Age
57 theses under this subject heading
Fingolimod tedavisi alan multiple skleroz hastalarında lenfopeninin yaş ve cinsiyet ile ilişkisi
Amaç: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Multipl Skleroz polikliniğinde Multipl Skleroz tanısı ile takip edilen ve fingolimod tedavisi alan hastalarda görülen lenfopeni ile yaş ve cinsiyet faktörleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif bir araştırma olup, hastanemiz poliklinik veri tabanına kayıtlı Multiple Skleroz hastalarından 63 kadın 63 erkek toplam 126 Relapsing Remitting Multiple Skleroz hastasına ait yaş, fingolimod kullanmadan önce ve kullandıktan 1 ay sonra lenfosit sayıları kaydedildi ve istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda, Relapsing Remitting Multipl Skleroz hastalarında 0,5 mg/gün dozunda oral fingolimod tedavisi başlandıktan en erken 1 ay sonrasında bakılan ortalama lenfosit sayılarının (745,10 ± 681,63/μl), tedaviye başlanmadan önceki ortalama lenfosit sayılarına göre düşük olduğu saptandı (p<0,001). 0.80 x 10^3/μl altındaki hastalar lenfopeni olarak değerlendirildi. Fingolimod tedavisi alan Multipl Skleroz hastalarında görülen lenfopeni ile yaş faktörü arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05). Lenfopeni ile cinsiyet arasındaki ilişki değerlendirildi, 63 kadın hastanın 54 ünde,63 erkek hastanın 43 'ünde lenfopeni görüldü ve kadın hastalarda lenfopeni riskinin daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Fakat lenfopeni görülen kadın ve erkek hastaların tedavi sonrası lenfosit ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda fingolimoda bağlı lenfopeni riskinin kadınlarda daha fazla olduğu, yaş faktörünün ise literatür ile uyumlu olarak risk oluşturmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Fingolimod, relapsing remitting multipl skleroz, lenfopeni
Vergi ahlakını belirleyen faktörlerin analizine yönelik bir uygulama
Vergi, cebri ve karşılıksız bir yükümlülük olduğu için çoğunlukla mükellefler tarafından hoş karşılanmamakta ve vergi kaçakçılığı gibi yasadışı davranışlar ortaya çıkmaktadır. İnsanlara iyiliği ve yardımseverliği öğütleyen toplumsal kurallar bütünü olan ahlakın yüksek olduğu toplumlarda bu yasadışı davranışlar düşük düzeyde olmaktadır. Ahlakı geriden takip eden ve mükelleflerin vergiye karşı tutum ve davranışlarının belirlenmesinde önemli bir rolü olan vergi ahlakı, vergi ödeme konusundaki içsel bir motivasyon olarak tanımlanmaktadır. Mükelleflerin vergilemeye bakışlarında önemli bir etkiye sahip olan vergi ahlakı birçok faktör tarafından etkilenmektedir. Çalışmamızda vergi ahlakı ve vergi ahlakıyla bağlantılı diğer kavramları tanımladıktan sonra vergi ahlakını belirleyen faktörler anket çalışması yoluyla tespit edilmiştir. Anket çalışması Dumlupınar Üniversitesi bünyesinde 3 fakülte ve 2 yüksekokuldan kolayda örnekleme yoluyla seçilen 1108 öğrenciye uygulanmış ve veriler SPSS 18 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmada vergi ahlakını belirleyen faktörler 4 başlık altında analiz edilmiştir: Ekonomik, sosyokültürel, siyasi ve ahlaki-psikolojik. Çalışmanın sonucuna göre, vergi ahlakı üzerinde en fazla ahlaki ve psikolojik faktörler etkilidir. Vergi ahlakı en yüksek fakülte ilahiyat fakültesi iken, vergi ahlakı en yüksek cinsiyet de kadın olarak tespit edilmiştir. Ayrıca çalışmada gelir düzeyi, sınıf ve yaş ile vergi ahlakı düzeyi arasında ters bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Vergi, Vergi Ahlakı, Kayıt Dışı Ekonomi, Anket.
Tuffier hattının yerinin yaş ve cinsiyet gruplarına göre ultrasonla değerlendirilmesi
Amaç: Yaş ve cinsiyetteki değişimlerin Tuffier hattının geçtiği vertebral seviyeye etkisi ve doğru vertebral seviyeyi belirlemede palpasyon tekniği ile Ultrason tekniğini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 180 hasta dahil edildi. Hastalar kadın (n=90) ve erkek (n=90) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her grup da kendi içinde genç (18-40 yaş), orta (40 -65 yaş) ve yaşlı (65-80 yaş) olmak üzere sınıflandırıldı. Tüm hastalara palpasyonla tespit edilen Tuffier hattı seviyesini doğrulamak amacıyla oturur pozisyonda lomber ultrason yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, palpasyon ve Ultrasonla tespit edilen Tuffier hattı vertebra seviyeleri kaydedildi. Bulgular: Palpasyon yöntemi ile tespit edilen Tuffier hattının, Ultrasonla hastaların %56.6'sında aynı seviyede olduğu doğrulandı. Hiçbir hastada Ultrason ile tespit edilen seviye palpasyonla belirlenen Tuffier hattından daha alt seviyeyi tanımlamadı. Cinsiyete göre Ultrasonla tespit edilen Tuffier hattı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Tuffier hattı vertebral seviyesi yaş, VKİ ve kilo ile istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyona sahipti (p=0.001). Tuffier hattını ilerleyen yaş ile daha yukarı seviyelerde belirledik. Ultrasonla belirlediğimiz Tuffier hattı yaşlılarda, orta yaş grubuna ve orta yaş grubunda da, genç yaş grubuna göre daha yukarıdan geçmekteydi. L3 ve üzerinde tespit edilen 33 (%18.3) hastanın nöraksiyel blok uygulama sırasında spinal kord hasarı açısından riskli olabileceği tespit edildi. Kadınlar ve erkeklerde spinal kord hasarlanma riski benzer bulundu. Spinal kord hasarı gelişme riskinin orta yaş grubunda genç yaş grubuna göre 6 kat (OR [95% GA]= 5,8 [1,21-27,73]) (p=0,028), yaşlı grupta ise genç yaş grubuna göre 15 kat daha fazla olduğu (OR [95% GA]= 15,62 [3,46-70,41]) (p=0,000); ilerleyen yaş ve artan VKİ ile spinal kord hasarı gelişme riskinin daha fazla olduğu tespit edildi (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Oturur pozisyonda Ultrasonla Tuffier hattının vertebral seviyesinin ilerleyen yaş ile daha yukarı seviyelerden geçtiği, bu durumun VKİ ve kilo ile ilişkili olduğu, cinsiyet ile ilişkili olmadığı tespit edildi. Özellikle yaşlı hastalarda ponksiyon seviyesinin beklenenden daha yüksek bir seviyede olabileceği göz önünde bulundurmalıdır. Mümkünse bu blokajların USG ile yapılması önerilebilir.
Parçalanmış veya tam aileye sahip çocukların öz-kavramı depresyon düzeyleri ve akademik başarılarının yaş ve cinsiyet yönünden karşılaştırılması
Bu araştırmada 10-15 yaşları arasındaki ilköğretim düzeyinde okula devam eden parçalanmış veya tam aileye sahip çocukların öz-kavramları ve depresyon düzeyleri aile yapısı, cinsiyet ve yaş değişkenleri yönünden karşılaştırılmış ve ayrıca akademik başarı puanlarının yordanmasında aile yapısı, yaş ve cinsiyetin etkili olup olmadığı incelenmiştir. Uygulamalar Adana il merkezindeki ilköğretim okulları arasından seçilen 317 tam aileye, 315 parçalanmış aileye sahip toplam 632 öğrenci üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, çocukların öz-kavramları hakkında veri toplamak amacıyla Piers-Harris Çocuklar için Öz-Kavramı ölçeği, depresyon düzeyini ölçmek amacıyla da Çocuklar için Depresyon ölçeği (ÇDÖ) ve araştırmaya katılacak öğrencilerin aile yapılarının tespiti için de Bilgi Formu kullanılmıştır. Bulgular; aile yapıları cinsiyet ve yaşa göre çocukların depresyon düzeylerinde anlamlı bir farklılık olduğunu göstermiştir. Analizler parçalanmış aileden gelen kızların depresyon düzeylerinin yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Öz-Kavramı Ölçeğinin Mutluluk, Kaygı, Fiziki Görünüm, Okul Durumu alt ölçeklerinde aile yapısı ve cinsiyete göre anlamlı farklılaşma olduğu gözlenmiştir, öğrencilerin akademik başarı puanlarında aile yapısı ve cinsiyete göre anlamlı farklılıklar VIolduğu gözlenmiştir. Yaş gruplarına göre öğrencilerin depresyon düzeylerinde anlamlı farklılık bulunamazken, Öz- Kavra mı Mutluluk alt ölçeğinde 11-12 yaş grubundaki öğrenciler lehine anlamlı farklılık bulunduğu gözlenmiştir. Okul Durumu alt ölçeği puanlarında ise birinci yaş grubu (11-12) lehine anlamlı farklılık bulunmuştur. Sonuç olarak, araştırmacı ve uygulamacılar için önerilere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler:Öz-Kavramı, Boşanma, Depresyon, Parçalanmış Aile, Akademik Başarı
COVID-19 pandemisi sürecinde yaş ayrımcılığının sosyal medyadaki tezahürü: Youtube analizi
Bu çalışma, Covid-19 pandemisinde yaş ayrımcılığının sosyal medyada tezahürünü incelemek amacıyla, Youtube üzerinden toplumun yaşlılık algısını ve yaş ayrımcılığının nedenlerini ortaya koymak için yapılmıştır. Bu bağlamda, popüler bir sosyal medya platformu olan Youtube'da Covid-19 pandemisinde yayınlanan içerikler, yaş ayrımcılığı unsurları açısından içerik analizi ile incelenmiştir. "Covid-19 pandemisinde sosyal medyada yaş ayrımcılığının yaygınlaşmasının sebebi nedir?" sorusundan yola çıkılarak; Covid-19 pandemisi sürecinde Youtube içeriklerinde ve kullanıcı yorumlarında hangi yaş ayrımcılığı unsurlarına rastlandığı ve içeriklerin yaşlılarla ilgili verdiği mesaj analiz edilmiştir. Bulgulara göre, yaşlılar ve Covid-19 pandemisi ile ilgili bilgilendirici, suçlayıcı, alay eden ya da mizah içeren içerikler bu dönemde farklı sosyal medya platformlarında olduğu gibi Youtube'da da popülerleşerek yaş ayrımcılığını derinleştirmiştir. İçeriklerde yaş ayrımcılığı barındıran kalıp yargılar, yaşlıyla alay eden, küçültücü ifadeler ile yaşlıyı bu dönemde kriminalize eden ve günah keçisi haline getiren bulgular ortaya konulmuştur. Bunun yanında görünürde yaşlılara karşı olumlu yaklaşımlar içeren ancak alt metinde yaş ayrımcılığı barındıran örtük içerikler de analiz edilmiştir. Ayrıca bulgularda 100 yaş ve üzerinin medya dilinde marjinalize edilmesi de dikkat çekmektedir. Yorumlar kısmında ise nefret söylemi, öfke, hakaret ve küfür içeren ifadelerin kullanıldığı görülmektedir. Yorumlar kısmında kullanıcıların dolayısıyla toplumun bu dönemdeki yaşlılık algısı doğrudan gözlenmektedir. İçeriklerde olumsuz yaşlılık algısı kullanıcı yorumlarına da yansıyarak olumsuz tepkileri doğurmuştur. Bu anlamda sosyal medya içerikleri Covid-19 pandemisinde yaşlılarla ilgili olumsuz kalıp yargıları yeniden üretmiştir. Yaşlılara, yaşlılığa ve yaşlanmanın kendisine yönelik önyargılı tutumların bir kombinasyonu olarak tanımlanan yaş ayrımcılığının Covid-19 pandemisinde artarak nefret söylemine dönüştüğü görülmektedir. Bu nefret söylemlerinin zaman zaman toplumda yaşlılara karşı nefret suçu ve şiddet eylemlerine dönüştüğü, bu durumun uzun vadede sosyolojik bir sorun olarak kuşaklar arası ilişkilere zarar verdiği görülmektedir. Yaşlılığın toplum algısında ölümle özdeşleşmesi ve pandemi döneminde virüsü yaşlıların yaydığı düşüncesi bu tür söylemlere neden olmuştur. Covid-19 pandemisindeki koşullar, korku ve paniğin yarattığı kaos ortamı da yaş ayrımcılığı ve nefret söyleminin yayılmasına neden olmuştur. Yaş ayrımcılığını sistematikleştiren medyatik söylemlerin de sosyal medyaya sirayet ederek bu dönemde toplumun yaşlılık algısını olumsuz etkilediği ortaya çıkmaktadır.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvuran çocuk istismarı ve ihmali olgularının değerlendirilmesi
Amaç: Çocuk istismarı ve ihmali karmaşık nedenleri ve oldukça trajik sonuçları olan, tıbbi, hukuki, gelişimsel ve psikososyal kapsamlı ciddi bir sorundur. Bu çalışmanın amacı Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (Ç.Ü.T.F.) Adli Olguları Değerlendirme Heyetine çeşitli yollardan başvuran istismara uğramış olgular ile ailelerinin ayrıntılı demografik özelliklerini ve istismarın sonuçlarını toplumsal, sosyokültürel açıdan değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: 2006-2009 yılları arasında Ç.Ü.T.F. Adli Olguları Değerlendirme Heyetine başvuran cinsel istismara uğramış 3-18 yaş aralığındaki 484 olgunun dosyaları retrospektif olarak incelendi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 17.0 paket programı kullanıldı.Bulgular: Çalışmamızdaki 484 olgunun 143'ü (% 29,5) erkek, 341'i (% 70,5) kız idi. Cinsel istismara uğrayan çocukların yaş ortalaması 12,09±3,82 olup kızlar için 13,04±3,52, erkekler için 9,85±3,58 yıl idi. İstismara uğrayan çocukların ortalama eğitim süresi 4,91±3,32, kızlar için 5,50±3,3, erkekler için ise 3,50±2,9 yıl idi. Cinsel istismar şekli olguların % 11,6'sında sürtünme, % 24,8'inde genital penetrasyon, % 19,0'unda anal penetrasyon, % 1,7'sinde oral penetrasyon, % 0,8'sinde sözlü istismar, % 2,3'ünde öpme, % 11,4'ünde dokunma şeklinde olup % 28,4'ünde ise bu istismar şekilleri birliktelik göstermekte idi. Olguların % 54,4'ü tanıdık, % 20,3'ü yabancı kimse, % 11'i akraba-üvey baba, % 8,5'u 1.derece akraba, % 5,8'i nikahsız eş tarafından istismar edilmiş idi. % 46,4'ünde cinsel istismarın tekrarlaması, % 29,5 genital muayene bulgusu, % 5,6'sında ise gebelik var idi. Mağdurun istismara yaklaşımı % 23,8'inde gizleme, % 72,7'sinde ise yardım arama şeklinde idi. Ailenin istismara yaklaşımı % 11,0'inde gizleme, % 88,4'ünde yardım arama şeklinde iken çocuğa yaklaşımı % 21,5'unda suçlayıcı-baskılayıcı, % 78,3'ünde ise destekleyici-koruyucu idi. Olguların % 20,2'sine ASB, % 28,9'una ise PTSB tanısı koyulmuş olup % 5,2'sinde DEHA, % 11,6'sında zeka geriliği var idi.Sonuç: Ülkemizde çocuk istismarı ve ihmali ile ilgili güvenilir, yeterli ve istatistiksel veriler bulunmamaktadır. Bu nedenle öncelikle ülkemizde çocuk istismarı ve ihmalinin şu andaki durumunun tespit edilmesine ve bu konuda geniş kapsamlı bilimsel çalışmaların yapılmasına gereksinim vardır. İstismar ve ihmalin tanı ve tedavisinde multidisipliner yaklaşım esas olup istismarı önleme, tedavi etmekten daha kolay ve başarılıdır. Bunun için toplumun, çocukların, öğretmenlerin, sağlık personellerinin bilinç seviyesinin ve duyarlılığının arttırılmasına yönelik eğitim programlarının planlanması ve uygulanması gereklidir. İstismarın bildirimi ve yasal düzenlemeler ile sosyal destek programlarının yapılandırılması bu süreçte önemli ve zorunludur.
Bozok Üniversitesi Tıp fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2012-2019 yılları arasında tanı konulan kanser olgularının araştırılması
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 01.01.2012-30.06.2019 yılları arasında tanı konulmuş kanser olgularının özelliklerini, yaş, cinsiyet ve yıllara göre dağılımlarını incelemektir. Ayrıca elde edilen sonuçlara göre bu sonuçlara yol açabilecek olası nedenler üzerinde durmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 01.01.2012-30.06.2019 tarihleri arasında Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda kanser tanısı alan hastaların demografik özellikleri, yaş ve cinsiyet dağılımları incelenmiştir. Hastaların dosyalarından retrospektif olarak elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda 763'ü erkek ve 412'si kadın olan toplamda 1 175 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların ortalama yaşının 63,73+14,03 olduğu gözlendi. Bu değerin erkek hastalarda 66,49+12,12 iken, kadın hastalarda 58,63+15,79 olduğu tespit edildi. İncelemeye alınan hastalarda cinsiyet ayrımı olmadan en fazla görülen kanserlerin sıklık sırasına göre 227'sinin (%19,3) prostat kanseri, 137'sinin (%11,7) mesane kanseri, 127'sinin (%10,2) akciğer kanseri, 112'sinin (%9,5) meme kanseri ve 100'ünün (%9,5) kolorektal kanser olduğu saptandı. Cinsiyetler göz önünde bulundurulduğunda, erkek hastaların sırasıyla 227'sinde (%29,8) prostat kanseri, 124'ünde (%16,3) mesane kanseri, 105'inde (%13,8) akciğer kanseri, 60'ında (%7,9) kolorektal kanser ve 51'inde (%6,7) mide kanseri tespit edildi. Kadın hastalarda ise sırasıyla 108 (%26,2) meme kanseri, 62 (%15,1) tiroid kanseri, 45 (%10,9) jinekolojik kanser, 40 (%9,7) kolorektal kanser ve 29 (%7,0) mide kanseri saptandı. Kanserlerin yıllara göre dağılımı ele alındığında erkeklerde prostat kanseri, kadınlarda ise jinekolojik ve mesane kanserlerinin giderek artış gösterdiği dikkati çekti. SONUÇ: Çalışmamızda erkeklerde prostat kanseri diğer kanser türleri içinde görülme sıklığı olarak ilk sırada yer alırken, kadınlarda ise meme kanserinin ilk sırada yer aldığı tespit edildi. Erkeklerde biyopsi öncesi radyolojik görüntüleme, prostat kanserinin erken evrede yakalanmasına olanak sağlayacaktır. Kadınlarda bilinçlenme, hastalık için farkındalık yaratma, kendi kendine muayene, klinik muayene ve tarama mammografisi ile meme kanserinin erken evre tanısında faydalı olacaktır. Kanserin en sık karşılaşılan tiplerin bilinmesinin, erken tanı yöntemlerinin ve tedavilerinin geliştirilmesinin, mortalite riskinin azaltılmasında önemli olduğu düşünülmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kanser; prostat; endometrium; mesane.
Seyhan baraj gölü (Adana)'nde dağılım gösteren kadife balığı (Tinca tinca L., 1758)'nın biyoekolojik özellikleri
Bu çalışmada, Eylül 2007-Ağustos 2008 tarihleri arasında, Seyhan Baraj Gölü'nde dağılım gösteren 2470 adet kadife balığı (Tinca tinca L.,1758)'na ait boy, ağırlık, yaş ve büyüme özellikleri incelenmiştir. Bunların 345 (228 dişi, 117 erkek) adedinin ise üreme ve beslenme özellikleri belirlenmiştir. İncelenen örneklerin 1227 adedinin dişi, 1243 adedinin ise erkek bireylerden oluştuğu; dişi ve erkek bireylerde minimum ve maksimum total boy değerleri sırasıyla 12,0-29,70 cm ve 12,00-27,40 cm iken; yine dişi ve erkek bireylerde minimum ve maksimum ağırlık değerlerinin sırasıyla 23,72-368,00 g ve 21,40-310,00 g olduğu tespit edilmiştir. Dişi ve erkek bireyler için hesaplanan boy-ağırlık ilişkisi denklemleri sırasıyla W=0,021*L 2.890 ve W=0,014*L 3.000 olarak bulunmuştur. Puldan yaş okumaları sonucunda, dişi ve erkek bireyler için minimum I ve maksimum V yaş grubu belirlenmiştir. von Bertalanffy boyca büyüme eşitlikleri dişi bireyler için L?=56,31cm, K=0,103 yıl-1, t0=-1,617 yıl; erkek bireyler için ise L?=50,55 cm, K=0,112 yıl-1, t0=-1,473 yıl olarak hesaplanmıştır. Aylık gonadosomatik indeks (GSI) değerleri, bu balığın Mayıs- Ağustos ayları arasında ürediğini göstermiştir.Besin içeriğinin Bacillariophyta (% 69,11), Chlorophyta (% 26,08), Cyanophyta (% 2,93), Dinophyta (% 0,76), Euglenophyta (% 0,25), Rotifera (% 0,01), Cladocera (% 0,10), Copepoda (% 0,002), Difflugia (% 0,003), Sucul Böcekler (% 0,003), Bentik Organizma (% 0,002), Cyclops ekstremiteleri ve teşhis edilemeyen yumurta ve bitki parçalarının oluşturduğu belirlenmiştir. Ortalama kondisyon faktörü erkeklerde 1,874±0,023, dişilerde 1,97±0,029 olarak hesaplanmıştır.
Üniversite öğrencilerinin bilişsel esneklikleri ile algılanan stres düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada, üniversite öğrencilerinin bilişsel esneklikleri ile algıladıkları stres arasındaki ilişkiyi ve bu iki değişkenin, cinsiyet, yaş ve sosyo-ekonomik düzeylerine göre değişip değişmediğini incelemek amaçlanmıştır.Araştırma, Çukurova Üniversitesinin 2009?2010 eğitim - öğretim yılında, farklı bölümlerine devam eden 484 öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın bağımlı değişkenlerinden bilişsel esnekliği ölçmek amacıyla araştırmacı tarafından Türkçe'ye uyarlaması yapılan, ?Bilişsel Esneklik Ölçeği? (Martin ve Rubin, 1995) kullanılmıştır. Araştırmanın diğer bağımlı değişkeni olan algılanan strese ilişkin veriler ?Algılanan Stres Ölçeği? (Cohen, Kamarck ve Mermelstein, 1983) ile öğrencilerin sosyo-ekonomik düzeylerine ilişkin veriler ?Sosyo-Ekonomik Düzey Ölçeği? (Bacanlı, 1997) ile öğrencilerin kişisel bilgileri ise araştırmacı tarafından oluşturulan ?Kişisel Bilgi Formu? ile toplanmıştır. Verilerin analizinde, Pearson Korelasyon Katsayısı, Bağımsız Gruplar t Testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Mann-Whitney U ve Kruskall Wallis H Testi kullanılmıştır.Bulgular, üniversite öğrencilerinin algıladıkları stres ile bilişsel esneklikleri arasında negatif yönde ve anlamlı bir ilişki olduğunu göstermiştir. Algılanan stresin de bilişsel esnekliğin de öğrencilerin cinsiyetlerine göre anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur. Buna göre erkek öğrencilerin bilişsel esneklik düzeyleri kız öğrencilerden daha yüksektir. Bununla birlikte kız öğrencilerin algılanan stres düzeyi erkek öğrencilerin algılanan stres düzeyinden daha yüksektir. Bunun yanı sıra, sosyo-ekonomik düzey bilişsel esneklikle anlamlı bir ilişki göstermemiştir. Ancak algılanan stres düzeyi ile arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Yaş ile algılanan stres arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Bununla birlikte öğrencilerin yaşı ile bilişsel esneklik puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür.Anahtar Kelimeler: Bilişsel esneklik, Algılanan stres
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında 2006-2011 yılları arasında muayene edilen, kanunla ihtilafa düşen çocukların değerlendirilmesi
Amaç: Uluslararası anlaşmalarla göre 18 yaşını bitirmemiş her birey çocuk sayılmaktadır. Çocuk; fiziksel ve ruhsal olarak gelişimi devam etmekte olan, bu gelişim esnasında da her türlü dış etkileşimden fazlasıyla etkilenen, bakıma ve eğitime muhtaç bir varlıktır. Bu araştırmanın amacı Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Heyetine çeşitli nedenlerle başvuran suça sürüklendiği iddia edilen çocuk olguların ve ailelerinin ayrıntılı demografik özelliklerini, iddia edilen suçun özelliklerini ve sonuçlarını sosyokültürel açıdan değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: 2006 ile 2011 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Heyetine çeşitli nedenlerle başvuran 141 olgunun dosyaları retrospektif olarak incelendi.Bulgular: Çalışmamızdaki 141 olgudan 134'ünün (% 95,0) erkek, 7'sinin (% 5,0) kız çocuğu olduğu, yaş ortalamasının kız çocuklarında 13,6+1 yaş, erkek çocuklarında 13,1+1,1 yaş, genelde ise 13,1+1,1 yaş olduğu görüldü. 76 olgunun (% 53,9) eğitimine devam ettiği, 65 olgunun (% 41,1) eğitimine devam etmediği, 5 olgunun (% 3,5) ise hiçbir eğitim kurumuna gitmediği, 8 olgunun ise eğitimini özel eğitim kurumları ile birlikte devam ettirdiği görülmüştür. 56 (% 39,7) olgu annesinin hiç eğitim almadığı, 56 (% 39,7) olgunun annesinin ilkokul mezunu olduğu, 20 (% 14,2) olgunun babasının hiç eğitim almadığı, 71 (%50,4) olgununm babasının ilkokul mezunu olduğu görüldü. Olguların kardeş sayısı ortalamasının 4,2+2,6 olduğu, en fazla 13 kardeşli olguya rastlandığı görülmüştür. İddia edilen suçlar incelendiğinde 50 olgu (% 35,5) ile en fazla suçun hırsızlık olduğu, 25 olgu (% 17,7) ile cinsel istismarın ise 2. Suç olduğu saptanmıştır.Sonuç: Ülkemizde çocuk suçluluğu ile ilgili veriler bulunmakla birlikte yeterliliği ve güvenilirliği tartışmalıdır. Bu nedenle ülkemizde çocuk suçluluğunun şuan ki durumunun tespit edilmesine ve kapsamlı araştırmalar yapılmasına gerek duyulmaktadır. Çocuk suçluluğunun önlenmesi, suça karışan çocukların rehabilite edilmesinden daha kolaydır ve toplum sağlığı açısından da çok daha faydalıdır. Toplum bilincinin ve duyarlılığının arttırılmasına yönelik eğitim programlarının planlanması ve uygulanması gerekmektedir.
Febril konvülziyonda prokalsitonin, CRP ve tam kan sayımının değerlendirilmesi
Amaç: Genel çocuk polikliniklerine, çocuk nöroloji polikliniğine ve çocuk acil servise başvuran febril konvülziyonu olan hastalarda bakteriyel enfeksiyonun göreceli iyi bir belirteci olan prokalsitonin düzeylerini ölçerek ateşi olan fakat nöbet geçirmeyen cinsiyet ve yaş uyumlu kontrol grubuyla kıyaslamayı amaçladık. Ayrıca bu hastaların CRP ve tam kan sayımı değerlerinin de iki grup arasında kıyaslanması planlandı. Bu çalışmada nöbet geçiren hastalardaki enfeksiyonun viral ve/veya bakteriyel orjinli olup olmadığının araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma betimleyici tipte prospektif olarak Aralık 2017-Mayıs 2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine ve Çocuk Aciline başvuran 0-6 yaş arası 88 hasta ile yürütülmüştür. Araştırmaya dahil edilen bireylerin yaşları, cinsiyetleri, nöbet şekli, son nöbet süresi, nöbet sayısı, başka nöbet geçirme öyküsü, ailede epilepsi varlığı, konvülziyonu tetikleyen ilaç kullanımı, ek hastalık varlığı sorgulandı. Yaşları 0-12 ay, 13-36 ay ve 37-72 ay olmak üzere 3 grupta değerlendirildi. Viral ve bakteriyel ayrımı açısından PCT değerleri 0,15< ve ≥0,15 olacak şekilde hastalar 2 grupta incelendi. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen bireylerin %48,9'u(n=43) febril konvülziyon geçirmiş(çalışma grubu), %51,1'i(n=45) ise febril konvülziyon geçirmemiştir(kontrol grubu). Bireylerin %45,5'i(n=40) kız, %54,5'i(n=48) erkek cinsiyetteydi. Prokalsitonin değerlerine göre hasta grupları arasında CRP ile prokalsitonin değerleri açısından anlamlı fark tespit edildi. CRP ile prokalsitonin ilişkisini gösteren ROC eğrisinde cut-off değeri 37,76 bulundu, ateş ile nöbet geçirme ilişkisi açısından bakılan ROC eğrisinde cut-off değeri 39,15 ºC bulundu. Sonuç: Febril konvülziyon erkek çocuklarda daha sık görülmektedir. Febril konvülziyonların çoğu ateşli bir hastalığın erken dönemlerinde ortaya çıkarlar ve sıklıkla ilk bulgudurlar. Febril konvülziyonlu katılımcıların ailelerinde epilepsi öyküsü, kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Febril konvülziyonlu çocuklarda jeneralize tonik klonik nöbetin ilk sırada olduğu tespit edilmiştir. Febril konvülziyonda ateş, % 80 viral nedenlere bağlıdır ve daha çok viral hastalıklarda febril konvülziyon görülmektedir. Araştırmamızda %67,0 oranında lökosit yüksekliği saptanmış olup, febril konvülziyonlu grupta beyaz küre sayısının daha yüksek olduğu ancak bu yüksekliğin anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Febril konvülziyonlu hastalarda viral ve bakteriyel ayrımı yapılabilmesi için prospektif ve daha geniş çaplı araştırmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Ateş, Nöbet, Yaş
Adli yaş tahmininde diz MR görüntülerinin uygulanabilirliği
Amaç: Adli tıp uygulamalarında yaş tahmini, hukuk sistemleri açısından ayrı bir önem arz ettiği gibi adli tıbbın güncel araştırma konularından da birisidir. Ülkemizde 12-15-18 ve 21 yaşlar yasal sorumluluk açısından önemli yaş gruplarıdır. Adli makamlarca cinsel istismar, şüpheli doğum kayıtları, evlenme ve yasadışı göç gibi birçok durumda genellikle de adli tıp uzmanlarından mağdur ya da sanığa yaş tespiti yapılması istenmektedir. Yaş tespitinde en çok radyolojik yöntemler kullanılmakta olup son dönemlerde tıbbi endikasyon dışı uygulamalarda non-iyonize yöntemler tercih edilmesine çalışılmaktadır. Bu nedenle non-iyonize, non-invaziv ve ayrıntılı görüntü sunabilen MR görüntüleri kullanılarak adli yaş tahmininde uygulanabilirliği açısından çalışma yaparak bu konudaki veri tabanını genişletmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi polikliniklerine Ocak 2012-Nisan 2018 tarihleri arasında başvurup diz MR çekilen yaşları 10-25 arasında değişen hastaların MR görüntüleri, Dedouit ve ark. tanımladığı evreleme metoduna göre retrospektif olarak incelendi. Endokrin bozukluklar, metabolik hastalıklar, sistemik hastalıklar, konjenital sendromlar, kemik maligniteleri, steroid tedavisi, kemoterapi, radyoterapi gören, diz eklemini ilgilendiren kırık, cerrahi fiksasyon, kemik iliği ödemi vb. olan olgular çalışma dışı bırakıldı. 292'si erkek ve 197'si kadın olmak üzere toplamda 489 hastanın diz MR görüntüsü incelendi. Çalışmada 1.5 T MR, 4 mm kesit kalınlık, koronal kesit fast spin echo proton yoğunluk ağırlıklı sekansından elde edilen görüntüler değerlendirildi. Bulgular: Distal femur epifiz ossifikasyonunda tespit edilen evre 5'in (15 yaştaki bir olgu ve 14 yaştaki bir olgu hariç tutulduğunda) her iki cinsiyette, proksimal tibial epifiz ossifikasyonunda ise erkeklerde evre 5'in 18 yaş ve üzerinde olduğu tespit edildi. Evre 1 ve evre 2'nin de her iki cinsiyette hem distal femur hem de proksimal tibial epifiz için en son 18 yaş altında görüldüğü tespit edildi. Yaş ortalamalarına göre kadınlarda ossifikasyonun erkeklere kıyasla daha erken meydana geldiği görüldü. Sonuç: Çalışmamız verilerine göre yaş tahminlerinde MR görüntüleri 18 yaş sınırının belirlenmesi ile ilgili diğer radyolojik yöntemlere ek olarak kullanılabilecek non-iyonize bir yöntemdir. Yaş tahminlerinde MR kullanımının rutine girebilmesi için çok merkezli, karşılaştırmalı ve prospektif özellikte deneyimli çalışmacılarca yapılacak daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Yaş Tahmini, Manyetik Rezonans (MR), Distal Femur, Proksimal Tibia.
Genç çiftçilerde girişimcilik ve din: Yaş ve cinsiyet değişkenleri bağlamında sosyolojik bir araştırma
Girişimcilik günümüz dünyasında çeşitli sektörlerde önemsenen ve desteklenen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarım ve Orman Bakanlığı da kırsal alanda tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini sağlamak ve genç nüfusun bu alanda istihdamını artırmak amacıyla çeşitli destekleme politikaları geliştirmektedir. Bu hedef doğrultusunda genç çiftçiler olarak adlandırılan nüfus çeşitli tarımsal alanlarda hibe desteği sağlanarak girişimciliğe teşvik edilmektedir. Tarımsal üretimin artırılmasını ve devamlılığını sağlamak amacıyla girişimciliğe yönlendirilen genç çiftçilerin dini tutum ve davranışlarını incelediğimiz bu çalışmamızda tarım toplumu ve genel özellikleri, girişim, girişimci, girişimcilik, Dünyada ve Türkiye'de girişimciliğin tarihsel gelişimi, kadın girişimcilik ve tarihsel serüveni, genç çiftçi kavramı ve tanımı, Türkiye'de ve Avrupa'da genç çiftçiler, sekülerleşme kavramı ve genç çiftçilerde sekülerleşme eğilimleri gibi konular ele alınmıştır. Çalışmamızda yöntem olarak nicel araştırma yöntemleri tercih edilmiştir. Ancak nitel araştırma yöntemlerinden de faydalanılmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen veriler; SPPS veri analizi uygulanarak x² testi ve istatistiki bulgular doğrultusunda değerlendirilmeye tabi tutulmuştur. Çalışma sonucunda genç çiftçilerin tutum ve davranışlarında eskiye oranla sekülerleşem ile anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Genç çiftçilerde dini ibadetleri yerine getirilmek, tarımsal faaliyetlere başlarken dua etmek ve besmele çekmek, türbe ziyaretleri, sadaka vermek, tarım sigortası yapmak, miras hukuku gibi olgularda seküler belirtiler saptanmıştır. Ayrıca yaş değişkenliği açısından bakıldığında genç çiftçi grubu içerisinde ilk kategoride (18-25) yer alan katılımcılarda din ve sekülerleşme arasındaki korelasyonda sekülerleşme lehine sonuçlara varıldığı görülmüştür. Bu anlamda yaş ortalaması düşük olan katılımcıların ibadetlerin yerine getirilmesi ile ilgili seküler eğilimlere sahip oldukları tespit edilmiştir. Cinsiyet bağlamındaki değişkenliğe bakıldığında ise kadınların erkeklere oranla dini sorunların çözümünde başvurdukları kaynak açısından daha çok dinin hâkim olduğu geleneksel bir tavır takındıkları saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Genç çiftçi, girişimcilik, tarım toplumu, din, sekülerleşme
The effect of live weight and age on egg quality and hatchery performance in quail parents
This research was conducted to determine the effect of live weight and age on egg quality criteria and hatching performance in quails. Trial material quails consisted of 500 chicks obtained as a result of hatching activity from breeder quails raised in the Çukurova University Faculty of Agriculture Research and Application Farm Quail Unit. At the end of the 5-week growth period, quails were divided into 3 groups according to their live weight females light (≤ 290 g), medium (290-310 g), and heavy (310 g ≤). No selection was made in male individuals, animals with a bodyweight close to the average were evenly distributed to each group. 54 females and 18 males were used in each experimental group and it was planned as 3 replications (18 females/6 males). During the 5-week growing period, quails were fed broiler feed containing 22% crude protein and 3000 kcal/kg ME. After the 5th week, during the laying period, egg feed containing 17% crude protein and 2750 kcal/kg ME was given. The quails were given feed and water ad-libitum, lighting was applied 24 hours natural+artificial for the first five weeks, and 16 hours of light and 8 hours of darkness were applied during the laying period. The internal and external quality of eggs were examined in randomly taken eggs from each group at the ages of 10-14-18-22 and 25 weeks in quails selected according to different live weights. On the other hand, in order to determine the hatching performance of live weight and age, hatching performance criteria were examined in eggs collected for one week at the ages of 10-14-18 and 22 weeks. It was determined that weight and age had a significant effect on egg quality criteria in experimental groups. In terms of hatching characteristics, significant differences were observed between the weight groups in favor of the light group. Significant differences were also found in age groups, and as age increased, fertility rate, hatchability, and hatching rate of fertile eggs increased.
Diyabetik çocuklarda adli tıbbi yaş tayini açısından değerlendirilmesi
Yaşın saptanması hukuki ve tıbbi açıdan giderek daha da önem kazanmıştır. Büyüme ve gelişmeyi etkileyen hastalıklarda, normal çocuklar için düzenlenmiş yaş tayini yöntemlerinin kullanılması hak ihlallerine neden olabilecektir. Çalışmamızda çocukluk ve adölesan yaş grubunda en sık görülen endokrin-metabolik bozukluk olan Diyabetes Mellitus'un kemik yaşına etki edip etmediğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine Eylül 2010 ve Mart 2016 tarihleri arasında başvuran yaşları 9 ile 18 yaş arasında değişen, Diabetes Mellitus tanısı olan beden muayenesi ve Tanner Kriterleri'ne göre maturasyon değerlendirilmesi yapılmış olguların uygun teknikle çekilmiş olan sol el bilek grafileri pro-retrospektif olarak değerlendirilmiştir. TW3 atlası metoduna göre kızlarda 16 yaş erkeklerde 16 yaş 6 aya kadar değerlendirme yapılabiliyor olması nedeni ile bu yaş sınırlarının altında bulunan 84 vaka (38 kız, 46 erkek) üzerinde istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular literatürde benzer çalışmaların sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Olguların cinsiyetleri bakımından ayrı ayrı kronolojik yaşları ve kemik yaşları arasındaki farklılık incelendiğinde, hem kızlar hem de erkeklerde kemik yaşı ve kronolojik yaşları arasında anlamlı düzeyde farklılık olmadığı gözlenmiştir (p=0.267 ve p=0.565). Kızlarda 13 yaş grubu (p= 0,010), erkeklerde 9 yaş grubunda (p= 0,045) kemik yaşı ile kronolojik yaş arasında anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Bu yaş gruplarında kemik yaşının ileride olduğu görülmüştür. (kızlarda -1,24 erkeklerde -0,70). Ancak diğer yaş gruplarındaki uyum dikkate alındığında bu yaş gruplarındaki olgu sayısının az olmasının farkın oluşmasına etken olduğu düşünülmektedir. Kemik yaşı ile kronolojik yaşın tahmini için oluşturulan regresyon modelinin her iki cinsiyette de anlamlı olduğu (p<0.001), kızlar için r2 = 0,816, model; BA= - 0,347+(1,041xCA) ve erkekler için r2 = 0,786, model; BA= 0,721+(0,941xCA) olarak saptandı. Modelin kemik yaşı ve kronolojik yaş açısından birbirini tanımladığı saptandı. Tartışma ve Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda olguların kronolojik yaşları ile kemik yaşları arasında TW3 metoduna göre anlamlı fark olmadığı saptandı. Olgularımız 3 aylık periyotlarla düzenli takip edilen diyabetli çocuklar olup, büyüme ve gelişmelerinin normal çocuklardan farklı olmadığı saptandı. TW3 atlasının diabetli çocuklarda da güvenle kullanılabileceğini düşünülmektedir.
İnce bağırsakta yaşa bağlı değişiklikler
Çalışmamızda sıçan duodenum'unda doğumdan sonra 1. ve 22. günlerde, 10. hafta, 8. ve 22. aylık evrelerde yaşa koşut olarak villus boyu, tunika muskularis kalınlığı, Goblet hücre sayısı ve duodenal bezler arasındaki ilişkiyi Alcian mavi - PAS boyama yöntemini kullanarak inceledik. Ayrıca duodenumda yaşa koşut leptin ve leptin reseptörü'nün olası konumu immünohistokimyasal yöntemlerle belirlemeyi amaçladık.Histokimyasal boyamalarda yaşa koşut olarak villus boylarının uzadığı, Lieberkühn bezlerinin derinleştiği, Goblet hücrelerinin bezlerin daha çok bazalinde çoğaldığı, villus bağ dokusunun yaşlanmayla arttığı, villus bağ dokusunda tek çekirdekli hücre infiltrasyonunun varlığı, kas katmanı ve submukozanın kalınlaştığı, Brunner bezlerinin puberteden itibaren tam aktif hale geldiği saptandı. Bu artışlar villus boyu ve goblet hücre sayısında 1. ve 22. günler arasında istatistiksel olarak anlamlıyken; genç gruptan başlayarak diğer gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi.Yeni doğan evresinden başlayarak ilerleyen yaş gruplarında leptin antikoru ile yapılan immünohistokimyasal incelemelerde, yüzey epitelinde ve villuslarda leptin tutulumu doğum sonrası kuvvetli gözlenirken bunun erişkine kadar azaldığı sonrasında ise yeniden arttığı ve sitoplazmaya yayıldığını belirledik. Kas katmanında enlemesine liflerin immünreaktivite göstermediğini buna karşın uzunlamasına lifleri de immünreaktivitenin belirginliğini izledik.Leptin reseptör antikoru ile yapılan immünohistokimyasal boyamalarda ise tutulumunun yaşla birlikte azaldığını ve epitel hücresinde apikal sitoplazmik ve zar düzeyinde olduğu belirlendi.Çalışmamızın sonucunda incelediğimiz evrelerde leptin tutulumunun bireysel farklılıklar ve beslenme alışkanlığından kaynaklanabileceği kanısına vardık. Leptin reseptör tutulumunun ise yaşla birlikte azaldığı bunun da leptin aktivitesine bağlı görülebilecek aşırı cevabın önlenmesine yönelik bir mekanizma ile ilgili olabileceği düşünülmüştür.
Liderlik eğitimi ve hizmet içi eğitimdeki rolü (Mersin ili cam sanayisi işletmeleri yöneticilerine yönelik bir uygulama)
Araştırma Mersin ilinde halen faaliyet gösteren cam sanayi işletmelerinde çalışan yöneticilerin liderlik becerilerini ve hizmet içi liderlik eğitimi ile ilgili algılarının cinsiyet, yaş, yöneticilik kademesi ve eğitim seviyesi bağımsız değişkenlerine göre farklılıklarını ortaya koymak maksadıyla yapılmıştır. Araştırmanın evrenini 204 yönetici oluşturmaktadır. Araştırma evreninin tamamına ulaşılarak anket formları teslim edilmiş ve 148 yöneticiden cevap alınmıştır. Anketin birinci bölümünden elde edilen demografik verilerin yüzde ve frekansları tablolaştırılmıştır. Anketin ikinci ve üçüncü bölümlerinden elde edilen verilere yöneticilerin liderlik becerileri ve hizmet içi liderlik eğitimi ile ilgili algılarına yönelik farklılıkları tespit etmek için t-testi, varyans analizi (Anova), Scheffe ve LSD testleri uygulanmıştır. Araştırmada anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Araştırma sonucunda; 1. Araştırmanın uygulandığı işletmelerde kadın yöneticilerin liderlik becerileri ve liderlik eğitimi ilgili algıları genel olarak erkek yöneticilere göre daha yüksek olduğu, 2. Yaş bağımsız değişkeninin liderlik becerileri ve hizmet içi liderlik eğitimi algıları üzerinde çok büyük farklılıklara neden olmadığı, 3. Yöneticilerin eğitim seviyelerindeki artışın, onların hizmet içi liderlik eğitiminin önemine ilişkin algılarını artırdığı, 4. Yöneticilerin astları arasında etkin bir güven ortamı oluşturduklarına ve birimlerindeki fikir çatışmalarını etkin şekilde yönetebildiklerine dair inançlarının yönetici kademesindeki yükselmeyle beraber arttığı tespit edilmiştir. v Araştırmanın sonunda, elde edilen bulgulara dayalı olarak araştırmacı tarafından ortaya konulan önerilere yer verilmiştir.
El bilek ve panoramik radyografik verilerle farklı yaş tayini metotları kullanılarak elde edilen tahmini yaşın kronolojik yaşla karşılaştırılması
Amaç: Yaş tayini; tanı, tedavi planlaması ve yasal süreçler açısından klinik ve adli diş hekimliğinde önemli rol oynamaktadır. Amacımız Cameriere açık apeks, Demirjian, Greulich &Pyle (GP) el bilek atlası ve Cameriere el bilek metotları ile elde edilen tahmini yaşların bölgemiz çocuklarının kronolojik yaşları ile olan uyumunun karşılaştırıp hangi yöntemin kronolojik yaşa en yakın sonucu, en kolay şekilde verdiğini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2013-2019 arasında Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne ortodontik tedavi amacıyla başvurmuş 8-16 yaş arası 300 (150 kadın, 150 erkek) hastanın rutin muayeneleri için çekilmiş olan panoramik ve el-bilek grafileri kullanılmıştır. Kemik yaşı, Cameriere el bilek yöntemi ve GP atlası kullanılarak el bilek grafilerinden; diş yaşı ise Demirjian ve Cameriere metotlarından yararlanılarak panoramik radyografiler üzerinde ölçülmüştür. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics Version 21 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular:Tüm çalışma grubu değerlendirildiğinde bireylerin kronolojik yaşlarına göre; GP, Cameriere El bilek ve Demirjian metotları kullanılarak bulunan sonuçlar sırasıyla 0.22 yıl, 0.55 yıl ve 0.61 yıl daha büyük bulunurken Cameriere açık apeks yöntemiyle 0.72 yıl daha küçük hesaplanmıştır(p<0.005). Cameriere açık apeks ve Demirjian yöntemleri birlikte kullanıldığında hesaplanan yaşlar, cinsiyete bakılmaksızın kronolojik yaşla uyumluluk göstermiştir(p>0.005). Sonuç: Ülkemiz çocuklarında yaş tayini için uygun bir atlasın oluşturulması amacıyla en kısa zamanda büyük çaplı çalışmalara başlanması gerektiği; kısa vadeli çözüm olarak ise uluslararası kabul görmüş metotların ve atlasların ülkemiz çocukları için uygunluğunun saptanarak bu yöntemlerde gerekli modifikasyonlar yapıldıktan sonra kullanılmasının uygun olacağı düşünüldü.
Çocuklarda cinsiyet ve yaşa göre mandibular anatomik yapıların retrospektif olarak konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç Çalışmamız 7-18 yaş aralığındaki bireylerde cinsiyet ve yaşa göre, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri kullanılarak; mandibular kanal, mental ve mandibular foramen lokalizasyon farklılıkları hakkında daha detaylı veri elde edilmesi ile endodontik tedavi, cerrahi işlemler, dental anestezi gibi diş hekimliği uygulamalarında rehber olunması ve komplikasyonların önlenebilmesi amacıyla retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Gereç ve Yöntem Çalışmamızda, araştırma kriterlerimize uygun 120 bireyin tomografi görüntüsü yaşa göre 6 gruba ayrılmış ve 240 hemi-mandibulada ölçümler gerçekleştirilmiştir. Her grupta cinsiyete göre eşit hasta dağılımı yapılmıştır. Mandibular foramen, mental foramen ve mandibular kanal lokalizasyonu ile ilgili ölçümler; KIBT ve RadiAnt DICOM Viewer programı ile elde edilen 3 boyutlu hacimsel görüntüler üzerinde değerlendirilmiştir. Gruplar arasındaki farklılıklar incelenirken ikili gruplarda Mann Whitney U testinden, ikiden fazla grupta ise Kruskal Wallis-H ve Post-Hoc Çoklu Karşılaştırma testlerinden yararlanılmıştır. Bulgular Mandibular foramen, mental foramen ve mandibular kanal lokalizasyonu ile ilgili ölçümlerde birçok parametrede cinsiyet ve yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar belirlendi (p<0,05). Mandibular kanal çapı ile ilgili ölçümde cinsiyet ve yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Gerçekleştirdiğimiz tüm ölçümlerde bireyin sağ ve sol tarafı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Aynı grup içerisinde erkek ve kızlarda anatomik noktaların lokalizasyonu ile ilgili ölçüm değerleri karşılaştırıldığında birçok parametrede cinsiyetler arasında anlamlı farklılıklar bulundu. Sonuç Çalışmamızda, ölçümü yapılan anatomik noktalara ilişkin ortalama değerler tespit edilmiş olup; bu değerlerin çocuk ve genel diş hekimliği uygulamalarında rehber olabileceğini düşünmekteyiz. Cinsel dimorfizm açısından anatomik noktaların lokalizasyonunun farklı kesitlerde ve daha geniş örneklem grubunda incelenmesi gerektiği kanısındayız.
Karikatür dili - bir ihlaller dünyası iletişimsel bir değer olarak karikatürün edimbilimsel ve toplumdilbilimsel incelemesi: Çocuk ve yetişkin karikatür dergileri örneği
Mizah, insanlığın ortak kültürel değerleri arasında yer alır. Bu yönüyle evrensel özellikler barındırmakta ve her sosyal toplulukta karşılık bulmaktadır. Sosyal bir fenomen olması nedeniyle sosyoloji, psikoloji, siyaset, iletişim, dil ve kültür gibi çoğu alanla ilgili ve ilişkilidir. Mizahın bu alanlarla olan ilişkisi çok anlamlı ve çok çeşitli yapısal özellikler göstermesi ile sonuçlanmıştır. Bu bağlamda bu çalışma, mizahın ardındaki anlam arayışı ve bu anlamın toplumdilbilimsel bir değişken olan 'yaş' bağlamındaki farklılığını araştırma çabası içerisindedir. Mizahın iletişimsel mesajı, açık ve basit olabildiği gibi çoğu zaman örtük ve karmaşıktır. Bu karmaşa, anlamı çeşitlendirip zenginleştirmekle birlikte kapalı ve gizli bir özellik de katmaktadır. Anlamın anlaşılması için söylenenden çok söylenmek istenen iletinin çözümlenmesi gerekir. Edimbilimsel bir yaklaşım iletinin ardındaki anlamın anlaşılmasını mümkün kılarken, toplumdilbilimsel parametreler de yaş değişkenine dair çeşitliliğin anlaşılmasını mümkün kılmaktadır. Bu noktadan hareketle toplumdilbilimsel bir değişken olan yaş, edimbilimsel ölçütler çerçevesinde araştırmaya dâhil edilmiştir. Bu çalışmada mizahî ve dilsel öğeler barındırması nedeniyle yazınsal ve görsel bir tür olan karikatür örneklem olarak belirlenmiştir. Yaş değişkeni göz önünde bulundurularak yetişkin ve çocuk karikatür dergilerinden seçilen bir korpus oluşturulmuş ve bu korpus edimbilimsel ölçütler ışığında içerik analizi yöntemi ile incelenmiştir. Çalışmada yaş değişkeni odağında karşılaştırmalı bir değerlendirme yapılmış olup teorik bağlamda en çok hangi mizah teorisinin kullanıldığına, simgesel bağlamda hangi karakterlere yer verildiğine, tematik bağlamda hangi temaların kullanıldığına, edimbilimsel bağlamda hangi ilkelerin ne düzeyde ihlal edildiğine ve bu bağlamların toplumdilbilimsel bir değerlendirmesine yer verilmiştir. Çalışma sonucunda mizahın oluşumunda çoğunlukla uyumsuzluk teorisinden yararlanıldığını ve edimbilimsel ilkelerin ihlal edildiği gözlenmiştir. İhlal kavramının karikatür mizahının merkezinde yer aldığı bulgusundan hareketle mizah teorileri arasında yer alabilecek şekilde bir 'ihlal teorisi' önerisi geliştirilmiş ve sunulmuştur. Bununla birlikte karikatür dilinin - belirgin birkaç farklılık dışında - yaşa bağlı olarak değişkenlik göstermediği ve buradan hareketle de ortak bir mizah dilini işaret ettiği sonucuna varılmıştır.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak yaş ve cinsiyete göre alt ve üst daimi birinci büyük azı dişlerinde pulpa odasının hacimsel olarak ölçülmesi
Amaç: Günümüzde konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) diş hekimliği klinik uygulamalarında değerli bir araç haline gelmiştir. Tanıda, tedavi planlamasında, tedavi işlemi aşamalarında ve tedavi sonrası takip sürecinde geniş bir kullanım alanı bulunmaktadır. Tez çalışmamızın amacı; KIBT kullanarak alt ve üst daimi 1. büyük azı dişlerinin pulpa odasının anatomik yapısını üç boyutlu olarak göstermek, total pulpa odasının mm3 cinsinden hacimsel olarak ölçümünü yapmak, ölçümler sonucu pulpa odası hacim değişimlerini istatistiksel olarak yaşa ve cinsiyete göre değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Tez çalışmamızda, Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı arşivinde bulunan 7-18 yaş arasındaki hastaların farklı nedenlerle alınmış olan KIBT görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bu görüntüler arasından çürüksüz, restorasyonsuz, kök kanal tedavisi ve veneer kuron yapılmamış, taurodonti anomalisi bulunmayan, çekim işlemi uygulanmamış, çevre dokularında herhangi bir patoloji olmayan toplam 80 hastanın 160 adet sağ alt ve üst daimi 1. büyük azı dişlerinin bulunduğu KIBT'leri rastgele seçilerek yaşlara göre dört grupta sınıflandırılmıştır. Her grup kendi içerisinde cinsiyete göre iki alt gruba ayrılmıştır. Kategorize edilen KIBT görüntüleri kullanılarak sağ alt ve üst daimi 1. büyük azı dişlerinin total pulpa odası 3D Slicer yazılım programında segmente edilmiş, yeniden yapılandırılmış ve total pulpa odasının mm3 cinsinden hacim ölçümleri yapılmıştır. Veriler doğrultusunda istatistiksel analiz yöntemleri kullanılarak; yaşa ve cinsiyete göre gruplar arasında alt ve üst daimi 1. büyük azı dişlerinin total pulpa odasındaki hacimsel değişimler, aynı grup içerisinde ortalama hacim değerleri ile cinsiyetler arasında fark bulunup bulunmadığı değerlendirilmiştir. Verilerin normal dağılım varsayımına uygunluğu Kolmogorov-Smirnow, homojenliği ise Levene testleri ile incelenmiştir. Gruplar arası ortalamaların karşılaştırılmasında tek yönlü varyans analizi (ANOVA) testi, gruplar arası çoklu karşılaştırma testlerinde Tukey-HSD ve bağımsız gruplarda ise Indepedent-t testleri kullanılmıştır. Tüm istatistiksel testlerde %95' lik güven aralığı kullanılmış olup, p<0,05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Gruplar arasında alt ve üst daimi 1. büyük azı dişi total pulpa odası hacim ölçümleri değerlendirildiğinde; yaşa bağlı olarak total pulpa odası hacim değerlerinde azalma olduğu görülmüştür (p<0,05). Cinsiyetler arasında yaşa bağlı olarak hacimsel azalma kızlarda istatistiksel olarak daha anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızda 7-9 yaş grubu hariç diğer gruplarda aynı grup içerisinde; üst daimi 1. büyük azı dişi total pulpa odası hacim değerinin alt daimi 1. büyük azı dişi total pulpa odası hacim değerinden daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Aynı grup içerisinde kız ve erkeklerin alt ve üst daimi 1. büyük azı dişi total pulpa odası hacim ortalamaları karşılaştırıldığında Grup 3'te hem alt hem de üst daimi 1. büyük azı dişi için, Grup 4'te sadece üst daimi 1. büyük azı dişi için cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Pulpa odası anatomisi ve boyutlarındaki değişimin ayrıntılı bir şekilde incelenmesi yaşla birlikte oluşan sekonder dentin birikiminin tespiti için oldukça önemlidir. Pulpa odasının üç boyutlu olarak görüntülenmesi, hacim ölçümlerinin yapılması ve yaşa bağlı olarak total pulpa odası boyut değişimlerinin incelenmesinde KIBT' nin kolay ve konservatif bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz. 7-18 yaş arası bireylerin alt ve üst çene 1. büyük azı dişlerinin yaşa bağlı olarak pulpa odası hacmindeki değişimin ve pulpa odası boyutlarının cinsel dimorfizm açısından daha geniş bir örneklem grubunda incelenmesi gerektiği görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Hacimsel ölçüm, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi, total pulpa odası
Fonksiyonel baş savurma testinin yaş ile korelasyonu
Bu çalışmada, sağlıklı bireylerde fonksiyonel head impulse test (fHIT) ile elde edilen doğru cevap yüzdesi (DCY)'nin yaş değişkeni ile korelasyonunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 18 – 70 yaş aralığında 50 erkek ve 55 kadın olmak üzere toplam 105 gönüllü birey katılmıştır. Yapılan kulak burun boğaz muayenesiyle odyolojik ve vestibüler değerlendirme sonucu sağlıklı olan bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmada Beon Solution, Zero Branco (TV), Italya marka fHIT sistemi kullanılmıştır. Çalışmamızda tüm semisirküler kanallarda (SSK) yaş artışıyla beraber ortalama DCY'de azalma gözlendi. Yaş değişkeni ile ortalama DCY arasında lateral semisirküler (SSK)'da istatistiksel olarak negatif yönde orta düzeyde (-0,311), posterior SSK'da negatif yönde düşük düzeyde (-0,257) anlamlı bir ilişki gözlendi (p<0,05). Anterior SSK'da yaş ile ortalama DCY arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmedi (p>0,05). Yaş grupları arasında inceleme yapıldığında ise üç SSK'da da 36-54 yaş grubu ortalama DCY'nin, 55-70 yaş grubu ortalama DCY'den yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). 18-35 yaş grubu ortalama DCY'nin 55-70 yaş grubu ortalama DCY'den yüksek olması lateral ve posterior SSK'da istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0,05), anterior SSK'da 18-35 yaş grubu ortalama DCY'nin 55-70 yaş grubu ortalama DCY'den yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). 18-35 yaş grubu ortalama DCY ile 36-54 yaş grubu ortalama DCY arasındaki fark ise üç SSK'da da istatistiksel olarak anlamlı elde edilmedi (p>0,05). Lateral, anterior ve posterior SSK'larda 1000 o/sn2'den 7000 o/sn2'ye akselerasyon artmasıyla beraber tüm SSK'larda DCY'de düşüş gözlendi. fHIT fonksiyonel açıdan vestibülo-oküler refleksi (VOR) dolaylı yoldan değerlendiren, kolay uygulanabilir bir test bataryasıdır. Mekanizması VOR fonksiyonelliğinin DCY üzerinden dolaylı ölçümüne dayanan fHIT cihazı, diğer test bataryaları ile birleştirildiğinde tanı ve rehabilitasyon süreçlerinde hızlı ve daha güvenli sonuçlar elde edilmesine yardımcı olmaktadır. fHIT değerlerinin yaş ile ilişkisini incelediğimiz çalışmamızda, tüm SSK'larda yaş artışıyla VOR'u fonksiyonel açıdan yansıtan ortalama DCY'de azalma gözlenmiştir. Yaptığımız bu çalışma çeşitli hasta gruplarında yapılacak çalışmalarda karşılaştırma yapmak açısından ve patolojik sonuçları fonksiyonel açıdan belirleme adına da önemli bir yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Yaş; fonksiyonel head impulse test (fHIT); semisirküler kanal; VOR
İkinci intercostal aralık hizasından cilt ve plevra arasındaki mesafenin yaş, cins ve kütle endeksi ile ilişkisi
Tansiyon pnömotoraks hayatı tehdit eden acil bir durumdur. İğne dekompresyon yöntemi en sık tercih edilen acil tedavi yöntemidir. Geleneksel olarak ikinci interkostal aralık midklaviküler hattan uygulanır. İğne dekompresyon yönteminin başarısı doğru uzunlukta bir kateter ile plevraya girilebilmesine bağlıdır. Çalışmanın amacı farklı vücut kitle indeksindeki hastaların cilt ve plevra arasındaki mesafesini ikinci intercostal aralık midklaviküler hattan yapılan ultrasonografi ölçümleri ile tomografi ölçümlerini karşılaştırıp, acil bir durum olan tansiyon pnömotoraks hastalarında uygun kateter uzunluğunu bulmaktır. Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde herhangi bir sebeple toraks tomografisi çekilen 18 yaşından büyük, gebe olmayan, entübe olmayan 150 hasta çalışmamıza alındı. Cilt ve plevra arasındaki mesafe ölçümü için altın standart olarak bilgisayarlı tomografi ölçümleri baz alındı ve sternum orta hattından 8 cm uzaklık hesaplanarak ikinci interkostal aralık midklaviküler hattın her iki tarafından ölçümleri yapıldı. Çalışmaya alınan hastaların tümü ele alındığında %58'i (n:87) erkek, %42'si (n:63) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 56,23±16 idi. Çalışmaya katılan hastaların %64.7'si (n:97) genç, %35.3'ü (n:53) yaşlıydı. Tüm hastalarda sol taraftan yapılan ölçümlerde cilt ve plevra arasındaki mesafe ortalaması 36.2±1.34 mm iken, kadınlarda 37.7 mm, erkeklerde bu mesafe 33.3 mm olarak saptandı. Tüm hastalarda sağ taraftan yapılan ölçümlerde cilt ve plevra arasındaki mesafe ortalaması 36.19±1.31 mm iken, kadınlarda 43.1 mm ve erkeklerde 31.2 mm olarak saptandı. Standart branül uzunluğunun 50 mm olduğu düşünüldüğünde sağ taraftan yapılan ölçümlerde 22 (%14.6) hastada ve sol taraftan yapılan ölçümlere göre 23 (%15) hastada plevral boşluğa ulaşılamayacağı yani işlem başarısızlığı gelişeceği saptandı. İşlem başarısızlığı gelişecek hastaların her iki taraf ölçümlerinde de 22'sinin kadın olduğu belirlendi. İstatistiksel bir fark olmasa da, VKİ'ye göre kilolu olan hastaların cilt plevra arasındaki mesafesinin daha fazla olduğu görüldü. Sonuç olarak, hastaların yaklaşık %15'inde standart branüller ile ikinci interkostal mesafe midklaviküler hattan yapılacak iğne dekompresyon tedavisi, branül boyunun yetmemesi nedeni ile başarısız olacaktır. Vücut kitle indeksi arttıkça cilt ile plevra arasındaki mesafe artmaktadır. Bu durumda obez hastalarda işlem başarısızlık oranının daha yüksek çıkacağı öngörülmüştür. Acil servise travma ile gelmiş ve tansiyon pnömotoraks olduğunu düşündüğümüz olgularda iğne torakostomi için uygun branül uzunluğunu acilde yapılan ultrasonografi ile saptamak, prob ile cilt basısı, meme dokusu, kas dokusu, yağ dokusu ya da hasta ajitasyonu gibi nedenlerle doğru ölçümler vermemektedir.
KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONU YAPILMIŞ BETA TALASEMİ MAJOR OLGULARININ ENDOKRİN GEÇ YAN ETKİLER AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Hematopoetik kök hücre nakli yapılan talasemi major (TM ) olgularında, hem primer hastalığa hem de kemik iliği nakil işlemine bağlı endokrinolojik sorunlar beklenmektedir. TM hastalarında artmış demir yükü bir çok vital organ yanısıra endokrin bezleri de etkileyerek büyüme geriliği ve diğer endokrinolojik sorunlara yol açmaktadır. Allojeneik kemik iliği transplantasyonu (KİT) yapılan olguların sayısının giderek artması ile birlikte, bir çok araştırmacının dikkati bu olgularda erken ve geç dönemde görülen komplikasyonlara yönelmiştir. Bu çalışmadaki amacımız, merkezimizde TM tanısı ile kemik iliği nakli yapılmış ve nakil sonrası en az iki yıl izlenmiş olguların endokrinolojik komplikasyonlar açısından değerlendirilmesidir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Kök Hücre Transplantasyon Ünitesi'nde, TM tanısı ile Ocak 1998-Ocak 2007 yılları arasında kemik iliği nakli yapılmış, yaş dağılımı 3,3 yıl-24 yıl arasında değişen 41 olgu (15 erkek, 26 kız) değerlendirmeye alındı. Olguların transplantasyon yaşı 7,5±4,9 yıl ve KİT sonrası izlem süresi 24-122 ay (ortalama 65,07 ay) idi. Kontrol grubu olarak; TM tanısı ile izlenen, benzer yaş grubundan, benzer transfüzyon ve şelasyon öyküsü olan 32 olgu (13 erkek, 19 kız) değerlendirmeye alındı. KİT grubu ve kontrol grubunun detaylı endokrinolojik muayenesi ve antropometrik ölçümlerine ek olarak, kemik metabolizma parametreleri [serum kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz (ALP), intakt parathormon (iPTH)], tiroid stimulan hormon (TSH), lüteinizan hormon (LH), follikül uyarıcı hormon (FSH), kortizol, adrenokortikotropik hormon (ACTH), kızlarda estradiol ve erkeklerde testesteron değerleri, açlık kan şekeri ve insülin değerleri, insülin like growth faktör1 (IGF-1), insülin like growth faktör binding protein-3 (IGF-BP3), ferritin ve hemoglobin düzeyleri çalışıldı. Komplikasyonların değerlendirilmesinde, boy kısalığı açısından transplant grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,68). KİT grubunun transplant öncesi boy SDS skoru ortalama -1,42 ± 0,26, transplantasyon sonrası boy SDS skoru ise -1,21 ± 0,23 olup aralarında istatistiksel yönden fark yoktu (p=0,96). Transplantasyon sonrası ağırlık SDS skorları ise transplantasyon öncesine göre anlamlı düzeyde daha iyi saptandı (p=0,010). KİT yaşı ile boy SDS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı ters korelasyon saptandı (p=0,008). KİT yaşı arttıkça boy SDS değerlerinin daha düşük olduğu görülürken, ağırlık SDS değerleri ile KİT yaşı arasında ilişki bulunamadı. KİT yaşı 7'nin altında olanların boy SDS skorları, 7 ve üzeri olan gruba göre daha iyi bulundu (p=0,02). KİT yaşı arttıkça femur boynu ve L2–4 vertebra Z skorları daha düşük değerlerdeydi (p=0,032, p=0,0001). KİT yaşı arttıkça insülin direnci görülme olasılığı da daha yüksek bulundu (p=0,01). Yedi yaş altında KİT yapılanlarda gonadal yetmezlik riski, 7 ve üzerindeki gruba göre daha düşük saptandı (p=0,009). Hipotiroidi, hipoparatiroidi ve adrenal yetmezlik gibi komplikasyonlar açısından KİT yaşının etkisi anlamlı bulunmadı. Bu çalışmada, 7 yaşından önce transplantasyon yapılan olgularda boy SDS değerlerinin, DEXA Z skorlarının daha iyi ve insülin direnci, hipogonadizm görülme olasılığının daha düşük olduğu görüldü. Bu nedenle TM tanısı almış olguların erken dönemde transplantasyon açısından değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Ancak kemik iliği naklinin primer hastalığa bağlı endokrinolojik komplikasyonları tümüyle ortadan kaldıramaması nedeniyle, olguların düzenli endokrin takiplerinin yapılmasının gerekli olduğu görülmektedir.