Theses supervised by Prof. Dr. Mehmet Birsin
11 theses · İnönü University
İslam miras hukuku ve Türk miras hukuku'nun anne baba mirasçılığı ve ölüme bağlı tasarruflar bakımından mûkayesesi
Çalışmamız kapsamında, günümüz Türkiye'sinde yürürlükte bulunan Türk Miras Hukuku ile İslam Miras Hukuku, anne baba mirasçılığı ve ölüme bağlı tasarruflar bakımından mukâyese edilmiştir. İki hukuk sisteminde yer alan farklılıklara temel oluşturabilecek bazı faktörler incelenmiş, İslam Miras Hukuku ve Türk Miras Hukuku'na etkileri ortaya konulmuştur. Toplumun temel taşı olan aile kurumunu bir arada tutmak konusunda en önemli etkenlerden biri olan miras müessesesini, tezimizi oluşturan konular özelinde mukâyese edilmesi amaçlanmıştır.
Kadı Ebû Ya'lâ ve usûlcülüğü
Fıkıh usûlü ilmi, fıkhî hükümlerin istinbat yolu olduğu kadar fıkhî mezheplerin ana yaklaşımlarının anlaşılmasını sağlayan bir ilimdir. Fıkıh geleneğinde mezhepler arasındaki farklılıklar temelde usûl farklılığı ile açıklanır. Kurucu fakihlerin yazılı metne dökülmemiş olsa da kendilerine özgü bir usûlü olduğu kabul edilir. Bu durum adına Hanbelî mezhebi nispet edilen Ahmed b. Hanbel için de geçerlidir. Ancak o, fıkıh usûlüne dair eser telif etmediği için görüşleri mezhebin fıkıh kitaplarında dağınık bir şekilde yer almıştır. Hicri beşinci asrın ilk çeyreğine kadar devam eden bu durum, Ebû Ya'lâ'nın 428/1036 yılında telif ettiği el-Udde fî Usûli'l-Fıkh adlı eseriyle sona ermiştir. Elimizdeki çalışma el-Udde'yi esas alarak Hanbelî usûlünü ilk defa sistematik hale getiren Ebû Ya'lâ'nın usûlcülüğünü ortaya koymayı hedeflemektedir. Çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş bölümünde konunun amacı, önemi, sınırı, yöntemi ve literatür taramasına dair bilgiler işlenmiştir. Birinci bölümde Ebû Ya'lâ'nın yaşadığı dönem ve özellikleri, hayatı, eğitimi, idarî görevleri, yetişmesine etki eden faktörler ve vefatı ile ilgili konular ele alınmıştır. İkinci bölümde Ebû Ya'lâ'nın mensubu olduğu Hanbelî mezhebi fıkhının teşekkül süreci, Ebû Ya'lâ öncesi Hanbelî fıkıh usûlünün durumu ve Ebû Ya'lâ'nın Hanbelî mezhebindeki konumu gibi meseleler irdelenmiştir. Üçüncü bölümde Ebû Ya'lâ'nın bir ilmi disiplin olarak fıkıh usûlüne yaklaşımı, usûlî görüşleri ve kullandığı lafzî delâlet yöntemi araştırılmıştır. Sonuç kısmında ise el-Udde bağlamında Ebû Ya'lâ'nın usûlcülüğüne dair bazı tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur. Öte yandan çalışmamız, alanında ilk olması hasebiyle gerek ülkemizde gerekse İslam dünyasında bu güne kadar hakkında herhangi bir akademik çalışma yapılmamış olan Hanbelî fıkıh usûlü ile ilgili bilimsel araştırma yapmak isteyenlere yol gösterici olma niteliğini taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, Hanbelî Mezhebi, Fıkıh Usûlü, Ahmed b. Hanbel, Kadı Ebû Ya'lâ
İslam hukuku ve mer'i hukukta câmi/mescidlerin kuruluşu, idaresi ve hususi hükümleri
Mescit, kavram olarak İslam dininin mabetlerini ifade etmektedir. Cami ve mescitler tarih boyunca değişim ve gelişim göstermişlerdir. Hz. Peygamber devrinden itibaren ibadet mekânı olma vasfının dışında birçok amaç için kullanılmışlardır. Cami ve mescit yapımı teşvik edilmiş ve özel hükümler uygulanmıştır. İslam hukuku açısından bir yere mescit hükümlerinin hangi şartlarda uygulandığı araştırılmış mer'i hukukla mukayesesi yapılmıştır. Aynı zamanda cami ve mescitlerin idaresi, mali durumu ve görevlileri gibi konular da incelenmiştir. Bu çalışmamızda cami ve mescitlerin kavramsal çerçevesi ayrı ayrı incelenirken, ilk bölümden itibaren aynı anlamda kullanılmıştır. İslam hukuku açısından cami ve mescitlerin durumu incelenirken İslam hukuk sistemi mezheplerinden Hanefi mezhebi temel alınmış, ilgili durumlarda diğer mezheplerin görüşlerine de yer verilmiştir. Mer'i hukuk açısından mescitler yürürlükte olan kanun, tüzük ve yönetmeliklerle incelenmiştir.
Ebû Bekr er-Râzî el-Cessâs'ın istihsân anlayışı ve fürû fıkha tatbiki
İslâm hukukunun temeli Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamberin (sav) sünnetidir. Bu iki temel kaynak, hukukî hayatı tanzim etmeye yardımcı ana kaide ve usulleri belirlemekle yetinmiştir. Bu kaynaklarda hükmü bulunmayan meselelerin hükme bağlanması yine bu iki kaynaktan içtihat ile tespit edilmiştir. İçtihat faaliyetleri, çoğunlukla lafzın delaletinin tespiti veya kıyas faaliyeti üzerinden yürütülmüşse de kimi zaman bu yöntemler çıkan yeni meselelere cevap verememiştir. Bu bağlamda İslâm hukukçuları yeni içtihat metotları arayışına girmiştir. Bu arayışların sonucu olarak Hanefî mezhebi, yerleşik kuralın çıkmaza girdiği yahut hakkaniyet ilkesinin işlevselliğini yitirdiği durumlarda; "özel gerekçelerle açık kıyastan, genel ve yerleşik kuraldan ayrılıp olayın ruhuna uygun çözüm bulma metodunu ifade eden şer'î delil" şeklinde tanımlanabilecek istihsân yöntemini keşfetmişlerdir. İstihsân yönteminin ilk kullanıcıları tarafından tanımlanmamış olması; onun İslâm hukuk tarihinde ciddi şekilde tartışılmasına sebep olmuştur. Sonraki dönem Hanefî usûlcüler, istihsânı savunma gayesiyle yoğun çaba sarf etmişlerdir. Bu anlamda Hanefî usûlcülerinden Cessâs'ın çalışmalarının incelenmesi gerektiği bir gerçektir. Anahtar Kavramlar: İçtihat, Usûl, Fürû, Kıyas, İllet, Tahsîs, Cessâs, İstihsân.
Âmidî'nin Ta'lîl anlayışı
İslam hukukunda nassın hükmünü genişletmenin en yaygın yöntemi kıyâstır. Kıyâs işleminin yapılabilmesi için hükmü belirlenmiş asıl ile hakkında hüküm bulunmayan fer' arasında ortak bir vasfın tespit edilmesi gerekmektedir. Belli bazı yöntemler dâhilinde tespit edilen bu vasfa/illete hükmün bağlanabilmesi için bazı şartlar taşıması icap etmektedir. Tüm bu faaliyetler fıkıh usûlü literatüründe ta'lîl kavramı ile ifade edilmektedir. Ta'lîlin kabulü hususunda usûlcüler arasında görüş birliği bulunmakla birlikte, vasfın tespitinde kullanılacak yöntemler ve gerekli şartlar konusunda görüş birliğinden bahsetmek mümkün değildir. Bu konudaki görüş ayrılığı, farklı fıkhî mezhebe bağlı usûlcüler arasında bulunduğu gibi aynı mezhebe bağlı usûlcüler arasında da bulunmaktadır. Bunun en bariz örneği Şâfiî usûlcü Seyfuddîn el-Âmidî'dir (ö. 631/1233). Âmidî'nin ta'lîl konusundaki anlayışının ele alındığı bu araştırma, giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırma hakkında genel bazı bilgiler verilmiştir. Birinci bölümde, fıkıh usûlünün tedvin asrı olarak kabul edilen hicri üçüncü asır ile tahkîk asrı kabul edilen hicri yedinci asra kadar illet ile hüküm arasında kurulan ilişkinin mahiyeti tespit edilmiştir. İkinci bölümde, şer'î hükümlerin ta'lîlinin dayanağı kabul edilen hüsün-kubh ve ilâhî fiillerin ta'lîli ile illetin tartışmalı olan şartlarına Âmidî'nin bakışı ve diğer usûlcülerden ayrıldığı noktalar belirlemeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde Âmidî'nin illetin tespit yol/yönetmeleri ve illeti geçersiz kılmaya yönelik itirazlar hususundaki görüş ve tercihleri ele alınmıştır. Sonuç kısmında ise, araştırmada varılan neticeye yer verilmiştir.
İslam hukukunda risk ve iktisadi akitlere etkisi
İslam borçlar hukukunda riskin yerinin tespitini amaçlayan çalışmamızda bu çerçevede, riskin günümüzdeki kavramsal yapısı etimolojik olarak ortaya konmuş, ardından istatistik biliminin gelişimiyle başlayan dönüşümüne değinilmiştir. İslâm borçlar hukukunun önemli kaynakları olan klasik fıkıh literatüründeki anlamı tespit edilerek günümüzdeki anlamıyla arasında karşılaştırma yapılmıştır. Bu bağlamda risk, İslâm borçlar hukuku açısından yeniden yorumlanmıştır. Bu konuda klasik fıkıh literatüründe yer alan İslâm borçlar hukunun genel prensiplerinden ve günümüzde risk ile iligli çalışmalardan yararlanılmıştır. Bunun neticesinde akit teorisinde riskin meşruiyet zemini tespit edilmiştir. Son olarak riskin temininin İslâm borçlar hukuku açısından akit konusu olup olamayacağı tartışılmıştır. Bu konuda klasik fıkıh literatüründe kazuistik olarak ele alınmış meselelerden tümevarım yöntemi ile elde edilmiş akit ve mal teorisi çerçevesinde ele alınmıştır. Ayrıca riskin temini anlamına gelen İslâm hukundaki isimli veya isimsiz akitlere değinilmiştir. Ulaştığımız sonuç, riskin temininin akit konusu yapıldığı, yeni çıkan akit şekilleriyle yapılabileceğidir. Anahtar kelimeler: Risk, İslam Borçlar Hukuku, Sigorta, Muhâtara, İktisadi Akitler
İslam hukuku açısından müsâderenin mülkiyet hakkı karşısındaki yeri
Bu çalışmamızda müsâdere cezasının mülkiyet hakkı karşısındaki yeri incelenmiştir. Mali ceza türlerinden biri olan müsâderenin, meşru bir ceza türü olup olmadığı ve mülkiyet hakkını ihlal edip etmediği İslam hukukçuları tarafından tartışılmıştır. İslam hukukçularının çoğunluk görüşü müsâdere cezasının caiz olmadığı şeklindedir. Bunun temel sebebi İslam dininin, meşru yollarla elde edilen mülkiyet hakkı ve onun dokunulmazlığına yaptığı vurgudur. Nitekim İslam, insanlara hayatları boyunca sahip olacakları üç temel ve dokunulmaz hak vermiştir. Bunlar; ismet, hürriyet ve mülkiyet haklarıdır. Mülkiyetin getirdiği haklardan faydalanmanın ve dokunulmaz kılmanın temel şartı, meşru yollarla elde edilmiş, mütekavvim mal ve kazanç olmasıdır. Böylelikle bir Müslüman, elindeki mülk ile ticaret yapabilmekte ve sahih akitler kurabilmektedir. Mâliki olduğu mala herhangi bir dış müdahale söz konusu olduğunda hakkını arayabilmekte ve zararının tazmin edilmesini talep edebilmektedir. Rüşvet, karaborsacılık, hırsızlık, gasp gibi meşru olmayan yollarla elde edilen kazançlarla birlikte kan, domuz eti, şarap gibi gayrimütekavvim maddeler ise meşru mülkiyet sebebi sayılmamıştır. Bu nedenle söz konusu kazançlar, mülkiyet dokunulmazlığının dışında tutulmuş ve dış müdahalelere açık hale gelmiştir. Söz konusu yollarla elde edilen mal ve kazançların biriktirilmesi, ticaret yapılması yasaklanmış ve kurulan akitler batıl kabul edilmiştir. Bu gerekçelerle müsâderenin meşru olmayan yollarla elde edilen mülkiyete karşı uygulanmasına ise birçok hukukçu onay vermiştir. Devletler müsâdere cezasını, başlarda sadece meşru olmayan kazançlara yönelik olarak uygulamaya başlamıştır. Fakat daha sonra müsâdere, siyasi güç elde etmek, servet biriktirmek ve insanları baskı altında tutmak gibi amaçlarla uygulanır hale gelmiştir. Hal böyle olunca kişilerin meşru yollarla elde ettikleri mülkiyetleri de müsadereye konu edilmiştir. Bu da insanların mülkiyet hakkının yok sayılmasına yol açmış ve toplumsal olaylara zemin hazırlamıştır. Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, Müsâdere, Mülkiyet Hakkı, Ceza
İslam hukuku açısından velayet ve hadâne ilişkisi
Bu çalışmada çocuk üzerindeki velayet yetkisi ve bir tür velayet olarak kabul edilen hadâne yetkisi İslam hukuku çerçevesinde ele alınmıştır. Velayet, hukuki olarak reşit kabul edilen bir kimsenin, tam ehliyetsiz veya ehliyeti nakıs başka bir kişinin şahıs ve mallarıyla ilgili işlerini yürütme yetkisidir. Hadâne kavramı genellikle "Çocuğun bakım ve terbiyesi" anlamında kullanılan bir kavram olup; belli şartları taşıyan ve çocuğun yakını kabul edilen yetkili bir kişinin, kendi gereksinimlerini karşılayamayacak çağdaki çocuğa, belirli bir süre bakma, terbiyesi ve eğitimi ile ilgilenme sorumluluğunu almasıdır. Çalışmamızda velayet ve hadâne yetkilerinin kapsamı ve bu yetkilerle ilişkili olan hak ve sorumluluklar incelenirken, İslam hukuk sistemi mezheplerinden Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhepleri temel alınmıştır. İlgili durumlarda diğer hukuk sistemlerine de zaman zaman değinilmiştir. İslam hukukunda hadâne hakkının öncelikle anneye ait olduğu konusunda fikir birliği vardır fakat belli bir dönemden sonra çocuğun velayetinin babaya geçmesi söz konusudur. Aynı zamanda çocuğun nafaka sorumluluğu da babaya aittir. Böyle bir durumda çocuk üzerinde ortak yetkilerin bulunması söz konusudur. İslam hukukunda çocuk üzerinde müşterek velayet durumu ele alınmamıştır fakat bu konuda "yetki alanı paylaşımlı müşterek velayet" şeklinde bir düzenleme üzerinde çalışılması ve velayet yetkisinin anne baba tarafından paylaşılması, çocuğun iki ebeveynin sorumluluğunda olması bakımından, çocuğun menfaatine olacaktır. Gerek hadâne gerekse velayet yetkisinin kullanılmasında nihaî amaç çocuğun menfaati ve haklarının korunması aynı zamanda mümkün olduğunca ebeveynlerin mağdur edilmemesidir. Bu nedenle zamanın şartlarına göre velayet ve hadâne konusunda ihtiyaçlar doğrultusunda düzenlemeler yapılması faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, Velayet, Hadâne, Çocuk, Müşterek Velayet
İslam hukukunda nakîbu'l-eşrâflık kurumu
İslâm hukukunun en önemli fonksiyonlarından biri adalete uygun bir şekilde sosyal düzeni sağlamak ve sosyal ihtiyaçları karşılamaktır. Her zaman ve mekânda farklı sosyal ihtiyaçlar oluşabilmektedir. Bu çalışmada Hz. Peygamber'in soyundan gelen kimselerin, yani eşrâfın işleriyle ilgilenilmek üzere tesis edilmiş nakîbu'l-eşrâflık kurumu araştırmaya konu edinilmiştir. Kurumla alakalı temel kavramların açıklandığı ve kurumun kısa tarihinin de ele alındığı bu çalışmanın ortaya konulmasındaki esas gaye nakîbu'l-eşrâflık kurumunun İslâm hukuk bilimi açısından inceleme ve değerlendirmeye tâbi tutulmasıdır. Çalışmada fıkıh kitaplarında nakîbu'l-eşrâflık kurumuyla alakalı bölümler ve İslâm hukuku disiplini dışında kurumla alakalı klasik ve çağdaş çalışmalar incelenmiş, elde edilen verilen analiz edilip yeni bir sentezle sunulmuştur. Kurumla alakalı hukukî kuralların gerekçeleri tespit edilmiş, kurumun hukukî yönlerine dair tümevarım yoluyla bazı yargılar ifade edilmiştir. Çalışmada nakîbu'l-eşrâflık kurumunun eşrâfın haklarını alması ve sosyal ihtiyaçları başta olmak üzere kendileriyle alakalı işlerin görülmesi için tesis edilen bir kurum olduğu sonucuna varılmıştır. Eşrafın sosyal ihtiyacının giderilmesi için kurulan bu kurumun doğru bir şekilde kurulup işlemesi için İslâm hukukunda gerekli düzenlemelerin ve hükümlerin vazedildiği tespit edilmiştir. Çalışmadaki bilgiler ışığında ilgili kurumun İslâm toplumunda önemli bir yeri olan eşrâfın yönetim ve halkla münasebetlerinin iyi bir hâl üzere olmasında önemli bir rolü olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: İslâm hukuku, eşrâf, nakîb, sosyal ihtiyaç, kurum.
Klasik ve modern dönemlerde fıkıh usulünde tecdid
Klasik dönemde, V. (XI.) yüzyılda usul ilminin yenilenmesiyle ilgili tartışma ve çalışmalar başlamıştır. Modern dönemde ise XIX. yüzyılın son çeyreğinden başlamak üzere önce Osmanlı hukukçuları, daha sonra da diğer İslâm ülkelerindeki hukukçular usul ilmini yenileme sorunuyla ilgilenip tartışmışlardır. Bu önemlerde fıkıh usulünün tecdidi tartışılırken, şekilde tecdid mümkün görülmüş, içerikte yenilik konusunda ise mutabakat sağlanmamıştır. Bu tartışmalar, fıkıh usulünün kati ve sabit olup olmadığı diyalektiği, bazen de usulün ilmî ve epistemolojik olgunluğa eriştiği düşücesi temelinde şekillenmiştir. Bazı bilginler, sadece ilgili disiplinde ve varsa bu disiplini metodolojik olarak kullanan düşüncede bir paradigma dönüşümünü sağlayan yenilikleri tecdid sayarken, diğer bazıları, farklı bazı yeni metodolojik meselelerin ilavesini de içerik tecdidi olarak kabul etmektedir. Klasik dönemde usul ilmi, hem şekil hem de içerik açısından yenilenmiştir. İçerik olarak yenilenmesi, özellikle gâî doktrinin onun bir konusu olarak ele alınmasıyla başlamış, bu doktrin çerçevesinde kapsamı genişletilmiş ve daha sistematik bir şekilde ele alınmıştır. Aynı zamanda, usul bilgisinin değerine ilişkin yeni anlayışlar ortaya atılıp epistemolojik olarak da yenilenmiştir. Modern dönem tecdid tartışmaları bağlamında bazı ilim adamları disiplin içi arayışlarla usulü tecdid etmeye çalışırken, diğer bazıları disiplin dışı imkânlarla tecdid yapmak istemiştir. Bu bağlamda, usul ilminin dil kurallarına aşırı odaklandığı, makāsıd konusunu ihmal ettiği, içeriğinin çoğunlukla tartışmalı olduğu, yaşamın gerçekliğinden kopuk bir şekilde geliştiği gibi eleştiriler yapılmıştır. Usul ilmi ile sosyal bilimler arasında işbirliği yapılması, usulün kavramsal içeriğinin geliştirilmesi ve İslâm hukukunun literatürünün birleştirilmesi önerilmiştir. Usul tecdidinin niteliksel boyutuyla ilgili bazı tartışmalar, klasik çalışmaların tekrarıdan ibarettir. Modern dönemde, içerik tecdidi konusunda fazla bir ilerleme kaydedilmemişse de tecdid tartışmalarıyla çeşitli açılımlar yapılmış, yeni teoriler geliştirilmiş, farklı problemler ortaya konulmuş, usul ilmini yenilemeye dair farklı yaklaşımlar sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Fıkıh Usulü, Tecdid, Klasik Dönem, Modern Dönem, İçerik, Şekil.
Hâkim el-Cüşemî'nin usul anlayışı
Bu tez, klasik Mu'tezile ilmi geleneğinin son halkası olması bakımından önemli bir şahsiyet olan Hâkim el-Cüşemî'nin usul ilmindeki yöntemini incelemektedir. el-Cüşemî, tefsir, hadis, tarih gibi İslâmî ilimlerin çoğunda önemli çalışmalar yapmış bir isimdir. Özellikle öne çıktığı kelâm ilminde, görüşlerini delilleriyle savunmuştur. Muhaliflerinin görüşlerini sert bir dille eleştirmesi, sonunda öldürülmesine neden olmuştur. Bu tezde, el- Cüşemî'nin fıkıh usulü alanındaki görüşleri bir araya getirilmiş, genel usul yaklaşımlarıyla karşılaştırılmış ve Mutezili gelenek içerisindeki yeri gösterilmiştir. Tez, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, el-Cüşemî'nin şahsî hayatı, doğumundan ölümüne kadar olan ilmî hayatı, yaşadığı dönemin siyasi, sosyal ve dini durumu, fıkhi ve itikadi mezhebi incelenmiştir. İkinci bölümde, el-Cüşemî'nin İslâm fıkhının ittifak edilen kaynakları kabul edilen Kur'ân, sünnet, icmâ ve kıyas hakkındaki usûlî görüşleri yer almaktadır. Bölümün sonunda, ihtilaf edilen kaynaklar hakkındaki görüşleri ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise el-Cüşemî'nin lafızların delaletleriyle ilgili görüşleri (âm ve has, emir ve nehiy, mücmel ve mübeyyen, nasih ve mansuh, icithad, müfti ve müstafti sıfatları, te'aruz ve deliller arasında tercih) incelenmiştir. Çalışma, ulaşılan önemli tespitlerin yer aldığı sonuç bölümüyle tamamlanmıştır. Anahtar kelime: el-Hâkim, el-Cüşemî, Fıkıh, Fıkıh Usûlü, Mu'tezile, Uyûnu'l-mesâil.