Theses supervised by Prof. Dr. Mohammad Arafat
11 theses · Karadeniz Technical University
Arap Baharı sürecinde Ürdün rejiminin ayakta kalma stratejileri: Çok düzeyli bir analiz
Bu tez, bölgedeki mevcut siyasi düzeni derinden etkileyen Arap Baharı sürecinde, Ürdün rejiminin varlığını idame ettirmek için geliştirdiği stratejileri ele almaktadır. Bu stratejilerin tam manasıyla ve teferruatlı bir şekilde tespit edilebilmesi için veri toplama aşamasında literatür taraması ile yetinilmemiş; Ürdün'de üç farklı zamanda, toplamda altı ay süren saha çalışması süresince arşiv taraması ve birtakım mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Rejimin varlığını sürdürmek için geliştirdiği stratejiler, çalışmanın giriş kısmındaki 'rejim idamesi' literatüründen hareketle oluşturulan model gereği üç düzeyde (ulusal, bölgesel ve küresel) analiz edilmiştir. Çünkü Ürdün'de rejim, ülke içinden kaynaklanan tehdit edici unsurlara karşı sadece ulusal değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel aktörlerle işbirliğine dayalı birtakım stratejiler geliştirerek mücadele etmiştir. Çok düzeyli bu analiz, bir taraftan rejimin bölgesel ve küresel aktörlere duyduğu ihtiyacı açık bir şekilde ortaya koyarken diğer taraftan bu aktörlerin de Ürdün rejiminin varlığına duydukları ihtiyacı gözler önüne sermiştir. Karşılıklı 'ihtiyaç' üzerine bina edilen stratejileri açıklayan bu çalışmanın en temel sorusu, rejimin varlığını idame için ne gibi stratejiler geliştirdiğidir. Bu soruya cevap verilmesi mühimdir, çünkü literatürde, bazı rejimlerin yıkılması ile sonuçlanan bu sürecin başlamasına nelerin yol açtığıyla ilgili çok sayıda çalışma varken, bu olaylar neticesinde bazı rejimlerin varlıklarını nasıl idame ettirdikleri üzerine yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu boşluğun doldurulmasına katkı sunmak amacıyla hazırlanan çalışma, Ürdün'deki rejimin varlığını nasıl idame ettirdiğini açıklamakla kalmayacak, güçsüz otokrasilerin idameleri hakkında da fikir oluşmasını sağlayacaktır. Rejimin geliştirdiği stratejileri sorgulayan çalışma, birçok bulguya ulaşmıştır. Buna göre çalışmanın temel bulguları şöyledir: İlk olarak, iktisadi açıdan zayıf bir ülke olan Ürdün'de rejim, halkın rızasını alabilmek ve hoşnutluğunu kazanabilmek için siyasi reformlara başvurmuş ve birçok bölge ülkesindeki uygulamaların aksine şiddet uygulamaktan imtina etmiştir. Rejim varlığını sürdürebilmek için, özellikle bölgesel aktörlerle ilişkilerinde çatışmadan mümkün olduğu kadarıyla kaçınmış ve rakipleriyle bile şartları değerlendiren bir siyaset izlemiştir. Rejim, küresel güçler için çatışma alanı oluşturan bölgesel problemlerde tarafsız kalmak suretiyle uluslararası aktörlerin desteklerinden mahrum kalmamıştır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının Filistin-İsrail barış sürecine etkisi
Filistin-İsrail sorununun başlangıcından günümüze kadar etkin rol oynayan Birleşmiş Milletler, aldığı kararlarla sorunun çözülmesinde bir yol haritası oluşturmuştur. Ancak, İsrail hükümeti, Filistin-İsrail barış sürecinde BM Güvenlik Konseyi'nde alınan kararları uygulamayarak sorunun çözümsüz kalmasına yol açmaktadır. Bu kararların uygulanmamasında başta ABD olmak üzere, BM Güvenlik Konseyi'nde etkin devletlerin tutumları, sorunun çözümsüz kalmasına neden olmaktadır. Bu tezin amacı uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasında ana örgüt olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin, Filistin-İsrail çatışmasında aldığı kararların rolünün incelenmesidir. Tezin araştırma aşamasında Filistin-İsrail çatışmasına yönelik BM Güvenlik Konseyi kararları ile ilgili literatür taraması yapılmış ve elde edilen bulgular dört bölüm halinde tezde aktarılmıştır. Bu tez çalışmasının birinci bölümünde, uluslararası örgütlerin işlevine değinilerek Birleşmiş Milletlerin uluslararası barış ve güvenliğin korunmasındaki rolü ortaya konmaya çalışılmıştır. İkinci bölümünde Filistin-İsrail çatışmasının tarihsel arka planı incelenmiştir. Üçüncü bölümde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde sorunun ana kaynakları belirlenmiş ve Güvenlik Konseyi'nin etkileri üzerinde durulmuştur. Son bölümde ise, BM Güvenlik Konseyi'nin barış süreci üzerindeki sınırlılıkları ve etkileri ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Filistin, İsrail, Güvenlik Konseyi, Barış
Karadeniz güvenlik mimarisinin oluşumu ve Türkiye'nin rolü
Çağdaş jeopolitik teorilerin tamamına göre dünyanın merkezi ya da merkeze en kolay ulaşımı sağlayacak bir konumda yer aldığı kabul edilen Karadeniz Bölgesi, Soğuk Savaş sonrası dönemde gerek zengin enerji kaynaklarına sahip olan bölgelere komşu olması gerekse de söz konusu enerji kaynaklarının dünya pazarlarına taşınmasında oynadığı rol dolayısıyla ön plana çıkmıştır. Diğer taraftan bölge, "donmuş/dondurulmuş çatışmalar" olarak adlandırılan simetrik tehditlerin yanı sıra asimetrik tehditleri de bünyesinde barındırmaktadır. Bu çerçevede çalışmada, bahsi geçen tehditlerin bertaraf edilerek, bölge güvenliğinin sağlanmasında Türkiye'nin oynadığı rolün tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda bölgede yer alan simetrik tehditler, askeri sektörlerden kaynaklanan tehditlerin yanı sıra, politik, ekonomik, toplumsal ve çevresel sektörlerden kaynaklanan tehditleri de güvenlik gündemine dahil eden güvenlikleştirme teorisi çerçevesinde, asimetrik tehditler ise bölgesel ve uluslararası dinamikler çerçevesinde incelenmiştir. Takiben Karadeniz Bölgesi'nin güvenliğini sağlamaya yönelik yapılanmalar değerlendirilerek, anılan güvenlik yapılanmaları çerçevesinde Türkiye'nin bölgesel güvenliğe yönelik katkıları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda gerek Batılı değerlere olan bağlılığı gerekse de bölgesel sorunların çözümünde başta bölgenin büyük oyuncusu RF olmak üzere bölge devletlerinin önceliklerini ve katılımını da dikkate alan politikalarıyla Türkiye'nin bölgesel güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol oynadığı ve Soğuk Savaş sonrası dönemde dört adet bölgesel örgütün kuruluşuna öncülük ederek, bölge devletlerinin aralarındaki problemleri çatışmaya dönüşmeden, diyalog yoluyla çözümlemeleri için zemin hazırladığı tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Karadeniz, Geniş Karadeniz Bölgesi, Güvenlikleştirme, Toplumsal Güvenlik, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örğütü
Türkiye ve Suriye ilişkilerinde süreklilik ve dönüşüm üzerine bir dış politika incelemesi
Ortadoğu bölgesi ve bölgede gerçekleşen olaylar uluslararası ilişkiler açısından büyük önem arz etmektedir. Ortadoğu zaman içerisinde birçok çatışma, savaş ve rekabete sahne olmuştur. Bölge ülkeleri içerisinde yer alan Türkiye ve Suriye Devleti'nin ikili ilişkileri için de çatışma ve gerilim dış politika yaklaşımlarının belirleyici unsurları olarak öne çıkmaktadır. İki ülke ilişkileri arasında kalıcı bir dostluk ya da düşmanlık durumu oluşturulamamış ve ilişkiler dış politika yaklaşımlarına göre şekillendirilmiştir. Bu amaçla çalışmada Türkiye ve Suriye ilişkilerindeki süreklilik ve dönüşüm nedenleri üzerine bir inceleme yapılmış ve ilişkilerdeki süreklilik süreci Realizmin ana kavramları olan "Güç ve Güvenlik" yaklaşımları üzerinden anlatılırken, ilişkilerdeki dönüşüm süreci ise İnşacı teorinin "Kimlik" yaklaşımı üzerinden anlatılmıştır. Araştırılan konunun sona ermemiş olması ve zaman içerisinde değişkenlik gösterebilmesi kullanılan kaynakların çeşitliliğini kısıtlayan bir etken olmuştur. Çalışmada çeşitli kaynaklardan yararlanılmış ve sonuçlar analiz edilerek değerlendirme yapılmıştır. Bu çalışmanın oluşmasında baştan sonuna kadar değerlendirmelerde bulunan ve görüşlerini esirgemeyen danışman hocam Prof. Dr. Mohammad ARAFAT'a, bana manevi desteğini veren ve her zaman yanımda olan güzel aileme ve değerli dostum Çiğdem ARSLAN'a teşekkürlerimi sunuyorum.
Milenyum sonrası İran'ın Ortadoğu'daki nüfuz çalışmaları: Lübnan örneği
Birçok çatışmaya ev sahipliği yapan Lübnan toprakları 1516 yılında Osmanlı İmparatorluğuna bağlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'nda itilaf devletlerine karşı yenik düşmüş ve toprakları itilaf devletleri arasında paylaşılmıştır. Böylece Lübnan toprakları Osmanlı'nın ardından Fransa hâkimiyeti altına girmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa, Lübnan ve Suriye'yi işgal etmiştir. 1943 yılına gelindiğinde ise Lübnan bağımsızlığını kazanarak bağımsız devletlerarasına katılmıştır. Lübnan 1975 yılına gelindiğinde büyük bir çatışmaya ev sahipliği yapmıştır. Ülkede uzun yıllar boyunca birlikte yaşayan farklı mezhebe mensup gruplar aralarında savaşmaya başlamışlardır. Bu savaş ülkede büyük yıkımlara sebep olmuştur. İç savaş 1989 yılında imzalanan Taif anlaşmasıyla son bulmuştur. Anlaşma sonucunda ülkedeki Hizbullah dışındaki bütün milis gruplar silahsızlandırılmıştır. Lübnan'da yaşanan bu iç savaş dış güçlerin ülkeye müdahale etmesini kolaylaştırmıştır. Ortadoğu bölgesinde kendine yeni bir misyon yükleyen İran ise Lübnan Şiileri aracılığıyla ülkede söz hakkı elde etmiştir. Suriye Lübnan'da söz sahibi bir ülke konumundayken 2005 yılında Refik Hariri suikastının sorumlusu olarak görülmüş ve Lübnan'ı terk etmek zorunda kalmıştır. Bu gelişme Lübnan'ın bugün ki siyasi hayatına uzanan etkiye sahiptir. Lübnan siyasi hayatı Hariri suikastının ardından günümüzde de devam eden 8 Mart ve 14 Mart grubu şeklinde ikiye ayrılmıştır. 8 Mart grubunun bir partisi olan Hizbullah ise İran İslam Cumhuriyeti'nin askeri ve ekonomik olarak desteklediği, Lübnan'ın önemli örgütü haline gelmiştir. Bölgede nüfuz gücünü arttırmaya çalışan İran Lübnan'da Hizbullah'ı, Filistin'de Hamas'ı, Yemen'de Husileri desteklemeye devam etmektedir. Hizbullah'ın İsrail saldırıları karşısında göstermiş olduğu başarı, Lübnan halkının takdirini kazanmasını sağlamıştır. Fakat Suriye iç savaşına bir aktör olarak müdahil olması Hizbullah'ın Lübnanlı bir parti olup olmadığı hususunda sorgulanmasına neden olmuştur. İran yöneticilerinin yanısıra Hizbullah liderlerinin yapmış olduğu açıklamalar Hizbullah ve İran arasındaki yakın ilişkiyi kanıtlar niteliktedir. Bu ilişki bazı kesimler tarafından hoş görülürken İsrail ve ABD gibi bazı ülkeler tarafından tedirginlikle karşılanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Lübnan, İran İslam Cumhuriyeti, Hizbullah, Dış Politika, Velayet-i Fakih
Doğu Ortaklığı kapsamında Azerbaycan'ın kazanımları
20. yüzyılın en büyük olaylarından biri olan Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucu bu birliğe üye olan bazı devletler birbiri ardına bağımsızlıklarını kazanmasıyla bir güç boşluğu doğmuş ve bu boşluğun acilen doldurulması gerekmiştir. Avrupa Birliği (AB) bu fırsattan yararlanarak, bu devletleri kendine çekmek ve onlardan yararlanmak için Doğu Ortaklığı Teşkilatı'nı kumuştur. Doğu Ortaklığı AB'i Üye Devletleri ile altı Doğu Avrupa devletleri'ni içeren (Azerbaycan, Beyaz Rusya, Gürcistan, Ermenistan, Moldova Cumhuriyeti ve Ukrayna) ortak bir girişimdir. Doğu Ortaklığı, ortak bir demokrasi, refah, istikrar ve artan işbirliği alanı oluşturmayı amaçlamaktadır. Doğu Ortaklığı Teşkilatı'nın güncel bir konu olduğu ve alınan kararların dünya çapında önemli bir etki yaratığından bu Çalışmada Doğu Ortaklığı Teşkilatı ele alınarak Doğu Ortaklığı Teşkiları'nın tarafı olan ülkelere nelerin vaadettiği, hangi yönden etki yaratığı, özellikle de Azerbayan için ekonomik ve siyasal bakımından ne tür bir değişikliklere yol aştığı sorusuna cevap aranmıştır. Çalışmada Doğu Ortaklığı Teşkilatı kapsamında AB ülkeleri için ekonomik, siyasi ve sosyal bağlamda jeopolitik öneme sahip olan, Kafkasya'nın önde gelen devleti olan Azerbaycanla ikili ilişkileri incelenmiştir. Bu çalışmanın temel amacı, Azerbaycan'ın AB Doğu Ortaklık Teşkilatı kapsamında elde ettiği kazanımları araştırmak ve bu kazanımların neler olduğunu incelemektir. Bu kazanımları anlamak için öncelikle AB'nin kuruluşunun tarihsel evresi ve bu birliğin mantıklı bir devamı olarak Doğu Ortaklığı'nın ortaya çıkışı anlatılmaktadır. Bu çalışmada betimsel-analitik yöntem kullanılarak problemin tanımı ve çeşitli boyutları ile sorularının objektif olarak incelenmesi, problemlerin bilimsel bir analizi ve problemlerin detaylı mantıksal bir değerlendirmesi yapılmıştır. Bu çerçevede söz konusu yönteme göre Doğu Ortaklık Teşkilatı kapsamında Azerbaycan'ın bu teşkilattan ekonomik, siyasi, kültürel ve güvenlik bağlamında neler kazandığı açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmada nicel ve tümevarımsal yöntemler kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Doğu Ortaklığı Programı, Sovyetler Birliği, Avrupa Komşuluk Politikası, Azerbaycan-Avrupa Birliği İlişkileri,
Uluslararası örgütlerin uluslararası sistemdeki yeri ve önemi: Birleşmiş Milletler örneğinde
Bu tez çalışmasında uluslararası örgütlerin uluslararası sistem içindeki rolü Birleşmiş Milletler örneğinde incelenmiştir. Uluslararası örgütler, ulus-devletin ortaya çıkışı ve uluslararası sisteme hakim olmasıyla görülmeye başlanmıştır. Yıllar içerisinde birçok alanlarda faaliyetlerde bulunan farklı uluslararası örgütler ortaya çıkmıştır. Bu örgütlerin başında, şimdiye kadar kurulan örgütlerin en kapsamlısı olan Birleşmiş Milletler'i gösterebiliriz. Temel görevi barış ve güvenliğin korunması olan bu örgütün, bundan başka birçok alanda faaliyetlerde bulunduğunu da söyleyebiliriz. Uluslararası barış ve güvenliğin korunması başta olmak üzere birçok alanda Birleşmiş Milletler'e yönelik olumsuz eleştiriler gelmiştir. Yapmış olduğum tez çalışmasında bu olumsuz eleştirilere değinilmiş ve Birleşmiş Milletler'in geleceği konusunda farklı fikirler dile getirilmiştir.
Filistin-İsrail barış süreci ve Türkiye
Osmanlı imparatorluğunun dağılma dönemiyle, Filistinliler sömürgecilik, sürgün, askeri işgal ve bu süreci izleyen kendi kaderini tayin etme hakkını elde etme mücadelesine girmişlerdir. Yahudiler ise dünyanın her yanında yüzyıllar süren zulmün ardından atalarının topraklarına geri dönüş, barış ve güvenlik getirmemiştir. Uzun yıllar süregelen ve halen de devam eden çözüm arayışları çoğu zaman Filistin-İsrail sorununu içinden daha da fazla çıkılmaz bir hale sokmuştur.Uluslararası ilişkilerde genel olarak Arap-İsrail çatışması özelinde ise Filistin sorunu Yirminci Yüzyılın en karmaşık sorunudur. Filistin sorunu Yirminci Yüzyılın ikinci yarısından sonra soğuk savaş ile birlikte bölgesel bir sorun olmaktan çıkarak uluslararası bir sorun haline gelmiştir. İsrail devletinin Ortadoğu coğrafyasında kurulmasıyla çatışma boyutuna ulaşan Filistin sorunu, bugünde çözülmeyi bekleyen bir düğümdür.Anahtar Kelimeler: Barış Süreci, İsrail, Filistin, Türkiye
İran'ın Orta Doğu politikasında Şii Mezhebinin etkisi
Dünyamız Uluslararası Sistemi'nin en önemli bölgelerinden birisi Orta Doğu'dur. Tarih boyunca Orta Doğu Bölgesi Uluslararası Sisteme egemen olmak isteyen güçlerin ele geçirmek/nüfuz sahibi olmak istedikleri bir bölgedir. İran İslam Cumhuriyeti de bu bölgenin en önemli güçlerinden birisidir. İran'ın bölgeye yönelik dış politikaları sadece bölge üzerinde etkili olmayıp Uluslararası Sisteme de etki edebilmektedir.İran bölge devletlerinde yer alan Şii unsurlara verdiği destek vasıtasıyla bölgede kendisine bir hayat sahası oluşturmakta ve bu şekilde ayakta kalmaya çalışmaktadır. İran'ın bölge ülkelerinde yer alan Şii topluluklar ile olan ilişkileri ve bunlara vermiş olduğu destek söz konusu ülkelerin yönetimlerine İran'ın etkide bulunmasını sağlamaktadır. İran'ın söz konusu Şii topluluklara vermiş olduğu destek ve bu topluluklar vasıtasıyla gerçekleştirmiş olduğu eylemler sadece Orta Doğu bölgesinde değil Uluslararası alanda da ses getirebilmektedir. İran Şii kartını Orta Doğu'da etkin bir biçimde kullanmaktadır.
21. yüzyıl Hindistan dış politikası'nda 'Hint-Pasifik' kavramı tartışmaları
Asya jeopolitiğinde Çin, ABD ve Hindistan denkleminde üç büyük değişim yaşanmaktadır. Asya'nın iki devinden biri olan Çin'in 'Batıya İlerleyiş' söylemiyle 'Barışçı Yükselişi', Hint Okyanusu bölgesindeki stratejik varlığı nedeniyle ortaya çıkan 'İnci Dizisi' teorisi ve 'Çin Rüyası' söylemiyle ortaya koyduğu hegemonik 'Kuşak ve Yol Girişimi' ilk değişimdir. İkinci değişim ABD'nin 'Çin faktörü' ve kendi güç projeksiyonunda yaşanan düşüşün etkisiyle 'Asya'ya dönüşü' ve 'dengeleyici rol' biçtiği Asya'nın diğer devi Hindistan'a 'özel ilgi' göstermeye başlamasıdır. Hindistan'ın Çin'den daha yavaş ancak daha emin yükselişi ve 'Doğu'ya Bakış/Doğu'ya Hareket' politikası ise üçüncü değişimdir. Bu üç büyük jeopolitik değişim 'Hint-Pasifik' kavramının doğmasına ve temel dinamikleri ekseninde bir 'denge stratejisi' olarak gelişmesine yol açmıştır. Hint ve Pasifik Okyanuslarının tek bir stratejik birim olarak düşünüldüğü 'jeopolitik bir bölge' olarak ortaya çıkan Hint-Pasifik üzerine ABD-Çin-Hindistan 'stratejik üçgeni' iki temel tartışmadan biri olmakla beraber ikinci tartışma olan 'Quad' oluşumu Çin'in dengelenmesine yönelik dört temel Hint-Pasifik aktörünün farklı Hint-Pasifik yorumlarına sahne olmaktadır. Çalışma Hint-Pasifik anlatısına ilişkin temel Hint-Pasifik dinamikleri olarak ABD ve geleneksel müttefikleri Japonya ve Avustralya ile 'stratejik ortağı' Hindistan'ın politikalarına ve ayrıca Hindistan'ın bu üç ülkeyle ve Çin'le ilişkilerine yoğunlaşmaktadır. Kavramsal olarak, süreç odaklı ve söylem ve belge analizi yöntemleriyle ve ayrıca konuya ilişkin önemli isimlerle sağlanan kişisel görüşmelerle ortaya konan bu çalışma Uluslararası İlişkiler Teorisi olarak Realist ve onun yol arkadaşı Jeopolitik ve ayrıca Konstrüktivist prizmadan uygulamalı yaklaşımlar geliştirmektedir. Hindistan'ın geleneksel 'ittifak karşıtlığına' verdiği önem ve aynı zamanda geliştirdiği 'hiyerarşik stratejik ortaklıklarla' proaktif dış politika yapısından hareketle bu çalışma odak aldığı 21. yüzyıl Hindistan Dış Politikası üzerine ülke içindeki politik ve akademik tartışmaları dikkate alan yeni bir bakış açısı sunarak 'Konjonktürel Bağlantısızlık' ve 'Bağlantısız Dengeleme' kavramsallaştırmalarını önermektedir. Anahtar Kelimeler: Hint-Pasifik, Hindistan, Konjonktürel Bağlantısızlık, Çin, ABD
Irak'ın siyasal sisteminde anayasal kararlarda değişiklikler ve etkileri
Irak, siyasi tarihi boyunca birçok anayasal değişikliğe gitmiştir. Ancak bu anayasal değişiklikler genel anlamda darbe ve işgal sonrası gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Irak'ın kendi hür iradesi doğrultusunda bu anayasaları hazırladığını söylemek mümkün değildir. Dönem gereği her ne yaşandıysa onun etkisi altında bu anayasaların hazırlandığı aşikârdır. 1925 Anayasasının hazırlığı İngilizlerin hakimiyetinde gerçekleştirilmiştir. Irak'tan daha çok İngilizlerin menfaatlerini gözeten bir yasa olduğunu söylemek doğru sayılmaktadır. 1958'de meydana gelen askeri darbe (Özgür Subay Devrimi) neticesinde de 1958 Anayasası hazırlanmıştır. 1968 yılında Baas Partisi tarafından yapılan devrim (beyaz devrim) diye adlandırıldı sonucu yeni bir anayasa daha hazırlanmıştır. Bu Anayasa'nın diğerlerinden farkı cumhurbaşkanına verilen yetkilerin çeşitliliği olmuştur. Zira bu anayasa ile Cumhurbaşkanı hem devlet başkanı hem Ordu komutanı hem de Devrim Komut Konsey Başkanı olarak nitelik kazanmıştır. Yasa açısından en yüksek mercii Devrim Komuta Konseyi sayılmıştır. Zira yetkileri, görevleri, sorumlulukları hatta istifa durumlarını bile Devrim Komuta Konseyi kontrol etmektedir. 1970 yılında sosyalist rejimin hâkim olduğu bir anayasa hazırlanmıştır. Bu anayasayı hazırlayan komisyon 1968 anayasasının hazırlık komisyonundan daha tecrübeli üyeler barındırmaktadır. Diğer anayasaların aksine, bu anayasa kapsamında Tüm Irak Halkını ilgilendiren konular ele alınmıştır. 2004 yılında işgal sonrası dönem de göz önünde bulundurularak Hükümet Konseyi tarafından resmedilen, geçici anayasa hazırlanmıştır. Irak'ın bu yeni siyasi rejimi, kurumsallaşmış merkezi bir yönetişim uygulamasından ani ve şiddetli bir kopuş yaratmıştır. 2005 yılında itibaren geçerliliğini koruyacak olan Kalıcı Irak Anayasası (Yeni Irak Anayasası) yürürlüğe girmiştir. Bu anayasası diğerlerinden farklı kılan, halk oylamasına tabi tutulmasıdır. Öte yandan en çok dikkat çeken konu federal devlet yapılanması olmuştur. Federal sistemin yanı sıra parlamenter sistem de anayasaya dahil edilmiştir. Parlamentonun belirlenmesinde halk oylaması söz konusudur. 2005 Irak Anayasası, sadece Irak için değil, aynı zamanda Arap dünyasının geri kalanı için de gerçekten önemli bir yenilik olarak görülmesi gereken demokratik bir hükümet biçimini ima etmektedir. Yeni anayasa İslam dinine dayandırılmıştır. Ancak hazırlanırken adet, gelenek, görenek gibi kavramlar da göz önünde bulundurulmuştur. Anayasa'da Arapça' nın yanı sıra Kürtçe de resmi dil olarak belirlenmiştir. Bu birçok kesim tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Ayrıca, anayasada en çok dikkat çeken konu; federal sistem, Irak'ın gelecekte küçük devletlere bölünebilmesi ihtimaline karşın korku yaratmıştır.