Theses supervised by Prof. Dr. Salih Tunç
10 theses · Akdeniz University
Bâb-ı Âlî Baskını'nın Türk ve yabancı basındaki yansımaları
İttihat ve Terakki, 1908 yılında Sultan II. Abdülhamid'i meşrutiyeti ilan etmeye zorlamasının ardından kendisini ülkeyi yönetebilecek tecrübeye sahip olarak görmemiş ve yalnızca hükümeti denetlemiştir. Bazı İttihatçıların kabine içerisinde yer aldığı ve Meclis-i Mebusan'ın çoğunluğunun da elde edildiği bu dönemde, İTC bir Demokles'in Kılıcı olmuştur. Ancak İTC'nin iç ve dış siyasette tutmuş olduğu politikaları neticesinde muhalefet giderek güçlenmiş ve 1912 yılı seçimleri ile Halaskar Zabitan hadisesinin ardından İTC güç kaybetmiştir. İTC muhalifi isimlerin kurduğu hükümetler, özellikle Kâmil Paşa Hükümeti, İttihatçılar üzerindeki baskıyı giderek artırmış ve Cemiyet neredeyse kapanma noktasına gelmiştir. İç politikada bu hadiseler yaşanmaktayken dış politikada da Trablusgarp Savaşı'nın ardından kısa bir süre sonra Balkan Savaşı patlak vermiştir. Ancak gerek ordu içerisindeki siyasi bölünmüşlük ve gerekse gerekli hazırlıkların yapılmamış olması neticesinde Osmanlı ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Birinci Balkan Savaşı'nın ilk safhasındaki Osmanlı yenilgisinin ardından Londra'da müzakereler başlamıştır. Osmanlı hükümetini temsilen Reşid Paşa'nın başkanlığındaki bir heyet Londra'ya yollanmıştır. Müzakereler sırasında Türk tarafı, Edirne ve Adalar haricindeki tüm Avrupa topraklarından çekilmeyi kabul etmiş ise de "Balkan devletlerinin Edirne ve Adalar konusundaki ısrarları neticesinde görüşmeler sonuçsuz kalmıştır. Görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine Düvel-i Muazzama duruma müdahale etmiş ve Bâb-ı Âlî'ye bir müşterek nota iletmiştir. Bu notaya göre Osmanlı Devleti tüm Avrupa topraklarından çekilmeli, Edirne'yi Bulgar hükümetine terk etmeli ve Adalar konusunu Düvel-i Muazzama'ya bırakmalıdır. Edirne terk edildiğinde orada kalacak olan dinî yapılar, vakıflar ve Müslüman halkın korunması için Düvel-i Muazzama elinden geleni yapacağını vaat etmiştir. Düvel-i Muazzama, bu şartlar kabul edilmediği takdirde ne maddî ne de manevî olarak Osmanlı Devleti'ne yardım edeceğini, yaşanabilecek hadiselerden de Türk tarafının sorumlu olacağını beyan etmiştir. Düvel-i Muazzama'nın müşterek notası karşısında tüm sorumluluğu tek başına almak istemeyen Kâmil Paşa Hükümeti, devletin önde gelenlerinin katıldığı bir Meşveret topladı. Meşveret'in neticesi olarak müşterek notanın kabul edilmesi kararı alındı. Ertesi gün müşterek notaya verilecek olan cevabın görüşüldüğü Meclis-i Vükela toplantısı sırasında, başında Enver ve Talat Bey gibi önemli isimlerin bulunduğu İttihatçılar Bâb-ı Âlî'yi bastı. İttihatçı silahşorler ile nazırların yaverleri arasında çıkan arbede sesleri üzerine bulunduğu odadan dışarı çıkan Harbiye Nazırı Nazım Paşa, Yakup Cemil tarafından vurularak hayatını kaybetmiştir. Bu hadisenin ardından Kâmil Paşa'nın bulunduğu odaya giren İttihatçılar, Sadrazama istifa etmesi gerektiğini söylemişler ve istifa mektubunu imzalatmışlardır. İstifa mektubunu alan Enver Bey, dışarıdaki kalabalığa Kâmil Paşa'nın istifa ettiğini söyledikten sonra bir otomobile binerek Sultan Mehmed Reşad'ın yanına giderek istifa mektubunu iletmiştir. Kâmil Paşa'nın yerine Mahmud Şevket Paşa getirilmiş ve İttihat ve Terakki'nin 1918'e dek sürecek olan iktidarı başlamıştır. "Bâb-ı Âlî Baskını'nın Türk ve Yabancı Basındaki Yansımaları" isimli bu tez çalışmasında, Bâb-ı Âlî Baskını ve Kâmil Paşa'nın hükümetten düşmesinin yarattığı etki Türk ve yabancı basın üzerinden okunmuştur.
Yıldız Sarayı Tamirhane-i Hümayunu
Osmanlı Devleti'nde sarayın eşyalarına ihtiyaçlarına yönelik ihtiyaçlar 19. Yüzyıla kadar Ehl-i Hiref teşkilatı tarafından karşılanmaktaydı. Birçok sanat ve zanaat dallarına dair atölyelerin bulunduğu teşkilatın devamı niteliğinde olan kurum ise Yıldız Sarayı'nda kurulmuş olan Tamirhane-i Hümayun'dur. Sarayın içerisinde faaliyet göstermekte olan fabrika, sarayın eşya ihtiyacını temin etmekte ve onarılması gereken eşyaların tamirini gerçekleştirmekteydi. 19. Yüzyıldaki yenileşme hareketleri dahilinde sanayi alanında da önemli gelişmeler kaydedilir. Geleneksel sanatları icra eden atölyelerin önemini yitirmesi ile Avrupa'daki gerçekleşen yenilikler takip edilerek Osmanlı Devleti sınırları içerisinde de Fabrika-i Hümayunlar yaygınlaşır. Tamirhane-i Hümayun ise II.Abdülhamid devrinde saray içerisinde kurulmuş olan Fabrika-i Hümayunlardan biri olarak kabul edilir. Yıldız Sarayı, II.Abdülhamid devrinin simgesi olmakla birlikte o dönemde içerisinde fabrikalar, müzeler, kütüphaneler, bahçeler bulunan apayrı bir dünya haline gelmişti. Çeşitli ihtiyaçlara yönelik üretim gerçekleştiren fabrikalar sarayın sınırları içerisinde yer almaktaydı. Güvenlik konusunda oldukça evhamlı bir kişiliğe sahip olan Sultan II.Abdülhamid, bu şekilde saray dışına olan ihtiyacı azaltarak yönetim merkezinin muhafazasını sağlamaya çalışır. Ayrıca bu şekilde yerel üretimin desteklenmesi ile ülke ekonomisine katkı sağlanması hedeflenir. Tamirhane-i Hümayun, demirhane ve marangozhane gibi alt birimleri olan ve fabrika usulü çalışan Hazine-i Hassa Nezareti'ne bağlı bir kurumdur. Devrin son model teknolojisine sahip makinelerin kullanıldığı Tamirhane-i Hümayun'un atölyelerinde başta saray olmak üzere İstanbul'da yer alan önemli kurumlar, Osmanlı Devleti'nin diğer vilayetlerinde bulunan kurumlar için de imalat ve tadilat işleri yapılmaktaydı. Yerli ve yabancı birçok işçinin çalıştığı atölyelerde dönemin sanat anlayışına uygun birçok eser vücuda getirilir. Avrupa'dan gelen yabancı ustalar, Tophane-i Amire sanayi alayları ve Bahriye sanayi alaylarından gelen birçok usta ile çeşitli uzmanlık dallarına ait işler icra edilir. Bununla birlikte sanat ve zanaat işlerinin öğretilmesi ve yeni ustalar yetiştirmek hususunda da bir eğitim kurumu gibi faaliyet gösterir. Tamirhane-i Hümayun, II.Abdülhamid devrinde sanayi alanında atılan en önemli yeniliklerden biri olur. Çeşitli türden ürünlerin imalı yapıldığı bu kurumda ortaya çıkarılan eserler ülkenin çeşitli yerlerinde kullanılır. Arşiv belgeleri ile hazırlanan bu çalışmanın amacı II.Abdülhamid devrinin simgesi haline gelen Yıldız Sarayı'nın teşkilatının bir parçası olan Tamirhane-i Hümayun'un işleyişini ortaya koymak ve sanayi alanında yapılan yenilikler bağlamında anlaşılmasını sağlamaktır.
Tanzimat'tan Meşrutiyet'e Teke Sancağı'nda ortaya çıkan salgın hastalıklar , tedavileri ve karantina uygulamaları (1839-1908)
Salgın hastalıklar tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren insanlığın tarih sahnesindeki yerini derinden etkilemiştir. Öyle ki veba, kolera, sıtma, çiçek, tifo, tifüs gibi etki alanı geniş salgınlara baktığımızda büyük medeniyetlerin çöküşüne dahi sebep olmuşlardır. Tarihte birçok insanın hayatını kaybetmesine neden olan salgınlar büyük yıkımları da beraberinde getirmiştir. XIX. yüzyılın ikinci yarısında ve XX. yüzyıl başlarında Teke Sancağı salgın hastalıkların etkisinde kalmıştır. 1864 tarihli vilayet nizamnâmesine göre Konya Vilayeti'ne bağlanan Teke Sancağı,; Antalya (İstanos, Mortuna ilçeleri), Akseki (Düşenbe, İbradi, Senir), Alanya (Manavgat), Elmalı (Finike, İğdir maa Kardıç, Kaş, Kalkan) ve Kızılkaya (Beşkonak, Karaöz, Millû, Serik) kazalarını içine alan geniş bir coğrafyada bulunmaktadır. Coğrafi konumu nedeniyle ticaret gemilerinin güzergâhı üzerinde yer alan ve kıyı limanına sahip olan Teke Sancağı, bu özelliklerinden dolayı salgın hastalıklara ve bu hastalıkların olumsuz sonuçlarına karşı her zaman savunmasız olmuştur. Bu çalışmada XIX. yüzyılın ikinci yarısında ve XX. yüzyıl başlarında Teke Sancağı'nda ortaya çıkan salgınlar değerlendirilirken bu bağlamda hastalıkların yayılmasını önlemek ve var olan hastalıkların etkilerini en aza indirebilmek adına; açılan tahaffüzhâneler, karantina merkezleri ve alınan diğer tedbirler belgeler ışığında değerlendirilmiştir.
İttihat ve Terakki ve Arnavut meselesi (1908-1913)
Bu çalışmada, Osmanlı İmparatorluğu'nun son devrinde Arnavut ve Arnavutluk meselesi, İttihatçılar ile Arnavutlar arasındaki ilişkiler, İmparatorluk'ta Arnavut kökenli rical ile bu ricalin devlet içerisindeki yeri, konumu ve önemi, İttihatçılarla Arnavutlar arasında ortak ya da görüş ayrılıkları gibi konular üzerinde durulacak; böylelikle konu siyasi, idari, toplumsal ve aynı zamanda bürokratik yönleriyle ele alınmaya çalışılacaktır. Bilindiği gibi, 1908 yılında Jön Türk hareketinden sonra Sultan II. II. Abdülhamit 23 Temmuz'da II. Meşrutiyeti ilan etmiştir. Yakın dönem tarihine 10 Temmuz İnkılabı olarak geçecek olan Meşrutiyetin yeniden ilanından sonra diğer bölge ve unsurlarla olduğu gibi Osmanlı Devleti ile Arnavutlar arasında da önemli gelişmeler cereyan etti. Özgürlük eşitlik ve kardeşlik prensiplerinin çok yaygın ve geniş anlamda kullanıldığı ilk zamanlarda ittihat-ı anasır başlıca amaç iken giderek maksadını aşan bir takım talepler merkez ile taşranın siyasi ve sosyal dengesini dah etkin bir şekilde sarsmaya başladı. Bilinir ki, Arnavut asıllı Osmanlı ricali de Jön Türk hareketin kuruluşunda, faaliyetlerinde ve 1908'de ikinci Meşrutiyetin ilan edilmesinde önemli bir rol oynadılar. Fakat Arnavutlarla İttihat ve Terakki Cemiyeti arasındaki yakın işbirliği süreci gelişmelere bağlı olarak değişken ve konjonktürel bir şekil aldı. Bu kısa işbirliği süreci Arnavutların meşrutiyet hakları çerçevesinde oluşturdukları klüpler, yayındıkları gazeteler ve açtıkları okullarda kendisi göstermiştir. 31 Mart Vakası ile Balkan Harbi süreci arasını kapsayan dönem içinde Arnavutluk'ta dört isyan girişimi söz konusu olmuştur. Birinci Balkan Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Arnavut milleti için tarihte yeni bir sayfa açıldı. Kisa bir süre içinde Arnavutlar'ın da yaşadığı toprakları birer birer kaybeden Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'da tutunamayacağı anlaşılmıştır. Arnavutluk'un kaderi için bu dramatik durumda, Arnavutların bağımsızlık ilan etmekten ve anavatanlarını Balkan devletlerinden kurtarmaktan başka seçeneği yoktu. Bu şekilde İsmail Kemal Bey'in liderliğindeki Avlonya Meclisi 28 Kasım 1912'de Arnavutluk'un bağımsızlığını ilan etti. Londra'da Konferansı'nın sonunda 30 Mayıs 1913 tarihinde imzalanan barış antlaşmasının 3. Maddesine göre Osmanlı Devleti ve diğer Balkan Devletleri Arnavutluk'un sınırlarının çizilmesi ve diğer tüm işlerinin çözümlenmesini altı büyük devlete bırakmıştır. Londra'da devam eden müzakereler sonucunda Süfera Konferansı 29 Temmuz 1913'te Arnavutluk hakkındaki kesin kararını açıklamıştır. Buna göre Arnavutluk'un bu tarihten itibaren bağımsız bir devlet sayılması ile altı devletin kontrolü ve garantisi altında tarafsız olması kararlaştırılmıştır. Bu çalışmada "İttihat ve Terakki ve Arnavut Meselesi (1908-1913)" Osmanlı ve Arnavut kaynakları ışığında incelenmiştir.
Osmanlı Ricâl-i Devleti'nden Bir Zât: Mahmud Celaleddin Paşa (1838-1899)
19. yüzyıl Osmanlı bürokrasisi açısından önemli bir dönemdir. Siyasi olaylar, anayasal düzenlemeler ve hareketler bu dönemi önemli kılan hususlardandır. Bu olayların önemli olması, bu olayları yöneten devlet adamlarını da önemli kılmaktadır. Kendi dönemlerinin "Paşalar veya Bâb-ı Âlî" Dönemi olarak anılmasında etkili olan bu devlet adamları, çok yönlü kişilerdir. Bildikleri dillerin yanında ilgilendikleri alanlarla da ön plana çıkan bu devlet adamlarından biri, Mahmud Celaleddin Paşa'dır. 1838'de İstanbul'un Vefa semtinde dünyaya gelen Mahmud Celaleddin Paşa, Çorluluzâde ailesine mensuptur. Döneminin aydınlarından olan Mahmud Celaleddin Paşa, tarihçiliğinin yanı sıra, devlet adamlığı, hattatlık ve musikişinaslığı ile bilinen devrinin önemli simalarındandır. Bulunduğu devlet görevleri esnasında yazdığı eserler çok değerli olup, yaşadığı dönemin olaylarını yaşayan bir gözle anlatması bakımından öneme haizdir. Birçok önemli görevde bulunmuş olan Paşa'nın, en dikkat çekici görevi Girit'te bulunduğu dönemdir. İç karışıklıkların arttığı, diğer devletlerin müdahale sahası haline gelen Girit'teki asayiş problemlerini çözmeye çalışmıştır. Burada suikaste uğrayan Mahmud Celaleddin Paşa, İstanbul'a dönerek vefatına kadar burada kalmıştır. Bu çalışmada devrinin önemli simalarından olan Mahmud Celaleddin Paşa'nın bulunduğu dönemin siyasi olayları, ailesi, bulunduğu ilk görevler ve eserleri incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Mahmud Celaleddin Paşa, Bâb-ı Âli, Girit, Çorluluzâde.
Geç dönem Osmanlı toplumunda intihar (1839-1920)
Bu tezin amacı geç dönem Osmanlı toplumunda sıradan kadın ve erkeklerin intiharlarını toplumsal damgalama bağlamında incelemektir. Bu bağlamda incelenmiş olan intihar vakaları toplumun cinsiyetlere atfettiği roller parantezinde namus, hastalık ve ekonomik nedenler üzerinden mercek altına alınmıştır. Bu kapsamda öncelikle bahsi geçen dönemde kadınların ve erkeklerin toplumu nasıl deneyimlediklerini kavrayabilmek için onların aile ve mahalle hayatındaki yerleri incelenmiştir. Ardından Osmanlı arşivinden elde edilen veriler kullanılarak intihar olaylarında soruşturma sürecinin nasıl işlediği incelenmiş ve intihar nedenleri namus, hastalık ve ekonomik sebepler olmak üzere üç kategoriye ayrılarak toplumsal cinsiyet ve damgalama bağlamında değerlendirilmiştir. Tezin asıl amacı geleneksel ataerkil Osmanlı toplum normlarının, toplumsal damgalamaya ve sıradan kadınların ve erkeklerin intihar davranışına etkisine odaklanmaktır. Anahtar kelimeler: intihar, toplumsal damgalama, toplumsal cinsiyet, geç dönem Osmanlı toplumu.
19. yüzyılda Batılı seyyahların gözüyle Antalya (1800-1876)
16. yüzyıl sonrasında, özellikle Batı'da ortaya çıkan Doğu'yu görme isteği, Osmanlı toprakları için de geçerli olmuştur. Büyük Tur denilen gezilerle Batılı seyyahların, özellikle 19. yüzyılda Osmanlı topraklarına seyahatleri artış göstermiştir. Özellikle bu dönemde antik bölgelerin keşfedilmesi ile Batı Anadolu ve Doğu Akdeniz'e olan seyahatler en ilgi çekici güzergâhlar arasına girmiştir. Bu dönemde özellikle İngiliz ve Fransız ağırlıklı olarak Batılı seyyahlar, Antalya'yı da içerisine alan Likya bölgesine seyahatler gerçekleştirmişler, kent ile izlenimlerini gezi yazıları, seyahatnameler, anılar ya da mektuplar şeklinde yayınlamışlardır. Tarihi kaynaklar arasında önemli bir yerde bulunan seyahatnameler, son yıllarda şehir tarihçiliği açısından da incelenmeye başlanmıştır. Özellikle Batı kaynaklarında, Osmanlı kentlerine gelen seyyahların izlenimleri, kentin o dönemki siyasi, sosyal ve ekonomik yaşamının ortaya konulmasının yanı sıra günlük yaşam tarzının öğrenilmesi açısından da büyük öneme sahiptir. Çalışma kapsamında da 1800-1876 yılları arasında Antalya'yı ziyaret eden seyyahların yayınladıkları seyahatnameler özelinde bir değerlendirme yapılması, bunun resmi Osmanlı kayıtları ile karşılaştırılması hedeflenmiştir. Çalışma kapsamında elde edilen bulgulara göre, Antalya'yı ziyaret eden seyyahların öncelikli amacı, kentte yer alan antik kalıntıların incelenmesi olmuş, bu nedenle kentteki sosyal yaşam ile izlenimleri çok ayrıntı içermemiştir. Bununla beraber kentin doğal güzellikleri tüm seyyahların üzerinde uzlaştığı bir konu olmuştur. Seyyahların geneli kentteki azınlıklar ve yaşamları hakkında daha ayrıntılı bilgi verirken, Türk toplumu ile izlenimleri daha sınırlıdır. Seyahatnamelerin incelenmesi ile ortaya konulan sonuçlardan biri de, 19. yüzyıl başında yazılan seyahatnamelerdeki Antalya izlenimlerinin, diğer seyahatnameler için rehber olması ve diğer seyahatnamelerde bu nedenle tekrara düşülmesi olmuştur. Anahtar Kelimeler: Seyahatname, Antalya, Antalya Tarihi, 19. Yüzyıl, 19. Yüzyıl Seyyahları
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Anadolu kulüpleri ve faaliyetleri
Meşrutiyet'in ikinci kez ilanı, o devrin ifadesiyle hürriyetin ilanı yurdun her tarafında bütün Osmanlılar tarafından sevinç ve coşkuyla karşılanmıştır. İttihatçılar ise sorunların çözüleceğine, devletin dağılmaktan kurtulacağına inanmışlardır. Fakat Osmanlı toplumu bu idare tarzıyla daha önceden tanışmasına rağmen rejim hakkında henüz yeterli bilgi ve donanıma sahip değildi. Bu sebeple Meşrutiyet'in ilanında etkili olan Cemiyet ile halkın Meşrutiyet'ten, bu idare tarzından beklentisi farklı olmuştur. Bu farklılık Cemiyet'e yeni ödevler yüklemiş veya Cemiyet bu noktada kendisini sorumlu tutmuştur. Kendilerini hürriyetin bayraktarı gören İttihatçılar, toplumu Meşruti rejime uygun olarak eğitmeyi amaç edinmişlerdir. Cemiyet, halkın eğitim seviyesinin yükseltilerek aydınlatılması amacına yönelik Anadolu'nun her tarafında kulüpler kurmaya başlamıştır. Kulüpler çeşitli faaliyetlerde bulunarak İttihat ve Terakki'nin toplumda kök salmasına, taban oluşturmasına gayret etmişlerdir. 1918'de İttihat ve Terakki son kongresinde kendini feshederek Teceddüt Fırkasına dönüşmüş böylece kulüplerin bir kısmı bu dönüşüme uğrarken bir kısmı da kapanmaya yüz tutmuştur. Nitekim kısa bir süre sonra da Meclis-i Vükelanın 1 Şubat 1919'da aldığı karar doğrultusunda İttihat ve Terakki'nin merkezde ve vilayetlerde bulunan kulüpleri kapatılmaya, eşyaları ile menkul ve gayrimenkul varlıklarına el konulmaya başlanmıştır.
II. Abdülhamid dönemi muhafız taburu: Ertuğrul Süvari Alayı
Tarihte öğrenilen her yeni bilgi bir öncesini çürütmekle birlikte kişiye veya topluma farklı bakış açıları kazandırmaktadır. Edinilen bilginin doğruluğu kaynaklar tarafından yansıtılmayıp, kanıtlanmadıkça yanlış bilinen bilgiler çoğalarak toplumda dağılmaktadır. Bunun önüne geçmek maksadıyla II. Abdülhamid dönemi muhafız taburlarından Ertuğrul Süvari Alayı'nın ele alındığı bu çalışmada askeri tarihin karanlık kalmış bir takım bölümlerine ışık tutmak, saklı bilgilerin gün yüzüne çıkarılmasını sağlamak amaçlanmıştır. Gelişen askeri teknolojilere rağmen Muhafız Taburları sembolik bile olsa hala varlığını devam ettirmektedir. Bu durumun sembolik bir hal alması devletin güçlü bir geleneksel yapıya sahip olduğunun aynı zamanda bir kanıtıdır. Bu geleneğin temellerine göz atarak, yakın bir dönemde teşkil edilmiş bulunan atlı birliklerin önemi gözler önüne serilmektedir. Tümdengelim yönteminin kullanıldığı tezde dönem şartları, Osmanlı askeri düzeninin geçirdiği evrim aktarılmıştır. Nitel veri toplama yöntemi kullanılarak hazırlanan bu tezde olabildiğince nesnelliğe önem verilmiştir. Bilimsel araştırmaların gereği olarak sistematik bir veri toplama amacı güdülmüştür. Temel, birincil ve ikincil kaynaklar kullanılmıştır. Osmanlı belgelerinin ihtiva ettiği bilgilere dayandırılması amaçlanan tezde belgelerin bir kısmının bulunamadığına binaen varolan bilgiler arası bağlantı çözümlemesi yapılmış ve ayrıca ikincil kaynaklar arasında çıkarım yapma yolu tercih edilmiştir. Osmanlı arşiv belgelerinin önemi tezde bir kez daha görülmekle birlikte eksik çoğu belgenin varlığı hissedilmektedir. Tarihin karanlık bir dönemi olan 31 Mart hadisesine ilişkin bulgular değerlendirilip, tez çalışmasına eklenmiştir. Bu dönemde yaşanılan ihtilaf ise dönemi anlatan anılar ve Osmanlı belgeleri yer yer çelişmiştir. Her iki bilgiye de yer verilerek, aradaki ihtilaf gözler önüne serilmiştir. Anahtar Kelimeler: II. Abdülhamid, Ertuğrul Süvari Alayı, Söğüt Maiyyet Bölüğü, Yıldız Sarayı, Karakeçili Yörükleri, Mızraklı Süvari Alayı
Sultan II. Abdülhamid döneminde Sicill-i Ahval kayıtlarına göre Burdurlu kamu görevlileri ve faaliyetleri (1879-1909)
Klasik dönemin bürokrasi anlayışına bakılırsa kalemiye, seyfiye ve ilmiye olmak üzere üç ana unsurdan oluşmaktaydı. Zaman içerisinde değişen şartlar Osmanlı Devleti'ni etkilemiş ve etkileşim sonucunda reformlar yapmaya yöneltmiştir. Özellikle yönetim alanında reformlar yapılmıştır. II. Mahmut döneminde bakanlıklar ve Tanzimat devrinden İkinci Meşrutiyet'e kadar çeşitli kurumlar oluşturulmuştur. Bakanlıklar ve kurumlar altında çalışan memurlar istihdam edilmiştir. Zaman içerisinde özellikle II. Abdülhamid devrinde bürokrasi anlayışı değişmiş ve sistematik bir bürokrasi anlayışı yerini almıştır. Bu sistematik düzen, 1879 yılında II. Abdülhamit devrinde Dâhiliye Nezareti'ne bağlı Sicill-i Ahvâl Komisyonu kurulmuş ve zaman içerisinde gelişmiştir. Bunun nedeni Tanzimat Devri'nden II. Meşrutiyet'e kadar devlet kurumlarında çalışan memur sayısının artışı ve bu durum neticesinde denetim açısından yaşanan sorunlardır. Bu sorunların ortadan kalkması için Sicill-i Ahvâl Defterleri oluşturulmuş ve memurlara yazdırılmıştır. Sicill-i Ahvâl Defterleri, birinci el kaynak olma özelliği taşımaktadır. Memurun adı, varsa lakabı, baba adı, doğum tarihi ve yeri, eğitim durumu, yabancı dil ve dillere aşina olduğu veya kitâbet tekellüm ettiği, varsa matbu eseri, kaç yaşında işe başladığı nerelerde ve hangi kurumlarda görev aldığı, maaş miktarı, çalıştığı süre içerisinde aldığı nişan, berat, ödül ve ceza vs. durumlar deftere kaydedilmiştir. Bu bilgilerin yazıldığı belgeye Terceme-i Hâl varakası denilir. Resmi belge (varaka) olarak geçen belgeler memurların durumları açısından işlerlik sağlamıştır. Bunun yanı sıra hem özgeçmiş (biyografik) hem de dönemin sosyo-ekonomik durumu açısından Osmanlı Devleti'nin ve memurun doğmuş olduğu yörenin durumunu yansıtmaktadır. 1879-1909 arası tutulan sicil kayıtları defter şeklinde tutulurken 1909 ve sonrası dosya sistemine geçilmiştir. Bu amaçla Burdur Sancağı'nın tarihsel sürecini ve diğer özellikleri, Osmanlı bürokrasisini ve Sicill-i Ahvâl defterlerine göre Burdur doğumlu kamu memurlarının faaliyetleri ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Sicill-i Ahvâl, II. Abdülhamid, Burdur, Memur, Bürokrasi