Theses supervised by Prof. Dr. Orhan Yazıcı
13 theses · İnönü University
Avrupa'da ihtilaller dönemi (1789-1848) ve mutlak monarşinin çöküşü
Teorik ile pratiğin buluştuğu ve böylece değişimin başladığı 19. yüzyıl Avrupası, pek çok açıdan devrim niteliği taşımaktadır. Mevcut düzene karşı yapılmış olan ciddi eleştiriler ve yeni bir düzen tahayyülü, ancak toplumsal bir katılım ile gerçekleşme zemini bulmuştur.1789 Fransası'nda mahallî bir direniş olarak başlayan bu süreç, çağdaş diğer devletleri tehdit eder boyutlara ulaşması ile 1848 yılına değin sürecektir. Zira bu süreç eski düzenin, yeni düzene karşı göstermiş olduğu sert mukavemetin yanı sıra, Fransa'nın iç dinamikleri ve toplumsal bilincin yaşamış olduğu eski ile yeni arasındaki dilemma sebebiyle de oldukça uzamıştır. Özellikle Napolyon Bonapart dönemi, mevcut dönüşümün meydana getirmiş olduğu buhran ile beraber, coğrafyanın önde gelen devletleri arasındaki hegemonya mücadelesini savaş meydanlarına taşıyacaktır. Zamanla tüm Avrupa'ya yayılacak olan bu kanlı buhran sonrası ihtilal karşıtı bloğun aldığı önlemler, değişime engel olamamıştır. Zira 1830-1848 arası dönem, 1789'da patlak veren ihtilalin başarıyla sonuçlandığı bir evre mahiyetindedir. Fransız İhtilali; fikirsel açıdan çok güçlü bir alt yapıya sahip, farklı ideolojik yaklaşımların yol gösterdiği, ulus kimliğinin ön plana çıktığı ve başka bir deyişle "ulus-devlet" anlayışının imparatorluk algısına karşı kazanmış olduğu mutlak bir zaferdir. Modern dünya toplumlarına has birçok temel motivasyonun belirdiği bu dönem, devrimler tarihinin en önemli safhalarından biri olmuştur.
XIX. yüzyılda Badahşan
XVII. yüzyılda Mir Yar Bek tarafından tesis edilen Feyzabad merkezli Badahşan yerel hanedanlığı, XIX. yüzyılın sonlarına kadar bölgede hâkim olmuştu. Badahşan ve çevresindeki dağlık bölgede hızlı bir ilerleyiş sağlayan bu yerel hâkimler, bölgenin jeopolitik önemi bakımından bazı dönemlerde çeşitli çatışmaların ortasında kalmışlardı. Muhtelif zamanlarda bulundukları bölgede söz sahibi olmak için çabalayan Badahşan emirleri, XIX. yüzyılın ortalarında Afgan Devleti'nin kesin hükmü altına girmişlerdi. Bundan sonraki süreçte uluslararası münasebetlerde yer alan Badahşan, 1873 Granville-Gortchakoff sözleşmesi ilk kez uluslararası bir anlaşmaya konu olmuştu. İngiliz-Rus mücadelesinin kesişme noktalarından biri haline gelen Badahşan, İngilizlerin Afganistan politikasını etkileyen önemli faktörlerden biri olmuştur. Nihayetinde, Badahşan kuzey sınırı problemlerinin çözülmesi adına yapılan çalışmalarda önemli yer tutmuş ve 1893'te bölgenin şekillenmesi üzerine Abdurrahman Han ve Mortimer Durand arasında anlaşma yapılmıştı. Bölge üzerindeki meselelerin artmasından sonra 1895'te Ruslar ile Pamir anlaşmasını imzalayan İngilizler, modern Badahşan'ın şekillenmesinde öncü rol üstlenmişlerdi. Bu yüzden Badahşan'ın bu dönemi hem yerel siyaset içerisindeki yeri hem de uluslararası politikalar arasında yer alması münasebetiyle oldukça önemlidir.
Muhammed Râkım Gafrullah'ın Tarih-i Ağvaniyan adlı eserinin transkripsiyon ve tahlili
1501 yılında Şah İsmail tarafından kurulan Safevî Devleti, 1721 yılında Afgan aşiretlerinin istilâsına uğrayarak büyük bir bunalıma maruz kalmıştır. Yaklaşık yedi yıl süren bu istilâ döneminde Safevî Devleti hükümdarı Şah Hüseyin ile beraber -oğlu Tahmasb dışında- bütün hanedan mensubu mirzalar katledilmiştir. Hanedanın tek varisi kalan Tahmasb ise Afgan hükümdarı Mir Eşref ile yaptığı mücâdeleyi kaybederek Mazenderan'a firar etmiştir. Bu esnada, emrindeki adamlarıyla küçük bir Afgan birliğini mağlup ederek durumu Tahmasb'a bildiren ve bu andan itibaren Safevî Devleti'ne hizmet etmeye başlayan Afşar aşiretinden Nadir Han, kısa zamanda Şah'ın mutlak vekili olarak Afganlarla mücâdeleye başlamıştır. Yaptığı mücâdelerle Afganları İran'dan çıkaran Nadir Han, bir süre sonra Tahmasb Şah'ı tahtından indirerek yerine oğlu Abbas'ı geçirmiş, fakat onun da kısa süre sonra ölmesi üzerine büyük bir toplantı düzenleyerek kendisini Şah seçtirmiştir. Şah seçildikten sonra bir yandan Rusya ile anlaşarak işgal etmiş oldukları İran topraklarını geri almayı başarırken diğer yandan Osmanlı Devleti ile mücâdele yoluyla kaybedilen toprakların büyük çoğunluğunu yeniden İran topraklarına dâhil etmiştir. Bununla da yetinmeyen Nadir Şah, Hindistan'a büyük bir sefer düzenleyerek burada hüküm süren Babürlü (Gürkanlı) Devleti'ni mağlup etmiş, Afşarlara tâbi olmalarını sağlamış ve sayısız ganimet elde ederek Meşhed'e dönmüştür. Dönüşünden kısa bir süre sonra tekrar Osmanlı Devleti ile mücâdeleye başlamış, 1747 yılında suikaste kurban gidene kadar bu mücâdelelere devam etmiştir. Afganların İran'ı istilâsından Nadir Şah'ın Hindistan seferini tamamlayıp İsfahan'a dönüşüne kadar olan bütün bu olaylar, transkripsiyonunu yaptığımız Muhammed Râkım Gafrullah tarafından kaleme alınmış olan Tarih-i Ağvaniyan adlı eserde teferruatıyla anlatılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Tahmasb Kuli Han, İran, Nadir Şah, Tahmasb Şah, Ağvan.
Rusya Tarihi (Topkapı Sarayı Kütüphanesinde 627 numarada kayıtlı) adlı eserin metin transkripsiyonu ve tahlili
1682 yılında kardeşi V. İvan ile birlikte tahta çıkan I. Petro, 1696 yılında İvan'ın vefatının ardından, 1725 yılına kadar Rusya İmparatorluğu'nu yönetmiştir. Rusya İmparatorluğu'nun modernleşmesi ve batılılaşması yönünde kendinden önce yapılan girişimleri sistemli bir şekilde devam ettirerek geliştirmiş ve uygulamaya koymuştur. Avrupa'ya elçiler göndermiş hatta kendisi de bu heyetlere dâhil olarak batıdaki gelişmeleri bizzat yerinde görme fırsatı bulmuştur. Çar Petro döneminde yapılan reformların amacı Rusya'yı Avrupa standartlarında bir devlet haline getirmekti. Ancak bu dönemde yapılan yenilikler Rus halkının katılımı olmadan, zorla yapılan radikal reformlardı. Bu reformlar ile Rus toplumunun Avrupa halkları ile uyum sağlaması amaçlanmıştır. Ülkesini gerek toplumsal gerekse siyasi anlamda uçlara ulaştırmayı amaçlayan Çar Petro bu emellerini gerçekleştirmek için iktisadi ve ticari faktörlerin Rusya aleyhinde olması gerektiğinin farkına varmıştı. Bu bağlamda Çar Petro, sıcak denizlere açılması gerektiğinin farkındaydı. Ancak Rusya Devleti, kuzeyde buzullarla kaplı denizler, güneyde ise Osmanlı Devleti'nin kontrolü altında olan Karadeniz arasında sıkışmış bir konumdaydı. Açık denizlere ulaşabileceği, ticaret yapabileceği uygun bir limanı yoktu. Çar Petro'nun açık denizlere ulaşabilmesi için yaptığı ilk icraat Azak kalesini kuşatmak oldu. 1695 yılında kuşatılan Azak Kalesi 1696 yılında teslim alındı. 1700 yılında Osmanlı Devleti ile Karlofça'da yapılan Barış Anlaşması ile Azak kalesi Rus hâkimiyetine girdi ve Osmanlı Devleti ile iki yıllık ateşkes imzalandı. Bu ateşkesin ardından Petro yönünü Baltık ülkelerine çevirmiş 1709 yılında Poltova Muharebesi'nde İsveç Kralını mağlup etmiştir. Bu mağlubiyetin ardından İsveç Kralı, Osmanlı Devleti sınırında bulunan Bender Kalesi'ne sığınmıştır. İsveç Kralını takip eden Rus ordusu, Osmanlı sınırını geçerek tahribata yol açmıştır. İsveç Kralının Osmanlı Devleti'ne sığınma talebi ve Rus ordusunun sınırdaki tecavüzleri, yeni bir Osmanlı - Rus savaşına neden olmuştur. 1711' de Osmanlı Ordusu Prut Nehri kıyısında Rus ordugâhını kuşattı. Petro, Osmanlı Devleti'ne görüşme talebi sunarak anlaşma yoluna gitmek istiyordu. Baltacı Mehmet Paşa'nın yeniçerilere karşı olan güvensizliği nedeni ile görüşme talebi kabul edildi ve taraflar arasında Prut Antlaşması imzalandı. Bu anlaşma sonucu Azak kalesi tekrar Osmanlı Devleti kontrolüne geçmiştir. Osmanlı Devleti yapılan Prut Anlaşmasının ardından Çar Petro bütün ilgisini önce kuzey ülkelerine ardından İran coğrafyasına yöneltmiştir. 1722 yılında Hazar bölgesini kuşatan Çar Petro Rusya tahtında kaldığı süre boyunca, gerek kuzeyinde bulunan devletler gerekse güneyindeki Osmanlı ve İran Devleri ile devamlı münasebet halinde olmuştur. Neredeyse bütün ömrünü Rusya İmparatorluğu'nun aktif bir devlet olmasına adayan Çar Petro 1725 yılında hayata gözlerini yummuştur. Anahtar Sözcükler: Çar Petro, Osmanlı Devleti, Rusya Devleti
"Tarih-i Nadir Şâh" adlı esere göre 18. yüzyılın ilk yarısında İran (Transkripsiyon ve tahlili)
Şah İsmail tarafından 1501 yılında kurulan Safevî Devleti, 1721 yılında Afgan aşiretlerinin istilâsına uğrayarak büyük bir bunalıma maruz kalmıştır. Yaklaşık yedi yıl süren bu istilâ döneminde Safevî Devleti hükümdarı Şah Hüseyin ile beraber oğlu Tahmasb dışında bütün hanedan mensubu mirzalar katledilmiştir. Hanedanın tek varisi kalan Tahmasb ise Afgan hükümdarı Mir Eşref ile yaptığı mücâdeleyi kaybederek Mazenderan'a firar etmiştir. Bu esnada, emrindeki adamlarıyla küçük bir Afgan birliğini mağlup ederek durumu Tahmasb'a bildiren ve bu andan itibaren Safevî Devleti'ne hizmet etmeye başlayan Afşar aşiretinden Nadir Han, kısa zamanda Şah'ın mutlak vekili olarak Afganlarla mücâdeleye başlamıştır. Yaptığı mücâdelelerle Afganları İran'dan çıkaran Nadir Han, bir süre sonra Tahmasb Şah'ı tahtından indirerek yerine oğlu Abbas'ı geçirmiş, fakat onun da kısa süre sonra ölmesi üzerine büyük bir toplantı düzenleyerek kendisini Şah seçtirmiştir. Şah seçildikten sonra bir yandan Rusya ile anlaşarak işgal etmiş oldukları İran topraklarını geri almayı başarırken diğer yandan Osmanlı Devleti ile mücâdele yoluyla kaybedilen toprakların büyük çoğunluğunu yeniden İran topraklarına dâhil etmiştir. Bununla da yetinmeyen Nadir Şah, Hindistan'a büyük bir sefer düzenleyerek burada hüküm süren Babürlü (Gürkanlı) Devleti'ni mağlup etmiş, Afşarlara tâbi olmalarını sağlamış ve sayısız ganimet elde ederek Meşhed'e dönmüştür. Dönüşünden kısa bir süre sonra tekrar Osmanlı Devleti ile mücâdeleye başlamış, 1747 yılında suikaste kurban gidene kadar bu mücâdelelere devam etmiştir. Afganların İran'ı istilâsından Nadir Şah'ın Hindistan seferini tamamlayıp İsfahan'a dönüşüne kadar olan bütün bu olaylar, transkripsiyonunu yaptığımız Muhammed Râkım Gafrullah tarafından kaleme alındığını tahmin ettiğimiz Tarih-i Nadir Şah adlı eserde teferruatıyla anlatılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Tahmasb Kuli Han, İran, Nadir Şah, Tahmasb Şah, Ağvan.
Otto Von Bismarck Dönemi Almanya'nın Osmanlı siyaseti
19. yüzyılın son çeyreği Osmanlı tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde Avrupa siyasetinin merkezinde duran isimlerin başında, küçük Alman devletçiklerini Prusya Devleti önderliğinde birleştirerek Alman İmparatorluğu'nu kuran Otto von Bismarck gelmektedir. Amacına ulaşmak için üç ayrı savaştan zaferle çıkmıştır. İlk şansölye (başbakan) Bismarck'ın takip ettiği politika, savaşlarla kurduğu İmparatorluğu barış ile korumak ve sağlam bir zemine oturtmaktı. Avrupa'daki coğrafi konumu nedeniyle bunu başarması çok da kolay değildi ve bu amaçla kurduğu ittifaklarla imparatorluğun güvenliğini sağlamaya çalıştı. Bismarck'ın Avrupa siyasetinde etkin olduğu dönemde, bütün büyük devletlerin bir şekilde dâhil oldukları ve merkezinde Osmanlı Devleti bulunan Şark Meselesi en önemli gündem maddesiydi. Bu gündemin siyasi aktörlerinin başında gelen Bismarck, Avrupa'daki dengeleri korumak amacıyla Alman menfaatlerine en uygun şekilde, ortaya çıkan sorunların büyümemesi için çaba sarf etmiştir. Peki, hedefini gerçekleştirmek için nasıl bir yol izlemiştir? Osmanlı siyasetinin neresindeydi ve hangi önemi taşıyordu? Osmanlı Devleti ile münasebeti nasıldı? Bu tezimizde bu soruların cevapları verilmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Bismarck, Şark Meselesi, Osmanlı Devleti, İttifaklar
Cemil Said Bey (Dikel) hayatı-eserleri ve İran'daki siyasi meselelere bakışı
Osmanlı Devleti'nin son dönem devlet adamlarından olan Cemil Said Bey (1872-1948), geleneksel ve modern düşünceyi yakından bilen bir ailede yetişmiştir. İyi bir eğitim aldıktan sonra mülazım-ı sânî rütbesiyle Harbiye Nezareti'nde ilk görevine başlamıştır. Daha sonra ataşemiliter olarak atanan Cemil Said Bey St. Petersburg, Tahran ve Paris'te uzun yıllar bu görevini sürdürmüştür. Görev yaptığı ülkelerin askerî ve siyasi durumları hakkında araştırmalarda bulunan Cemil Said Bey, özellikle İran ordusu ve İran'daki siyasi meseleler hakkında önemli eserler kaleme almıştır. İran'daki siyasi meseleleri uluslararası güçlerin ekonomik ve siyasi nüfuz mücadelesi çerçevesinde ele almış, 1906 İran Meşrutiyeti ve sonrasında yaşanan olayların arka planına dair önemli tespitlerde bulunmuştur. Ataşemiliter kimliğinin yanı sıra bir aydın sorumluluğuyla hareket eden Cemil Said Bey, Osmanlı Devleti'nin yaşadığı sorunların çözümüne yoğunlaşmıştır. Osmanlı Devleti'ni kurtlar ortasındaki koyun metaforuyla tasvir etmiş, yegâne kurtuluş yolunun medenileşmek olduğunu savunmuştur. Medenileşmeden Osmanlı Devleti'nin kurtuluşunun mümkün olmadığını ileri sürmüş, medenileşmek için de öncelikle içtimai hayatın uygun hâle getirilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Medenileşme için cehalet, yabancı düşmanlığı ve taassup ile mücadele edilmesinin elzem olduğunu savunmakta, bununla birlikte içtimai hayatın değişiminin bireyleri manevi yönden terbiye edecek sanat, edebiyat ve musiki eğitiminin verilmesi, kadınların toplumsal hayata katılması, dil ve din anlayışının medeni âleme adapte edilmesi ile mümkün olabileceğini düşünmektedir. Hülasa Cemil Said Bey medeni toplumun ayırt edici özelliklerine odaklanmıştır.
XIX. yüzyılın başlarında Afganistan'a giden İngiliz oryantalistler ve faaliyetleri
XIX. yüzyılın başlarından itibaren Afganistan İngiltere'nin en büyük sömürgesi olan Hindistan'ı savunma konusunda çok önemli konuma gelmiştir. İngilizler, kuzeyden Hindistan'a inmek isteyen Ruslara karşı tampon bölge oluşturmak ve onları Hindistan'ın kuzeyinde tutmak için Afganistan'ı faaliyet alanı seçmişlerdir. 1807 Tilsit Antlaşması ile Fransa ve Rusya'nın İran ve Afganistan üzerinden Hindistan'a inme çabaları İngilizleri telaşlandırmış ve bu harekâtı önlemek için tedbir alma yoluna gitmişlerdir. Bu amaçla bölgenin coğrafi, sosyo-ekonomik, demografik durumuyla ilgili bilgi toplamak ve mevcut Afgan yönetimiyle temas sağlamak üzere bölgeye aynı zamanda birer oryantalist olan Doğu Hindistan Şirketi bünyesinde görev yapan memurlarını göndermişlerdir. Mountstuart Elphinstone, Charles Masson, Alexander Burnes, John Wood, Percival Barton Lord ve Robert Leech gibi memurlarını XIX. yüzyılın başlarında Afganistan'a gönderen İngilizler, onların topladığı bilgiler ışığında 1838 yılında bu ülkeyi işgal etmişlerdir. 1842 yılına kadar devam eden işgal döneminde mevcut hükümdar Dost Muhammed Han'ı tahttan indirip yerine İngiliz Hükümeti'nin yanında yer alacak ve bölgede İngiliz politikalarını destekleyecek devrik hükümdar Şah Şüca'yı getirmek düşüncesiyle yola çıkan İngilizler, bu savaşın sonunda büyük bir yenilgiye uğramışlardır. Birinci İngiliz işgali olarak anılan bu dönemde bölgeye gönderilen oryantalistlerin faaliyetleri sonucunda hazırladıkları eserler ve sundukları raporlar Afganistan ve bölge tarihi açısından oldukça kıymetlidir.
57 numaralı Mühimme Defterinin 81. ve 146. sayfa aralıklarının transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Mühimme Defterleri, Divan-ı Hümayun'da kararlaştırılan hususlar üzerine padişahın onayı alındıktan sonra düzenlenen fermanların suretlerinin kaydedildiği defterlerdir. Geniş içerikleriyle dönemin siyasi, idari, sosyal ve iktisadi olaylarını aydınlatmaları bakımından tarih ilminde son derece ehemmiyetli kaynakları ihtiva ederler. Hüküm özetleri, transkripsiyon ve değerlendirmesini yaptığımız 57 numaralı mühimme defterinin 81 Ve 146. Sayfa aralığı, h.1127 ila 1201 (m.1718-1786/87) arasındaki hükümleri içerir. Defterde genel olarak Osmanlı Devleti'ndeki menzil teşkilatı hakkında bilgiler, İstanbul'a zahire temininin nerelerden yapıldığı, o dönem Osmanlı Devleti'ne gelen elçiler, bazı vezirlere tevcih edilen sancaklar ile kimlere ne kadar bargir verildiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Tezimizde Mühimme Defterlerinin ana hatlarıyla özelliklerine, XVIII. yy. da Osmanlı Devleti'nin genel durumuna, defterin özellikleri ve muhtevasına, hüküm özetleri ve transkripsiyonuna ulaşmak mümkündür. Anahtar Kelimeler: Mühimme Defteri, XIII. Yüzyıl, Osmanlı Devleti
XIX. yüzyılda Herat
Afganistan'ın kuzeybatısında yer alan Herat, şehrin kurulduğu dönemden XIX. Yüzyıla kadar pek çok devletin hâkimiyetine girmiştir. Stratejik önemi ve elverişli imkânları sebebiyle her zaman ilgi odağı olan Herat sadece bölgedeki yerel güçlerin değil aynı zamanda dış güçlerin de ele geçirmek istediği bölge olmuştur. XIX. yüzyıla gelindiğinde ise Afganistan ve Herat üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan İngiltere, Rusya ve İran gibi güçlü devletler bölgedeki Afgan Hanlarıyla mücadele içine girmişlerdir. Bu güçlü devletlerarasında yaşanan çıkar çatışmaları zaman zaman ittifak saflarını değiştirmelerine neden olmuştur. XIX. yüzyılın ikinci yarısında İngiliz nüfuzu altına giren Afgan yönetimi zamanla bölgede tekrar hâkimiyet sağlamak üzere büyük bir mücadelenin içerisine girmiştir. Anahtar kelimeler: Afganistan, Herat, İngiliz, Rus, İran
Osmanlı-Hindistan ilişkileri (1750-1857)
Bu çalışmada, XVIII. yüzyılın ortalarından XIX. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı Devleti ile Hindistan'daki Müslüman devletler arasındaki siyasî, ticarî ve kültürel ilişkiler ele alınmıştır. Hindistan'da İngilizlerin giderek etkin olduğu dönemden, tamamen ülkede yönetimi ele aldığı 1857 yılına kadar olan süreçte iki ülke arasındaki irtibat incelenmiştir. Bu bağlamda Baburlular ve önceleri onlara tâbi iken zamanla bozulan merkezî otorite sonucu bağımsız kalan, giderek artan İngiliz baskısına karşı Osmanlı'dan destek arayan Malabar ve Maysor Sultanlıkları gibi devletlerle; İngilizlere tabi Bopal ve Arkot Nevvablıkları arasındaki siyasî ilişkiler anlatılmıştır. Ayrıca Osmanlı-Hint ticaretini oluşturan unsurlar, ticarî yollar, ticareti yapılan mallar, Avrupalı devletlerin bu ticaret üzerindeki etkileri ve ticarette bulunan tüccar gurupları ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Osmanlı hâkimiyetindeki Hicaz'ın hem dinî hem de ticarî bir merkez olması, Hindistanlı Müslümanların buradaki etkinlikleri iki ülke arasında önemli bir bağ kurmuştur. Hicaz'da kalabalık bir grup olan Hindistanlıların durumu, karşılaştıkları sıkıntılar, Osmanlı Devleti'ne yaşattıkları sorunlar önemli meselelerdir. Yine Osmanlı coğrafyasında yaygın olarak görülen, hem Hindistanlı hacıların hem de tüccarların konakladığı "Hindîler Tekkesi" de siyasî, ticarî ve kültürel özellikleriyle incelenmiştir. İki ülke arasında görülen söz konusu bağlar, yerleşik kanaatin aksine Osmanlı Devleti'nin sadece XVI. yüzyılda ticaret ve hac yollarını korumaya yönelik bir "Hindistan politikası" olmadığını, daha sonraki süreçte bu politikanın devam ettiğini gözler önüne sermektedir. Bu politika, çoğunlukla siyasî meseleleri içermese de Osmanlı Devleti'nin Hint malları ve Hintli hacılar söz konusu olduğunda çözüm odaklı bir yol izlemesini zorunlu kılmıştır. Ayrıca, çalışmada ortaya konulan ticarî, dinî ve kültürel bağları takip etmek, 93 Harbi ile başlayan ve siyasî bir ideolojiye dönüşen "Pan-İslamizm" fikrinin ortaya çıkmasında Hindistan Müslümanlarının oynadığı rolün sebeplerini açıklamak noktasında farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Son olarak Osmanlı Devleti'nin sınırı olmayan Müslüman devletlerle ilişkilerini incelemek, XVIII. ve XIX. yüzyılda Osmanlı dış siyasetinin başka bir boyutunu göstermektedir.
Osmanlı Devleti'nde maden-i hümâyûn emaneti ve Kiğı'da demir madenciliği
Günümüzde Bingöl iline bağlı bir ilçe olan Kiğı, Erzurum, Erzincan, Tunceli ve Elâzığ vilayetlerinin ortasında yer almaktadır. Kiğı ve çevresi, tarihi dönemlerde sırasıyla Asur, Urartu, Pers, Selevkos, Roma ve Bizans hâkimiyetlerine girmiştir. Hz. Ömer zamanında Anadolu'ya sevk edilen Halid b. Velid komutasındaki İslâm orduları tarafından 640 yılında fethedilen Kiğı, bu tarihten itibaren Bizans ile Müslüman Araplar arasında bir sınır bölgesi ve mücadele alanı olmuştur. Selçukluların Anadolu'ya girmesiyle birlikte Kiğı ilk defa Türk hâkimiyetiyle tanışmıştır. Erzincan, Kemah, Divriği ve Şebinkarahisar'la birlikte Mengücek Beyliği'nin sınırları içerisinde kalan ve bu beyliğe bağlı olan Kiğı, Alaeddin Keykubâd devrinde Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına dâhil edilmiştir. Kösedağ savaşından sonra bir dönem Moğolların eline geçen Kiğı ve çevresinde XIV. yüzyılda Karakoyunlu hâkimiyeti görülmektedir. 1468 yılında ise Uzun Hasan tarafından zapt edilen bölgede Akkoyunlu hâkimiyetini görüyoruz. XVI. yüzyılın hemen başlarında Tebriz'de kurulan Safevî Devleti'nin nüfuz sahası içerisine giren Kiğı ve çevresi, 1515 yılında Bayburd, Kemah ve Erzincan ile birlikte Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Bu tarihten itibaren sancak statüsüne kavuşan Kiğı, Diyarbekir Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa'nın tasarrufuna verilmiştir. Kiğı sancağı ile ilgili ilk tahrir Diyarbekir Eyaleti'yle birlikte 1518 (h.924) yılında yapılmıştır. Osmanlı Devleti'nin hâkimiyeti döneminde Kiğı Sancağı bir maden merkezi olarak ön plana çıkmaktadır. Sivas'ta bulunan Maden Eminliği'ne bağlı bulunan Kiğı madeni ve işletmeciliği Osmanlı Devleti'nin maden ihtiyacını karşılayan önemli bir merkez olarak görülmüştür.
Sait Pertev Paşa (Demirhan) hayatı-eserleri ve harp tarihine dair gözlemleri
Türk halkını ve gençliğini iyiye, güzele ve başarıya ulaştırmanın hakiki yolunun ancak ahlâkî değerlere kaynaklık eden İslâm'ın maneviyatının özümsemesini müteakip ruhen kabulü neticesi, bunun hayata tatbik edilmesiyle mümkün olabileceğini defaten seslendiren Pertev Paşa, takdir edersiniz ki belli ahlâki prensipleri kendine mihenk taşı yapmış dürüst ve sözüne güvenilir bir şahsiyettir. Pertev Paşa'nın maddi unsurların arkasındaki derinliği anlamlandırabilmesi ve bu mesajı topluma eserleriyle aktarabilmesi ancak içinde yer kapladığı toplumun bir parçası haline gelmesiyle mümkün olabilmiştir. Anlaşılacağı üzere kendisi toplumun gönül gözüne nasıl dokunabileceğini bilen bir karakter adamı olarak İslâm dininin getirdiği ahlâki düzenin, milli birliği dolayısıyla istikbâli sağlayacağı hususundaki maneviyatı ön planda tutan fikirleri eserlerine kaynaklık etmiştir. Pertev Paşa iyi bir askerî eğitim alarak askerî ateşe görevini icra etmiştir. Bu vesile ile bazı tatbikatlara katılmış ayrıca Goltz Paşa'nın isteği ve ikinci Abdülhamid'in kabul etmesiyle Rus-Japon harbine gözlemci olarak gönderilmiştir. Kendisi 31 Mart isyanında hareket ordusu Erkan-ı Harbiye Reisliği ve Balkan Savaşı'nda Başkomutanlık Karargâhında Kurmay Başkanlığı görevlerini icra edip askerî emir yazmak ve bunları rapor halinde sunmak işini gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda Rus-Japon harbindeki görevi itibariyle de raporladığı bilgiler, devletimizin ıslahat hareketine önemli fikir vermesi açısından gayet mühimdir. Askerî modernleşme sürecine yeni giren Japonya'nın, Osmanlı Devleti'nin hasmı konumunda olan Rusya ile mücadelesi merak edilmektedir. Anlaşılacağı üzere Pertev Paşa'nın Osmanlı Devleti'yle aynı süreçte ıslahatlara başlayan Japonya'yı, Rusya'ya karşı savaşırken gözlemlemek suretiyle modernleşmenin ve manevi değerlerin onlara ne gibi katkılar sunduğunu raporlarında aktarması, askerî eğitim noktasında önemli olmuştur. Anahtar Kelimeler: Askerî ataşe, Pertev Paşa, Japonya, 31 Mart