Conservation
175 theses under this subject heading
The responsibility to protect: The case of Syria and Libya
Human rights violations occur across the globe, whether caused by racial injustice, gender inequality, poverty, genocide, or even war crimes. The effort to protect human rights extends the term just war to humanitarian intervention, in the 20th century, with the concept of Responsibility to Protect. The Arab Spring, which started in Tunisia, spread to many countries over time. In Syria and Libya, anti-government movements and uprisings turned into a civil war. While there was a humanitarian intervention in Libya, that's not the case for Syria. In the thesis, these two crises will be briefly explained and the Responsibility to Protect and its implementation will be evaluated with these two different decisions. In the thesis, documents published by the United Nations were used both while explaining the development of Responsibility to Protect and examining case studies. In cases where human rights violations occur, whether or not to intervene, and in what situations to intervene, is an ongoing debate. In international relations theories, The English School is one of the theories that discussed humanitarian intervention thoroughly. The humanitarian intervention debate in English School is between pluralists who argue that there should be no intervention in order not to disrupt the international order and solidarists who argue that intervention should be made to ensure justice, in cases where human rights are violated. English School writers argue that today's international society has a pluralist structure, however, over time it has become solidarist. Accepting English School's assumption that the international society is solidarist, in the thesis, can the concept of the Responsibility to Protect be considered as a solidarist institution of the international society? Focused on the question. While evaluating the responsibility to protect as a primary institution, used the methods of identifying primary institutions of Buzan and Holsti, who are the pioneers of both the theory and the concept of primary institutions, and used the founding texts of the Responsibility to Protect.
Antik metallerin restorasyonu ve konservasyonu
Bu tez çalışmasına kaynaklık eden antik metaller, toplumların sosyal ve ekonomik gelişmelerinde tarihsel evrelere isimlerini verecek kadar önem arz etmişlerdir. On iki bin yıllık bir kültürel mirasa sahip ülkemiz coğrafyasında hemen hemen her kazı merkezinde metal buluntular ele geçmektedir. Metal eser buluntularından elde edilen kesin veriler sayesinde, birçok antik kentin tarihindeki karanlık noktalar aydınlanmıştır. Bu kadar zengin bir kültürel mirasa sahip olan ülkemizin, bu zenginliği koruması ve eserleri gelecek nesillere taşıyabilecek şekilde gerekli önlemleri alması da, bu bağlamda bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Birey olarak bizlerin milli ve manevi görevidir. Bu görev ve sorumluluk içerisinde üzerimize düşeni yapmamız gerekmektedir. Kuyumculuk teknikleri konusundaki tecrübelerimden dolayı bu konuya ilgi duydum, tez hazırlamak istediğim zaman konunun çok derin olduğunu ve birçok disiplinle ilintili olduğunu gördüm ve bu durum beni daha da heyecanlandırdı. Geleneksel metal işleme tekniklerine olan ilgim dolayısıyla, eski devirlerde kullanılan bakır, bronz, kurşun, kalay, altın, gümüş gibi metalleri bu çalışmanın içine aldım. Taşınabilir kültür varlıklarımızdan olan arkeolojik metal ürünlerinin gelecek kuşaklara taşınmasını, yok olup gitmesini engellemek için daha farklı disiplinlerle ortak çalışmaya bu programların yürütülebileceği donanıma sahip ortamlara ihtiyacımız olduğu kanısındayım.
Ormansızlaşmanın önlenmesine yönelik görüşlerin belirlenmesi: Isparta ili örneği
Tezin amacı Türkiye'de ormansızlaşmaya neden olan etmenleri incelemek ve halkın çevresel sorunlara ( çölleşme, erozyon vb. ) olan bilgi ve ilgi durumunu ölçmektir. Bu kapsamda, Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Mühendisliği bölümü öğrencileri, Mezun Orman Mühendisleri, Isparta Orman Bölge Müdürlüğündeki Orman mühendisleri, memurlar, işçiler ve diğer meslek gruplarından oluşan 220 kişilik bir grubun bakış açıları ortaya konulmuştur. Çalışmada veri toplama yöntemi olarak anket tekniğinden yararlanılmıştır. Anket sorularında 5'li likert ölçeği kullanılmıştır. Elde edilen verilerin değerlendirilmesi için SPSS 22.0 istatistik paket programından yararlanılmış ve istatiksel analizlerde 0,05 anlamlılık düzeyi ölçüt alınmıştır. Verilerin normal dağılıma sahip olmaması sebebiyle parametrik olmayan testlerden Spearman's rho korelasyon analizi ile veriler analiz edilmiştir. Araştırmada önemli bulgular olarak, günümüzde yaşanan en önemli çevresel sorunlar iklim değişikliği ve kuraklıktır. Katılımcılar orman kaynaklarından en çok endüstriyel odun kullanımı ve yakacak odun kullanımı olarak faydalanmaktadır. Katılımcılar orman kaynaklarının tahrip ve yok olmasını istememektedir. Ormanların gelecek nesillere kalmasına önem vermektedir. Katılımcılara göre ormanların erozyon ile mücadeleyi arttırmak için para harcanabilir. Katılımcıların %62,7'si ormanların sağladığı birçok fayda ve hizmeti dikkate alarak ekosistem hizmet ödemesi yapabileceklerini belirtmiştir. Katılımcılar ekosistem ödemelerini OGM ve TEMA'ya yapmak istemektedir. Katılımcılar çeşitli çevre sorunlarından ve doğal afetlerden korunmak istediklerini belirtmiştir. Katılımcılara göre ormansızlaşma, yanlış arazi kullanımı ve meralardaki aşırı otlatma erozyona sebep olmaktadır. Katılımcılara göre bu araştırmanın sonuçları ormancılık politikalarının belirlenmesinde yeni bir bakış açısı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Ormansızlaşma, Çölleşme, Erozyon, Kuraklık, İklim değişikliği, Isparta, Türkiye.
Bazı elma çeşitlerinde hasat sonrası kuşburnu esansiyel yağı ve kalsiyum klorür uygulamasının muhafaza süresi ve meyve kalitesine etkisi
Bu çalışmada, 'Starkrimson Delicious', 'Golden Delicious' ve 'Granny Smith' elma çeşitleri meyvelerinde derim sonrası kalsiyum klorür (CaCl2), kuşburnu esansiyel yağı (KEY), ve CaCl2 ile KEY'ının kombinasyon şeklindeki yenilebilir kaplama uygulamalarının meyvelerin depo ömrü ve depolama boyunca meyve kalitesi üzerine etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla, meyveler derim sonrası 4 gruba ayrılmış, 1. gruptaki kontrol meyveleri saf suya daldırılmış, 2. gruptaki meyvelere %1.5 CaCl2, 3. gruptaki meyvelere %2 KEY ve 4. gruptaki meyvelere de CaCl2 (%1.5) ile KEY'nın kombinasyon (%2) şeklindeki yenilebilir kaplama uygulamaları yapılmıştır. 'Starkrimson Delicious' çeşidinde en düşük ağırlık kaybı (%2.59) CaCl2 + KEY kombine uygulamasında, 'Golden Delicious' çeşidinde (%0.80) KEY uygulamasında saptanmıştır. 'Starkrimson Delicious' ve 'Golden Delicious' çeşitlerinde depolama sonunda en yüksek meyve eti sertliği (sırasıyla 7.90 ve 6.05 lb) KEY uygulamasından elde edilmiştir. 'Granny Smith' çeşidinde KEY uygulaması (%56.48) meyve sertliğini diğer uygulamalara göre daha iyi korumuştur. 'Starkrimson Delicious' ve 'Granny Smith' çeşitlerinde titre edilebilir asitlik kaybı en az (sırasıyla %8.20 ve %40.21) CaCl2 uygulamasında, 'Golden Delicious' çeşidinde KEY uygulamasında (%21.9) olmuştur. 'Starkrimson Delicious' ve 'Granny Smith' çeşitlerinde depolama sonunda en düşük solunum hızı KEY uygulamasında (sırasıyla 43.02 ve 44.64 µLCO2/kg.s), 'Golden Delicious' çeşidinde CaCl2 + KEY kombine uygulamasında (35.27 µLCO2/kg.s) kaydedilmiştir. 'Starkrimson Delicious' ve 'Granny Smith' çeşitlerinde meyve kabuğu rengini ve canlılığını en iyi koruyan uygulama KEY olmuştur. Sonuç olarak tüm bu parametreler incelendiğinde 'Starkrimson Delicious', 'Golden Delicious' ve 'Granny Smith' elma çeşitleri meyvelerinde derim sonrası CaCl2, KEY, ve CaCl2 ile KEY'nın kombinasyon şeklindeki yenilebilir kaplama uygulamalarının depolama boyunca meyvelerin kalite özelliklerinin korunmasında olumlu katkılarının olduğu saptanmıştır.
Şile hamamı restorasyon projesi
İstanbul'un kuzeyinde Karadeniz kıyısında yer alan Şile, plajları, doğal güzellikleri ve tarihsel zenginlikleriyle bölgenin turizm merkezlerindendir. Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu kararı ile Şile Merkezi Kentsel Sit ve I. ve II. derece doğal sit alanıdır. Tez kapsamında Osmanlı döneminden bugüne ulaşan Hamamdere Mahallesi, Cumhuriyet Caddesi üzerinde, 10 ada 2 parsel üzerinde yer alan Şile Eski Hamam belgelendirilmiş, tarihsel süreci, benzer dönem yapı tipolojisi ve hamam mimarisi incelenerek günümüze ulaşmayan kısımlarının araştırılması ve yeni fonksiyon önerisi ile restorasyon projesi hazırlanarak eserin tekrar kullanılarak sürekliliğinin sağlanması hedeflenmiştir. Yapının belgelenmesinde geleneksel ölçümler ötesinde, temel olarak lazer tarama ve fotogrametri yöntemi kullanılmıştır. Tarihsel sürece ilişkin araştırmalardan bölgede daha önce hazırlanan tez çalışmaları, Şile Belediyesi Arşivi, tescil dosyaları ve literatür araştırmaları yapılmıştır. Çalışma yedi ana başlıktan oluşmaktadır. İlk bölümde, çalışmanın amacı, kapsamı ve izlenen araştırma yöntemi açıklanmıştır. Eski eser yapılarda belgeleme yöntemleri, yıkık ve harap durumdaki yapılarda araştırma metodu anlatılmıştır. İkinci bölüm, Şile ilçesinin tanıtılması, fiziksel, coğrafi, sosyal yapısı, tarihçesi, ilçede günümüze kadar gelen anıtsal ve sivil mimarlık örnekleri ele alınmıştır. İlçede uygulanan koruma amaçlı imar planları ve koruma çalışmaları incelenmiştir. Üçüncü bölümde, hamam kültürü ve mimarisinin ortaya çıkışı tarihsel süreçte incelenmiştir. Türk hamam mimarisi, hamam tipleri ve mekân dizilimleri ile detaylı olarak incelenmiştir. Dördüncü bölümde Şile hamamının genel tanım yapılmış, yapım tekniği, malzeme, ısıtma sistemi ve mimari öğeleri incelenmiştir. Yapıdaki bozulma tipleri ve nedenleri belirlenmiştir. Beşinci bölümde, yapının uzun süredir kullanılmaz ve harap olmasından dolayı oluşan restitüsyon sorunları anlatılmıştır. Yapıdaki veriler ve tarihsel araştırmalar ışığında yapının günümüze ulaşmayan soğukluk, su deposu ve külhan kısımlarına öneriler getirilmiştir. Altıncı bölümde, yapının tekrar kullanılabilmesi için fonksiyon önerileri getirilmiş ve yapısal müdahaleler için yaklaşım yöntemi önerilmiştir. Son bölümde yapıda kullanılan lazer tarama ile belgeleme, tarihsel araştırma ve acil önlem kararları tartışılmıştır. Günümüzde kullanımı azalan ve gün geçtikçe kaybolmaya yüz tutan benzer hamam yapıları için koruma ve işlevselleştirme önerileri sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Şile,Hamam, Koruma, Restorasyon, Belgeleme
Gökçeada'nın kültürel peyzaj değerlerinin belirlenmesi ve korunmasına yönelik ilkeler
Gökçeada, Çanakkale İli'nin bir ilçesi ve yüz ölçümü bakımından Türkiye'nin en büyük adasıdır. Kuzey Ege Denizi'nde, Saros Körfezi'nin ve Çanakkale Boğazı'nın girişinde yer almaktadır. Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir bağlantı noktası olan Ege Denizi'ndeki stratejik konumu nedeniyle Gökçeada Taş Devri'nden itibaren kesintisiz olarak iskan edilmiş ve Ada'nın egemenliği tarihte çok sık el değiştirmiştir. Antik kaynaklarda Ada'nın ilk olarak Pelasgların egemenliğinde olduğundan bahsedilmektedir. Pelasgların ardından Ada ve çevresinin egemenliğini Persler almıştır. Sonraki yıllarda birçok kez el değiştiren Ada; Atinalılar, Romalılar, Bizanslılar, Cenevizliler, Venedikliler ve Osmanlıların egemenliğine girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu uzun yıllar egemenliğinde bulundurduğu Gökçeada'yı Balkan Savaşları'nın ve I. Dünya Savaşı'nın yaşandığı 1912-1918 yılları arasında kaybetmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın ardından, 1923 Lozan Antlaşması ile Ada'nın yönetimi Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakılmıştır. Ada tarih boyunca farklı uygarlıkların egemenliğinde bulunsa da yerli halkın çoğunluğunu Rumlar oluşturmuştur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de bölgenin kültürel, dini ve etnik yapısı, büyük oranda değişmeden sürmüştür. Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise Ada'nın nüfusunda büyük bir artış yaşanmamış, ancak demografik yapısı değişmiştir. Bu süreçte uygulanan nüfus politikaları kapsamında Anadolu'dan gelen nüfus Ada'da ilk kez 1945 yılında iskan edilmiştir. 1960'lardan sonra gelenler ise devlet tarafından kurulan planlı köylere yerleştirilmiştir. Kıbrıs Sorunu ve her ne kadar Gökçeada sürecin dışında tutulsa da Lozan Antlaşması'na dayanan mübadele süreciyle değişen politik, ekonomik ve sosyal dengeler, Ada'da uzun yıllardır yaşamını sürdüren Rum nüfusun azalmasında etkili olmuştur. Geçmişten bu yana sosyal, ekonomik ve kültürel etkenler, Ada'nın doğal ve fiziksel strüktürünün parçası olmuştur. Bu nedenle bu koşullardaki değişim fiziksel çevreyi de etkilemiş, sosyal ve kültürel çeşitliliğin kaybı uzun yıllar bu etkenlerle şekillenen fiziksel çevreye zarar vermiştir. Son yıllarda yeniden değişen sosyal, ekonomik ve politik dengelerle Gökçeada yeni bir değişim süreci içindedir. Geçmişte Ada'yı terkeden nüfus özellikle yaz dönemini ve önemli günleri Gökçeada'da geçirmeye başlamış, bu süreçte bir bölümü geri dönüş yapmıştır. Gelişen turizm potansiyeliyle birlikte büyük şehirlerden ve bölgeden Ada'ya olan talep gün geçtikçe artmakta ve yaz aylarında nüfusta büyük bir artış yaşanmaktadır. Bu durum fiziksel çevre, doğal kaynaklar ve kültürel değerler üzerindeki baskıyı arttırmaktadır. Yaşanan değişimlere rağmen, Ada günümüzde hala özgün kırsal dokusunu korumaktadır. Gökçeada'nın değerlerinin sürdürülmesi konusunda atılan en erken adımlar geleneksel yerleşimler ve bu yerleşimlerdeki anıtsal yapılara yönelik olmuştur. Tekil tescil kararlarının yanı sıra Koruma Kurulları'nın Ada'nın doğal ve kültürel değerlerinin korunmasına yönelik doğal, arkeolojik ve kentsel sit alanı kararları aldığı bilinmektedir. Alınan bu kararların Ada'nın geleneksel kırsal karakterinin korunmasında yeterli olmadığı görülmektedir. Korumaya bakış sit alanları ile sınırlı kalmış, yapıların veya yerleşimlerin doğayla olan, doğanın ise kültürle olan sürekli ve bütünleşik ilişkisi göz ardı edilmiştir. "Doğa" ve "kültür" arasındaki etkileşime dikkat çeken "kültürel peyzaj" kavramı, doğal çevrenin getirdiği belirli fiziksel koşullar altında, sosyal, ekonomik ve kültürel etkilerle şekillenen, kültürün ve yerleşmelerin gelişim süreçlerini anlatan alanların tanımlanması ve korunması için kullanılan bir kavramdır. Kültürel peyzajlar, geleneksel yöntem, teknik, bilgi birikimi ve pratiklerle üretilmiş alanları içerdiği gibi geleneksel üretim tekniklerinin yakın zamanda değiştiği bölgeleri de içeren, dinamik, yaşayan ve değişen çevrelerdir. Kültürel peyzaj tanımı, insanın ve doğanın ortaklaşa katkılarıyla oluşan bu çevrelerin bütüncül bir bakış açısıyla korunmasının yanı sıra gelişimlerini ve değişimlerini yöneten sürdürülebilir bir yaklaşım sağlamaktadır. Gökçeada, ada olmasının getirdiği sınırlı fiziksel koşullar ve kültürel etkenlerle şekillenen, geçmişten bugüne insan ve doğa arasındaki ilişkiyi yansıtan kültürel peyzaj değerlerine sahiptir. Ancak son yıllarda değişen fiziksel, ekonomik ve sosyal dengeler bu değerlerin zarar görmesine ve hatta yok olmasına neden olmaktadır. Bu yok oluşun en önemli nedenlerinden biri koruma konusundaki farkındalığın henüz yeterince gelişmemiş olmasıdır. Çalışma kapsamında, Gökçeada'nın doğal ve kültürel miras değerleri, bu değerlerin tüm bileşenlerine yönelik bütünleşik bir bakış sağlayan kültürel peyzaj kavramı kapsamında ele alınmış ve tanımlanmıştır. Kentsel ve kırsal dokuların bütüncül olarak korunması gerekliliğini kabul eden 1964 tarihli Venedik Tüzüğü ile "bütünleşik koruma" kavramını gündeme getiren 1975 tarihli Amsterdam Bildirgesi, doğa ve kültürün etkileşimi ile oluşan alanların korunması konusunda önemli ve erken tarihli metinlerdir. 1979 tarihli Burra Tüzüğü, 1982 tarihli Floransa Tüzüğü ve 1992 tarihli Rio Deklarasyonu gibi çok sayıda metin, kırsal alanların ve peyzajların somut ve somut olmayan tüm unsurlarıyla birlikte korunmaları gerektiğine dikkat çekmektedir. 1992 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Sözleşmesi'ne kültürel peyzaj tanımının eklenmesi, bu alanların korunması konusunda bir dönüm noktası oluşturmuştur. 1992'den itibaren Dünya Mirası Listesi'ne giren kültürel peyzaj örnekleriyle birlikte dünyada benzer özellikler taşıyan alanların korunması konusunda farkındalık artmış, listeye eklenen örneklerin sayısı çoğalmıştır. Bunun yanısıra, uluslararası kurumların kültürel peyzaj alanlarının korunması konusunda ilkesel metin hazırlama çalışmaları da hız kazanmıştır. Gökçeada'nın kültürel peyzaj değerlerini tartışmadan önce kültürel peyzaj kavramının Dünyadaki gelişimi ele alınmıştır. Kültürel peyzaj kavramının koruma gündemine girmeden önce ortaya çıkışından koruma gündemine girdikten sonra bu alanda çalışan uluslararası ve ulusal kurumların yaklaşımlarına kadar bir değerlendirme yapılmıştır. Kültürel peyzaj alanlarının korunması konusunda çalışmaların hız kazandığı, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren uluslararası kurumların yayınladıkları bildirge, tüzük ve tavsiye kararları üzerinden koruma yaklaşımlarının gelişimi çalışma kapsamında incelenmiştir. Bunun yanısıra, Gökçeada'nın ada yerleşimi olmasından yola çıkılarak Dünyadan ve Türkiye'den belirli kriterler çerçevesinde seçilen ada örnekleri üzerinden kültürel peyzaj değerlerinin korunması konusundaki mevcut yaklaşımlar değerlendirilmiştir. Bu noktada ele alınan örneklerde, kültürel peyzaj koruma yaklaşımlarından çok doğal ve kültürel değerlerin korunmasına yönelik tehditlerin giderilmesi üzerine geliştirilen yaklaşımların olduğu görülmüştür. Yapılan incelemelerden sonra, Gökçeada'nın kültürel peyzaj değerleri UNESCO ile Madran ve Uysal'ın değerlendirmelerinden yola çıkarak, Ada'nın kendine özgü değerlerine yönelik geliştirilen bir sistem kullanılarak sınıflandırılmıştır. Belirlenen kategoriler altından Ada'nın değerleri detaylı olarak açıklanmıştır. Bunun yanısıra, bu değerleri mevcut konumları, çevre ilişkileri ve korunmuşluk durumları ile birlikte görmeyi sağlayan Kültürel Peyzaj Değerleri Bileşenleri Haritası hazırlanmıştır. Kültürel peyzajlar insan müdahalesinin sürmesiyle birlikte değişmeye ve dönüşmeye devam eden alanlardır. Ancak, bu değişimler iyi yönetilemediği durumlarda kültürel peyzaj değerlerini yok olma tehdidi ile karşı karşıya bırakan faktörlere dönüşebilmektedir. ICOMOS ve IFLA'nın birlikte hazırladıkları "Kırsal Peyzaj Mirasına Yönelik İlkeler" başlıklı metinde, kırsal peyzaj ve kırsal peyzaj mirası kavramlarının yanısıra kırsal alanların ve peyzajların değişimine neden olan karşı karşıya kaldıkları tehditlere de dikkat çekilmektedir. Gökçeada'nın kültürel peyzaj değerlerinin korunmasına yönelik tehditler söz konusu metinden yola çıkarak değerlendirilmiş ve Ada'ya özgü yorumlanan farklı kategorilerde ele alınmıştır. Kültürel peyzaj değerleri bileşenlerini gösteren harita üzerinden bu değerlerin korunmasına yönelik tehditlere dikkat çeken Ada geneline ait bir harita daha hazırlanmıştır. Kültürel peyzaj değerlerinin korunmasına yönelik önerilere geçmeden önce; Ada içerisindeki konumu, mevcut değişim baskıları ve değerleri göz önünde bulundurularak seçilen bir bölgede, farklı kurumların haritaları üzerinden bir değerlendirme yapılarak arazi kullanımının zaman boyutundaki analizi ve plan etki analizi üzerine bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmanın verilerinden yola çıkarak ele alınan bölge için geliştirilen öneriler bu alana özel olmakla birlikte Gökçeada ve Türkiye'de kültürel peyzaj niteliği taşıdığı düşünülen alanlar için genellenebilir nitelikte ve önemdedir. Bu çalışmanın sonuçlarının ardından çalışmanın son bölümünde, Ada genelinde kültürel peyzaj değerlerinin korunmasına yönelik önerilere ise yine tehditlerden yola çıkarak benzer kategorilerde yer verilmiştir.
Yeniden işlevlendirilmiş tarihi yapılarda kapsayıcı tasarım yaklaşımı: Atatürk Orman Çiftliği bira fabrikası hamamı örneği
Son yıllarda Dünya'da bazı önemli tarihi yapılara engelli bireyler için ulaşım imkânı sağlayacak kısıtlı mimari düzenlemeler getirilmiştir. Fakat yapılan bu uygulamaların özellikle farklı yaş ve yetkinlikte olan; görme, işitme, bedensel ve zihinsel engel kategorilerindeki bireylerin ihtiyaçlarını karşılamadığı görülmüştür. Dolayısıyla 'restorasyon' ve 'evrensel tasarım' gibi net kuralları olan iki kavramın ortak paydada buluşturulması, ulusal ve uluslararası alanda akreditasyonu sağlanması ve kapsayıcı tasarım yaklaşımı ile çağdaş restorasyon gerekliliklerinin belirlenmesi önem arz etmektedir. Kapsayıcı tasarım temelli bir tasarım gerçekleştirme konusu; yaş, eğitim, dil, cinsiyet, (bedensel) fiziki durum, her türlü engellilik durumu, ekonomik ve kültürel farklılıklar vb. gibi durumlara bakılmaksızın, mümkün olduğunca çok kişiye hitap eden, ihtiyaçlarını eşit şekilde karşılayabilen, erişilebilir ve kullanılabilir bir şekilde tasarlanan mekânlar, ürünler ve hizmetler sunmayı ifade etmektedir. Bu tez çalışması kapsamında, 1930'lu yıllarda Ernst Eğli tarafından Atatürk Orman Çiftliği'ndeki Bira Fabrikası işçileri için yapılmış Bira Fabrikası Hamam yapısı örnek olarak seçilmiştir. Tarihi binanın özgün işlevi, tarihi ve kültürel değeri göz önünde bulundurularak çağdaş sanat müzesi olarak yeniden işlevlendirilmesine karar verilmiştir ve kapsayıcı tasarım doğrultusunda restorasyon tasarım projesi hazırlanarak öneriler getirilmeye çalışılmıştır. Bu doğrultuda bu çalışmanın amacı yeniden işlevlendirilmiş tarihi yapıların kapsayıcı tasarım prensibi doğrultusunda erişilebilir şekilde restore edilebilirliğini örnek alan olarak seçilen "Atatürk Orman Çiftliği Bira Fabrikası Hamamı" özelinde irdelemek ve restorasyon tasarım projelerini hazırlamaktır. Bu amaçla bu çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılarak, veri toplama aracı olarak gözlemden yararlanılmış ve saha çalışması yapılmıştır. Bu kapsamda, öncelikle restorasyon ve evrensel tasarım hakkında detaylı literatür taraması yapılmıştır. Ardından Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği yerleşkesinde bulunan Bira Fabrikası Hamamı tarihi yapısı hakkında yazılı kaynaklara ulaşılmıştır. Yapının saha çalışmaları gerçekleştirilmiştir ve fotoğraflama, video kaydı, rehber eşliğinde tanıtımı ile yapı için veriler toplanmıştır. Toplanan veriler ışığında tarihi yapının özgün hali mimari anlamda; eski işlevi, plan ve kesit çizimleri, özgün malzemeleri, mekânsal organizasyon şeması, tarihi ve kültürel özellikleri analiz edilmiştir. Kapsayıcı tasarım yaklaşımı ile çağdaş sanat müzesi olarak yeniden işlevlendirilme modeli çıkarılarak restorasyon ve çözüm önerileri getirilmiştir. Sonuç olarak evrensel tasarım ya da kapsayıcı tasarım konuları son yıllarda sıkça konuşulan konular arasında olmasına rağmen yapılan uygulamalar konusunda yetersiz kalındığı ve sadece sınırlı bir kesimi kapsayan tasarımlar gerçekleştirildiği görülmüştür. Tarihi yapıların yeniden işlevlendirilmesinde ise yapıların mevcut işlevi kullanılarak restorasyon çalışmalarının yapıldığı görülmüştür. Bu çalışma, kapsayıcı tasarım anlayışıyla tarihi yapıların farklı işlevde kullanılmasına olanak sağlayacak şekilde tasarlanabilirliğini ve yeniden işlevlendirme mantığını birleştiren bir çalışma olması ve örnek teşkil etmesi sebebiyle önem arz etmektedir. Anahtar sözcükler: Tarihi yapı, koruma, iç mekân restorasyonu, yeniden işlevlendirme, kapsayıcı tasarım, evrensel tasarım, AOÇ Bira Fabrikası Hamamı, engelsiz müze, engelli bireyler için temel mekânsal gereksinimler
Okulöncesi eğitim kurumlarına devam eden 5-6 yaş çocuklarının korunum kavramını kazanma düzeyleri
Bu araştırmanın amacı okulöncesi eğitim kurumlarına devam eden 5-6 yaş çocuklarının korunum kavramını kazanma düzeylerini belirlemektir. Çalışmada sayı, uzunluk, hacim (sıvı) ve alan korunumu üzerinde durulmuştur. Araştırmanın çalışma grubunu Ankara ili Çankaya ilçesinde, MEB'e bağlı anasınıflarına devam eden5-6 yaş öğrencileri oluşturmaktadır. Araştırma 6 okulda öğrenim gören toplam 61 anasınıfı öğrencisi ile yürütülmüştür. Araştırma kapsamında okulöncesi eğitim kurumlarına devam eden 5-6 yaş çocuklarının korunum kavramını kazanma düzeyleri ortaya konulmaya çalışıldığı için çalışmada betimsel yöntem işe koşulmuştur. Araştırmanın veri toplama sürecinde öğrencilere sayı, uzunluk, hacim (sıvı) ve alan korunumuna ilişkin problem durumları sunulmuştur. Öğrencilerin verdiği cevaplar araştırmacı tarafından geliştirilen değerlendirme formuna kaydedilmiştir. Verilerin analizinde SPSS istatistik programı aracılığıyla betimsel istatistikler ( aritmetik ortalama, standart sapma, frekans ve yüzde), ikili grup karşılaştırmalarında Mann-Whitney U testi, ikiden fazla grup karşılaştırmalarında Kruskal-Wallis H testi kullanılmıştır. Analiz edilen verilerden elde edilen bulgular 5-6 yaş çocuklarının korunum türlerini kazanamadığını göstermektedir. Ancak sayı ve alan korunumunda ortalama olarak diğer korunum türlerine göre daha başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca, bu araştırmada elde edilen bulgular okulöncesi eğitim kurumlarına devam eden 5-6 yaş çocuklarının korunum kavramını kazanma düzeylerinin çocukların yaşına, cinsiyetine ve anne-baba eğitim düzeylerine göre anlamlı olarak farklılaşmadığını da ortaya koymuştur.
Kişisel sağlık verilerinin korunması
Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişilere ait olan her türlü bilgiye kişisel veri denmektedir. Kişisel sağlık verisi ise, kimliği belirli ya da belirlenebilir olan gerçek kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığına ilişkin her türlü bilgidir. Kişisel sağlık verileri, hassas nitelikli kişisel verilerdir. Hassas nitelikte olmasının nedeni, bu bilgilerin açıklanması halinde kişinin özel, sosyal ve ekonomik hayatı bakımından telafisi güç veya imkansız zararlar doğmasının yüksek olasılıkta olmasıdır. Kişisel sağlık verilerinin, kişinin maddi ve manevi varlığını sürdürmesi açısından hayati önem taşıması dolayısıyla bu verilerin işlenmesi, kural olarak, yasaktır. İşleme, ancak istisnai hallerde söz konusudur. Bu istisnai haller, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununda düzenlenmiştir. İstisnai hallerde gerçekleştirilen işleme faaliyeti, kişisel verilerin işlenmesine dair ilkelere uygun olmalıdır. Veri sahibi, Kişisel Verilerin Korunması Kanununda öngörülen haklarını kullanarak kişisel sağlık verilerini koruyabilir. Kişisel sağlık verilerinin işlenmesine yönelik genel işlem koşulu niteliğinde hükümler içeren sözleşmeler bakımından ise Türk Borçlar Kanununun 20 ile 25. maddeleri arasındaki genel işlem koşullarını düzenleyen hükümlere başvurulabilir. Kişisel sağlık verilerinin hukuka aykırı işlenmesi sonucunda kişilik hakları ihlal edilen bireyler, Türk Medeni Kanununun 25. maddesinde sayılan davaları açmak suretiyle kişiliklerini koruma imkanına sahiptirler. Ayrıca 23. madde uyarınca kişileri, hukuka veya ahlaka aykırı sayılan hukuki işlemlerinden korumak mümkündür. Anahtar Sözcükler kişisel veriler, kişisel sağlık verileri, kişisel verilerin korunması, kişisel sağlık verilerinin korunması
Regional refugee protection: A comparison of Europe and the middle east
By displacing more than half of the country's pre-war population, the conflict in the Syrian Arab Republic has become the catalyst for one of the biggest humanitarian and refugee crises of our time. The flow of more than 5.6 million people forced to leave their homeland has directly affected two regions: Europe and the Middle East. In order to enrich and fill certain gaps in the literature, this thesis provides an analysis of the legal framework of refugee protection from a regional perspective. By focusing on the case of people fleeing the Syrian Arab Republic, it evaluates the respective legal frameworks of the two regions and critically examines the legal grounds for protection therein. Moreover, by undertaking country case studies from both regions, this thesis also highlights the intricacies and shortcomings of the respective regional frameworks as reflected in the contradictory policies and stances of Germany, Hungary, Lebanon and Saudi Arabia toward refugees. It argues that the refugee protection frameworks of Europe and the Middle East are the antithesis of each other. In Europe, we can observe a well-developed and deep-rooted regional cooperation, more or less harmonised norms and institutions whereas the Middle East is characterised by the lack of legal foundations and norms of refugee protection with weak institutions and strong state sovereignty. However, in light of the protection outcomes for refugees fleeing the Syrian Arab Republic, both regions seem to have failed in terms of efficient responsibility sharing and adequate response to the needs of refugees.
Intervention by invitation within the responsibility to protect framework
The Responsibility to Protect (R2P) was introduced as a response to Kofi Annan's plea to resolve the paradox of illegal humanitarian interventions versus inaction by the international community in the face of atrocity crimes. By shifting the discourse from 'sovereignty as control' to 'sovereignty as responsibility', R2P places primary responsibility on states to protect their population from atrocity crimes and shifts this responsibility to the international community when the state is 'unable' or 'unwilling' to protect. However, after it was adopted by the United Nations General Assembly, R2P has not yet been a solution to ongoing humanitarian crises as evinced by the current cases mainly due to the political impasse at the United Nations Security Council. In this vein, this thesis explores the place of the 'intervention by invitation' (IvI) within the R2P framework as an aspect of prevention and/or timely action that can resolve the impasse. Building on state consent, the invited states assume the collective responsibility to protect if the UNSC fails to respond to the mass atrocity crimes. In view of this, the responsibility of the inviting and intervening states is intertwined in the three-pillar implementation strategy of R2P. As part of its Pillar I responsibilities, the state may request for military assistance in case of inability to protect the population and trigger Pillar II that is international assistance. Pursuant to the triggering of the responsibility of the international community, the intervening states may uphold the international community's Pillar II responsibility through 'preventive deployment'. In the event that the state is manifestly failing to protect its population and there arises a need for decisive action, when the Security Council fails to adopt a decision, such as for the authorisation of all necessary measures up to and including the use of force, based on the existing and applicable consent, the invited interveners can undertake the use of force in a 'timely and decisive' manner under Pillar III. Accordingly, to consider situations where an intervention is to take place, this thesis proposes a newly formulated test known as 'effective population protection legitimacy' (EPPL) in order to ensure its effective and right implementation. The applicability and feasibility of this test is analysed through the case of Yemen.
Koruma sorumluluğu çerçevesinde Suriye krizi
15 Mart 2019'ta, Suriye krizinin sekizinci yılı tamamlanmıştır. Bu sekiz sene içerisinde Suriye ve uluslararası toplum: yaklaşık altı milyon mülteci, altı milyondan fazla yerinden edilmiş insan, yaklaşık yarım milyon ölü, ciddi insan hakları ihlalleri, cezaevlerinde sistematik infazlar ve iki yüzden fazla kimyasal silah saldırısı ile karşı karşıya kalmıştır. Sorunun siyasi çözümü için çok sayıda deneme yapıldıysa da ne yazık ki bir çözüm hala bulunmamıştır. Savaşları ve insanların çektiği acıları engellemeye dair çabalar insanlık tarihi kadar eskidir ancak 2001 yılında Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonu (UMDEK) raporuyla ortaya çıkan Koruma Sorumluluğu (Responsibility to Protect-RtoP) Raporu ile beraber yeni boyut kazanmıştır. Komisyon, doksanlı yıllarda yaşanan insanı krizler sonrasında, insan haklarını devlet egemenliğinin önüne çekmeyi ve egemenliğin bir ayrıcalık yerine sorumluluk olarak görülmesini sağlamayı hedeflemiştir. 2005 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabulü ile Koruma Sorumluluğu daha büyük önem kazanmıştır. Birleşmiş Milletler, her ne kadar bir daha asla Kosova, Srebrenitsa ya da Ruanda gibi durumlar yaşanmaması konusunda sorumluluk üstlense de ne yazık ki en az onlar kadar trajik olan Suriye krizinin çıkmasını engelleyememiş ve halen de durduramamıştır. Bu çalışma ise, RtoP mekanizmaları zamanında kullanılabilmiş olsaydı Suriye krizinin bugünkü boyutlarına ulaşmayacağını savunmaktadır. Bu çerçevede Suriye krizi, RtoP'un, ağır insan hakları ihlallerini çözmek amaçlı askeri güç kullanımına karar verebilmek için belirlediği altı prensip üzerinden değerlendirmiştir. Sonuç olarak RtoP'un ortaya çıkışının çok önemli bir gelişme olduğunu açık ve nettir. Bununla beraber yaşanan Suriye krizi gelecekte yeni krizlerinin yaşanmaması için de RtoP'un ne kadar gerekli olduğu konusunda küresel bir mutabakat yaratabilmek açısından büyük fırsat sunmuş fakat bu fırsat değerlendirilememiştir. Anahtar kelimeler: insan hakları, RtoP, Suriye krizi, ihlal, BM, koruma sorumluluğu
Türkiye'de el halısı tamirciliği mesleği ve meslek-usta-eser bağlamında atölye önerisi
Uzun yıllar kullanılan ya da muhafaza edilen organik yapıdaki halılar, çeşitli nedenlerden (fiziksel, kimyasal, biyolojik ve diğer etkenler) yıpranmakta veya yırtılma, delinme gibi hasarlar görmektedir. Hasarların giderilmesi ve halının işlevselliğinin kazandırılması için bir takım tamir/onarım işlemleri yapılmaktadır. Türkiye'de, çeşitli hasarlarla bütünlüğünü ve anlaşılabilirliğini yitirmiş olan el dokuması halıları yeniden yapma, ilk duruma getirme ve işlevselliğini yeniden kazandırma hizmetinin, belli bir ücret karşılığında verildiği halı tamir atölyeleri bulunmaktadır. Bu atölyelerde gerçekleştirilen faaliyetlerle ilgili iş kolu ise 'el halısı tamirciliği' mesleği olarak karşımıza çıkmaktadır. "Türkiye'de El Halısı Tamirciliği Mesleği ve Meslek-Usta-Eser Bağlamında Atölye Önerisi" başlıklı bu tezde; somut kültür varlıklarımızdan el dokuması halıların yapısal sürdürebilirliği için gerekli olan halı koruma-onarımı ile Türkiye'de kaybolmaya yüz tutmuş geleneksel meslek statüsündeki el halısı tamirciliği mesleği ve mesleği icra edenler ele alınmıştır. Meslek (el halısı tamirciliği) usta (halı tamir ustaları) ve eserden (el dokuması halılar) oluşan bu üçlü olgu birbiriyle iç içedir. Sadece bir olgunun ele alınması, koruma-onarım disiplini içerisinde irdelenerek sorunların tespit edilmesi ve bu sorunlara çözüm önerileri getirilmesi sürdürülebilirlik açısından gerçekçi değildir. Bu bakış açısıyla, koruma ve onarım disiplini ekseninde meslek-usta-eser üçlü olgunun sürdürebilirliği için önerilen atölye kurgusu tezin farklılığını ve önemini oluşturmaktadır. Günümüz Türkiye'sinde, geleneksel, kültürel veya sanatsal değeri olan, kaybolmaya yüz tutmuş iş kollarından biri olan el halısı tamirciliği mesleğine, mesleği icra eden halı tamir ustalarına, halı tamir atölyelerine, bu atölyelerde gerçekleştirilen halı onarım faaliyetlerine odaklanılmıştır. Meslek- usta- eser eksenindeki odak noktalarını koruma ve onarım disiplini açısından irdeleyerek tespitler yapmak ve tespitler içindeki sorunlara yönelik atölye önerisinde bulunmak, tezin genel amacını oluşturmaktadır. Bu genel amaç ve "Meslek-usta-eser sürdürülebilirliği için bir atölye nasıl olmalıdır?" problematik temelinde bazı soruların cevapları aranmıştır. Tez çalışmasının odak noktası meslek-usta-eser ilişkisinde birden fazla durum olması ve her durumun kendi içinde bütüncül olarak ele alınıp karşılaştırılması söz konusu olduğu için nitel araştırma yöntemlerinden çoklu durum deseni kullanılmıştır. Araştırmanın bütünü için literatür taramasının yanı sıra gözlem, görüşme, betimleme teknikleri ve araçları kullanılmıştır: Halı tamir atölyelerdeki ustalarından 42 kişi ile görüşülmüştür. Çalışmanın amaçları doğrultusunda, veri toplama yöntem ve araçları ile elde edilen bilgiler metinleştirilerek 1. Giriş bölümünden sonra beş ana başlık altında aktarılmıştır. Bu başlıklar oluşturulurken tezin sorunsalında yer alan meslek-usta-eser odak noktaları göz önünde bulundurulmuştur. Tez çalışması boyunca elde edilen bulgular "Sonuçlar ve Öneriler" başlığı altında tartışılmıştır. Meslek-usta-eser bağlamında tespit edilen sorunlara karşı çözüm olarak 5. Bölüm' de kurgulanan "Halı Koruma ve Onarım Atölyesi" önerisinde bulunulmuştur.
Sinematografik mirasın korunması ve dijital teknolojik gelişmelerin film korumasına etkileri
İnsan, varoluşunun başlangıcından itibaren yazı, resim ve müzik gibi yöntemlerle kendini ifade etmenin yollarını bulmuş, bu sayede geçmişin ışığında geleceğin temellerini atmıştır. Hareketli görüntünün keşfiyle birlikte bu bilgi ve deneyimi aktarmanın daha etkili bir yolu olduğu fark edilmiştir. Keşfedildiği yıllarda yalnızca bir eğlence aracı olarak değerlendirilen sinema, belge niteliği taşıyan bir sanat dalıdır. Filmler, aktardıkları dönemin kültürel özelliklerini, ekonomik yapısını ve içinde bulundukları toplumun sosyolojik yapısını yansıtmaktadır. Edebi, dramatik ve plastik tüm sanatlardan izler taşıyan sinema, gelecek kuşaklara bilgi aktarımını sağlaması bakımından çok önemlidir. Filmlerin kültürel miras birikiminin büyük bir bölümünü oluşturdukları için korunmaları zorunludur. Teknolojik yenilikler sinemayı doğrudan etkilemektedir. Sinema sektörünü ve film yapım sürecini yöneten teknoloji dolaylı yoldan filmlerin korunması gerektiğini de işaret etmiştir. İlk film koruma çalışmaları sinemaya sesin gelmesi ve sessiz filmlerin terk edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Aydın kesimin küçük gruplar halinde yürütmeye başladıkları film koruma çalışmaları, Uluslararası Film Arşivleri Federasyonu'nun kurulmasıyla hız kazanmış ve koruma alanında bilimsel standartlar belirlenmiştir. Filmlerin korunabilmesi için ilk olarak derleme çalışmalarının yürütülmesi gerekmektedir. Ülkelerin film arşivleri imkan ve stratejileri doğrultusunda zorunlu (yasal) veya gönüllü derleme yöntemleriyle filmleri arşive kazandırmaktadır. Arşive kazandırılan filmler uzmanlar tarafından incelenir, filmin özelliklerine göre bir koruma planı oluşturulur. Oluşturulan plan doğrultusunda film üzerinde gerekli işlemler yapılarak filmin uygun koşullarda depolanması sağlanır. Pelikül film, zaman, depolama koşulları ve dış etkenler nedeniyle bozulabilen bir yapıya sahiptir. Bu malzeme üzerinde gerçekleştirilen uygulamalar deneyim ve uzmanlık gerektirmektedir. Pelikül film üzerinde yapılan yanlış müdahaleler eser üzerinde geri dönülemeyecek hasarların oluşmasına neden olabilmektedir. Bu durum sinema mirasının önemli bir kısmını oluşturan pelikül film malzemesinin korunması konusunda gerekli önlemlerin alınmasını gerektirmektedir. Dijital teknolojinin gelişmesiyle birlikte sinema endüstrisinde iş akışı bütünüyle değişmiştir. Bu değişim, film koruma uygulamalarında yeni yöntemlerin doğuşuna zemin hazırlamıştır. Filmlerin dijital ortama aktarılması olarak tanımlanan dijitalizasyon işlemi, eserlerin bilgisayar ortamında yenilenmesini sağlamaktadır. Fiziksel restorasyon uygulamaları tamamlanan film, tarama cihazlarıyla gerçekleştirilen dijitalizasyon işlemi sonucunda sayısal ortama aktarılır. Eserin aktarımı gerçekleştikten sonra film üzerinde yapılan her müdahale gerektiği takdirde geri alınabilir. Bu durum film restorasyonu uygulamalarının sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlamakta ve filmin orijinaline zarar verecek etmenleri ortadan kaldırmaktadır. Sayısal ortamda yapılan restorasyon uygulamalarının dezavantajları da vardır. Dijital teknolojinin sunduğu imkanlar film üzerinde radikal değişiklikler yapılabilmesinin önünü açmaktadır. Fakat restorasyon uygulamalarında filmin onarımını sağlarken orijinalini de korumak oldukça önemlidir. Film koruma alanında çalışan kurumların görevi, teknolojinin sağladığı imkanları filmin orijinaline sadık kalarak kullanmak ve eserin gelecek kuşaklara sağlıklı bir şekilde aktarılmasını sağlamaktır. Bunun yanı sıra dijital teknolojinin imkanlarıyla film koruma çalışmalarını yürütmek maliyetli bir işlemdir. Teknolojinin sürekli olarak gelişmesi, dijitalizasyon, bilgisayar ortamında gerçekleştirilen işlemler ve filmlerin depolanması alanında yenilikler yapılmasını gerektirmektedir. Film koruma alanında faaliyet gösteren pek çok kurum, sahip olunan cihazları, yazılım ve donanımları sürekli olarak yenileyemeyecek durumdadır. Fakat özellikle filmlerin dijital veri dosyaları halinde depolanıyor olması eserlerin erişilebilirliğini sağlamak için yeni formatlara aktarılmasını gerektirmektedir. Dijitalize edilen filmlerin orijinal malzemesi olan pelikül filmler muhafaza edilmeye devam ediyor olsa da, direkt olarak dijital teknolojinin imkanlarıyla çekilen ve depolanan filmler pelikül filmler kadar şanslı değildir. Çünkü pelikül film uzun zamandır üzerinde çalışılan, gözlemlenen ve ömrü belirli olan bir malzemedir. Fakat dijital veri dosyaları için aynı güveni duymak ne yazık ki söz konusu değildir. Sürekli gelişen teknoloji, değişimi zorunlu hale getirmektedir. Bu değişim de cihazlarla sınırlı kalmamalıdır. Film koruma alanında çalışan uzmanların hem eski hem de yeni teknolojiye hakim olmaları, gelişmeleri takip etmeleri ve öğrenme heveslerini yitirmemeleri gerekmektedir. Ne yazık ki film koruma alanında çalışan uzmanların sayısı, korunması gereken malzemeye oranla oldukça azdır. Üretimin hız kesmeden devam ettiği sinema sektörünün belki de en önemli sorunlarından biri film koruma alanına yapılan yatırımların yeterli olmamasıdır. Bu sorunun temeli ise filmlerin korunması gerektiğine dair gerekli duyarlılığın gösterilmemesidir. Bilimsel veriler ışığında belirlenen stratejiler, maddi olanakların sağlanması ve yeterli donanıma sahip uzmanların yetiştirilmesi film koruma alanında karşılaşılan sorunların büyük ölçüde çözülmesini sağlayacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Sinematografik miras, koruma, dijital teknoloji, derleme, konservasyon, restorasyon, yararlandırma.
Yozgat Fatih Kilise Camii restorasyon projesi
Bu çalışmada Yozgat Merkez İstanbulluoğlu Mahallesi'nde yer alan Fatih Kilise Camii'nin tarihsel sürecinin incelenmesi, güncel durumunun belgelenmesi ve korunarak yaşatılması amacıyla restorasyon projesinin hazırlanması amaçlanmaktadır. Kent içinde önemli bir anıtsal yapı olan Yozgat Fatih Kilise Camii, kentte ayakta kalan tek kilise olması, şehrin kültürel çeşitliliğine ve tarihsel derinliğine sunduğu katkıya rağmen; sonuncusu 1990'lı yıllarda olmak üzere pek çok kez onarılmış; ancak, hiçbirinde üzerinde çalışılmamış ve rölövesi çıkarılarak belgelenmemiş bir anıttır. Yapının özgün mimarisiyle ilgili pek çok bilinmezin yanı sıra, çözülmesi gereken koruma sorunları bulunmaktadır. Bu nedenle tez konusu olarak ele alınmıştır. Tez çalışması kapsamında; yapının bugünkü durumuna yönelik tespitler yapılmış, yapıldığı dönemdeki durumu ve zaman içinde geçirdiği değişimler; eski fotoğraflar, yazılı ve sözlü kaynaklar doğrultusunda saptanmaya çalışılmış; yapının yaşamını sağlıklı bir biçimde sürdürebilmesi için gerekli onarım ve kullanım önerileri geliştirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk dönemlerinde gayrimüslimlere bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, yeni kilise yapımına veya mevcut kiliselerde kubbe, çan kulesi gibi yapı öğelerine yasaklar getirilmiştir. XVIII. yüzyılın sonu ve XIX. yüzyılda yaşanan gelişmelerle gayrimüslim vatandaşlara yeni ve geniş haklar tanınmıştır. Tanzimat Fermanı'nın ardından ekonomik açıdan güçlenen Rum Ortodokslar, Islahat Fermanı'nın da izin vermesiyle Anadolu'nun hemen her yerinde çok sayıda yeni dini yapı inşa etmişlerdir. 1923'de yürürlüğe giren Lozan Antlaşması ile birlikte Yunanistan'a göçmek zorunda kalan Rumların dini yapılarından pek çoğu terkedilmiş; bir kısmı cami olarak, ya da başka işlevlerle kullanılmıştır. Anadolu'da, yapıldıkları dönemin sosyal ve ekonomik yapısını, mimari karakterini yansıtan kiliseler, taşıdıkları Avrupa etkileri ile Batılılaşmanın bölgedeki öncüleridir. Bu yapıların belge değerlerinin yanı sıra, bugünkü kent dokusuna estetik katkıları nedeniyle de korunmaları kültürel bir gerekliliktir. Tez çalışmasından önce yapım tarihi ve özgün adı bilinmeyen Yozgat Fatih Kilise Camii'nin; tarihsel kaynaklardan ve KAAM'daki Yozgat kayıtlarından yola çıkılarak, 1858 yılında yapılan "Agios Haralambos Kilisesi" olduğu belirlenmiştir. Kitabesinin kaybolduğu söylenmektedir. Yapı 1923 Lozan Antlaşması'na ek protokol doğrultusunda gerçekleşen Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sonucunda cemaatini kaybetmiş; Hazine ve İl Özel İdaresi mülkiyetinde çeşitli işlevlerde kullanılmanın ardından 19.09.1957 tarih 7044 sayılı "Aslında vakıf olan tarihi ve mimari kıymeti haiz eski eserlerin Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne devrine dair yasa" doğrultusunda 1991'de Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün mülkiyetine geçerek, bağışçı bir şahsın katkılarıyla onarılmış ve camiye dönüştürülmüştür. 1990'lı yıllarda Koruma Kurulu ile yapılan yazışmalarda Kurul, yapının kentin en büyük camisi olan Çapanoğlu Camii'ne yakınlığı nedeniyle cami olarak kullanılmasına gereksinim duyulmadığı gerekçesiyle, yapıya müze veya benzeri bir işlev verilmesini uygun görmüştür. Yozgat Valiliği'nin ve Yozgat halkının yapının camiye dönüştürülmesinde ısrarı üzerine Vakıflar Genel Müdürlüğü, konuyu Kurul'a yeniden sunmuştur. Yapının camiye dönüştürülmesinin ardından, bitişiğindeki Sümerbank ek binası 2003 yılında yıkılmıştır. Günümüzde yapı, özellikle cuma günleri oldukça kalabalık bir cemaate hizmet eden bir cami olarak kullanımını sürdürmektedir. İlk bölümde; tezin amacı, yapının seçilme nedeni ve çalışma yöntemi anlatılmıştır. İkinci bölümde, kilise yapılarının tarihçesine değinilmiş, kilise mimarlığının plan tipolojisi, mekânları, kullanılan malzemeler, yapım teknikleri ve liturjik öğeler, Yozgat Fatih Kilise Camii çerçevesinde incelenerek aktarılmış; arkasından, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi'nde imparatorluk sınırlarında kiliselerin hukuksal durumu, onarım ve inşaatlarıyla ilgili yasal düzenlemelere yer verilmiştir. Üçüncü bölümde, Yozgat'ın coğrafi konumu ve jeolojik yapısı incelenmiş; yüzyıllar içerisindeki demografik ve sosyal gelişimi ile kentteki kültür varlıkları arasından seçilmiş mimarlık örnekleri sunulmuştur. Bölümün sonunda Fatih Kilise Camii'nin de içinde bulunduğu İstanbulluoğlu Mahallesi'nin tarihçesi ile barındırdığı geleneksel mimarlık örneklerine yer verilmiştir. Dördüncü bölümde; yapının konumu, tarihçesi, planı, cephe özellikleri ve taşıyıcı sistemi; pencere, kapı ve bezeme elemanları gibi mimari öğeleri ile yapıdaki bozulmalar ayrıntılı bir biçimde anlatılmıştır. Kaynak araştırmaları, gözlem, ölçüm, çizim ve sözlü tarih araştırmaları sonucunda yapının rölövesi ile restitüsyon ve restorasyon projeleri hazırlanmıştır. Beşinci bölümde restitüsyon önerisi ele alınmıştır. Yapının farklı kullanımlar sırasında geçirdiği değişiklikler incelenmiş, restitüsyon sorunları tanımlanmıştır. Hazırlanan kronolojik analiz tablosunda, elde edilebilen tüm belgelerin özeti ile birlikte ortaya konarak irdelenmiştir. Dolayısıyla, restitüsyon önerisi, eldeki yazılı ve görsel belgelerin yanısıra, yakın çevrede ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde bulunan XIX. ve XX. yüzyıl kilise örnekleriyle yapılan ayrıntılı analojik çalışmadan elde edilen verilerden yararlanılarak geliştirilmiştir. Restorasyon önerilerini içeren altıncı bölümde, yapının sorunlarının yanısıra, kullanımı için gereken koşulların sağlanmasına yönelik müdahaleler belirlenerek, gerekli onarımlar tespit edilmiştir. Bu müdahalelere hazırlık aşaması ve müdahaleler, başlıklar altında sınıflandırılarak açıklanmıştır. Çözüme yönelik uygulamalarda benimsenmesi gereken yaklaşım ve ilkelerin yanı sıra, karşılaşılması olası durumlar da tartışılmıştır. "Değerlendirme ve Sonuç" başlıklı yedinci bölümde, tüm çalışma ve öneriler değerlendirilip sonuca bağlanmıştır. Sonuç olarak; çalışma kapsamında günümüzde yok olmuş yapı ögelerine, benzer örneklerden yararlanılarak restitüsyon önerisi getirilmekle birlikte, restorasyon önerisinde yapının özgün karakterine ilişkin izlerin araştırılması, özgün kalan kısımlarının korunması, kaybolan kısımları için yoruma girilmeden öneri geliştirilmesi ve mevcut durumunun, ibadethane olarak kullanılması için iyileştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaca yönelik müdahalelerin, konusunda uzman kişilerin gözetiminde gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Erenköy'deki kentsel doku değişimi ve kültür varlığı konut yapılarının koruma durumları
19. yüzyıl İstanbul Kenti'nin önemli dönüşümlere sahne olduğu bir zaman dilimidir. Bu tarihe kadar tarihi yarımada, kentin merkezini; bilad-ı selase olarak anılan Eyüp, Galata ve Üsküdar semtleri de çeperlerini oluşturmuştur. 1800'lü yıllarda tarihi yarımadada peşi sıra bir çok yangın meydana gelmiş ve yerleşim alanları zarar görmüştür. Öte yandan kentin nüfus artışıyla birlikte yeni yerleşim yeri arayışları başlamıştır. Bu zamanda Ebniye Kanunu'nda yapılan değişiklik ile kent dışı alanların iskan edilmesi padişah iznine bağlı olmaktan çıkmış, bireysel girişimciliğin önü açılmıştır. Tütüncü Mehmet Efendi ve Mustafa Zihni Paşa bu fırsatı değerlendirmiş ve Erenköy'de geniş alanlar satın almıştır. Demiryolu hattının hizmete girmesiyle bu alanlar ulaşılabilir olmuş ve dönemin yüksek rütbeli memurları ile hanedan mensupları bu girişimcilerden arsalar satın almaya başlamıştır. Arsaların büyük bölümü bağ ve bahçe olarak kullanılacak şekilde planlanmış, üzerlerinde küçük ölçekli sayfiye köşkleri inşa edilmiştir. Bu köşklerin yapım tekniği ahşap olup bezeme programları oldukça yoğundur. 20. yüzyıl başından itibaren Erenköy, sayfiye kimliği kazanmış bir yerleşim yeri haline gelmiştir. İlerleyen dönemde alt yapı sistemlerinin gelişmesi ve denizyolu ulaşımının da hizmete girmesiyle, Erenköy dört mevsim yaşanılan bir banliyö semti olmaya başlamıştır. 1960'lı yıllardan itibaren kentin nüfus artışı kontrol edilemez bir hal almış, konut ihtiyacı önemli sorun haline gelmiştir. Bu dönemde 'yapsatçılık' (build-and-sell) kavramı ortaya çıkmış, ülke genelinde çok katlı apartman yapıları inşa edilmeye başlanmıştır. 1965 yılında Kat Mülkiyeti Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle bu uygulamalar adeta devlet tarafından desteklenmiştir. İstanbul'un Anadolu ve Avrupa yakalarını karayolu ile birbirine bağlayan köprünün 1973 yılında kullanıma açılmasından sonra Kadıköy, kentsel gelişim alanı olarak değerlendirilmiştir ve bu bağlamda Bostancı – Erenköy Bölgeleme İmar Planı onaylanmıştır. Erenköy'de öncelikle bağ ve bahçe olarak kullanılan alanlarda apartmanlaşma görülmüş, ilerleyen dönemde ise yerlerine apartman yapılmak üzere ahşap köşkler yıkılmaya başlanmıştır. Bu süreçte pek çok kültür varlığı konut yapısının yıkıldığı tespit edilmiştir. 1970'li yıllardan itibaren kültür varlığı konut yapılarını korumak için bir takım girişimler söz konusu olmuştur. Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun ilke kararları ve tescilleriyle kültür varlığı konut yapıları varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Hakkında tescil kararı bulunan yapılar II. grup korunması gereken yapı olarak değerlendirilmiş ve bu koruma grubunun uygulamalarına maruz kalmışlardır. II.grup uygulamalar, yapıların varlığını sürdürmesine yardımcı olsa da özgün konumlarının ve yapım tekniklerinin değiştirilmesine engel olamamıştır. 21. yüzyıl başından itibaren ülke genelindeki konut stokunun ekonomik ömrünü tamamlamakta olduğu anlaşılmaya başlanmıştır. 1999 yılında gerçekleşen Marmara Depremi'nin yıkımları bunun en önemli göstergesidir. Bu tarihten itibaren kentsel dönüşüm kavramı gündeme gelmiş ve 2012 yılında Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun yürürlüğe girmiştir. İlgili kanunun uygulamalarının görüldüğü ilk yerlerden biri Erenköy olmuştur. Özellikle Bağdat Caddesi ve çevresinde başlayan kentsel dönüşüm uygulamaları çevredeki yapı yoğunluğunu arttırmaktadır. Erenköy semtinde kültür varlığı konut yapılarının yoğunlaştığı alan çalışma sınırları olarak belirlenmiş ve bu alan hakkında araştırmalar yapılmıştır. Farklı tarihlere ait fotoğraflar, haritalar, yazılı kaynaklar incelenerek hangi yapıların kültür varlığı niteliği taşıdığına karar verilmiştir. Günümüze ulaşan örnekler için yerinde tespitler yapılmış, bu yapıların koruma durumları belirlenmiştir. İstanbul 5 Numaralı Kültür Varlıklarının Koruma Bölge Kurulu arşivlerinde yapılan araştırmalar ile çalışma kapsamında incelenen yapıların yasal koruma süreçleri hakkında bilgiler toplanmıştır. Tüm bu araştırmalardan ve tespitlerden ortaya çıkan sonuçlar sayısal verilerle desteklenerek Erenköy özelinde bir İstanbul sayfiyesinde yer alan kültür varlığı konut yapılarının günümüzdeki koruma durumları hakkında değerlendirmeler yapılmıştır. Öte yandan artan yapı yoğunluğunun, kent parçasının doluluk boşluk oranını nasıl etkilediğini tespit etmek için, farklı tarihlere ait harita ve hava fotoğrafları sayısal ortama aktarılarak toplam yapı oturum alanları hesaplanmıştır. Ortaya çıkan sonuçlar kıyaslanarak değerlendirilmiş, doluluk boşluk oranı değişimleri sayısal verilerle desteklenerek açıklanmıştır. Günümüzde halen seçkin bir yerleşim yeri olan Erenköy'ün kullanıcı kitlesi hakkında araştırmalar yapılmış; kültür varlığı konut yapılarının yüksek rütbeli devlet memurları, hanedan ailesine mensup kimseler, yazarlar ve çeşitli bilim insanları tarafından kullanıldığına dair bilgilere ulaşılmıştır. Ayrıca günümüze ulaşan örneklerin hangi işlevlerle kullanılmakta olduğu, yerinde yapılan gözlemlerle tespit edilmiştir. Yerleşime açılmasının üzerinden henüz 150 yıl geçmiş olmasına rağmen Erenköy'ün geçirdiği değişimler İstanbul kentinin nasıl bir hızla dönüşmekte olduğunun göstergesidir. Değişim süreci, kültür varlığı konut yapılarının korunmasını engellemiş, çoğu örneğin kaybedilmesine sebep olmuştur. Günümüze ulaşan örnekler ise zorlu koşullarda varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.
Türk idare hukuku kapsamında taşınır kültür varlıkları üzerindeki mülkiyet hakkı
Kültür varlıkları, geçmişten bizlere kalan ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken kültürel değerler bütününün eşyalar üzerindeki yansımasıdır. Bu nedenle çok iyi korunmalıdır. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na göre kültür varlıkları "devlet malı niteliğindedir". Dolayısıyla kural olarak devlet malı olmaları nedeniyle kamu mülkiyeti rejimine tabi olduğu değerlendirilmiştir. Ancak Türk İdare Hukuku açısından bazı hallerde özel mülkiyete konu olabileceği görülmektedir. Özellikle taşınabilir nitelikleri gereği hareket kabiliyeti olan, mülkiyet devri taşınmaz kültür varlıklarına göre daha geniş olan taşınır kültür varlıklarının kamu mülkiyetinde mi yoksa özel hukuka tabi mülkiyet rejiminde mi korunması gerektiği öğretide tartışılmıştır. İşbu tezde, yasal düzenlemeler ve öğretideki görüşlerden hareketle taşınır kültür varlıkları açısından sui generis veya kendine özgü bir mülkiyet ve koruma rejiminden söz edilip edilmeyeceği noktasında durulmuştur. Bu çalışmada kültür varlıkları, kültürel miras ve mülkiyetin neden tartışıldığına dayanak oluşturan koruma kavramları açıklandıktan sonra kamu malı, kamu hizmeti ve mülkiyeti tanımlanmaya çalışılmıştır. Açıklamaların devamında ise kamu mülkiyetine ve özel hukuk mülkiyetine tabi taşınır kültür varlıkları ve bunun Türk İdare Hukukundaki yansımaları ele alınarak genel bir taşınır kültür varlıklarının idare hukukundaki mülkiyet hakkı incelenmiştir.
Eski Gümüşhane Hızır İlyas mahallesi'nin koruma bağlamında yeni işlev önerileri
Süleymaniye Mahallesi dönemin önemli bir merkezi konumundaydı. Zamanla maden rezervlerin tükenmesi, buralarda çalışan işçilerin imtiyazlarının feshedilmesi ve savaşlar nedeniyle kent kimliğini yitirmiş, kırsal kimliğe bürünmüştür. Geçmişten günümüze ulaşan mimari eserler ise kalıntılarıyla birlikte kültürel mirasa dönüşmüştür. Tez çalışması kapsamında; Eski Gümüşhane'nin 13 Mahallesinden biri olan Hızır İlyas Mahallesinde bulunan toplam 28 adet yapının 20 tanesi incelenmektedir. Öncelikle konuya ilişkin literatür araştırmaları yapılmış sonra da alan çalışması yapılmıştır. Çalışma alanının genel değerlendirmesini yapabilmek için drone kullanarak Agisoft PhotoScan Professional programına aktararak 3d arazi modellemesini oluşturulmuştur. Bu bilgilere ek olarak vaziyet planı, fotoğraf analizleri ve krokileri takip edilerek yapı künyeleri oluşturulmuş ve mevcut durumları hakkında bilgiler toplanmıştır. Bulgular kısmında yapıların mimari özellikleri ve mevcut durum analizleri gerçekleştirilmiştir. Bu analizler sonucunda yapıların korunmasına yönelik uygun görülen bazı yapılara yeni işlevler verilerek sürdürülebilirliği sağlanmıştır. Elde edilen veriler doğrultusunda 3. Derece Doğal ve Kentsel Sit alanı olduğu için hem yapı ölçeğinde hem de çevre ölçeğinde müdahaleler düşünülmesi gerektiğine değinilmiştir. Alanda bulunan yapılar için işlev önerileri sunulmuş, bazı yapıların ise rehabilite edilerek yeniden kullanımları önerilmiştir.
Selçuklu Dönemi av köşklerinin arkeolojik peyzajlar kapsamında değerlendirilmesi: Alanya örneği
Tarihi süreç içinde insanlar varoluşlarına ve yaşadıkları çevrelere anlam kazandırmak amacı ile doğayı dönüştürerek kültürel çevreler oluşturmuşlardır. Çeşitli uygarlıkların sahip olduğu maddi değerler ile manevi değerlerin somutlaşarak kültürel birikime dönüştüğü yerleşmelerde arkeolojik peyzajlar; geçmiş ile bugün arasında bağlantı kurulmasını sağlayan doğal, tarihi, arkeolojik ve kültürel varlıkları içinde barındıran dinamik alanlar olarak ortaya çıkmaktadır. Arkeolojik peyzajlar özgün, ilgi çekici ve öğretici özellikleri ile bulundukları yerleşmelerin kimlik kazanmasında da son derece etkilidirler. Bu alanların korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması amacı ile yasal ve yönetsel dayanağı güçlü, çeşitli koruma strateji ve yaklaşımlarının geliştirilmesi, kamunun ilgi ve bilincinin arttırılması hem ulusal hem de uluslararası sorumluluk taşımaktadır. Bu araştırmanın amacı; araştırma alanı olarak belirlenen Antalya'nın Alanya İlçesi'nde yer alan Selçuklu Dönemi av köşklerinin yapısal özellikleri, bahçeleri ve yakın çevreleri ile birlikte bütüncül bir şekilde ele alınarak sahip oldukları arkeolojik peyzaj değerlerinin ortaya çıkarılması ve gelecek nesillere aktarılması bağlamında öneminin vurgulanmasıdır. Bu kapsamda; Çıplaklı, Gülefşen, Hacıbaba, Hasbahçe, Sedre ve Sugözü olarak adlandırılan av köşkleri ve yakın çevresinde alan etüt ve analiz çalışmaları gerçekleştirilmiş; bu alanlar arkeolojik peyzajlar kapsamında ele alınmış ve elde edilen bulguların değerlendirilmesi sonucunda koruma-kullanım dengesi çerçevesinde en uygun koruma yaklaşımları saptanarak koruma ve tasarıma yönelik çözüm önerileri geliştirilmiştir.
Akdeniz Bölgesi'nde endüstri mirası
18. yüzyılda İngiltere'de başlayarak tüm dünyayı etkisi altına alan Endüstri Devrimi başta üretim yöntemlerinde, kent ve toplum yapısında büyük değişimler yaratmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda 19. yüzyıl başlarında endüstrileşme girişimleri başlamıştır. Bu girişimler önce askeri endüstri dalında, daha sonra dokuma sektörü olmak üzere tarım kaynaklı endüstri dallarında görülmüştür. Zaman içinde teknolojinin gelişmesi endüstride büyük değişimlere neden olmuştur. Endüstri yapılarındaki ihtiyaçlar kısa sürede değişmiş ve yapılar yetersiz kalarak yenileri üretilmeye başlanmıştır. Yetersiz kalan birçok fabrika kaderine terk edilmiştir. Üretimini sürdüren fabrikalar ise, zor koşullarda çalışmaya devam etmektedir. Kent içerisinde kalan bu endüstri yapıları yok olma tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır. Bu çalışmada Geç Osmanlı, Cumhuriyet ve 1950 Sonrası dönemlerde ülkemizin Akdeniz Bölgesi'nde yer alan Adana, Antalya, Burdur, Hatay, Isparta, Mersin, Kahramanmaraş ve Osmaniye kentlerinin endüstri dinamikleri incelenerek günümüze kadar gelebilmiş endüstri yapıları saptanmıştır. Kaynaklarda Kahramanmaraş ve Osmaniye kentlerinde herhangi bir endüstri yapısına rastlanmamıştır. Adana, Antalya, Burdur, Hatay, Isparta ve Mersin kentlerinde bulunan 41 endüstri yapısı yapım yılları, üretim türleri, yapım teknikleri, mimari özellikleri, tescil durumu ve işlev bağlamında değerlendirilerek, kent ve topluma kazandırılması aşamasında yol göstermesi amacıyla rehber olması hedeflenmiştir. Anahtar Sözcükler: Akdeniz Bölgesi, Endüstri Mirası, Fabrika, Koruma
Diyarbakır Süryani Kadim Meryem Ana Kilisesi Kütüphanesi koleksiyonuna ait el yazmasının kodikolojik incelemesi ve konservasyonu
Süryaniler, Anadolu coğrafyasında yayılım göstererek kültürel çeşitliliğe değerleri ile katkı sağlayan topluluklardandır. Süryani el yazmaları, özgün yapım teknikleri ve üretim yöntemleri itibariyle bu çeşitliliğin somut örneklerinden biridir. 5. yüzyılın başlarından 20. yüzyıla kadar uzanan geniş zaman diliminde Süryani el yazmalarının üretim gelenekleri aktarılarak korunmuştur. Bu aktarımın geniş bir perspektifte incelenmesine olanak sağlayan el yazmalarının kodikolojik incelemesi; kullanılan malzeme ve araçlar, yazı gereçleri, kitap formları, yapım teknikleri, kâğıt özellikleri, metin yapısı, ketebe kaydı, kopyalanma süreci ve tarihlendirme sistemleri olmak üzere pek çok açıdan değerlendirilmeyi gerektirmektedir. Kodikolojik inceleme esnasında elde edilen veriler, konservasyon uygulamaları için de referans niteliği taşımaktadır. Bu tez çalışmasında Diyarbakır Meryem Ana Kilisesi Koleksiyonu'na ait 2 envanter numaralı el yazması çalışılmıştır. El yazması, Süryanice yazılmış bir Fenqitho kitabıdır. Ketebe kaydına göre istinsah tarihi Aralık 1520 Yunan yılı, Miladi 1209'dur. El yazması, ahşap kapaklı ve 47,6 x 30,4 cm ölçülerindedir. Yapım teknikleri, kâğıt özellikleri, mürekkep türü, süsleme ve yazım özellikleri itibariyle özgün özellikler gösteren el yazmasının kodikolojik incelemesi yapılmıştır. Yapılan literatür taraması XRF ve Raman gibi analiz yöntemlerinden elde edilen veriler ile desteklenmiştir. Uluslararası çerçevede kabul gören yöntemler kullanılarak konservasyonu gerçekleştirilmiştir.
Hekzanal buhar uygulamasının çilek meyvesi muhafaza kalitesine etkilerinin belirlenmesi
Bu çalışmada 'Rubygem' çilek çeşidi meyvelerinde hasat sonrası hekzanal buhar uygulamasının muhafaza kalitesine etkileri incelenmiştir. Çilek meyveleri modifiye atmosfer paket (MAP) içerisinde +2 °C'de %90±5 nisbi nem koşullarında 15 gün süreyle depolanmıştır. Muhafaza edilen 'Rubygem' çilek çeşidi meyvelerinde (%0, %0, 01, %0,02) olacak şekilde 3 farklı dozda yapılan hekzanal buhar uygulamasının etkilerini belirlemek amacı ile muhafazanın başlangıcından itibaren 3 gün aralıklar ile meyve çürüme miktarı, ağırlık kaybı, meyve sertlik değişimi, meyve renk değişimleri (L*, a*, b*), pH, titre edilebilir asitlik, elektriksel iletkenlik, toplam suda çözünebilir kuru madde, toplam fenolik madde, toplam flavonoid madde, antosiyanin madde, antioksidan aktivite, şeker (glikoz, fruktoz, sakaroz), toplam mezofilik aerobik bakteri, toplam maya-küf miktarı ve duyusal kalite ölçülmüştür. Yapılan analizler sonucunda hekzanal buhar uygulaması meyvelerde ağırlık kaybı ve maya küf gelişim miktarını sınırlandırdığı tespit edilmiştir. Fakat çilek meyvesinin hassas yapısı ve uygulamanın buhar şeklinde olması meyvenin hücre zarını bir miktar olumsuz etkilediği belirlenmiş ve meyve kalitesini oluşturan diğer kalite parametreleri üzerine uygulama arasında anlamlı farklılık görülmemiştir. Sonuçlar genel olarak değerlendirildiğinde hekzanal buhar uygulamasının %0,01 doz uygulaması diğer hekzanal dozlarına göre 'Rubygem' çilek çeşidinin muhafaza kalitesi üzerinde daha etkili olduğu ve yapılan çalışmanın sonraki yapılacak çalışmalara yön vermesi açısından önem taşımaktadır.
Korunması gerekli konutlarda zaman içinde ortaya çıkan değişmeler
İnsanoğlu var oluşundan bu yana, bütün yaşamı boyunca, fiziksel ve doğal çevresine sahip çıkarak varlığının sürekliliği için, yaşam çevresi ile disiplinli ve düzenli bir ilişki içerisinde olmaya büyük özen göstermiştir. Çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan oluşumlar, bu etkileşimi yeni biçimlenmelere ve farklı yönlere götürmeye çalışmıştır. 20. yüzyılın başlarından itibaren sosyal, kültürel ve ekonomik ve. yönlerden toplumlar üzerinde yapısal değişimleri gündeme getiren endüstrileşme hareketleri, insan topluluklarının birarada yaşadığı yerleşmeleri de büyük değişimler içine itmiştir. Bu tez çalışmasında birinci bölümde amaç, kapsam ve yöntem belirtildikten sonra, ikinci bölümde yukarıda bahsedilen insan-çevre arasındaki etkileşim üzerinde durularak, koruma kavramı, gelişimi, nedenleri ve sorunları dile getirilmiştir. Üçüncü bölümde tezin, konu sunu ve asıl içeriğini oluşturan değişimler nedenleri ile birlikte detaylı bir biçimde ele alınmıştır. Dördüncü bölüm ise, üçüncü bölümle direkt bağlantılı olarak hazırlanmış ve Eskişehir Tarihi Odunpazarı Sit Alanı İçinde yer alan bir grup konut üzerinde yapılan analizlere dayanılarak fiziksel ve fonksiyonel değişimlerin oluşumları ve boyutları tespit edilmiştir. Sonuç bölümünde ise, sağlıklı ve gerçekçi bir koruma-restoras- yon kararının alınabilmesinde, korunması gerekli tarihi dokularda ya da konutlarda kullanıcı ihtiyaçlarının, yapılardaki fiziksel ve fonksiyonel değişimlerin bilinmesinin ve öneminin kavranmasının bir zorunluluk olduğu ifade edilerek, çalışma sonuçlandırılmıştır.
Suriyeli göçmen çocukların 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu kapsamında değerlendirilmesi: Hatay örneği
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu, 2011 yılından itibaren ülkemize giriş yapmış olan göçmen çocuklarında korunmasıyla ilgili bir yasadır. Bu yasa çerçevesinde ihmal ya da istismara uğramış çocuklara danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma gibi tedbirler uygulanmaktadır. En fazla göçmen barındıran illerin başında gelen Hatay İli, söz konusu kanun kapsamındaki uygulamalara da bir manada merkez olmuştur. Bu sebeple çalışmamızda Hatay İlinde bulunan göçmen çocuklara danışmanlık, eğitim, barınma, bakım ve sağlık tedbirlerinin ne oranda sağlanabildiği üzerinde durulmuştur. Bu meyanda hem Türkiye genelinde hem de göçmen nüfusun yoğun olduğu diğer illerde yapılan uygulamalar değerlendirilmiştir. Hatay ilindeki çocukların topluma sosyal uyumu ve kayıp nesil olmamaları konusunda neler yapılabileceği hususunda öneriler getirilmesi ve saha çalışmalarında kullanılabilecek analizler yapılması tasarlanmıştır. Yapılan genel değerlendirmede ise Çocuk Koruma Kanunu kapsamında göçmen çocuklara da uygulanan tedbir kararlarının göçmen çocukların kayıp nesil olmamaları, eğitim almaları ve aileleri ile sosyal uyumu üst düzeyde gerçekleştirmeleri için kritik bir öneme sahip olduğu sonucuna varılmıştır. Kanunun uygulanmasında göçmen çocuklar özelinde yeni düzenlemelere ihtiyaç olduğu ve yeni sosyal politikaların gerektiği düşünülmektedir.