Anemia-iron deficiency
67 theses under this subject heading
Demir ve vitamin d düzeylerinin febril konvülziyon ile ilişkisi
Şentürk, M. Demir ve Vitamin D Düzeylerinin febril konvülziyon ile İlişkisi. DPU Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Kütahya, 2018. Febril konvülziyonlar (FK) benign karakterde, ateşle birlikte görülen çocuklardaki en yaygın nöbet tipidir ve tüm çocukların % 2-5'inde görülür. FK etyopatogenezinde ateş, yaş ve genetik eğilimin önemli rolleri vardır. Pediatrik hastalarda en sık rastlanan nutrisyonel eksiklik olan demir (Fe) eksikliğinin bir çok nörolojik problemde etkin rol oynadığı bilinmektedir. İnsanlarda D vitamini eksikliğinin erken beyin gelişimi üzerine olan etkisi konusunda yeterli çalışma olmamakla birlikte, in vitro olarak D vitamininin beyin hücreleri üzerine nöroprotektif etkisi olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı FK nedeniyle başvuran hastaların demir ve vitamin D düzeylerini retrospektif olarak inceleyip, FK ile aralarındaki bağlantının varlığını, FK etyopatagenezindeki yerlerini göstermektir. Çalışmanın hasta grubunu DPÜ Tıp Fakültesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne Ocak 2015 – Aralık 2016 tarihleri arasında basit ve komplike FK tanıları ile başvuran 6 ay - 5 yaş arasındaki afebril konvülziyon, serebral palsi, mental retardasyon gibi nörolojik bozukluğu, kan elektrolit dengesizliği olmayan, antiepileptik ilaç kullanmayan ve santral sinir sistemi (SSS) enfeksiyonu olmayan 78 hasta oluştururken, kontrol grubunu aynı tarihler arasında aynı yaş grubunda FK haricinde ateşli hastalıklar nedeniyle takip edilen 118 hasta oluşturdu. Hastaların retrospektif olarak klinik, sosyo-demografik özellikleri ve labaratuar sonuçları hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sisteminden bulunarak kaydedildi. Vitamin D seviyelerinin FK grubunda farklılık göstermediği, diğer taraftan demir eksikliği ve demir eksikliği anemisinin FK grubunda daha sık izlendiği görüldü. Konvülziyon riskini arttırması nedeniyle demir eksikliği anemisinin özellikle 6 ay - 5 yaş arası çocuklarda tedavi edilmesinin, febril hastalıkların nöbetle birlikte seyretmesini engelleyeceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Febril konvülziyon, Vitamin D, Demir Eksikliği
Diyabetik anne bebeklerinde kord kanı ferritin düzeyleri ve erken demir eksikliği anemisi gelişmesi arasındaki ilişkinin araştırılması
Diyabet gebelikte %16 gibi sık bir oranda görülen önemli bir sorundur. Maternal diyabet ister gestasyonel ister bilinen diyabet olsun, başta solunum, metabolik ve hematolojik problemler olmak üzere yenidoğan sağlığını etkileyen pek çok sorunu beraberinde getirmektedir. Bu sorunlardan biri de bu bebeklerde polisitemiye bağlı artan demir ihtiyacı ve uteroplasental yetmezlik gibi çeşitli sebeplerle demir depolarının yetersiz olmasıdır. Bu çalışmada Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan ünitemize başvuran maternal diyabeti olan bebeklerde doğumda ve 4. aya kadar takip eden aylarda seri olarak demir depolarını değerlendirmek ve bu bebeklerde demir eksikliği gelişme zamanını belirlemek amaçlanmıştır. Bu prospektif çalışmaya 25/12/2018-01/07/2021 tarihleri arasında yenidoğan ünitemize başvuran, 37 hafta ve üzerinde doğan, maternal diyabeti olan bebekler alındı. Doğumdan dördüncü aya kadar aylık takiplerle bebeklerde hemoglobin (Hb), hematokrit (Hct), demir, demir bağlama kapasitesi (DBK), ferritin düzeylerine bakılarak literatürdeki referans değerlerle karşılaştırıldı. Çalışmaya toplam 86 bebek dahil edildi. Kan uyuşmazlığı olan, 37 haftanın altında doğan, hipoksik doğum öyküsü olan, başka bir nedenle polisitemisi olan ve solunum sıkıntısı veya sepsis ön tanısıyla hastaneye yatışı olan bebekler çalışmaya dahil edilmedi. Dahil edilen 86 olgunun annelerinden %9'unda Tip 1 DM (diabetes mellitus), %15'inde tip 2 DM, %76'sında Gestasyonel DM (GDM) olduğu saptandı. Çalışmada gruplar arasında cinsiyet, gestasyonel hafta, doğum ağırlığı, doğum şekli, beslenme şekli, anne yaşı, mulitparite, gebelikte demir kullanımı açısından anlamlı fark olmadığı görüldü. Hastaların %17'sinde makrozomi, %9,3'ünde hipoglisemi saptandı, diyabet tiplerine göre dağılımına bakıldığında makrozomi Tip 2 DM'li olgularda, hipoglisemi Tip 1 DM'li olgularda anlamlı derecede yüksek oranda tespit edildi. Dört aylık izlemde demir eksikliği açısından laboratuvar bulguları median değerlerinin seyrine bakıldığında, Hb, Hct, demir, ferritin düzeylerinde azalma, DBK'da artış olduğu görüldü. Diyabet tiplerine göre değerlendirildiğinde, özellikle Tip 1 DM'li olgularda doğumda en düşük demir ve ferritin; en yüksek Hb ve Hct, takip eden birinci ayda da en düşük Hb ve Hct seviyesinin olduğu tespit edildi. Sonuç olarak bu çalışmada maternal diyabeti olan bebeklerde doğumdaki yetersiz demir depoları ve takip eden aylarda da Hb, demir ve ferritin düzeylerinde azalma olduğu ve bu bebeklerin demir eksikliği açısından takibinin önemi gösterildi. Anahtar Kelimeler: Diyabetik anne bebeği, demir eksikliği, demir deposu
Erişkinlerin demir eksikliği anemisi bilgi düzeyi ve demir takviyesine yönelik tutumları, nicel bir araştırma
DEA (demir eksikliği anemisi) prevalansı yüksek olmasına rağmen iştah açması ve kilo aldırma gibi sebeplerden dolayı bireylerin demir takviyelerini kullanmama durumu tedavide etkileyicidir. Tanımlayıcı bu araştırmada amaç DEA hakkında erişkinlerin bilgi düzeyleri ve demir takviyelerine karşı tutumlarının belirlenmesidir. Veri toplama aracı olarak kullanılan anket üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde sosyodemografik sorular, ikinci bölümde DEA bilgi düzey soruları ve üçüncü bölümde demir takviyelerine karşı tutum soruları yer almaktadır. Kadınların erkeklerden, sağlık personellerinin diğer meslek gruplarından daha fazla bilgiye sahip olduğu; yaĢ ile bilgi düzeyinin pozitif ilişkili olduğu görülmüştür. Toplamda %41.1‟i DEA teşhisi alan katılımcıların %38‟inin çok az, %39.7‟sinin hiç demir ilacı kullanmadığı tespit edilmiştir. Kişilerin %21.9‟u demir takviyesi ile asla kilo verilemediği, %34‟ü bu takviyelerin biraz iştah açtığı ve %9.4‟ü çok fazla iştah açtığı düşüncesinde olduklarını belirtmiştir. Bireylerde demir takviyelerinin kilo vermede engel olmadığı ve kaybedilen iştahın demir alımı ile normale döndüğü bilinmektedir. Sonuç olarak yetişkinlerin anemi hakkında bilgi düzeylerinin ve düzenli takviye kullanımının artırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Anemi, demir eksiliği anemisi, demir takviyesi, iştah, kilo verme, obezite.
Süt çocuklarında demir profilaksisinin oksidan aktivite ve deoksiribonükleik asit üzerine etkisi
Amaç: Demir eksikliği tüm dünyada en sık görülen nutrisyonel eksiklik olması nedeni ile bir çok ülkede 4. aydan itibaren demir profilaksisi uygulanmaktadır. Ancak bu uygulama ile demir profilaksisine ihtiyacı olmayan bebeklere de demir profilaksisi verilmektedir. Çalışmamızda demirin gereksiz alımının deoksiribonükleik asit (DNA) ve oksidan sistem üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Metod: Ülkemizde "Demir gibi Türkiye" projesi ile 4 aylık tüm bebeklere demir profilaksisi başlanmaktadır. Çalışmamıza 6 ayını doldurmuş sadece anne sütü alan sağlıklı bebekler dahil edildi. Son 2 aydır demir kullanan bebekler 1. grup, çeşitli nedenlerle demir kullanmamış bebekler 2. grubu oluşturdu. Anemi ve kan demir parametreleri, DNA hasarı ve oksidan-antioksidan aktivite seviyesini belirlemek için bebeklerden kan örnekleri alındı. Bebekler demografik faktörler, demir eksikliği, demir eksikliği anemisi, DNA hasarı ve oksidan-antioksidan aktivite düzeyleri yönünden karşılaştırıldı. Bulgular: Araştırmaya demir profilaksisi alan otuz sekiz, profilaksi almayan yirmi altı vaka dahil edildi. Vakaların 31'i erkek, 33 tanesi kız idi. Başvuru anında 1.grup ile 2. grubun ortalama ağırlıkları (8148±894 gr vs 8173±1024 gr p=0,918), hemoglobin değerleri (11,33±0,789 g/dl vs 11,08±0,966 g/dl p=0,261) ve ferritin (33,1 (7,6-237) ng/ml vs 30,4 (1,8-124) ng/ml p=0,505), demir (45,5 (23-127) ug/dl vs 51,5 (18-124) ug/dl p=0,738), demir bağlama kapasitesi (317,13±44,06 ug/dl vs 337,92±76,84 ug/dl p= 0,228), transferrin (258,36±39,8 mg/dl vs 275,84±61,3 mg/dl p=0,218) değerleri istatiksel olarak anlamlı değildi. 1. grupta DNA hasarı (41.05 vs 27,78 p=0,000) ve oksidan aktivite seviyesi (12,47 vs 10,75 p=0,000) yüksek saptandı. Sonuç: Altı aylık bebeklerde demir profilaksisi alımı ile DNA hasarı ve oksidan stresin arttığı görülmektedir. Bu nedenle demir desteğinin demir damlaları yerine d
Demir eksikliği anemisi ile HbA1C arasındaki ilişki
Amaç: Demir eksikliği anemisi toplumda oldukça sık gözlenen bir sağlık sorunudur. Dünya popülasyonunun yaklaşık %24,8'i anemik olarak saptanmıştır. Bu anemik hastaların yaklaşık olarak 500 milyonunda ise demir eksikliği anemisi görülmüştür. Glukoz regülasyonu takibinde HbA1c değeri ölçümleri oldukça önemli olup günlük pratikte tercih edilmektedir. Demir eksikliği anemisinin HbA1c'ye olan etkisi günümüzde halen tam olarak netlik kazanamamıştır. Biz de bu çalışmamızda diyabetes mellitus hikayesi bulunmayan bireylerde demir eksikliği anemisinin tedavi öncesi ve tedavi sonrası HbA1c düzeyine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamızda Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı polikliniklerine Aralık 2020- Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası 75 birey retrospektif olarak çalışmaya alındı. Hemoglobin değeri 12 mg/dl'nin altında olan bu bireyler anemik hasta grup olarak tanımlandı. Demir tedavisi başlanmış olan bu hastaların, tedavi aldıktan 8-12 hafta sonra bakılmış olan kan sonuçları incelendi. Dışlama kriterlerine sahip olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya alınan grupların hemogram, biyokimya ve diğer demir parametrelerinin (demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin) tedavi öncesi ve tedavi sonrası HbA1c ile arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Çalışmadaki gruplar arasında yaş ortalaması, vücut kitle indeksi, kan biyokimya değerlerinden; AST, ALT, Üre, Kreatinin, Folat düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Hastaların tedavi öncesi B12 medyan değeri 262(127-540) pg/ml iken, tedavi sonrası B12 medyan değeri 354,5(127-1345) pg/ml'dir. İki medyan değeri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark mevcuttur(p<0,001). Demir eksikliği anemisi tedavisi öncesi serum HbA1c düzeyi 5,33±0,37 ve tedavi sorası HbA1c 5,08±0,44 olarak bulundu. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,001). Hastaların tedavi öncesi glukoz ortalama değeri 91,27±8,5 mg/dl iken, tedavi sonrası glukoz ortalama değeri 88,32±9,37 mg/dl'dir ve iki ortalama değeri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmuştur(p=0,008). Sonuç: Demir eksikliği anemisi olan hastalarda serum HbA1c düzeyi istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı. Demir eksikliği anemisi hastalarının tedavi edilmesiyle hem primer olarak aneminin olumsuz etkileri düzeldiği hemde HbA1c değerinde anlamlı olarak düşüş saptandı. Anahtar Kelimeler: Demir Eksikliği Anemisi, HbA1c
Body composition analysis, blood pressure, vit D3, ferritin, iron, tsh and cbc in sera of patients with hair loss
This study was carried out to investigate some biochemical aspects in Iraq patients with hair loss compared to non-hair loss individuals. Recent studies on hair loss are one of the pathological and therapeutic challenges in the world. In the past 10 years, the chemical parameters of vitamin D3, ferritin and blood viscosity in hair loss have played a large role in new research, including in dermatology and especially hair loss. Vitamin D3, serum ferritin, TSH, and blood viscosity in hair loss. A prospective case study includes 50 male patients with hair loss and 50 male person with non-hair loss individuals causes. aged from 20-40 years old in Iraq / Baghdad. The results showed that the levels of hair loss patients significantly decreased when compared with non-hair loss individuals (P < 0.05). in each of the following parameters. Vitamin D3, serum ferritin, and basal metabolic rate. The blood pressure of the hair loss patients also decreased according to the chi-square test, while the levels below increased significantly when compared with those of the non-hair loss individuals (p < 0.05). body fat mass and the HCT level in plasma. While HB level in plasma, TSH and serum iron level non significant change occurred when compared with non-hair loss individuals (P < 0.05).
Çocukluk çağında demir metabolizması ve hepsidin
Amaç: Bu çalışmada demir eksikliği anemisi olmayan sağlıklı çocuklar ve demir eksikliği anemisi olan çocuklarda hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hacmi, demir bağlama kapasitesi, ferritin, transferin satürasyon indeksi ve hepsidin düzeylerini değerlendirip, bu iki grupta hepsidin değerleri arasındaki farkı veya ilişkiyi ortaya koymayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Çocuk Polikliniği'ne Aralık 2008 ve Eylül 2009 arasında başvuran yaşları bir ile onaltı arasında değişen, tam kan sayımında anemisi olan ve demir, demir bağlama kapasitesi ve serum ferritin değerleri demir eksikliği anemisi ile uyumlu, transferin satürasyonu < %16 ve C-Reaktif proteini (CRP) normal 94 demir eksikliği anemili olgu ve yine yaşları bir ile onaltı arasında değişen hemoglobin elektroforezi normal olan 91 sağlıklı çocuk çalışmaya alındı. Hasta grubunun ortalama yaşı 6,1 ±3,8 , kontrol grubunun ortalama yaşı 7,0 ±3,9 idi.İki grubun tam kan sayımı, serum demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin, CRP ve hepsidin parametreleri için kan örnekleri alındı. Anne sütü alımı ve beslenmeleri ayrıntılı olarak sorgulandı. Geliş yakınmaları kaydedildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Bir ile 3 yaş grubu arasındaki hastaların önde gelen başvuru şikayeti büyüme geriliği, kilo alamama, üç ile 7 yaş grubu arasındaki hastaların önde gelen başvuru şikayeti büyüme geriliği, iştahsızlık ve kilo alamama idi. Yedi ile 12 yaş grubu arasındaki hastaların önde gelen başvuru şikayeti kilo alamama ve büyüme geriliği, oniki ile 16 yaş grubu arasındaki hastaların önde gelen başvuru şikayeti ise kilo alamama ve büyüme geriliği idi.Sonuçlar değerlendirildiğinde serum hepsidin düzeyleri ortalaması kontrol grubunda 219,51± 70,72 ng/mL, hasta grubunun ise 141,44± 71,53 ng/mL olarak bulundu. İki grup ortalama değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p< 0,05).Serum hepsidin düzeyleri ile hem hasta hem de kontrol grubunda serum hemoglobin, demir ve ferritin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Hasta ve kontrol grubunda yeterli anne sütü alımı açısından fark yoktu. Hasta grubunun 94'ünün 70 (% 70,5)'inde dengesiz beslenme mevcuttu.Sonuç: Sonuç olarak hepsidinin gelecekte demir metabolizması bozuklukları sonucu gelişen hastalıkların ayırıcı tanı ve tedavisinde yer alacağı düşünüldü.Anahtar Kelimeler: Çocukluk yaş grubu, Demir eksikliği anemisi, Hepsidin.
Normotansif premenopozal kadın hastalarda demir eksikliği tedavisinin dipper ve non-dipper tansiyon paternlerine etkisi
Amaç: Demir eksikliği anemisi olan normotansif premenopozal kadın hastalarda demir eksikliği anemisi tedavisinin dipper tansiyon paterni ve kardiyovasküler bir risk belirteci olan non-dipper kan basıncı paternlerine etkisini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza herhangi bir kronik hastalığı olmayan demir eksikliği anemisi olan 37 hasta ve 35 sağlıklı birey dahil edildi. Demir eksikliği anemisi olan bireylerin tedavi öncesi ve tedavi sonrası ayrıca demir eksikliği anemisi olan bireylerin tedavi öncesi ile sağlıklı grubun rutin biyokimya ve ambulatuar kan basıncı parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası dipper ve non-dipper kan basıncı paternlerinde anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda demir eksikliği anemisinde tedavi sonrası gece sistolik kan basıncı değerlerinin anlamlı olarak düştüğünü saptadık. Ayrıca gündüz sistolik kan basıncı ve 24 saat ortalama sistolik kan basıncı değerleri tedavi sonrası azalma eğilimindeydi. Sağlıklı grupta da sistolik kan basıncı değerleri tedavi öncesi hasta grubuna göre daha düşük seyretme eğilimindeydi. Tedavi sonrası ALT, direkt bilirubin, trigliserit, demir, TSH, ferritin, hemoglobin, hematokrit, MCV, RDW düzeyleri tedavi öncesine kıyasla daha yüksek; total demir bağlama kapasitesi ve trombosit sayısı ise tedavi öncesine kıyasla daha düşüktü. Sağlıklı grup ile tedavi öncesi hasta grubu arasında ise dipper ve non-dipper kan basıncı paternleri ile diğer kan basıncı değerleri arasında anlamlı farklılık yoktu. Sağlıklı grupta yer alan bireylerin demir, ferritin, hemoglobin, hematokrit ve MCV düzeyleri hasta grupta yer alan katılımcılara kıyasla daha yüksek; total demir bağlama kapasitesi, RDW ve trombosit sayıları ise daha düşüktü. Sonuç: Gece sistolik kan basıncında artışın kardiyovasküler risk belirteci olan non- dipper kan basıncı paternine neden olabileceği düşünüldüğünde, gece sistolik kan basıncındaki düşmenin DEA tedavisi sonrası kardiyovasküler riskteki düşmeyi sağlaması açısından oldukça önemli olduğu düşünülebilir.
Talasemi major, intermedia ve orak hücre hastalarında biyokimyasal kemik belirteçleri, kemik dansitometrisi ve bunların demir birikimi ile korelasyonu arasındaki ilişki
Amaç:Çalışmanın amacı Ç.Ü.T.F Hematoloji polikliniğinde takip edilen talasemi major,intermedia ve orak hücrehastalarında biyokimyasal kemik belirteçleri ve kemik dansitometrisi arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem:Bu çalışmada Ç.Ü.T.F hematoloji polikliniğinde takip edilen 102 talasemi major,intermedia ve orak hücre hastası prospektif olarak incelenmiştir.Hastalardan biyokimyasal kemik belirteçleri olarak kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz,Dvitamini,parathormon ve ferritin bakıldı.Çekilen kemik dansitometrileri ile ilişkileri karşılaştırıldı.Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 20.0 (SPSS Inc.Chicago,III,USA) paket programı kullanıldı. Bulgular:Osteoporoz hemoglobinopatisi olan hastalarda normal populasyona göre oldukça sık bulunmuştur.Talasemi major,intermedia ve orak hücre hastalarında D vitamini düzeyleri oldukça düşük bulunmuştur.D vitamini düşüklüğü ve ferritin yüksekliği DEXA skorlarındaki gerileme ile istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Özellikle ağır D vitamini eksikliğinde DEXA skorlarındaki gerileme daha barizdir. Sonuç:Talasemi major,intermedia ve orak hücre hastalarının erken yaşlarda kemik dansitometrisi ile taramaları yapılmalı,kemik parametreleri incelenmelidir.Uygun D vitamini replasmanı ve ferritin düzeylerinin normal aralığa çekilmeye çalışılması osteporoza bağlı morbiditeyi azaltacaktır.
Ankilozan spondilitli hastalarda demir eksikliği anemisi araştırılması
Amaç: Ankilozan spondilit (AS), ön planda aksiyel iskelet sistemini tutan kronik inflamasyonla seyreden bir hastalıktır. Ankilozan spondilitli hastalarda subklinik intestinal inflamasyon görülür. AS'li hastaların % 50-60'ında asemptomatik ileal ve kolonik mukozal inflamasyon; % 5-10'unda inflamatuar barsak hastalığı (IBH) oluşur ve IBH'lı hastaların % 4-10 kadarında AS ile eşlik eden bulgular bulunur. Tedavide kullanılan NSAİİ lerin peptik ve duodenal ülserlere; bunların da demir eksikliği anemisine (DEA) sebep olduğu bilinmektedir. AS li hastalarda kronik hastalık anemisi ilişkisi iyi bilinmektedir. Ancak literatürde, AS li hastalarda DEA ile ilişkili herhangi bir çalışma mevcut değildir. Bu tezde ilk defa AS li hastalarda DEA sıklığı değerlendirilerek, etiyolojiye yönelik etkenler araştırılacaktır. Böylelikle AS li hastalarda demir eksikliği anemisinin değerlendirilmesinin önemi vurgulanacaktır Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Romatoloji Kliniği'nde takipli, Modifiye 2012 ASAS/EULAR kriterlerini karşılayan AS tanılı 94 hasta çalışmaya dahil edildi. DEA saptanan hastalarda etiyoloji araştırıldı. DEA saptanan 26 hasta ve kontrol grubu için seçilen AS si olan fakat anemisi olmayan aynı sayıda hastalarda, anemi parametreleriyle hepsidin ve solubl transferrin reseptörü 1 (sTfR1) çalışılarak karşılaştırma yapıldı. Elde edilen veriler SPSS versiyon 23.0 programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda 94 ardışık hastanın 26 sında demir eksikliği anemisi saptandı (%27). Toplumdaki prevalansa (% 1-2) göre AS li hastalarda daha yüksek oranda saptandı. DEA sı olan hastaların etiyoloji belirlemek için yapılan endoskopisinde % 62 mukozal inflamasyon; kolonoskopisinde % 11 mukozal inflamasyon saptandı. Bu hastalar; histopatolojik olarak biri Crohn hastalığı diğeri de çölyak hastalığı tanısı aldı. DEA sı olan hastalarda hepsidin, kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düşük çıktı (p<0.01). DEA olan 26 hasta ve anemisi olmayan randomize seçilen 26 AS hastası karşılaştırıldığında ortalama sTfR1 düzeyleri DEA olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,01). DEA olan hastalarda hastalık aktivasyonunu gösteren BASDAI, sedimentasyon değerleri istatistksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0.01, p=0.01). CRP değerleri ortalama olarak anemisi olmayanlara göre yüksek çıksa da istatiksel olarak anlamlı yüksek bulunmadı (p>0.05). Sonuç: DEA toplumdaki sıklığına göre AS li hastalarda daha sık görüldüğü tespit edildi. DEA olan hastalarda AS nin daha aktif olduğu saptandı. Her iki grupta NSAII kullanım yüzdesinin benzer oluşu; var olan intestinal mukozal inflamasyonun ilaçla ilişkisiz, hastalık aktivasyonu ile ilişkili olabileceği ve bunun DEA ya yola açabileceği; bu fikirlerin ileri araştırmalara fikir oluşturacağı yönünde düşünmekteyiz
Demir eksikliği anemisi olan doğumsal siyanotik kalp hastalıklı çocuklarda demir tedavisi öncesi ve sonrası pro-bnp düzeyleri ve kardiyak fonksiyonların karşılaştırılması
Amaç: Demir eksikliği anemisi olan doğumsal siyanotik kalp hastalıklı çocuklarda demir tedavisi sonrası NT-proBNP düzeyleri ve kardiyak fonksiyonların karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Eylül 2015 - Mart 2016 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı polikliniğine başvuran, siyanotik doğuştan kalp hastalığı tanılı, demir eksikliği anemisi saptanan altı ay ile 17 yaşları arasındaki 40 çocuk hasta çalışmaya alınmıştır. Çeşitli sebeplerden dolayı 26 hasta ile sonuçlar değerlendirilmiştir. Hastaların ilk geliş ve üçüncü ay kontrollerinde; demografik verileri, tam kan sayımı, periferik yayma, retikülosit, serum demir, total demir bağlama kapasitesi, ferritin düzeyleri, transferrin satürasyonlarıu, NT-proBNP düzeyleri ve Eko bulguları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma 26 hasta ile tamamlanmış olup yaş ortalaması 57,7± 54,6 aydı. Hastaların demir tedavisi öncesi ve sonrası laboratuvar değerlerinde; hemoglobin, hematokrit, MCV, MCHC, demir, ferritin, transferin saturasyonu, oksijen saturasyonu değerleri tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı derece artmıştır. RDW ve NT-proBNP düzeyleri yüksekliği kontrol sonuçlarında anlamlı olarak düşmüştür. Ekokardiyografi bulgularından; sol ventrikül sistolik fonksiyonlarından sol ventrikül EF ölçümlerinin ve sağ ventrikül diastolik çap ölçümlerinin değerlendirilmesinde sınırda anlamlı farklılık saptanmıştır. Sağ ventrikül diastolik volüm ölçümlerinin karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Sol ventrikül doku dopplerinde; MPİ ölçümlerinde 0. gün ile 90. gün arasında anlamlı farklılık saptanmıştır. Diğer EKO bulgularında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Demir tedavisi sonrası siyanotik doğuştan kalp hastalıklı çocuklarda kardiyak fonksiyonlarda iyileşme saptanmış olup NT-proBNP takipte, tedavinin değerlendirilmesinde kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Siyanotik doğuştan kalp hastalığı, demir eksikliği anemisi, NT-proBNP, ekokardiyografi
Çocukluk çağı demir eksikliği anemisi tanısı ile tedavi edilen hastaların elektrokardiografik değişikliklerinin değerlendirilmesi
Anemi, hemoglobin, hematokrit veya eritrosit düzeylerinin yaş ve cinse göre belirlenen normal değerlerinin altında olmasıdır. Hemoglobin tarafından dokulara oksijen taşınmasının yetersiz olduğu, pediatri kliniğinde sık karşılaşılan bir durumdur. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, gelişmekte olan ülkelerde 5 yas altı çocuklarda anemi sıklığı %39 olarak bildirilirken 5 -14 yaş arası çocuklarda %48'dir. Anemi tanısı konulan hastaların yarısı demir eksikliği anemisi olarak bildirilmiştir. Demir eksikliği anemisinin klinik spektrumu çok geniştir. En önemli non-hematolojik komplikasyonu ise kardiyovasküler sistem üzerinedir. Demir eksikliği anemisinin kalpte oluşturduğu elektrokardiografik değişikliklerin araştırılması amacıyla; DEA tanısı alan ve tedavi edilen hastaların QT, QTc, Tpe intervali, Tpe/QTc ve QT dispersiyon parametreleri tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerlendirilmiştir.
Çocuk hastalarda nutrisyonel anemilerin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Demir eksikliği, vitamin B12 eksikliği ve folik asit eksikliği başlıca nutrisyonel anemi nedenlerindendir. Bu çalışma nutrisyonel anemi tanısı alan hastalarda, demir eksikliği, B12 eksikliği, folik asit eksikliği ve kombine eksikliklerin (demir eksikliği+B12 eksikliği) sıklığını, yaş gruplarına göre dağılımını saptamak, kombine nutrisyonel anemilerin eritrosit indeksileri ile ilişkisini incelemek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Hematoloji Polikliniğine Ocak 2015- Aralık 2020 aralığında başvuran ve nutrisyonel anemi ile takip edilen 1 ay-18 yaş arası hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. Hemogram parametreleri, demir, total demir bağlama kapasitesi, ferritin, B12 ve folik asit düzeyi çalışılmış olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 252 (%61,9)'sı kız,155 (%38,1)'ü erkek olmak üzere toplam 407 hasta alındı. Hastaların ortalama yaşı 8,82 ± 6,15 yıl idi. Demir eksikliği anemisi 192 (%47,2) kişide, B12 eksikliği anemisi 23 (%5,7) kişide, kombine (demir+B12) nutrisyonel anemi ise 185 (%45,4) kişide saptandı. Nutrisyonel anemi en sık 12-18 yaş grubunda (%43,2) görülürken, ikinci sıklıkta 0-2 yaş grubunda (%21,9) görüldü. Başvuru sırasında en sık görülen semptom 115 hasta (%28,2) ile halsizlik olurken, bunu 63 hasta (%23,7) ile iştahsızlık izlemekteydi. Saf demir eksikliği anemisi olan hastalar ile kombine nutrisyonel anemisi olan hastaların yaş, WBC, RBC, Hb, Htc, MCH, MCHC, RDW, PLT, PLT/MCV, PLT/MCH demir bağlama kapasitesi, ferritin ve folik asit düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bununla birlikte demir eksikliği anemisi olan grupta MCV, demir, TS daha düşük saptanırken, kombine nutrisyonel anemisi olan grupta B12 düzeyi daha düşük saptandı (p<0.05). Kombine nutrisyonel anemisi olan grupta MCV değerinin ortalama 72,18 fl olduğu görüldü. Biz çalışmamızda izole B12 eksikliği anemisi ile başvuran 23 hastanın sadece bir (%4,3) tanesinde makrositoz saptadık. İzole B12 eksikliği anemisi grubunda 8 hastada mikrositoz (%34,7) saptanırken 14 hastada (%60,9) normositoz saptandı. Tartışma ve Sonuç: B12 eksikliği anemisinin tanısında yalnızca MCV değeri, her zaman yol gösterici olmayabilir ve megaloblastik anemi tanısında yalnız başına kullanılmamalıdır. Çalışmamızda izole B12 eksikliği anemisi olan 23 hastanın sadece bir tanesinde makrositoz olması bunun göstergesidir. Demir eksikliği, B12 eksikliği anemisinde görülen makrositozu maskeleyebilir. Ayrıca demir eksikliğine B12 vitamin eksikliği eşlik ediyorsa MCV'nin normal ya da düşük olması tanıda yanılmaya neden olabilmektedir. Çalışmamızda da görüldüğü üzere kombine nutrisyonel anemiler, demir eksikliği anemisi kadar sık görülmektedir ve mikrositer anemi olarak bulgu vermektedir. B12 eksikliği kalıcı nörolojik hasara neden olabildiği için, mikrositer anemi ile başvuran hastalarda demir parametrelerinin yanısıra B12 düzeyi de mutlaka bakılmalıdır. Anahtar kelimeler: demir eksikliği anemisi, B12 eksikliği anemisi, kombine nutrisyonel anemi, ortalama eritrosit hacmi
Pediatri servisinde yatan çocuk hastalarda demir, vitamin b12 ve folat eksikliğine bağlı anemi sıklığının belirlenmesi
Giriş ve Amaç : Anemi dünya genelinde sık görülen ve insan sağlığını etkileyerek önemli sonuçlara neden olan bir halk sağlığı problemidir. Anemi yaşamın tüm dönemlerinde insanları etkileyebilmektedir ancak en çok etkilenenler okul çağı öncesi çocuklar ve gebelerdir. Aneminin en sık nedeni nutrisyonel anemidir. Nutrisyonel anemi demir, vitaminB12, folat,çinko ve bakır gibi mikrobesinlerin yoksunluğunda ortaya çıkar. Demir eksikliği çocukluk çağında en sık görülen nütrisyonel eksikliktir. Bu çalışma servise yatırılan ve kronik böbrek yetmezliği (KBY) ve primer kemik iliği hastalığı olmayan çocuklarda nutrisyonel anemi sıklığını saptamak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Yapmış olduğumuz çalışma kesitsel bir çalıma olup, Ocak-Haziran 2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları servisinde yatan toplam 879 hasta üzerinde yürütülmüştür. Hastalar içinden KBY ve primer kemik iliği hastalığı olan çocuklar çıkarıldı ve geriye kalan 131 hastanın hemogram, retikülosit düzeyi , vitamin B12 ,folat, ferritin,C-reaktif protein (CRP) düzeyleri belirlendi. Boy ve kiloları ölçülerek Türk çocuklarının persentil büyüme eğrilerine göre değerlendirildi. Bulgular: Serviste yatan 879 hastada anemi oranı %54 olarak tespit edildi. KBY ve primer kemik iliği hastalığı olan hastalar çıkarıldığında ise anemi oranı %27 olarak bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastaların %40'ı 0-2 yaş grubundaydı. Kız ve erkek hastalar arasında hemoglobin, retikülosit, demir, ferritin, vitamin B12 ve folat değerleri arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Hastaların %55'inde herhangi bir nutrisyonel eksiklik tespit edilemedi, %37'sinde demir eksikliği, %3'ünde vitamin B12 eksikliği ve %13'ünde folat eksikliği tespit edildi. Hastaların; %44,3'ünde ortalama eritrosit hacmi (MCV) düşük (mikrositer), %48,9'unda MCV normal (normositer), %6,9'unda MCV yüksek (makrositer) bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastalardan %55'i akut enfeksiyonlar nedeiyle servise yatırılan hastalardan oluşuyordu. Sonuç: En sık rastlanan nutrisyonel anemi demir eksikliği anemisidir. Vitamin B12 eksikliğini değerlendirmesini sadece serum vitamin B12 düzeyi ile yapmak yanlış pozitif veya negatif sonuçlar elde edilmesine sebep olabilir. MCV değerini vitamin B12 ve folat eksikliği anemisini tanımada yardımcı parametre olarak kullanmak yanıltıcı olabilir. Akut enfeksiyonlar esnasında tespit edilen ve herhangi bir nutrisyonel eksikliğin eşlik etmediği anemiler akut enfeksiyon anemisi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu hastalarda enfeksiyon sonrasında anemi parametrelerini tekrar değerlendirmek gerekir. Anahtar Kelimeler: Anemi, Nutrisyonel Anemi.
Demir eksikliği anemisi olan hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası saf ses odyometri ve timpanometri bulgularının karşılaştırılması
Amaç: Demir elementi, vücut metabolizmasında oksijenin dokulara taşınmasında ve depolanmasında, protein, DNA ve RNA sentezinde, mitokondride elektron taşınmasında ve daha birçok metabolik olayda hayati öneme sahip bir elementtir. Bu elementin eksikliğiyle meydana gelen anemi nedeniyle oluşan doku hipoksisi, hücresel düzeyde etkilenmelere vücudun birçok yerinde patolojik etkilere neden olur. Bu tez çalışmasındaki amacımız demir eksikliği anemi tedavisinin, işitme sistemi üzerine etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye ve Hematoloji polikliniğinde 107 demir eksikliği anemili hastada, Haziran 2021-Eylül 2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu hastaların tedavi öncesindeki ve tedavi sonrasındaki semptomları, kan parametreleri ve odyolojik tetkikleri yapılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Bu çalışmadaki hastaların 100'ü kadın (%93,5) 7'si erkek (%6,5)'ti. Tedavi öncesi ve sonrası semptomların görülme sıklığı karşılaştırıldığında tinnitus, işitme kaybı, baş dönmesi şikayetlerinin tedavi sonrası azaldığı ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (sırasıyla; p<0,001, p=0,004, p<0,001). Odyometri değerleri karşılaştırıldığında, sağ kulak hava yolu (250, 500, 1000, 4000, 8000 Hz) ve kemik yolu (500, 1000 Hz) eşiği, sol kulak hava yolu (125, 250, 500, 1000, 2000, 8000 Hz) ve kemik yolu (500, 1000, 2000 Hz) eşiği istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı. Hastaların her iki kulakta timpanometrik gradiyent değeri tedavi sonrasında artmıştır (p<0,05). Sonuç: Demir eksikliği anemisi hastalarında yapılan demir tedavisi ile işitme frekanslarında düzelme olduğu görülmüştür. Anatar sözcükler: demir eksikliği anemisi, saf ses odyometri, timpanometri
Hemodiyaliz hastalarında eritroferon, hepsidin düzeyleri ve demir parametrelerinin ilişkisinin araştırılması
Giriş: Anemi, kronik böbrek hastalığı (KBH) hastalarında çok sık görülen önemli bir sorundur ve en önemli nedeni eritropoetin (EPO) düzeyinde göreceli düşüklük olmakla beraber; anemiye katkıda bulunan mutlak demir eksikliği, inflamasyon ve hepsidin artışı gibi birçok faktör vardır. Yakın zamanda EPO uyarısı sonrası eritroblastlardan salınan bir protein olarak tanımlanmış eritroferonun (ERFE) hepsidin salınımını baskıladığını ileri süren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda eritroferon, hepsidin, eritropoetin düzeyleri ve demir parametrelerini epoetin alfa ve darbopoetin olmak üzere iki farklı eritropoez stimüle edici ajan (ESA) alan ve ESA almayan hemodiyaliz hastalarında araştırmayı ve tedavi alan hastalarda ESA uygulanmasını takiben bu parametrelerin zaman içindeki değişimlerini incelemeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmamızda, hemodiyalize giren 60 hasta ESA almayanlar, epoetin alfa alanlar ve darbepoetin alfa alanlar olmak üzere 3 gruba ayrılarak iki aşamada incelenmiştir. İlk aşamada bu üç grupta hepsidin ve ERFE düzeyleri ile demografik veriler, KBH etyolojisi, diyaliz süresi, hemogram, demir parametreleri, EPO düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. İkinci aşamada yalnızca ESA kullanan hastalarla incelemeye devam edilmiş ve bu hastalarda ESA uygulanmasından hemen önce, 2. ve 7. günde hemodiyaliz öncesinde tekrar kanlar alınarak başta EPO, hepsidin ve ERFE düzeylerindeki değişim ve bu düzeylerin birbirleriyle, hemogram ve demir parametreleri ile olan ilişkisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bulgular: Hasta grupları yaş, cinsiyet, KBH süresi, hemodiyalize girme süresi, böbrek fonksiyonları, hemogram ve demir parametreleri açısından benzerdi ancak C- reaktif protein (CRP) düzeyi epoetin alfa grubunda diğer gruplardan daha yüksekti. Hepsidin ve ERFE düzeyleri açısından da gruplar arasında anlamlı fark yoktu. EPO düzeyi beklendiği gibi ESA almayan grupta düşüktü, diğer iki grupta benzerdi. ESA uygulamasını takiben yapılan incelemelerde EPO düzeyinin her iki grupta sayısal olarak 2. günde arttığı, 7. günde tekrar azalarak benzer bazal seviyelere indiği gözlenmekle beraber bu değişim yalnızca epoetin alfa grubunda istatistiksel anlamlı idi (<0,001). Hepsidin düzeyinin 2. günde ve 7. günde sayısal olarak giderek arttığı görülmekle birlikte bu değişim epoetin grubunda istatistiksel anlamlı olup hepsidinin 2. gündeki artışı darbepoetin grubunda istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı (epoetin grubunda 0, 2, 7.gün sırasıyla 5,7, 6,18, 7,54 ng\ml, p<0,001; darbepoetin grubunda sırasıyla 5,3, 6,75, 8,01 ng\ml, p=0,006). ERFE düzeyleri de sayısal olarak artma eğiliminde gözükmekle birlikte bu artış istatistiksel anlamlılığa ulaşmıyordu (epoetin grubunda 0, 2, 7.gün sırası ile 0,62, 0,64, 0,73 ng\ml, p=0,072; darbepoetin grubunda sırasıyla 0,5, 0,51, 0,89 ng\ml, p=0,069). Hem hepsidin hem ERFE düzeyleri 0, 2, 7. gün değerleri gruplar arasında farklı değildi. Sonuç: Hayvan çalışmaları ve diğer hasta gruplarında yapılan çalışmalarda endojen ve eksojen EPO uyarısı ile arttığı öne sürülmüş olan ERFE düzeyleri, bizim çalışmamızda ESA almayan ve farklı ESA'lar alan hemodiyaliz hastalarında benzer bulunmuştur. Yine ERFE ile baskılandığı düşünülen hepsidin düzeyi açısından çalışmamızda gruplar arasında fark saptanmamıştır ancak ESA uygulamasından sonra hepsidin düzeyleri özellikle bazal CRP' nin yüksek olduğu epoetin grubunda daha anlamlı olmak üzere progresif artış göstermiştir. Son dönem KBH hastalarında eritropoeze etki eden çok sayıda faktör ve karmaşık mekanizmaları yansıtır şekilde, bu hasta grubunda az sayıda olan ERFE çalışmalarında çelişkili sonuçlar bildirmektedir. Bizim çalışmamızda ESA sonrası ERFE düzeyleri çok dar bir aralıkta değişim göstermiştir ve her iki grupta da bir artış trendi izlemekle birlikte istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. ERFE' nin artışı ile hepsidinin ilk günlerdeki artış miktarı arasında anlamlı ve negatif yönde korelasyon saptanması çalışmanın kısmen küçük hasta sayısı ve ardışık ölçümlerin az sayıda olması gibi kısıtlılıkları nedeniyle net ortaya konamamış bir ilişki olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, hemodiyaliz, anemi, eritropoez stimüle edici ajanlar, eritropoetin, hepsidin, eritroferon
Demir eksikliği anemisi ile uyku bozuklukları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Demir eksikliği anemisi (DEA) en sık görülen kansızlık tipidir. Demir eksikliği durumunda bozulmuş monoamin oksidaz aktivitesine bağlı olarak hastalarda uyku bozukluğu ve dolayısıyla uyku kalitesi etkilenebilir. Bu çalışmada DEA tanısı alan erişkin hastalarda uyku kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan bu çalışmaya Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine çeşitli şikayetler ile başvuran ve tetkiklerinde demir eksikliği anemisi saptanan 78 hasta ile yaş ve cinsiyetleri benzer olan 74 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırmada sosyo-demografik formu, PUKİ ve PHQ-9 anketi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmada hasta grubunun %67,9'unun kötü uyku kalitesi (n=53), %32,1'inin iyi uyku kalitesi (n=25) olduğu görüldü. Kontrol grubunun %37,8'inin kötü uyku kalitesi (n=28), %62,2'sinin iyi uyku kalitesi (n=46) olduğu görüldü. Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında hasta grubunun uyku kaliteleri anlamlı olarak kötü bulundu (p<0,001). Hasta grubunun subjektif uyku kalitesi, uyku gecikmesi ve uyku süresi açısından anlamlı olarak yüksek puan aldığı saptandı (sırasıyla p=0,001, p=0,001, p=0,025). Hasta grubunda depresyon düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). Hasta grubunda PUKİ ve PHQ-9 skorları arasında pozitif yönlü orta düzeyde bir korelasyon saptandı (r=0,449; p<0,001). PUKİ ve PHQ-9 şiddetine göre gruplandırıldığında aralarında yine anlamlı bir ilişki olduğu görüldü (p=0,002). Sonuç: Çalışmamız göstermiştir ki demir eksikliği ile uyku bozuklukları arasında aydınlatılmayı bekleyen bir ilişki vardır. Çalışmamızda bu konuda yapılan az sayıda çalışmadan farklı olarak çalışmamız DEA'nin uyku süresinde kısalma yapabileceğini ortaya koymuştur. Ayrıca uyku kalitesi düştükçe depresyon şiddeti ve görünürlüğü artmaktadır. Anahtar Kelimeler: Anemi, Demir, Uyku, Depresyon
Büyüme gelişme geriliği veya anemi ile febril konvülziyon arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne febril konvülziyon ile başvuran hastalarda demir eksikliği anemisi parametreleri ve büyüme geriliğini değerlendirerek aynı yaş grubunda olan, yüksek ateşli fakat nöbet geçirmemiş çocuklarla kıyaslamayı amaçladık. Böylece bu çalışmada demir eksikliği anemisi ve büyüme geriliğinin febril konvülziyon için risk faktörü olup olmadığını araştırmak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel bir retrospektif çalışma olarak Ocak 2016-Eylül 2019 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk sağlığı ve Hastalıkları polikliniği ve Çocuk Aciline başvuran 6 ay - 78 ay arası 100 çocuk ile yürütülmüştür. Araştırmaya dahil edilen bireylerin yaşları, cinsiyetleri, nöbet şekli, nöbet süresi, ek hastalık varlığı sorgulandı. Enfeksiyon odağı tespiti için ayrıntılı fizik muayene yapıldı. Yaşları 0-18 ay, 18-24 ay ve >24 ay olmak üzere üç grupta incelendi. Demir eksikliği anemisi varlığı ve yokluğu açısından 2 grupta incelendi. Büyüme geriliği açısından Z skoru -2'nin üstünde olanlar, -2 ile -3 arasında olanlar ve -3'ten küçük olanlar şeklinde 3 grupta incelendi. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen bireylerin %50'si(n=50) febril konvülziyon geçirmiş (çalışma grubu), %50'si(n=50) febril konvülziyon geçirmemiştir (kontrol grubu). Katılımcıların %44'ü(n=44) kız, %56'sı(n=56) erkek cinsiyetteydi. Febril konvülziyonlu hastalarda serum hemoglobin ortalaması 11,50±1,78, ferritin ortalaması 35,62±41,71, MCV ortalaması 73,18±9,65 idi. Kontrol grubunda ise serum hemoglobin ortalaması 11,94±1,30, ferritin ortalaması 43,62±45,30, MCV ortalaması 75,03±5,60 idi. Febril konvülziyonlu hastaların %2'sinin (n=1) vücut kitle indeksi -2 ile -3 arasında, %2'sinin (n=1) vücut kitle indeksi -3'ün altındaydı. Kontrol grubunun ise %4'ünün (n=2) vücut kitle indeksi -2 ile -3 arasında iken vücut kitle indeksi -3'ün altında olan hiç birey bulunmamaktaydı. Sonuç: Febril konvülziyonların çoğu ateşli bir hastalığın erken dönemlerinde ortaya çıkar ve bazen de ilk bulgudur. Febril konvülziyonlu çocuklarda enfeksiyon odağı olarak ilk sırada akut üst solunum yolu enfeksiyonları bulunmuştur. Febril konvülziyonlu çocuklarda hemoglobin düşüklüğünün daha yüksek olduğu fakat istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Febril konvülziyonlu hastalarda %22 oranda demir eksikliği anemisi olduğu fakat kontrol grubuyla anlamlı fark olmadığı tespit edilmiştir. Araştırmamıza dahil edilen bireylerde büyüme geriliği açısından hasta grupları arasında anlamlı fark tespit edilmemiştir. Febril konvülziyonlu hastalarda demir eksikliği anemisinin ve büyüme geriliğinin risk faktörü olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusunda daha geniş çaplı araştırmalar yapılması gerekmektedir.
Periton diyalizi ve hemodiyaliz uygulanan hastalarda düzeltilmiş QT ve QT dispersiyonu ile demir parametreleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: . İlerlemiş renal hastalıkta ölüm şekli atipiktir, klasik myokardenfarktüsü göreceli olarak yaygın değildir. Ani ölüm ve ilerleyici kalp yetmezliği dahasıktır. Konvansiyonel EKG'de uzamış QT aralığının bazı kardiyak hastalıklarınaritmojenik durumları ile paralellik gösterdiği bilinmektedir. . QT dispersiyonu artışınınani ölüm ve ciddi ventriküler aritmiler açısından önemli bir risk faktörü olduğu ifadeedilmektedir ve patolojik olarak kalpteki bölgesel heterojen fibrosizi gösterir. KBY'deaneminin düzeltilmesi amacıyla yapılan kan transfüzyonları ve demir replasmanısonucunda parenkimal dokularda demir birikir. Kalpte biriken demir, miyokarddafibrozise yol açar. Miyokart repolarizasyonundaki bölgesel heterojeniteyi gösteren QTdve QTc dispersiyonunun demir parametreleriyle ilişkisini saptamak amacıyla buçalışmayı planladık.Materyal ve Metod: Hemodiyaliz ve periton diyalizi tedavisi gören, düzenliolarak eritropoetin ve demir replasmanı yapılan; kalp yetersizliği, diabetes mellitus,iskemik kalp hastalığı, çalışma gününde herhangi bir infeksiyon hastalığı olmayan,EKG'de dal bloğu, atrial fibrilasyon gibi aritmileri, bradikardisi veya taşikardisiolmayan; QT aralığını etkileyen herhangi bir ilaç kullanmayan veya elektrolitbozuklukları olmayan 35'i kadın, 25'i erkek olmak üzere toplam 60 hasta çalışmayaalındı. Bunlardan renal replasman tedavisi olarak 30 birey periton diyalizi, 30 bireyhemodiyaliz alıyordu. Hemodiyaliz alan grubun rutin hemodiyaliz işleminden bir günsonra sabah tetkikler için hastaların kanları ve EKG kayıtları alındı. Hasta gruplabenzer yaş ve cinsiyette 30 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Aynı tetkikleryapıldı, EKG kayıtları alındı. Bazet formülü kullanılarak QT mesafeleri hesaplandı. Enuzun QTc ile en kısa QTc mesafesini farkı QTc dispersiyonu olarak hesaplandı.Bulgular: Hemodiyaliz ve periton diyalizi gruplarının hemoglobin vehematokrit değerleri kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı. Hemodiyaliz veperiton diyalizi gruplarındaki olguların QT mesafeleri sağlıklı bireylere göre daha uzunbulundu. QTc ve QTd yaş, cinsiyet, diyaliz tipi ile ilişkili olmamasına rağmen QTcdiyaliz yaşı ile ilişkili bulundu. QTc hemoglobin, hematokrit, HDL, ferritin ile anlamlıilişki gösterdi. Korelasyon tablolarında da QTc'nin diyaliz yaşı, paratiroid hormon;sedimantasyon, ferritin ile pozitif; hemoglobin, hematokrit, HDL ile negatif korelasyongösterdi. QTd ile sadece paratroid hormonu arasında anlamlı ilişki vardı.Sonuç: Diyaliz hastalarının, böbrek fonksiyonları normal olan bireylere oranla,daha uzun QTc ve QT dispersiyonuna sahip olduğu anlaşıldı. Demir ve transferinsatürasyonu ile QTc ve QT dispersiyonu arasında herhangi bir ilişki tespit edilmedi.Çalışmamızın gösterdiği şudur ki; hastalarımızda anemi, ateroskleroz ve kalsiyumfosfor metabolizması, QT intervalerinin uzaması açısından daha belirleyiciparametrelerdir
Yaşlılarda anemi sıklığı ve özellikleri
AmaçAnemi insan sağlığı için pek çok hastalığın sebebi veya sonucu olabilen ve çok sık karşılaşılan klinik bir durumdur. Tüm yaş gruplarını etkiler ancak çocuklar, gebeler, yaşlılar gibi özel gruplarda korunma, tanı ve tedavi açısından farklılıklar arz etmektedir. Çalışmamızın amacı pek çok açıdan özellik gösteren yaşlı nüfusta anemi sıklığının ve özelliklerinin irdelenmesidir.MetodBu amaçla MELEN ÇALIŞMASI kapsamında Mayıs- Haziran 2010 tarihlerinde Düzce ilinin kuzey-doğusundaki Yığılca ilçesinde yaşayan 2298 kişi incelemeye alındı. 65 yaş ve üstü olan 430 katılımcı `geriatri grubu' olarak çalışmanın odak noktasını oluşturdu ve fizik muayene, anamnez ve laboratuar tetkikleri ile anemi sıklığı ve morfolojisi incelendi.BulgularToplam 430 yaşlı katılımcının 138 inde (%32) anemi tespit edildi. Kadınlarda anemi oranı %28 ve erkeklerde %36 bulundu. Yaşlıların 94'ünde ortalama eritrosit hacmi normal, 41'inde düşük ve 1 yaşlıda yüksek bulundu. Demir eksikliği 58 kadın ve 38 erkek olmak üzere 96 (%32) yaşlıda mevcuttu ve bu açıdan cinsiyet farkının anlamlı olmadığı görüldü. Toplam 106 (%24) yaşlı katılımcıda vitamin B12 eksikliği ve 30 (%6) yaşlıda folik asit eksikliği görüldü. Anemilerin %41'i demir eksikliği, %8'i kronik inflamasyon, %14'ü renal ve %37'si açıklanamayan anemiler olarak değerlendirildi.SonuçAneminin yaşlı kişilerde genelden faklı özellikler taşıdığı görülmektedir ve etiyoloji, tedavi ve önlemler açısından özel yaklaşımlar gerektirmektedir. Yaptığımız çalışma Türkiye'de yaşlı hastalarda aneminin tahmin edilenden (Avrupa ve Amerika'dakinden) daha sık ve daha büyük bir sorun olabileceğini göstermektedir.
2012-2015 yılları arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Kliniği'nde izlenen derin anemili olguların incelenmesi
Amaç: Derin anemi dünyadaki önemli sağlık problemlerinden biridir. Bu çalışmanın amacı Düzce Üniversitesi Çocuk Kliniği'nde izlenen derin anemili olguları değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Kliniğinde Ocak 2012-Temmuz 2014 tarihleri arasında derin anemi tanısı ile yatan 119 hasta prospektif olarak incelendi. Derin anemi tanısı konulan olguların yaş, cinsiyet, fizik inceleme ve laboratuar bulguları değerlendirilerek etyolojik nedenler araştırıldı. Derin anemi kriterleri, Dünya Sağlık Örgütü'nün yayınladığı şekilde belirlendi. Bulgular: Toplam 119 olgunun 49 (%41,2)'u erkek, 70 (%58,8)'İ kız. Yaşları 0,25 ile 18 yaş arasında olup ortalama 6,7±6,23 (0,25-17,5) yaştı. Anemili olgular değerlendirildiğinde kız cinsiyette oransal olarak fazla görüldüğü tespit edildi. Derin anemi ayırıcı tanısına göre göre hastalar değerlendirildiğinde; 52 (%43,7)'sinde demir eksikliği anemisi (DEA), 29 (%24,4)'unda kronik hastalık anemisi (KHA), 21 (%17,6)'inde kanama, 5 (%4,2)'inde otoimmun hemolitik anemi, 3 (%2,5)'ünde lösemi, 3 (%2,5)'ünde herediter sferositoz, 1 (%0,8)'inde talasemi major, 1 (%0,8) 'inde sideroblastik anemi, 1 (%0,8)'inde megaloblastik anemi olduğu tespit edildi. 2 (%1,7)'sinin çocukluk çağı geçici eritroblastopenisi tanısı saptandı. Yukarıda değerlendirilen ana tanılara ek olarak, ikincil tanı olarak 14 (%11,8) hastada demir eksikliği anemisi veya demir eksikliği, 8 (%6,7) hastada Vitamin B12 eksikliği, 1 (%0,8) hastada folat eksikliği olduğu saptandı. Tüm vakaların 52 (%43,7)'ünde DEA olduğu ve 27(%51,9)'sinin 5-18 yaş arasında olduğu tespit edildi. Çalışmamızda DEA ve KHA olgularda eritrosit indekslerini inceledik. KHA ile DEA grubu arasında MCV (Ortalama eritrosit hacmi), MCH (Ortalama eritrosit hemoglobini), ferritin, serum demiri karşılaştırıldığında bu değerlerin DEA grubunda kronik KHA oranla anlamlı olarak düşük olduğu gözlendi (p<0,05). Demir eksikliği olan hastalarda, Ferritin ile Hb (hemoglobin) arasında pozitif yönlü orta düzeyde bir korelasyon olduğu (r=0,457, p=0,001), ferritin ile beyaz küre arasında pozitif yönlü zayıf düzeyde korelasyon olduğu (r=0,315, p=0,029) saptandı. Derin anemili hastalarımızda DEA tanısı koymak için RDW'nin duyarlılık ve özgüllüğü sırası ile %71,2 ve %74,6 olarak bulundu. Derin anemili olgularımızda DEA tanısı koymak için MCV'nin duyarlılık ve özgüllüğü sırası ile %92,4 ve %86,6 olarak tespit edildi. RDW ve MCV birlikte değerlendirildiğinde ise duyarlılık %75,1 ve özgüllük %85 olarak tespit edildi. Derin demir eksikliği anemisi olan hastalarda eşlik eden sistemik hastalıklar incelendiğinde en sık 7 (%13,3) olguda pulmoner hastalıklar (bronşiolit, pnömoni, tbc), 6 (%11,5) olguda nörolojik hastalıklar (migren, epilepsi, hidrosefali, menenjit, serebral palsi, mental retardasyon) olduğu görüldü. Derin anemili demir eksikliği anemisi olan hastaların tedavisinde 42 (%80)'sine eritrosit süspansiyonu verildi. Sonuç: Dünya genelindeki derin anemili çocuklarda olduğu gibi, bizim çalışmamızda da olduğu gibi %50'den fazla çocukta etyolojide demir eksikliği anemisi saptandı. Çalışmamızdaki veriler nutrisyonel anemilerde, folik asit ve demir alımının artırılması, sanitasyon önlemlerinin artırılması ile genel anemi prevalansının ve derin anemi prevalansının dünya genelinde ve ülkemizde de azalacağını desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Derin anemi, çocuk, hematolojik parametreler, eşlik eden hastalıklar, demir eksikliği anemisi
Siyanotik doğuştan kalp hastalıklı çocuklarda demir eksikliği ve tedavisinin viskozite üzerinde etkileri
Siyanotik doğuştan kalp hastalarında arteriyel oksijen saturasyonunun düşük olması nedeniyle sekonder eritrositoz görülmektedir; hastaların Hb, Hct düzeyleri yaş gurubuna göre beklenenden yüksek değerlerdedir. Sekonder eritrositozun doğal bir sonucu olarak hastalarda demir tüketimi artmıştır. Siyanotik doğuştan kalp hastalarında demir eksikliği sık görülen bir durum olup hastaların izleminde demir tedavisi sıklıkla önerilmektedir. Ancak demir tedavisi ile birlikte hastalarda Hb, Hct düzeyleri de artmaktadır. Siyanotik doğuştan kalp hastalarında en önemli klinik sorunlardan biri olan hiperviskozite yüksek Hb ve Hct düzeyleri ile doğrudan ilişkilidir. Bu çalışma siyanotik doğuştan kalp hastalarında demir tedavisinin viskozite üzerindeki etkisini araştırmak amacı ile planlanmıştır. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalında izlenen 20(%51) kız, 19(%49) erkek, ortalama yaşları 9,9 ± 6,2 yıl, ortalama ağırlıkları 33 ± 18,4 kg olan 39 siyanotik doğuştan kalp hastalıklı hasta değerlendirilmiştir. Hastalar ferritin düzeylerine göre demir eksikliği olan ve olmayan iki guruba ayrılmış; demir eksikliği saptanan guruba 4 mg/kg/gün dozda iki değerlikli demir tedavisi 3 ay süre ile uygulanmıştır. Demir eksikliği saptanmayan guruba ise herhangi bir tedavi verilmemiştir. Her iki gurubun da başlangıçta ve üç ay sonra klinik ve laboratuvar bulguları değerlendirilmiş, viskozite ölçümleri yapılmıştır. Otuzdokuz hastanın 21(%53,8)?inde demir eksikliği saptanmıştır. demir eksikliği ile MCH, MCV düşüklüğü ve RDW yüksekliği arasında korelasyon bulunmuştur. Üç ay süre ile demir tedavisi uygulandıktan sonra hastaların Hb ve Hct değerlerinde artış olmasına karşın viskozite değerlerinde artış görülmemiştir. Demir tedavisinden sonra hastaların hiperviskozite semptomlarında azalma, ortalama oksijen saturasyonlarında ise artış görülmüştür. Bu çalışma siyanotik doğuştan kalp hastalığı olan çocuklarda demir tedavisinin gerekli ve güvenli olduğunu göstermiştir. Demir eksikliği olmayan hastaların 3 ay sonra yapılan kontrol değerlendirmelerinde ise; demir eksikliği anemisi gelişmese bile Hb, Hct, serum demir, ferritin düzeylerinin anlamlı olarak düştüğü görülmüştür. Bu sonuç hastaların izleminde idame dozdan demir desteğini gündeme getirmelidir.
Kanser hastalarında anemi sıklığı ve sebeplerinin incelenmesi
GiriĢ: Anemi kanser hastalarında sık görülen hematolojik klinik bir tablodur. Aneminin hastalarda tüm sistemik fonksiyonları, emosyonel ve kognitif fonksiyonları da içeren etkisi, yaşam kalitesine ve sağ kalıma olumsuz etkileri bilinmektedir. Kanser hastalarında anemi etyolojsi çeşitli mekanizmalarla açıklanan kansere sekonder anemi, sistemik kemotarapi (KT), radyoterapi (RT) ve kronik hastalıkların eşlik ettiği durumlardan oluşan multifaktöryel nedenlerle açıklanır. Hastalarda hafif halsizlikten günlük rutin aktivitelerini kısıtlayan çeşitli semptomların görüldüğü kanser kliniğine eşlik eden anemi sıklığını, sebeplerini tanımlamak kanserli hastanın yaşam kalitesi, sağ kalımını artırmak ve anemi tedavi yönetimini belirlemek açısından önemlidir. Gereç Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Onkoloji Kliniğine Ocak 2014 - Haziran 2015 tarihleri arasında başvuran 18 yaş üstü 312 hasta alınmıştır. Biz çalışmamızda retrospektif olarak demografik özellikler, kronik hastalıklar, kanser türü, evresi, kansere yönelik KT ve RT, anemi etiyolojisine yönelik hematolojik ve biyokimyasal tetkikleri içeren data oluşturduk. Onsekiz yaş altı hastalar ve klinik, laboratuvar ve görüntüleme gibi dosya bilgi yetersizliği olan hastalar çalışma dışında bırakılmıştır. Hgb değeri <12gr/dl olan hastalar anemik olarak kabul edilmiştir. Başlangıç Hgb değerleri ve tedavi sürecindeki son poliklinik başvuru Hgb değerleri kaydedilmiştir. Anemi etyolojisine yönelik hemogram parametreleri, serum demir, ferritin, total demir bağlama kapasitesi (TIBC), Mean corpuscular volüme (MCV), transferrin satürasyonu (TS), B12, değerlendirildi. İstatistik anlamlılık düzeyi olarak 0,05 alınmış ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiş ve hesaplamalarda SPPS (ver. PASW 18) programı kullanılmıştır. Bulgular: Solid tümörü olan kanser hastalarına yönelik 312 hastayla yaptığımız çalışmamızda anemi görülme oranı 38,8% (n=115) saptanmıştır. Anemisi olan kanser hastalarında ortalama Hgb düzeyi 10,6gr/dl olup hafif düzeyde anemik olan olgular (Hgb 10-12gr/dl) çoğunlukta saptanmıştır. Anemi saptanan kanser hastalarında medyan yaş 65 olup anemik olmayan hastalarla karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksek bulunurken, orta ve derin anemik hastalarda da (Hgb<10gr/dl) ortalama yaş 67 olarak anemik olmayan ve hafif anemisi olan hastalara göre anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,002, p=0,001). Anemisi olan olgularda tanı anında metastatik olma durumu, KT uygulanma oranı anemisi olmayanlara göre anlamlı yüksek saptanmıştır (p=0,04, p=0,006, p=0,01). KT tedavi sürecinde platin içerikli KT'nin uygulandığı genitoüriner (mesane ve jinekolojik kanser) kanserlerde anemi sıklığı anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,005). Anemi etiyolojisine yönelik incelemede kronik hastalık anemisi daha sık görülmekle birlikte (n=65) demir eksikliği anemisi, B12 eksikliği, renal hastalığa bağlı anemi de gözlenmiştir. Meme kanseri tanılı hastalarda demir eksikliği görülme oranı anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,006). Sonuç: Kanser hastalarında tanı anında ve tedavi sürecinde anemi sıklığı ve sebeplerinin incelenmesine yönelik çalışmamızda; tanı anında yaş ve metastatik olup olmama durumunun, tedavi sürecinde ise kanser tipinin ve kemoterapi alıp almamanın anemi üzerine anlamlı etkisi görülmüştür. Tespit ettiğimiz bu bulguların kanser hastalarında anemi oranlarında farklılıklara sebep olabileceği kanısındayız. Anemi etyolojisine yönelik incelememiz sonucunda ise tedavi sürecinde kronik hastalık anemisi tüm kanser hastalarında daha sık olmakla birlikte, demir eksikliği anemisi meme ve gastointestinal kanserli olgularda genitoüriner ve akciğer maligniteli olgulara göre daha sık bulunmuştur. Anemi gelişiminin önlenmesi ve yönetiminin yapılabilmesi için sadece Hgb düzeylerine göre olan anemi değerlendirmesi yerine demir eksikliğinin de kanser hastalarında oluşturduğu olumsuz etkiler nedeni ile etyolojiye yönelik tetkiklerin daha ayrıntılı incelenmesini önermekteyiz. ANAHTAR KELİMELER: Anemi, kanser, prevelans, anemi etyoloji, kemoterapi, demir eksikliği
Demir eksikliği anemisinde tedavinin ghrelin ve hepsidin düzeylerine etkisi
Giriş: Anemi dünya çapında bir halk sağlığı sorunudur. En sık görülen anemi nedeni demir eksikliği anemisidir. Demir eksikliği anemisi (DEA) tedavisi basit gibi görünse dahi özellikle oral demir tedavisine uyumda problemlere sık rastlanır. Tedavi sürecinde kilo alımı hastaların ilaçları düzenli kullanmaması ya da bırakmasına neden olan önemli bir sorundur. Ghrelin iştah ve kilo alımı, hepsidin ise demir metabolizması ile ilgili son yıllarda araştırılan parametrelerdir. Ghrelin mide fundusundan salgılanan, açlık hissini uyaran bir hormondur. Merkezi ya da periferal yoldan iştah ve gıda alımını arttırır. Hepsidin, bağırsaktan demir emiliminin bir homeostatik düzenleyicisidir. Çalışmamızda DEA tedavisinde ghrelin ve hepsidin düzeylerindeki değişimleri araştırarak, DEA'de görülen çok sayıda semptomu ve tedavi sırasında yaşanan kilo alımı ilişkili uyum problemlerini açıklamaya katkı sağlayacak bilgiler edinmeyi umuyoruz. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Ekim 2015 - Ekim 2016 tarihleri arasında Dahiliye ya da Hematoloji polikliniğine başvuran, 18 yaş üzeri, WHO veya Türk Hematoloji Derneği kriterlerine göre demir eksikliği anemisi (Hgb değeri kadınlarda <12gr/dl, erkeklerde <13 gr/dl ve Ferritin <15 ng/mL ) tanısı konan 130 hasta dahil edildi. Dışlama kriterlerinden birini taşıyan veya onam vermeyen 43 kişi çalışma dışı bırakıldı. 87 hasta ve 50 kişilik kontrol grubu ile çalışma tamamlandı. Hasta ve kontrol grubundan yaş, cinsiyet, kilo, boy, bel-kalça çevresi ölçümleri, VKİ bilgileri ve kan örnekleri alındı. Hastaların demir eksikliği tedavisi sorumlu doktorunun önerdiği doz ve yöntemle yapıldı, araştırmacılar tedavi üzerine herhangi bir etkide bulunmadı. Tedavinin 3. ayından önce olmamak kaydıyla, hastanın takip edilmekte olan anemi parametreleri (hemoglobin, ortalama eritrosit hacmi, ferritin) normale döndükten sonra hasta grubunda ölçümler ve kan tetkikleri tekrarlandı. Kontrol grubundan bir kez, hasta grubunda tedavi öncesi ve sonrasında olmak üzere iki kez alınan örneklerde hepsidin ve ghrelin düzeyleri incelendi. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ) , bel ve kalça çevresi açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Hasta grubunda tedavi sonrasında kilo, VKİ, bel ve kalça çevresi ölçümlerinde anlamlı artış saptandı (p<0,001). Hastaların tedavi sonrasında ortalama 1,15kg aldığı (p<0.001), VKİ'nin 25.86 kg/m2 den 26.33 kg/m2 ye yükseldiği (p<0.001), bel çevresinin 0,81cm, kalça çevresinin 0.82 cm arttığı (p<0.001) ancak bel /kalça oranının sabit kaldığı saptanmıştır. Hasta grubunun tedavi öncesi plazma hepsidin ve ghrelin seviyesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (hepsidin için 80±21 ng/dl vs. 179 ng/dl p<0.001, ghrelin için 152±119 pq/ml vs 213±167 pq/ml, p=0.026). Demir tedavisi sonrası hepsidin seviyelerinin tedavi öncesine göre anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir (80±21 ng/dl vs 92±13 ng/dl p<0.001). Tedavi sonrası bakılan plazma ghrelin seviyelerinde de artış trendi olmakla beraber istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır (152±119 pq/ml karşın164±150 pq/ml, p=0,589). Ghrelindeki kişisel artışların korelasyonları incelendiğinde, ghrelin artışının hem kilo hem de VKİ artışı ile pozitif yönde anlamlı korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: Demir eksikliği anemisi tanılı hastalarda sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hem bağırsaktan demir emilimi ile ilişkili etkileri bilinen hepsidin hem de iştah ilişkili temel hormonlardan olan ghrelin seviyesini düşük saptadık. Tedavi sonrası bu belirteçlerin her ikisinde de artış olmakla beraber yalnızca hepsidindeki artış belirgindi fakat kilo alımı ile ilişkili bulunmadı. Ghrelindeki artış muhtemelen kilo alımının ghrelin düzeylerini fizyolojik olarak baskılaması nedeniyle istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı. Ancak hasta bazında kilo artışı incelendiğinde düşük düzeyde de olsa ghrelindeki artışla pozitif yönde korelasyon saptandı. Demir eksikliği anemisinin önemli semptomlarından biri olan iştahsızlığın ve tedaviyle ortaya çıkan kilo alımının ghrelin ve hepsidin düzeylerindeki değişimle ilişkili olabileceğini ortaya koyduğumuz çalışmamızın, bu konuda yapılacak daha geniş ve kontrollü çalışmalara ışık tutacağını umuyoruz. Anahtar Kelimeler: Demir eksikliği anemisi, ghrelin, hepsidin, iştah, kilo alımı