Anti infective agents
153 theses under this subject heading
Kök kanal tedavisinin yenilenmesinde kullanılan farklı irrigasyon solüsyonlarının antimikrobiyal etkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu in vivo çalışma,kök kanal tedavisinin yenilenmesi kararı verilmiş kök kanallarında farklı irrigasyon solüsyonları kullanımının ve bu solüsyonların aktivasyonunun kök kanalı içerisindeki mikrobiyal değişime etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma için kök kanal tedavili apikal periodontitisli tek köklü ve tek kanallı mandibular premolar dişlere sahip kırk hasta seçilmiştir. Kök kanal tedavisinin yenilenmesi esnasında kullanılan final irrigasyon rejimlerine göre hastalar bir bilgisayar yazılımı ile 4 gruba ayrılmıştır: Grup I: % 17 EDTA+ % 2.5 NaOCl, Grup 2: % 2.5 NaOCl/ % 9 HEBP (Medcem, Viyana, Avusturya), Grup 3: % 17 EDTA + % 2.5 NaOCl + EA, Grup 4: % 2.5 NaOCl / % 9 HEBP + EA. Bakteriyolojik örnekler kök kanalından ilk randevuda kemomekanik preparasyondan önce (S1) ve final irrigasyondan sonra (S2) alınmış olup, ikinci randevuda kanal içi medikamentin çıkarılmasından sonra (S3) ve final irrigasyondan sonra (S4) alınmıştır. Alınan numunelerde mikrobiyolojik kültür yöntemi ile toplam bakteri sayıları ölçülmüştür. Kültür yöntemi verilerinden istatistiksel analizlerde gruplar arasındaki farklılıklar Kruskal Wallis testi, grup içi karşılaştırmalar Friedman testi ve gruplar arası ikili karşılaştırmalarda bakteri sayılarının yüzdelik azalım düzeyleri Mann Whitney U testi kullanılarak ölçülmüştür. Sonuçlar p<0.05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: Grup içi karşılaştırmalarda, tüm gruplarda S1 ve S2 numunelerindeki bakteri sayılarındaki azalma miktarı istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). S1-S2 numunelerindeki bakteri azalma miktarlarının gruplar arası karşılaştırmalarında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir (p> 0.05). Grup içi karşılaştırmalarda S2-S3 numunelerindeki bakteri sayıları arasında Grup II ve Grup IV'te istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmazken ( p> 0.05), Grup I ve Grup III'te anlamlı düzeyde farklılık görülmüştür ( p< 0.05). Grup içi karşılaştırmalarda tüm gruplarda S3-S4 numuneleri arasındaki bakteri sayısı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır (p <0.05). Gruplar arası kantitatif karşılaştırmada S3-S4 numuneleri arasındaki bakteri sayılarının yüzdelik azalmaları arasında istatistiksel olarak önemli bir fark olmadığı tespit edilmiştir (p> 0.05). Sonuç:. Apikal periodontitise sahip kök kanallarının dezenfekte edilmesinde kullanılan tüm irrigasyon solüsyonları kanal içi mikrobiyal yükün azaltılmasında etkili bulunmuştur. İrrigasyon solüsyonları, konvansiyonel şırınga irrigasyonu ve EA ile yapılan sonik aktivasyon ana kök kanalında bakteri sayısının azaltılmasında benzer etki göstermiştir. Anahtar Kelimeler: EA, HEBP, Konvansiyonel şırınga irrigasyonu, Retreatment.
2-sübstitüe-n-[4-(1H-imidazol-1-İL)fenil] asetamid türevlerinin sentezi ve antimikrobiyal aktivitelerinin incelenmesi
Günümüzde pek çok antimikrobiyal ajan olmasına karşın, istenmeyen yan etkiler, toksik etkiler ve direnç problemleri gibi bazı durumlar yüzünden tedaviler yetersiz ve eksik kalmaktadır. Bu nedenle, farklı metodlarla daha az yan etkili, yeni ve etkili bileşiklere ulaşabilmek amacıyla bu alandaki çalışmalar halen devam etmektedir. Bu tez kapsamında 2-Kloro-N-[4-(1H-imidazol-1-il)fenil]asetamid bileşiği ile çeşitli merkapto azol türevlerinin reaksiyonu sonucu 14 adet 2-sübstitüe-N-[4-(1H-imidazol-1-il)fenil]asetamid türevleri sentezlenmiştir. Sentezlenen bileşiklerin yapıları spektroskopik yöntemler ve elemental analiz ile aydınlatılmıştır. Bileşiklerin antimikrobiyal etkileri in vitro aktivite testleri ile belirlenmiştir. Antibakteriyel etki testleri, Staphylococcus aureus ATCC 25923, Enterococcus faecalis ATCC 29212, Enterococcus faecalis ATCC 51922, Listeria monocytogenes ATCC 1911, Klebsiella pneumoniae ATCC 700603, Pseudomonas aeruginosa ATCC 27853, Escherichia coli ATCC 35218 ve Escherichia coli ATCC 25922 türleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Kloramfenikol standart antibakteriyel madde olarak kullanılmıştır. Antifungal aktivite testleri ise Candida albicans ATCC 90028, Candida glabrata ATCC 90030, Candida krusei ATCC 6258 ve Candida parapsilopsis ATCC 22019 türleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Ketokonazol standart antifungal madde olarak kullanılmıştır. Mikrobiyolojik çalışmalar sonucunda, sentezlenen bileşiklerin orta derecede antimikrobiyal etkinliğe sahip olduğu tespit edilmiştir.
Bazı ferula uçucu yağlarının kimyasal bileşimi, biyolojik aktivite, ın vıtro sitotoksisite ve genotoksisite yönünden incelenmesi
Günümüzde doğal kaynaklı ürünlere ilginin artmasıyla bilimsel alanda bu yöndeki çalışmalar da hız kazanmıştır. Uçucu yağlar, eski çağlardan günümüze kadar kullanılagelen aromatik sıvılardır. Koku, tat maddesi olarak kullanımlarının dışında farklı biyolojik aktiviteleri nedeniyle sağlık alanında da kullanımları bulunmaktadır. Ferula L. cinsi Apiaceae familyasının en önemli cinslerinden biridir. Türkiye'de 17, Asya'da 177, dünyada ise 180-185 türü bulunmaktadır. Bu çalışmada Ferula hermonis Boiss., F. brevipedicellata Peşmen ex M. Sağıroğlu & H. Duman ve F. rigidula DC. uçucu yağlarının analizleri eş zamanlı olarak GK ve GK/KS ile gerçekleştirilmiştir. F. brevipedicellata ve F. rigidula uçucu yağlarının ana bileşikleri α-pinen (%68.9 ve %73.0, sırasıyla), β-pinen (%5.3 ve %4.0, sırasıyla) ve naftalen (%4.3 ve %8.5, sırasıyla); F. hermonis uçucu yağının ana bileşikleri ise α-pinen (%64.1), naftalen (%8.3) ve trans-verbenol (%4.8) olarak belirlenmiştir. Uçucu yağların mikrodilüsyon yöntemi ile antimikrobiyal aktiviteleri belirlenmiş, mikroorganizmalara göre değişen orta ya da zayıf derecede aktivite tespit edilmiştir. DPPH● radikali ile yapılan serbest radikal süpürücü etki tayini sonucunda uçucu yağların 0.5 mg/mL ve daha düşük konsantrasyonlarda antioksidan aktivite göstermediği saptanmıştır. Uçucu yağların sağlıklı bir hücre hattı olan NIH3T3'e (ATCC® CRL-1658™, fare embriyonik fibroblast hücreleri) karşı sitotoksisiteleri belirlenmiştir. Aktivite deneyleri ve sitotoksisite testi sonucunda umut vadedebileceği düşünülen F. rigidula uçucu yağına uygulanan Ames MPFTM 98/100 testi sonucunda, uçucu yağın test edilen dozlarda mutajenik olmadığı belirlenmiştir. Bu çalışma F. hermonis, F. brevipedicellata ve F. rigidula uçucu yağlarının antioksidan aktivite ve sitotoksisite; F. brevipedicellata ve F. rigidula uçucu yağlarının kimyasal bileşimlerinin belirlenmesi ve antimikrobiyal aktivite; F. rigidula uçucu yağının genotoksisite değerlendirilmesi açısından ilk olma özelliği taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Ferula sp., uçucu yağ, antimikrobiyal, antioksidan, NIH3T3, Ames MPFTM 98/100
Sinüzit patojenlerinin uçucu yağ ve bileşenlerle inhibisyonu
Sinüzit antibiyotik tedavisi gerektiren en yaygın üst solunum yolu hastalıklarından biri olup genellikle bakteriyel enfeksiyon sonucu gelişmektedir. Son yıllarda antibiyotik dirençli enfeksiyonlardaki artış nedeniyle yeni ilaçların araştırılmasına yönelik çalışmalar önem kazanmıştır. Asırlardır antimikrobiyal etkilerinden dolayı özellikle gıda, kozmetik ve ilaç olarak kullanılan uçucu yağlar günümüzde yeni ilaç geliştirilmesinde önem taşır. Türkiye'de halk arasında sinüzit tedavisinde kullanılan Lamiaceae familyasına ait uçucu yağ bitkilerinden Lavandula stoechas L. (karabaş otu), Mentha spicata L. (bahçe nanesi, antep nanesi, kıvırcık nane) ve T. sipyleus subsp. sipyleus Boiss. var. sipyleus L. (kekik otu, keklik otu, limon kokulu kekik, nemamulotu, sater) bu tez kapsamında değerlendirilmiştir. Hidrodistilasyon yöntemi ile elde edilen uçucu yağların fitokimyası gaz kromatografisi-alev iyonizasyon detektörü (GK-AİD) ve gaz kromatografisi/kütle spektrometresi (GK/KS) yöntemleriyle belirlenmiştir. Uçucu yağların ve temel bileşenlerinin antimikrobiyal aktiviteleri sık rastlanan sinüzit patojenlerinden Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae, Moraxella catarrhalis, Streptococcus pyogenes, Staphylococcus aureus ve Pseudomonas aeruginosa standart suşlarına karşı in vitro agar difüzyon, mikrodilüsyon ve buhar difüzyon antimikrobiyal yöntemleriyle çalışılmıştır. Lavandula stoechas, M. spicata, ve T. sipyleus uçucu yağlarının temel bileşenleri sırası ile kâfur (% 46.7), karvon (% 60.6) ve timol (% 66.2) olarak GK-AİD ve GK/KS teknikleri ile tespit edilmiştir. Yapılan denemelerin sonucunda agar difüzyon yönteminde 10 mg/mL uçucu yağ ve temel bileşen konsantrasyonunda 1.8 cm'ye kadar artan inhibisyon zon çapları elde edilmiştir. Mikrodilüsyon yönteminde çalışılan suşlara karşı test maddelerinin 0.16 ile 1.25 mg/mL arasında değişen konsantrasyonlarda etkili olduğu görülmüştür. Uçucu yağların ve temel bileşenlerin buhar fazlarının antimikrobiyal etkinlik denemelerinde ise Thymus türünün ve timol bileşeninin diğer uçucu yağlara ve bileşenlere oranla dikkate değer şekilde inhibisyon zonu oluşturduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak halk arasında sinüzit tedavisi için kullanılan ve doğal ortamlarından temin edilen L. stoechas, M. spicata, ve T. sipyleus türlerinin sinüzit patojenlerine karşı antimikrobiyal etkili oldukları gösterilmiştir.
Nifuroksazit analogları içeren yeni benzimidazol türevlerinin sentezleri ve antimikrobiyal aktivitelerinin araştırılması
Bu çalışmada yeni Nifuroksazit analogları içeren yeni benzimidazol türevlerinin sentezlenmesi, spektroskopik analizler ile yapılarının doğrulanması, antimikrobiyal ve sitotoksik etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Günümüzde mikrobik enfeksiyonların tedavisinde kullanılan birçok ilaç bulunmasına rağmen, mikroorganizmaların antimikrobiyal etkili ilaçlara kısa sürede rezistans kazanması, istenmeyen yan etkiler, toksik etkiler ve enfeksiyonlara karşı ideal özelliklere sahip kemoterapötik bileşiklerin henüz geliştirilememiş olması nedeniyle bu alandaki çalışmalar halen devam etmektedir. Bu çalışmada tasarlanan benzimidazol bileşikleri mikrodalga destekli reaksiyonlar sonucu sentez edilecektir. Sentezlenen türevlerin yapıları IR, 1H-NMR, 13C-NMR, Kütle spektroskopik verileri ve Elemental analiz sonuçları ile aydınlatılmıştır. Sentezlenen bileşiklerin antimikrobiyal ve sitotoksik etkileri in-vitro aktivite testleri ile belirlenmiştir. Yapısında 6-florobenzimidazol, hidrazon ve 2-metilfenil grupları taşıyan C44 kodlu bileşik MIC90 ≤1.95 µg/mL değeri ile Escherichia coli O157:H7 ve Escherichia coli'ye karşı en yüksek aktiviteyi göstermiştir. Aynı bileşiğin sitotoksisite testi sonucunda IC50 değerinin MIC90 değerinden 107.81 kat daha yüksek olduğu tespit edilmiştir
Ağız patojenlerine etkili olabilecek bazı uçucu yağların kimyasal bileşimlerinin ve antimikrobiyal aktivitelerinin değerlendirilmesi
Ağız ve dişler mikroorganizma kaynaklı pek çok hastalığın görüldüğü yapıdır. Bu hastalıkların tedavisi genellikle antibiyotik kullanımı ile yapılmaktadır. Artan antibiyotik dirençli mikroorganizmalar nedeniyle yeni doğal kaynaklı etken madde keşfi önem kazanmıştır. Uzun yıllardan beri uçucu yağların antimikrobiyal özellikleri olduğu bilinmekte ve tedavi amaçlı kullanımları önemli bir yer tutmaktadır. Bu tez kapsamında ağız ve diş hastalıklarına karşı kullanılan farmakope kalitesindeki Salvia officinalis L., Pimpinella anisum L., Eucalyptus globulus L., Matricaria recutita L., Achillea millefolium L. uçucu yağlarının kimyasal bileşimleri GK/AİD ve GK/KS yöntemleri ile belirlenmiştir. Ağız patolojisinde önemli rol oynayan bakterilerden Streptococcus mutans, Streptococcus sanguinis, Staphylococcus aureus, Corynebacterium striatum, Candida albicans ve Candida krusei suşlarına karşı uçucu yağların antimikrobiyal aktiviteleri mikrodilüsyon yöntemi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca aktivite gösteren uçucu yağlar antibiyotikler ile kombine edilmiş ve checkerboard yöntemi ile sinerjik etkileri test edilmiştir. Sonuç olarak test edilen uçucu yağların ağız patojenlerine karşı 20 ile 0.625 mg/mL arasında minimum inhibisyon konsantrasyon değerleri ile orta kuvvette antimikrobiyal etkili oldukları görülmüş ve antibiyotiklerle kombinasyonlarında M. recutita uçucu yağının tetrasiklin ile kombinasyonunda S. aureus'a karşı sinerjik etki gösterdiği bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: Ağız boşluğu hastalıkları, Uçucu yağlar, Antimikrobiyal aktivite, Sinerjik etki
Antimikrobiyal maddelerin etkinliğini arttıran uçucu yağ ve bileşenlerinin belirlenmesi
Bu tez projesi kapsamında antibiyotiklere dirençli Gram (+) Staphylococcus aureus; Gram (-) Escherichia coli ve antifungal ilaçlara duyarlı Candida albicans klinik ve standart suşları olmak üzere altı farklı hedef patojen seçilmiştir. Antimikrobiyal etkinlik testlerinde Klinik ve Laboratuvar Standartları Enstitüsü (CLSI) in vitro mikrodilüsyon yöntemi uyarlanarak kullanılmıştır. Doğal antimikrobiyal madde olarak, öncelikle Avrupa Farmakope kalitesinde Matricaria recutita L., Lavandula latifolia Medik., Pinus mugo Turra, Citrus reticulata Blanco. uçucu yağları (Aetheroleum) seçilmiştir. Etkinliği arttırmak amacıyla uçucu yağlar sırasıyla kolon kromatografisiyle n-hekzan, dietil eter, diklorometan ve metanolle fraksiyonlanmıştır. Antimikrobiyal deneylerde ayrıca uçucu yağların ana bileşenlerinden R-(+)-limonen, (+)-linalol, 1,8-sineol, (±)-kafur, β-karyofillen, α- pinen, (-)-β-pinen, γ-terpinen, farnasen, bisabolol ve (+)-δ-3-karen kullanılmıştır. Test materyallerinin ampisilin, sefuroksim, tetrasiklin, flukonazol ve nistatin standart antimikrobiyal maddeleriyle farklı kombinasyonlarının etkileşimleri dama tahtası yöntemiyle sinerjik etkinlikleri açısından incelenmiştir. Tüm test numunelerinin dirençli mikroorganizmalara karşı etkinlikleri minimum inhibisyon konstrastrasyonu (MİK) olarak belirlenmiştir. Kombinasyon sonuçları, fraksiyonel inhibisyon konsantrasyonu (FİK) değerleri şeklinde sinerjik, aditif, bağımsız etki veya antagonist etkili olarak sınıflandırılmıştır. Aktif fraksiyon-antimikrobiyal madde kombinasyonu seçici toksisitesi karşılaştırmalı olarak değerlendirmek üzere in vitro WS1-XTT sitotoksisite (insan cilt fibroblast hücre dizileri) ve biyolüminesans yöntemiyle Aliivibrio fischeri NRRL B 11177 suşuna karşı çalışılmıştır. Sonuç olarak, tasarlanan doğal madde kombinasyonların sinerjik/aditif etkinlikleri ilk defa bu çalışma kapsamında gösterilmiştir. Etkinlikler değerlendirildiğinde, toplam 54 sinerjik, 75 aditif ve 108 adet bağımsız etkili antimikrobiyal kombinasyon aktivite sonucu elde edilmiştir. Genel olarak oluşturulan uçucu yağ kombinasyonları, in vitro antimikrobiyal aktivite açısından daha etkin ve daha az toksik olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Antibiyotik dirençli bakteri, Candida albicans, Uçucu yağlar, Kombinasyon çalışmaları, Dama tahtası yöntemi, Sinerjik etki.
Lavandula latıfolıa medik. uçucu yağının anjiyogenez ve bazı matriks metalloproteinaz (MMP) enzimleri üzerine etkileri
Avrupa Farmakopesinde bulunan lavanta uçucu yağları (Lavandula angustifolia Mill. - İngiliz Lavantası; L. latifolia Medik.- Sivri Lavanta) aromatik ve biyolojik aktivite özelliklerinden dolayı geniş bir alanda kullanılır. Bu yağların karminatif, sedatif, haricen böcek kovucu vb. özelliklerinden dolayı bitkisel preparatlarda ve kokusundan dolayı da parfüm ve kozmetiklerde kullanılımları mevcuttur. Matriks metalloproteinaz (MMP) grubu enzimlerin çoğu fizyolojik süreçte önemli bir rol oynadığı bilinmektedir; ayrıca enflamasyon, yara iyi edici ve kanser hücre invazyonları gibi patolojik süreçlerde dokuların yeniden yapılandırılmasında görev alırlar. Diğer taraftan anjiyogenezin tümör büyümesinde anahtar rol oynadığı bilinmektedir; malin ve malin olmayan birçok hastalığın tedavisinde anjiyogenezi inhibe eden doğal ve sentetik ilaçların klinik kullanımları ile ilgili araştırmalar yapılmaktadır. Bu proje kapsamında çalışma materyali olarak gaz kromatografisi ve gaz kromatografisi/kütle spektrometrisiyle bileşiminin Avrupa Farmakopesi kalitesinde olduğu doğrulanan L. latifolia uçucu yağı (Spica aetheroleum) kullanılmıştır. Bu uçucu yağ ile in vitro olarak MMP-2 ve 9 enzimleri üzerine spektrofotometrik yöntemle; tavuk embriyosu kullanarak da in vivo olarak anjiyogenez ve antienflamatuvar etkisi karşılaştırmalı olarak ilk defa değerlendirilmiştir. Sonuç olarak 0,4 mg/mL konsantrasyonda MMP enzim inhibisyon etkisi olmadığı ve antianjiyogenik etkisinin ise skorlama sistemine göre zayıf olduğu bulunmuştur.
Matrin ve oksimatrinin mikrobiyal transformasyonu ve metabolitlerinin kolinesteraz inhibisyonu
Mikrobiyal transformasyon; farklı mikroorganizma ya da bu mikroorganizmaların enzimlerinin kullanılmasıyla belirli substratların yeni metabolitlere dönüştürülmesi için kullanılan biyoteknolojik yöntemlerdendir. Bu yöntem sağladığı avantajlardan dolayı kimya, gıda ve ilaç endüstrisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Yeni doğal maddelerin keşfi ve üretimi amacıyla farmakognozi biliminde de ilgi çekmektedir. Halk arasında acı meyan/acı piyan olarak bilinen, Fabaceae familyası üyelerinden Sophora türlerinde sekonder metabolit olarak bulunan matrin ve oksimatrin, kinolizidin alkaloitleri grubundadırlar. Matrin ve oksimatrinin; kardiyak iskemi, viral hastalıklar, hepatit B, kanser gibi hastalık ve semptomlar üzerinde çalışmaları mevcuttur. Bu çalışmada, matrin ve oksimatrin 30 farklı bakteri, maya ve fungus kullanılarak mikrobiyal biyotransformasyonu incelenmiştir. Matrin substratından Mucor ramannianus ve Enterococcus faecalis ile biyotransformasyonu sonucu yeni 2 metabolit oluşmuştur. Oksimatrin substratı ile 5 farklı mikroorganizma ile biyotransformasyonu sonucu matrin metabolit olarak elde edilmiştir. Önce ince tabaka kromatografisi (İTK) ile tespit edilen saflaştırılmış metabolitlerin yapısı sıvı kromatografisi/kütle spektroskopisi (SK/KS) ile kısmen aydınlatılmıştır. Metabolit ve substratların in vitro antibakteriyel, antikandidal, antienflamatuvar, anti-helikobakter, antitüberküloz özellikleri ve asetilkolinesteraz/butirilkolinesteraz inhibisyonu karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Test konsantrasyonlarında in vitro aktivite deneyleri sonucunda numunlerin kayda değer bir inhibisyona yol açmadığı ve etkinlikte olmadığı gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Matrin, oksimatrin, mikrobiyal transformasyon, antimikrobiyal etki, kolinesteraz aktivite
Synthesis, anticonvulsant and antimicrobial activities of new (Aryl)alkyltriazole oxime ester deiıvatives
Bu çalışmada, oksim ester türevi yeni 10 bileşiğin sentezi yapılmış, bileşiklerin antikonvülsan ve antimikrobiyal aktiviteleri değerlendirilmiştir.Hazırlanan 1-(naftalen-2-il)-2-(triazol-1-il)etanon oksimin çeşitli açil grupları ile sübstitüsyon tepkimesi sonucu oksim ester türevleri elde edilmiştir. Sentezi yapılan ve saflaştırılan bileşiklerin bazı fiziksel özellikleri ile ince tabaka kromatografisinde Rf değerleri saptanmıştır. Bileşiklerin yapıları IR, 1H-NMR, kütle spektral verileri ve eleman analizleri ile kanıtlanmıştır.Bileşiklerin antikonvülsan aktiviteleri ?National Institutes of Health? (NIH) Antiepileptik İlaç Geliştirme (ADD) programına uygun olarak yapılmış; antikonvülsan aktivite için maksimal elektroşok nöbet (MES) testi, nörolojik bozukluklar için ise rotorod toksisite testi uygulanmıştır. Antikonvülsan tarama testleri uygulanan 10 bileşikten 8'i (Bileşik 2-9) MES testinde aktif bulunmuştur. Sentezlenen bileşiklerin 1-sübstitüe-1H-azol grubu antifungal bileşiklere yapısal benzerliği nedeniyle antimikrobiyal aktiviteleri mikrodilüsyon yöntemi kullanılarak tayin edilmiştir. Bileşiklerde 64-128 µg/ml dozda antifungal aktivite gözlenirken, 128-1024 µg/ml dozda antibakteriyel aktivite gözlenmiştir.
Evaluation of the clinical and immunomodulatory effects of the probiotic lozenges or sub-antimicrobial dose doxycycline as adjuncts to non-surgical periodontal therapy in chronic periodontitis
The effect of probiotics or sub-antimicrobial dose doxycycline (SDD) as an adjunct to scaling and root planing (SRP) on inflammatory parameters in chronic periodontitis (CP) patients needs further investigation because of the controversial data. Therefore, the aim of the present study was to evaluate the clinical and immunomodulatory efficacy of Lactobacillus reuteri (L. reuteri) containing lozenges (Probiotic) or SDD (Doxycycline hyclate) as adjuncts to non-surgical periodontal therapy. A total of 45 patients, with at least 2 teeth having one approximal site with a probing depth (PD) of 5-7 mm and gingival index (GI) of ≥2 in each quadrant, were selected and randomly divided into 3 groups. Group I received SRP + Probiotic lozenges (2x108 cfu/ml), Group II received SRP + SDD (doxycycline hyclate) tablets, whereas Group III received SRP + placebo. Plaque index (PI), GI, PD, bleeding on probing (BoP) and attachment gain were measured and gingival crevicular fluid (GCF) sampling was performed at baseline and day 90. GCF analysis were assessed by enzyme linked immunosorbent assay (ELISA). GCF volume, MMP-8 and TIMP-1 levels were also evaluated at baseline and at day 90. Intra-group comparisons of all parameters were evaluated with paired sample t test while inter-group comparisons of all clinical and biochemical parameters were evaluated with Oneway Anova test. Tukey test was used for the double comparisons of the groups. The statistical significance was set at p <0.05. At the end of the observation period, statistically significant improvements in all evaluated parameters were observed within each group. Inter- group comparisons of mean differences of both clinical and biochemical parameters revealed statistically significance in favour of both SRP + Probiotic and SRP + SDD between days 0-90 at the end of day 90 (p< 0.05). However, no siginificant differences were observed between SRP + Probiotic and SRP + SDD in terms of both clinical and biochemical parameters. (p> 0.05) In conclusion, the results of the present study revealed that the adjunctive usage of L. reuteri containing lozenges and SDD tablets significantly reduced inflammation when compared to SRP + placebo in CP patients.
Clinical and microbiological effects of probiotic containing lozenges in comparison to sub-antimicrobial dose doxycycline in the treatment of chronic periodontitis: 3-month follow-up
The aim of this study is to evaluate clinical and microbiological effects of Lactobacillus reuteri (L.reuteri) containing lozenges in comparison with the usage of sub-antimicrobial dose-doxycycline (SDD) containing tablets as adjunctive to initial periodontal therapy in chronic periodontitis (CP) patients A total of 45 patients, with 2 teeth in each quadrant having at least one approximal site with a probing depth (PD) of 5-7 mm and gingival index (GI) of ≥2, were selected and divided randomly into 3 groups. Group I received scaling and root planning (SRP) + L. reuteri containing lozenges, whereas Group II received SRP + SDD containing tablets, and Group III received SRP + placebo. Plaque index (PI), GI, PD, relative attachment level (RAL) and bleeding on probing (BoP) were measured for clinical evaluation. Microbiological sampling was performed at baseline and at day 90, and was analyzed by culture method. Total viable count (TVC) and proportions of obligate anaerobic bacteria were evaluated. The paired sample t test was used for intra-group comparison of the clinical parameters and the proportions of obligate anaerobic bacteria, whereas the Wilcoxon sign test was used for the TVC values. One-way ANOVA test was used for the inter-group comparisons of mean differences of clinical parameters and proportions of the obligate anaerobic bacteria (%), while Kruskal-Wallis Test was used for the TVC values. Statistical significance was set as p<0.05. Tukey test was used to evaluate the comparisons of the clinical parameters and proportions of obligate anaerobes in pairs, whereas Mann–Whitney U-test was used for the evaluation of TVC values in pairs. Statistical significance was set as p<0.05. All treatments resulted in statistical significantly improvements in terms of the clinical and microbiological parameters at the end of the observation period. Intergroup comparisons of the mean differences of PI, GI, BoP, PD and attachment gain revealed statistical significance in favor of both SRP + Probiotic and SRP + SDD groups (p<0.05) at the end of day 90. Intergroup comparisons of TVC values revealed significance in favor of the SRP + Probiotic group at the end of day 90 (p<0.05). Intergroup comparisons of proportions of obligate anaerobic bacteria revealed statistical significance in favor of the SRP + Probiotic and SRP + SDD groups when compared to the SRP + Placebo between days 0 and 90 (p<0.05). Within the limitation of this study, it can be concluded that L. reuteri containing lozenges and SDD containing tablets might be adjunctive useful agents for the improvement of periodontal health in CP patients.
Pirimidin halkası içeren yeni n-karboksamit ligand sentezi, karakterizasyonu ve moleküler modelleme çalışmaları
Azot donör atom taşıyan bazı karboksamit bileşiklerinin antikanser ve antiviral aktivite gözlenmiştir. Bundan dolayı hastalıkların tedavisinde kullanılabildiği görülmüştür. Karboksamit bileşiklerin biyolojik aktivitelerinin yanı sıra dentrimer sentezlerinde moleküler reseptörlerde ve asimetrik katalizörlerde kullanıldığı tespit edilmiştir. Bu çalışmada pirimidin halkası içeren yeni N-Karboksamit türevi sentezlenmiş, yapısal analizi 13C ve 1H-NMR, FT-IR, elementel analiz, UV-Vis gibi yöntemlerle karakterize edilmiştir. Ayrıca yapının moleküler modelleme çalışmaları yapılmış ve sonuçlar ilk kez sunulmuştur. Daha sonra, bileşiğin geometrik yapısı tamamen optimize edilerek DFT / B3LYP / 6-311/ ++/ G/ * baz setinde Gaussian09 (G09) yazılımı ile 3D geometrisi hesaplanarak ve elektronik yapısı araştırılmıştır.
Metformin ve çeşitli antibiyotik kombinasyonlarının pseudomonas aeruginosa izolatlarına karşı etkinliğinin in-vitro olarak araştırılması
Bakteriyel enfeksiyonlar insanlarda ciddi mortalite ve morbiditeye yol açmaktadır. P. aeruginosa kistik fibrozis hastaları, diyabetik hastalar ve yoğun bakımda yatan hastalar gibi özellikli hasta gruplarında sıklıkla enfeksiyon oluşturmaktadırlar. P. aeruginosa enfeksiyonları antibiyotiklere sık direnç geliştirmeleri, biyofilm oluşturmaları gibi özellikleri nedeniyle yeni tedavi alternatiflerinin odağındadırlar. Son dönemlerde antibiyotiklerin, farklı endikasyonlarda kullanılan ilaçlarla kombinasyonları üzerinde durulmaktadır. Bu çalışmada, Diabetes mellitus hastalığının tedavisinde kullanılan antidiyabetik bir ilaç olan metforminin; imipenem, seftazidim, sefepim, siprofloksasin ve levofloksasin ile kombine etkisi araştırılmıştır. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji laboratuarına gelen kistik fibrozisli hastalardan izole edilen 50 adet P. aeruginosa izolatı dahil edilmiştir. İzolatların antibiyotiklere duyarlılıkları sıvı mikrodilüsyon yöntemiyle metforminle antibiyotiklerin kombine etkisi dama tahtası sinerji testiyle araştırılmıştır. Çalışmamızda dama tahatsı sinerji testi sonucunda; seftazidim ile metformin arasında 3 izolatta (%6) sinerjistik, 11 (%22) izolatta parsiyel sinerjistik; sefepim ile metformin arasında hiçbir izolatta sinerjistik etki saptanmazken, 23 izolatta (%46) parsiyel sinerjistik; imipenem ile metformin arasında 2 izolatta (%4) sinerjistik, 5 izolatta (%10) parsiyel sinerjistik; siprofloksasin ile metformin arasında 3 (%6) izolatta sinerjistik, 3 izolatta (%6) parsiyel sinerjistik, 1 izolatta (%2) antagonist etki; levofloksasin ile metformin arasında ise 1 izolatta (%2) sinerjistik, 6 izolatta (%12) ise parsiyel sinerjistik etki saptanmıştır. Çalışmamızda, metforminle antibiyotikler arasında farklı oranlarda sinerji ve parsiyel sinerji saptanmıştır. Metforminin antibiyotiklerin etkisini ne oranda arttıracağı, antimikrobiyal bir molekül olarak kullanılıp kullanılmayacağı ile ilgili yeni in-vitro çalışmalar ve hayvan deneylerinin yapılmasına ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.
Analysis of the composition of ganoderma mushroom extracts and their nourishing liquid soap preparation
In this study, Ganoderma lucidum was extracted with Soxhlet and sonication techniques. Also, respective soaps were prepared and subjected to various tests like color, odor, and foaming, and analyses were performed via UV-Vis, FTIR, GC-MS, and PL spectroscopic methods. Antioxidant and antibacterial properties for both extracts and extract-made soaps were examined. FTIR spectroscopical study confirmed the chemical structure consistency of the ganoderma samples, where squalene and ethyl linoleate, were the prominent compounds in the GC-MS analyses. Notably, these extracts had antioxidant activity percentages of 92.01 ±1.04% and 93.32 ±1.05%, respectively for both gaonderma extract via Soxhlet and sonicator techniques. However, for the soaps, the antioxidant potential diminished, presumably due to reduced ganoderma concentration and other soap constituents. The antimicrobial activity of the ganoderma-infused soap was confirmed, particularly against Staphylococcus aureus, showing the soap with ganoderma to be more efficacious versus the soap without the extract. The photoluminescent properties of these extracts and the soap were significant. Furthermore, the observed photoluminescence agreed with Kasha's rule, with notable changes upon soap integration. These findings in regard to Ganoderma lucidum's value in Eastern medicine for treatment and its modern use in organic soaps have been confirmed.
Kalça protez enfeksiyonlarında teikoplanin ve gentamisinli spacer kombinasyonu kullanımı sonrası kısa dönem sonuçlarımız
AMAÇ: Çalışmamızda; kliniğimizde tedavisi yapılan kalça protez enfeksiyonlarında teikoplanin ve gentamisinli spacer kombinasyonu uygulamasının kısa dönem sonuçlarını sunmayı amaçladık. MATERYAL-METOD: Çalışmamızda; periprostetik eklem enfeksiyonu(PEE) nedeniyle iki aşamalı revizyon tedavisi planlanıp, kliniğimizde tedavisi yapılan 38 hasta incelenmiştir. Enfeksiyonun eradikasyonu açısından değerlendirilen bu hastaların; eradikasyon sonrası bir seneden daha fazla süre geçenleri çalışmaya dahil edilmiştir. Şubat 2011 – Kasım 2015 tarihleri arasında takibi yapılan bu hastalara teikoplanin ve gentamisinli spacer uygulanıp, Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ile koordineli bir şekilde intravenöz antibiyoterapi yapılmıştır. Ayrıca bu hastalar yaş, cinsiyet, taraf, enfeksiyonun tipi, laboratuvar parametreleri, enfeksiyondan sorumlu mikroorganizma, spacerli yaşam süresi, intravenöz antibiyoterapi süresi, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve takip sürelerine göre kategorize edilerek incelenmiştir. Çalışmaya klinik takipten çıkan, tedavinin devamı sırasında yaşamını yitiren ve enfeksiyon eradikasyonu sonrası bir seneden daha az süre geçen hastalar dahil edilmemiştir. BULGULAR: PEE tanısı konulduğunda preoperatif olarak tüm hastaların 11 tanesinde parsiyel kalça protezi(PP), 19 tanesinde total kalça protezi(TKP), 8 tanesinde revizyon total kalça protezi(RTKP) mevcuttu. 3 hasta klinik takibe gelmediğinden, 4 hasta spacer uygulaması sonrası antibiyoterapi döneminde ex olduğundan, 14 hasta da enfeksiyonun eradikasyonu sonrası bir seneden daha az süre geçtiğinden çalışmadan çıkarılmıştır. Eradikasyon sonrası bir seneden daha fazla süre geçen 17 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastaların 3 tanesinde parsiyel kalça protezi(PP), 8 tanesinde total kalça protezi(TKP), 6 tanesinde revizyon total kalça protezi(RTKP) mevcuttu. Hastaların yaş ortalaması 65,94 (min.25-maks.89), ortalama takip süresi 952 gündü (min.365gün-max.1684 gün). Bu hastaların 4 tanesini erkek, 13 tanesini kadın hastalar oluşturmaktadır. Hastaların 8 tanesinin sağ kalçasında PEE tanımlanmışken, 9 tanesinin sol kalçasında PEE tanımlanmıştır. Yine hastaların 9 tanesinin cerrahi bölgesinde fistül-trakt varlığı gözlemlenirken, 8 tanesinde fistül-trakt olmadığı görülmüştür. Tüm hastaların PEE tipi Tsukuyama sınıflamasına göre belirlenmiştir. Buna göre hastaların hiçbirinde tip 1 enfeksiyon yoktu, 9'unda tip 2, 6'sında tip 3, 2'sinde tip 4 enfeksiyon saptanmıştır. Çalışmanın sonlandırıldığı tarih göz önüne alındığında; çalışmaya dahil edilen hastaların hiçbirinde enfeksiyon nüksü görülmemiştir. Bunlardan 11 tanesine revizyon kalça artroplastisi, 3 tanesine Girdlstone protokolü uygulanmıştır. 3 hasta ise enfeksiyon eradike edildiği halde kalça revizyon artroplastisini reddetmiş ve halen spacer ile yaşamını sürdürmektedir. TARTIŞMA-SONUÇ: Kalça protez enfeksiyonu nedeniyle kliniğimizde tedavi gören hastalarda, son literatürlerin ışığında Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ile koordineli bir biçimde yürütülen çalışmalar sonucu bir seneden daha uzun takip edilen hastalar için kısa dönem başarı oranımız %100'dür.
Sargassum Vulgare'den elde edilen sekonder metabolitlerin yapılarının aydınlatılması ve sitotoksik, antimikrobiyal etkilerinin belirlenmesi
Bu yüksek lisans tez çalışmasında Antalya Serik bölgesinden toplanan Sargassum vulgare C. Agardhdeniz yosununun diklorometan-metanol (2:1) ekstresi hazırlanmışve bu müteakiben bu ekstreden kromatografik yöntemlerle başlıca iki sekonder metabolit izole edilip saflaştırılmış ve bu bileşiklerin yapıları başlıca tek ve çift dimensiyonlu nükleer manyetik rezonans (1D ve 2D NMR) ve yüksek rezölüsyonlu kütle spektrometrisi analizi de dahil kütle (Mass) spektroskopisi yöntemleriyle aydınlatılmıştır. Saf olarak elde edilemeyen yağ yapısındaki bileşiklerinin kompozisyonu ise gaz kromatografisi-kütle spektrumu (GC-MS) analiziyle belirlenmiştir. Elde edilen saf bileşiklerin antimikrobiyal ve sitotoksik aktiviteleri isein vitro yöntemlerle incelenmiştir.
P-sinefrin alkaloitinin mikrobiyal biyotransformasyonu ile oluşan yeni metabolitlerin analitik yöntemlerle tayini, izolasyonu, antidiyabetik ve antimikrobiyal aktivitelerinin belirlenmesi
Mikrobiyota gelişiminde, beslenme, fizyolojik ve hastalık durumu, antibiyotik kullanımı, hijyen koşulları gibi birtakım faktörler rol oynamaktadır. Epidemiyolojik ve metagenomik çalışmaların gözlemleri sonucunda ve farklı deneysel hayvan modellerinden elde edilen verilerle birlikte alerjik hastalıklar, kolorektal kanser, diyabet, obezite gibi yaygın hastalıkların gelişmesini bağırsak mikrobiyotasının değişimi ile ilişkilendirildiği gösterilmiştir. Lactobacillus veya Bifidobacterium türleri gibi probiyotiklerle 4-12 hafta süren tedaviler, bireylerde vücut yağ kitlesinde ve insülin duyarlılığında olumlu yönde ciddi gelişmeler olduğunu göstermiştir. Çevre dostu olan mikrobiyal biyotransformasyon reaksiyonları ile yüksek stereospesifiklik ve regioseçicilik gibi fizikokimyasal özelliklere sahip kimyasal türevler elde etmek mümkündür. Biyotransormasyonda bakteri ile etkin özellik gösterebilecek Citrus aurantium var. Amara'da bulunan ve genelde diyet takviyelerinde kullanılan bir alkaloit olan p-sinefrin bileşiği kullanılmıştır. Alkaloitlerin biyotransformasyonları ile ilgili çalışmalara bakıldığında çok fazla bilimsel veriye rastlanmamaktadır. 2016 yılında Çin'de yapılmış bir çalışmada, 4,5-dimetoksi-kantin-6-on alkaloit tipli bileşik, Cunninghamella blakesleeana CGMCC 3,970 mantarı aracılığıyla biyotransformasyona tabi tutulmuş ve 1'i yeni olmak üzere toplam 6 tane bileşik elde edilmiştir. Bu tez çalışmasında, p-sinefrin alkaloidinin in vitro mikrobiyal biyotransformasyonu Lactobacillus acidophilus ATCC4356 bakteri suşu kullanılarak ilk kez gerçekleştirildi. Biyotransformasyon reaksiyonu sonucunda elde edilen bütanol ve sulu faz ekstreleri kromatografik analizlerle ayırma işlemlerine tabi tutuldu. Ardından elde edilen saf maddelerin yapı tayinleri 1H-NMR, APT ve MS gibi spektroskopik yöntemler kullanılarak yapıları aydınlatıldı. Böylece sinefrinden yola çıkarak tiramin ve oktopamin maddeleri elde edilmiş oldu. Elde edilen bileşiklerin antidiyabetik aktiviteleri incelendiğinde tiramin (SLS-39-1) bileşiğinin IC50 değeri 484,909 µg/mL, oktopamin (SLM-21-30-1) bileşiğinin IC50 değeri >500 µg/mL ve SLS-1-22 (tiramin, sinefrin) fraksiyonunun IC50 değeri 109,7 µg/mL bulundu. Böylelikle biyotransformasyon sonucunda elde edilen maddelerin α-glukozidaz inhibisyon aktiviteleri araştırılmış oldu. Tiramin (SLS-39-1) en yüksek antimikrobiyal aktiviteyi gösterdi. Bu tez çalışması ile, sinefrin alkaloidinin biyotransformasyonuyla, moleküllere yeni biyolojik aktiviteler kazandırılabilmesinin yanı sıra, yeni bileşiklerin oluşmasına, tek bir maddeden yola çıkarak yeni metabolitlerin (HPLC ve OrbiTRAP LC/MS gibi metotlar desteği ile) elde edilmesine ve elde edilen bu metabolitlerin antidiyabetik ve antimikrobiyal aktivitelerinin değerlendirilmesine olanak sağlandı.
Çok düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlarda antibiyotik maruziyetinin erken dönem olumsuz etkileri
Amaç: Antibiyotikler, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde tedavi gören erken doğmuş yenidoğanlarda en sık kullanılan ilaçlar arasındadır. Antibiyotik yönetiminin iyi yapılmaması geç neonatal sepsis (GBNS), nekrotizan enterokolit (NEK) ve mortalite artışına katkıda bulanabilmektedir. Bu çalışmada, GBNS ve NEK için risk faktörlerinin belirlenmesi, antibiyotiklerin erken kullanımının ve kullanım süresinin bu riski arttırıp arttırmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ocak 2011-Aralık 2021 yılları arasında yatırılan 229 çok düşük doğum ağırlıklı bebeğin (ÇDDA) kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Ampirik antibiyotik seçimi ve süresi GBNS ve NEK sıklıkları ve mortalite değerlendirildi. Bulgular: Prematürite (%100), maternal hipertansiyon (%37,6), uzamış membran rüptürü (%16,6) ve NEK (%13,6) sepsis ile ilişkili en sık risk faktörleriydi. ÇDDA bebeklerde ampirik antibiyotik kullanım oranı %87,3 bulundu. Ampisilin ve gentamisin en sık kullanılan antibiyotiklerdi. ÇDDA bebeklerin ortalama ampirik antibiyotik kullanım süreleri 6,5 3,4 olup ortancası 7'dir, ampirik antibiyotik kullanım süreleri 0 ile 17 gün arasında değişmektedir. Antibiyotik kullanım süresine bakıldığında olguların %68,1'inde 5 günden fazla antibiyotik maruziyeti olduğu görüldü. GBNS ve NEK sıklığı %43,7 ve %13,6 bulundu. Tek değişkenli regresyon analizinde antibiyotik kullanımının GBNS riskini arttırdığı saptandı (OR:4,34, %95 GA). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde ise antibiyotik kullanımı ile GBNS arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Nekrotizan enterolit (NEK) gelişen bebeklerin DOT (toplam antibiyotik kullanım süresi) oranı NEK görülmeyen bebeklere kıyasla daha uzun saptandı (95 gün, 27 gün, p<0,001). Ölüm sıklığı %7 saptandı ve ampirik antibiyotik kullanımı ile NEK ve ölüm sıklığı arasında anlamlı fark görülmedi. Tek değişkenli regresyon analizinde postnatal steroid kullanımının GBNS ve NEK riskini arttırdığı saptandı (OR:9,11, OR:4,64). Sonuç: Çalışmamızda ampirik antibiyotik kullanımı ile NEK ve ölüm arasında anlamlı bir ilişki saptanmasa da ampirik antibiyotik kullanımının GBNS riskini arttırdığı gösterilmiştir. Sonuçlar gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınılmasının önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: yenidoğan sepsisi, yenidoğanda antibiyotik kullanımı, nekrotizan enterokolit
Farklı oranlardaki titanyum dioksit nanotüplerin bulk fill kompozitin mekanik ve antibakteriyel özellikleri üzerine etkisi
Amaç: Bu tez çalışmasının amacı; farklı oranlarda titanyum dioksit nanotüp eklenmesinin akışkan bulk fill kompozit rezinin, mekanik ve antibakteriyel özellikleri üzerine etkisinin in vitro laboratuvar şartları altında değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Titanyum dioksit nanotüpler, laboratuvar koşullarında hidrotermal yöntemle sentezlendi. Nanotüplerin karakterizasyonu; SEM (Taramalı Elektron Mikroskobu), FTIR (Fourier Dönüşümlü Kızılötesi Spektroskopisi) ve Raman Spektroskopisi kullanılarak değerlendirildi. Akışkan bir bulk fill rezin olan Estelite Bulk Fill Flow'un içerisine; farklı oranlarda (%0,1, %0,5, %1) TiO2 nanotüp eklendi. Kontrol grubuna TiO2 nanotüp eklenmeyerek dört farklı grup oluşturuldu. Akışkan bulk fill kompozitin mekanik özelliklerini değerlendirmek amacıyla; Vicker's mikrosertliği, yüzey pürüzlülüğü, eğme dayanımı gibi testler uygulandı. Eğme dayanımı değerlendirilmesinde, kompozit rezinin kırılan yüzeyleri SEM ile incelendi. Ayrıca nanotüp ilavesinin S.mutans ve L.casei bakterilerine antibakteriyel etkinliğinin değerlendirilmesi, direkt kontakt test uygulanarak yapıldı. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Ayrıca Mann Whitney U Testi, Shapiro Wilks, Kruskal Wallis testi, Dunn's testi, Friedman Testi ve Wilcoxon işaret testi kullanıldı ve anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Mekanik testlerin sonuçları değerlendirildiğinde; TiO2 nanotüp eklenmesinin kompozitlerin yüzeyinde hem polisaj öncesi hem de polisaj sonrasında pürüzlülükte değişim yaratmadığı, hem polisaj öncesi hem de polisaj sonrasında kompozit rezin içine %0.5 ve %1 TiO2 nanotüp eklemenin kompozitin mikrosertlik değerlerini arttırdığı, kompozitin alt yüzeylerinde değişim yaratmadığı (p>0.05), kompozit rezinlere polisaj uygulaması sonucunda, bütün gruplarda hem pürüzlülük hem de mikrosertlik değerlerinde artış gözlendiği (p<0.05), titanyum eklenmesinin eğme dayanımında değişiklik meydana getirmediği gözlendi (p>0.05). Antibakteriyel sonuçlar değerlendirildiğinde ise titanyum dioksit nanotüp eklenmesi, akışkan bulk fill kompozit rezinin S.mutans bakterisine karşı, antibakteriyel etki kazandırmadı (p>0.05). L.casei bakterisi içinse; %0.5 TiO2 nanotüp içeren grupta antibakteriyel etkinlik gözlendi (p<0.05). Sonuçlar: Titanyum dioksit nanotüp eklenmesi, akışkan bulk fill kompozit rezinin mekanik özelliklerinde olumsuz etki yaratmadan, üst yüzey mikrosertlik değerinde artış sağladı. Akışkan bulk fill kompozit rezinin L.casei bakterisine karşı antibakteriyel etkinlik elde edildi. Anahtar Kelimeler: nanotüp, akışkan bulk fill kompozit rezin, antibakteriyel ajan, S.mutans, L.casei, üç nokta eğme dayanımı, mikrosertlik, yüzey pürüzlülüğü
Yeni 8-hidroksi kinolin türevlerinin sentezi ve biyolojik aktivitelerinin incelenmesi
Quinoline is a very important class of heterocyclic compound that exhibits unique biological and pharmacological properties, as well as pyrazoles and imines. The aim of this master thesis is: Synthesis and characterization of some novel quinoline-containing Pyrazole and imine derivatives and investigation of their biological activities. For this purpose, Compound (51) was obtained in 89% yield using 8-hydroxy quinoline (2) and 2-bromopropanoate in the presence of base. The reaction of (51) with hydrazine hydrate, the targeted compound (52) was obtained in 77% yield. Cyclization of compound (52) with acetyl acetone or benzoyl acetone yielded compounds (55) and (57) in good yields. In addition, the synthesis of imine (53a-f) was performed as a result of the condensation of compound (52) with various aromatic aldehydes. The synthesized compounds were investigated for antimicrobial activity test against two types of bacteria. These species are Bacillus and Staphylococcus aureus. Keywords: Schiff bases, Quinoline, Antibacterial activity, Cyclization
Study of the synergistic effect of Saussurea costus and Cinnamomum cassia extracts with resistant antibiotics on the tonsillitis children's pathogens
The study included the collection of 60 samples of children between 1-10 years with tonsillitis from both genders, for the period between 15/11/2021 to 15/2/2022, from Samarra General Hospital and private clinics in Iraq. The statistical analysis showed significant differences of infection between male and female, at 63.33% and 36.66%, respectively. As for age groups, the highest infection rate was in the 5-6-year-old group with a rate of 36.66%. 53 samples gave a bacterial growth rate of 88.33%, and bacterial isolates were diagnosed by a set of microscopic and biochemical tests. The results of this diagnosis showed that Staphylococcus aureus was one of the most common bacterial isolates in tonsillitis, with a rate of 60.37%, Streptococcus viridanse 13.20%, Bacillus 9.43%, Streptococcus pyogenes 7.54%, Pseudomonas aerginosa 5.66%, and Klebsiella pneumoniae 3.77%. Isolates, were tested for sensitivity to ten antibiotics. The inhibitory effect of two types of hot and alcoholic aqueous plant extracts of cinnamon and coctus on isolated bacteria at concentrations (12.5, 25, 50, 100, 200, 400) mg / mL were studied. The results of the current study showed the superiority of alcoholic extracts over hot aqueous extracts in inhibiting the growth of bacterial isolates. This is a new finding for Iraq regarding the synergistic blend of these plants with bacteria resistant. 2022, 57 pages Keywords: Tonsillitis, Saussurea costus, Cinnamomum cassia, Antibiotics
Karbapenem dirençli Acinetobacter baumannii izolatlarında direnç genlerinin Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile araştırılması ve Pulsed Field Gel Electrophoresis yöntemi ile genotip tayini
Acinetobacter baumannii özellikle yoğun bakım ünitelerinde nozokomiyal infeksiyonlara ve salgınlara yol açan önemli bir patojendir. Karbapenem grubu antibiyotikler de dahil, çoklu ilaç direnci göstermesi bu patojenle olan infeksiyonların tedavisinde ciddi problemlere sebep olmaktadır. Karbapenem direnci sıklıkla OXA tipi karbapenemazlar ile oluşmaktadır. OXA tipi enzimler 4 subgrupta (OXA-51, OXA-58, OXA-23, OXA-24) toplanır. Acinetobacter izolatlarında OXA-51 subgrubundaki enzimler intrinsik olarak bulunurken, mobil elementler ile horizontal olarak kazanılan genlerle kodlanan OXA-58, OXA-23 ve OXA-24 subgrup enzimlerde beraberinde bulunabilmektedir. Ayrıca blaOXA-51 geninin upstream bölgesinde yerleşen ISAba 1 segmenti de transkripsiyonel bir promotor olarak ß-laktamaz gen ekspresyonunu indüklemektedir.Bu çalışmada hastanemizde hastane enfeksiyonlarndan izole edilen karbapenem dirençli A. baumannii izolatlarında karbapenemaz enzimini kodlayan blaOXA genlerinin subgruplarının Multipleks PCR, ISAba1 segmentinin tek tüp PCR yöntemi ile araştırılması ve klonal ilişkilerinin PFGE yöntemi ile belirlenmesi amaçlanmıştır.İncelenen 55 izolatın tamamında(%100) OXA 51 ve ISAba1 geni tespit edilmiştir. İzolatların 4(%7.27)ünde OXA 58, OXA 51 ve ISAba1, 3(%5.45)ünde OXA24, OXA51 ve ISAba1 geni belirlenmişken OXA 23 geni hiç bir izolatta bulunamamıştır. PFGE ile klonal ilişkilerinin incelenmesi sonucu, 55 izolatın 29(%52.72)'unun yakın ilişkili olduğu ve aynı klondan köken aldığı görülmüştür.Anahtar sözcük: Anahtar Sözcük: Acinetobacter baumannii, blaOXA21, blaOXA23, blaOXA51, blaOXA58, PFGE
Klinik örneklerden izole edilen karbapenem dirençli gram olumsuz basillerde karbapenem direncinin moleküler analizi
Gram negatif basillerde görülen karbapenem direnci tüm dünyada ve ülkemizde uzun yıllardır süren bakteriyel direnç probleminin son basamağıdır. Tedavide klinisyenlerin çoğu zaman çaresiz kaldığı karbapenem dirençli gram negatif basil infeksiyonlarında uzun vadede başarıya ulaşmanın tek yolu mikrobiyolojik yöntemlerle mekanizma ve epidemiyolojiyi aydınlatacak çalışmalar yapmaktır. Ülkemizde bu konuda yapılan araştırmalar çok sınırlı ve geniş bir sürveyans çalışması mevcut değildir. Bu çalışmada çeşitli klinik infeksiyonlardan izole edilen karbapeneme dirençli olduğu belirlenem gram negatif bakterilerin fenotipik yöntemlerle çeşitli antibiyotiklere karşı duyarlılıklarının belirlenmesi ve genotipik yöntemlerle dirence yol açan enzimlerin belirlenerek epidemiyolojik veriler sunulması amaçlanmıştır. Çalışma sonunda; karbapenem dirençli gram negatif bakteri infeksiyonlarında güvenle kullanılabilecek tek antibiyotiğin kolistin olduğu, diğer antibiyotiklere karşı %50-100 oranında direnç olduğu görülmüştür. Karbapenem direncinin genotipik olarak analiz edilmesinden sonra tüm türlerde en baskın karbapenemaz genlerinin OXA-48 ve OXA-58 olduğu, non-fermenterler türlerde GES ve PER genlerinin ayrıca Enterobacteriaceae türlerinde ise IMP, VIM ve NDM tipi genlerin karbapenem direncinden sorumlu karbapenemaz enzimleri olduğu belirlenmiştir.İzolatların %26.7`sinde ise direncin karbapenemazlar dışında kalan G.S.B.L. enzimlerinden kaynaklandığı belirlenmiştir.