Thiols
79 theses under this subject heading
Kontrast ilişkili nefropatide KIM-1, profilin-1 düzeyleri ve tiyol disülfit homeostazının değerlendirilmesi
Giriş: Kontrast madde nefropatisi (KMN), hastanede gelişen akut böbrek hasarının (ABH) üçüncü en yaygın nedenidir. Bazı biyobelirteçler, böbrek hasarını erken dönemde tespit edebilir. Çünkü böbrek hasarı, kontrast maddenin uygulanmasından hemen sonra başlar. Böbrek Hasarı Molekülü-1 (KIM-1), fizyolojik koşullar altında böbrekte oldukça düşük içeriklerde eksprese edilen bir proteindir. Profilin-1 (PFN-1) endotel hücre disfonksiyonu yapar ve akut böbrek hasarı ile ilişkilendirilmiştir. Plazma tiyol disülfit homeostazı (TDH), kontrast madde ile sinerjistik bir etki gösterir ve ABH görülme sıklığını arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, kontrast madde uygulaması ile KMN gelişim riskini değerlendirmede KIM-1, PFN-1 düzeyleri ve TDH'nın kullanılabilirliğini değerlendirmektir. Amaç: Bu çalışmanın amacı koroner anjiyografi sırasında kontrast madde uygulanan hastalarda böbrek fonksiyon bozukluğu gelişen ve gelişmeyen grup, ile sağlıklı gönüllüler arasında KIM-1, PFN-1 düzeyleri ve TDH'nı değerlendirerek KMN gelişim riskini belirlemektir. Yöntem: Çalışmaya etik kurul onayı alındıktan sonra, hastanemiz anjiyografi ünitesinde Ocak 2023-Haziran 2023 tarihleri arasında koroner anjiyografi yapılması planlanan hastalar dahil edildi. İşlem öncesinde iki biyokimya tüpüne kan alınarak santrifüj edilip -80° C'de saklandı. Koroner anjiografi işleminden sonra 48-72 saat içinde hastaların rutin kontrol kanlarına bakıldı. KMN gelişmeyen 30, KMN gelişen 30 ve 30 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 90 katılımcıda KIM-1, PFN-1, tiyol disülfit düzeyleri değerlendirildi. Bulgular: PFN-1 kontrol grubunda ortalama 318,6±84,9 pg/ml, KMN gelişen hastalarda 631,1±431,8 pg/ml, KMN gelişmeyen hastalarda ise 414,9±183,3 pg/ml'idi. KMN gelişen grup ile KMN gelişmeyen grup PFN-1 değerleri arasındaki fark anlamlıydı (p=0,015). KIM-1 kontrol grubunda ortalama 1,9±0,5 ng/ml, KMN gelişen hastalarda 5,8±1,1 ng/ml, KMN gelişmeyen hastalarda 2,7±1,0ng/ml'idi. PFN-1 ile KIM-1 arasında kuvvetli pozitif yönde korelasyon vardı (r=0,789 p≤0,001). KMN gelişen ve KMN gelişmeyen hasta grupları KIM-1 düzeyleri arasındaki fark anlamlıydı (p=0,043). KMN gelişen ve KMN gelişmeyen grupların total tiyol, doğal tiyol, disülfid, disülfid/doğal tiyol (SS/SH), disülfid/total tiyol (SS/TT), doğal tiyol/total tiyol (SH/TT) düzeyleri arasındaki fark istatiksel açıdan anlamlı değildi (sırasıyla p=0,965, p=0,933, p=983, p=0,856, p=0,891, p=0,891) KMN gelişen hastalar ile sağlıklı kontrol grubunun doğal tiyol, disülfid, disülfid/doğal tiyol (SS/SH), disülfid/total tiyol (SS/TT), doğal tiyol/total tiyol (SH/TT) değerleri arasında ki fark istatiksel açıdan anlamlıydı (hepsi için p<0,001). KMN gelişmeyen hastalar ile sağlıklı kontrol grubunun doğal tiyol, disülfid, disülfid/doğal tiyol (SS/SH), disülfid/total tiyol (SS/TT), doğal tiyol/total tiyol (SH/TT) değerleri arasında ki fark istatiksel açıdan anlamlıydı (hepsi için p<0,001). Sonuç: Tanı ve tedavi amacıyla kontrast madde verilerek yapılan işlemlerde KMN tanısının erken konulup, gerekli önlemlerin alınması çok önemlidir. KMN gelişme riski taşıyan hastalara kontrast madde verilmeden bakılacak olan KIM-1, PFN-1 düzeylerinin ölçümü, KMN gelişim riskini saptamada önlemlerin erken alınmasına, hastanede kalış sürelerinin kısaltılmasına, morbidite ve mortalitenin azaltılmasına yardımcı olabilecek umut verici bir belirteçdir. Anahtar kelimeler: kontrast madde nefropatisi, KIM-1, Profilin-1, Tiyol disülfit homeostazı
Asit sıvılarının ayırıcı tanısında kalprotektin düzeyi, tiyol-disülfid dengesi ve oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Siroz, kanser ve kalp yetmezliği gibi birçok yaygın hastalığın neden olduğu periton boşluğunda patolojik sıvı birikmesine asit denir. Asit etiyolojisinde tanısal zorluğun giderilmesi için farklı diagnostik parametrelerden en sık kullanılanı serum-asit albümin gradiyentidir. Kullanılacak yöntemde; tanısal doğruluk, sensitivite ve spesifisitenin yüksek olması, kolay ve ucuz olması aranan özelliklerdendir. Bu çalışmanın amacı, asit sıvısında kalprotektin, tiyol-disülfid, total oksidan ve total antioksidan düzeylerini ölçmek ve asit ayırıcı tanısında kullanılabilirliklerini araştırmaktır. Yöntem ve Gereçler: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji servisinde batında asit tespit edilen ve parasentez işlemi yapılan 88 hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Batında minimal asit tespit edilen ve parasentez işlemi yapılamayan hastalar, vitamin takviyesi ve antioksidan ilaç kullananlar çalışma dışı tutuldu. Asit evrelemesi, International Ascites Club tarafından önerilen evreleme ile, grade 1 (hafif), grade 2 (orta), grade 3 (ileri) olarak evrelendi. Grade 1 asiti olan hastalara ultrason eşliğinde, grade 2-3 asitli hastalara ise fizik muayene ile kalın uçlu iğne kullanılarak, steril bir şekilde parasentez yapıldı. Bu asit örnekleri -40°C sıcaklıkta saklandı. Asit sıvısında glukoz, albümin, laktat dehidrogenaz, total protein, hemogram, kalprotektin, tiyol-disülfid, total antioksidan ve total oksidan parametreleri çalışıldı. SPSS programı kullanılarak istatistiksel analizler yapıldı. Çalışmaya katılan hastalardan aydınlatılmış onam formları ile bilgilendirme yapılarak onamları alındı, Helsinki Deklorasyonu ilkelerine göre yapıldı, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan onay alındı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 88 hastanın 56'sı (%63,6) kadın, 32'si (%36,4) erkek, yaş ortalaması 60,43 ± 18 (dağılım 16-87) yaş idi. 50 (%56,8) hastada portal tip, 38 (%43,2) hastada non-portal tipte asit iken, hastaların 60'ı (%68,2) non-malign, 28'i (%31,8) malign hasta idi. Portal tip asitli grupta ortalama kalprotektin değeri 17,49 ± 2,72 ng/mL, TAS değeri 1,03 ± 0,15, TOS değeri 15,34 ± 5,47, OSI değeri 1,55 ± 0,73, SS/SH oranı 5,01 ± 2,25, SS/TT oranı 4,48 ± 1,79, SH/TT oranı 91,02 ± 3,58 iken, non-portal tip asitli grupta ortalama kalprotektin değeri 23,83 ± 5,01 ng/mL, TAS değeri 0,81 ± 0,25, TOS değeri 17,45 ± 4,08, OSI değeri 2,60 ± 2,28, SS/SH oranı 6,93 ± 2,32, SS/TT oranı 6,02 ± 1,77, SH/TT oranı 87,95 ± 3,55 (p<0.001) idi. Asit etyolojik nedenleri malign ve non-malign olarak gruplandırıldığında, malign olmayan asitlerde kalprotektin değeri ortalama 17,63 ± 3,062 ng/mL, TAS değeri 1,04 ± 0,18, TOS değeri 15,11 ± 5,20, OSI değeri 1,53 ± 0,71, SS/SH oranı 5,25 ± 2,24, SS/TT oranı 4,68 ± 1,78, SH/TT oranı 90,6 ± 3,5 iken, malign olan asitlerde ortalama kalprotektin değeri 25,8 ± 3,51 ng/mL, TAS değeri 0,72 ± 0,17, TOS değeri 18,7 ± 3,53, OSI değeri 3,03 ± 2,51, SS/SH oranı 7,11 ± 2,47, SS/TT oranı 6,14 ± 1,89, SH/TT oranı 87,7 ± 3,7 iken, (p<0.001) idi. Kalprotektinin malign asit sıvısında cut off değeri 20,68 ng/mL olarak alındığında %92,8 sensitivite, %93 spesifiteye sahipti, diğer parametrelerdeki sentivite ve spesifite oranları düşüktü. Sonuç: Asit ayırıcı tanısına portal, non-portal ayırımında ve malign, non-malign ayırımında başta kalprotektin, yanı sıra TAS, TOS, OSI, SH, TT, SS, SS/SH, SS/TT ve SH/TT değerleri, önemli katkı sağlayabilir. Asit kalprotektin düzeyi, malign ve non-malign ayırımında yüksek sensitivite ve spesifite göstermektedir. Anahtar kelimeler: asit, malignite, tiyol-disülfid, kalprotektin, oksidatif stres
Hafif kognitif bozukluk tanılı hastalarda oksidatif stresin thiol-disülfit homeostazı ve iskemi modifiye albumin kullanılarak değerlendirilmesi
Oksidatif stresin, Alzheimer Hastalığı (AH) ve Hafif Kognitif Bozukluk (HKB) hastalıklarının patofizyolojisinde rol oynadığı bilinmektedir. Periferik kanda bakılan bazı biyobelirteçler, bu oksidatif stresi ve hücreye verdiği hasarı saptamada kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, hafif kognitif bozukluk tanılı hastalarda oksidatif stresi, dinamik tiyol disülfit homeostazı ve iskemi modifiye albümin (İMA) biyobelirteçlerini kullanarak değerlendirmek ve çalışmaya dahil edilen üç kognitif grup arasında karşılaştırma yapmaktır. Çalışmaya, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Geriatri Bilim Dalı polikliniğine başvuran 44'ü normal kognitif fonksiyonlu grup, 44'ü HKB tanılı ve 40'ı AH tanılı olmak üzere toplam 128 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalara kapsamlı geriatrik değerlendirme testleri uygulanmıştır. HKB tanısı Petersen-Mayo tanı kriterlerine, Alzheimer hastalığı tanısı da NIA-AA (National Institute on Aging and Alzheimer's Association) tanı kriterlerine göre konuldu. Hastalardan oksidatif biyobelirteçlerin çalışılması için 2 ayrı tüpe kan örnekleri alındı. Bakılan oksidatif stres biyobelirteçleri (dinamik tiyol-disülfit homeostazı parametreleri, İMA, İMA/Albumin oranı) karşılaştırıldığında üç grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı. Hipertansiyon, diyabet, osteoporoz, koroner arter hastalığı, hipotiroidi hastalıkları açısından hastalık olan grupla, olmayan grup ayrı ayrı karşılaştırıldığında oksidatif stres biyobelirteçleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Yaş, MMSE (Mini-mental değerlendirme testi) skoru, mininutrisyonel test skoru ve kategorik değişkenlerden hipertansiyon ile nativ ve total tiyol düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı düşük düzeyde negatif yönlü korelasyon saptandı (p<0,001). Sonuç olarak kognitif gruplar arasında bakılan oksidatif stres biyobelirteçleri arasında fark saptanmadı. Ancak oksidatif stresin HKB ve Alzheimer hastalıklarındaki rolü düşünüldüğünde daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Puberte prekokslu kız çocuklarında oksidan-antioksidan denge: vVaka kontrol çalışması
Puberte yaşının son yıllarda erkene kaydığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Puberte prekoksun (PP) genetik, çevresel ve hormonal birden çok nedeni bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda, insan vücudunda bulunan oksidan antioksidan dengenin bozulmasının, birçok hastalığın gelişmesinde rol aldığı görülmektedir. Çalışmamızda, PP'lu kız çocuklarında, oksidan antioksidan denge durumunu araştırdık. Bu nedenle Ankara Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Hematoloji, Onkoloji Eğitim Araştırma Hastanesi Endokrin ve Genel Pediatri Polikliniğine gelen 107 kız çocukta oksidan antioksidan denge çalışıldı. Çalışmaya alınan çocukların 58'i PP vakası, 49 tanesi aynı yaş grubundan kontrol vakasıydı. Hastaların fizik muayeneleri, antropometrik ölçümleri yapıldı. Doğum kilosu ve gebelik haftası, vitamin kullanma durumu, sigara maruziyeti, anne-baba yaşı, boy ve vücut ağırlığı kaydedildi. Hastaların tiroid sitimulan hormon (TSH) , tiroksin (T4), Östrojen, follükül sitümüle edici hormon (FSH) ve lüteinize edici hormon (LH) düzeyleri ile kemik yaşı ve pelvik ultrasonografi (USG) bilgileri dosyalarından alındı. Ailelerinden yazılı onam alınan hastaların, serum örnekleri tamamlanınca oxidan ve antioksidan parametreler çalışıldı. PP vakalarında puberte % 98,3'ünde telarş, % 27,6'sında pubarş ve % 3,4'ünde menarş ile başlamıştı. Olguların% 48,3'ünde pelvik USG'de pubertal değişiklikler tespit edildi. PP vakalarının % 41,4'üne dekapeptil (triptorelin asetat) başlandı. PP vakalarında doğum esnasındaki ortalama anne ve baba yaşları kontrol vakalarına göre daha gençti (sırası ile p <0,001 ve p = 0,007). Ortalama anne ve baba boy değerleri PP olgularında kontrol grubuna göre daha kısaydı (sırası ile p = 0,002 ve p = 0,025). Ebeveynlerin beden kitle indeksi (BKI) her iki grupta da benzerdi. Yaşa göre beden kitle indeksi z skoru (BAZ) ve yaşa göre vücut ağırlığı z skoru (WAZ) değerleri PP'lu çocuklarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırası ile p = 0,007 ve p=0,013). Elde ettiğimiz sonuçlarda toplam oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) kontrol vakalarında PP vakalarına göre anlamlı yüksek bulundu (p=0.001, p<0,001). Her iki grup karşılaştırıldığın da toplam antioksidan seviye (TAS), myeloperoksidaz (MPO), katalaz (KAT), süperoksit dismutaz (SOD), toplam tiyol (TTL), nativ tiyol (NTL), Disülfit, Disülfit/NTL, Disülfit/ TTL, NTL/TTL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Ancak TSH, FSH değerleri PP vakalarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p=0,017, p=0,002). Serbest T4 değeri ise PP vakalarında kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu (p<0,001). PP grubunun hemoglobin değerlerinin ortalamasının kontrol grubuna göre daha düşük olmasına rağmen (p = 0,049) anemi oranları benzerdi (p = 0,205). Sonuç olarak, TOS ve OSİ'nin PP vakalarındaki düşüklüğü bu hastalardaki östrojen yüksekliği ile ilişkili olabilir. Önümüzdeki yıllarda anne yaşı ve PP ilişkisini gösteren araştırmalar yapılabilir. Anahtar kelimeler: puberte prekoks, oksisdan, antioksidan, tiyol
Feline panlökopenide tiyol disülfid dengesi ve iskemi modifiye albümin (İMA) seviyelerinin araştırılması
Bu çalışmada Feline Panlökopeni hastalığında tiyol disülfid dengesi ve iskemi modifiye albümin (İMA) seviyelerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalına, genel muayene amacıyla gelen 20'si hasta grupta, 20 kedi de sağlıklı grupta toplamda 40 kedilerden alınan tam kan ve kan serumları toplanarak gerçekleştirilmiştir. Feline panlökopeni tanısını koymak için ticari olarak üretilen ve hemen kullanılabilen hızlı test kitleri (Anigen Rapid FPV Ag Test Kit, BioNote, Inc, USA) kullanılmıştır. Çalışmada serum native tiyol (Nt), total tiyol (Tt), disülfid (Dis), % disülfid/total tiyol (%Dis/Tt) ve % disülfid/native tiyol (%Dis/Nt) oranı ve IMA değeri ölçüldü. Bu çalışmaya dahil edilen 20 kedi (%50) Sağlıklı Grup (SG), ve 20 kedi (%50) Hastalıklı Grup (HG) olarak ayrıldı. SG'ta erkek kedilerin oranı %40 (8/20), HG'ta erkek kedilerin oranı %45 (9/20) oranındadır. Tiyol disülfid dengesi ile alakalı değişkenler iki grup arasında incelendiğinde; iki grup arasında native tiyol (p<0,001), total tiyol (p<0,001) ve disülfid (p=0,003) değişkenleri açısından farkın istatistiki olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir. İMA (p=0,062), % disülfid/native tiyol (p=0,776), % disülfid/total tiyol (p=0,865), % native tiyol/total tiyol (p=0,866) değerleri açısından bakıldığında istatistiki olarak anlamlı fark görülmemiştir. Sonuç olarak elde edilen verilerden hastalık durumlarında oksidatif stres parametrelerinin değiştiğini ve bu parametrelerin hem tanıda hem de tedavide değerlendirmeye alınması gerektiği düşünülmektedir.
Anemili kedilerde tiyol disülfit dengesinin ve iskemi modifiye albümin (İMA) seviyelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada anemili kedilerde tiyol disülfit dengesi ve İMA seviyesinin değerlendirilmesi bu değerlerin oksidatif stres ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı.Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniklerine genel muayene amacıyla getirilen sahipli kedilerde yapılan bu araştırmada 20'si anemili 20'si sağlıklı olmak üzere toplam 40 kediden numune toplandı. Çalışmaya katılan kedilerde ırk ve cinsiyet farklılığı gözetilmeksizin yaşları 2-6 ay arasında olanlar dahil edildi. Çıkan sonuçlara göre hematokrit≤27%, eritrosit sayısı≤5.5×10⁶/L ve Hemoglobin≤9 g/dL aralığında olan kediler anemili grupta incelendi. Serum örneklerinden tiyol disülfit dengesi parametreleri (nativ tiyol, total tiyol, disülfit, % disülfit/total tiyol ve % disülfit/nativ tiyol)IMA değeri ölçüldü.Çıkan sonuçlar sağlıklı grup ve anemili grup olarak kendi arasında karşılaştırıldı.2 grup arasında yaş değişkeni baz alındığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı (p= 0,0969) görüldü. Tiyol disülfit dengesi ile ilgili parametrelerinin incelenmesi sonucunda ise nativ tiyol (p=0,2920), total tiyol (p=0,5066), disülfit (p=0,1560), %nativ tiyol/total tiyol (p=0,0154), %disülfit/nativ tiyol (p=0,4697), %disülfit/total tiyol (p=0,0951), istatistiksel açıdan anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Karşılaştırılan İMA seviyelerinde de (p=0,4132) de istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç olarak; anemili ve sağlıklı yavru kedilerde oksidatif stres parametrelerinde tiyol, nativ tiyol, total tiyol, disülfit ve İMA değerlerinde istatistiksel olarak farklılığın tespit edilememesi, bu yaş grubundaki kedilerde demir eksikliğinden kaynaklı geçici neonatal aneminin olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Ayrıca yapılacak çalışmalarda aneminin tipi ve şiddeti dikkate alınarak yapılması, tedavi aşamasında da bu hususlara dikkat edilmesi önerilmektedir.
Sabouraud dekstroz agarda koloni oluşturan dermatofitli kedilerde oksidatif stresin rolü ve temel kan tablosunun değerlendirilmesi
Bu çalışmada Kedilerde Dermatofit etkenlerinin Oksidatif stres üzerine etkilerinin değerlendirilmesinin araştırılması amaçlandı. Çalışma kapsamında hayvan materyalini; farklı yaş, cinsiyet ve ırklarda, Cat Hospital Hayvan Hastanesine getirilen Dermatofitoz tanısı konulan deney grubundaki 20 hasta kedi ve kontrol grubunu oluşturan 20 sağlıklı kedi olmak üzere toplamda 40 kedi oluşturmuştur. Deney grubundaki kedilerden kan örnekleri alındı. Kontrol grubundaki kedilerin halihazırda alınmış serumları kullanıldı. Diagnostik değerlendirme amacıyla tüm hasta kedilerin wood lambasıyla muayeneleri yapıldı. Pozitif ışıma verenler ve şüpheli negatif örneklerden tüy örnekleri alınarak SDA agarda kültür analizleri gerçekleştirildi. Serum örneklerinden oksidatif stresin gözlemlenmesi amacıyla: antioksidan olarak total tiyol, native tiyol, disulfide ve iskemik modifiye albumin (IMA) değerleri belirlendi. Yapılan değerlendirmelerde; deney grubu kedilerde total tiyol, native tiyol, disulfide ve iskemik modifiye albumin (IMA) değerlerinin kontrol grubundakilere göre oksidatif stres değerleri için yapılan istatistiksel analizlerinde anlamlı fark saptanmamıştır. İncelemeler sonrasında kedilerde dermatofitozun oksidatif stresi teşhis aracı olarak kullanılacak seviyede etkilemediği sonucuna varılmıştır.
Ratlarda deneysel pankreatit modelinde dinamik plazma thiol disülfit dengesi
Akut pankreatit pankreas bezinin iltihaplanmasıdır. Klinikte pankreatitin şiddetini belirlemede çesitli kriterler kullanılmaktadır. Geçmiş dönemde yapılmış çalışmalarda akut pankreatitte oksidatif stresin ciddi düzeyde arttığı gösterilmiştir ve bu düzeylerin hastalığın şiddeti ile alakalı olduğu gösterilmiştir. Fakat kullanılan tüm yöntemler klinik uygulaması zor ve uzun süren yöntemlerdir. Erel ve ark. tarafından geliştirilen yeni bir metodla kanda kolayca ölçülebilen thiol / disülfit düzeyleri çeşitli proliferatif ve enflamatuar hastalıklarda araştırılmış ve bu dengede olan değişikliklerin oksidan parametreler ile korele olduğu izlenmiştir. Biz çalışmamızda cerulein indüksyonu ile akut pankreatit oluşturulan ratlarda thiol / disülfit düzeylerinin değişikliklerini ilk kez tespit ederek gelecek çalışmalara öncü olmak ve hastalık izlem sürecinde bu verileri kliniğe uyarlamak amacındayız. Çalışmamızda ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen 16 adet Wistar-Albino cinsi erkek ratlar kullanıldı. Toplam 16 rat randomize olarak her bir grup 8 rattan oluşacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Deney grubundaki ratlara 50mcg/kg cerulein intraperitoneal (ip) olarak verildi. Kontrol grubundaki ratlara da 1cc SF intraperitoneal (ip) verildi. İşlem sonrası 30.saatte kan örneklemesi yapılarak amilaz, lipaz ve thiol /disülfit dengesine bakıldı. Yapılan değerlendirme sonrası deney grubundaki ratların kontrol grubuna göre amilaz ve lipaz değerleri anlamlı farklı çıkarken plazma thiol/disülfit dengesinde anlamlı fark saptanamadı. Yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalarla oksidatif dengeyi ortaya koyan plazma thiol / disülfit dengesini daha detaylı şekilde araştırılabilir.
Akut bilier pankreatit hastalarında tiyol disültif dengesinin prognostik faktörler ile karşılaştırılması
Akut pankreatit pankreas bezinin iltihaplanmasıdır. Klinikte pankreatitin şiddetini belirlemede çeşitli kriterler kullanılmaktadır. Geçmiş dönemde yapılmış çalışmalarda akut pankreatitte oksidatif stresin ciddi düzeyde arttığı gösterilmiştir ve bu düzeylerin hastalığın şiddeti ile alakalı olduğu gösterilmiştir. Fakat kullanılan tüm yöntemler klinik uygulaması zor ve uzun süren yöntemlerdir. Erel ve ark. tarafından geliştirilen yeni bir metodla kanda kolayca ölçülebilen thiol / disülfit düzeyleri çeşitli proliferatif ve enflamatuar hastalıklarda araştırılmış ve bu dengede olan değişikliklerin oksidan parametreler ile korele olduğu izlenmiştir. Biz çalışmamızda akut bilier pankreatit hastalarında tiyol / disülfit düzeylerinin değişikliklerini ilk kez tespit ederek gelecek çalışmalara öncü olmak ve hastalık izlem sürecinde bu verileri kliniğe uyarlamak amacındayız. Ayrıca tiyol / disülfit dzylerinin ilk kez akut pankreatit şiddetini belirlyen prognostik faktörlerle karşılaştırarak kliniğe uyarlamayı amaçladık. Çalışmamızdaki vakaları 39 akut bilier pankreatit hastası ve 39 sağlam kontrol grubu olmak üzere iki grubu ayırdık. Kan örneklemesi yapılarak amilaz, lipaz ve thiol /disülfit dengesine bakıldı. Yapılan değerlendirme sonrası deney grubundaki hastalar kontrol grubuna göre amilaz ve lipaz değerleri anlamlı farklı çıkarken plazma thiol/disülfit dengesinde anlamlı fark saptanamadı. Ayrıca bu hastaların hastaneye yatışında 48.saatinde alınan kanları ile prognostik belirteçler hesaplandı. Prognostik belirteç olarak Ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin değerleri hesaplandı. Bunlar eş zamanlı tiyol / disültif düzeyleri ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda yalnızca CRP ile tiyol /disülfit düzeyleri arasında prognostik açıdan minimal düzeyde bir anlamlı ilişki bulunmuştur. Yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalarla oksidatif dengeyi ortaya koyan plazma thiol / disülfit dengesini daha detaylı şekilde araştırılabilir. Anahtar kelimeler: Pankratit, ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin, tiyol / disülfi
Romatoid artrit hastalarında dinamik thiol/disülfit dengesinin belirlenmesi
Amaç: Serbest radikallerin aşırı üretimi veya antioksidan mekanizmaların yetersiz kalması ile pro-anti oksidan denge bozulmaktadır. Oluşan yüksek seviyelerdeki SOR'un hücreler üzerindeki zararlı etkisi oksidatif stres olarak adlandırılır. Tiyoller fonksiyonel sülfidril grubu içeren organik bileşiklerdir ve antioksidan sistemin önemli bir üyesidir. Dinamik tiyol disülfid homeostazının sağlanması; antioksidan savunma, enzim aktivitelerinin düzenlenmesi, detoksifikasyon, apopitozis, transkripsiyon ve hücresel sinyal iletimi mekanizmalarında kritik rollere sahiptir. Yapılan son çalışmalarda diabetes mellitus (DM), kardiyovasküler hastalıklar, kanser, romatoid artrit, kronik böbrek hastalığı, Alzheimer hastalığı, multiple skleroz ve kronik karaciğer hastalığı gibi birçok hastalığın patogenezinde tiyol disülfid dengesinin bozulduğuna dair kanıtlar elde edilmiştir. Bu çalışmada Romatoid artrit popülasyonunu temsil eden grupta dinamik tiyol/disülfid dengesi değerlendirilmesi planlanmıştır. Materyal ve metod: Çalışmaya 1 Aralık 2014 ile 31 Aralık 2015 tarihleri ara-sında Ankara EAH Romatoloji kliniğine başvuran, romatoid artrit'li 100 hasta ve 100 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışma prospektif, vaka kontrol çalışmasıdır. Çalışmaya gönüllü 100 RA hastası ve 100 yaş ve cinsiyet uyumlu kontrol hastası dahil edildi. Kronik böbrek yetmezliği, nefrotik sendrom, malnutrisyon ve kronik karaciğer hastalığı gibi hipoalbuminemiye neden olarak tiyol havuzunu etkileyebilecek hastalığı olan has-talar çalışmaya alınmamıştır. Çalışma grubuna alınan hastalar: Kontrol grubu için tiyol ve disülfid düzeylerini etkileyebilecek sistemik kronik hastalığı olmayan, 18-65 yaş arası sağlıklı bireyler seçildi. Çalışmaya alınan her bireyin yaş, cinsiyet, ek hastalık, kullanmakta olduğu ilaçlar, başvuru anında alınan kanlarında lökosit (WBC), hemoglobin, trombosit (Plt), glukoz, üre, kreatinin, aspartat amino transferaz (AST), alanin amino transferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), gama glutamil transferaz (GGT), sodyum (Na), potasyum (K), albümin, protein,kan sedimentasyon oranı, CRP, total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol değerleri, hasta grubu için ayrıca das28 skoru, RF ve anti-CCP değerleri ölçüldü. Hasta ve kontrol grubunda biyokimya, hemogram, tiyol ve disülfid düzeyleri için 8 saatlik açlık sonrası kan alındı.Tiyol-disülfid ölçümleri hasta grubunda ilk RA tanısı aldıkları gün yapıldı. Çalışma için Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Ankara Atatürk EAH Etik Komite-si'nden onay alındı. Tüm parametreler Ankara Atatürk EAH, Klinik Biyokimya ve Hormon Laboratuarında çalışılmıştır. Alınan tiyol ve disülfid numuneleri biyokimya labaratuvarında 3600 devirde 10 dakika santrifüj edildikten sonra, kan tiyol disülfid parametreleri, Erel & Neselioglu tarafından yeni geliştirilen otomatik ölçüm yöntemiyle Ankara Atatürk EAH Biyokimya Laboratuarında Roche Hitachi Cobas c501 otomatik analizöründe çalışıldı. Demografik özellikler, laboratuar bulguları ile native tiyol [-SH], total tiyol [SH+-S-S-], disülfid [-S-S-] düzeyleri ve ayrıca yüzde olarak hesaplanan disülfid/native tiyol [-S-S-/-SH], disülfid/total tiyol [-S-S-/-SH+-S-S-], native tiyol/total tiyol [-SH/-SH+-S-S-] değerleri; hasta ve kontrol grubunda karşılaştırılarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların %86' sı Kadın %14' ü Erkek, hastaların yaş ortalaması 46,3±12.03, ortalama sedimentasyon değeri 26.92±16.41, ortalama CRP değeri 9.13±9.9 olarak görülmüştür. Romatoid artritli hastalarımızın %59' unda anti ccp +, % 47' sinde RF + olarak görülmüştür. Anti-Ccp + ve anti-ccp – Romatoid Artrit' li hastaların tiyol/disülfit karşılaştırmalarında iki grup arasında anlamlı fark tespit edilememiştir. RF(+) ve RF(–) Romatoid Artrit' li hastaların tiyol/disülfit karşılaştırmalarında iki grup arasında anlamlı fark tespit edilememiştir. Romatoid Artritli hastalardaki das28 düzeyi sınıflandırılması yapılmıştır. Romatoid Artrit' li hastaların %14' ünde DAS28 < 2.6,%19' unda das28 2.6 – 3.2, %53' ünde das28 3.2 – 5.1, %14' ünde das28 > 5.1 olarak görülmüştür. Romatoid Artrit' li hastaların das28 e hastalık aktiviteleri ile tiyol/disülfit değerlerinin karşılaştırılması yapılmıştır ve Romatoid Artrit'li Hastaların das28 e göre hastalık aktiviteleri ile tiyoldisülfit değerlerinin karşılaştırılmasında 4 grup arasında anlamlı fark edilememiştir. Romatoid Artrit' li hastalarla sağlıklı kontrol grubu arasında tiyol/disülfit değerleri karşılaştırılmıştır. Romatoid Artrit' li hastalarla kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından fark tespit edilmezken tiyoldisülfit değerleri açısından hasta grubu lehine anlamlı fark tespit edilmiştir. Sonuç: Literatürde tiyollerin bazı hastalıkların gelişimi, seyri ve prognozu üze-rindeki etkileri araştırılmakta olan bir konudur. Çalışmamız Romatoid Artrit ve tiyol bileşikleri ile ilişkisini Erel ve Neşelioğlunun metoduna göre inceleyen ilk çalışmadır. Sonuçta Romatoid Artritli hastalarda tiyol disülfid düzeyinin artış gösterdiği ve oksidatif stres düzeyinin artış gösterdiği saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Tiyol, disülfid, oksidatif stres, serbest oksijen radikalleri, Romatoid artrit
Andiferansiye spondiloartrit ve ankilozan spondilitli hastalarda ve dinamik tiyol disülfit düzeyleri ve bu düzeylerin hastalık aktivitesi göstergeleri ile ilişkisi
Amaç: Spondiloartrit/spondiloartropati (SpA), günümüzde tanı sıklığı ve farkındalığı artan birbirleriyle klinik özellikler ve genetik açıdan ilişkili hastalıklar grubunu tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu çalışma, SpA' nın en sık görülen iki alt grubunun- ankilozan spondilit (AS) ve undiferansiye (farklılaşmamış) spondiloartrit (USpA) - Türk toplumu için klinik ve demografik özelliklerini saptamak, ayrıca oksidatif stresin romatizmal hastalıkların patogenetik bir sonucu olduğu iddiasına dayanarak, oksidatif stresin göstergeleri olan tiyol ve disülfit düzeylerinin, bu hastalıkların aktivite göstergeleriyle korelasyonu olup olmadığını göstermek amacıyla yapılmıştır. Bu grup hastalıklarda tiyol disülfit dengesi ilişkisi ve klinik önemi ile ilgili şu ana kadar yapılmış çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Materyal-metod: Çalışmaya Ocak 2017 ile Şubat 2017 tarihleri arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji polikliniğine başvuran ve Modifiye New York kriterlerine göre tanı konulan, 18 yaş üstü, USpA ve AS' li 147 hasta, sağlıklı gönüllü 80 kontrol grubu retrospektif olarak dahil edilmiştir. Overlap (çakışma) sendromu, gebelik, malignite ve enfeksiyon durumu olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Her hastanın ayrıntılı anamnezleri, yapılan sistemik muayene ve romatolojik muayeneleri alınarak hastaların hemogram, eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), C reaktif protein (CRP), rutin biyokimyasal testleri, HLA-B27 gen analizi, sakroiliak grafisi ve sakroiliak MRG görüntülemesi, serum tiyol disülfit düzeyleri değerlendirilmiştir. Hastalık aktivasyonunu değerlendirmede, BASDAİ skoru ile ESR ve CRP düzeyleri kullanılmıştır. Kontrol grubunda ise demografik bilgilerinin yanı sıra serum tiyol disülfit düzeyleri çalışmada kullanılmıştır. Hasta ve kontrol grupları arasında, tetkik sonuçları, tiyol ve disülfit düzeyi sonuçları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmada %'68,3 si (n=155) kadın, %31,7' i (n=72) erkek toplam 227 birey yer almaktadır. Belirtilen hasta grubunda 147 kontrol grubunda 80 birey bulunmaktadır. Cinsiyetin gruplara göre dağılımı beklendiği üzre anlamlı farklılık göstermektedir. AS grubunda yer alan hastaların yaş ortancası 46,4 (15.0) yıl, USpA grubunda yer alan hastaların yaş ortancası 49 (13.0) yıl' dır. Bireylerin yaş ortancaları gruplar arasında anlamlı düzeyde fark yoktur (p<0.086). AS ve USpA ile sağlıklı kontrol grubunun yaş değerlerinin anlamlı farklılık göstermediği tespit edilmiştir (sırasıyla, p=0,855 ve p=0,159) Hastaların tanı yaşları belirtilen iki grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık göstermektedir (p=0.01). AS hastalarının tanı yaşı ortancası 37,5 (ÇAG=14.0), USpA kontrol grubu hastalarının tanı yaşı ortancası 44,5 (ÇAG=13.0)' tir ve iki gruba ait tanı yaşı ortancaları anlamlı düzeyde farklıdır (p=0.01) AS grubunda HLA-B27 %52 (n=9) oranında pozitif saptanırken, USpA grubunda bu oran %30 (n=15) oranında saptanmıştır. HLA-B27' nin negatif ya da pozitif olması belirtilen iki gruba göre anlamlı farklılık göstermemektedir (p=0.099) Toplam tiyol düzeyleri arasında SpA grubu ile kontrol grubu arasında fark bulunmazken (p = 0.068), nativ tiyol düzeyleri SpA grubunda anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p < 0.001). Buna ek olarak plazma disulfit düzeyleri SpA grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksek çıkmıştır (p<0.001). Plazma nativ tiyol, total tiyol ve disülfit düzeyleri ile elde edilen oranlarda SpA grubu ile kontrol gurubu arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir. (p<0,05). Nativ tiyol ve toplam tiyol düzeyleri Klasik DMARD kullanan hasta grubunda Anti-TNF ajanları kullanan gruba kıyasla daha anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p=0,03). Sonuç: Nativ tiyol düzeyi SpA grubunda anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Bu durum oksidatif stresin SpA'da etkili ve önemli olduğunu göstermektedir. Plazma nativ tiyol ve CRP& ESR düzeyleri arasında güçlü negatif korelasyon saptanmıştır. Bu veriye dayanarak, nativ tiyol düzeyleri de hastalık aktivitesi takibinde kullanılabilir. Nativ tiyol ve toplam tiyol düzeyleri Klasik DMARD grubunda Anti-TNF ajanı kulanan gruba kıyasla daha düşük saptanmıştır. Buna göre Anti-TNF tedaviler SpA hasta gurubunda daha geniş endikasyonla kullanılmalıdır. Bu sonuçlar daha geniş hasta gruplarıyla yapılan çalışmalarda doğrulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, Andiferansiye spondiloartrit, Tiyol, Disülfit
Bedensel belirti bozukluğu ve oksidatif stres
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada DSM-5'e göre bedensel belirti bozukluğu tanısı alan hastalarda oksidatif stres belirleyicilerinden total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS), paraoksonaz (PON), arilesteraz (ARE) ve tiyol/disülfid değerlerinin araştırılması, oksidatif stres ile bedensel belirti bozukluğu arasındaki ilişkiyi değerlendirerek etiyolojiye dair yeni hipotezlerle bu hastalığın daha iyi anlaşılması ve tedavisinde yeniliklere katkıda bulunulması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 41 bedensel belirti bozukluğu tanısı alan hasta ile yaş, cinsiyet ve sosyodemografik özellikler bakımından eşleştirilmiş 47 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Katılımcıların sosyodemografik verileri bir forma kaydedildi. Hasta grubuna Hasta Sağlık Anketi-15 (PHQ-15), Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği (SSAS), Beck Depresyon Ölçeği (Beck-D) ve Beck Anksiyete Ölçeği (Beck-A) uygulandı. Kontrol grubuna ise belirti tarama listesi (SCL-90R) testi verildi. Hasta ve kontrollerin venöz kan serumu örneklerinde rutin biyokimyasal tetkikleri, TOS, TAS, OSİ, PON, ARE ve tiyol/disülfid değerleri çalışıldı. BULGULAR: Hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre oksidanların artışını gösteren TOS, OSİ, disülfit, disülfit/native tiyol ve disülfit/total tiyol değerleri daha yüksekti (p<0.001). PON, ARE ve TAS değerlerinde hasta grubu ve kontrollere arasında anlamlı fark yoktu (p>0.005). Hastalığın süresi, belirtilerin şiddeti ile oksidatif stres parametreleri arasında ilişki yoktu. SONUÇ: Bedensel belirti bozukluğunda oksidatif dengenin oksidanlar lehine bozulduğu görüldü. Oksidatif parametrelerdeki bu artış, oksidatif stresin bedensel belirti bozukluğunun etiyopatogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Oksidatif stresi azaltmaya yönelik yaklaşımlar bedensel belirti bozukluğunun ortaya çıkışının önlenmesinde ve tedavisinde alternatif bir yöntem olabilir. Anahtar Kelimeler: Bedensel belirti bozukluğu, oksidatif stres
Acil serviste iskemik inme tanısı alan hastalarda nötrofil lenfosit oranı ve tiyol disülfid dengesinin araştırılması ve 28 günlük mortalite ile karşılaştırmaları
Giriş ve Amaç: İnme global olarak gittikçe artan mortalite/morbidite nedenlerinin başında gelir ve tüm inmeler arasında en sık iskemik inme görülür. İskemik inmeli hastada hızlı tanı ve etkin tedavi mortalite ve morbiditenin azaltılmasında en etkin silahtır. Bu nedenle inme geçiren hastanın ilk başvuru yeri olan acil servislerde, bu hastalar için prognostik belirteçlere ihtiyaç her zaman olacaktır. Bu çalışma ile başvuru anında hesaplanan nötrofil lenfosit oranı ve oksidatif belirteçler ile hastalığın mortalite/morbiditesi arasındaki ilişkiyi ortaya koyabilmeyi amaçlamaktayız. Materyal ve metod: Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine 18.03.2017 ve 30.11.2017 tarihleri arası başvuran iskemik inmeli 143 hasta, "hasta grubu" olarak ve hiçbir yakınması olmayan hasta grubu ile benzer yaşta 85 sağlıklı gönüllü "kontrol grubu" olarak çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu dâhiliye polikliniğine rutin kontrole gelen, ek hastalığı olmayan ve çalışmaya katılmayı kabul eden bireylerden seçildi. İki grubun yaş, cinsiyet, nötrofil, lenfosit, platelet, üre, kreatinin, albümin, native tiyol (NT), toplam tiyol (TT), disülfid (D), iskemi modifiye albümin (İMA) ve ferroksidaz değerleri kaydedildi. Nötrofil/lenfosit (NLO), platelet/lenfosit (PLO), indeks 1 ( disülfid/native tiyol), indeks 2 (disülfid/toplam tiyol), indeks 3 (native tiyol/toplam tiyol) oranları ile hasta grubun 28. gün sonu mortaliteleri kaydedildi. Tam kan ve biyokimya tetkiklerine ek olarak çalışılan oksidasyon parametreleri için ek kan numunesi alınmadı. Hâlihazırda biyokimya tüpüne alınan kan numunesinden oksidatif parametreler çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 143 hastadan 67'si kadın (%49,6), 76'sı erkekti (%53,1). Yaş ortalamalar 71,99 yaş ± 11,57 yaştı. Yaş parametresi için hasta ve kontrol grubu arasında fark yoktu. Hasta grupta platelet sayısı daha düşük saptandı (hasta grup için medyan: 277x10³, min: 98x10³ maks: 473x10³; kontrol grubu için medyan: 258x10³ min: 72x10³ maks: 575x10³; p= 0,02 Mann Whitney U-test). Nötrofil sayısı ve NLO hasta grupta daha yüksekti (Sırasıyla hasta grupta nötrofil için medyan: 5600/μL min: 900/μL maks: 19900/μL; NLO için medyan: 3,64 min: 0,90 maks: 33,17; kontrol grubunda medyan: 4580 min: 1820 maks: 12740; sırasıyla p< 0,01; p= 0,01 Mann Whitney U-test). 28'inci gün sonunda eksitus olan grupta albümin değeri daha düşük saptandı (Yaşayanlarda medyan: 4,19 g/dL min: 2,96 g/dL maks: 5,0 eksitus grupta medyan: 4,02 g/dL min: 2,79 g/dL maks: 4,53 g/dL; p= 0,021; Mann Whitney U-test). Sürekli değişkenler içinde sadece NT ve TT parametrelerinin normal dağılıma uyduğu görüldü. NT ve TT değeri hasta grupta daha düşük saptanırken (sırasıyla p= 0,002; p= 0,007; independent samples t-test) İMA değeri hasta grupta daha yüksekti (p< 0,001; Mann Whitney U-test). Mortal seyreden hasta grubunda albümin, mortal olmayan hastalara kıyasla düşük saptandı (p< 0,021, Mann Whitney U-test). Ancak albümin mortalite için güçlü belirteç olarak saptanmadı Sonuç: Nötrofil ve NLO değerleri iskemik inmeli hastalarda daha yüksek saptanmış olup mortalite ile ilişkili bulunmamıştır. NT ve TT değerleri hasta grupta daha düşük bulunmuştur ancak mortalite ile ilişkilendirilmemiştir. Bu durum oksidan son ürünlerin artışından kaynaklanıyor olabilir. İMA hasta grupta yüksektir. Albümin hasta grupta mortalite ile ilişkili bulunsa da güçlü bir belirteç olarak öngörülememiştir. Sonuç olarak çalışmamız inflamatuar belirteçler ve oksidatif parametrelerin iskemik inmeli hastalarda önemini ortaya koymuştur
Acil serviste yoğun bakım ihtiyacı olan hastalarda thiol-disülfid düzeylerinin mortalite oranları ile korelasyonu
Amaç: Acil servise başvuran ve yoğun bakım ihtiyacı olan kritik hastalarda yeni bir oksidatif stres parametresi olan thioldisülfid düzey ölçümlerinin mortalite açısından prognostik olarak kulanılabilirliğini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamızda Kasım 2017-Nisan 2018 tarihleri arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran ve yoğun bakım ihtiyacı olan kritik hastalar prospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya acil servise başvuran 79 hasta ve 71 sağlıklı gönüllü kontrol olmak üzere toplam 150 kişi dahil edidi. Bu hastalar yaş, cinsiyet, acile başvuru şekli, bilinç durumu, akut fizyolojik durumu, nativ thiol, toplam thiol, disülfid, iskemi modifiye albümin, feroksidaz değerleri açısından incelendi. Ayrıca her hasta için ortalama arter basıncı, Glaskow koma skoru (GKS) ve APACHE 2 skorlarıhesaplandı. Her hastanın 28 gün sonraki mortalite durumları belirlendi. Bulgular:Hasta ve kontrol grupları cinsiyetine göre gruplara ayrıldı ve istatiksel olarak incelendi. Hasta grubun % 39,2'si kadın ( n: 31 ), %60,8'i erkekti (n:48). Kontrol grubunun %38'i kadın (n:27) , %62'si erkekti ( n:44 ). Cinsiyet dağılımında iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (ki-kare testi; p:0,879). Erel paneli parametrelerinden 28 günlük mortalite ile karşılaştırıldığında anlamlı çıkan değerler nativthiol ve toplam thiol değerleridir. Nativ thiol ortanca değeri 28 gün sonra tüm hasta örneklemde 277, sağ olanlarda 314 saptanırken exitus olanlarda ortanca değer 228 saptanmış olup istatiksel olarak anlamlıdır ( p <0,001 ). Yine benzer şekilde toplam thiol ortanca değeri tüm hasta örneklemde 28 gün sonra 322,5 sağ olanlarda 363,3 saptanırken exitus olanlarda ortanca değer 266 saptanmış olup istatiksel olarak anlamlıdır ( p <0,001 ). APACHE 2 mortalite yüzdelerinin de 1 aylık mortaliteyle ilişkisi anlamlı saptanmış olup hasta örneklemde toplam mortalite ortancası %22, 1 ay sonra sağ olanlarda ortanca % 16, ex olanlarda ise ortanca %42 olarak değerlendirilmiştir ( p:<0,001 ). Oksidatif stres göstergesi olan EREL parametrelerinden NT ve TT düzeylerinin APACHE 2 skorlaması ve APACHE 2 mortalite yüzdeleriyle negatif korelasyonu saptanmıştır. Sonuç:Oksidatif stres göstergesi olan EREL parametrelerinden NT ve TT düzeylerinin 28 günlük mortalite ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olduğu ve APACHE 2 skorlaması ve APACHE 2 mortalite yüzdeleriyle negatif korelasyonları saptanmış olup hasta prognozunu belirlemek için anlamlı birer parametre olabileceğini düşündürmektedir.
65 yaş ve üstü hastalarda kognitif bozukluk ile thiol-disülfid homeostazisi arasındaki ilişki
ÖZET AMAÇ: Bu çalışmamızda kognitif bozukluk ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi özellikle yeni bir parametre olan tiyol-disülfid homeostazisi ve iskemi modifiye albümin, ferroksidaz ve myeloperoksidaz biyobelirteçleri ile değerlendirmeyi amaçladık. MATERYAL ve METOT: Tanımlayıcı tipte çalışmaya bir üniversite hastanesi geriatri polikliniği tarafından takip edilen 146 adet (49 erkek, 97 kadın) 65 yaş ve üstü (ortalama 76,06 ±7,368) katılımcı dahil edildi. Hastaların kognitif düzeyi eğitim durumlarına göre Standardize Mini Mental Test (SMMT) veya Eğitimsizler için Mini Mental Test (MMSE-E) ile değerlendirildi. Katılımcılar, Mini Mental Test sonuçlarına göre 24 puan ve altı alan 78 katılımcı kognitif bozukluk, 25 puan ve üstü alan 68 katılımcı normal olarak değerlendirilip 2 gruba ayrıldı. Oksidatif stresin değerlendirilmesi için serum total tiyol, native tiyol ve disülfid değerleri ile iskemi modifiye albümin, ferroksidaz ve myeloperoksidaz değerleri ölçülüp kendi içinde ve gruplar arasında kıyaslandı. BULGULAR: Popülasyonun Mini Mental Test (MMT) puan ortalaması 22.55±5.283'tü. Mini Mental Test puanları kıyaslandığında: Normal grup ( 26.66±1.40 puan) ile Kognitif Bozukluk Grubu (19.08±4.84 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.000*). Eğitimli grup (53 kişi, 23.92±4.73 puan) ile Eğitimsiz grup (88 kişi 21.73±5.47 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.013*). Kadın katılımcılar ile (93 kişi, 21.48±5.30 puan) ile erkek katılımcılar (48 kişi, 24.63±4.29 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.000*). Gruplara ayırmaksızın yapılan korelasyon testlerinde Mini Mental Test puanlarıyla: Yaş arasında negatif anlamlı ilişki (p= 0.000*, r=-0.325), Native Thiol arasında anlamlı ilişki (p= 0.047*, r= 0.167), Toplam Thiol arasında anlamlı ilişki (p= 0.020*, r= 0.196), Disülfid arasında anlamlı ilişki (p= 0.031*, r= 0.183) ve İskemi Modifiye Albümin arasında negatif anlamlı ilişki (p= 0.018*, r=-0.266) bulundu. Aynı zamanda yaş ile Disülfid/Native Thiol oranı arasında anlamlı negatif ilişki bulundu (p= 0.037*, r=- 0.177). Gruplar kıyaslandığında Normal grup ile Kognitif Bozukluk grubu arasında: Disülfid değerinde (p= 0.030*), Toplam Thiol değerinde (p= 0.028*), İskemi Modifiye Albümin değerinde (p= 0.024*) anlamlı fark bulunuyordu (P<0.05). Albümin değerinde (p=0.49), Native Thiol değerlerinde (p=0.073), Ferroksidaz değerinde (p= 0.67), Myeloperoksidaz değerinde (p= 0.77) anlamlı fark yoktu. SONUÇ: Bu çalışmanın sonucunda kognitif bozukluk düzeyi ile thiol/disülfid ve IMA biyobelirteçleri ile saptanan oksidatif stres arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Thiol/Disülfid ve IMA kognitif bozukluk için oksidatif stres belirteci olarak kullanılabilir. IMA-kognitif bozukluk korelasyonu aynı zamanda kognitif bozukluk patogenezinde, iskemiye bağlı serebrovasküler hasarın önemini vurgulamaktadır. Bu biyobelirteçlerin kognitif bozukluğun erken teşhis, etkin tedavi başlangıcı ve güvenilir hastalık takibinde klinisyenlere yardımcı olmak amacıyla kullanılabileceğini düşünüyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Kognitif Bozukluk, Oksidatif Stres, Thiol/Disülfid Homeostazisi, İskemi Modifiye Albümin
Akut pankreatitli hastalarda ilk başvuru anındaki ranson skoru ile tiyol disülfid düzeylerinin korelasyonu
Giriş: Akut pankreatitin başlaması ve ilerlemesinde serbest oksijen radikallerinin rolü son zamanlarda yapılan çalışmalar ile ortaya konmuştur. Serbest oksijen radikallerinin üretimine bağlı mekanizmalar sonucu hücre içi oksidasyon redüksiyon dengesinde oksidasyon lehine artış olması sıklıkla biyokimyasal oksidatif stres olarak tanımlanmaktadır. Tiyol/disülfid homeostazı yeni bir oksidatif stres göstergesidir. Bu çalışmadaki amacımız akut pankreatitte tiyol/disülfit dengesini değerlendirmek ve Ranson skoru ile tiyol/disülfit dengesinin korelasyonunun istatiksel olarak anlamlı olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Yöntem: Çalışmaya 01 Ekim 2017 – 01 Ağustos 2018 tarihleri arasında acil servise başvuran ve akut pankreatit tanısı alan 77 hasta ve kontrol grubu olarak da 58 sağlıklı kişi dahil edildi. Hasta dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaş, cinsiyet, tam kan, biyokimya, feroksidaz ve tiyol disülfit değerleri ile nötrofil lenfosit oranları kayıt altına alındı. Hastaların başvuru anındaki Ranson skorları hesaplandı. Bulgular: Hasta grubunun %53,2'si (n=41), kontrol grubunun ise %53,4'ü (n=31) kadındı. Hasta grubunun yaş ortalaması 57 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 61 yıldı. Hasta grubunda native tiyol, toplam tiyol ve feroksidaz değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptandı (p değerleri sırasıyla <0,001; ˂0,001; 0,010). Ranson skoru ile toplam tiyolün zayıf derecede negatif yönde korelasyonu ve NLO'nun orta derecede pozitif yönde korelasyonu saptandı. Sonuç: Native tiyol, toplam tiyol ve feroksidaz; hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı. Ranson skoru ile toplam tiyolün zayıf derecede negatif yönde korelasyonu mevcut olduğu sonucuna varıldı. Böylelikle, akut pankreatit hastalarında oksidan/ antioksidan dengenin bozulduğu ve bunun prognozu öngörür Ranson skoru ile korele olduğu sonucuna varıldı. Literatürde bu konuda az sayıda çalışma olduğu için yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalar ile bu konu daha detaylı bir biçimde araştırılabilir. Anahtar Kelimeler: pankreatit, Ranson skoru, oksidan, antioksidan, tiyol/disülfid homeostazı, tiyol, disülfid, ferroksidaz
Atriyal fibrilasyonu olan hastalarda serum tiyol ve disülfid seviyelerinin sol atriyum remodeling parametreleri ile arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Oksidatif stres ile ilgili yeni bir parametre olan tiyol ve disülfit dengesi ile ekokardiyografideki sol atriyal değişiklikler arasındaki ilişkinin ve bunların atriyal fibrilasyon gelişimi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Araştırmaya, Mart 2018 ile Ağustos 2018 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul etmiş, 12 derivasyonlu standart EKG'de ya da takılan EKG holterde AF saptanan hastalar alındı. Kriterlere uyan 123 kişi hasta grubuna alınırken, AF'si olmayan 58 hasta ise kontrol grubununa alınarak toplamda çalışmaya 181 hasta dâhil edildi. Hasta ve kontrol grubundaki tüm hastalara EKG çekildi ve rutin kan kontrolleri ile tiyol parametreleri istendi. Ekokardiyografide; sol atriyum çapları, sol atriyum volümü hesaplandı, bu ölçümler üzerinden; sol atriyal sferisite indeksi, sol atriyal volüm indeksi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda AF'li hastaların oranı %68, kontrol grubu ise tüm hastaların %32'sini oluşturmaktadır. Atriyal fibrilasyon tanısı alan hasta grubunda ortalama yaş 68±12, kontrol grubunda ise 57±13 saptanmıştır. Ekokardiyografik parametreler değerlendirildiğinde; kalbin bazal ölçümleri ve sol atriyum remodelingini gösteren parametreler; sol atriyal çaplar, sol atriyum boyut indeksi, sol atriyal volüm ve sol atriyal volüm indeksi AF grubunda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. AF tanısı olan hasta grubunda subgrup analizlerinde (non-valvuler AF, valvuler AF ve paroksismal AF, kronik AF) serum tiyol/disülfid seviyesi açısından istatistiksel olarak farklılık izlenmemiştir. Nativ tiyol ile sol atriyum çapı (LA longitudinal) arasında negatif korelasyon olduğu ve yine total tiyol ile sol atriyum boyut indeksinin (LA dimension indeks) negatif yönde korele olduğu görülmüştür. Lineer regresyon analizi ile de sol atriyum volüm indeksinin bağımsız belirleyicilerinin serum nativ tiyol seviyesi, vücut yüzey alanı ve AF süresi olduğu gösterilmiştir Sonuç: Atriyal fibrilasyon hastalarında kontrol grubuna kıyasla serum tiyol/disülfit seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı, ancak sol atriyum remodelingini değerlendiren ekokardiyografik ölçümlerin ise istatistiksel olarak anlamlı olduğu izlendi. Ayrıca çalışmamızda sol atriyal volüm indeksinin bağımsız belirleyicilerinden bir tanesinin serum nativ tiyol seviyesi olduğu saptanmıştır. Sol atriyal volüm indeksi artışı bir mortalite belirtecidir ve gelecekte nativ tiyol, total tiyol ölçümleri de mortalite değerlendirilmesi açısından katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Atriyal fibrilasyon, Tiyol/Disülfid Homeostazı, Tiyol, Disülfid, Sol Atriyal Remodeling, Sol Atriyal Volüm İndeksi
Behçet hastalarında tiyol-disülfid dengesinin araştırılması
Amaç: İnflamasyon esnasında antioksidan mekanizmada yetersizlik nedeniyle reaktif oksijen ürünlerin artması oksidatif stres olarak tanımlanmaktadır. Behçet hastalığında artmış oksidatif stres ve antioksidan mekanizmaların yetersizliği nedeniyle oksidan durumda bir dengesizlik olduğu düşünülmektedir. Mevcut araştırmalara rağmen oksidatif hasarın hastalıktaki rolü belirlenememiştir. Bu araştırmadaki amaç Behçet hastalarındaki yeni bir oksidatif stres belirteci olan tiyol-disülfid dengesinin değerlendirilmesidir. Ek olarak tiyol-disülfid dengesinin klinik bulgular ile korelasyonunun yanısıra HLA-B51 ile korelasyonu da değerlendirilmiştir. Materyal ve Yöntem: Bu araştırmaya, 2018 ve 2019 tarihleri arasında dermatoloji polikliniğine başvuran, Behçet hastalığı tanısı konulan, diğer yönlerden sağlıklı, 18 yaş ve üzeri 50 hasta ve 54 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, hastalık tanı yaşı, ailede Behçet hastalığı ve akraba evliliği öyküsü, hastalık için kullanılan ilaçlar, ek ilaç kullanımı, başvuru esnasındaki hastalık aktivitesi kaydedildi. Hem hastaların hem de sağlıklı gönüllülerin native tiyol, total tiyol konsantrasyonları, plazma disülfid seviyeleri, disülfid/ nativ tiyol oranları ölçüldü. Ek olarak hastaların rutin venöz kan örneğinden hemogram, karaciğer fonksiyon testleri, lipit profili ve HLA-B51 değerleri çalışıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları bazında tiyol-disülfid dengesi incelendiğinde kontrol grubunda yer alan bireylerin toplam tiyol değerleri daha düşük, native tiyol değerleri daha yüksek saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (sırasıyla; p=0.021, p=0.027). Gruplar bazında kıyaslandığında genital ülseri ve göz bulgusu olmayan bireylerin native tiyol değerleri daha yüksek bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (sırasıyla; p=0.036, p=0.035). Hasta bireylerin hastalık süresi ile toplam tiyol ve native tiyol değerleri arasında negatif yönlü, zayıf, doğrusal ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla; p=0.010, p=0.014) Sonuç: Çalışmamız Behçet hastalarında hücresel redoks durumunu ve oksidatif stresi belirlemek amacıyla tiyol-disülfid dengesinin bir marker olarak kullanıldığı ilk çalışmadır. Elde ettiğimiz veriler neticesinde literatürle uyumlu bir şekilde Behçet iv hastalığında oksitadif stres artışı ve antioksidan kapasitede azalma söz konusudur. Hastalığın patogenezinin ve oksidan/antioksidan dengesinin rolünü aydınlatmak hastalığın takip ve tedavisinde rol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, Behçet hastalığı, oksidatif stres, oksidan, tiyol disülfid homeostazı
Diyabetik nefropatili hastalarda serum apelin düzeyleri ve tiyol / disülfit dengesi ile albüminüri arasındaki ilişki
Amaç: Bu çalışmada tip 2 diyabet hastalarında apelin, dinamik tiyol / disülfit dengesi ve albüminüri düzeylerinin ölçülmesi, ölçülen parametrelerin karşılaştırarak hastalık patogenezinde oynadığı rolün incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla çalışmaya 87 tip 2 diyabetes mellitus (DM) tanılı hasta ile cinsiyet ve yaş aralığı eşitlenmiş 24 kişi, sağlıklı kontrol grubu olarak dahil edildi. Tüm bireylerden sabah açlık kanları serum ve plazma tüplerine alındı. Örnekler daha sonra 4000 devirde 10 dk santrifüj edildikten sonra serum ve plazmaları porsiyonlandı ve -80°C saklandı. Plazma örneklerindeki total ve native tiyol testleri Erel ve ark. tarafından geliştirilen kolorimetrik yöntemle çalışıldı. Disülfit düzeyleri hesaplandı. Hemogram ve HbA1c tam kan örneklerinde çalışıldı. Biyokimya parametreleri (Glukoz, BUN, kreatinin, AST, ALT, bikarbonat, sodyum, potasyum, klor, fosfor, alkalen fosfataz, albümin, total protein, ürik asit, spot idrarda albümin ve kreatinin) düzeyleri spektrofotometrik yöntemle otoanalizörde ölçüldü. C-reaktif protein (CRP) düzeyleri nefelometrik yöntemle çalışıldı. Serum parathormon, 25-(OH) vitamin D ve ferritin düzeyleri ölçüldü. Glomerüler filtrasyon hızı (GFH) düzeyleri kreatinin bazlı CKD-EPI formülüne göre hesaplandı. Apelin düzeyleri ise ELİSA yöntemi ile çalışıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi ve tartışıldı. Bulgular: Çalışma sonucunda diyabetik hasta grubunda native ve total tiyol düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (her ikisi için p=0.001). Buna karşın hesaplanan disülfit düzeyleri hasta ve kontrol grubu arasında benzer olarak bulundu (p=0.182, p=0.119). Serum apelin düzeyleri diyabetik hasta grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0.001). Native tiyol, total tiyol ve apelin düzeyleri ile yaş arasında negatif korelasyon bulundu. Native tiyol, total tiyol, apelin düzeyleri ile glukoz, HbA1c ve albüminüri arasında anlamlı ve negatif yönde yüksek bir korelasyon bulundu. Bunun yanında, native tiyol, total tiyol, apelin düzeyleri ve GFH ile anlamlı ve pozitif yönde yüksek bir korelasyon gösterdi. Disülfit ile yaş ve GFH arasında korelasyon saptanmadı. XI Sonuç: Dinamik tiyol düzeylerinin kolorimetrik ölçümü rutin klinik biyokimya laboratuvarlarında kolayca uygulanabilir olması ve kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda hastalık şiddeti ile ilişkisi nedeniyle bir belirteç olarak hastalığın tanısına ve takibine katkı sağlayabilir. Apelin / APJ sistemi diyabet ve komplikasyonlarının patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Bu nedenle, hayvanlarda ve hatta insanlarda daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Dinamik tiyol / disülfit dengesi, Apelin, Diyabetik nefropati, Mikroalbüminüri, Diyabetes mellitus
Plantago lanceolata bitkisinin yara iyileştirici özelliklerinin araştırılması
ÖZETBu çalışmanın amacı, sıçan sırtında oluşturulan doğrusal kesi yarası üzerinde P.lanceolata bitkisinin sulu ve metanollü özütlerinin etkisini değerlendirmektir. Bu amaçla, yara dokusunda TBARs, GSH, T-SH ve HP ile serum ve doku iz element (Zn+2 ve Cu+2) düzeyleri incelenmiştir. P.lanceolata bitkisinin yara dokusunda oksidatif stresin göstergelerinden olan TBARs düzeylerini anlamlı düzeyde azalttığı, antioksidan moleküllerden GSH ve T-SH düzeylerinde artışa neden olduğu, bağ doku bileşeni olan kollajen sentezini ise yara dokusunda anlamlı düzeyde artırdığı bulunmuştur. Ayrıca, kollajen sentezinde ve yara iyileşme sürecinde önemli göstergeler olan doku Zn+2 ve Cu+2 düzeylerini de hiçbir tedavi uygulanmayan kontrol grubuna göre anlamlı derecede artırmıştır.Çalışmamızın sonuçlarına göre; Halk tababetinde birçok hastalığın yanısıra yaraların tedavisinde kullanılan flavanoidler açısından zengin olan P.lanceolata bitkisinin güçlü bir antioksidan etkiye sahip olduğu ve bu şekilde iyileşme sürecine olumlu bir katkıda bulunduğu söylenebilir. Ancak, mekanizmayı tam olarak aydınlatabilmek için daha ileri çalışmalara gereksinim vardır.P.lanceolata bitkisinin yara iyileştirici özelliğinin yanısıra kozmetikte de kullanılabileceği ve yeni ilaç geliştirme çalışmaları için gelecek vaat ettiği sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Yara iyileşmesi, Plantago lanceolata, Glutatyon (GSH), Tiyobarbitürik asit reaktifleri (TBARs), Total tiyol grupları (T-SH), İz elementler (Zn+2, Cu+2), Hidroksiprolin.
Akut koroner sendrom ve normal koroner arter hastalarında s-nitrozotiyol ve tiyol/disülfit düzeylerinin değerlendirilmesi
Giriş: Akut koroner sendrom (AKS) kalbe kan sağlayan koroner arterlerin plak ve trombüs oluşumu ile enfarktüse uğraması durumudur. AKS patogenezinde oksidatif stres çok önemlidir. AKS hastalarında kalbi iskemik hasardan korumak için antioksidan bir molekül olan nitrik oksit (NO) seviyesi önem arz eder. S-nitrozotiyoller (SNO) vasküler yapı içinde NO depolanmasının ana biçimini temsil eden moleküllerdir. Bunlar, NO biyoyararlanımını geri kazanma potansiyeline sahip, gelişmekte olan bir NO donörü sınıfıdır. Buna ek olarak, dinamik tiyol/disülfit homeostazının da oksidan-antioksidan dengenin korunmasında önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada amacımız, ST yükselmeli miyokard enfarktüsü ve ST yükselmesiz miyokard enfarktüsü hastalarını içeren AKS'li hastalarda oksidatif/nitrozatif stres durumunu, SNO düzeyi ve tiyol/disülfit homeostazına göre değerlendirmektir. Metot: Çalışmaya Eylül- Aralık 2021 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi erişkin acil servisine başvuran ve yapılan tetkikler sonucu AKS tanısı ile hastaneye yatırılıp koroner anjiyografi (KAG) yapılan 124 hasta alındı. Kontrol grubu olarak bu tarihler arasında kardiyoloji polikliniğine kardiyak yakınmalarla başvurup KAG yapılan ve KAG sonucu normal koroner arterler ya da non-kritik koroner arter darlığı saptanan ardışık 124 birey dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılardan KAG sonrası 4-8 saat içinde SNO, nitrit, toplam tiyol, doğal tiyol ve disülfit seviyelerini belirlemek için kan alındı. Ayrıca hasta ve kontrol grubunun rutin kan testleri yanında kontrol grubundaki bireylerin de yüksek duyarlıklı troponin I değerleri ölçüldü. Bunun yanında tüm katılımcılara bir kardiyoloji uzmanı tarafından ayrıntılı transtorasik ekokardiyografi yapıldı. Bulgular: Çalışma popülasyonunun ortalama yaşı 60.2 ± 11.8 yıl ve bunların %34.3'ü erkek idi. Hasta grubunun ortalama yaşı kontrol grubundaki bireylere göre daha yüksekti (62.9 ± 13.8'e karşı 57.6 ± 8.7, p<0.001). AKS hastalarında serum SNO düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (sırasıyla 0.3 ± iii 0.08'e karşı 0.4 ± 0.10 μmol/L, p< 0.001). Ayrıca, hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla toplam tiyol, doğal tiyol, doğal tiyol/toplam tiyol düzeyleri daha düşük iken, nitrit, disülfit/doğal tiyol ve disülfit/toplam tiyol düzeyleri daha yüksekti. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda AKS hastalarını öngörmede SNO, yaş, cinsiyet, sigara, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve HbA1c'nin bağımsız öngördürücüler olduğu belirlendi. Bu 6 bağımsız değişkenden bir hastanın AKS olasılığını öngörmek için bir nomogram oluşturuldu. Nomogramda alınan toplam skor ne kadar yüksekse hastanın AKS olma ihtimalinin de o kadar yüksek olduğu görüldü. Nihai modelin AKS'yi öngörmedeki performansını gösteren alıcı çalışma karakteristiği (ROC) eğrisinin analizinde tüm bu değişkenlerin AKS'yi öngörmedeki doğruluk payı %85 olarak belirlendi. (eğri altındaki alan 0.855; %95 CI 0.839-0.953; p< 0.001). Sonuç: Bu çalışma sonucunda AKS hastalarında SNO ve tiyol düzeylerinin anlamlı derecede daha düşük saptanmasının nedeni artan oksidatif stres ve inflamasyona ikincil ortaya çıkan NO aşırı salınımına bağlı olabilir. Ayrıca, AKS tanısının bağımsız öngördürücüsü olduğu gösterilen SNO molekülü gelecekte AKS hastalarının tanı ve tedavi algoritmalarının geliştirilmesi konusunda ilham verici olabilir. Fakat bunun için daha geniş ölçekli ve randomize çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, ST eleve miyokard enfarktüsü, non-ST eleve miyokard enfarktüsü, S-nitrozotiyol, tiyol, disülfit, NO
Akne vulgaris tanılı hastalarda iskemi modifiye albümin düzeyi ve tiyol/disülfit homeostazının değerlendirilmesi
Amaç: Akne vulgaris, derinin pilosebase ünitesini etkileyen kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Akne patogenezi multifaktöriyel olup, henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Akne patogenezinde oksidatif stresin rolü ile ilgili çalışmalar mevcut olup, çalışmalarda farklı sonuçlar ortaya konulmuştur. Bu çalışmada akne vulgaris ile oksidatif stres belirteçleri olan tiyol/disülfit homeostazı parametreleri ve iskemi modifiye albumin (İMA) düzeyi arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya klinik olarak akne vulgaris tanısı almış 75 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 75 kontrol grubu dahil edildi. Katılımcılara ait demografik veriler, hastalık süresi, başlangıç yaşı, tetikleyici faktörler, daha önce akne vulgaris için tedavi alıp almadığı, aile hikayesi varlığı, akne şiddeti ve lokalizasyonu, komorbid hastalıklar, son 3 ay içerisinde sistemik tedavi hikayesi, sigara, alkol kullanımı, gebelik ve emzirme durumu, geçirilmiş travma ve cerrahi öyküsü sorgulandı. Tüm katılımcılarda serum İMA seviyeleri ve tiyol/disülfit homeostazı parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Nativ tiyol, total tiyol ve nativ tiyol/total tiyol oranı, hasta grubunda kontrol grubuna göre, anlamlı olarak düşük, disülfit düzeyi, disülfit/nativ tiyol ve disülfit/total tiyol oranları ise anlamlı olarak yüksek saptandı. Hastalık şiddeti, hastalık süresi ve başlangıç yaşına göre tiyol/disülfit parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi. İskemi modifiye albümin düzeyi, hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Global akne derecelendirme sistemi'ne (GADS) göre, hafif şiddetteki hastalarda, orta şiddetteki hastalara göre İMA düzeyi anlamlı derecede yüksek saptandı. Ayrıca, hasta yaşı ile İMA düzeyi arasında ise pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) bir ilişki tespit edildi. Sonuç: Bu çalışma sonucunda, daha önceki çalışmalarla nadiren ilişkisi ortaya konan akne vulgaris patogenezi ve oksidatif stres ilişkisi, farklı parametrelerle değerlendirilmiştir. Literatüre bakıldığında, akne vulgariste İMA ve tiyol/disülfit homeostazı, ayrı ayrı incelenmiş olup, her ikisini birlikte değerlendiren çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamız, akne vulgaris hastalarında, İMA ve tiyol/disülfit homeostazının birlikte değerlendirildiği ilk çalışmadır. İskemi göstergesi bir parametre olan İMA düzeylerinin artışı sonrası; antioksidan tiyollerin azalıp; disülfit düzeylerinin artışı, aknede iskemi sonrası oksidasyonu destekler niteliktedir. Çalışmamızda incelediğimiz bu parametre düzeylerinin sonuçları; aknede oksidan/antioksidan dengesinin, oksidan yöne eğilim gösterdiğini ve akne patogenezinde oksidatif stresin etkin rolünü ortaya koymaktadır.
Penil kavernöz kan, periferik venöz kan, peyronie plağı ve normal tunika albugenia dokularındaki antioksidan seviyelerinin karşılaştırılması ve peyronie plağı oluşumuna etkisinin araştırılması
Peyronie Hastalığı, peniste korpus kavernozum etrafını saran tunika albugenia'nın yara iyileşme bozukluğu ve fibrozisiyle karakterize, progresif ve benign bir edinsel bağ doku hastalığıdır. Korpus kavernozum yapısında meydana gelen fibrotik plaklar nedeniyle, özellikle erekte haldeyken ortaya çıkan penil ağrı, penil kurvatür, ilişkiye girmede zorlanma, ele gelen plak, penis kısalması ve daralması, peniste şekil bozuklukları hastalığın temel semptomlarıdır. Tunika albugenia'nın yaralanması sonucu meydana gelen soyulma, kanın sızmasına ve yeniden emilmeyen fibrinin dokuda birikimine yol açar, bu da fibrin birikiminin güçlü bir faktör olduğu lokal inflamatuar hücrelerin (makrofajlar, nötrofil granülositler, T hücreleri, mast hücreleri vb.) toplanmasına neden olur. Bu hücreler hızla proinflamatuar sitokinler (interlökin-1 (IL-1), tümör nekroz faktör-alfa (TNF-alfa)) üretir ve fibroblastlar üzerinde kemotaktik etkilere sahiptirler. Çeşitli hücre tipleri (fibroblastlar, trombositler, monositler, makrofajlar, nötrofil granülositler ve T hücreleri) bölgeye çekildiğinde, önemli fibrojenik faktörler (transforme edici büyüme faktörü beta-1 (TGF-ß1), trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF) ve temel fibroblast büyüme faktörü (bFGF)) üretmeye başlarlar ve dokuda kollajenin aşırı üretimine yol açarlar. İnflamatuar bölgede bulunan makrofajlar ve nötrofiller granülositler, aktivasyon sonrası degranülasyon yaparak lizozomal enzimler ve reaktif oksijen türleri (ROS) üretirler. Bu çalışmada, Peyronie operasyonu sırasında aynı hastadan periferik kan , penil kavernöz kan, peyronie plağı ve normal tunika albugenia dokularında tiyol, modifiye iskemi albumin, süperoksit dismutaz, total antioksidan ve oksidan seviyeleri ölçülecek olup, kontrol grupları ve çalışma grupları arasındaki karşılaştırmalar, antioksidan eksikliği ile peyronie plağı oluşumu arasındaki potansiyel ilişkiyi aydınlatmayı amaçlamaktadır. Çalışmaya Peyronie hastalığı nedeniyle penil plikasyon ve peyronie plak eksizyonu uygulanan 22 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hastalardan operasyon sırasında periferik venöz kan, penil kavernöz kan , peyronie plağı ve penil normal tunika albugenia dokuları alındı. Kontrol grubu olarak normal tunika albugenia dokusu ve periferik kan, çalışma grubu olarak ise peyronie plağı ve penil kavernöz kan dokuları olarak belirlendi. Bu materyallerden tiyol, iskemi modifiye albumin, süperoksit dismutaz, total antioksidan ve oksidan seviyelerine bakıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre, Total oksidan seviye (TOS), Oksidatif stres indeksi (OSI), Toplam Süperoksit Dismutaz (SOD) ve İskemi Modifiye Albumin (IMA ABSU) düzeyleri kavernöz sistemde sistemik venöz dolaşıma göre anlamlı biçimde daha yüksek saptanmıştır (her biri için p<0.001). Öte yandan TAS, native tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri ise sistemik venöz dolaşımda kavernöz sisteme göre anlamlı biçimde daha yüksek saptanmıştır (her biri için p<0.05). D/NT*100, D/TT*100 ve NT/TT*100 değerleri arasında gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Bu, Peyronie hastalığında lokal olarak oksidatif stresin arttığı bir durum olabileceğini işaret etmektedir. Çalışmamızda bulunan diğer bir sonuç peyronie hastalarında lezyondaki total protein düzeyleri kontrol dokuya göre anlamlı biçimde daha yüksekken (p=0.014), OSI düzeyleri ise peyronie lezyonlarında anlamlı biçimde daha düşüktür (p=0.019). TAS, TOS ve toplam SOD düzeyleri bakımında peyronie lezyonları ve kontrol dokuları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (her biri için p>0.05). OSI düzeyleri peyronie plaklarında artmış olarak beklenmekteyken tam tersi bir sonuç çıkmasının nedeni operasyon sırasında aynı hastadan alınan normal tunika albugenia ve peyronie plaklarının birbirine çok yakın olmasından kaynaklanabilir. Bu sebeple TAS, TOS ve toplam SOD düzeyleri bakımından peyronie lezyonları ve kontrol tunika albugenia dokuları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamış olabilir. Sonuç olarak, çalışmamızda Peyronie hastalığının biyokimyasal ve klinik özellikleri ile oksidatif stres arasındaki ilişki incelenmiş olup oksidatif stresin bu hastalığın patofizyolojisi üzerinde etkili olabileceği öngörülmektedir. Oksidatif stresin hücresel hasara neden olabileceği ve inflamasyonu artırabileceği göz önüne alındığında, bu bulgular, Peyronie hastalığının tedavisinde oksidatif stresi hedefleyen yaklaşımların potansiyelini vurgulamaktadır.
Gastrointestinal malignitelerde tiyol-disülfid profili ve high-mobility group box 1 protein düzeylerinin araştırılması
Kanser, insanlarda sık görünen ve gelişimi oldukça karmaşık olan ciddi bir sağlık sorunudur. Kanser hücrelerinin büyümesinden, farklılaşmasından ve metastazından sorumlu protein kodlayan genler, tümör baskılayıcı genler ve bazı biyobelirteçler kanser hastalarının tanı ve tedavisinde kullanılmaktadır. Gastrointestinal kanserler genel olarak kötü prognoza sahiplerdir. Gelişen tanı ve tedavi yöntemlerine rağmen sağ kalım oranları düşüktür. Bundan dolayı kanserin erken tanı ve tedavisi önem taşımaktadır. Kanserlerde önemli bir biyobelirteç olan High Mobility Group Box 1 (HMGB1) DNA'yı ve transkripsiyonu düzenler. Kanser progresyonunda, anjiogenezde ve metastaz gelişiminde HMGB1 rol oynamaktadır. Total tiyol dengesi antioksidan etki, enflamasyon, apaptoz ve hücre içi sinyal ileti yollarında önemli role sahiptir. Çalışmamızda kanserin gelişim süresince önemli rol oynayan HMGB1 ve tiyol disülfid dengesinin gastrointestinal kanserlerinde bir biyobelirteç olarak kullanabilirliğini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya gastrointestinal kanser tanısı konmuş 68 hasta ve 40 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Gruplarından alınan serum örneklerinde native tiyol, total tiyol, dinamik disülfid ve HMGB1 proteini düzeylerine bakıldı. Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında hasta grubunda HMGB1 (p <0,001), native tiyol (p=0,001) ve total tiyol (p=0,013) seviyeleri istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi. Sonuç olarak, HMGB1 ve tiyol disülfid dengesinin gastrointestinal kanserlerin tanı ve tedavi takibin yapılmasında kullanılabileceği önerilmiştir.