda insanoğlu yarattıklarıyla yüzleşmek, hesaplaşmak hatta kendi doğasına geri dönebilmek için adeta bir yarışa mecbur bırakılmıştır. Eskiçağdan bu yana gelişen sürecin çıktısı teknolojik anlamda yapay zeka olarak ifade edilebilir. Yapay zeka teriminin bileşenlerinden zeka, akıl kavramının daraltılmış bir formu olarak sayısal sistemlerdeki süreçlere karşılık gelmektedir. Bu darlık zekanın salt hesaplamalı ya da rasyonel süreçleri kapsaması, aklın ise estetik, sanat, duygular, psikolojik gibi pek çok sürece ev sahipliği yapmasından ileri gelmektedir. Zekanın akıl karşısındaki bu zayıflığı tarihin akışıyla yerini tam tersi bir anlayışa bırakmıştır. Bu anlayış çerçevesinde zeki olan insanın yüceltildiği insan modeli öne çıkarken, akıllı insandan daha az söz edilmeye başlanmıştır. Bu yönüyle yapay zeka ifadesinin pek çok çevrede ilgi çekici bir şöhrete sahip olduğundan söz edilebilir. Zeka teriminin bu kullanımı yapay zeka açısından kullanıldığında uzun vadede bazı etik problemlere yol açabileceği fark edilmektedir. Söz gelimi aklın enginliği karşısında hesaplamaya dayalı zekanın insanı tanımlaması hem aklı hem de zekayı yeniden sorgulamayı gündeme getirmektedir. Yapay zeka meselesinde konu insan aklı ve makine zekasının yarışına dönüşmektedir. Bu bağlamın bütün dinamiklerinin eleştirel bir yaklaşımla değerlendirilmesi etik hususlara dikkat çekmek ve olası çözüm önerilerini ortaya koymak açısından literatüre katkı sağlayacaktır. Başlangıç olarak felsefi bir izlekte zihin süreçleri incelenmiş olup algoritma temelli sayısal sistemlerin işlevleriyle karşılaştırılmıştır. Bu kurgudan yola çıkarak hem öznenin hem de nesnenin etraflıca anlaşıldığı bir yaklaşım neticesinde insan doğası ve algoritmanın doğurduğu bazı kaygılar ve risk faktörleri geleceğe yönelik potansiyeli incelenmiştir. Bu noktada kavramları düşünme, araştırma ve üretme gibi felsefinin amaçları düşünüldüğünde yapay zekanın doğuracağı etik kaygılar ve risk faktörleri belirlenmiştir. Tespit edilen potansiyel riskler ve etik kaygılar ışığında birtakım olası felsefi sonuçlara yer verilmiştir. "Yapay Zekaya Uygulamalı Etik Bağlamında Bir Yaklaşım" özü itibarıyla bir özne – nesne problemini konu almaktadır. Bu bağlamda tarih boyunca öznenin nesneyi belirlediği bir sürece tanıklık etmenin ötesinde nesnenin özneyi belirlemeye kalkıştığı yeni bir anlayışın sorgulaması yapılmıştır. Bu sorgulama kavramsal temeller barındırdığından felsefi söylemden bağımsız düşünülemez. Kaldı ki; akıl, zeka, bilinç, algı gibi felsefi kavramları indirgemeci bir anlayışın mekanik sembollerine kurban etmek mümkün değildir. Bu nedenle yapay zekanın arka planını oluşturan felsefi düşünceyi anlamak, algoritmanın gelecekteki olası sonuçlarını anlamamızı sağlayacak önemli bir noktadır. Tarihsel süreçte özne – nesne etkileşiminde filizlenen etik kuramları sınıflandırmak bu yapay zekanın olası sonuçlarını ön görebilmek için etkili bir yöntemdir. Sonuç olarak bu yöntemler ve bilgiler ışığında insan ve yapay zeka ilişkisinin doğuracağı muhtemel olgulara ve potansiyel felsefi sonuçlara yer verilmiştir.
Spinoza'nın Stoacı evren modeli
Spinoza'nın içkinlik-aşkınlık problemini analiz ederken ortaya koyduğu felsefi anlayışın Stoacılarla olan benzerliğine dikkat çekmek ve öne sürdüğü evren modelinin aslında bir Stoacı anlayış olduğunu kanıtlamak.
Analitik ve post-analitik felsefede nesnellik sorunu
Bu çalışmada analitik ve post-analitik felsefe geleneği düşünürlerinin nesnellik sorununa dair görüşleri değerlendirilmektedir. Analitik ve post-analitik düşünürlerin görüşleri, iki temel yaklaşıma ayrılmıştır. Epistemolojik nesnellik için ontolojik nesnelliğin gerekli olduğunu savunan düşünürler realist; gerekli olmadığını savunan düşünürler karşı-realisttir. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde analitik ve post-analitik felsefe geleneğini önceleyen modern felsefe düşünürlerinin epistemolojisi ve nesnellik sorunu ile ilgili görüşleri incelenmiştir. İkinci bölümde nesnellik sorunu temelinde analitik ve post-analitik felsefe geleneği realist düşünürlerin görüşleri incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Üçüncü ve son bölümde nesnellik sorunu temelinde analitik ve post-analitik felsefe geleneği karşı-realist düşünürlerin görüşleri incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonuç bölümünde epistemolojik nesnelliğin ontolojik nesnelliği gerektirdiği; analitik ve post-analitik felsefe geleneği nesnellik sorununun aynı temele dayanması nedeniyle modern felsefe nesnellik sorununun farklı bir formu olduğu savunulmuştur.
Heidegger'in ekolojik bakışı: Olası ekoloji tartışmaları için bir zemin
Heidegger'in felsefesi çoğunlukla; ontoloji – fenomenoloji – hermenuetik – varoluşçuluk – modernite eleştirisi (bilim-teknik-sanat) – 'düşünmek' – din ve politika üzerine tartışılmıştır. 1970'lerden itibaren geniş bir şekilde tartışmaya açılan ekoloji düşüncesi içerisinde de Heidegger'in sorgulamalarının yer yer literatüre girdiği görülmektedir. Yalnız bütün ekoloji akımları Heidegger'den yüzeysel olarak (teknoloji tartışmaları odaklı) değinmişlerdir. Derin Ekoloji ve NSDAP Ekolojisi hariç hiçbir ekoloji akımıyla (sosyal ekoloji, eko-sosyalizm, eko-feminizm, eko-anarşizm) Heidegger ilişkisinin nasıl olabileceği sorgulanmamıştır. Bu çalışma Heidegger'in düşüncesi bütünlüklü olarak bir araya getirilerek Heidegger'in kendine özgü bir ekoloji yaklaşımı olduğunu iddia etmektedir. Heidegger'in kendine özgü ekoloji yaklaşımı, diğer ekoloji akımlarının tartışmaları ile karşılıklı okumalar ve yorumlamalar yapılarak ele alınarak olabildiğince geniş bir hatta ortaya konulmaktadır. Bu çalışma, Heidegger düşüncesini kendi içinde bütünlüklü bir şekilde ortaya koymakla onun düşüncesinin 'ekoloji' yoğunluklu bir düşünce olduğunu açığa çıkarmaktadır. Bununla beraber 'ekoloji' içerisindeki çözümlenemez tartışmalara (özne, bilinç, doğa gerilimi – insan-merkezlilik, çevre-merkezlilik gerilimi – kapitalizm, teknoloji, mülkiyet gerilimi gibi) farklı bir bakış açısıyla yaklaşılarak çözüm olanaklarını (aletheik ve poetik yaklaşım, dilsel-düşünsel yaklaşım) ortaya çıkarmaktadır.
Platon'un erdem anlayışının ereği olarak yaşam bütünlüğü
İnsanın içinde yaşadığı kültürün kendine ait evrimsel dinamikleri vardır. Bu dinamikler uyarınca değişen, başkalaşan kültürel dünya her dönemde insanlığın karşısına yeni ahlaki sorunlar çıkarmıştır. Bu ahlaki sorunların tamamı insanın yaşamasıyla ilgilidir ve insanın yaşamını yeniden anlamlandırmasını gerektiren koşullar yaratır. Çağımız var olan ve var olması olası birtakım varoluşsal krizlerin eşiğindedir. İnsanlık çağlar içerisinde çeşitli varoluş krizleriyle yüzleşmiş ve düşünürler bu krizlerin aşılabilmesi adına çeşitli kuramlar geliştirmişlerdir. Varsayımsal bir varoluş krizinin aşılması için yaşam bütünlüğü adı altında bir anlayış tasarlanmaktadır. Bu tasarı temelde insanın yaşamına etki eden birtakım olumsuz etmenlerin öz bilinçle sorgulanması ile, kendini bilerek, bireysel özgünlüğünde yaşamını sürdürmesi üzerinedir. Anlayışın bireye sunacağı alternatiflerden biri erdeme dayalı bir yaşamdır. Erdem problemi özellikle İlkçağ felsefelerinde baskın olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsan felsefesi ile birlikte erdem kavramı düşünce dünyasında bir öğe olarak belirmiş ve çağın bütün ahlak düşünürleri tarafından tartışılmıştır. Bu tartışmaların en verimlilerinden biri Platon'un erdem anlayışıdır. Platon bilgelik temelinde erdemli bir insan modeli kurgulayarak içinde yaşadığı varoluşsal kriz dönemine bir alternatif sunmuştur. Bu bakımdan Platon, içinde yaşadığı dönem ve etkileşim halinde olduğu diğer düşünürler, yaşam bütünlüğü anlayışının temellendirilmesine bir örnek olması bakımından, erdem temelli bir insan modeli görüşü doğrultusunda değerlendirilecektir. Anahtar Kelimeler: Yaşam bütünlüğü, İlk Çağ felsefesi, etik, erdem, Platon
Ben'in zamandaki özdeşliğinde belleğin rolü: Descartes ve Bergson
Bu tez çalışmasında belleksiz Ben'in olanaksız olduğu hipotezinden hareketle Ben'in zamandaki özdeşliğinin tek ölçütünün bellek olduğu tezi savunulacaktır. Belleksiz Ben'in olanaksızlığı zaman argümanıyla temellendirilecektir. Bunun için yapılacak tartışmada Descartes ve Bergson olmak üzere iki filozofa uğrayarak bazı temeller geliştirilecektir. İlk olarak Descartes'da Ben'in (I/self) zamandaki özdeşliği için, öncelikle Ben terimi belirlenecek, bunun niçin zihin ile beden ayrımı, birliği ve etkileşimi çerçevesinde bir tartışma yapılacaktır. İkinci olarak, Descartes'ın zaman kuramı üzerine yapılacak tartışmada dual zaman terimleri ele alınacak ve bu kapsamda "düşüncedeki zaman" terimi türetilecektir. Bu özdeşliğin Descartes'ın kesintili zaman anlayışına uygun olarak geliştirilen doğuştan bellek aracılığıyla olabileceği varsayımından hareketle yapılması gerektiği ileri sürülecektir. Bu doğrultuda, üçüncü olarak, Descartes'ın bellek kavramı üzere kapsamlı bir tartışma yapılacak, bunun sonucunda duyusal, yöntemsel ve entelektüel olmak üzere üç bellek kavramı belirginleştirilecek; bunun aslında Descartes'ta bir doğuştan belleğe olan ihtiyacı açığa çıkardığı ileri sürülecektir. Buradan hareketle de, Descartes'ın cogito'yla ilişkisinde "doğuştan bellek" terimi türetilecektir. Bu belleğin olanağı, onun doğuştan idealar kuramına ve zaman ideasına dayandırılacaktır. Son olarak da, düşünen-Ben'in türetilen doğuştan bellek ölçütüyle kendine özdeş olduğu ortaya konacaktır. Böylece doğuştan belleğin, düşünen Ben'in zamandaki özdeşliğinin bir ölçütü olduğu temellendirilmiş olacaktır. İkinci olarak Bergson'un kesintisiz süre ve bellek terimleri üzerine yapılan bir tartışmadan sonra, onun yaşayan Ben'inin kendi süresindeki özdeşliğini, kendi süresini toplayan bellek ölçütüyle sağlandığı ileri sürülecektir. Böylece hem Descartes'ın hem de Bergson'un zaman anlayışlarından türeyen belleğin, Ben'in zamandaki özdeşliği için bir ölçüt olabileceği gösterilmiş olacaktır. Üçüncü olarak ise, bu iki filozofun dizgeleri açısından sağlanan Ben'in özdeşliğinden hareketle, belleğin Ben'in varoluşu için zorunlu bir terim olduğu üzerine bir özdeşlik argümantasyonu kurulacaktır. Buna göre, Ben'in beden ve değişim terimlerini bellekle nasıl aşarak kendine özdeş olduğu ve Ben'in zamanda yeniden varolduğu ya da kendini aştığı halde, yeni bir varoluş halinde nasıl yine kendine özdeş olduğu sorunu ele alınacaktır. Ben'in bu yeni varoluş halini, Descartes açısından Tanrı ve değişmez zihinsel töze bağlı doğuştan bellek sağlarken, Bergson'da yaratıcı yaşam atılımıyla kesintisiz süresinde yeni varolan Ben'in özdeşliğini, bu süreyi toplayan yaşayan bellek sağlamaktadır. Sonuç olarak belleksiz Ben'in varoluş süresi-zamanı boyunca kendine özdeş olması olanaksız olduğu, bu nedenle Ben'in varlığının son bulacağı çıkarımı yapılacaktır. Buradan hareketle bellek olmaksızın bir Ben'in varoluşunu sürdürmesi, benliğin ve kişiliğin korunmasının da olanaksız olduğun sonucu çıkarılacaktır. Anahtar Kavramlar: Ben, Bellek, Descartes, Bergson ve Özdeşlik.
Dylan Thomas'ın kendine özgü modernizmi: Lacancı bir tartışma
Bu çalışmanın amacı, üslup ve içerik bakımından, çağdaşı olan şairlere kıyasla, anlaşılması ve konumlandırılması zor kabul edilen Dylan Thomas'ın şiirlerini, geç dönem Lacancı öznellik kuramı ile okuyarak Thomas'ın sui generis modernizmini incelemek ve geç Lacancı psikanalitik eleştirinin şiir yorumlama, şiirin anatomisini kurmakta ne derece mahir olduğunu tartışmaktır. Thomas'ın özellikle erken dönem şiirlerini mercek altına alan bu okuma Lacancı imgesel-simgesel-gerçek üçlü düzeninde dilin ve insan öznesinin doğası gereği yalnızca simgesel düzende konumlanabilen şiir kişisinin söylemi üzerinden öznelliğin nasıl kurulduğunun bilgisine odaklanmaktadır. Thomas'ın şiirlerinde özne doğrusal olmayan zaman deneyimleri üzerinden, kastre eden, yıkıcı ve hapsedici olan dilin -simgeselin- doğasına direnir. Bu direniş, Thomas'ın şiirlerinde okuyucuya simgesel ve imgeselin nüfuz edemediği gerçek düzlemine dair nüveler sunar. Aynı zamanda bu, bu tezde tartışılan şiirsel hakikati mümkün kılan yaratıcı edimin [poiein] de ateşleyicisidir. Bu tezin iddiası şudur ki geç Lacancı sintom, jouisssance, Borromea düğümü, büyük Öteki, Baba'nın Adı gibi kavramlar ve post-Lacancı düşünürlerden Badiou'nun anti felsefe ve hakikat üzerine fikirleri Kristeva'nın iğrenme, semiyotik khora ve Žižek'in 'gerçek Gerçek' düzlemi gibi kavramları; okura, Dylan Thomas'ın ancak sui generis üslubu ile kurmuş olabileceği mümkün görünen süreç şiirselini anlamada, şiirinin anatomisini kurgulamada, ve şiirsel hakikat fikrinin imkanlılığını savlamada benzersiz veriler sunmaktadır. Thomas'ın otantik üslubu ile ilgili spekülasyon yapmaya girişmeden önce buradaki geç Lacancı bir okumanın, ilk önermesi şudur; Lacan'ın geç döneminde kuramını neden matematiksel soyutlamalara ve özneyi nasıl simgeselleştirilmeye direnen gerçeğe/Spinozacı bir bedene ilişkin tecrübesine yaklaştırdığı, şiirsel dil üzerinden yorumlanabilir. Benzer şekilde Thomas'ın süreç şiirselinde sıklıkla tekrarlanan şairin kendi bedeni, annesinin bedeni, zaman, doğa üzerinden deneyimlenen jouissanceları her ne kadar belirli bir uzamda mümkün olsa da, ifade edilebilir ki Thomas'ın şiirlerinde vurgu uzama değil sürecin kendisinedir. Hem bu süreci hem de şiirsel hakikati anlamak ise Lacan'ın özellikle aktarım üzerine verdiği X. Seminer'inde kurguladığı Platoncu 'aşk'ı -arzuyu- çözümlemekle mümkün görünmektedir. Yine bu tezde değinilen Bodiou'nun şiirsel hakikat düşüncesine göre; ancak dilin şiirsel doğası üzerinden anlaşılabilir ki güç ontolojisi veya 'arzunun nesnesinin yokluğu' söz konusu sürecin hareket ettiricisidir. Bu sürecin taşıyıcısı ise, şiirsel dille kendini ifade etme olanağını bulan konuşan öznedir. Tam olarak bu önermeden hareketle bu çalışma savlamaktadır ki Lacan'ın bilinçdışı söyleminin ve Thomas'ın şiirinin konuşma/dile gelme edimi üzerine oluşturulduğu bilgisine dayanarak, şiirsel hakikati mümkün kılan şey her iki konuşan öznenin dillerinin bu çok katmanlı şiirsel, esrik yapısıdır. Bu noktada şayet varsa, hakikat şiirseldir ya da diğer bir ifade ile bu hakikat ancak şiirsel hakikat olarak poieinin hakikati olabilir. Bu tez, buradan hareketle, bu şiirsel hakikat kurgusu çerçevesinde; geç Lacancı kuramla Thomas'ın modernizminin izinin sürülebileceğini savlamaktadır. Thomas'ın sözü edilen kendine has modernizminin kaynağı, nüfuz edilemez Gerçek düzleminin beden ve jouissancelar üzerinden kurduğu tahakkümün neticesinde şiir kişisini olduğu ana sığdırmayıp ona doğrusal olmayan bir zamanda bir süreç deneyimletmesidir.
Platon ve Aristoteles'te Khora'nın ontolojik belirlenimleri ve mitolojik kökenleri
Platon'un kozmosun inşasını ele aldığı Timaios Diyaloğunda bahsettiği khora, Platoncu kozmolojinin en temel aktörlerindendir. Aristotelesçi evren tasavvurundaki merkezi kavramlardan bir tanesi olan ilk madde öğretisi de Aristotelesçi varlık öğretisinin en temel aktörlerindendir. Bu çalışmada Platon'un khora ile ilgili Aristoteles'in ise ilk madde öğretisi ile ilgili tasavvurlarının kökenlerinin felsefe öncesi dini temsilde olduğu iddia edilmiştir. Buna göre, üç ana bölümden oluşan bu çalışmada ilk olarak, Platon'un khora ile ilgili görüşleri ele alınmış ve filozofun kavrama yüklediği anlamlar ve işlevler yine filozofun kavrama dair sunduğu çeşitli metaforların analiz edilmesi yoluyla incelenmiştir. Çalışmada ikinci olarak, Aristoteles'in khora eleştirisi ve filozofun ilk madde öğretisine dair sunduğu düşünceler incelenmiştir. Aynı zamanda Aristoteles'in ilk madde öğretisinin, bazı noktalarda Platon'un khora tasavvuru ile benzerlikleri üzerinde durulmuştur. Çalışmada üçüncü olarak ise hem khora hem de ilk madde kavramlarının kökenlerinin, felsefe öncesi dini temsilde bulunduğu iddia edilerek, kozmogoni ile kozmoloji arasında gerçek bir süreklilik olduğu iddia edilmiştir.
Vaoluşçu Feminizm: Heidegger, Sartre ve Simone De Beauvoir felsefesinde kadının varoluş imkanı
Kadın kavramını, toplumsal, tarihsel, bireysel ve felsefi yönden ele alıp inceleyen farklı feminist bakış açılarının ortak sayılabilecek yönü, kadının eril bir dünyada dezavantajlı olarak konumlandırıldığı düşüncesidir. Farklı feminist bakış açılarından, kadını bu dezavantajlı konumlandırılışı eleştirele bir çözümlemeyle ele alınmış ve çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu çalışmada farklı feminist yaklaşımlara değinilecek ancak Simone de Beauvoir'in görüşleri bağlamında varoluşçu feminizm temel alınacaktır. Second Sex adlı eseriyle kadın kavramı konusunda literatürde önemli bir yere sahip olan Simone de Beauvoir bu eserinde varoluşçu bir yaklaşımla kadın kavramını sorgulayarak diğer feminist yaklaşımlardan oldukça farklı olan varoluşçu feminizm yaklaşımını geliştirmiştir. Beauvoir kadının olumsuz durumun düzelmesinin yolunun kadının kendi varoluşunu doğru bir biçimde anlaması ve eyleme geçirmesi gerektiğini geçtiğini savunmaktadır. Varoluşçu feminizmin uygulanabilir olduğunu, Beauvoir onu kendi yaşamına uygulayarak göstermiştir. Çalışmanın ilk bölümünde pek çok feminist akımın varlığını ortaya koymak ve bu akımların sunduğu çözüm önerilerinin kadının ötekileştirilmiş konumunun düzelmesinde yeterli kalmadıklarını göstermek amaçlanmıştır. İkinci bölümde, Beauvoir'in varoluşçu feminizm düşüncesini ortaya koyarken varoluş felsefelerinden en çok etkilendiği Heidegger ve Sartre'ın varlık anlayışları ele alınmıştır. Bu bölümün ele alınma amacı ise Beauvoir'in Heidegger ve Sartre'ın varlık felsefesinden derin bir biçimde etkilendiği göstermektir. Üçüncü bölümde ise, özellikle Beauvoir'in en önemli eseri olan Second Sex çerçevesinde her iki cinsiyetin de hangi noktada birbirinden ayrıldığı ve bu ayrımın nerede başladığı göstermek amaçlanırken aynı zamanda Beauvoir'in savunduğu çözüm önerisinin hem teorik hem de pratik anlamda uygulanması mümkün olduğu düşüncesi ile bu çözüm önerisinin doğruluğu savunulmaktadır. Çalışmanın amacı, kadının dezavantajlı konumunun düzeltilmesi konusunda varoluşçu feminizm dışındaki akımların çözüm önerilerinin, kadının varolan konumuna tek bir pencereden baktığını ve pratik anlamda kadının hayatına uygulayacağı gerçekçi bir çözüm olamadığını tartışıp, uygulanabilir olanını Simone De Beauvoir'in varoluşçu feminizmi olduğunu göstermektir. Bu bakımdan çalışma, varoluşçu feminizmin en önemli temsilcilerinden olan Simone de Beauvoir ve Beauvoir'in önemli ölçüde etkilendiği varoluşçu filozoflar olan Heidegger ve Sartre çerçevesinde sınırlandırılmıştır. Çalışmanın önemi, kadının dezavantajlı konumunun düzelmesinin sadece kadın için önemli olmadığını, genel olarak toplumun olumlu bir şekilde etkileyeceğini ifade etmektir. Anahtar Kelimeler: Varoluşçuluk, Feminizm, Beauvoir, Kadın
Georges Bataille'ın felsefesinde erotizm ve ölüm kavramlarının egemen ve tüketim kavramlarıyla ilişkisi
İlkel insanın alet kullanımıyla başlayan çalışma dünyasını Bataille, varlığının kişisiz düzleminden ayrılarak özne ve nesnenin oluştuğu aşkın dünyaya geçiş olarak yorumlar. Emeğiyle kurduğu nesneler dünyasında insan, içkinlik dünyasının egemenliğini kaybederek yaşamı; çalışma, fayda ve yarar kaygısının köleliğine indirgemiştir. Çalışma ile beraber, gelecekle kurulan ilişki, ölüm bilincine sahip olmanın koşulunu oluştururken; aynı zamanda erotik alana da açılmaktadır. Üretken bir ereksellik içinde beliren tüketim, insanın varlık temelindeki yegâne arzusu olan egemenliğin hesapsızca tüketiminin karşısındadır ve bu nedenle savurganca tüketim olan erotizm, çalışma dünyasının birikim anlayışı tarafından sürekli saldırıya maruz kalmaktadır. Çalışma, ölüm bilinci ve cinsel yasakların oluşturduğu profan dünya, bu yüzden genel ekonominin yasalarından ayrılmaz bir bütünsellikle karakterizedir. Bataille, ekonominin yasalarını bilmeden onun yaşam üzerindeki egemenliğini anlamamızın olanaksız olduğunu söyler. Bu nedenle sınırların dondurulması, ırklılaştırma politikaları, cinsiyetlendirme ve bedenlerin terbiye edilmesi başat olmanın hedef olduğu genel ekonomi politikasının nesneleridir aslında. Yasakla temas eden ilkel insanın taşıdığı bulaşıcılık modern dünyada; savaşlar, sanayileşmemiş bölgelerdeki katliamlar, işkence ve toplama kampları, cehalet, fanatizm, şiddet, ekolojik tehdit ve salgın hastalıklar olarak yaşamın içinde hâlâ dolaşmaktadır. Hâlbuki, hayvanlıktan çıkarak aşkın olana adım atan insanın arzusu, kaybettiği bu kendi bilincine yeniden kavuşmaktır. Bu nedenle Bataille tarihi ilerleme olarak değil; içkinliğe yabancılaşmanın tarihi olarak nitelendirir. Bataille'a göre, insan yaşam karşısındaki bu aşağılanmadan; ancak erotizm, kurban, ölüm ve kahkahanın sınır deneyimleriyle çıkabilir. Bu sınır deneyimler kutsaldışı dünyanın şemalarının askıya alınması suretiyle aşılması neticesinde, dünyadan çıkış anlarını oluşturmaktadır.
Etik-estetik üzerinden mimarlık okuması
Mimarlık en temel tarifiyle planlama, tasarım, mühendislik, ve inşaatın somut çıktısıdır. Binlerce yıldır etrafımızı şekillendirme biçimimiz, yaşamımızı sürdürdüğümüz mekanları inşa etme sürecidir. İnsanların avcı toplayıcılıktan yerleşik medeniyetlerin üyeleri haline gelmeleri ile birlikte mimarlık doğmuştur. Mimarlığın amacı, insanın yaşamını sürdürebilmesi için çevreyi fonksiyonel biçimde tasarlamasıdır. İnsanın iyi ve doğru yaşama adım atması için ön koşul olan mimarlık, bu açıdan etik bir faaliyet olmanın ilk nedenini temellendir. Bir yapının mimari bir değere sahip olması sadece ihtiyacı karşılaması değil, onun kültürel ve estetik bir değer taşıması anlamına gelir. Mimari eserler diğer sanat yapıtları gibi onu üreten ve deneyimleyen kişilerle birlikte estetik değerlendirmeye ve etik soruşturmaya konu olurlar. Güzel sanatların bir bölümü sayılan plastik sanatlar dalı olan mimarlığın sanat mı, teknik mi yahut her ikisi mi olduğu sorusu çok eskiye dayanan bir tartışma konusudur. Plastik sanatlarda gerçekliğin değil, ideal olanın önemi vardır. Bu sebeple güzel görünümün öne çıkarılması Avrupada'ki görsel sanatların temel prensibi olmuştur. Postmodernizim ile "ne olsa gider" anlayışı "sanat nesnesi" ve sanayi nesnesi" arasındaki çizgiyi belirsizleştirmiş, mimari yapılarda estetik ve ticari kaygıları besleyerek fonksiyonu arka plana atmıştır. Modern mimarlığın diğer mühendislik dallarıyla yakın ilişki içinde olması ve teknolojinin gelişimi sayesinde proje üretim araçlarının büyük ölçüde değişmesi pek çok etik-estetik problemi beraberinde getirmiştir. Mimarideki yetkinliği temsil eden Etik-Estetik Birliğini Biriciklik ve Kitsch yapı örnekleri üzerinden analiz etmek çalışmamıza temel oluşturacaktır. Tasarımlarda işlevsel olmayan ve rastgele görsel çözümler üreten kaotik, kimliksiz ve taklit yapıların kaynağı kitsch estetiğinin mimaride kopya ve intihali meşrulaştırması sorgulanarak olası çözümler sunmak bu tezin amaçları arasındadır.
Hafıza ve imgelem ilişkisi üzerine fenomenolojik bir çalışma
Bu tezde Platon'dan Deleuze'e imgelem ve hafıza konusunda özgün görüşleri olan filozofların argümanları ele alınıp tarihsel bir çözümlemeyle karşılaştırmalı olarak sunuldu. Birinci bölümde İlkçağ filozoflarının imge ve hafıza düşünceleri ele alındı. Platon'dan Augustinus'a kadar bu kavramların ele alınışı irdelendi. İkinci Bölümde Modern dönemdeki imgelem ve hafıza kavramları Thomas More, Campenalla, F. Bacon, Montaigne gibi utopyacı filozofların görüşlerinden başlanarak Descartes, Spinoza, Locke, Berkeley, Hume, Kant ve Kierkegaard'a kadar ele alındı. Üçüncü Bölümde Modern düşünce sonrası filozofların açıkça öneminin farkına vardıkları imge ve hafıza kavramları irdelendi. Bu bölümde Bergson, Husserl, Heidegger, Sartre, Merleau-Ponty ve Deleuze'un imgelem ve hafıza kavramları değerlendirildi. Çalışmada filozofların imgelem konusunda üç farklı temel görüşe sahip oldukları belirlendi. Bu temel imgelem anlayışlarının içerisinde bazı filozoflar imgelemi düşünmenin olumlu bir parçası olarak görürken bazı filozofların imgelemi rasyonel düşünmeyi bozan bir unsur olarak ele aldıkları ortaya çıkarıldı. Anahtar Kelimeler: İmge/İmaj, İmgelem, Hafıza/Bellek, Zaman
Filozoflara göre çocuk: Tarihsel bir çalışma
Çocuk, tarih boyunca her dönemde ve toplumsal anlamda değişmiş bir kavramdır. Antik Dönem, Ortaçağ ve Modern Dönem'de filozofların çocuk görüşleri birbirinden farklılık göstermektedir. Bu elbette toplumsal yaşamın değişmesi, dönemde etkili olan yaşam anlayışı ve gündelik yaşamda yer alan durumlarla da ilişkilidir. Antik dönemde çocuğun bir yurttaş olarak iyi birisi olması görüşü yer almakta ve çocuğa verilecek olan eğitim bu şekilde yönlendirilmektedir. Çocuk doğası gereği bir potansiyele sahiptir ve bu potansiyele ancak eğitimle yön verilebilmektedir. Antik dönemde beden eğitimi, müzik ve yaşına göre kategorize edilmiş bilgi şeklinde bir eğitim uygun görülmektedir. Ortaçağ'da ise çocuk küçük yetişkin olarak görülmekte, yetişkinlik sorumluluklarını üstlenmek üzere yetiştirilmektedir. İlk günah öğretisinin hakim olması nedeniyle çocuğa eğitim verilirken onun keskin, katı kurallar çerçevesinde uygulanması önerilmektedir. Ortaçağ'da Batı ile İslam filozofları arasında çocuğa bakış biraz farklıdır. Batı filozofları çocuk konusunda daha keskin görüşlere sahiptir, İslam filozofları ise çocuğun anlayabileceği türden bir eğitim, öğretimin olması gerektiğini ifade etmektedir. Genel olarak toplumsal kabulde çocuğa yönelik katı tavrın korunması gerektiği vurgulanmaktadır. Modern Dönem'de ise çocuk bir bireydir. Kendine ait duygu ve düşünceleri bulunmaktadır. Onu doğru yönlendirmek, onun kişiliğinin oluşmasında en temel noktadır. Çocuk, kendisine öğretilen neyse onu uygulamaktadır. İyi davranış ve alışkanlıklar ancak sık uygulama yoluyla kalıcı hale gelmektedir. Modern dönem filozofları çocuk eğitiminde temel olarak şiddet, baskı ve ceza yöntemlerinin temel olmaması gerektiği görüşüne sahiptir. Çocuk için sevgi esastır ve bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Modern dönemde eğitim, toplumsal olarak ve çocuk açısından elzem görülmektedir. Eğitimde yer alan yalnış uygulamaların değiştirilir, çocuğa verilen değerin artar ve bu dönemde eğitim sevgi odaklıdır. Bu bakış açısı günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Çocuk, tarihsel süreçte anlamca değişmiş, potansiyeli değerlendirilmesi gereken bir birey olarak kabul edilmiştir. Çocukta doğası gereği yer alan özellikler ve durumlar günümüzde değer görmekte, eğitim-öğretim de ona göre düzenlenmektedir. Temel eğitimin yanısıra kültürel ve toplumsal yaşama katılan çocuk, filozofların görüşlerinde de yer aldığı üzere, hem sevgiyi hem de saygıyı hak eden bir birey olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Çocuk, Çocukluk, Filozoflara göre Çocuk, Felsefe ve Çocuk.
Çocuklarla ve yetişkinlerle felsefece düşünme yöntemlerinin incelenmesi
Matthew Lipman'ın Çocuklar için Felsefe yöntemiyle ortaya çıkan felsefece düşünme etkinliği, yıllar içerisinde değişim ve çeşitlilik göstererek bir alan olarak gelişme göstermiştir. Çocuklarla felsefe yapma fikri, çocukların eğitim hayatlarında daha başarılı olabilecekleri ve mantıksal akıl yürütmeler yapabilmelerinin gerekliliği düşüncesiyle ortaya çıkmıştır. İlerleyen süreç içerisinde alanın gelişim aşamalarından birisi, yetişkinler ile de felsefe yapılabileceği yönünde gelişen fikirdir. Hayatın sorunlarıyla felsefece düşünmeyi unutan yetişkinlerin kendini tanıyabilmesi, değerleri, varoluşsal düşünceleri, iş hayatında yaşanılan etik problemleri ve benzeri durumların değerlendirilmesini hedefleyen bu fikir, alanın yönünü ikiye ayırmıştır. Çocuklarla ve yetişkinlerle yapılan felsefece düşünme etkinliklerinde amaç, felsefenin doğasına geri dönmektir. Felsefece düşünme etkinliğinde bir şey öğretmekten veya ezberletmekten ziyade felsefe yapmanın yolu gösterilir. Günlük hayatta kullanılan kavramların neliği sorgulanırken sunulan varsayımların veya argümanların gerekçelendirilip, temellendirilmesi gerekir. Bu nedenle etkinlik içerisinde sürekli düşünme isteği yaratacak, zihinsel açlığı doyurabilecek soruların sorulması önemlidir. Kümülatif bir şekilde ilerleyen ve gelişen Çocuklarla ve Yetişkinlerle Felsefe alanının özenli ve etkili bir biçimde uygulamasını yapabilmek; tarihsel süreçte farklı ülkelerden yöntemlerinin incelenerek gelişim evrelerinin bilinmesine bağlıdır. Bir diğer ölçütü ise uygulayıcının felsefeye hâkim bir biçimde felsefece düşünebiliyor olması gerekir. Oturumlar sırasında sorulacak sorular belirlenen probleme yönelik felsefece sorulan sorular olmalıdır. Çocuklarla ve Yetişkinlerle Felsefe alanında yöntemler çeşitlenerek, gelişme gösterdikçe oturumlarda kullanılan materyaller de değişim göstermektedir. Çalışmada, materyallerin değişimlerine ve çeşitliliğine yer verilmiştir. Matthew Lipman'ın yönteminde kullanmak üzere yazmış olduğu Harry Stottlemeier's Discovery kitabının bir bölümüne ait çeviri sunulmuştur. Çalışmanın sonunda etkinlik kartı örneği verilmiştir. Etkinlik kartında tartışılan konunun felsefi alt yapısıyla beraber sorulacak sorular yazılmıştır. Türkiye'de yeni gelişen bir alan olan Çocuklarla ve Yetişkinlerle Felsefe'nin doğru bir şekilde yapılabilmesi için yöntem incelemeleri, materyaller örnekleri ve bu materyallerin çevirileri alana katkı sağlamak adına sunulmuştur.