Theses supervised by Prof. Dr. Mehmet Orhan Ayyıldız

17 theses · Dicle University

DoctorateOpen AccessTR

Renal transplantasyon alıcılarında HLA tipi, PRA ve DSA düzeylerinin greft sağkalımı, rejeksiyon ve mortalite üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, renal transplantasyon yapılan hastaların HLA antijen profillerini belirlemek ve hangi HLA tipinin transplantasyon sonucunu etkilemede daha önemli rol alacağını tespit edebilmektir. Gereç ve Yöntem: 2012-2020 yılları arasında Dicle Üniversitesi Hastanesinde böbrek nakli yapılan 65 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, nakil tipi, bazal ve nakilden 1 yıl sonraki laboratuvar verileri, rejeksiyon ve greft kaybı gelişip gelişmediği retrospektif olarak incelendi. Alıcıların HLA doku tiplemesi, PRA ve DSA sonuçları kaydedildi. Rejeksiyonu etkileyen faktörler incelendi. Bulgular: Nakillerin %84,6'sı canlıdan, %15,4 ise kadavradan yapıldı. Nakil sonrası 1. yılda hemoglobin, glukoz, üre, kreatinin, albümin, fosfor, PTH, HDL düzeylerinde düzelme tespit edildi. Transplantasyon yapılan hastaların hepsinde DSA negatifti. PRA 2 hastada pozitif saptandı. 65 hastanın %72,3'nde rejeksiyon gelişmezken, %27,7'sinde rejeksiyon geliştiği saptandı. Hastaların 8'i ex oldu. HLA-A grubunda sırasıyla en sık HLA-A03, HLA-A24 ve HLA-A02, HLA-B grubunda HLA-B35, HLA-B51, HLA-B07, HLA-DR grubunda HLA-DR11, HLA-DR03 ve HLA-DR04, HLA-DQ grubunda HLA-DQ03, HLA-DQ05 ve HLA-DQ06 alelleri saptandı. HLA-A ve HLA-B alt tipleri rejeksiyonla ilişkili saptanmazken, HLA-DR ve HLA-DQ alt tiplerinden sadece HLA-DR13 (p:0.029) ve HLA-DQ06 (p:0.013) anlamlı ilişki bulundu. HLA gruplarının alt analizinde 0 uyum olan hastalarla 2 uyum olanlar karşılaştırıldığında, 0 uyum olanlarda rejeksiyon daha fazla saptandı. Rejeksiyon gelişen hastaların donör yaşı daha yüksekti. PRA pozitif olan hastalarda ve ex olan 8 hastanın ise 7'sinde rejeksiyon saptandı. Sonuç: HLA uyumu, PRA pozitifliği ve donör yaşı rejeksiyona etki eden önemli faktörlerdendir. Özellikle HLA uyumsuzluğu arttıkça rejeksiyonun ve greft kaybı riskinin arttığını gözlemledik. Ayrıca HLA-DR13 ve HLA-DQ06 alele sahip hastalarda rejeksiyon sıklığının arttığını tespit ettik.

Fatma Yılmaz Aydın
Dicle University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlı ve/veya unfit AML hastalarında hipometile edici ajan ve anti BCL 2 kullanımı tek merkez deneyimi

Akut miyeloid lösemi (AML), miyeloid kökenli blasthücrelerinin periferik kan, kemik iliği ve/veya diğer dokularda klonal olarak çoğalmasıyla karakterize edilen bir hematolojik kanser türüdür. Hastalığın tanısı konulduğunda ortanca yaş 68'dir. Yeni tanı konulan AML olgularının yaklaşık %70'i 55 yaş ve üzerindeki bireylerden oluşmaktadır.(1) Akut miyeloid lösemi (AML) insidansı, yaşlanan nüfusun artması ile birlikte, diğer malignitelerin tedavisinde kullanılan kemoterapi ve/veya radyoterapiye bağlı olarak giderek yükselmektedir. Genel olarak, 65 yaş ve üzerindeki akut miyeloid lösemi (AML) hastalarında prognoz olumsuzdur; bu yaş grubunda beş yıllık sağkalım oranı %5 ile %10 arasında değişmektedir.(2) Yaşlı hastalarda artmış komorbidite yükü, komorbiditelerin ciddiyeti ve düşük performans skoru; tedaviye bağlı morbidite ve mortalitenin daha sık görülmesine neden olmaktadır. Ayrıca yaşlı bireylerde AML, olumsuz sitogenetik bulguların daha yüksek sıklıkta görülmesi, ilaç direnç genlerinin artmış ekspresyonu ve öncül hematolojik hastalıkların varlığı gibi kemorezistansile ilişkili çeşitli biyolojik özellikler göstermektedir(3). Bu nedenle ileri yaş AML hastalarında tedavi yönetimi hem zordur hem de halen tartışmalıdır. Yeni tanı konmuş genç AML hastalarında 3+7 tedavi protokolü standart yaklaşımı oluştururken, bu rejim ileri yaş hastalar için her zaman ilk seçenek olarak tercih edilmemektedir. Medikal olarak zayıf durumda olan yaşlı hastalarda yoğun kemoterapi uygulaması, erken dönemde mortaliteyle sonuçlanabilmektedir. Bu nedenle bu hasta grubunda hipometilleyici ajan temelli tedavi protokolleri ön plana çıkmaktadır. Son yıllarda BCL-2 inhibitörü Venetoklaks'ın yoğun olmayan tedavi rejimlerine eklenmesiyle, yaşlı AML hastalarında sağkalımda anlamlı bir iyileşme sağlandığı gözlemlenmiştir .(4) Bu çalışmada, yüksek doz indüksiyon kemoterapisini tolere edemeyen, performans durumu düşük ya da ileri yaştaki hastalarda, hipometile edici ajanlara (azasitidin, desitabin) BCL2 inhibitörü venetoklaks eklenmesinin AML'de genel sağkalım üzerinde olumlu etkisi olup olmadığı, tedavi yanıtını iyileştirip iyileştirmediği , relaps oranını etkileyip etkilemediği ve mutasyon analizine göre kullanılan tedavi rejimi, tedavi yanıtı araştırılmıştır. Ayrıca, hedefe yönelik tedavilere ilişkin gelecekte yapılacak çalışmalara katkı sağlanması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematolojı kliniğinde 01.01.2019 ile 31.12.2024 tarihleri arasında hipometile edici ajan ve AntiBcl2 tedavisi almış AML tanılı yaşlı ve/veya unfit hastaların tek merkezli verilerinin incelenmesini kapsamaktadır. Çalışmaya, tanı anında 60 yaş ve üzeri olan ya da performans durumu(ECOG >2), komorbiteleri veya organ disfonksiyonu nedeniyle yoğun indüksiyon kemoterapisine uygun olmayan (unfit) ve hipometile edici ajan+Antibcl2 kombinasyon tedavisi almış toplam 40 AML hastası dahil edilmiştir.Sekonder AML,0-18 yaş arası hastalar,relaps/refrakter vakalar ve dosya verileri eksik olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların verileri, hastane bilgi yönetim sistemi ve dosya kayıtları retrospektif olarak taranarak elde edilmiştir.. Demografik bilgiler (yaş,cinsiyet) tanı anındaki hematolojik ve biyokimyasal parametreler, sitogenetik/moleküler risk sınıflaması, uygulanan tedavi protokolleri, tedavi yanıtları(tam remisyon, parsiyal yanıt,refrakter hastalık) ve sağkalım verileri(genel sağkalım ve olaydan bağımsız sağkalım) kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre; hastaların ortalama yaşı 71,25 ± 5,24 olarak belirlenmiştir. Hastaların %47,5'iin erkek, %52,5'inin kadın olduğu saptanmıştır.Çalışmamızda hastaların ortalama hemoglobin değeri 8,82 ± 1,68 g/dL, ortalama platelet değeri 142,43 ± 130,46 103/ml ve ortalama nötrofil değeri 3,68 ± 4,55 103/ml olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre; hastaların cinsiyetlerine göre tedaviden yanıt alma durumları arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmazıdaelde edilen sonuçlara göre hastaların %40'ının remisyonda olduğu, %7,5'inin kısmi remisyonda olduğu, %25'inin tedaviden yanıt almadığı, %12,5'inin 1.kür sonrası ex olduğu ve %15'inde remisyon durumunun değerlendirilmediği saptanmıştır. Hastaların tedaviden yanıt alma durumlarına göre FLT3, NPM1, IDH1, IDH2, CKIT, t(8;21) ve Inv(16) mutasyonu görülme oranları arasında anlamlı fark tespit edilmemiştir (p>0,05). Çalışmamızda hastaların genel sağkalımları değerlendirilmiştir . Hastaların toplam izlem süresi ortalama 9,60 ± 9,92 ay olarak belirlenmiş olup ortalama sağkalım süresi 14,145 ± 2,298 ay olarak saptanmıştır. Hastaların 1 yıllık OS oranı %78,5, 2 yıllık OS oranı %51 ve 3 yıllık OS oranı %21 olarak bulunmuştur. Hastaların 1 yıllık PFS oranı %79,9, 2 yıllık PFS oranı %56,8ve 3 yıllık PFS oranı %24,8 olarak tespit edilmiştir. Hastaların sekonder olmasına göre genel sağkalımları değerlendirilmiştir . Hastaların ortalama sağkalım süresi sekonder olmayanlarda 15,650 ± 2,746 ay, sekonder olanlarda 8,619 ± 2,518 ay olarak belirlenmiştir. Sekonder olmayan hastaların 1 yıllık OS oranı %44,9, 2 yıllık OS oranı %32,1 ve 3 yıllık OS oranı %12,8; kadın hastaların 1 yıllık OS oranı %27, 2 yıllık OS oranı %13,5 ve 3 yıllık OS oranı %13,5 olarak belirlenmiştir. Hastaları sekonder olmalarına göre sağkalım oranları arasında anlamlı fark bulunmamıştır (LogRank=1,518; p>0,05). Sonuç: Yaşlı akut myeloid lösemi (AML) hastalarının tedavi yönetimi, klinik olarak zorlu ve halen tartışmalı bir konudur. Bu hasta grubunda 1 yıllık genel sağkalım oranları genellikle %30'un altında kalmaktadır. Sonuç olarak, tek merkezli Akut myeloid lösemi tedavisinde ileri yaş ve yoğun kemoterapiyi tolere edemeyen hipometile edici ajan (azasitidin, desitabin)+venetoklaks kombinasyon tedavisi alan hastaların incelendiği çalışmamızda ortanca sağkalım süreleri, literatürde bildirilen gerçek yaşam verileriyle benzerlik göstermiştir.Çalışmamızda HMA+venetoklaks tedavisi alan hasta grupları incelenmiştir. Literatürde HMA+venetoklaks alan ve tek başına HMA alan hasta grupları karşılaştırıldığında HMA+venetoklaks alan grupta ortanca sağ kalım süreleri daha uzun bulunmuş.Ancak HMA+venetoklaks alan grup ile sağ kalım süresi çalışmamız ile benzerdir. Erken dönem mortalitenin önlenmesi ve sağkalımın artırılması amacıyla, bu hasta grubunda hipometile edici ajanlara ek olarak venetoklaks tedavi yaklaşımları tercih edilmelidir. Bununla birlikte, yaşlı AML hastalarında hem etkinlik hem de tolerabilite açısından daha etkili ve güvenilir yeni tedavi seçeneklerine olan ihtiyaç devam etmektedir.

Veysel Yiğit
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dicle Üniversitesi Hastanesi Gebe Polikliniğine trombositopeni ile başvuran gebelerde tanı dağılımı ve klinik seyiri

Amaç: Bu tezin amacı, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde hizmet veren Gebe Polikliniği'ne trombositopeni ile başvuran gebelerde, trombosit sayısı 100.000/mm³'ün altında olan hasta grubunun etiyolojik dağılımını ve klinik seyrini değerlendirmektir. Bu doğrultuda, söz konusu hasta grubunda trombositopeniye neden olan başlıca etkenlerin belirlenmesi, tanı süreçlerinin sınıflandırılması ve gebelik süresince gelişen klinik seyirlerinin analiz edilmesi hedeflenmektedir. Elde edilecek verilerle, gebelikte trombositopeni vakalarının tanısal yaklaşımına ve yönetimine katkı sunulması amaçlanmaktadır. Metot: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı bünyesinde yürütülen retrospektif bir tanımlayıcı araştırmadır. Çalışmaya, 01.01.2011 – 31.12.2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Hastanesi Gebe Polikliniği'ne başvuran ve trombosit sayısı 100.000/mm³'ün altında saptanan gebeler dahil edilmiştir. Hasta verileri, hastane otomasyon sisteminden ve hasta dosyalarından geriye dönük olarak taranmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin yaş, gebelik haftası, obstetrik öykü, laboratuvar bulguları, tanı anındaki trombosit düzeyi, eşlik eden sistemik hastalıklar, tanı kriterleri, tedavi yaklaşımları ve klinik seyirleri kaydedilmiştir. Trombositopeni etiyolojisi; gebeliğe bağlı (gestasyonel trombositopeni), immün (ITP), preeklampsi/HELLP sendromu ilişkili ve diğer nedenler şeklinde sınıflandırılmıştır. Bulgular, tanı gruplarına göre karşılaştırılarak analiz edilmiştir. Veri analizi, istatistiksel paket programı kullanılarak yapılmış olup, tanımlayıcı istatistikler ile birlikte gruplar arası farklılıkların değerlendirilmesinde uygun parametrik veya non-parametrik testler kullanılmıştır. p<0.05 değeri istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza toplam 125 gebe ve trombositopenisi bulunan hasta dahil edilmiştir. Hastaların trombosit değerlerine göre sınıflandırıldığında; %4'ünde trombosit sayısı 25x10³/ml ve altında, %16'sında 50x10³/ml ve altında, %26,4'ünde 75x10³/ml ve altında, %53,6'sında ise 75x10³/ml'nin üstünde olduğu belirlenmiştir. Ortalama trombosit sayısı 71,62 ± 23,38 x10³/ml olarak bulunmuştur. Hastaların %36,8'ine abdomen ultrasonografi (USG) uygulanmıştır. Abdomen USG uygulanan hastaların trombosit değerleri ortalaması (60,98 ± 23,39 x10³/ml), uygulanmayanlardan (77,82 ± 21,16 x10³/ml) anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Abdomen USG yapılan hastalarda, 50x10³/ml ve altında trombosit sayısı bulunanların oranı (%36,9), yapılmayanlardan (%10,1) anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır (p<0,001). Splenomegali varlığı açısından hastalar değerlendirildiğinde, %26,4 oranında splenomegali saptanmıştır. Splenomegali bulunan hastalarda trombosit değerleri (77,42 ± 16,45 x10³/ml), splenomegalisi olmayan hastalardan (54,67 ± 23,02 x10³/ml) anlamlı şekilde daha yüksekti (p=0,003). Tanı dağılımında en sık görülen nedenler gestasyonel trombositopeni (%39,2) ve immün trombositopenik purpura (%38,4) olarak belirlenmiştir. Diğer tanılar arasında psödotrombositopeni (%4), HELLP sendromu (%4), karaciğer sirozu (%3,2) ve daha nadir durumlar bulunmaktadır. Serolojik testlerde hepatit virüsleri (HAV, HBV), toksoplazma, rubella ve CMV enfeksiyonları ile antikor ANA ve kardiyolipin IgG/IgM antikorları açısından bazı anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Antikor ANA pozitifliği özellikle trombosit sayısı ≤50x10³/ml olan grupta daha yüksek orandaydı (p<0,05). Ayrıca, HAV IgM ve HBc IgM negatif sonuçları abdomen USG çekilen ve splenomegali bulunan hastalarda daha yüksekti (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada, trombositopeni tanısı alan hastaların klinik ve serolojik özellikleri ayrıntılı şekilde değerlendirilmiştir. Bulgular, trombositopeninin etiyolojik spektrumunun geniş olduğunu ve tanıya giden süreçte hem laboratuvar testlerinin hem de görüntüleme yöntemlerinin önemli katkılar sağladığını ortaya koymuştur. Çalışma popülasyonunun büyük bir kısmını gestasyonel trombositopeni (%39,2) ve immün trombositopenik purpura (%38,4) oluşturmuş, bu durum gebelik ve otoimmün mekanizmaların trombositopeni gelişiminde öncelikli roller oynadığını göstermiştir. Bununla birlikte, karaciğer sirozu, HELLP sendromu, sepsis ve hematolojik maligniteler gibi ikincil nedenler de azımsanmayacak sıklıkla saptanmıştır. Serolojik test sonuçları, olguların önemli bir kısmında enfeksiyöz ve otoimmün etiyolojilerin dışlanabildiğini göstermiştir. Özellikle ANA, kardiyolipin IgG/IgM ve Rubella IgM gibi otoantikorların trombositopeni şiddeti ile anlamlı ilişkili bulunması (p<0,05), trombositopeni patogenezinde otoimmün süreçlerin belirleyici rolünü desteklemektedir. Bununla birlikte, testlerin çoğunlukla çalışılmamış olması, klinik değerlendirme sürecinde serolojik incelemelerin daha sistematik biçimde planlanması gerekliliğine işaret etmektedir. Splenomegali varlığı ve abdomen ultrasonografi (USG) bulguları ile trombosit düzeyleri arasındaki anlamlı farklar (p<0,05), özellikle hipersplenizm ve portal hipertansiyon gibi nedenlerin değerlendirilmesinde abdominal görüntüleme yöntemlerinin önemini vurgulamaktadır. Splenomegalisi olan hastalarda daha yüksek trombosit seviyelerinin saptanması ise bu grupta hipersplenizmin daha ileri evrelerde geliştiği ya da eşlik eden patolojilerin farklılık gösterdiği olasılığını düşündürmektedir. Sonuç olarak, trombositopeni yönetiminde multidisipliner yaklaşım büyük önem taşımaktadır. Klinik değerlendirme, laboratuvar parametreleri ve görüntüleme bulgularının bütüncül olarak ele alınması hem doğru tanı koymayı hem de uygun tedavi planlamasını mümkün kılmaktadır. Ayrıca, bu bulgular gelecekte yapılacak prospektif çalışmalara altlık teşkil edecek niteliktedir.

Yusuf Hekimoğlu
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2015-2020 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesine başvuran non hodgkin lenfoma tanılı hastaların demografik, klinik özellikleri ve ekstranodal lenfomaların durumu

Lenfomalar tüm dünyada insidansı artan lenfatik sistemin solid tümörleridir. Köken aldığı hücreler ve bunların subgrupları mevcuttur. Tedaviye yanıt, mortalite ve morbidite bu farklılığa bağımlıdır. Sadece patolojik farklılıklar değil hastanın cinsiyeti, yaşı, yaşadığı coğrafik bölge, tutulan doku/organları, immunohistokimyasal belirteçlerinin varlığı ve/veya yüksekliği tedavi ve sağkalımı etkilemektedir. Çalışmamızda; Non Hodgkin lenfomalı hastaların bölgemizde ki demografik özelliklerini araştırmak, extranodal lenf tutulumunun ve Ki 67 proliferasyon indeksinin yüksekliği ve bunların sağkalımlar üzerindeki etkisini incelemek amaçlanmıştır.

DemografiDiyarbakırKi-67+4
Demet Menteş Adıyaman
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik lenfositik lösemi hastalarının 17p genetik durumu, evrelerine göre sağkalım etkisi ve aldıkları tedavilerinin retrospektif incelenmesi

Amaç: KLL periferik kan, kemik iliği, lenf nodları ve dalakta neoplastik B lenfositlerin monoklonal proliferasyonu ve birikimi ile karakterize bir hastalıktır. Bu çalışmada kliniğimizde KLL tanısı almış hastaların demografik özelliklerini, hastalık evrelerini, 17p delesyonu durumlarını ve çeşitli faktörlere göre sağkalımlarını incelemeyi ve literatür ile karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: 1 Ocak 2015-1 Ocak 2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi iç hastalıkları hematoloji kliniğinde KLL tanısı almış 308 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların tanı anındaki genel özellikleri, laboratuvar değerleri, hastalık evreleri, 17p delesyonu genetik sonuçları, tedavi seçenekleri ve sağkalım süreleri araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 308 hastanın 190'ı (%61,7) erkek 118'i (%38,3) kadındı. Erkek/kadın oranı 1.6/1, ortalama yaş 62,7 (ortanca yaş 63) ve standart sapma 10,7 olarak hesaplandı. Yaş aralığı 28 ile 86 arasında bulundu. 170 hastada 17p delesyonu çalışılmış olup 26 hastanın sonucu pozitif (%15,3) olarak belirlendi. Hastaların tanı anında Rai evrelemesine göre dağılımı incelendiğinde hastaların %8,4'ü evre 0, %42,2'si evre I, %30,5'i evre II, %12,5'i evre III, %6,5'i evre IV olarak belirlendi. Takip süresi ortanca değeri 68,1 ay (min-max=3,1-186,6 ay) olarak hesaplandı. Takipleri esnasında 9 (%2,9) hastada Richter transformasyonu, 31 (%10,1) hastada OİHA, 6 (%1,9) hastada İTP, 58(%18,8) hastada ise sekonder immün yetmezlik geliştiği gözlendi. Hastaların aldıkları tedaviler incelendiğinde 109(%35,4) hastanın tedavi almadığı, 199(%64,6) hastanın ise tedavi aldığı görüldü. Tedavisiz sağkalım ortanca değeri 21,2 ay (%95CI=16,9-25,4) olarak hesaplanmıştır. Rai evresi arttıkça tedavisiz sağkalım süresinin kısaldığı gözlendi(p<0,001). LDH seviyesi normal olanların tedavisiz sağkalım süresi 29,4 ay (%95CI=20,6-38,3) iken LDH seviyesi yüksek olanların tedavisiz sağkalım süresi 13,9 ay (%95CI=10,5-17,4) olarak gözlendi(p=0,03). 17p delesyonu pozitif olan hastaların tedavisiz sağkalım süresi 10,5 (%95CI=0-21,3) iken negatif olanların tedavisiz sağkalım süresi 21 (%95CI=15,7-26,3) olarak görüldü(p=0,03). Çalışmaya dahil olan 308 hastanın takipleri esnasında 118'i (%38,3) eksitus olmuştur. Hastaların total sağkalım ortanca süresi 117,2 ay (%95CI=104,-129,9) olarak hesaplandı. Hastaların Rai evresi arttıkça total sağkalımın kısaldığı gözlendi(p=0,001). LDH değeri yüksek olan hastaların total sağkalım ortanca değeri 84,5 ay (%95CI=70,2-98,7), normal olanların ise 128,7 (%95CI=114,5-142,8) ay saptandı(p<0,001). 17p delesyonu pozitif olan hastaların total sağkalım ortanca değeri 83,4 ay (%95CI=52,9-114) 17p delesyonu negatif olanların ise 116 ay (%95CI=92,6-139,4) olduğu görüldü(p=0,015). Richter transformasyonu olan hastaların total sağkalım ortanca değeri 90,1 ay (%95CI=20,5-159,4) iken Richter transformasyonu olmayan hastaların total sağkalım ortanca değeri 118,3 ay (%95CI=105,1-131,5) olduğu görüldü(p=0,037). Sonuç: KLL ileri yaş hastalığı olup erkeklerde daha sık görülür. Bizim çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak hastalarımızın çoğu ileri yaş hasta olup erkek baskınlığı ön plandaydı. Hastaların 17p delesyonu pozitifliği %15,3 olup, 17p delesyonunun kötü prognostik faktör olduğu gözlendi. Hastaların evreleri arttıkça tedavisiz ve total sağkalımlarının kısaldığı gözlendi.

DemografiGenetikLösemi+3
Mehmet Sıddık Dilek
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemofili A ve B hastalarının kız kardeşlerinde kanama semptomları ve kanamaya yönelik laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Hemofili A (faktör 8 eksikliği ) ve B (faktör 9 eksikliği) genetik olarak X'e bağlı resesif geçiş gösterir ve erkekleri etkiler. Ancak bu kişilerin anneleri ve kızları genetik bozukluğun taşıyıcılarıdır. Hemofililer erkeklerde kanama eğilimi açısından çok iyi bilinmesine rağmen bayan taşıyıcılarda nadiren farkına varılmaktadır. Oysaki bayan taşıyıcılar karşımıza sadece artmış kanama eğilimi ile değil bazen sık ve aşırı kanama ile de gelebilmektedir. Çalışmadaki amacımız hemofilili hastaların kız kardeşlerindeki faktör düzeylerini ve kanama riskini belirleyip, müdahaleler öncesi profilaktik uygulamalar ve uzamış kanamalar açısından ailelerin ve hekimlerin dikkatini bu yöne çekmektir. Materyal ve metod: Hemofili hastalarının kız kardeşlerinde laboratuvar ve klinik kanama eğilimlerini belirlemek için çalışma dizaynı yapıldı. Çalışmaya ailesinde en az bir hemofili A veya B hastası olan, menarş gören 46 kız kardeş dahil edildi. Sağlıklı, hemofili A veya B taşıyıcısı olmadığı bilinen 43 kadın kontrol grubu olarak seçildi. Bu amaçla kız kardeşlerde laboratuvar olarak aPTT, tam kan, VWF, kanama zamanı ve erkek kardeşi hemofili A hastası olanlarda faktör 8, hemofili B hastası olanlarda faktör 9 düzeyleri çalışıldı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Kız kardeşlerin kişisel karakteristikleri, etkilenmiş olan aile bireylerinde hemofilinin karakteristikleri, zorunlu taşıyıcılarda hemofilili çocuk sayısı, spontan ve uyarılmış kanamalarda uzamış kanama eğilimlerine ilişkin detaylı öyküleri anket formu düzenlenerek sorgulandı. Aynı sorgulama kontrol grubunda da yapıldı. Bulgular: Kız kardeşlerin ailelerinde hemofili A olanların sayısı 39 (%84,8), hemofili B olanların sayısı 7 (%15,2) idi. Ailede hafif hemofilili hasta olan kız kardeş sayısı 6 (%13), orta hemofilili olan 4 (%8,7), ağır hemofilili olan 36 (%78,3) kişiydi. Hemofilili hastaların kız kardeşlerinin laboratuvar bulguları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ortalama faktör düzeyleri anlamlı olarak kız kardeşlerde düşük bulundu (sırasıyla 60,13±37,91%, 80,04±23,35 % , p: 0,004). Faktör 8 ve 9 ayrı ayrı değerlendirildiğinde kız kardeşlerde faktör 8 düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunurken (sırasıyla 53,77±32,07 %,75,06±20,55 %, p:0,001), faktör 9 düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla 90,36±50,41%, 110,71±15,02%, p:0,361). Kız kardeşlerin aPTT değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kız kardeşlerde aPTT 'nin anlamlı olarak uzadığı görüldü (sırasıyla 30,5±4,08 sn, 27,2±3,13 sn, p: 0,000). Spontan burun kanaması ve ayrıca spontan deri morarmaları sorgulandığında kız kardeşlerden 13 'ünde (%28,3) tanımlanmış olup kontrol grubunda 7 'sinde (%16,3) spontan burun kanaması ve 8 'inde (18,6) spontan deri morarmaları tarif edilmiştir. Kız kardeşlerden 7 'sinde (%15,2) küçük yaralanmalar sonrası kanama 10 dakikadan uzun sürmüşken kontrol grubunda küçük yaralanmalar sonrası kanama 10 dakikadan kısa sürmüştür. Kız kardeşlerden diş çekimi yapılan 27 kişiden 12'sinde (%44,4), kontrol grubunda 31 kişiden 2 'sinde (%6,5) diş çekimi sonrası uzamış kanama nedeni ile ilave tedavi gerekmiştir. Kız kardeşlerden cerrahi yapılan 17 kişiden 6 'sının (%35,1) kontrol grubundan 22 kişiden 2 'sinin (%9,1) cerrahi sonrası uzamış kanama nedeni ile tedavi gereksinimi olmuştur. Doğum yapan 12 kız kardeşten 3 'ünün (%25) doğum sonrası kanaması 6 haftadan uzun sürmüştür. Kız kardeşlerden 15 'inde (%32,6) mensturasyon kanaması 7 günden uzun sürmekteyken kontrol grubunda bir kişi 7 günden uzun süren mensturasyon kanaması tarif etmiştir. Kırk altı kız kardeşten 21 'inin (%45,7) faktör düzeyi %5-40 arasında, 7 'sinin ( %15,2) faktör düzeyi %41-60 arasında ve 18 'inin (%39,1) faktör düzeyi %61 ve üzerinde bulundu. Pıhtılaşma faktör düşüklüğü ile spontan burun kanaması, ağız içi ve diş eti kanamaları arasında ilişki saptandı (p<0,05). Hemofili hastalarının kız kardeşleri, pıhtılaşma faktör düzeylerinden bağımsız olarak sağlıklı gruba göre daha fazla küçük yaralanmalar sonrası uzamış kanama, artmış yaralanma sıklığı, diş çekimi sonrası uzamış kanama nedeni ile ilave tedavi gereksinimi, uzamış menstural periyod kanaması ve doğum sonrası uzamış kanama tarif etmektedirler (p<0,05). Spontan burun kanaması (p:0,176), spontan deri morarmaları (p:0,284), operasyon sonrası uzamış kanamalarda (p:0,260) iki grup arasında anlamlı farklılık görülmedi. Ailedeki hemofili şiddeti ile faktör düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p:0,398,). Ailedeki hemofili şiddeti ile spontan burun kanaması dışında kanamaya yatkınlık saptanmamıştır. Sonuç olarak; Hemofili hastalarının kız kardeşlerinde faktör düzeyleri daha düşük ve kontrol grubuna göre daha fazla küçük yaralanmalar sonrası uzamış kanama, artmış yaralanma sıklığı, diş çekimi sonrası uzamış kanama nedeni ile ilave tedavi gereksinimi, uzamış menstural periyod kanaması ve doğum sonrası uzamış kanamaları olmaktadır. Bu nedenle zorunlu ve olası taşıyıcılarda faktör düzeylerinin belirlenmesi medikal işlemler ve uzamış kanamalar açısından önemlidir. Anahtar sözcükler; Hemofili, hemofili hastalarının kız kardeşleri, pıhtılaşma faktörleri, kanama eğilimi, ailedeki hemofili şiddeti

HemofiliHemorajilerHemostaz+3
Nadiye Akdeniz
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2005-2014 yılları arasında hastanemize başvuran non-hodgkin lenfomalı hastaların histopatolojik alt tip analizi ve hastalığın bölgemizdeki demografik değişikliklerinin bir önceki 15 yıllık veriler ile karşılaştırılması

Özet Amaç: Hodgkin olmayan lenfoma (NHL) alt tiplerinin dağılması tüm dünyada farklılık gösterir. Bu çalışmada, Ocak 2005- Aralık 2014 tarihleri arasında hastanemize başvuran NHL hastalarında cinsiyet, yaş, alt tipler, biyopsi alanları, nodal ve ekstranodal yerleşim alanı ve hastalığın evrelerini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Ocak 2005- Aralık 2014 tarihleri arasında hastanemize başvuran NHL hastalarının dosyaları retrospektif olarak tarandı. Bulgular: 550 hastanın 335'i (%60,9) erkek, 215'i (%39,1) kadındı. Tüm hastaların üzerinde yaş ortalaması 56 idi (15-95). Kadınların yaş ortalaması 57 (15-88), erkeklerin yaş ortalaması 54 (15-95) idi. NHL hastalarının histolojik alt tipleri şu şekildedir: 447 hasta (%81,3) B hücreli lenfoma, 84 hasta (%15,2) T / NK hücre lenfoması, 19 hasta (% 3.5) sınıflandırılmamış alt tip. NHL hastaları 2001 ve 2008 WHO (Dünya Sağlık Örgütü) Sınıflandırmasına ve histopatolojik alt tiplerine göre alt tiplere ayrıldı: Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma (DLBCL) 295 hasta (% 53,63), küçük lenfositik lenfoma (SLL) 37 hasta ( % 6.7), Ekstranodal marjinal bölge lenfoması (MALT tipi) 37 hasta (% 6,75), periferik T hücreli Lenfoma 27 hasta (% 4,9), manto hücreli lenfoma 26 hasta (% 4,72), Nodal Marjinal Bölge B-Hücre Lenfoması 7 hasta (% 1,3), 12 hastada foliküler lenfoma (% 2,1), Burkitt lenfoma 7 hasta (% 1,3), Splenik marjinal bölge B hücreli lenfoma 4 hasta (0,7). NHL'nin en sık görülen alt tipi DLBCL 295 hastasıydı (%53,63). Foliküler lenfomalar merkezimizde daha az görülür. Ekstranodal invlolvement oranı hastaların%38,5'i idi. Ekstranodal NHL'lerin bölgelerinin dağılımına göre, hastaların%43'ünde GI kanal tutulumu vardı. En sık etkilenen GI bölgeleri mide idi (%27,8). Bu çalışmada, hastaların %22,9'u Evre 1, Evre 2'de%26,7, Evre 3'te%19,5, Ann-Arbor sınıflandırmasına göre Evre 4'te%30,9 idi. Sonuç: NHL hastalarının özellikleri coğrafi farklılıklara göre değişmektedir. Bu çalışma geriatrik değerlendirmenin önemini ortaya koydu. NHL erkeklerde daha sık gözlendi. Çevresel risk faktörleri epidemiyolojik olarak araştırılmalıdır. NHL'nin en yaygın alt tipi DLBL'dir. Foliküler lenfomalar merkezimizde daha az görülür. Ulusal kanser kayıt sisteminin iyileştirilmesi ve NHL'nin erken tanı ve tedavisini sağlamak için tedavi protokollerini gözden geçiren çok merkezli büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Non-Hodgkin Lenfoma, Epidemiyoloji, Histolojik alttip, Extranodal tutulum

Mehmet Önder Ekmen
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tirozin kinaz inhibitörleri döneminde(2006-2019 yılları arasında) Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvurup tedavi alan kronik myeloid lösemi tanılı hastaların klinik ve laboratuar yanıtlarının değerlendirilmesi

Amaç: Kronik myeloid lösemi (KML), myeloid seri hücrelerinde aşırı ve kontrolsüz çoğalmayla karakterize olan bir hematopoetik kök hücre hastalığıdır. KML patofizyolojisindeki BCR-ABL proteinini hedef alan TKİ'lerinin geliştirilmesi ile KML tedavisinde tedavi şekli değişmiş ve başarı yüksek oranda artmıştır. Bu hastaların uzun dönem takibinde hedefe yönelik tedavinin yan etki yönetimi, yanıt profillerinin yakından izlemi hastalığın prognozunun tayininde önem kazanmıştır. Yöntem: Ocak 2006 - Mayıs 2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı'nda takip edilmiş olan 18 yaş üstü 220 hastanın demografik verileri (yaş, cinsiyet), başvuru anındaki laboratuar parametreleri (hemoglobin, platelet, lökosit, eozinofil, bazofil, BCR-ABL majör, BCR-ABL minör değerleri), tanı sonrası aldığı tedaviler (Tirozin Kinaz İnhibitörleri: İmatinib Mesilat, Nilotinib, Dasatinib, Ponatinib) ve tedaviye yanıt oranları hastane kayıtlarındaki bilgiler doğrultusunda retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmamızdaki olguların tamamı kronik evrede tanı almış olup, %50,4'ü kadın, %49,6'sı erkekti. Hastaların tanı anındaki yaş ortalaması 44,2 (min-max=13-92) olup, kadınların tanı anındaki yaş ortalaması 44,8 yıl iken erkeklerin tanı anındaki yaş ortalaması 43,7 yıl olarak belirlendi. Değerlendirmeye alınan olguların %70,3'ünde splenomegali saptandı. Çalışmamızda hastaların büyük çoğunluğuna (%96,8) 1. basamak tedavide 400 mg imatinib tedavisi başlandı. Takip edilen 214 hastanın 117 (%54,7)'si 1. basamak tedavide başlanan 400 mg imatinib tedavisine devam ederken 97 (%45,3) hastanın tedavisi yanıtsızlık, tedaviye direnç, yan etki nedeniyle değiştirildi. 200 hastanın 166 (%83)'sında 1.ayda tam hematolojik yanıt alındı. 400 mg imatinib tedavisi sonrası moleküler yanıt oranlarına ulaşılabilen hastaların 3. ayda %59,6'sında, 6. ayda %50 hastada, 12. ayda %51,2 hastada, 24. ayda %57,5'inde majör moleküler yanıt alındı. 3. aydaki majör moleküler yanıt ile 24. aydaki majör moleküler yanıt ilişkisi değerlendirildiğinde 3. ayda majör moleküler yanıt alınan hastaların %62,9'unda 24. ayda da majör moleküler yanıt varken, 3. ay major moleküler yanıt alınmayan hastaların %20'inde 24. ayda da moleküler yanıt alındı. Tanı anından sonra Mayıs 2019'a kadar yapılan takipte hastaların ortalama yaşam süresi 65,7 ay (standart sapma 45,7 ay) olarak saptandı. 5 yıllık sağ kalım oranı %90,9 olarak belirlendi. 3, 6 ve 12. aylarda moleküler yanıt alınan ve alınamayan hastaların yaşam süresi incelendiğinde, yanıt alınan hastalarda Sırasıyla 50,3 (standart sapma: 35,2), 65 (standart sapma: 40,37), 74,6 (standart sapma: 41) ay ortalama yaşam süresi olduğu görüldü. Tanı anındaki ortalama lökosit sayısı, hemoglobin değeri, platelet sayısı, LDH düzeyi ve ürik asit düzeyi ile ortalama yaşam süresi arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, LDH değerinin ortalama yaşam süresine etkisi olduğu görülürken diğer parametrelerin etkili olmadığı görüldü. Hastaların risk değerlendirilmesi EUTOS risk skoruna göre yapıldı. Yapılan skorlamada hastaların %65,3'ü 'düşük risk' grubundayken %34,7'si 'yüksek risk' grubundaydı. EUTOS risk skoruna göre düşük ve yüksek riskli hastaların ortalama yaşam süresi incelendiğinde, düşük riskli gruptaki hastaların ortalama yaşam süresi 52,4 (standart sapma:35) ay iken, yüksek riskli gruptaki hastaların ortalama yaşam süresi 51,3 (standart sapma:27,2) ay olduğu görüldü. EUTOS risk skoruna göre düşük ve yüksek riskli hastaların 1. basamak tedaviye yanıt oranlarının değerlendirilmesinde düşük risk grubundaki hastaların %68,8'inde 1. basamak tedaviye yanıt alınırken, yüksek risk grubundaki hastaların %57,6'sında 1. basamak tedaviye yanıt alınamayıp 2.basamak tedaviye geçildiği belirlendi. Sonuç: Tanı anındaki LDH ve lökosit düzeyinin sağkalım ile ilişkisi olduğu görüldü. EUTOS risk skoru ortalama yaşam süresi açısından fark oluşturmazken, tedaviye yanıt oranın öngörülmesi açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: kronik myeloid lösemi, EUTOS, tirozin kinaz inhibitörleri

DiyarbakırErbB reseptörleriLösemi+2
Leyla Sert
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dicle Üniversitesi hastanelerine başvuran atipik yerleşimli ve/veya genç tromboz tanılı hastalarda etyolojik faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Antikoagülan ve prokoagülan dengenin kalıtsal veya edinsel bir faktör etkisiyle bozulması ile ortaya çıkan tromboz, yerleşim yerine göre semptomlar verir. Trombozlar, önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Erken yaşta ve beklenen yerlerin dışında saptanan trombozlar atipik trombozlar olarak tanımlanmaktadır. Herediter trombofililer erken yaşta, anormal yerleşimli veya sık tekrarlayan tromboz ataklarına neden olabilirler. Tromboz etyolojisinde APC direnci, protein-C ve protein-S eksiklikleri, AntitrombinIII eksikliği, PAİ-1 gen mutasyonu, faktör-V leiden mutasyonu ve protrombin gen mutasyonu gibi kalıtsal faktörlerin yanında travma, gebelik, immobilite, kanser, PNH, myeloproliferatif hastalıklar, cerrahi, hipertansiyon, diyabet gibi edinsel risk faktörleri, tek başına yada kalıtsal risk faktörleri ile birlikte çoklu risk faktörü olarak bir arada bulunabilirler. Bu çalışmada atipik yerleşimli ve genç (40 yaş ve altı) tromboz tanılı hastalarda etyolojik risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık. Materyal –metod: Çalışmaya 50 hasta (32K/18E) alındı. Hasta dosyaları taranarak retrospektif yapılan çalışmada; 40 yaş altı tüm trombozlar ve herhangi bir yaş aralığında atipik lokalizasyonlu trombozu bulunan hastalar seçildi. Çalışmaya 16 yaş altı hasta dahil edilmedi. Hastalarda atipik trombozlarda öne çıkan etyolojik risk faktörleri kalıtsal ve edinsel nedenler açısından tarandı. Tromboz lokalizasyonlarına göre öne çıkan risk faktörleri araştırıldı. Çalışmada elde edilen sonuçların istatistiksel analizleri SPSS (statistical package for social scienses) for Windows 18. programı kullanılarak yapıldı Verilerin değerlendirilmesinde değişkenlerin frekans tabloları oluşturuldu. Sonuçlar ortalama+-SD ve yüzde olarak (%) verildi. Tanı gruplarına göre sayısal değişkenlerin ortalama olarak farklı olup olmadığı ANOVA testi ile test edildi. Kategorik değişkenler için de Ki-kare testi kullanıldı. P < 0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya; genç (40 yaş altı) tüm trombozlar ile herhangi bir yaş aralığında atipik yerleşimli toplam 32'si kadın (%64) ve 18'i erkek (%36)' 50 hasta dahil edildi. Kadınların yaş ortalaması; 34.78±14.34. Erkeklerin yaş ortalaması; 36±12.41. tüm hastaların yaş ortalaması; 35.22±13.56 olarak tespit edildi. Çalışmaya alınan hastalardan 12'si (%24) 40 yaş üstü ve 38'sı (%76) 40 yaş altı saptandı, 40 yaş üstü hastalardan 5'i erkek (%10), 7'si kadın (%14), 40 yaş altı hastalardan 13'ü erkek (%26), 25'i kadın (%50) olarak saptandı. Çalışmaya alınan hastaların 7'sinde (%14) OKS kullanımı sonrası tromboz gelişmişti. Cerrahi sonrası tromboz 6 (%12) hastada saptandı, gebelik esnasında 1 (%2) hastada tromboz gelişmişti, immobilzasyon sonrası tromboz 1 (%2) hastada saptandı, hipertansiyon 2 (%4) hastada saptandı. MTHFR C677T 8 (%16) hastada homozigot ve 4 (%8) hastada heterozigot saptandı, MTHFR A1298C 8 (%16) hastada homozigot ve 12 (%24) heterozigot ve 6 (%12) hastada birlikte heterozigot saptandı. Hastalardan 7'sinde (%14) esansiyel trombositoz saptandı ve 4 (%8) hastada JAK2 mutasyonu eşlik ediyordu. Malignite öyküsü 1 (%2) hastada saptandı, talasemi major 1 (%2) saptandı, SLE tanısı 1 (%2) saptandı, Fak-V leiden mutasyonu 3 (%6) hastada heterozigot saptandı. Protein–S eksikliği 1 (%2) hastada saptandı. AntitrombinIII eksikliği 2 (%4) hastada saptandı. Protrombin gen mutasyonu 2 (%4) hastada heterozigot saptandı, lupus antikoagulanı 2 (%4) hastada yüksek saptandı, fibrinojen 1 (%2) hastada yüksek saptandı, PAI-1 (4G/5G) gen polimorfizmi 5 (%10) hastada saptandı. Tanı alan hastalarda kalıtsal ve edinsel risk faktörleri 31 (%62) hastada bir arada saptandı, hastaların 6'sında (%12) herhangi bir kalıtsal ve edinsel risk faktörü saptanmadı Sonuç: Sonuç olarak atipik yerleşimli ve genç yaşta görülen trombozlar; kalıtsal ve edinsel etyolojik risk faktörlerinin bir arada saptanabildiği kompleks patolojik bir hastalık olup, abdominal bölge trombozlarının myeloproliferatif hastalıklar açısından değerlendirilmesi ve kadınlarda OKS kullanımının altta yatan kalıtsal risk faktörlerinin varlığında tromboz riskini arttırdığı görüldü. Gebelik, lohusalık, OKS kullanımı gibi nedenlerden ötürü kadın cinsiyette daha fazla tromboz görüldüğü saptandı. Anahtar kelimeler: atipik tromboz, trombofili

AntikoagülanlarEtyolojiRisk faktörleri+2
Ferhat Bingöl
Dicle University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Psoriatik artritli hastalarda matriks metalloproteinazların sitokin ve kemokinler ile ilişkisi

İnflamasyonda ve infeksiyonlara karşı konakçı cevabında lökositlerin dokulara yerleşimi önemli bir basamağı teşkil etmektedir. Bu süreç kemotaktik sitokinler olarak bilinen kemokinler tarafından kontrol edilmektedir. Kemokinler, inflamasyonda ve homeostazda lökositlere ve stem hücrelere kemotaksi yaptıran sitokinlerdir. Matriks metalloproteinazları; ekstrasellüler kartilaj yıkımı ve eklem erozyonunun gelişmesinde anahtar rolü olan ekstaselüler matriksin yıkılmasını sağlayabilen proteolitik enzim ailesine ait enzimlerdir. Son zamanlarda IL-17'nin psoriatik artrit (PsA) patogenezinde rol alan önemli bir anahtar sitokin olduğu gösterilmiş, hatta IL-17'yi hedef alan tedavilerin, hastalığın giderilmesinde umut vadedebileceği öne sürülmüştür. Matriks metalloproteinaz (MMP) ve kemokinlerin PsA'da rollerine ilişkin çalışma sayısı kısıtlı olmakla beraber bu proteinlerin PsA ve psoriasisli hastalarda düzeylerinin beraber araştırıldığı çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Matriks metalloproteinazların kartilaj destruksiyonundaki rolleri romatoid artrit (RA) ve osteoartritli hastalarda ayrıntılı olarak gösterilmiş bu proteinlerin kemokinlerle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Biz de bu çalışmada PsA ve psoriasisli hastalarda sitokin ve kemokinlerin düzeylerini ve matriks metalloproteinazlarla olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 35 PsA ve 33 psoriasis (PsO) tanısı alan hasta ile 22 sağlıklı kontrol dahil edildi. Her üç grupta serum IL-17A, IL-1β, IL-6, CCR4, CXCR4, CCL2 (MCP-1), CCL22 (MDC), MMP-1, MMP-2, MMP-3, MMP-9, MMP-13 düzeyleri ölçülerek bunların gruplar arası farklılıkları ve klinik bulgularla ilişkileri değerlendirildi. Çalışmaya alınan üç grup (PsA, PsO ve kontrol) arasında yapılan karşılaştırmada serum CCL22 (p=0,009) ile MMP-9 (p=0,049) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı saptandı. PsA grubunun kontrol grubuna göre serum MMP-9 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.039). CCL22 düzeylerine bakıldığında; yine bu kemokinin düzeyi PsA grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.012). PsA'lı hastalarda arasında, TNF-α inhibitörü kullananlar ile kullanmayanlar karşılaştırıldığında serum IL-1β (p=0.040), IL-17A (p=0.003), MMP-1 (p=0.002) ve MMP-2 düzeyleri (p=0.026) istatistiksel olarak anlamlı tespit ettik. Kemokin (CCL22) ve MMP (MMP-9) parametrelerinin PsA ile kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı fark bulduk, bu parametrelerin hastalık aktivitesi ve hastalık progresyonunun takibinde yararlı olabileceğini düşünüyoruz.

ArtritArtrit-psoriatikKemokinler+2
Kemal Nas
Dicle University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Aktif ve inaktif oküler behçet hastalarında serum IL-4, IL-12, IL-13, IL-27 ve IL-33 düzeylerinin araştırılması

Amaç: Behçet hastalığında (BH) Th1 sitokinlerden interlökin (IL)-12, Th1 yolağının inhibitörü IL-27 ve Th2 sitokinlerden IL-4, IL-13 ve IL-33'ün serum seviyelerinin araştırılması ve oküler BH aktivitesi arasındaki ilişkilerinin değerlendirilmesi. Yöntem: Ocak 2014–Aralık 2014 tarihleri arasında başvuran 20 aktif oküler Behçet hastası (grup A), remisyondaki 20 oküler Behçet hastası (grup B), sistemik açıdan remisyonda 20 nonoküler Behçet hastası (grup C) ve 20 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubu (grup D) çalışmaya dâhil edildi. Ayrıntılı anamnez sonrası hastalara tam oftalmolojik muayene ile gerekli konsültasyonlar yapıldı ve tüm hastalardan 5 cc venöz kan alındı. Serum IL düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) metodu ile belirlendi. Sürekli değişkenler Kruskal-Wallis testi, katagorik veriler ki- kare, sürekli değişkenler arasındaki ilişki ise Spearman korelasyon analiziyle analiz edildi. Bulgular: Cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Grup A ve D diğer 2 gruba göre istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha gençti (p=0,02) fakat yapılan kovaryans analizine göre yaşın IL seviyeleri ve görme keskinliği üzerinde etkisi yoktu. Görme keskinliği aktif oküler tutulumu olan grup A'da en kötü idi (p 0,001). Göz tutulumu bilinen grup A ve B'de tüm hastalar binoküler tutulumlu ve panüveit idi. IL- 13 (p 0,001) ve IL-33 (p=0,002) grup A'da en yüksek düzeyde iken IL-4 (p=0,74) ve IL-12 (p=0,96) tüm gruplarda benzer düzeylerde idi. IL-27 (p=0,047) ise grup D'de en yüksek seviyede idi. Ayrıca IL-13 ve IL-33 ön kamara hücre ve flare düzeyleriyle anlamlı pozitif korelasyon göstermekte idi. Sonuç: Çalışmamıza göre Th2 sitokinleri uyaran IL-33 ve bir Th2 sitokin olan IL-13 serum düzeyleri BH patogenezinde Th2 sitokin baskınlığını savunan görüşü destekler şekilde aktif oküler BH grubunda artmış, Tr1 düzenleyici hücre uyarısı ve IL-17'yi baskılanması ile BH'nda koruyucu etkisi olduğu bilinen IL-27 ise BH gruplarında düşük bulunmuştur. Proinflamatuar özelliği iyi bilinen bir Th1 sitokin olan IL-12 serum seviyesinin birçok çalışmanın aksine bu çalışmada tüm gruplarda benzer düzeyde bulunması BH patogenezinde Türk toplumunda bu sitokin açısından bazı genetik farklılıklar olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Oküler Behçet Hastalığı, interlökinler, hastalık aktivitesi.

Behçet hastalığıGözGöz hastalıkları+5
Abdullah Kürşat Cingü
Dicle University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2010-2015 yılları arasında terapotik aferez ünitesinde yapılan tüm terapötik aferez işlemlerinin değerlendirilmesi ve trombotik trombositopenik purpuralı hastaların klinik özellikleri ve yanıtları

Amaç: Aferez ve terapötik aferez son yıllarda tıbbın pek çok disiplininde pek çok farklı hastalıklarda tedavi ve destek tedavisi amaçlı kullanılmaktadır. Ülkemizde de son 10 yılda ciddi ilerlemeler kaydedilen aferez ve terapötik aferez işlemleriyle ilgili üniversite hastanemizde 25 yılı aşkın süredir bu işlemler yapılmaktadır. Çalışmamızda terapötik aferez ile ilgili hastanemizin sonuçlarını ve ilaveten Trombotik Trombositopenik Purpura (TTP) hastalarının klinik, laboratuvar ve tedavi yanıtlarını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: 2010-2015 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aferez Ünitesi'nde terapotik plazma değişimi veya terapötik sitaferez endikasyonu alan 303 hastada ve 2289 seans işlemi incelendi. Hastaların cinsiyet, yaş, tanı, işlem tarihleri, takip edildiği klinik, damar erişim yolu, aferez uygulama sıklığı ve toplam uygulama sayısı, tedavi yanıtları, işlem esnasında gelişen komplikasyonlar ve TTP hastaları klinik özellikleri ve relaps açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: En fazla hasta 190 (%62,7) hasta ile hematoloji servisinde takip edilmekteydi. Plazmaferez uygulanan 110 hastanın 22 (% 20) si olmak üzere en yüksek oranda TTP'li hastalar, terapötik sitaferez uygulanan 85 hastanın 59 (%69) unu akut lösemiler oluşturmaktaydı. Terapötik aferez uygulanan 303 hastadan 244 hasta tedavi yanıtı açısından değerlendirildi (59 hastaya periferik kök hücre toplama işlemi yapıldığından değerlendirme dışında tutuldu). 144 hasta yanıtlı (%59), 17 hasta kısmi yanıtlı (%6) olarak toplamda 161 hasta (%65) yanıtlı idi. 57 hastada ise (%23) yanıt alınamadı. TTP tanısı ile plazmaferez yapılan hastaları ayrıntılı olarak irdelediğimizde 22 hastanın 10 (%45,5)'u kadın, 12 (%54,5) si erkekti. Ortalama yaş 28,2 ± 8,7 (18-40) idi. Sekonder TTP olan 2 (%9) hasta mevcuttu. Diğer 20 (%91) hasta idiopatik TTP olarak değerlendirildi. TTP tanılı 17 (%77,2) hastada tedavi yanıtı alınırken, 4 (%18,2) hastada yanıt alınamadı, exitus gerçekleşti. 7 (%31,8) hastada hastalık relaps oldu. Çalışmamız sonucunda, plazmaferez yapılan TTP hastalarının tedaviye yanıtları (% 77,2), ülkemizde yapılmış çalışmalarla ve literatüre (% 80) benzer idi. Mortalite oranı (%18,2) da literatürle uygun bulundu (% 10-15). Sonuç: Terapötik aferez, merkezimizde birçok hastalığın tedavisinde yüksek etkinlik ve düşük yan etki oranı ile başarı ile kullanılmaktadır. Merkezimizin tedavi ve komplikasyon sonuçları yurt içi ve yurt dışı merkezler ile benzer bulunmuştur.

AferezisKan bileşenleri transfüzyonuKan bileşenlerini ayırma+6
Berrin Balık Aydın
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin hematoloji polikliniğine başvuran hemofili a ve hemofili B hastalarımızın klinik ve laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Hemofili, koagülasyon faktörülerinden faktör VIII (hemofili A) veya faktör IXʼun (hemofili B) eksikliğinden kaynaklanan X'e bağlı konjenital kanama bozukluğudur. Bu çalışmamızdaki amacımız hemofili hastalarının klinik sınıflamalarını, inhibitor gelişme sıklığını, böbrek ve karaciğer fonksiyon testlerini ve klinik olarak da eklem kanaması geçirip geçirmediklerini kontrol ederek kendi verilerimizi oluşturmak, bu verileri literatürlerle karşılaştırmak idi. Materyal Metod: Bu çalışmamıza Aralık 2010–Nisan 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıkları Erişkin Hematoloji Polikliniğine başvuran ve hemofili tanısı almış 64 erkek hasta dahil edildi. Hastalarımızın çalışılmış olan tetkiklerine bakarak inhibitör düzeylerine, tam kan, biyokimya, hormon, vitamin, koagülasyon parametreleri incelendi. Görüntülemelerde herhangi bir eklem kanaması bulgusu veya intrakranial kanama bulgusu olup olmadığını araştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 64 hasta alındı. Hastalarımız yaş ortalamaları 26,4±8,9 yıl (17-60 yıl) olarak hesaplandı. Çalışmamızdaki hastalarımızın %85.9ʼu (n=55) hemofili A, geri kalan % 14.1 ise (n=9) hemofili B olarak gruplandırıldı. Hastalarımızın % 85.9ʼunda (n=55) inhibitör düzeyi negatif olarak geldi. İnhibitör gelişmiş olarak kabul edilen hastalarımızın oranı ise % 4,1 idi (n=9). Hastaların %47.6ʼsında (n=30) eklem kanaması görüntüleme olarak saptanmamış olup, geri kalan %52.4ʼnde ise (n=33) herhangi bir eklemde kanama saptanmıştır. Sonuç: Hayat kalitesini etkileyen ve hastayla birlikte yaşlanan eklem kanamaları konusunda, hastalarımızın daha çok bilgi sahibi olmasının, onları sosyal yaşama katacak sorumluluk ve farkındalık projelerinin sayıca arttırılmasının ve bu konuda daha çok literatür çalışmasına ihtiyacımız olduğu kanısındayız.

Faktör IXFaktör IXFaktör VIII+7
Salih Tekin
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin hematoloji polikliniğine başvuran polisitemi vera tanılı hastaların klinik ve laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji Polikliniği' ne başvuran polisitemi vera (PV) tanılı hastaların demografik özelliklerini, klinik ve laboratuvar parametreleri ile tedavi yöntemlerini,hastalık komplikasyonlarını incelemek. Yöntem: Polikliniğimize 2013-2018 yılları arasında başvurmuş polisitemi vera tanılı hastaların(54 hasta) verileri geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların tanı anındaki yaş, cinsiyet, klinik özellikleri, laboratuvar değerleri, tedavi seçenekleri ve komplikasyonlarını araştırdık. Bulgular: Hastaların 32' si erkek (%59) , 22' si kadındı (%41). Tanıdaki ortalama yaşları 56 idi. Tanı öncesi tromboz gelişenlerin oranı %15 (8 hasta), tanıdan sonra tromboz gelişenlerin oranı %17 (9 hasta) idi. Takipte tromboz geçiren ve geçirmeyen hastaların verilerini karşılaştırdığımızda cinsiyetin tromboz gelişimi üzerinde anlamlı istatistiksel değeri olduğunu gözlemledik(p=0.013). Kadın cinsiyette takipte tromboz gelişme riski daha fazlaydı. Takipte kanama geçiren hastalar %7 (4 hasta) oranındaydı. Kanama geçirenlerde en sık gözlenen kanama şekli %50 oranında gastrointestinal sistem kanamasıydı. Tanı öncesi tromboz gelişen hastaların takipte kanama riski daha yüksekti ve istatistiksel olarak da anlamlıydı(p=0.040). Hastalarımızın hiçbirinde hematolojik transformasyon gözlenmedi. Sonuç: Polisitemi vera esas olarak ileri yaş hastalığıdır ve erkeklerde daha sık gözlenmektedir. Bizim çalışmamızda hastaların çoğu literatürle uyumlu olarak 50 yaş üzeriydi ve erkek hastalar çoğunluktaydı. Hastalıkla ilişkili semptomlar sıktı ve hastaların %92' sinde mevcuttu. Baş ağrısı şikayeti en sık görülen semptom olup hastaların %53' ünde vardı. 6 hastamız tromboz nedeniyle tetkik edilirken PV tanısı almıştı. Tedavi seçeneklerini incelediğimizde en sık uygulanan tedavi asetilsalisilik asit+hidroksiüre+flebotomi (%54 oranında) kombinasyon tedavisiydi. Ayrıca polisitemi vera hastalarında önemli mortalite ve morbiditeye neden olan trombotik ve hemorajik komplikasyonlar gözlenmektedir. En sık gözlenen komplikasyon trombozdur. Komplikasyonların etyolojisinde multipl faktörler suçlanmaktadır. Çalışmamızda literatürle benzer şekilde en sık görülen komplikasyon trombozdu. Tanı öncesi 8 hastada, takipte 9 hastada tromboz gelişmişti. Tromboz gelişimi daha ileri yaşta izlenmekteydi, kadın cinsiyette daha sıktı ve istatistiksel olarak da anlamlıydı. Hemorajik komplikasyonlar ise 4 hastamızda görüldü, bu hastaların yarısı antiagregan tedavi almaktaydı. Ayrıca hemorajik komplikasyonlar tanı öncesi tromboz öyküsü olanlarda ve tanıda splenomegalisi olanlarda daha sık gözlenmekteydi. Hematolojik transformasyon hastalarımızın hiçbirinde saptanmadı.

Demografik özelliklerHematolojiKomplikasyonlar+3
Abdurrahman Özkan
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bölgemizde genç trombozlu vakalarda faktör XII C46T gen polimorfiziminin prevelansı ve tromboz ile ilişkisi

Giriş: Prokoagülan ve antikoagülan dengenin edinsel veya kalıtsal bir faktör etkisiyle bozulması ile ortaya çıkan tromboz, yerleşim yerine göre semptomlar verir. Trombozlar, önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Herediter trombofililer erken yaşta, anormal yerleşimli veya sık tekrarlayan tromboz ataklarına neden olabilirler. Tromboz etyolijisinde APC direnci, protein C ve S eksiklikleri, faktör V leiden mutasyonu ve protrombin gen mutasyonu ilk tanımlanan herediter trombofili nedenleri olsa da, yapılan çalışmalarda yeni mutasyonlarda bulunmaktadır. Trombozdaki etyolojisi tam açıklanamayan ve etkinliği hakkında görüş birliği olamayan bir faktör de FXII C46T gen polimorfizimidir. Amaç: Bölgemizde genç trombozlu vaklarda FXII C46T gen polimorfizmin prevelansı ve trombozla ilişkisini araştırmak. Hastalar ve yöntem: Çalışmaya 50 yaş ve altı 50 hasta (21E/29K) tromboz öyküsü(derin ven trombozu,portal ven trombozu,iskemik stroke,.myokard infarktüsü,pulmoner emboli) olan ve daha önce FXII C46T gen polimorfizmi çalışılmış olan hastalar alındı.50 kontrol grubu tromboz öyküsü olmayan, sağlıklı birey alındı. Hastalarda ve kontrol grubunda PCR yöntemiyle bakılmış FXII C46T gen polimorfimizmi sonuçları değerlendirildi. Bulgular : Hasta ve sağlıklı grubun polimorfizim prevelansları Ki-Kare testi ile karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunamadı.(Sonuçlar sırasıyla hasta ve kontrol grubunda C/C:% 80 ve % 76 C/T: % 20 ve % 18 T/T:% 0 ve % 6 p:0.212) AMI da CC:%50 CT:%50 TT:%0 p:0.295 ,SVO da CC:%69.5 CT:%30.5 TT:%0 p:0.275,PE de CC:%100 CT:%0 TT:%0 p: 0.659, PVT de CC:%100 CT:%0 TT:%0 p:0.467, DVT de CC:%93.4 CT:%6.6 TT:%0 p:0.317.Tromboz tipine göre çıkan sonuç:arteryel tipte CC: %50 CT:%50 TT:%0 Venöz tipte CC:%83.4 CT:%16.6 TT:50 p:0.174. Sonuç: Çalışmanın sonucunda trombozlu hastalarda FXII gen polimorfizmi arasında istatistiki olarak anlamlı sonuç bulunamamıştır.Vaka sayılarının az olması nedeniyle ilerde daha fazla hasta gruplarıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler:FXII, trombofili,tromboz

Polimorfizm-genetikPrevalansTrombofili+1
Sedat Çetin
Dicle University
2013
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik refrakter immün trombositopeni hastalarında trombopoetin reseptör analoğu(eltrombopag) kullanımı ve sonuçları

ÖZET Amaç: Kronik İTP(Kronik İmmün Trombositopeni), insan hayatına çok önemli etkileri bulunan otoimmün bir hastalıktır. Eltrombopag; oral, peptid olmayan bir trombopoetin reseptör agonisti olup, trombopoezi stimüle ederek, trombosit sayılarının artışına yol açar. Eltrombopag, Kronik Refrakter İmmün Trombositopeni hastaları için yeni bir tedavi seçeneğidir. Metod: Çalışmamıza 5'i erkek 3'ü kadın olmak üzere, toplam 8 tane Kronik Refrakter İmmün Trombositopeni hastasını dahil ettik. Hastaların yaş ortalaması 44 idi (22-63 aralığı). Tüm hastalar Immün Trombositopenin tedavi basamaklarına yanıtsız ve splenektomizeydi. Hastalar günlük 25-50-75 mg dozlar ile tedavi edildi Bulgular: Hastaları 6 ay boyunca gözlemledik. 7 hastada eltrombopag tedavisi sonrası, kanama bulgusu vermeyen trombosit değerlerine ulaştık. Sadece bir hastada trombosit sayısı tedavi süresi boyunca 30 x109/L'un altında kaldı. Hastalarımızın hiçbirisinde tedavi süresince ciddi komplikasyon gelişmedi. Hastalarda en sık görülen yan etki başağrısı idi. Sonuç: Gözlemsel çalışmamız Kronik Refrakter İmmün Trombositopeni hastalarında Eltrombopag'ın etkili, güvenli ve iyi tolere edilen bir tedavi seçeneği olduğunu gösterdi.

Alerji ve immünolojiEltrombopagOtoimmün hastalıklar+3
Elif Hattapoğlu
Dicle University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Ankilozan spondilitli hastalarda interlökin 23'ün klinik ve laboratuvar parametreleri ile ilişkisi

C reaktif proteinSpondilit-ankilozanÖlçekler+1
Bilal Elbey
Dicle University · Institute of Health Sciences
2014
00

Other supervisors