Theses supervised by Prof. Dr. Saime Paydaş

10 theses · Çukurova University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lupus nefriti ve membranoproliferatif glomerülonefritlerde apoptoz ve PCNA (Proliferating Cell Nuclear Antigen)

ÖZET Apoptoz son yıllarda iyi tanımlanmış olan nekrozdan farklı bir hücre ölümü tipidir. Embriyodan ölüme kadar organizmada sürekli devam eder. Böbrek hastalıklanndaki rolü henüz açıklık kazanmamıştır. PCNA ise normal hücre bölünmesi esnasında her dokuda görülen bir polipepdidtir. Proliferasyonun bir göstergesi olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda lupus nefriti ve MPGN'li hastaların böbrek biyopsisinde PCNA ve apoptoz düzeylerini belirlemeye çalıştık. Bu hastaların bir yıllık klinik izlemlerini inceleyerek klinik gidiş ile apoptoz ve PCNA düzeyleri ile ilişkisi olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık. Glomerülonefritin olmadığı, travma nedeniyle yapılan nefrektomi materyallerinde de apoptoz düzeyini gözlemlemeye çalıştık. Bu amaçla Çukurova Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalında böbrek biyopsisiyle, lupus nefriti ve MPGN tanısı almış hastaların biyopsi örnekleri tekrar gözden geçirilerek yeterli doku bulunan 21 lupus nefritli ve 18 MPGN'li hasta çalışmaya alındı. Tüm olguların dosyalan taranarak bir yıllık klinik izlemleri çıkarıldı. Lupus nefritli olguların aktivite ve kronisite indeksleri değerlendirildi. Biyopsilere PCNA boyası ve apoptoz için apoptag boyası (TÜNEL metodu ile) uygulandı. Glomerüllerde, tübülüslerde ve interstisyumdaki düzeylerini belirledik. Apoptoz ve PCNA düzeyleri her iki hastalık grubu karşılaştırıldığında önemli bir fark göstermedi. Lupus nefritlilerde daha çok olmak üzere, her iki grupta da PCNA düzeyleri yüksek olan hastalarda klinik izlemde proteinüride azalma belirgin olarak artmıştı. Bir yıllık izlem esnasında son dönem böbrek hastalığına gidiş MPGN grubunda görüldü. Lupus nefriti grubunda tübülüs ve interstisyumdaki PCNA düzeyleri aktivite indeksi ile paralellik gösteriyordu. Travmalı olgularda apoptoük hücre görmedik. Bu çalışma sonucunda proliferatif nefritlerde PCNA düzeylerinin arttığı ve MPGN'li ve lupus nefritli hastalarda PCNA değerlerinin prognozu belirlemede önemli olabileceği söylenebilir. Anahtar sözcükler: Lupus nefriti, MPGN, apoptoz, PCNA w ıteEicPrv^ IV DOKÜMAKL

Sinan Kırım
Çukurova University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sürekli ayaktan periton diyalizi hastalarında pentoksifilinin periton fonksiyonlarına ve sitokin düzeylerine etkileri

Giriş ve Amaç: Sürekli ayaktan periton diyalizi; son dönem böbrekyetersizliğinde renal replasman tedavi seçeneğidir. Bu çalışmada; sürekli ayaktanperiton diyalizi hastalarında pentoksifilinin periton geçirgenliğine ve sitokinlere etkisinideğerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi İç Hastalıkları Nefroloji BilimDalında takip edilmekte olan 21 periton diyaliz hastası çalışmaya alındı. Hastalarınstandart tedavilerine ilaveten pentoksifilin 3 hafta süre ile 2x400 mg /gün verildi. Aktifinfeksiyon, aktif kalp yetersizliği, peritonit ve kateterin iyi çalışmadığı veya herni gibimekanik problemi olan hastalar çalışmaya alınmadı. Çalışmaya katılmayı kabul edenhastalardan bilgilendici yazılı onam alındı. Hastaların; yaş, cinsiyet, kronik böbrekyetmezliğinin etyolojisi, periton diyalizinin süresi, fizik muayene bulguları, idrarmiktarı, vücut ağırlığı, kullandığı ilaçlar kaydedildi. Pentoksifilin öncesi ve sonrasındaperiton dengelenme (eşitlenme) testi yapıldı, Kt/V, ve kreatinin klirensi hesaplandı.Transport tipi, ultrafiltrasyon miktarı, idrar volümü ve peritoneal sıvı ile sodyum atılımımiktarı belirlendi. Pentoksifilin öncesi ve sonrası parametrelerin değerlendirilmesindeSPSS. 18 istatistik programı kullanıldı.Bulgular: Başlangıca göre pentoksifilin kullanımı sonrasında serum ve peritonsıvısında BUN, kreatinin, sodyum, total protein, albumin, IL-1, IL-6, IL-10, TNF-alfa,sistatin C ve beta-2 mikroglobulin düzeylerinde, Kt/V, kreatinin klirensinde istatistikselolarak anlamlı farklılık saptanmadı. Hastalar diyabetik ve non-diyabetik olarakgruplandırıldığında da ölçülen belirteçlerde farklılık saptanmadı. Peritoneal sodyum ileKt/V, ultrafiltrasyon ve idrar volümü + ultrafiltrasyon toplamı arasında ilişkisaptanmadı. Pentoksifilin öncesi ve sonrası serum albumin düzeyi ile serum IL-10arasında negatif korrelasyon mevcuttu, istatistiksel olarak anlamlıydı(p:0,049).Sonuç: Sonuç olarak serum albumin düzeyinin yüksek olmasınıninflamasyondan koruyucu olduğu, pentoksifilinin; periton membranı geçirgenliğindeetkili olmadığı saptandı. Pentoksifilin kullanım süresinin kısa olması ve/veya hastasayısının nispeten az olması çalışmamızın sonuçlarını olumsuz etkilemiş olabilir.Anahtar Sözcükler: Pentoksifilin, Periton diyalizi, Sitokinler, Son dönem böbrekyetersizliği

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikPentoksifilin+2
Havva Yeşil Çınkır
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplant alıcılarında serum FGF-23 düzeyi ile vitamin D, PTH, kalsiyum, fosfor, lipid ve kemik hastalığı arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Böbrek nakli sonrası görülen kemik hastalıkları sık karşılaşılan komplikasyonlardandır. Nakil sonrası dönemde de osteopeni ve osteoporoz gelişebildiği, varolan osteoporozun kötüleşebildiği ve buna bağlı olarak kemik kırığı riskinin artabileceği bilinmektedir. Başta kortikosteroidler olmak üzere immünsüpresif tedaviler, dirençli hiperparatiroidi, devam eden FGF-23 yüksekliği, vitamin D eksikliği ve zamanla gelişen greft disfonksiyonu gibi çeşitli faktörler kemik hastalığı için risk oluşturmaktadır. Günümüzde FGF-23 ile yapılmış çalışmalar, FGF-23?ün KBH ve böbrek nakli alıcılarındaki mineral ve kemik hastalıkları üzerine etkisi konusunda merak uyandırmış, ancak bu konu henüz yeterince araştırılmamıştır. Biz bu çalışmada özellikle böbrek nakli alıcılarında kemik hastalıkları ile FGF-23 arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ÇÜTF Nefroloji polikliniğinde takip edilen 109 böbrek nakli alıcısıyla nefroloji polikliniğinde izlenmekte olan 30 kontrol hastası alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, ağırlık, boy ölçümleri, böbrek yetmezliği nedeni, nakil öncesi diyaliz türü ve diyaliz süreleri, nakil zamanı, nakil türü, aldıkları immünsüpresif tedaviler, fizik muayene bulguları kaydedildi. Tam kan sayımı, böbrek fonksiyon testleri, kreatin klerensleri, lipid profili, Ca, P, PTH, 25OHD3 ölçümleri yapıldı, DEXA ile kemik mineral yoğunluğu (KMY) değerlendirildi. Eş zamanlı alınan serumları -80oC de saklanarak intakt FGF-23 düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Yaş ortalamaları 109 böbrek nakli alıcısında (33 kadın, 76 erkek) 40,1±11,1 ve 30 (15 kadın 15 erkek) kontrol hastasında 39,2±11,3 idi. Böbrek nakli alıcılarında osteopeni ve osteoporoz sıklığı kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. KMY ile beden kitle indeksi, böbrek nakli süresi ve kreatin klerensi arasında pozitif, yaş ve ALP arasında negatif korelasyon saptandı. Çalışmamızda çalışma grubu ile kontrol grubu FGF-23 düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. FGF-23 ile böbrek nakli süresi arasında pozitif, kreatin klerensi arasında negatif korelasyon bulunurken, FGF-23 düşük olan grupta ALP ve 25OHD3 düzeyleri daha yüksek saptandı. Çalışmamızda lipid parametreleri ile KMY, PTH, 25OHD3 seviyeleri, kullanılan kortikosteroidler ve kalsinörin inhibitörleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Başta immünsüpresif tedaviler, dirençli sekonder hiperparatiroidizm, osteomalazi, FGF-23, hipofosfatemi, renal tübüler asidoz ve glomerüler filtrasyon hızının 70 ml/dk altında olması nakil sonrası kemik hastalıkları için önemli risk faktörleridir. FGF-23?ün kemik mineralizasyon parametreleri ile arasında bağımsız bir ilişkinin olmaması böbrek nakli sonrası kemik hastalığı patogenezinde tek başına etkili olmadığını düşündürmektedir. Kemik ve mineral metabolizması bozuklukları böbrek transplant alıcılarında sık olup geç dönemde de devam etmektedir. Böbrek alıcılarında benzer kreatinin klirensine sahip kontrollere göre çok yüksek % 75?den fazla oranda osteopeni veya osteoporoz bulundu. Kontrollere göre idrarla P atılımında artış olmadığı halde serum fosforu böbrek nakil alıcılarında önemli oranda daha düşüktü. Ca, P, Vitamin D düzeyleri ve PTH düzeylerinin anormal değerlerde olması, vitamin D eksikliği ve hiperparatiroidizm de kemik lezyonlarının artışına neden olabilir. Son yıllarda yüksek tuz atılımı ile kemik lezyonlarının birlikteliğine dikkat çekilmektedir İlginç olarak hastalarımızda da idrar Na atılımı >150 mEq/gün idi. Yine TG ve LDL yüksekliği de hem ilaçlarla hem de KMY ile ilişkili bulunmuştur. Nakil sonrası böbrek fonksiyon kaybının da kemik lezyonları ile paralellik gösterdiği saptandı. Böylece böbrek alıcılarında erken dönemde olduğu kadar geç dönemde de KMY da önemli azalma olduğu ve patogenezde suçlanabilecek çok sayıda faktörün olabileceği, tıpkı kardiyovasküler komplikasyonlar gibi kemik hastalığı yönünden de böbrek nakil hastalarının artmış riske sahip olduğu söylenebilir.

Böbrek nakliFibroblast büyüme faktörüFosfor+7
Yunus Coşkun
Çukurova University
2013
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Kronik renal replasman tedavisi alan hastalarda kan basıncı kontrolü ve inflamasyonun yaşam kalitesine etkisi

Kronik Renal Replasman Tedavisi Alan Hastalarda Kan Basıncı Kontrolü ve İnflamasyonun Yaşam Kalitesine Etkisi Giriş ve Amaç: Son dönem böbrek yetersizliği (SDBY) nedeni ile takip edilen hasta sayısı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de her geçen gün artmaktadır. Hemodiyaliz (HD), periton diyalizi (PD) ve böbrek nakli (Rtx) ile tedavi edilen hastalarda yaşam kalitesi ile morbidite, mortalite arasında yakın bir ilişkinin olduğu gözlenmektedir. HD, PD, Rtx hastalarında mortalite ile ilişkili olan yaşam kalitesini etkileyen etmenlerin belirlenmesinin yaşam kalitesini daha iyi hale getireceği ön görülmektedir. Çalışmamızda; farklı renal replasman tedavisi alan SDBY hastalarında, renal replasman tedavi modalitesinin, inflamasyon belirteçlerinin, kan basıncı kontrolünün sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalında tedavi edilen 16 hemodiyaliz ve 17 periton diyalizi hastası ve 27böbrek nakil hastası alınmıştır. Kontrol grubunu hipertansiyon ön tanısı ile Nefroloji polikliniğine başvuran 29 kişi oluşturmuştur. Hastaların yaş, cinsiyet, eğitim durumu, böbrek yetersizliği nedeni, diyaliz tedavi yöntemi (HD, PD), diyaliz tedavi süresi, böbrek nakli süresi, kullandıkları ilaçlar [antihipertansif (ACE inhibitörü, ARB, beta bloker, kalsiyum kanal blokeri, alfa bloker, diüretik), immunsupresifler ve diğerleri] ve fizik muayene bulguları kaydedildi. Yaşam kalitesinin değerlendirilmesi için tüm hastalar tarafından AKBM günü short form (SF-36) formu dolduruldu. AKBM oskillometrik tipte, model ve numarası Spacelabs Healt Care 2010 ref 90207-1Q, SN 207-063257 marka olan cihaz ile yapıldı. Moduler DPP cihazıyla, CRP Dode Behring II" marka cihazla immünotürbimetrik yöntemle, ferritin, Roche Modüler sistem cihazla immünotubimetrik yöntem ile çalışıldı. Tam kan sayımı Beckman marka coulter cihazı ile çalışıldı. IL-6 ve IL-10 ölçümü ise ELISA yöntemi ile (DIAsource, Belçika) çalışıldı. Bulgular: Yaşam kalitesi alt birimleri puanları PD ve HD hastaları karşılaştırıldığında fiziksel fonksiyon puanı dışındaki tüm alt grup puanları HD hastalarında daha yüksek idi. HD hastaları ve Rtx hastalarının karşılaştırmasında ise yaşam kalitesi ölçeğinin tüm alt grup puanları Rtx hastalarında daha yüksekti ve ağrı, mental sağlık, sosyal fonksiyon, fiziksel fonksiyon alt birimlerindeki fark istatistiksel anlamlı idi. (p<0,05) Rtx hastaları ve PD hastaları incelendiğinde ise yaşam kalitesi ölçeği puanlarının Rtx hastalarında daha yüksek ve genel sağlık, mental sağlık, emosyonel rol güçlüğü alt birimlerindeki farkın istatistiksel anlamlı olduğu saptandı. (p<0,05) Kontrol grubu Rtx hastaları karşılaştırıldığında ise genel sağlık, sosyal fonksiyon alt ölçeğinde kontrol grubunun puanları yüksek iken ağrı, mental sağlık, enerji, fiziksel fonksiyon, emosyonel rol güçlüğü puanlarının Rtx hastalarında daha yüksek olduğu gözlendi. Ağrı, sosyal fonksiyon ölçeklerindeki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. (p<0,05) HD ve PD hastaları karşılaştırıldığında AKBM ölçümleri açısından istatistiksel farkın olmadığı izlendi. (p>0,05) HD ve Rtx hastalarına bakıldığında ise DKB ve DKB yükü ölçümlerinde anlamlı farklılık yok iken diğer ölçümlerde ise istatistiksel anlamlı fark mevcuttu. (p<0,05) PD ve Rtx hastaları karşılaştırıldığında, kan basıncı ölçümlerinin PD hastalarında istatistiksel anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. (p<0,05) Kontrol grubundaki hastalar ile Rtx hastalarının karşılaştırılmasında ise SKB yükü ve DKB yükünün Rtx hastalarında istatistiksel anlamlı yüksek saptandı. (p<0,05) Rtx ve kontrol hastaları ile PD ve HD hastaları karşılaştrıldığında ise sedimentasyon hızı ve CRP düzeyi diyaliz hastalarında istatistiksel anlamlı olarak yüksekti. SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları IL-6, sedimentasyon hızı, ferritin düzeyi ve ek hastalık varlığı arasında ilişkili saptanırken kan basıncı takipleri ile SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları arasında ilişki saptanmamıştır. Her üç RRT alan hastalarda da gece kan basıncı yükü artmıştı. İlginç olarak gündüz kan basıncı takipleri diyaliz hastalarından daha düşük olan Rtx hastalarının gece kan basıncı takipleri ve hesaplanan kan basıncı yükleri kontrol grubundaki hastalardan daha yüksek idi. Sonuç: SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları IL-6, sedimentasyon hızı, ferritin düzeyi ve ek hastalık varlığı arasında ilişkili saptanırken kan basıncı takipleri ile SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları arasında ilişki saptanmamıştır. Her üç RRT alan hastalarda da gece kan basıncı yükü artmıştı. İlginç olarak gündüz kan basıncı takipleri diyaliz hastalarından daha düşük olan Rtx hastalarının gece kan basıncı takipleri ve hesaplanan kan basıncı yükleri kontrol grubundaki hastalardan daha yüksek idi. . RRT de yaşam süresi yanısıra yaşam kaliteside önemli olup böbrek naklinin hastalara daha kaliteli bir yaşam sunduğu söylenebilir. Gündüz kan basıncı kontrolü iyi saptansa bile bu hastalarda gece kan basıncının ve kan basıncı yüklerinin yüksek devam etmesi nedeni ile hastaların AKBM ilede değerlendirilmesi önerilir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+5
Eda Altun
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

PPAR α ve PPAR γ agonistlerinin Tip 2 Diabetes mellituslu hastalarda böbrek fonsiyonları, proteinüri, oksidatif stres, kan basıncı, kan şekeri ve HbA1c üzerine olan etkileri

Amaç: Tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalığı günümüzde hızla artan bir toplum sağlığı sorunudur. Hastalık seyri sırasında gelişen mikro ve makro vasküler komplikasyonlar hastaların mortalite ve morbiditesini etkilemektedir. Bu çalışmada tip 2 DM lu hastalarda PPARs ailesi üzerinden etki eden pioglitazon ve fenofibratın tedaviye eklenerek açlık kan şekeri, HbA1c yanısıra böbrek fonksiyonları, proteinüri, kan basıncı, lipid profili, CRP ve oksidatif stres ürünleri üzerine olan etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Nefroloji Bilim Dalı polikliniklerinde takip edilen tip 2 DM u olan 60 hasta alındı. Hastalar, 15 kişilik 4 gruba (A, B, C ve D) ayrıldı. Grup A: glisemik kontrolü iyi olan ve hiperlipidemisi olmayan tip 2 DM lu hastalardan oluşan kontrol grubu, Grup B: HbA1c ›7 olan ve hiperlipidemisi olmayan ilk kez pioglitazon başlanan hastalar, Grup C: HbA1c <7 olan ve trigliserid ›350 mg/dl olan ilk kez fenofibrat başlanan hastalar, Grup D: HbA1c ›7 ve trigliserid ›350 mg/dl olan ilk kez pioglitazon ve fenofibrat başlanan hastalar. Tedaviye eklenen çalışma ilaçları hastaların tıbbi durumları nedeni ile başlandı. Herhangi bir kontraendikasyon olmamasina özen gösterildi. Hastaların ilk geliş (1), 6. Hafta (2) ve 12. Haftada (3) tam kan sayımı (CBC), açlık kan şekeri, HbA1c, kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cr), HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol, CRP, AST, ALT, total protein, albumin, total bilirübin, ALP, CK, brain natriuretic peptid (BNP), idrarda protein ve kreatinin değerlerine bakıldı. Glomerul filtrasyon hızı (GFR); Cockcroft- Gault, MDRD, CKD-EPI formülleri ile hesaplandı. Total oksidan status ve PON-1 enzim aktivitesi ölçüldü. Bulgular: HbA1C Grup B1 de, Grup A1, C1, D1 den farkli idi Pioglitazon verilen Grup B ve D de AKS ve HbA1c 1'e göre 2 ve 3 statistiksel olarak anlamlı daha düşüktü (p<0.05 hepsi için). Grup D' de HbA1c' de Grup D2 ile 3 de farkli idi (p<0.05 hepsi için). Fenofibrat verilen Grup C ve D'de trigliserid düzeyinde 1'e göre 2 ve 3 daha düşüktü (p<0.05 hepsi için). Tüm gruplarda başlangıçta benzer değerde olan: kan basıncı, proteinüri, GFR, BNP, CRP. total oksidan status ve PON-1 enzim aktivitesi takiplerde de tedaviye eklenen ilaçlarla istatistiksel anlamlı farklılık göstermedi. Sonuç: Tedavi edilmekte olan tip 2 DM lu hastalarda tedaviye eklenen pioglitazon glisemik kontrol sağlanmasında ve fenofibrat hipertrigliseridemi düşüşünde etkindi. Olumlu etkiler 6. Haftada başladı ve 12 haftada da devam etti. 6 ve12 haftalik sürede bu ilaçların tek başlarına veya kombine olarak verilmesinin; proteinüri, kan basıncı, renal fonksiyonlar, CRP, BNP, total oksidan status ve paraoxonase-1 enzim aktivitesi üzerinde olumlu/olumsuz etki göstermediği saptandı. Anahtar Sözcükler: Tip 2 diyabetes mellitus, oksidatif stres, pioglitazon, fenofibrat.

Böbrek fonksiyon testleriDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+6
Zafer Ufuk Cinkara
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal replasman tedavisi alan hastalarda SCUBE1 düzeyi ile elektrokardiyografi, ekokardiyografi bulguları, epikardiyal yağ dokusu ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişki

Amaç: Kronik böbrek hastalığında (KBH) morbidite ve mortalitenin en önemli nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. İleri evre böbrek yetersizliği olan hastalarda arteriyel sertlik ve vasküler kalsifikasyon kardiyovasküler riskin güçlü belirleyicileridir. Renal replasman tedavisi alan hastalar trombotik olaylara da eğilimlidir. SCUBE1 trombosit alfa granüllerinde bulunur ve trombosit aktivasyonu ile hücre yüzeyine sunulur. SCUBE1 düzeyinin platelet aktivasyonu ve akut iskemik olaylarda arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, renal replasman tedavisi alan hastalarda SCUBE1 düzeyi ile elektrokardiyografi ve ekokardiyografi bulguları, epikardiyal yağ doku kalınlığı ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya renal transplant alıcısı 21 hasta, periton diyalizi uygulayan 20 hasta, hemodiyaliz ile takip edilen 20 hasta, GFR <30 ml/dk'un altında olan 20 prediyaliz hastası ve kontrol grubu için 16 sağlıklı gönüllü olmak üzere 97 kişi alınmıştır. Akut infeksiyon, kardiyovasküler olay, malign hastalık, kontrolsüz hipertansiyon ve diyabeti olanlar dışlandı. Rutin biyokimyasal parametreleri, SCUBE1 düzeyi ölçüldü. Elektrokardiyografik ve ekokardiyografik inceleme yapıldı. Doppler USG ile karotis intima media kalınlığı ölçüldü. İstatistiksel değerlendirmeler için SPSS 20 for Windows paket programı kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunun 49'u erkek, 32'si kadındı. Kontrol grubunun ise 9'u erkek, 7'si kadındı. Yaş ortalaması hasta grubunun 47.90, kontrol grubunun 44.87 idi. Hasta grupları ve kontrol grubunun SCUBE1 düzeyleri arasında bir fark saptanmadı. SCUBE1 ile renal transplant grubunda CRP, periton diyalizinde magnezyum, prediyalizde ESH, PTH, PLT, CaXP, hemodiyaliz grubunda ise kalsiyum arasında korelasyon saptandı. SCUBE1 düzeyleri EKG veya EKO patolojilerine eşlik etmiyordu. Prediyaliz hastalarında CRP yüksekliği kapak patolojisi ile birliktelik gösterdi. Hemodiyaliz hasta grubunda diyaliz sonrası SCUBE1 düzeyi diyaliz öncesi düzeye göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0.007). Hasta grupları ve kontrol grubunun epikardiyal yağ doku kalınlığı, elektrokardiyografi, ekokardiyografi bulguları ile SCUBE1 düzeyi arasında istatiksel olarak bir fark saptanmadı. Periton diyalizi ve hemodiyaliz grubunda karotis intima media kalınlığı ile SCUBE1 düzeyi arasında pozitif bir korelasyon saptandı (p<0.05). Sonuç: SCUBE1 ile inflamasyon belirteçleri; renal tranplant hastalarında CRP ve periton diyaliz hastalarında eritrosit sedimantasyon hızı ve trombosit sayısı ile korele idi. SCUBE1 düzeyinin hemodiyaliz sonrası artması nedeni ile hemodiyalizin trombositleri aktive etmesi ve kardiyovasküler olaylara katkısı olabileceğini düşündürebilir. İlginç olarak prediyaliz hastalarında CRP yüksekliği kapak patolojisi ile birliktelik gösterdi. Kardiyovasküler hastalıklarda önemli bir bulgu olan epikardiyal yağ dokusu ile SCUBE1 düzeyleri arasında bir korelasyon olmaması ve sağlıklılarda ekokardiyografide patoloji olmayan ve prediyaliz hastalarında SVDD olmayanlarda SCUBE1 önemli oranda daha yüksek olması, tek bir SCUBE1 ölçümü ile kardiyovasküler olaylar konusunda yorum yapmanın doğru olmayacağını düşündürebilir. Hemodiyaliz hastaları hariç KBH olan kadın hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olmasa da SCUBE1 değerlerinin daha yüksek olması önemli olabilir. Sekonder hiperparatiroidi belirteçlerinin ve karotis intima media kalınlığının SCUBE1 artışı ile korelasyon göstermesi nedeni ile SCUBE1 düzeyleri, diyaliz hastalarında ateroskleroz ve kemik mineral hastalığı ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, SCUBE1

Hatice Ayan
Çukurova University
2017
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanılı multipl myelom hastalarında gelişen nefropatinin podositüri ile ilişkisi ve tedaviye yanıtının değerlendirilmesi

Amaç: Multipl myelom, post germinal merkez B hücrelerinden köken alan tek bir plazma hücre klonunun proliferasyonu sonucu gelişen malign bir hastalıktır. Hastalığa sıklıkla böbrek fonksiyon bozukluğu eşlik eder. Proteinüri; multipl myelom tanısı alan hastalarda, tanı anında veya hastalık boyunca gelişebilir. Proteinüriye böbrek fonksiyon bozukluğu eşlik etmeyebilir. Multipl myelomda, hafif zincirlerin tübüllerde çökmesi ve tübüler geri emilimi, hiperkalsemi gibi metabolik bozukluklar nefropatinin en sık nedenidir. Çalışmamızın amacı; yeni tanılı multipl myelomlu hastaların başlangıç ve tedavi sonrası idrarda podosit spesifik proteinleri ölçerek podositüriyi ve hastalığın laboratuar ve klinik bulguları ile ilişkisini değerlendirmek idi. Materyal ve Metod: Hasta grubunu, Nisan 2016-Temmuz 2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi hematoloji ve onkoloji bilim dallarında takip edilen ve yeni tanılı multipl myelomu olan 27 hasta oluşturdu. Hastaların 7'si çalışmayı tamamlayamadan ölüm nedeniyle kaybedildiğinden 6. ayda değerlendirilememiştir. Kontrol grubuna ise herhangi bir hastalığı olmayan ve ilaç kullanmayan 20 sağlıklı birey alındı. Bilgilendirilen hastalardan istekli olanlar çalışmaya alındı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik komitesi onamı alındı. Her iki grupta 24 saatlik veya spot idrarda protein atılımına bakıldı. Eş zamanlı olarak sabah ilk idrarları podositüri değerlendirmek için alındı. RNA izolasyon kiti kullanılarak RNA elde edildi. Sonrasında cDNA ile PCR'da spesifik proteinlerin ekspresyonuna bakıldı. Bulgular: Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 59,63±10,21 ve kontrol grubunun yaş ortalaması ise 34,75±12,07 idi. Tüm hastalarda proteinüri % 74, böbrek yetersizliği %33 saptandı. Proteinüri; kontrol grubunda median değer 45 mg/gün iken hasta grubunda 725 mg/gün idi (p<0,001). Proteinüri 6. ay sonunda, tanı anındaki değerle kıyaslandığında anlamlı derecede azaldığı görüldü (p<0,002). Buna karşın 6. ay sonunda idrar podosit proteinlerinde tanı anına göre istatistiksel anlamlı olmayan artış görüldü; nefrin, podosin ve VEGF-A için p değeri sırasıyla 0,184, 0,629 ve 0,794 idi. Tedavi öncesine göre tedavi sonrası tüm hastalarda nefrin/kreatinin, podosin/kreatinin ve VEGF-A/kreatinin oranları önemli artış gösterdi (p:0,039, p<0,001, p<0,001 sırası ile). Nefrin/kreatinin oranı 65 yaş üstü hastalarda artış gösterdi (p<0,046). Tüm podosit proteinleri, kontrol grubu idrarlarında da saptandı. Podosinüri ile serum kalsiyum ve total protein, VEGF-A ile kreatinin klirensi arasında önemli korelasyon bulundu. Tedaviyi tamamlayamadan ölen hastalarda en sık saptanan bulgu böbrek yetersizliği idi (p<0,029). Sonuç: Yeni tanılı multipl myelomlu hastalarımızda proteinüri % 74, böbrek yetersizliği %33 saptandı. Proteinüride, 6 aylık tedaviden sonra önemli azalma saptandığı halde idrarda podosit proteinlerinden nefrin, podosin ve VEGF-A'da istatistiksel anlamlı olmayan artış görüldü. Böbrek yetersizliği ilk 6 ayda ölen hastalarda daha sık bulundu. Proteinüri ve böbrek yetersizliği myelom tedavisi ile düzelmesine rağmen, podositüride düzelme 6 aylık sürede gözlenmedi aksine tedavide kullanılan ilaçların veya başka faktörlerin etkisi ile artış gösterdi. Bu nedenle podosit hasarlanması; multipl myelomlu hastalarda erken evrede sadece podosit spesifik proteinlerin idrarda ölçülmesi ile klinik olarak saptanamayabilir veya myelomla ilişkili hafif zincirlerin tübüler hasarlanma yapıcı etkileri renal hasarlanmada daha önemli olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Multipl Myelom, Podositüri, Proteinüri

BöbrekBöbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyon+3
Tolga Kuzu
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek transplant hastalarında elektrolit bozuklukları ve NODAT sıklığı ve predispozan faktörler

Böbrek nakli son dönem böbrek yetmezliğinin en ideal tedavi yöntemidir. Böbrek nakil alıcılarında greft rejeksiyonunun önlenmesi için çeşitli immunsupresif tedavi rejimleri uygulanmaktadır. Bu ilaçlara bağlı hastalarda metabolik yan etkiler gözlenebilmektedir. Bu metabolik etkiler üzerine çeşitli risk faktörlerinin katkıları da mevcuttur. Çalışmamızda nakil sonrası yeni başlangıçlı diyabet- New Onset Diabetes Mellitus After Transplantation (NODAT), yeni tanımlamayla Post Transplantasyon Diabetes Mellitus (PTDM) gelişmesinde etkili olabilecek klinik ve biyokimyasal risk faktörleri araştırılmıştır. Çalışmaya daha önce diyabeti olmayan 120 böbrek nakil hastası dahil edilmiştir. Çalışmamızda PTDM gelişen ve gelişmeyen böbrek nakil alıcılarının demografik özellikleri ve 0.,1.,3.,6.,12. ve 24. Ay klinik ve laboratuvar verileri ile PTDM gelişimi arasındaki ilişki araştırılmıştır. Böbrek nakil hastalarımızın 2 yıllık takibinde %29,1'inde PTDM gelişti ve PTDM gelişen hastaların %80 'inde ilk 3 ayda PTDM tanısı konuldu ve takip süresi uzadıkça yeni diyabet gelişme riskinin (%27) azaldığı saptandı. PTDM gelişme riski; cinsiyet, beden kitle indeksi, donör tipi ve yaşı, pretransplant lipit değerleri, preemtif nakil, önceki diyaliz tipi, indüksiyon tedavisi ile ilişkisiz olduğu halde daha yaşlı olma (% 4,4 kat), ailede diyabet öyküsü (5,24 kat), beta bloker kullanımı (2,55 kat) ile ilişkili bulundu. DM gelişen ve gelişmeyen grup arasında serum magnezyum ve potasyum sadece 1. ayda farklılık gösterirken takiplerde tüm laboratuvar testlerinde farklılık saptanmadı ve diyabetin GFR üzerinde olumsuz etkisi 2 yıllık takipte gözlenmedi. Sonuç olarak; ailede diyabet öyküsü, ileri yaş ve beta bloker kullanımı ile diyabet gelişebileceği öngörülebilir. PTDM gelişme riski ilk 3 ayda daha yüksek olup ilk aydaki hipomagnezeminin diyabet patogenezinde rolü önemli olabilir. Anahtar kelimeler: Renal transplantasyon, Posttransplantasyon Diyabetes Mellitus, hipomagnezemi

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliDiabetes mellitus+4
Elif Başdoğan
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

IGA nefropatili hastalarda böbrekte glukokortikoid reseptör ekspresyonunun klinik gidişteki rolü: Tek merkez deneyimi

Amaç: IgA nefropatisinde birincil tedavi olarak kullanılan glukokortikoidler etkilerini hücre içi glukortikoid reseptörlerine bağlanarak göstermektedir. GCR ekspresyonunun bazı hastalıklarda steroid cevabının derecesi ile korele olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, IgAN'li hastalarda steroidlere yanıt ile Glukokortikoid reseptör (GCR) ekspresyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2002-2019 yılları arasında klinik ve böbrek biyopsisi ile primer IgA nefropatili ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji polikliniğinde takipli 110 hasta alındı. GCR ekspresyonu; hastaların böbrek doku örneklerinde immunohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. Hasta kayıtlarından tanıdan itibaren 1 yıllık sürede hasta takipleri ve tedavileri kayıt edildi. Steroid tedavisinin biyopsi tanısından itibaren böbrek fonksiyonu ve proteinüriye etkisi değerlendirildi. Bulgular: GCR boyanma oranına göre demografik ve laboratuvar verileri arasında anlamlı ilişki tespit edilemedi. Hastaların GCR boyanma oranı ile MEST skoru karşılaştırıldığında; mezengial proliferasyon M0 olanlara göre M1 olanlarda GCR pozitifliği 33 (%41,8) olup istatiksel olarak anlamlı artmış bulundu. Tanı anında; sistolik ve diyastolik kan basıncının, beyaz küre ve nötrofil sayısının, PTH, BUN, kreatinin, ürik asit, potasyum, magnezyum, total kolesterol, LDL düzeylerinin, MCV, Mentzer indeksinin, biyopside skleroz oranının yüksek olması, total protein düzeyi ve eGFR değerinin düşük olması kötü prognostik faktörler oarak saptandı. M1 dışında GCR boyanma oranlarına göre hiçbir parmetrede farklılık saptanmadı. Sonuç: IgA nefropatili hastalarda glukokortikoid reseptör aktivasyonunu gösteren GCR boyanma oranı ile prognoz arasında bir ilişki bulunmadı. GCR boyanması yüksek olanlarda M1 daha yüksek idi. Kötü prognoz olarak belirlenen başlangıçta yüksek proteinüri, düşük eGFR ve yüksek kan basıncı olan hastalarda MEST skorlarından E, S ve T daha yüksek idi. IgA nefropatisinde tedavide veya klinik gidişte GCR ekspresyonun etkisini değerlendirmek için daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: IgA nefropatisi, glukokortikoid reseptörü, steroid

BöbrekDiabetik nefropatilerGlükokortikoidler+3
Bilge Tekin Ala
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik böbrek hastalarında renal ve kardiyak değerlendirme

Amaç: Otozomal Dominant Böbrek hastalığı(ODPBH) en sık görülen kalıtsal böbrek hastalığıdır. Bu çalışmada ODPBH olan hastalarda böbrek hacmi, proteinüri ve böbrek fonksiyon testleri ve ekokardiyografi bulguları arasında ilişkiyi araştırmak ve hastaların duygu durum, genel sağlık parametrelerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya ODPBH'li 52 hasta alındı. Anamnez, fizik muayeneleri, böbrek/karaciğer fonksiyon testleri, lipidler, tam kan sayımı sonuçları kaydedildi. Ultrasonografi/Magnetik rezonans görüntüleme ile böbrek hacimleri ölçüldü. Ekokardiyografiyle; Küresel Boyuna Gerinim, Sol Ventriküler Kütle indeksi ve Görece Duvar kalınlığı hesaplandı. Beck's depresyon envanteri ve SF36 sağlık durum anketini değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 23'ü erkek 52 hastanın yaş ortalaması 47,3±13,9 idi. Kan basıncı ortalamaları; sistolik 126,7±9,2 mmHg, diyasyolik 80,1±6,9 mmHg idi. Hastaların %17,3'ü Anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü(ADEİ), %40,4'ü Anjiyotensin reseptör blokeri (ARB) kullanıyor idi. Karaciğerde kisti bulunanların %65,3'ü kadındı. Hastaların ortalama toplam böbrek hacmi (TKV) 1861,1±1193,2 ml, boya ayarlanmış toplam böbrek hacmi (HATKV) 11,7±7,5 ml/m bulundu. Hastaların ortalama küresel boyuna gerinimi (GLS) -18,7±3,1 ve sol ventrikül kütle indeksi (LVMI) 92,9±27,5 g/m2 hesaplandı. Renal replasman tedavisi alan hastalarda, almayanlara göre LVMI anlamlı yüksekti. LVMI; RAAS blokeri kullananlarda kullanmayanlara göre anlamlı düşüktü. GLS <17,8 olanlarda total kolesterol ve LDL anlamlı düşüktü. GLS ile renal hacim, GFR kaybı, proteinüri ilişkisizdi TKV/HATKV, proteinüri ile orta düzeyde pozitif ilişkiliydi. SF36 sağlık durum parametreleri ile HATKV korelasyon gösterdi. Sonuç: Hastalarımızın %80'den fazlasında antihipertansif gerektiren kan basıncı yüksekliği vardı. Kullanmayanlara göre RAAS blokeri kullanan hastalarda ekokardiyografide; sol ventrikül hipertrofisi daha az şiddetliydi. TKV ve HATKV ile proteinüri arasında orta düzeyde korelasyon saptandı. GLS ile HATKV, GFR kaybı ve proteinüri arasında anlamlı bir ilişki bulunmadığı halde ilginç olarak total kolesterol ve LDL düzeyi ile GLS arasında önemli ilişki saptandı. Böbrek boyutlarındaki artış ile SF36 genel sağlık değerlendirmesinde olumsuzluk parametreleri koreleydi ODBH'da proteinüri, böbrek hacmi ve GLS gibi ekokardiyografik parametreler arasındaki ilişkinin daha geniş hasta gruplarında değerlendirilmesi uygun olacaktır. Anahtar Kelimeler: ODPBH, GLS, LVMI, RWT, TKV, HATKV, MRG, proteinüri

BöbrekBöbrek hastalıklarıKalp+5
Ayşegül Ezgi Çetin
Çukurova University
2021
00

Other supervisors