Theses supervised by Prof. Dr. İlhami Ünlüoğlu
17 theses · Eskişehir Osmangazi University
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık, Uygulama ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne periyodik sağlık muayenesi amacıyla başvuru yapmış kişilerin prediyabet sıklığının değerlendirilmesi
Kan glukoz seviyesinin diyabet tanı sınırlarına ulaşmadığı, yine de olması gerekenden yüksek olduğu durumlarda prediyabetten bahsedilmektedir. Erken tanı ile diyabet gelișimi ve diyabete bağlı klinik komplikasyon oluşumu önlenebilen prediyabetin, müdahale edilmezse diyabet gelișme oranının bazı yayınlarda %70 olduğu görülmektedir. Aile hekimlerinin, hastanın sağlık sistemi ile ilk temas noktası olması sebebi ile koruyucu hekimlik açısından son derece önemli bir rol üstlendiği bilinmekle beraber aile hekimliğinin temel ilkelerinden biri olan kapsamlı yaklaşım, sağlığı geliştirmeyi ve sağlığın korunmasını hedef edinmektedir ve bu nedenle prediyabet önemli bir yere sahiptir. Çalışmamızda Aile Hekimliği Polikliniği'ne periyodik sağlık muayenesi nedeniyle başvuru yapmış kişilerdeki prediyabet sıklığı belirlenerek, hastalık semptomu olmayan kişilerde gelecekte potansiyel diyabet riskini ele almak ve özellikle aile hekimleri arasında prediyabet hakkında farkındalığı artırmayı hedefledik. Araştırmalar sonucu, prediyabetik kişilerin %15,3'üne hasta olduğu sağlık yetkilisi tarafından bildirilmiştir. Hiçbir semptomu bulunmayan erişkinlerin prediyabet açısından taranması erken tanı ve tedaviyi mümkün kılabilir ve böylece sağlık sonuçlarını değiştirebilir. Veriler SPSS version 21.0 software (IBM Corpn., Armonk, NY, USA) yazılımı kullanılarak yapıldı. p değeri <0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Çalışmamızda, prediyabet sıklığının %31,6 olduğunu ve bu sebeple tip 2 diyabet (T2D) gelişme riskinin periyodik sağlık muayenesi için başvuranlarda azımsanamayacak kadar yüksek olduğunu tespit ettik. T2D sıklığının giderek arttığı düşünüldüğünde prediyabetin sağlık çalışanları tarafından tanınıp tedavi edilme oranının düşük olduğu sonucu çıkmaktadır. T2D'e ilermeden önceki ilk evre olan prediyabet, aile hekimleri tarafından erken tanı ile saptanarak zamanında müdahale ile tamamen tedavi edilebilir.
Aile hekimliği polikliniğine başvuran bireylerin geleneksel ve tamamlayıcı tıp ile ilgili bilgi ve kullanım durumlarının araştırılması
Son yıllarda genel iyilik ve sağlık durumunun devamının sağlanması için Dünya'da ve Türkiye'de Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) uygulamalarının kullanımında artış olduğu görülmektedir. Çalışma, 01.07.2022-01.12.2022 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 216 hasta üzerinde gerçekleştirilen bir araştırmadır. Veri toplamak amacıyla kullanılan anket formu, sosyodemografik özellikler ve GETAT uygulamaları ile ilgili bilgi ve kullanım durumlarının sorgulandığı 22 sorudan oluşmaktadır. Çalışmada katılımcıların en çok bilgi sahibi oldukları GETAT uygulaması sülük tedavisi (hirudoterapi) olarak bulundu. Katılımcıların büyük çoğunluğu GETAT ile ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak istediklerini belirtti. Araştırmaya katılanların yaklaşık dörtte biri daha önce bir GETAT yöntemi kullanmış olup en sık kullanılan getat yöntemi ise kupa terapisi olarak bulundu. Çalışmada, katılımcıların GETAT uygulamaları hakkında en sık olarak komşu, akraba gibi yakın çevresinden bilgi aldıkları bulundu. Sonuç olarak GETAT yöntemleri giderek daha fazla tercih edilen uygulamalar olduğundan önem arz etmektedir. Dolayısıyla bu konuda kanıta dayalı çalışmalar artırılmalı, bilgilendirmeler yapılarak toplumun farkındalığı artırılmalı ve olumsuz sonuçların önüne geçilebilmesi için gerekli denetlemeler yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, geleneksel tıp, tamamlayıcı tıp
ESOGÜ Tıp Fakültesi asistan hekimleri arasında dismenore sıklığı ve çalışma hayatı üzerine etkilerinin araştırılması
Dismenore kadınlarda en sık görülen ve psikososyal etkileri de olan jinekolojik bir semptomdur. Dismenore ile ilgili, öğrenciler üzerinde yapılan çalışmalar sık olsa da çalışan kadınlar üzerinde dismenore sıklığını araştıran yeterli çalışma yoktur. Bu sebeple asistan hekimler ile yaptığımız bu çalışmada dismenore sıklığını, şiddetini ve çalışma hayatı üzerine etkilerini belirlemeyi amaçladık. Kesitsel-tanımlayıcı şekilde gerçekleştirilen çalışma Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalışan 165 asistan hekim üzerinde yürütüldü. Katılımcılara sosyodemografik özellikleri ve jinekolojik özellikleri sorgulayan sorulardan oluşan anket formu yüz yüze görüşülerek uygulandı. Araştırmanın sonucunda asistan hekimler arasında dismenore sıklığı %95,1 olarak bulundu. Asistan hekimlerin %66,7'si visüel analog skala (VAS) ile dismenore şiddeti puanlamasında 6 puan (belirgin ağrı veriyor) şiddetinde ağrı yaşadıklarını belirtti. Nöbet tutma durumu ile dismenore şiddeti karşılaştırıldığında; nöbet tutan hekimlerin dismenoreyi daha şiddetli yaşadığı görüldü. Katılımcıların analjezik olarak kullandığı en sık iki etken %28,4 ile deksketoprofen ve %26,8 ile ibuprofen/flurbiprofen olarak bulundu. Alkol kullanan ve ailesinde dismenore öyküsü bulunan katılımcılarda dismenore şiddetinin daha yüksek olduğu saptandı. Menarş yaşı 16 yaş ve üzerinde olanlarda dismenore şiddeti benzer çalışmalardan daha yüksek bulundu. Katılımcıların %81,2'si dismenorenin yaşam kalitesini düşürdüğünü belirtirken, sadece %17'si dismenore sebebiyle istirahat raporu aldığını belirtti. Bulgulara bakıldığında, dismenore asistan hekimler arasında oldukça yaygın görülen bir sorun olup dismenoreyle birliktelik gösteren semptomlar düşünüldüğünde iş hayatında olumsuz etkilere ve konsantrasyon bozukluğuna yol açabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Dismenore, visüel analog skala, asistan hekim, yaşam kalitesi
Aile hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin metabolik sendrom ile ilgili bilgi ve bilinç düzeylerinin değerlendirilmesi
Metabolik Sendrom bir halk sağlığı sorunu haline dönüşmüş olan bozulmuş açlık glisemisi, yüksek kan basıncı, dislipidemi ve abdominal obezite ile karakterize bir sendromdur. Neden olabileceği hastalıklar açısından değerlendirme yapmak,danışmanlık hizmeti sunmak,ilgili branşa hastayı yönlendirmek bu hastalıkları yönetmede önemlidir. Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin Metabolik Sendrom ile ilgili bilgi ve bilinç düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 384 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri ve metabolik sendrom ile ilgili bilgi ve bilinç düzeylerinin değerlendirmeye yönelik literatür eşliğinde hazırladığımız anket yüz yüze görüşme metodu ile uygulanmış ve yanıtlardan elde edilen veriler kaydedilmiştir. Verilerin analizi ve değerlendirilmesinde IBM SPSS v20 programı kullanılmıştır. Analiz sonucu P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Katılımcıların %49,5'i 18-35 yaş aralığındaydı, %94,5'i üniversite mezunuydu, %6'sı beslenme konusunda yeterli bilgiye sahipti. Bilgi Düzeyi sorularından alınan puanlar 16,0-36,0 arasındaydı, ortalaması 29,9±6,0'ydı ve 51 yaş ve üzerindekilerin, diğer meslek grubundakilerin, üniversite mezunu olmayanların, gelir düzeyi 4501-9000 arasında olanların bilgi düzeyi puanı daha düşük,sigara içmeyenlerin, sağlıklı beslenme-yaşam konusunda yeterli bilgisi olanların ve bu bilgiyi televizyondan elde etmeyenlerin,haftada en az birkaç gün spor yapanların bilgi düzeyi puanları daha yüksekti. Çalışmamızda katılımcıların Metabolik Sendrom, risk faktörleri ve sağlıklı beslenme-yaşam konusunda bilgi düzeylerinin yetersiz olduğu saptanmıştır. Farkındalığın artırılabilmesi için Metabolik Sendrom ve risk faktörlerinde erken tanının mortalite ve morbiditeyi azalttığı anlatılmalı, tedaviye uyumun gerekliliği vurgulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, metabolik sendrom, bilgi düzeyi, bilinç
Sağlık okuryazarlığının akılcı antibiyotik kullanımı üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi
Tarihleri arasında çeşitli şikayetler ile polikliniğimize başvuran 121 hasta dahil olmuştur. Hazırlanan anket formu, yüz yüze görüşme yöntemi ile doldurularak veriler toplanmış; çalışmaya katılanların sosyo-demografik verileri toplandıktan sonra Akılcı Antibiyotik Kullanımına Yönelik Bilgi-Tutum Ölçeği ile Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği-32 uygulanmıştır. Çalışmaya katılan 121 katılımcının yaş medyan değeri 36 (18-65) olup %57'si (n=69) kadın cinsiyette, %43'ü (n= 52) erkek cinsiyettedir. Çalışmaya katılan kişilerin %9,1'i ilkokul, %4,1'i ortaokul, %24,8'i lise, %62'si üniversite ve üzeri mezuniyettedir Katılımcıların TSOY-32 ortalama puanı 33,4 olup yeterli sağlık okuryazarlığı seviyesinde çıkmıştır. Katılımcıların %15,7'si yetersiz sağlık okuryazarı, %34,7'si sorunlu-sınırlı sağlık okuryazarı, %33,1'i yeterli sağlık okuryazarı, %16,5'i mükemmel sağlık okuryazarı çıkmıştır. Daha genç, yükseköğretim gören, çocuğu olmayan, kronik hastalığı olmayan bireylerin daha yüksek TSOY-32 puanı vardır. Akılcı antibiyotik bilgi puanı 47,7 olup akılcı antibiyotik tutum puanı ise 69,6 bulunmuştur. Akılcı antibiyotik bilgi puanı genç, yükseköğretim gören, çalışan kişilerde daha yüksek olup akılcı antibiyotik tutum puanı da kadın cinsiyette, yükseköğretim gören, çalışan kişilerde daha yüksek bulunmuştur. TSOY-32 total puanı ile Akılcı Antibiyotik Kullanımına Yönelik Bilgi-Tutum ölçeği puanıyla arasında aynı yönlü korelasyon vardır. Sağlığın korunabilmesi ve geliştirilmesi için akılcı antibiyotik kullanımı ve sağlık okuryazarlığı önemli hususlardır. Aile sağlığı merkezleri ise bu iki konuda toplum eğitimi için önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma sağlık okuryazarlığının akılcı antibiyotik kullanımı konusunda gelişimin bir basamağı olarak görmeyi ve bu konuda kullanabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Sağlık okuryazarlığı, akılcı antibiyotik kullanımı
Aile hekimliği polikliniğine başvuran 0-14 yaş arası çocuk sahibi ebeveynlerde aşı tereddüdünün değerlendirilmesi
Aşı tereddüt ve retleri son yıllarda hızla artmakta ve toplum sağlığını bozar hale gelmektedir. Avrupa'da 2016-2017 yıllarında küçük çaplı kızamık salgınları ortaya çıkmıştır ve kızamık hastalarının %87'sinin aşıyı reddedenler olduğu saptanmıştır. Bu konuda çalışmalar yapan DSÖ, 2019 yılında küresel sağlığı tehdit edebilecek 10 etmenden birisinin de "aşı tereddüdü" olduğunu belirtmiştir. Ülkemizde de çocuklarına aşı uygulatmak istemeyen ailelerin sayısı; 2011'de 183 iken, 2013'te 980, 2015'te 5.400, 2016'da 12.000'e yükselmiştir. Aşı reddi sayısı 2018 yılında 23.000 düzeyine ulaşmıştır. Bu çalışmada Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 0-14 yaş arası çocuk sahibi ebeveynlerdeki aşı tereddüdünün Türkçeye uyarlanan Dünya Sağlık Örgütü Aşı Tereddüdü Ölçeği kullanılarak değerlendirilmesi ve ilişkili etmenlerin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya 259'u (%69.1) kadın, 116'sı (%30.9) erkek toplam 375 ebeveyn katıldı. Ebeveynlerin yaşı, cinsiyeti, eğitim düzeyi, çocuk sayısı, gelir durumu, oturduğu evin kendisine ait olup olmadığı, herhangi bir çocuğuna aşı takviminde yer aldığı halde yaptırmadığı aşı varlığı, çocuğunda aşı sonrası yan etki gerçekleşme durumu ile Türkçe Dünya Sağlık Örgütü Aşı Tereddüdü Ölçeği puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ebeveynlerin yaşamları boyunca en uzun süre kaldıkları yer, aşı kararlarında etkilendikleri kaynaklar, kendi aşılanma durumları, çocuğuna aşı yaptırmayan tanıdığının olması ile Türkçe Dünya Sağlık Örgütü Aşı Tereddüdü Ölçeği puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Çalışmamızın sonucunda ortaya çıkan veriler, ebeveynlerdeki aşı tereddütlerinin hangi etmenlerle ilişkili olduğunu ve bu tereddütleri önlemek için alınabilecek tedbirler hakkında yol gösterici olacaktır.
Aile hekimliği polikliniğine başvuran 0-14 yaş arası çocuk sahibi ebeveynlerde aşı tereddüdünün değerlendirilmesi
Aşı tereddüt ve retleri son yıllarda hızla artmakta ve toplum sağlığını bozar hale gelmektedir. Avrupa'da 2016-2017 yıllarında küçük çaplı kızamık salgınları ortaya çıkmıştır ve kızamık hastalarının %87'sinin aşıyı reddedenler olduğu saptanmıştır. Bu konuda çalışmalar yapan DSÖ, 2019 yılında küresel sağlığı tehdit edebilecek 10 etmenden birisinin de "aşı tereddüdü" olduğunu belirtmiştir. Ülkemizde de çocuklarına aşı uygulatmak istemeyen ailelerin sayısı; 2011'de 183 iken, 2013'te 980, 2015'te 5.400, 2016'da 12.000'e yükselmiştir. Aşı reddi sayısı 2018 yılında 23.000 düzeyine ulaşmıştır. Bu çalışmada Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 0-14 yaş arası çocuk sahibi ebeveynlerdeki aşı tereddüdünün Türkçeye uyarlanan Dünya Sağlık Örgütü Aşı Tereddüdü Ölçeği kullanılarak değerlendirilmesi ve ilişkili etmenlerin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya 259'u (%69.1) kadın, 116'sı (%30.9) erkek toplam 375 ebeveyn katıldı. Ebeveynlerin yaşı, cinsiyeti, eğitim düzeyi, çocuk sayısı, gelir durumu, oturduğu evin kendisine ait olup olmadığı, herhangi bir çocuğuna aşı takviminde yer aldığı halde yaptırmadığı aşı varlığı, çocuğunda aşı sonrası yan etki gerçekleşme durumu ile Türkçe Dünya Sağlık Örgütü Aşı Tereddüdü Ölçeği puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ebeveynlerin yaşamları boyunca en uzun süre kaldıkları yer, aşı kararlarında etkilendikleri kaynaklar, kendi aşılanma durumları, çocuğuna aşı yaptırmayan tanıdığının olması ile Türkçe Dünya Sağlık Örgütü Aşı Tereddüdü Ölçeği puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Çalışmamızın sonucunda ortaya çıkan veriler, ebeveynlerdeki aşı tereddütlerinin hangi etmenlerle ilişkili olduğunu ve bu tereddütleri önlemek için alınabilecek tedbirler hakkında yol gösterici olacaktır.
ESOGÜ Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine periyodik sağlık muayenesi amacıyla başvuranlarda obezite ile serum ferritin düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Obezite, ülkemizde ve dünyada çok yaygın görülen bir sağlık sorunudur. Obez ve fazla kilolu bireylerde demir eksikliği de dâhil birçok hastalığın gelişme riski artar. Serum ferritini, demir eksikliğini gösteren en güçlü testtir ve eşlik eden kronik hastalık varsa tanı koydurucu sınır değer değişkenlik gösterebilir. Obez ve fazla kilolu bireylerin sağlık kuruluşlarına başvurularında, demir eksikliğinin araştırılması nedeniyle, serum ferritin değerlerine sıklıkla bakılmaktadır. Bu çalışmada Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne periyodik sağlık muayenesi (check-up) nedeniyle başvuran ve aktif inflamasyon bulguları olmayan sağlıklı bireylerin vücut kitle indeksleri (VKİ) ile serum ferritin değerleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya akut faz proteinleri yüksekliği gibi dışlanma kriterleri dışında kalan, 138'i (%40,4) kadın, 204'ü (% 59,6) erkek toplam 342 birey dâhil edilmiştir. Tüm bireylerin VKİ ile serum ferritin değerleri arasında anlamlı (p=0,018) pozitif korelasyon saptandı. Cinsiyetlere göre gruplandırıldığında ise VKİ ile ferritin değerleri arasında kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanırken (p=0.015) erkeklerde anlamlı ilişki saptanmadı (p=0.155). Yüksek vücut kitle indeksi ile serum ferritin düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptanması, ferritinin obez bireylerde depo demirini saptamadaki yetersizliğini gösterebilir.
ESOGÜ Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine periyodik sağlık muayenesi amacıyla başvuranlarda obezite ile serum ferritin düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Obezite, ülkemizde ve dünyada çok yaygın görülen bir sağlık sorunudur. Obez ve fazla kilolu bireylerde demir eksikliği de dâhil birçok hastalığın gelişme riski artar. Serum ferritini, demir eksikliğini gösteren en güçlü testtir ve eşlik eden kronik hastalık varsa tanı koydurucu sınır değer değişkenlik gösterebilir. Obez ve fazla kilolu bireylerin sağlık kuruluşlarına başvurularında, demir eksikliğinin araştırılması nedeniyle, serum ferritin değerlerine sıklıkla bakılmaktadır. Bu çalışmada Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne periyodik sağlık muayenesi (check-up) nedeniyle başvuran ve aktif inflamasyon bulguları olmayan sağlıklı bireylerin vücut kitle indeksleri (VKİ) ile serum ferritin değerleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya akut faz proteinleri yüksekliği gibi dışlanma kriterleri dışında kalan, 138'i (%40,4) kadın, 204'ü (% 59,6) erkek toplam 342 birey dâhil edilmiştir. Tüm bireylerin VKİ ile serum ferritin değerleri arasında anlamlı (p=0,018) pozitif korelasyon saptandı. Cinsiyetlere göre gruplandırıldığında ise VKİ ile ferritin değerleri arasında kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanırken (p=0.015) erkeklerde anlamlı ilişki saptanmadı (p=0.155). Yüksek vücut kitle indeksi ile serum ferritin düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptanması, ferritinin obez bireylerde depo demirini saptamadaki yetersizliğini gösterebilir.
ESOGÜ Tıp Fakültesi aile hekimliği polikliniklerine başvuran 18-65 yaş arası hastalarda COVID 19 enfeksiyonu bulaş anksiyetesi düzeyi ve COVID 19 aşılarının bu anksiyete düzeyi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Koronavirüs enfeksiyonu esasen solunum yolu damlacıklarıyla bulaşan bir viral enfeksiyondur. Zamanla tüm dünyayı etkisi altına alan bir pandemi haline gelerek COVID-19 adını almıştır. Aşısı mevcut olan bu hastalıktan korunmak mümkün olup, aşılanan kişi sayısı pandeminin sınırlandırılmasında büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızın amacı 18-65 yaş arası hastalarda COVID-19 bulaşına karşı oluşan anksiyete ve korku düzeylerinin COVID 19 aşılanma durumu ve sosyodemografik faktörlerle ilişkisini incelemektir. Araştırmanın anket formu, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine 01.03.2022-01.06.2022 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası 866 hastaya yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Erkeklerle karşılaştırıldığında kadınların koronavirüs korkusu ve koronavirüs anksiyetesi düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı. Koronavirüs anksiyetesi seviyeleri yüksek olan kişilerin koronavirüs korkusu düzeyi anlamlı ölçüde daha fazlaydı. Koronavirüs korkusu ve anksiyete düzeyleri yüksek olan kişilerin birtakım önleyici davranış biçimleri geliştirdikleri belirlendi. COVID-19 korkusu düzeyi yükseldikçe bireylerin aşı olma davranışlarının pozitif yönde etkilenmesi bu çalışmada elde edilen en önemli sonuçtur. COVID-19 aşı ile önlenebilir ve aşılamada Aile Hekimleri önemli rol üstlenmektedir. Birinci basamak başta olmak üzere sağlık hizmeti verilen tüm kurumlarda aşılama ile COVID-19 pandemisinin neden olabileceği morbidite, mortalitenin yanı sıra ekonomik ve sosyal kayıpların önüne geçilmesi mümkün olacaktır.
ESOGÜ Tıp Fakültesi aile hekimliği polikliniklerine başvuran 18-65 yaş arası hastalarda COVID 19 enfeksiyonu bulaş anksiyetesi düzeyi ve COVID 19 aşılarının bu anksiyete düzeyi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Koronavirüs enfeksiyonu esasen solunum yolu damlacıklarıyla bulaşan bir viral enfeksiyondur. Zamanla tüm dünyayı etkisi altına alan bir pandemi haline gelerek COVID-19 adını almıştır. Aşısı mevcut olan bu hastalıktan korunmak mümkün olup, aşılanan kişi sayısı pandeminin sınırlandırılmasında büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızın amacı 18-65 yaş arası hastalarda COVID-19 bulaşına karşı oluşan anksiyete ve korku düzeylerinin COVID 19 aşılanma durumu ve sosyodemografik faktörlerle ilişkisini incelemektir. Araştırmanın anket formu, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine 01.03.2022-01.06.2022 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası 866 hastaya yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Erkeklerle karşılaştırıldığında kadınların koronavirüs korkusu ve koronavirüs anksiyetesi düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı. Koronavirüs anksiyetesi seviyeleri yüksek olan kişilerin koronavirüs korkusu düzeyi anlamlı ölçüde daha fazlaydı. Koronavirüs korkusu ve anksiyete düzeyleri yüksek olan kişilerin birtakım önleyici davranış biçimleri geliştirdikleri belirlendi. COVID-19 korkusu düzeyi yükseldikçe bireylerin aşı olma davranışlarının pozitif yönde etkilenmesi bu çalışmada elde edilen en önemli sonuçtur. COVID-19 aşı ile önlenebilir ve aşılamada Aile Hekimleri önemli rol üstlenmektedir. Birinci basamak başta olmak üzere sağlık hizmeti verilen tüm kurumlarda aşılama ile COVID-19 pandemisinin neden olabileceği morbidite, mortalitenin yanı sıra ekonomik ve sosyal kayıpların önüne geçilmesi mümkün olacaktır.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde çalışan hekim ve hemşirelerin otizm spektrum bozukluğu hakkındaki bilgi düzeylerinin incelenmesi
Bozukluğu; sosyal ve iletişimsel alanda eksiklikler, tekrarlayıcı davranış kalıplarıyla karakterize yaşam boyu süren nörogelişimsel bir bozukluktur. Son yıllarda görülen artış nedeniyle önemli bir halk sağlığı sorunudur. Erken tanı ve tedavi hastalığın prognozunu önemli ölçüde etkiler. Hekimler ve hemşireler erken tanı ve tedavide kilit rol üstlenirler. Çalışma, 01.05.2022-01.07.2022 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesinde çalışan 129 hekim ve 129 hemşirenin katılımıyla gerçekleştirilen kesitsel tipte bir araştırmadır. Veri toplamak amacıyla kullanılan anket formu sosyodemografik özellikler, Otizm Bilgi ve Farkındalık anketinden oluşmaktadır. Çalışmada hekimlerin hemşirelerden daha fazla bilgi düzeyine sahip olduğu tespit edildi. Daha önce otizmle ilgili alınan eğitimlerin otizm bilgi ve farkındalık düzeyini arttırdığı görüldü. Hekimlerde düşük yaş ortalaması bilgi düzeyi artışıyla anlamlı bulundu. Çalışmamızda hekimlere kıyasla hemşirelerde daha düşük olan bilgi düzeyi verilecek eğitimlerle desteklenebilir. Genç hekimlerin güncel bilgilere daha kolay eriştiği düşünülerek belli aralıklarla tüm hekimlere yapılacak olan otizmle ilgili güncellemeler bilgi düzeyinin artışına katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Otizm, Bilgi düzeyi, Farkındalık
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliğine başvuran 45 yaş ve üstü bireylerde kardiyovasküler risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve risk skorlaması
Kardiyovasküler hastalıklar dünyada ve ülkemizde en önemli mortalite ve morbidite nedenlerindendir. DSÖ verilerine kardiyovasküler hastalık nedeniyle 2019'da tahminen 17,9 milyon ölüm gerçekleşmiştir ve bu tüm küresel ölümlerin %32'sini oluşturmaktadır. Bu çalışmamızın amacı Eskişehir-Osmangazi-Üniversitesi-Sağlık, Uygulama ve Araştırma-Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 45 yaş ve üstü bireylerde SCORE-2 ve TKD'nin risk skorlama sistemini kullanarak risk değerlendirilmesi yapılması, yüksek-çok yüksek riskli bireylerin önceden belirlenmesi ve yüksek-çok yüksek riskli bireylere uygulanacak tedavi ile kardiyovasküler olayların önlenmesi ve azaltılmasını sağlamaktır. Araştırma,-Eskişehir-Osmangazi- Üniversitesi-Sağlık, Uygulama ve Araştırma Hastanesi-Aile-Hekimliği-Polikliniğinde 31.10.2023-28.02.2024 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırma-tanımlayıcı-tipte- kesitsel-bir-çalışmadır. Katılımcılar TKD risk değerlerine göre sınıflandırıldığında, %61,6'sının (n=80) düşük riskli, %29,2'sinin (n=38) orta riskli ve %9,2'sinin (n=12) yüksek riskli olduğu görülmüştür. Katılımcılar SCORE-2 risk değerlerine göre sınıflandırıldığında, %22,3'ünün (n=29) düşük-orta riskli, %43,9'unun (n=57) yüksek riskli ve %33,8'inin (n=44) çok yüksek riskli olduğu görülmüştür. Aile hekimliği diğer kronik hastalıklarda olduğu gibi KVH risk düzeyinin belirlenmesi ve bu hastalıkların önlenmesinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Aile hekimleri, KVH risk faktörlerini belirleyip, kişilere sağlıklı beslenme, egzersiz yapma, sigara ve alkolü bırakma gibi davranışların geliştirilmesinde rehberlik etmektedir. Ayrıca birinci basamak sağlık kuruluşlarında yapılan periyodik sağlık taramaları ile farkındalığın artırılması DM, HT, HL ve KVH gelişiminin önlenmesi ve kontrol altına alınmasına katkı sağlamaktadır.
Eskişehir osmangazi üniversitesi aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş ve üstü bireylerde depresyon durumlarının değerlendirilmesi
Depresyon, uzun süre boyunca depresif ruh hali, günlük aktivitelerden keyif alamama veya ilgi kaybı ile kendini gösteren yaygın bir ruhsal bozukluktur. Dünya üzerinde yaklaşık 280 milyon depresyon hastası vardır. Sıklığı gitgide artmaktadır. Çalışmamız, aile hekimliği polikliniğine 01.06.2023–30.11.2023 tarihleri arasında başvuran 18 yaş ve üstü 292 bireye anket formu sunularak yapılan kesitsel bir çalışmadır. Anket sosyodemografik özellikler ve Beck Depresyon Envanteri (BDE)'nden oluşmaktadır. Katılımcıların %15,8'inde depresyon belirtisi varken, %84,2'sinde depresyon belirtisi yoktur. BDE puanına göre yapılan karşılaştırmada evli olmayanların, geniş ailede yaşayanların, çalışmayan bireylerin, alkol tüketimi olan bireylerin, depresyon ve anksiyete bozukluğu olan bireylerin, deprem esnasında bölgede olan veya bölgede yakını olan, yakınını kaybeden bireylerin depresyon belirtisi gösterme oranı istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır. Sonuç olarak, başta riskli gruplar olmak üzere birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran herkesin depresyon açısından taranması, depresif belirtileri olan bireylerin tedavi edilmesi, gerekli durumlarda psikiyatri uzmanına sevk edilmesinin depresyonun erken tanı ve tedavisinde önemli olduğu görüşüne varılmıştır.
Diyabetes mellitus hastalarında HbA1c düzeyleri ile lipid profili ve karaciğer fonksiyonları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
HbA1c ile lipid seviyeleri arasında önemli ilişki olduğu bulunmuştur. Dislipidemiye ek olarak artmış HbA1c kendi başına bağımsız olarak inme ve koroner arter hastalığı için risk faktörü olarak tanımlanmıştır. Tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalığı ile alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) arasındaki ilişki literatürde gösterilmiştir. NAYKH basit şekilde yağ birikiminden, enflamasyona (NASH), fibröze, siroza, karaciğer yetmezliğine, hepatoselüler karsinoma kadar geniş bir spektruma sahiptir. Araştırmacılar NAYKH tanısı olan bireylerin Tip 2 DM için 2 kat artmış riski bulunduğunu ve özellikle Tip 2 DM ile beraber olduğunda onkolojik, kardiyovasküler ve renal hastalıklar geliştirme riskinin arttığını göstermiştir. Tip 2 DM hastalığının NAYKH için bağımsız bir risk faktörü olduğu da gösterilmiştir. Prediyabet ya da diyabet hastası olup yüksek riskli veya hepatik enzimlerinde yükseklik saptanan hastalarda NAYKH için tarama önerilmektedir. İnsülin direncinin baş rolde oynadığı mekanizmalar sonucunda karaciğer ve dislipideminin de ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda glisemik kontrol ile ilişkilerine bakmak için lipid profilleri ve hepatik enzimlerinin yanında girişimsel olmayan ve ileride karaciğer fibröz taramalarında daha yaygın şekilde kullanılabileceğini düşündüğümüz FIB-4 ve APRI indekslerini de ekledik. HbA1c ile lipid parametreleri ve hepatik enzimleri arasındaki ilişkiyi gösterdik. Bir hastanın kötü glisemik kontrol grubunda olabileceğini tahmin etmede açlık glukozu ve GGT'nin kullanılabileceğini gösterdik. İlginç olarak glisemik kontrol kötüyken FIB-4'ün azaldığını bulduk. Tüm bu sonuçlar ile beraber birinci basamakta girişimsel olmayan indeksler için ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: HbA1c, dislipidemi, hepatik enzimler, FIB-4
Aile hekimliği polikliniği'ne başvuranlarda problemli internet kullanımı ve dürtüsellik ile ilişkisinin değerlendirilmesi
İnternet bağımlılığı, patolojik internet kullanımı olarak da isimlendirilen problemli internet kullanımının uzlaşılmış bir tanı kriteri bulunmamaktadır. İnternetin hızla yaygınlaşmasıyla uygunsuz internet kullanımı da artmıştır. Problemli internet kullanımı internetin önlenemeyen aşırı kullanılması, internetsiz geçirilen zamanın önemsizleşmesi, internet yoksunluğunda ise aşırı öfke ve saldırganlık hali olmasıyla sosyal hayat, iş ve eğitim hayatındaki ilerleyici bir bozulma olarak tanımlanabilmektedir. DEHB, depresyon, hipomani, OKB, aşırı yeme bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluğu ve çekingen kişilik bozukluğu gibi psikiyatrik bozuklukların araştırmalar sonucunda belli oranlarda problemli internet kullanımına eşlik ettiği görülmüştür. Dürtüsellik bireyin kendisine veya başkalarına zararı olabilecek dürtü veya cazibeye karşı koyamamasıdır. Çalışmamız kesitsel şekilde Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık, Uygulama ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 403 hasta üzerinde yapıldı. Katılımcılara sosyodemografik bilgiler, problemli internet kullanımı ve dürtüsellik bulgularını sorgulayan sorulardan oluşan anketler uygulandı. Çalışma sonucunda Problemli İnternet Kullanımı Ölçeği (PİKÖ) toplam puanı 70,9±23,3 ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 toplam puanı 28,4±6,6 ortalama değerlerinde bulundu. Bu ölçeklerden alınan puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde zayıf bir ilişki olduğu görüldü. Kronik hastalık varlığı ile problemli internet kullanımı arasında ilişki bulunmamasına rağmen psikiyatrik hastalığı olanlarda problemli internet kullanımı düzeyi daha yüksekti. İnternette geçirilen süre arttıkça ve internetin en çok kullanıldığı vakit sabahtan geceye doğru ilerledikçe problemli internet kullanımı düzeyinin arttığı görüldü. Yaş, medeni durum, çocuk varlığı ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ) toplam puanının bağımsız değişken olduğu çok değişkenli doğrusal regresyon modelinde BDÖ toplam puanının PİKÖ toplam puanını pozitif yönde anlamlı şekilde yordamaktadır.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğinde hepatosteatoz saptanan hastalarda biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi
Bu araştırma non alkolik yağlı karaciğer hastalığının ön göstergesi olarak bazı antropometrik ve biyokimyasal parametrelerin teşhis performansını değerlendirerek non alkolik yağlı karaciğer hastalığı varlığından şüphelenilen, ileri tetkik ve tedaviye ihtiyaç duyan hastaların seçiminde pratiklik sağlamak amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın evrenini 01.01.2022–31.03.2023 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine check-up amaçlı başvuran 18 yaş ve üstü abdomen ultrasonografi ile hepatosteatoz tespit edilen ve eş zamanlı biyokimyasal verilerine ulaşılabilen, alkol kullanım öyküsü (kadınlarda >20gr/gün, erkeklerde >30gr/gün) olmayan, bilinen kronik karaciğer hastalığı olmayan kadın ve erkek hastalar oluşturmaktadır. Belirtilen tarih aralığında çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 100 hasta kaydı tespit edilmiştir. Çalışmamızın sonucunda erkek cinsiyet, yaş artışı ve vücut kitle indeksi artışıyla non alkolik yağlı karaciğer hastalığının prevalansı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hepatosteatoz derecesi arttıkça insülin direncini gösteren HOMA-IR değerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Hastalığın tanısı için kullanılabilecek non-invaziv belirteçlerin zayıf yönleri olabileceği göz önünde bulundurulmakla beraber vücut kitle indeksi yüksek, insülin direnci olan ve ileri yaştaki hastalarda hepatosteatoz için ileri tetkikler yapılması ile non alkolik yağlı karaciğer hastalığını daha erken tespit edilebileceği ve uygun yaklaşımlar ile mortalite ve morbiditenin azaltılabileceği kanaatindeyiz.