Theses supervised by Prof. Dr. Şenol Kantarcı
19 theses · Akdeniz University
Soğuk Savaş sonrası yeni nesil ateşli savaşların doğuşu ve yapay zekâ destekli askeri teknolojilerin yükselişi
Bu çalışma, savaş kavramının farklı tarihsel dönemlerde geçirdiği evrimi ve bu dönüşümlerin ilk dönemlerden modern döneme kadar nasıl şekillendiğini, özellikle Soğuk Savaş Sonrası dönem esas alınarak savaş olgusunun kavramsal açıdan anatomisini ve dönüşüm süreçlerini geniş bir perspektifle incelemeyi hedeflemektedir. Bu çerçevede, dönemsel sınıflandırmada etkili olan faktörlerin belirlenmesi ve bu faktörlerin harp tarihindeki kırılma noktalarına nasıl etki sağladığını detaylı bir şekilde analiz edilmesi amaçlanmaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde küreselleşen uluslararası sistemde ortaya çıkan asimetrik, hibrit ve vekaleten savaşların uluslararası ilişkiler ve güvenlik üzerindeki etkilerinin kapsamlı bir şekilde ele alınması hedeflenmektedir. Bu doğrultuda, yeni çatışma biçimlerinin stratejik nitelikleri detaylandırılarak, devlet dışı sivil aktörlerinin savaş alanını etkileri, modern askeri teçhizatların özellikle yapay zekâ destekli insansız hava araçları ve silahlı insansız hava araçlarının askeri stratejilerde nasıl bir rol oynadığı ve yeni çatışma biçimlerinin uluslararası sistem üzerindeki etkileri detaylı şekilde ele alınarak çalışmaya derinlik ve zenginlik katılması hedeflenmektedir. Bu çalışmada, nitel yöntem olarak literatür taraması, karşılaştırmalı analiz ve doküman/metin analizi kullanılarak savaş kavramına klasik yaklaşımların ötesinde yeni savaş türleri ile modern askeri teknolojilerin gelişimi arasındaki ilişkilerini detaylı bir şekilde incelenmesi hedeflenmektedir. Çalışmanın özgün değeri, modern çatışma dinamikleri ile askeri teknoloji arasındaki ilişkisini temel alarak ve bu dinamiklerin ayrıntılı bir şekilde incelenmesiyle yeni bir perspektif geliştirmeyi hedeflemektedir. Savaş kavramının geçirdiği dönüşümü inceleyen mevcut sınırlı çalışmalara katkı sağlanarak, savaş olgusunun tarihsel evrimini sadece askeri boyutuyla değil, aynı zamanda siyasi, diplomasi, ekonomik, kültürel ve teknolojik gelişmeler temelinde sistematik bir analizi yapılarak, savaş çalışmaları alanında yayımlanan diğer çalışmalara, ayrıntılı ve güçlendirilmiş teorik yaklaşımı ile katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Azerbaycan'ın 2020 Karabağ Askerî Operasyonu sürecinde Türk dış politikası: Neoklasik realist bir çerçevede söylemin tematik analizi
Bu çalışma, Azerbaycan'ın 2020 Karabağ Askerî Operasyonu sürecinde Türk dış politikasını neoklasik realizm çerçevesinde incelemektedir. Neoklasik realizm, uluslararası sistemin yarattığı fırsat ve kısıtların, liderin algısı ve devletin kurumsal yapısı gibi birim düzeyindeki değişkenler aracılığıyla dış politikaya aktarıldığını öne sürer. Bu çerçevede araştırmanın amacı, Türkiye'nin Karabağ sürecindeki dış politika söylemini analiz ederek sistemik koşulların lider algısı üzerinden nasıl dönüştürüldüğünü ve dış politika davranışına nasıl yansıdığını ortaya koymaktır. Ayrıca, Karabağ sürecine yönelik terminolojik tercih olarak "askerî operasyon" ve "müdahale" ifadeleri benimsenmiş; bu tercihlerin hukuki ve analitik gerekçeleri tartışılmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Şubat 2020–Haziran 2021 döneminde yaptığı konuşmalar, basın açıklamaları ve sosyal medya paylaşımları tematik analiz yöntemiyle incelenmiştir. Söylemler, "tehdit", "fırsat", "kimlik inşası", "ittifak dili", "meşruiyet", "diplomatik manevra" ve "askerî–sivil araç ayrımı" temaları altında sınıflandırılmıştır. Bulgular, Türkiye'nin dış politika söyleminin üç aşamada —operasyon öncesi (tehdit), operasyon dönemi (ittifak) ve operasyon sonrası (zafer)— belirgin bir dönüşüm geçirdiğini göstermektedir. Süreç, Ortak Gözlem Merkezi ve Şuşa Beyannamesi gibi adımlarla kurumsal bir zemine taşınmış; Türkiye–Azerbaycan ilişkileri stratejik ortaklıktan fiilî müttefikliğe evrilmiştir. Analiz, Türkiye'nin Karabağ sürecindeki dış politikasının yalnızca sistemin dayattığı koşullara verilen tepkilerle açıklanamayacağını; liderin tehdit ve fırsat algılarının bu politikayı yönlendiren temel unsur olduğunu ortaya koymuştur. Bu yönüyle çalışma, Karabağ örneği üzerinden sistem–lider–politika çıktısı etkileşimini lider söylemleri aracılığıyla görünür kılarak, dış politika analizinde lider algısının açıklayıcı gücünü ampirik olarak ortaya koymaktadır.
Bulgar ulusal kimliğinin psikolojik inşasında Osmanlı imgesi ve Bulgaristan dış politikasına etkileri: Osmanlı egemenliğine girişinden Birinci Dünya Savaşı'na
Bu çalışma, Uluslararası İlişkiler ve Psikoloji bilimlerini nevi şahsına münhasır bir perspektifle bir araya getirerek genel olarak bir ulusal kimliğin oluşumunu ve daha sonra da ilgili ulus devletin dış politikasına etkilerini incelemiştir. Uluslararası İlişkiler biliminden İnşacılık yaklaşımı ile Psikoloji'den de ana akım perspektifi olarak ele alınan Nesne İlişkileri Kuramı "İnşacı Psikoloji" adı altında birleştirilerek düşünümsel bir ontoloji bağlamında değerlendirilen ulusal kimlik oluşumu analiz edilmiştir. Pozitif bilgi birikimi sağlanabilmesi için vaka çalışması yapılmış, bu bağlamda Bulgar ulusu, VII. yüzyıldaki bilinen geçmişinden XX. yüzyıl başlarına kadar etraflıca incelenerek ulusal kimliğini nasıl inşa ettiği ve hangi psikolojik dinamiklerden etkilendiği detaylıca aktarılmıştır. Daha sonra Bulgar ulusal kimliğinin Bulgar devletinin dış politikasına hangi boyutlarda etki ettiği analiz edilmiştir. Bu kapsamda, Bulgar devletinin kuruluşundan I. Dünya Savaşı'na kadarki süreçte, Bulgar dış politikasında düşünümsel bir unsur olarak ulusal kimliğin maddi unsurlara yön verme kapasitesi aktarılmıştır. Özellikle Bulgar ulusunun Osmanlı ile tarihi etkileşimlerinin Bulgar milli kimliğinde Türkler ile ilgili agresif bir psikolojinin gelişimine sebep olduğu tespit edilmiştir. Bu agresif ulusal psikolojinin ise Bulgar devletinin Osmanlı/Türkiye Devleti ile ilişkilerini geçmişten günümüze etkileyebilmesi açısından son derece önemli olduğu ifade edilmiştir. Sonuç itibariyle, ulusal kimliklerin belirli psikolojik dinamiklerle inşa edilebildiği, a priori (önceden verili) olmadıkları ve öznel yapıları dışında kalan kısımların özne-nesne etkileşimleri bağlamında sürekli inşa edilip değişim ve dönüşüme açık oldukları görülmüştür. Aynı zamanda ulusal kimlikler hâlihazırdaki oluşmuş yapılarına uygun şekilde politik eylemi de etkileyebilmektedirler. Çalışmanın, literatüre yaptığı katkılar bağlamında Uluslararası İlişkiler disiplininde ana akım teoriler dışında farklı yaklaşımların da ağırlığı olabileceği ve Politik Psikoloji'nin de disiplin içinde hak ettiği yerini alması gerektiği ifade edilmiştir.
Yumuşak güç bağlamında Türkiye'nin yapmış olduğu dış yardımlar: TİKA, Kızılay, AFAD ve YEE örneği
Türkiye, Soğuk Savaş sonrası uluslararası konjonktürde meydana gelen değişiklikler neticesinde dış politikasında olduğu gibi dış yardım konseptinde de çok yönlü ve aktif bir politika izlemeye başlamıştır. Çalışmada öncelikle kısaca güç ve yumuşak güç kavramlarına ilişkin bilgilendirmeler yapılmaktadır. Dış yardım kavramının tanımı, kapsamı ve tarihsel süreç içerisindeki gelişimi ele alınırken aynı zamanda da dış yardımların hangi amaçlar ile yapıldığı, alıcı ülkeler tarafından nasıl karşılandığı gibi sorulara da cevap aranmaktadır. Ardından yumuşak güç ve dış yardımlar arasındaki ilişki değerlendirilerek açıklanmaktadır. Bir yumuşak güç aracı olan dış yardımlar kronolojik bir bütünlük içinde Osmanlı'dan günümüze değin çeşitli örnekler ışığında ele alınmaktadır. Son tahlil de dış yardımların etki ve önemini ortaya koymak adına Türk Dış Politikasında yaşanan gelişmeler ve Türkiye'nin yumuşak güç kaynağı olan kurum ve kuruluşlarına da değinilmektedir.
Politik psikoloji bağlamında çatışan grupların dış politikaları: Türkiye-Yunanistan örneği
Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlar 1829 yılında Yunanistan'ın bağımsızlığını kazandığı günden bugüne kadar kimi zaman dostluk kimi zaman da çatışma içerisinde süregelmiştir. Her ne kadar 1923 yılında imzalanan 'Lozan Barış Antlaşması' ile bu sorunlar çözüme kavuşturulmaya çalışılsa da Yunanistan'ın 'Megali İdea' doğrultusundaki hedefleri sorunların çözümünü yetersiz bırakmıştır. Böylece bağımsızlık sonrası yaşanmaya başlayan sorunlar Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti'ne miras olarak kalmış, bu durumda pek çok sorun yaşamalarına sebep olmuştur. Lozan sürecinden başlayarak Türk ve Yunan milletleri arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilerin getirdiği ortak tarihlerinden gelen sorunlar ve bunun sonucunda oluşan algılar tarafından şekillenmektedir. Karşılıklı politikaların ve ilişkilerin iyileştirilebilmesi, bu algıların temelinde bulunan psikolojik etmenlerin tespiti sonucunda mümkün olabilmektedir. Bu durumda Türk ve Yunan milletleri arasındaki tarihi sorunların psikolojik etmenler çerçevesinde değerlendirilmesi tezin ana temasını oluşturmaktadır. Bu çalışma kapsamında da Türkiye ve Yunanistan arasındaki ikili ilişkilere engel oluşturan psikolojik faktörler açıklanmış ve çözüm yollarına ulaşabilmek için de Konstrüktivizm teorisinden yararlanılmıştır. İki ülke ilişkilerinin psiko-tarihsel ve psiko-politik olarak açıklanabilmesi için temel unsur olarak da kimlik kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, Yunanistan, Politik Psikoloji, Kimlik, Algı, Konstrüktivizm
Değişen uluslararası dengelerde Atatürk ve İnönü Dönemi Türk dış politikası
Uluslararası ilişkilerin şekillenmesinde büyük rol oynayan dış politika kavramının temelini milli menfaatler oluşturmaktadır. Dış politikanın amaçları arasında; uluslararası barışa katkı sağlamak, diğer devletlerle ülke çıkarları doğrultusunda ilişki kurmak, komşuluk ilişkilerini geliştirmek sayılabilir. Bu çalışmada, oluşum süreci itibariyle Türkiye Cumhuriyeti'nin Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını kapsayacak şekilde karşılaştığı dış politika meseleleri, bu meselelere yaklaşımı, büyük devletlerle olan ilişkileri, geliştirilen ittifaklar ve imzalanan antlaşmalara yer verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasında önemli katkıları olan ve tarih sahnesine isimlerini yazdıran Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü'nün hem iç politikada hem de dış politikada takip ettikleri siyaset ve gösterdikleri çabalar detaylı bir şekilde kaleme alınmıştır. Bu liderlerin dış politika kararlarını etkileyen ve şekillendiren faktörler arasında devlet içi, bölgesel ve uluslararası dinamikler yer almıştır. Bu dinamikler ise dönemin fikirsel çerçevesi dâhilinde neoklasik realizm yaklaşımları dikkate alınarak analiz edilmiştir. Aynı zamanda uluslararası ortam içerisinde devletlerin birbirlerinden farklı dış politika uygulamalarının nedenleri de kurumsal bir çerçeve ile açıklanmış ve Türkiye'nin belli başlı dış politika kararları üzerinde durulmuştur.
Adnan Menderes döneminde Türkiye'nin Ortadoğu politikası (1950-1960)
Adnan Menderes, iktidarı süresince öncelik olarak ABD yanlısı bir aktif politika izlemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında artan Sovyet Komünizmi tehdidi ile Menderes hem bölgede lider olabilme hem de Amerikan yardımlarından olabildiğince fazla faydalanabilmek adına, başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere Batı yörüngesinde dış politika izlemek durumunda kalmıştır. Türkiye'nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyeliği dönüm noktası olmuştur. Bu doğrultuda Türkiye hem İngiltere ve ABD'nin bölgede oluşturdukları Bağdat Paktı'na üye olmuş, hem de bölgedeki Arap ülkelerinin katılımı hususunda çalışmalar yürütmüştür. Ancak Arap ülkelerinden beklenilen ilgi görülmemiştir. Türkiye'nin Ortadoğu'da Batı yanlısı politika izlemesi beklediğinin aksine Arap ülkeleri ile ilişkilerini iyileştirmekten ziyade zaman zaman bunalımlara neden olmuştur. Bu durumun öncelikli nedeni Türkiye'nin İsrail'i tanımış bir Müslüman ülke olması iken, aynı zamanda emperyal güçlerle ortak paydada hareket etmesi bölge ülkeleri ile Türkiye arasındaki uçurumun açılmasına sebep olmuştur. Menderes Hükümeti döneminde Türkiye'nin dış politikasında Ortadoğu bölgesi özelinde 1955 Bağdat Paktı, 1956 Süveyş Krizi, 1957 Suriye Krizi, 1958 Irak Darbesi, 1957 Eisenhower Doktrini, 1957-1958 Lübnan-Ürdün olayları gibi önemli olaylar yer almaktadır.
Rus dış politikasında revizyonist dönem: Gürcistan müdahalesi örneği
Kafkasya, muazzam bir kültürel çeşitlilik, kıtalar ve toplumlar arası bir köprü ve yüzlerce yıllık enerji güzergâhı olan bir bölgedir. Antik, ortaçağ ve modern zamanlarda içten ve dıştan sürekli olarak birçok siyasal ve askeri gücün ilgisini çeken ve çatışmalara sahne olan Kafkasya, günümüzde de küresel düzlemde önemli bir rekabet alanı oluşturmaktadır. Yine Kafkasya Bölgesi'nin uluslararası arenada önemli bir güç sahasını oluşturan Gürcistan, açık denizlere çıkışı olması sebebiyle jeopolitik açıdan bölgede diğer devletlere nazaran daha önemlidir. Ayrıca coğrafi konumu sebebiyle jeopolitik öneme sahip olan Gürcistan, bölge ülkelerinin enerji politikalarını da belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan Kafkasya ülkeleri, milli çıkarlarını tanımlarken bir de milli kimlik geliştirme gayreti içerisine girdiler. Karmaşık etnik yapısından dolayı Gürcistan söz konusu bu durumu daha belirgin bir şekilde yaşamıştır. Bu karmaşık etnik yapının tesiriyle ortaya çıkan gerginlikler, bağımsızlık sonrası önce Güney Osetya sonra Abhazya'da çatışmaya dönüşmüş ve hala gündemde olan Javakheti ve Acaristan potansiyel gerilim bölgeleri oluşmuştur. Gürcistan'ın söz konusu ayrılıkçı etnik gruplar nedeni ile tehdit altında olması ve ayrılıkçı etnik gruplardan doğan sorunların ülke içinde cereyan etmesiyle başlayan çatışmalar, Rusya'nın anayasal düzeni sağlama operasyonu ile birlikte 2008 Savaşı' na dönüşmüştür. Bu savaş diplomatik anlamda Kafkasya'da barışın sağlanmasına yardımcı olmamış ve var olan sorunları daha da derinleştirmiştir. Rusya'nın BM Güvenlik Konseyi'ne bildirmeden ve herhangi bir izni olmadan Gürcistan'a yapmış olduğu müdahale, BM Antlaşması kuvvet kullanma yasağı kapsamında oluşturulan madde 2/4'ü açıkça ihlal etmiştir. Söz konusu askeri müdahalenin uluslararası hukuk ilkeleri ve mevcut yasaklar çerçevesinde incelenmesi büyük önem arz etmektedir. Uluslararası hukukta kuvvet kullanma kavramının kısa bir süre önce literatüre girmesi ve tartışmalı bir konu olması, Rusya'nın da Gürcistan'a askeri müdahalede bulunmasıyla hâlihazırda yeni tartışmaları alevlendirmiştir. Özellikle kuvvet kullanma yasağı, meşru müdafaa hakkı prensipleri Rusya'nın Gürcistan askeri müdahalesinin uluslararası hukuk alanında araştırılmasında önemle dikkate alınmalıdır.
Bir baskı aracı olarak gıdanın dış politikada yeri ve kullanımı
Bu çalışmanın amacı, gıdanın bir baskı aracı olarak dış politikada yerinin ve kullanımının mercek altına alınmasıdır. Bu çerçevede, gıda güvenliği ve gıda egemenliği ile güvenlikleştirme kavramları ön plana çıkmaktadır. Gıda güvenliği kavramı, devletlerin dış politika tercihlerini uygularken dayandıkları güvenli bir yastık işlevi üstlenmektedir. Gıda egemenliği kavramı, ülkelerin dış politika kararlarının isteklerine uygun olarak belirlenmesini sağlayan ya da tam aksi bir biçimde, şayet gıda egemenliklerini kaybetmişlerse, bunu yapamamalarına neden olan unsur olarak belirmektedir. Güvenlikleştirme kavramı ise gıdanın dış politika kullanımını kolaylaştıran uygulamaların anahtarı konumundadır. Çalışmada kullanılan bu kavramlar, gıdanın dış politikada nasıl kullanıldığı sorusuna cevap ararken birer sütun vazifesi görmüştür. Liberal ticaret kurallarından korunmak maksadıyla başvurulan ekonomik yaptırımlar, gıda güvenliği kılıfı altında işlev kazanırken; ithal ikameci korumacı politikalar, gıda egemenliği kavramı altında kendisine yer bulmaktadır. Güvenlikleştirme yoluyla da bu iki kavramın dış politika amaçlarına uygun bir şekilde uyarlanması kolaylaştırılmaktadır. Bu çalışmada, gıda sisteminin uluslararası yapı içindeki gelişiminin genel çerçevesi çizildikten sonra gıdanın bir baskı aracı olarak dış politikadaki rolü belirli bir ülke ya da dış politika olayı temelinde analiz edilmiştir. Bu şekilde, örnek olay veya ülke bazında yapılan incelemelerden faydalanılarak gıdanın dış politikaya etkisine dair bir çıkarıma ulaşılmaya çalışılmıştır. Buna göre, gıda sistemi mevcut uluslararası sistemin bir yansımasıdır ve elindeki her türlü güçten en iyi şekilde yararlanıp uluslararası sistemi kendi lehine kullanmayı başaran ülkeler gıda konusunu dış politika amaçlarına uygun şekilde yönlendirebilmektedirler. Böylece, gıdanın tek başına bir dış politika aracı olarak kullanımının etkisi sınırlı iken bütüncül bir yaklaşım içinde dış politika hedefleri açısından başarılı sonuçlar elde edilmesine neden olmaktadır. Bu çerçevede, Küba örneği ile Ukrayna meselesi yanında Türk-Rus ilişkilerinde gıda güvenliği konusu incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Gıda Güvenliği, Gıda Egemenliği, Güvenlikleştirme, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Küba, Türkiye.
Politik psikoloji boyutuyla ve neoklasik realizm çerçevesinde Türkiye'nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne (NATO) katılışı
Literatürde Türkiye'nin NATO'ya girmesinde sistemik ve devlet içi pek çok etkenin rol oynadığı ileri sürülmüştür. Ancak bu zamana kadar Türkiye'nin NATO'ya katılmasına etki eden psikolojik motivasyonlar irdelenmemiştir. Bu tezin amacı ise, Türkiye'nin NATO'ya katılma kararında etkili olan psikolojik faktörlerin açığa çıkarılmasıdır. Bu amaç doğrultusunda, "Türkiye'nin NATO ittifakına katılma kararı almasında psikolojik motivasyonların etkisi var mıdır?" sorusu bu tezin temel sorunsalıdır. Bu sorunsal ışığında da tezde, Türkiye'nin NATO ittifakına katılma kararı almasında, diğer sistemik ve devlet içi etkenlerin yanı sıra psikolojik faktörlerin de etkili olduğu iddiası savunulmuştur. Bu kapsamda, ittifaka katılma kararında etkili olduğu tespit edilen psikolojik motivasyonlar Politik Psikoloji boyutuyla ve Neoklasik Realizmin ara değişkenleri bağlamında incelenmiştir. Söz konusu motivasyonların tespit edilmesi noktasında da resmi arşivlerden, yazılı basından ve bu alandaki akademik çalışmalardan faydalanılmıştır.
Uluslararası toplumun otonom silah sistemleri gündemi ve otonom silahların kullanımında anlamlı insan kontrolü normunu inşa girişimi
Otonom silah sistemleri uluslararası toplumun gündeminde olan güncel bir tartışma konusudur. Uluslararası toplumun bazı üyeleri bu silah sistemlerinin askeri yeteneklerini gözeterek kullanımını savunurken; başta küresel sivil toplum olmak üzere birçok devlet, uluslararası güvenlik bağlamında taşıdıkları riskler ile ilgili endişeleri dile getirmekte ve yasaklama/düzenleme söylemini desteklemektedir. Otonom silah sistemleri, geniş bir norm girişimci yelpazesi tarafından güvenlikleştirme söylemi ile güvenlik tehdidi olarak çerçevelenmekte ve uluslararası toplumun gündemine acil önlem alınması gereken bir konu olarak getirilerek inşa edilmesine neden olmaktadır. Acil önlem alma girişimi ve güvenlik tehdidi olarak adlandırılmaları ile uluslararası kamuoyunda farkındalığın artması; tartışmayı örgütsel platformlara taşımıştır. Sistemler ile ilgili müzakere sürecinde farklı devlet gruplarının birbirinden farklı pozisyonları netleştirirken; uluslararası hukuk bağlamında başta insancıl hukuk olmak üzere insan hakları hukuku, hesap verilebilirlik ve sorumluluk gibi temel hukuk normlarına uyum sağlayıp sağlayamayacakları üzerine tartışmalarda pozisyonları da değişmektedir. Otonom silah sistemlerinin taşıdıkları risklere rağmen yasaklanmayarak düzenlenmesi konusunda ise yeni bir normun ortaya çıkması gerekli görülmektedir. Kodifikasyon çalışmalarında "anlamlı insan kontrolü" kavramı olarak somutlaşan norm inşa girişimi, insan operatörlerin kritik işlevler üzerinde yeterli kontrolü elinde tutması durumunda uluslararası hukuka uyum sağlayacağı varsayımı ile norm girişimi olarak kabul görmektedir. Yeni norm inşası için erken bir aşamada olan bu kavram, silah sistemlerinin her zaman insan kontrolünde kalması gerektiği konusunda bir görüş oluştururken, bu kavramın uluslararası düzenlemeler için bağlayıcı olacak uygun bir normatif temel olduğu savunulmaktadır.
Yugoslavya'nın dağılması sürecinde Türk dış politikası: Bir vaka analizi olarak Türkiye-Karadağ ilişkileri
Çalışmanın konusu konstrüktivist yaklaşımın merceği altında Yugoslavya'nın dağılmasından günümüze kadar Karadağ'a yönelik Türk dış politikasının kapsamlı incelenmesidir. Bahsi geçen zaman dilimi içinde Türk dış poltikasını etkileyen iç ve dış gelişmeler kaleme alınmıştır. İç ve dış gelişmeler çerçevesinde Türkiye ve Yugoslavya arasındaki ilişkilerin ilerleme ve duraklama dönemleri değerlendirilmiştir. Ayrıca Türkiye'nin, Yugoslavya'nın dağılması sürecinde oluşturan ve 'Türk/Müslüman' kavramına karşı nefretle dolu, kanlı etnik labirentlerde yol bulmasıyla birlikte bağımsızlığını kazanan devletlerle diplomatik ilişkilerin kurulması da irdelenmiştir. Türkiye'nin Yugoslavya sonrası kurulan devletlerle diplomatik ilişkiler kurma macerası ise Türkiye-Karadağ arasında inşa edilen ilişkilerde örneklendirilmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde Yugoslavya'nın parçalanmasında ortaya çıkan aşırı milliyetçiliğinin Osmanlı Devleti zamanında bölgede empoze ettiği 'Millet Sistemi' ile bağlantıları incelenmiştir. Bu bölümün esas amcı Balkan coğrafyasında, Osmanlı egemenliğinde aşırı milliyetçi hareketlerin, 'Türk/Müslüman' düşmanlığının ve etnik bilinçin gelişme sürecinin resmedilmesidir. İkinci bölümde Soğuk Savaşı'ndan sonrasında cereyan eden Yugoslavya'nın dağılması, milliyetçi hareketlerin etkileşiminden doğan etnik savaşlar ve tekrardan gündeme gelen 'Türk/Müslüman' düşmanlığı ekseninde kaleme alınmıştır. Ücüncü bölümde Yugoslavya'da her şey yıkılırken Türkiye'nin, geçmişi paylaştığı, tarihi ve kültürel açıdan yakından tanıdığı bu bölgede yaşananlarla ilişkili takındığı tavrı 'diplomatik virtüözlük' veya 'Avrupa hasta adamın iyileşmesi' olarak değerlendirilmiştir. Dördüncü bölümde ise 'diplomatik virtüözlük' yerine Soğuk Savaş sonrası dönemde önem kazandığı 'yumuşak güç' ekseninde Türkiye'nin 2006-2019 yılları arasında Karadağ ile geliştirdiği yakın ilişkiler anlatılmıştır. Anahtar kelimeler: Türkiye, Karadağ, Yugoslavya'nın dağılması, konstüktivizm, 'yumuşak güç'
Türk-Amerikan ilişkilerinde PKK/YPG/PYD/PJAK terör örgütü
Güvenlik, güvenlikleştirme, ulusal, bölgesel ve uluslararası güvenlik gibi kavramların açıklandığı bu çalışmada, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yakın ilişkilerin kurulduğu Türkiye-ABD ilişkilerinde terör örgütü PKK'nın etkisi incelenmek amacıyla, ABD'nin Ortadoğu'daki çıkarları, Türkiye'nin konumu, Türkiye'nin değişen dış politika yaklaşımı ve bölgesel problemleri ele alınmıştır. 1980'lerden itibaren Türkiye'ye maddi ve manevi açıdan büyük zararlar veren, Türkiye'nin bölgede siyasi, askeri ve ekonomik durumunu doğrudan tehdit eden PKK terör örgütü, AB ve ABD gibi küresel aktörler tarafından Terör Örgütü olarak kabul edilmiştir. PKK bölgesel dinamiklere Türkiye'nin aleyhine işleyecek şekilde temas etmiş, soğuk savaş sürecinde karşı söylemlerde bulunduğu ABD ile yakın ilişkiler kurma çabası içerisinde olmuştur. Körfez Savaş'ı ile birlikte PKK ile doğrudan ilişkiler kuran ABD, küresel ve bölgesel çıkarları için Ortadoğu bölgesinde kendisine taşeron bir yapı oluşturma gayreti içerisine girmiştir. 11 Eylül 2001'de Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırı sonrası önce Afganistan'a ardından da Irak'a giren ABD, Türkiye'ye güney komşusu olmuş, petrol ve doğal gaz hatlarının kontrolünü eline geçirmiştir. İkili ilişkilerinde; 1964 Johnson mektubu hadisesi, Jüpiter füze krizi, Kıbrıs Barış Harekâtı, Haşhaş meselesi ve 1 Mart tezkeresi gibi önemli sınavlar veren Türkiye-ABD ilişkileri Arap Baharı sürecinden sonra ulusal, bölgesel ve uluslararası yeni sorunlar ile karşı karşıya kalmıştır. PKK'nın Ortadoğu üzerinde dönüşen yapısı, ABD'nin PKK uzantısı yapılarla olan yakınlaşmaları Türkiye'nin daha önce yaşamadığı güvenlik kaygısı taşımasına neden olmuştur. Ulusal güvenliğini sağlama noktasında çok boyutlu dış politika yürüten Türkiye, karşılaştığı sorunları Realist gerçeklerle ele almış, çıkarlarını ve bekasını korumak için güvenlikleştirme yoluna başvurmuştur. Bu çalışma ile güvenlik kavramının Türkiye-ABD ilişkilerine nasıl etki ettiği, bunun özelinde, kurulduğu günden bu yana, içinde bulunduğu konjonktüre göre şekil alan, PKK/PYD/YPG/PJAK Terör örgütünün Türkiye-ABD ilişkilerine etkisi değerlendirilmiştir.
Dış politika aracı olarak silah satışı ve hibe yardımları: Türk-Amerikan askeri-güvenlik ilişkileri örneği
Bu çalışmada Osmanlı döneminden 21.yüzyıla kadar seyreden Türk-Amerikan ilişkileri arasındaki silah ticareti ve hibe yardımları konusu değerlendirilmiştir. Amerikan merkezli yardım politikalarının dış siyasetteki yerini inceleyen olan bu çalışma, Türk-Amerikan tarafları arasındaki siyasi, askeri ve ekonomik anlamdaki dönemsel gelişmeler çerçevesince analiz edilmiştir. Osmanlı döneminde başlayan Türk-Amerikan yakınlaşması 1830 Seyr-i Sefain Antlaşmasıyla resmiyet kazanmıştır. Osmanlı Devleti içerisinde yabancı devletlere ait silah ve malzemelerin bulundurulması ülkede çağa ayak uyduramayan yerli silah ve diğer askeri metaları daha da geride bırakan unsur olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise Türkiye'nin Kuzey Atlantik Örgütü Antlaşması'nın (NATO) güney kanat ülkesi ilan edilmesiyle Türk-Amerikan ilişkileri ileri bir boyut kazanmıştır. Soğuk Savaş döneminde Türk-Amerikan ikili antlaşmalarının artmasıyla Birleşik Devletler'in Türkiye'ye yönelik yardımları da artış göstermiştir. Bu kapsamda ekonomik ve askeri anlamda verilen Marshall Yardımı Amerikan faydacılığının dünyaya yayılmasında bir araç olarak kullanılmıştır. Çalışmada Amerikan merkezli dış yardım programının yumuşak güç unsurundan ziyade Amerikan çıkarlarına hizmet eden ve bu kapsamda Amerikan hegemonyasının milli sınırların dışına yayılmasında öncü rol oynayan sert güç politika örneklerine yer verilmiştir. Tezde Birleşik Devletler'in sunduğu dış yardım programlarının Amerikan dış politikasında hangi çıkarlar doğrultusunda kullanıldığı açıklanmış ve silah yardımlarının bir dış politika aracına dönüştürülmesi konusu, günümüzdeki gelişmelerde eklemlenerek analiz edilmiştir. Bu sebeple Amerikan dış politika çıkarları, Türk dış politikasında Batı'ya bağlı kalınan güvenlik boyutunun, Türk-Amerikan müttefikliğinin sorgulanmasına neden olacak argümanların, ulusal silah ticaretinin ve ulusal güvenliğe yönelik gelişmelerin önemi ele alınarak değerlendirilmiştir.
Planlar, raporlar ve müzakere süreçleriyle Kıbrıs sorunu
Çalışmanın konusunu Kıbrıs Sorununun planlar, raporlar ve müzakere süreçleri bağlamında kapsamlı incelenmesi oluşturmuştur. Çalışmada uzun bir tarihi geçmişe sahip olan Kıbrıs Sorunun, bu uzun süreç içerisinde neden çözülemediği ve zamanla neden daha karmaşık bir sorun haline geldiği sorusuna cevap aranmaya çalışılmıştır. Ayrıca yine çalışmada Kıbrıs Adası'nın ve çevresinin bir oyun sahnesine benzetilmesinden yola çıkarak sorunun sıfır toplamlı bir oyun modelinden, sıfır toplamlı olmayan bir modele nasıl dönüştürülebileceği tartışılmıştır. Yani tarafların yine birbirlerine rakip olduğu ancak her iki tarafın da karlı olabileceği denge durumuna nasıl ulaşılabileceği sorusuna cevap aranmıştır. İncelemenin sınırlarını, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) kurulması öncesi ve sonrası sorunun çözümü için öne sürülen planlar ve müzakere süreçleri oluşturmuştur. Bu sınırlar dâhilinde çalışmanın Kıbrıs Sorununun taraflar arasında ortaya çıkışı, uluslararası bir boyut kazanması, çözüm müzakerelerine başlanması ve tarafların tezleri ele alınmıştır. KKTC'nin kurulması sonrası federasyon temelinde taraflar arasında devam eden çözüm müzakereleri, Annan Planı ve referandumu süreci, Mehmet Ali Talat, Derviş Eroğlu ve Mustafa Akıncı dönemi çözüm müzakerelerine çalışmada geniş bir şekilde yer verilmiştir. Ayrıca Kıbrıs Sorununa doğrudan veya dolaylı olarak dâhil olan bölgesel ve küresel aktörlerin soruna yönelik politikaları incelenmiştir. Kıbrıs Sorununa doğrudan taraf olan Türkiye ve Yunanistan'ın bölgede yaşanan kriz dönemlerinde sorunu ve Doğu Akdeniz bölgesini nasıl güvenlikleştirdiği veya güvenlikdışılaştırdığı liderlerin söylemleri bağlamında ele alınmıştır. Yine çalışmada taraflar arasında 1968'de başlayan ve 2020 yılına kadar zaman zaman kesintilerle devam eden Kıbrıs müzakerelerinde, KKTC ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY) çözüm için ileri sürdükleri tezler incelenmiş ve kalıcı bir çözüm için uygulanabilir olup olmadıkları noktasında bir değerlendirme yapılmıştır.
Türkiye'de uyuşturucu kaçakçılığı ve terör örgütleri: Asala-PKK-Hizbullah örnekleri
Terör örgütleri tarih boyunca devletler açısından bir güvenlik sorunu olarak varlığını devam ettirmiştir. Küreselleşmenin nispeten yavaş, dünyanın daha az etkileşimde bulunduğu dönemlerde yerel olarak kalan terör örgütleri, artan küresel ilişkilerle birlikte ulusüstü bir sorun olmaya başlamıştır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gelişen imkânlarla artan uluslararası ticaret, taşıma ve seyahat gibi etkenlerle küresel çapta ilişkiler daha da gelişmiştir. Ticaret, taşıma ve seyahat alanında yaşanan bu hızlı gelişim, geleneksel anlamdaki ulusal sınırları da silmeye başlamıştır. Artık ulusal sınırlar daha geçirgen ve kontrol edilmesi zor bir hal almıştır. Terör örgütleri de bu fırsatlardan yararlanarak küreselleşmeye ayak uydurmuşlar ve uluslararası tehditler haline gelmişlerdir. Ulusal güvenlik kavramı da bu süreçle birlikte farklılık göstermiştir. Özellikle Soğuk Savaş döneminde askeri bir anlam taşıyan güvenlik kavramı sonrasında sektörel güvenlik alanları olarak çeşitlenmeye başlamıştır. Sektörel Güvenlik kavramı açısından değerlendirildiğinde terör örgütlerinin hemen hemen her alanda tehdit unsuru oluşturduğu görülmektedir. Terör örgütleri, uluslararası suç örgütleri ile işbirliği yapmaya başlamış ve uluslararası suçlardan gelir elde etmeye başlamışlardır. Bu bağlamda uluslararası uyuşturucu madde kaçakçılığı terör örgütlerinin en önemli gelir kaynaklarından birisi olmuştur. Dünya uyuşturucu madde kaçakçılığı rotalarının en önemlilerinden olan Balkan Rotası üzerinde bulunan Türkiye de uyuşturucu madde kaçakçılığı konusunda büyük tehdit altındadır. Nitekim yarım asırdan fazladır ASALA, PKK, Hizbullah gibi terör örgütlerinin hedefinde olan Türkiye, terörle mücadelesinde, terörün finansmanı ile de mücadele noktasında da önemli bir yerde bulunmaktadır. Türkiye'nin uyuşturucu madde kaçakçılığı ile uluslararası her anlaşmaya taraf olması, uyuşturucu madde kaçakçılığı ile alakalı ağır yaptırımları bulunan hukuk kurallarının var olması Türkiye'nin bu mücadelede aktif rol aldığının göstergesidir. Ayrıca Türkiye'de uyuşturucu maddenin arzıyla mücadele eden adli birimlerin sahip olduğu deneyim, kapasite ve geçmiş döneme ait istatistikler de, Türkiye'nin dünyada uyuşturucu madde kaçakçılığı ile en önde mücadele eden ülkelerden birisi olduğunun göstergesidir.
İran'da Türk etnik yapısı ve İran'da Türk milliyetçiliği hareketleri
İran, jeopolitik konumu itibariyle Orta Asya ile Orta Doğu ve Avrupa arasında köprü görevi görmektedir. Bu bakımdan Orta Asya'dan Anadolu'ya geçen Türkler, İran coğrafyasını kullanmış ve bir kısmı Anadolu'ya geçmeyip İran'ı yurt tutmuştur. İran çok etnikli bir yapıya sahip devlettir. İran'da varlığını sürdürmekte olan etnik topluluklar Türkler ve Farslar başta olmak üzere Araplar, Kürtler, Beluçlar, Gilani ve Mazenderaniler'dir. İran coğrafyasını yaklaşık bin yıl boyunca yöneten topluluk olan Türkler, 1925 yılından itibaren etnik azınlık konumuna düşmüştür. Bu tarihten itibaren Türklerin anadilleri yasaklanmış, ekonomik baskılara maruz bırakılmış, kültürel ve etnik asimilasyon kendini göstermiştir. İran devletinin 1925-1979 arasında uyguladığı tüm etniklerin tek bir millet olarak 'İranlılık' çatısı ve 1979 İslam Devrimi ile birlikte 'İslamin Şii yorumu' ve 'Farslılık' altında birleştirme fikri ve baskısı İran'da varlığını sürdüren Türkler de dahil olmak üzere bütün etnik toplulukları rahatsız etmiştir. İran'da varlığını sürdüren Türkler bu baskılardan ve asimilasyon politikalarından yılmamıştır. Bu bağlamda 1905-1911 Meşrutiyet hareketiyle başlayan aydınlanma ve baskıya karşı başkaldırı olan Türk milliyetçiliği hareketleri doğmuştur. Türk milliyetçiliği hareketi zaman zaman devletleşme sonucuna varmış olsa da küresel güçlerin de yardımıyla İran devleti tarafından bastırılmıştır. Halen İran'da varlığın sürdüren Güney Azerbaycanlı Türkler kendi öz benliklerini korumak ve Türk olarak varlıklarını sürdürebilmek için uluslararası hukuka uygun olarak sivil toplum kuruluşları nezdinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Çalışmada, ulus-etnisite-milliyetçilik ideolojileri ele alınmış, İran'da varlığını sürdüren Türklerin bu ideolojiler temelinde nasıl davrandığı incelenmiştir. Ayrıca İran'ın tarihi ve sosyal yapısı ele alınmış ve İran'da varlığının sürdüren Türklerin İran coğrafyasına dağılımı ve nüfusları ele alınmıştır. Son olarak Güney Azerbaycan'da yaşayan Türklerin milliyetçilik hareketleri tarihsel motivasyonları ele alınmış ve 1979 İslam devriminde ve sonrasındaki milliyetçilik hareketleri sebep sonuç ilişkisi içerisinde değerlendirilmiştir.
Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin psikopolitiği: Tarihsel öteki-biz algısı
Avrupa kültürü ve değerleri, Türkiye'nin üyeliği söz konusu olduğunda üyeliğe muhalif tarafların sığındığı argümanlardır. Avrupalılık kimliği çatısı altında toplanan kültür; Antik Yunan felsefesi, Hristiyanlık ve Romalılıkla beslenmiştir. Politik psikoloji çalışmalarını temellendiren "öteki" algısının üst kimlikle şekillenmesini seçilmiş travmalar ve seçilmiş zaferlerin nesilden nesile aktarılarak etkilediği kabul edilmiştir. Dünya imparatorluğu yarışında olan Osmanlı –Bizans devletlerinin coğrafi ve kültürel mirasçısı olan Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkilerinin seçilmiş travmaları ve zaferleri siyasi, dini liderlerin söylemlerinde görülmektedir. Bu travmalar ve zaferler grupların toplum olarak yas sürdüğü veya gurur duyduğu olayların yansımalarıdır. "Bizlik" duygusunun paylaşıldığı Avrupa'da Türk-İslam senteziyle fetih hareketi gerçekleştiren Doğu medeniyeti kabul edilen Osmanlı, büyük düşman "öteki" olarak Avrupalıların zihin ikizinde yer etmiştir. Merak edilen Doğu, seyyahlarca, elçilerce kaleme alınmış ve kendi insanlarına "öteki"nin nasıl olduğu anı olarak paylaşılmıştır. Bu çerçevede Batı dünyasının yüzlerce yıl diplomatik, ticari, siyasi ilişkilerini sürdürdüğü aynı zamanda bazen düşman bazen müttefik olduğu Türkleri nasıl algıladığı seyahatnamelerde işlenmiş ve çalışmada bu algının seyahatnamelerde nasıl betimlendiği incelenmiştir. Günümüzde Avrupa'da yükselen aşırı sağın toplum üzerindeki etkisi, işlenen zihin ikizleriyle yer ederken siyasi söylemlerin etkisiyle de canlanmaktadır. Nüfusunun çoğu Müslüman olan Türkiye'nin entegre olup olamayacağı sorusu üye ülkeler tarafından sıkça irdelenmektedir. Türkiye'nin AB'ye girip girmeyeceği ihtilafı devam ederken güncel söylemlerde hala "öteki" olarak görülmesinde tarihsel düşman etkisi çalışmanın içeriğini oluşturmuştur. Anahtar Kelimeler: Türkiye, Avrupalılık, öteki algısı.
Soğuk savaş sonrası NATO'nun Balkan politikası
Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan yeni sistem sonucu, NATO yeni varlık amacına ihtiyaç duymuştur. Bu kapsamda Yugoslavya'nın dağılması, Balkanlar'da meydana gelen etnik kökenli çatışmalar, bu amacın karşılanmasında önemli olmuştur. Bu çalışmada Soğuk Savaş sonrası dönemde NATO'nun Balkanlara yönelik politikaları incelenmiştir. Bu politikalar, NATO'nun Balkanlardaki genişleme politikası, müdahaleleri ve Rusya Federasyonu (RF) ile yaşadığı güç mücadelesi bağlamında irdelenmiştir. Çalışmanın amacı, Soğuk Savaş sonrası dönemde NATO'nun Balkanlar'ın istikrarlaştırılması politikasının değerlendirilmesi ve NATO ile Balkan ülkeleri arasındaki ilişkilerin ortaya konulmasıdır. RF'nin 2000'li yıllardan sonra yeniden güç kazanması ise, NATO'nun Balkan politikalarına yönelik bir tehdit unsuru haline gelmiştir. Öte yandan NATO'nun Balkanları kapsayan genişleme politikası ve Balkanlardaki proaktif politikaları RF'yi ziyadesiyle tedirgin etmiştir. Zira Balkanlar tarih boyunca RF için gerek akrabalık bağlarından gerekse Balkanların jeopolitik konumundan dolayı oldukça önemli olmuştur. Ayrıca NATO'nun Balkan müdahalelerine RF dışında Uluslararası Toplumun bazı kesimleri de tepki göstermiştir. Bununla birlikte, NATO'nun Balkanlar'ı kapsayan genişleme politikası da yine bu çevrelerce sorgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: NATO, Soğuk Savaş Sonrası Dönem, Milliyetçilik, Rusya Federasyonu, Balkanlar, Genişleme Politikası, Balkan Müdahaleleri, AB, ABD