Colorectal neoplasms
174 theses under this subject heading
Aile hekimliği polikliniğine başvuran 50-70 yaş arası hastalardan gaitada gizli kan testi pozitifliği olanlarda malignite saptanma oranları
Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser, her iki cinsiyette de tüm kanserler arasında sık görülen ve tarama sayesinde mortalite ve morbiditesinde azalma sağlanan bir kanser türüdür. Çalışmamızda Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran hastalarda periyodik sağlık muayenesi kapsamında gaitada gizli kan testi pozitifliklerinde kolorektal kanser görülme sıklığını ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniği'ne sağlık kontrolü için başvuran 50-70 yaş arasındaki 119 kişi araştırmaya dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veriler, kolorektal kanser risk faktörleri ve kolorektal kanserde sık görülen semptomların sorgulandığı bir anket uygulandı. Hastaların hemogram, gaitada gizli kan testi, kolonoskopi sonuçlarıyla ve işlem sırasında biyopsi alınan hastaların patoloji sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 119 kişinin 62'si (%52,1) kadın, 57'si (%47,9) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 61,0 ± 7,6 yaş idi. Tüm katılımcılardan 65 kişinin (%54,6) gaitada gizli kan testi pozitif saptandı. Araştırmaya katılanlardan 5 kişiye (%4,2) kolorektal kanser tanısı konuldu. Kolorektal kanser tanısı konan 5 kişinin (%100) gaitada gizli kan testi pozitif olup, gaitada gizli kan testi pozitif çıkan tüm hastalardaki malignite saptanma oranı, araştırmamızda %7,7 (n=5) olarak bulundu. Sonuç: Araştırmamızda gaitada gizli kan testi pozitifliği ve kolorektal kanser tanısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Kolay uygulanabilirlik ve maliyet etkinliği avantajları olan gaitada gizli kan testi, 50-70 yaş arasındaki kişilerin kolorektal kanser taramasında yararlıdır.
Kolorektal kanser tanısı almış hastalarda DNA hasarının incelenmesi ve DNA hasarı üzerine beta glukanın onarıcı rolünün araştırılması
DNA (Deoksiribo Nükleik Asit), organizmaların genetik bilgilerini gelecek jenerasyonlara taşıyarak devamlılığı sağlayan ve birçok reaktif molekülün etkilemesiyle kolay hasar alabilen bir biyomoleküldür. Hasar, DNA molekülünün fiziksel ve kimyasal yapısındaki değişiklikle ya da çevresel etkenlerle oluşur. DNA hasarı kromozom anomalilerine ve mutasyona neden olur. DNA hasarının doğru ve hassas bir şekilde ölçülebilmesi için çeşitli teknikler kullanılmaktadır. Bu yöntemlerden bir tanesi Tek hücre jel elektroforezi (SCGE), diğer adıyla "Comet Assay Yöntemi"'dir. Bu teknik; birçok canlı çeşidinde DNA hasarını belirlemek için kullanılan non-invaziv, hızlı, hassas ve basit floresan mikroskobik yöntemdir. Comet Assay yöntemi; apoptozis, yaşlanma, klinik ve genetik toksikoloji, oksidatif stres- antioksidan çalışmalarında tercih edilmektedir. Beta glukan, ekmek mayası (Saccharomyces cerevisiae) hücre duvarından ekstrakte edilen, bağışıklık sistemini güçlendiren, uyarıcı etkisi olan, antioksidan etki yaratan basit bir polisakkarittir. Bu çalışmamızda, kolorektal kanser tanısı almış hastalardan alınan tam kan örnekleri Comet Assay yöntemi kullanılarak DNA hasarının tespit edilmesi ve hasarın ex vivo ortamda beta glukanın onarıcı etkisinin ispat edilmesi amaçlanmıştır. Gaziantep Medical Park Hastanesi Medikal Onkoloji bölümüne ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji bölümüne gelen ve evre 3-4 kolorektal kanser tanısı almış, tedaviye başlanmamış gönüllü (40- 80) yaş arası toplam 19 yetişkin kadın ve erkek hasta üzerinde ex vivo çalışma yapılmıştır. Araştırmaya katılacak her hastaya çalışmamızın amacı açıklanmış ve gönüllü bilgilendirme formu verilmiştir. Gönüllü hastalardan steril koşullarda aynı gün içerisinde EDTA'lı tüplere 10 cc alınacak olan venöz kan uygun koşullarda laboratuvara getirilip çalışmaya başlanmıştır. Alınan tam kanlardan Comet Assay testi uygulanarak DNA hasarı tespit edilmiştir. Her bir lam örneği 50 μl/ml EtBr (Etidyum bromür) ile boyandıktan sonra floresan mikroskoptaki görüntüleri alınıp fotoğrafları çekilmiştir. Open Comet Assay programı ile her sahada 100 hücre dikkate alarak analiz edilerek sonuçlar alınmıştır. Ayrıca 20 kişiden oluşan sağlıklı gönüllü kontrol grubu oluşturulmuştur. Bu gruba beta glukan uygulaması yapılmamışıtır. Hasta grubun glukan kan örneklerine 50 μl/ml beta glukan ve antibiyotik olarak 100 U/ml penisilin (Noss, 2012) uygulanıp 12 saat süreyle 37ºC'de %5 CO2 te inkübasyona bırakılmıştır. Beta glukanın etki etme süresini takip etmek için minimum ilk 40. dakikadan itibaren kontroller yapılmıştır. Beta glukan uygulanmış örnekler Comet Assay yöntemi ile test edilmiştir. Boyanarak floresan mikroskopta lam örnekleri incelenmiş ve görüntüler fotoğrafları çekilerek kaydedilmiştir. Open Comet görüntülü analizle her sahada 100 hücre dikkate alınarak analizleri yapılmıştır. Beta glukanın DNA hasarını tamir etme yeteneği izlenmiştir. Hastaların kan örneklerine negatif kontrol olarak uygun doz (50μmol/L) (Angelie ve diğ., 2006) ve sürede (10 dk.) H2O2 uygulanmıştır. Aynı şekilde Comet Assay yöntemi uygulanarak boyanıp mikroskopta görüntüleri alınıp analizi yapılmıştır. Kolorektal kanser tanısı almış hastaların (tedaviye başlamadan önce) Comet Assay yöntemi ile DNA hasarları (kuyruk DNA yüzdesi, kuyruk momenti ve kuyruk uzunluğu parametreleri bakımından), kontrol grubundaki (sağlıklı birey) bireylerin DNA hasarları ile kıyaslanmış olup daha sonra Beta glukanın 50 μl/ml'lik konsantrasyonu ile, kolorektal kanser tanısı almış hastalarda DNA hasarı onarıcı etkisi incelenmiştir. Hasta grubun ortalamaları ile kontrol grubunun ortalamaları arasındaki farkın önemli olup olmadığı t-testi ile kontrol edilmiştir Kolorektal kanser tanısı almış hastaların DNA'larındaki meydana gelen hasar, Comet yöntemi ile incelendiğinde kontrol grubuna göre; kuyruk momenti, kuyruk yüzdesi ve kuyruk uzunluğu değerlerinde istatistiksel olarak önemli ölçüde arttığı tespit edilmiştir. Kolorektal kanser tanısı almış hastalara Beta Glukan ex vivo koşullarda 12 saat uyguladıktan sonra Comet Assay yöntemi ile incelendiğinde oluşan DNA hasarlarının önemli ölçüde azaldığı istatistiksel olarak tespit edilmiştir. Kolorektal kanserli hasta grubuna beta glukan uygulandıktan sonra elde ettiğimiz veriler kontrol grubu değerleriyle kıyaslandığında, beta glukan sonuçları kontrol grubu değerlerine göre daha düşük çıkmıştır. Beta glukanın tedavi sonuçları, kontrol grubunda var olabilecek olası hasarları göz önünde tutarsak kontrol grubuna göre daha düşük çıkması mümkün olabilir. Sonuç olarak; beta glukanın kolorektal kanser hastaları üzerinde antisitotosik ve antigenotoksik etkilerinden dolayı DNA hasarını onarıcı etkisi olduğu söylenebilir.
Vücut kompozisyonu değişikliklerinin (sarkopeni, miyosteatoz, ciltaltı ve viseral yağ dokusu artışı) intraarteryal tedavi uygulanan primer ve sekonder karaciğer maligniteli hastalardaki prognostik rolünün araştırılması
Amaç: İntraarteryal tedavi uygulanan hepatoselüler kanser (HSK) ve metastatik kolorektal kanser (mKRK) hastalarında işlem öncesi hastaların vücut kompozisyon değişikliklerinin (sarkopeni, miyosteatoz, ciltaltı ve viseral yağ dokusu indeks artışı) tedavi yanıtına ve sağkalıma olan etkisini, ayrıca kontrol görüntülemelerde izlenen vücut kompozisyon değişimlerinin sağkalıma etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2012-31 Aralık 2022 tarihleri arasında intraarteryal tedavi uyguladığımız toplam 160 HSK (ortalama yaş: 63.45±11.79, E/K:123/37) ve 146 mKRK (ortalama yaş: 59.98±11.94, E/K:90/56) hastasını belirledikten sonra hastaların işlem öncesi 30 gün içinde elde edilmiş BT tetkikleri üzerinden L3 vertebra seviyesinden ölçüm ile vücut kompozisyon parametreleri (iskelet kas alanı, iskelet kas dansitesi, ciltaltı yağ dokusu alanı ve viseral yağ dokusu alanı) belirlendi. Sarkopeni ve miyosteatoz tanımı için literatürde tanımlanmış sınır değerler; ciltaltı ve viseral yağlanma tanımları için ise kendi hasta populasyonumuzun ortanca değerleri kullanıldı. Vücut kompozisyon parametreleri ile tedavi yanıtı ilişkisi belirlendikten sonra tek ve çok değişkenli binominal lojistik regresyon yöntemi ile tedavi yanıtına etki eden faktörler araştırıldı. Ardından vücut kompozisyon değerleri sağkalım ilişkisi ve tedavi yanıtı-sağkalım ilişkisi Kaplan-Meier yaşam analizi yöntemi ile ortaya konuldu. Hastaların kontrol görüntülemelerinden HSK grubu için mRECIST, mKRK grubu için RECIST 1.1 kılavuzu doğrultusunda vücut kompozisyon değerlerindeki değişimler belirlendi ve negatif veya pozitif yöndeki değişikliklerin sağkalım ile ilişkisi Kaplan-Meier analizi ile ortaya konuldu. Ardından tek ve çok değişkenli Cox-regresyon yöntemi ile progresyonsuz ve genel sağkalıma etki eden faktörler araştırıldı. Ayrıca "propensity score matching" (PSM) yöntemi ile bazal değişkenlerdeki farklılıklar ortadan kaldırılıp seçici yanlılık azaltılarak sağkalımı etkileyen faktörler tekrar araştırıldı. Bulgular: Hepatoselüler kanser hasta grubunda lokal hastalık kontrolü oranı %77.7, objektif yanıt oranı %55.4 bulunmuştur. Tedavi yanıtını (objektif yanıt) etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda erkek cinsiyet (odds oranı: 0.30, %95 güven aralığı: 0.11-0.81, p=0.017), ECOG skoru (odds oranı: 0.26, %95 güven aralığı: 0.08-0.89, p=0.032), AFP düzeyi (odds oranı: 0.36, %95 güven aralığı: 0.16-0.81, p=0.014) ve ALBI skoru (odds oranı: 7.23, %95 güven aralığı: 0.76-68.61, p=0.085)'dir. Hem sarkopenik hem miyosteatotik hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha kısadır. Lokal hastalık kontrolü ya da objektif yanıtı olan hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha uzundur. Kontrol görüntülemelerde iskelet kası indeksinde azalma olanların hem progresyonsuz hem de genel sağkalım süreleri daha kısayken iskelet kası dansitesinde azalma olanların genel sağkalım süreleri daha kısadır. Genel sağkalımı etkileyen faktörler çok değişkenli cox-regresyon analizi sonucunda önceden tedavi varlığı (hazard oranı:0.51, %95 güven aralığı: 0.31-0.84, p=0.009), Child evresi (p=0.004), albümin düzeyi (hazard oranı=1.56, %95 güven aralığı=1.06-2.31, p=0.024), AFP düzeyi (hazard oranı:1.83, %95 güven aralığı: 1.22-2.75, p=0.003), sarkopeni (hazard oranı=1.59, %95 güven aralığı=1.05-2.41, p=0.029), miyosteatoz (hazard oranı=1.96, %95 güven aralığı=1.32-2.92, p=0.001) ve kontrolde iskelet kası indeksinde azalma (hazard oranı=2.13, %95 güven aralığı=1.41-3.22, p<0.001) olarak sıralanabilir. "Propensity score matching" sonucunda vücut kompozisyon değerleri olarak sarkopeni (hazard oranı: 2.06, %95 güven aralığı: 1.24-3.42, p=0.005) ve kontrolde iskelet kas indeksinde azalma (hazard oranı: 2.27, %95 güven aralığı: 1.35-3.81, p=0.002) genel sağkalımı belirleyen faktörler arasındadır. Hepatik metastazı olan KRK hasta grubunda lokal hastalık kontrolü oranı %53.1, objektif yanıt oranı %23.4 bulunmuştur. Tedavi yanıtını (objektif yanıt) etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda önceden tedavi varlığı (odds oranı: 4.21, %95 güven aralığı: 1.36-13.07, p=0.013) ve AST artışı (odds oranı: 0.22, %95 güven aralığı: 0.04- 1.07, p=0.061)'dır. Hem sarkopenik hem miyosteatotik hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha kısadır. Lokal hastalık kontrolü ya da objektif yanıtı olan hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha uzundur. Kontrol görüntülemelerde iskelet kas indeksinde azalma olanlarda progresyonsuz ve genel sağkalım süreleri istatistiksel anlamlı olarak daha kısa iken (sırasıyla p=0.028 ve p=0.016), iskelet kas dansitesi değişiklikleri ile sağkalım arasındaki ilişki istatistiksel açıdan anlamlı değildir (sırasıyla p=0.608 ve p=0.125). Genel sağkalımı etkileyen faktörler çok değişkenli cox-regresyon analizi sonucunda ECOG skoru (hazard oranı=2.08, %95 güven aralığı= 1.44-2.99, p<0.001), KCFT yüksekliği (hazard oranı=1.84, %95 güven aralığı=1.19-2.84, p=0.006), sarkopeni (hazard oranı=2.96, %95 güven aralığı=1.68-5.21, p<0.001), kontrolde iskelet kas indeksinde azalma (hazard oranı=2.03, %95 güven aralığı=1.16-3.55, p=0.013) ve miyosteatoz (hazard oranı=2.17, %95 güven aralığı=1.31- 3.58, p=0.002) olarak sıralanabilir. "Propensity score matching" sonucunda vücut kompozisyon değerleri olarak sarkopeni (hazard oranı: 1.91, %95 güven aralığı: 1.20-3.05, p=0.006) ve miyosteatoz (hazard oranı: 1.97, %95 güven aralığı: 1.00-3.87, p=0.049) genel sağkalımı belirleyen faktörler arasındadır. Sonuç: Hem HSK hem de mKRK hasta gruplarımızda bazal sarkopeni ve miyosteatoz hastaların progresyonsuz ve genel sağkalımı etkileyen faktörlerden birisi olup bu faktörlerin varlığı prognozu olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca kontrol incelemelerde iskelet kas indeksindeki azalma da her iki hasta grubunda prognozu olumsuz yönde etkilemektedir.
Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon işleminin orta-uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada alternatif tedavi seçenekleri tüketilmiş "karaciğer metastazı" bulunan hastalarda perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon tedavisinin teknik özelliklerinin, etkinliğinin, yan etkilerinin ve sağ kalım üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart 2016 – Şubat 2017 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Vasküler Girişimsel Radyoloji bölümünde perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon yapılan 2'si üveal melanom ve 1'i kolorektal karsinom tanılı 3 hasta dahil edildi. Tedavi özellikleri, klinik bulgular ve tedavi öncesi ve sonrasında görüntüleme bulguları ile laboratuvar sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Her hastaya 2 seans olmak üzere toplam 6 seans perkütan hepatik perfüzyon işlemi yapılmış olup teknik başarı oranı 100%'dür. Ortalama melfalan dozu 190.8 mg olup ortalama infüzyon süresi 29.8 dakikadır. İşlem sonrası hastanede yatış süresi ortalama 3.3 gün olup tedavi ilişkili mortalite görülmemiştir. Tedavi seansları sonrası 2 hastada kısmi yanıt ve 1 hastada stabil hastalık görülmüş olup ilk seans işlem sonrası ortalama karaciğer progresyonsuz sağ kalım süresi 43 hafta ve genel sağ kalım ortalama 63.6 hafta idi. Sonuçlar: Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon karaciğer dominant metastazı bulunan üveal melanom ya da kolorektal kanserli hastalarda alternatif tedavi yolları tüketildikten sonra güvenle kullanılabilecek bir lokal-bölgesel tedavi yöntemidir. Çalışmamızda başka tedavi şansı bulunmayan metastatik olgularda 63.6 hafta sağ kalımın düşük toksisite ile sağlanabildiği gösterilmiştir. Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyonun tedavi basamaklarındaki yerinin ve diğer kanser türlerinin tedavisindeki etkinliğinin değerlendirilebilmesi için geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Kolonik subepitelyal ve perikriptal myofibroblastlar için immunohistokimyasal belirteçlerin tanımlanması ve neoplastik süreçteki ifadelerinin araştırılması
Kolonik subepitelyal myofibroblastlar, lamina propriada kriptlerin hemen altında yer alan; yara iyileşmesi, epitel büyümesi, fibrozis, immuntolerans, inflamasyon, tümör invazyonu gibi birçok süreçte rol alan -SMA pozitif mezenkimal hücrelerdir. Kolonik lamina propriada subepitelyal myofibroblastlar haricinde -SMA boyanan başka mezenkimal hücreler de (örneğin perisitler) mevcuttur. Bu tez çalışmasının amacı; kolonik subepitelyal ve perikriptal myofibroblastlara spesifik bir immunbelirteç bulmaktadır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp fakültesi'nde 2019 yıllında adenokarsinom nedeniyle kolektomi ameliyatı olan 20 adet vaka dahil edilmiştir. Olgulara ait normal kolon mukozasını temsil eden parafin bloklardan iki ayrı odak örneklenerek doku mikrodizini hazırlanmıştır. Mikrodizinden elde edilen seri kesitlere ZEB1, -SMA, Desmin, TMEM119, AOC3, PR2D3, MYH11, CD146, CD56 antikorları kullanılarak immünohistokimyasal çalışmalar uygulanmıştır. Ayrıca iki farklı doku mikrodizininde temsil edilen 28 kolorektal adenokarsinom TMEM119, AOC3 ve MYH11 ile boyanmıştır. Bu çalışmada literatürde ilk kez TMEM119 ile kolonik subepitelyal ve perikriptal myofibroblastların pozitif olduğunu göstermiştir. Myofibroblastlarda ZEB-1 ekspresyonu EMT'yi desteklemektedir. Kolorektal kanserlerde stromada myofibroblastik biyobelirteçlerde kayıp da gösterilmiştir.
Kolorektal kanser tanılı hasta yakınlarında farkındalık, bilgi düzeyi ve psikopatolojinin değerlendirilmesi
Problemin tanımı: Bu çalışmada amaç, kolorektal kanser (KRK) tanılı hastaların birinci derece akrabalarında bilgi düzeyi ve hastalık hakkındaki farkındalıklarını ölçerek somatizasyon, depresyon ve anksiyete düzeyleri ile ne şekilde ilişkili olduğunu belirlemektir. Yöntem: Çalışmaya İstanbul Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda takip edilmekte olan KRK nedeniyle ameliyat edilmiş 52 erişkin hastanın birinci derece yakınları (ebeveyn, kardeş, çocuk) dahil edilmiştir. Verilerin toplanmasında Sosyo-Demografik ve Tıbbi Bilgi Formu, Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R) ve Sağlık Anksiyetesi Ölçeği (Kısa Versiyon) kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların 27'si (%52) kadın, 25'i (%48) erkekti ve tüm örneklemin yaş ortalaması 37,52±11,74 yıldı. KRK tanılı hastaların ortalama hastalık süresi 14,37±13,19 ay idi. Kendisinde kanser riskinin artmış olduğunu bilen hasta yakınlarında sağlık anksiyetesi, SCL-90-R ile ölçülen depresyon ve anksiyete puanları anlamlı düzeyde daha yüksekti. Hastalık evresinin farkında olan hasta yakınlarında sağlık anksiyetesi, SCL-90-R depresyon, anksiyete ve Genel Belirti İndeksi (GBİ) puanları anlamlı düzeyde daha yüksekti. Ostomi bakımını yapanlar ile yapmayanlar arasında sağlık anksiyetesi, SCL-90-R ile ölçülen depresyon, anksiyete, somatizasyon ve Genel Belirti İndeksi (GBİ) puanları açısından anlamlı düzeyde bir fark saptanmamıştır. Benzer şekilde, kemoterapi sürecinde hastalarının yanında bulunanlarda sağlık anksiyetesi, SCL-90-R ile ölçülen depresyon, anksiyete, somatizasyon ve Genel Belirti İndeksi (GBİ) puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde, kolorektal kanser tanılı hastaların yakınlarında, hastalık hakkındaki bilgi düzeyi ve farkındalık arttıkça psikopatolojik belirtilerde de artma gözlenmiştir. Bu noktadan yola çıkılarak, kanser tanılı hasta ve tedavisinin yanı sıra hasta yakınlarının da dikkate alınması ve gereksinimi olan hastalara psikolojik destek sağlanması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Kolorektal kanser, anksiyete, depresyon, somatizasyon, sağlık anksiyetesi.
APC mutant fare intestinal organoidlerinde WNT yolak modülasyonunun kök hücreler üzerine etkilerinin araştırılması
Kolorektal kanser (KRK) gelişiminin en önemli nedenlerinden bir tanesi WNT sinyal yolağında rol alan genlerin mutasyonlarıdır. Vakaların büyük çoğunluğunda WNT sinyal yolağı yıkım kompleksinde negatif düzenleyici olarak görev almakta olan APC tümör baskılayıcı gen mutasyonlarına rastlanmaktadır. Çok hızlı bir çoğalma ve yenilenme sürecine sahip olan intestinal epitel hücrelerde WNT sinyal yolağı yüksek aktivite göstererek intestinal kök hücrelerin ve doku homeostazının düzenlenmesinde aktif görev almaktadır. APC genine ait mutasyonların çoğunluğu yıkım kompleksinin bir diğer elemanı olan AXIN bağlanma bölgesinde gerçekleşmektedir. Yıkım kompleksi elemanlarında oluşan çeşitli mutasyonlar nedeniyle görevini tam olarak yerine getirememektedir. Β-catenin proteini yıkım kompleksi tarafından sitoplazmik bölgede proteozomal degradasyona uğrayamadığında çekirdeğe translokasyonu gerçekleşmekte ve böylece TCF/LEF transkripsiyon faktörünün düzenlenmesinde görev aldığı WNT hedef genlerinin transkripsiyonel aktivitesini arttırmaktadır. Bu tez çalışması kapsamında laboratuvarıma özgü mutant ApcΔ750 fare ince bağırsak dokularından üretilen olan intestinal organoidlerde WNT ilişkili genlerden Ctnnb1, Axin2 ve Lgr5 RNA düzeyinde incelenmiştir. Analizlerin sonucunda bu genlerin ifadelerinin ApcΔ750 intestinal organoidlerde yüksek olduğu ispatlanmıştır. Tez çalışmasının birincil amacı olarak, anti-kanser etkisi olduğu bilinen XAV939 ve Niklozamit ilaçlarının ApcΔ750 organoidlere uygulandığında Ctnnb1, Axin2 ve Lgr5 gen ifadelerinin RNA düzeyinde azaldığı gösterilmiştir. Ayrıca immünfloresan boyama tekniği uygulanarak kript ve villus domeynlerindeki Ctnnb1 protein seviyesi incelenmiştir. Böylece XAV939 ve Niklozamitin KRK oluşumu öncülü organoidlerdeki Wnt sinyal yolağını inhibe ettiği ve bununla ilişkili olarak İKH aktivasyonunu baskıladığı gözlenmiştir. Çalışmanın ikincil bir amacı ise laboratuvarımızda üretilen ApcΔ750 fare modelinin in vitro çalışmalarda da başarı sağladığını gösterebilmektir.
A partially observable markov decision process approach for clinical decision support in cancer treatment: implementation for colon cancer
The cancer treatment process involves uncertainty by its nature. Since the disease evolves continuously and diagnostic tests used to detect the level of the disease are not totally accurate, the actual state of the disease remains unknown. Therefore, physicians should make treatment decisions in a stochastic environment. This study aims to develop a mathematical model of the history of the colorectal cancer treatment process by using partially observable Markov decision process. To understand the impact of the partially observable environment on modeling the history of the disease, a comparative analysis of the outputs of the partially observable Markov decision process model, in which the patient's actual health status is estimated from the blood carcinoembryonic antigen level change and computed tomography results as observational states, with a basic Markov decision process model that assumes the patient's actual health status is fully known. has been made. The output of the proposed model has been compared to 5-year survival outcomes that come from Surveillance, Epidemiology, and End Results database. A series of hypothetical scenarios have been presented to understand the effectiveness of the model and some limitations encountered in the modeling process have been mentioned along with suggestions for future studies will be made.
Mikrosatellit instabilitesi olan endometrium kanserli olguların klinik, patolojik ve genetik verilerinin değerlendirilmesi
En sık görülen jinekolojik kanser olan endometrium kanseri; 2013 yılında, Kanser Genom Atlası (TCGA) tarafından endometrial kanser gelişiminin moleküler genetik temelini analiz etmiş, mutasyon yükü ve kopya sayısı değişikliklerine dayalı olarak dört moleküler alt sınıf tanımlanmıştır. Bu alt gruplardaki moleküler belirteçlerin tümörün histo-patolojik özelliklerinden daha güçlü prognostik belirteçler olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışma 1 Ocak 2019 – 30 Mart 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda histerektomi ameliyatı olup patoloji sonucu endometrium kanseri gelen hastaların tümör dokularında MSI sıklığını belirlemek, MSI tümörü olan hastalarda uygulanan tedavilerin prognoza olan etkilerini incelemek; test kriterlerine uygun hastaları LS açısından değerlendirmek ve klinik, patolojik ve genetik verilerin birleştirilerek literatüre katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışma grubunda toplamda 174 hasta vardı. Bu hastalardan 61 (%35,1) tanesinde MMR kaybı tespit edildi, 112 (%64,4) hastada ise kayıp izlenmedi. MMR'de kayıp olup olmamasının tedavi üzerindeki etkisine bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yaratan bağımsız bir değişken izlenmedi. Toplamda 4 hastada Lynch Sendromu tespit edildi. Bu hastalara genetik danışmanlık önerildi. Sonuç olarak önümüzdeki yıllarda moleküler sınıflandırma, moleküler alt gruba yönelik adjuvan tedavi yaklaşımlarının ve bireyselleştirilmiş tedavilerin temeli haline gelecektir. Anahtar Kelimeler: Endometrium Kanseri, Moleküler Sınıflama, Mismatch Repair, Lynch Sendromu
Bevacizumab veya setuksimab alan metastatik kolorektal kanser hastalarında primer veya metastatik dokuda tümöral PD-L1 ve peritümöral cd8+ til düzeylerinin kemoterapiye yanıt ve sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada Bevacizumab ve Setuksimab alan metastatik kolorektal kanser hastalarında, primer veya metastatik dokularda PD-L1 ekspresyonu ve tümör infiltre eden lenfosit (TIL) düzeyleri immunhistokimyasal olarak değerlendirilerek kemoterapiye yanıt ve sağkalım ile ilişkisi araştırılacaktır. Çalışmaya 18 yaş ile 80 yaşları arasında, metastatik kolorektal kanser tanısı olan ve ilk basamak tedavide kemoterapiye ek olarak Bevacizumab veya Setuksimab tedavisi verilen hastalar dahil edildi. Hastalara ait patoloji örnekleri immunhistokimya metodu ile Patoloji Anabilim Dalı'nda boyandı. Çalışmaya dâhil edilen hastalar kemoterapi + Bevacizumab ve kemoterapi + Setuksimab tedavisi alan grup olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Çalışmaya katılan birinci grup (kemoterapi + Bevacizumab) hastaların ortalama yaşı 60,42±11,97, ikinci grup (kemoterapi + Setuksimab) hastaların ortalama yaşı 58,30±10,49 yıl idi. Ortanca progresyonsuz sağkalım süresi her iki grupta 15 ay saptandı. Kemoterapiye yanıt oranları her iki grupta benzer olup, birinci grupta 1 hastada (%2,8) tam yanıt, 27 hastada (%75,0) parsiyel yanıt ve 8 hastada (%22,2) progresyon görülmüştür. İkinci grupta 5 hastada (%15,2) tam yanıt, 22 hastada (%66,7) parsiyel yanıt ve 6 hastada (%18,2) progresyon görülmüştür. Yapılan IHC değerlendirme sonucunda birinci grupta 9 hastada (%25,0) düşük düzeyde, 27 hastada ise (%75,0) yüksek düzeyde CD8+ TIL ekspresyonu görüldü. İkinci grupta ise 11 hastada (%33,3) düşük düzeyde, 22 hastada ise (%66,7) yüksek düzeyde peritümöral CD8+ TIL ekspresyonu görüldü. Her iki grupta yüksek ve düşük peritümöral CD8+ TIL düzeyleri ile PFS arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmadı (birinci grupta p=0,918, ikinci grupta p=0,184). Aynı zamanda her iki grupta peritümöral CD8+ TIL düzeyleri ile kemoterapiye yanıt arasında ilişki olmadığı gösterildi (birinci grupta p=0,546, ikinci grupta p=0,990). Yapılan IHC değerlendirme sonucunda birinci grupta 28 hastada (%77,8) PD-L1 ekspresyon görülmezken, 6 hastada ( %16,7 ) düşük- orta düzeyde PD-L1 ekspresyonu ve 2 hastada (%5,6) yüksek düzeyde PD-L1 v ekspresyonu görüldü. İkinci grupta ise 30 hastada (%90,0) PD-L1 ekspresyonu görülmezken, 3 hastada (%9,1) düşük-orta düzeyde PD-L1 ekspresyonu görüldü ve hiçbir hastada yüksek düzeyde PD-L1 ekspresyon görülmedi. Birinci grupta (kemoterapi + Bevacizumab) tümöral PD-L1 ekspresyonu ile PFS arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmazken ( p=0.436 ), ikinci grupta ise (kemoterapi + Setuksimab ) PD-L1 ekspresyon varlığının daha kısa PFS ile ilişkili olduğu görüldü (16 ay ve 6 ay, p<0,001). Birinci grupta tümöral PD-L1 ekspresyonu ile kemoterapiye yanıt arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunamadı (p=0,149), ancak ikinci grupta tümöral PD-L1 ekspresyonu ile kemoterapiye yanıt arasında istatistiksel açıdan sınırda anlamlı ilişki olduğu görüldü (p=0,070). Sonuç olarak, evre IV kolorektal kanser hastalarında PD-L1 ekpresyon varlığında kemoterapiye eş zamanlı setuksimab kullanımın daha kısa PFS ve kemoterapiye daha kötü yanıt ile ilişkili olabileceğini gösterdik. Geniş ölçekli prospektif çalışmalarla desteklenmesi halinde bu grup hastalarda kemoterapiye eşzamanlı Bevacizumab tedavisinin daha etkili olabileceğini düşünmekteyiz.
Kolorektal kanser hücrelerinde BIBR1532 ve resveratrol kombinasyonunun LncRNA ekspresyon değişimi üzerindeki etkisi
Kolorektal kanser en sık rastlanan üçüncü kanser tipi ve dördüncü ölüm nedeni olarak bilinmektedir ve hedefe yönelik yeni tedavi yöntemleri araştırılmaya devam etmektedir. Kanser hücrelerinde; belirli uzun kodlanmayan RNA'lar olarak bilinen lncRNA'ların ekspresyonunun yüksek olduğu; karsinomların gelişmesi ve progresyonundan sorumlu olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla, lncRNA'ların kanser tedavisinde hedef olarak ele alınabileceği düşünülmektedir. BIBR1532 bir telomeraz inhibitörüdür ve tümörlerdeki aktif telomerazı inhibe etme amaçlı kanser araştırmalarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Resveratrol ise doğal bir fitoaleksindir, proliferasyon ve apoptozda rol oynayan molekülleri hedeflediği bilinmektedir. Ayrıca spesifik olarak KRAS-aracılı sinyalleşmeyi inhibe ederek apoptozu indüklediği tespit edilmiştir. Çalışmamızda, HT-29 kolorektal kanser hücrelerine BIBR1532 ve resveratol maddeleri uygulanmasının ardından; maddelerin sitotoksisitesi,olası apoptotik etkileri ve lncRNA ekspresyonlarındaki değişimi incelemek hedeflenmektedir. Proliferasyon deneyi ile her kuyucuk için uygun HT-29 hücre miktarı belirlenmiştir. WST-1 analizi ile BIBR1532 ve resveratrol maddelerinin sitotoksik etkisi doza ve zamana bağlı olarak değerlendirilmiştir. Ardından, belirlenen IC50 dozlarında tekli ve kombine olarak ilaç uygulanmış ve ilaç uygulanmayan hücreler kontrol olarak ele alınarak apoptoz analizi Annexin V ile gerçekleştirilmiştir. LncRNA analizi için, apoptoz deneyinde uygulandığı şekilde dozlar hücrelere uygulanmış, ilaç eklenmeyen hücreler kontrol olarak ele alınmıştır. Tüm hücre gruplarından RNA izolasyonu gerçekleştirilerek cDNA sentezlenmiş ve lncRNA ekspresyonundaki değişiklikler RT-PCR ile değerlendirilmiştir. HT-29 hücreleri için uygun hücre konsantrasyonu 2 x 104 hücre / ml olarak belirlenmiş, ardından sitotoksisite testleri yapılmıştır. BIBR1532 ve resveratrol için IC50 dozları sırasıyla 50.81 μM (48. saat) ve 86.23 μM (72 saat) olarak belirlenmiştir. İki madde için CI 1.7 olarak belirlenmiştir. BIBR1532 ve resveratrol ajanlarının her ikisi de hücrelerin canlılık oranını düşürürken, apoptozu indükleyici bir etkileri tespit edilmemiştir. BIBR1532 ve resveratrol kombinasyonunun kolorektal kanser hücrelerinde uygulanmasına dair literatürde herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda bu maddelerin uygulamasının kanser ilişkili lncRNA ekspresyonlarında yarattığı değişiklikler ekpsresyon analizleri ile araştırılmasının, daha önce incelenmemiş olan lncRNA'ların CRC ile ilişkilendirilerek tedavi stratejilerinin oluşturulmasında yeni bir bakış açısı kazandıracağını düşünmekteyiz.
Metastatik kolorektal kanserli hastalarda primer tümör lokalizasyonunun tedavi yanıtına ve sağkalıma etkisi: Retrospektif analiz
Amaç: Kolorektal karsinomlar dünyada erkeklerdeki en sık üçüncü kadınlardaki en sık ikinci kanserdir. Dünyada kanser ilişkili mortalitelerin %8'inden sorumludur. Kolorektal karsinomlarda tanı anındaki hastalık evresi en önemli prognostik faktördür ve bu kanserlerin yaklaşık %20'si tanı anında uzak organ metastazı ile başvurmaktadır. Evre dışındaki prognostik ve prediktif etkisi olan faktörler son dönemlerde yapılan çalışmaların odak noktası haline gelmiştir. Bu çalışma ile hastanemiz medikal onkoloji kliniğine başvurmuş metastatik kolorektal karsinom tanılı hastalarda primer tümör lokalizasyonunun progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalıma etkisini ve tedavi yanıtına etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2010-2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı Polikliniğine başvurmuş ve tedavi verilmiş metastatik kolorektal karsinom tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. 1600 hastanın dosyaları retrospektif olarak taranmış, 488 hastaya ait verileri kaydedilmiş ve analizleri yapılmıştır. Bulgular: Hastaların %38,9'u kadın %61,1'i erkekti. Yaş ortalaması 59,8 idi. Hastaların %32,4'ü primer tümör odağına yönelik operasyon geçirmişti. Primer tümör lokalizasyonlarına göre dağılımları incelendiğinde hastaların %13,5'inde sağ kolon tümörü, %86,5'inde sol kolon tümörü olduğu izlendi. %34,6 hastanın k-ras wild tip %26,2 hastanın k-ras mutant olduğu görüldü. 304 hastaya birinci seri tedavide hedefe yönelik ajan verilmişti, hastaların %54,7'si bevasizumab %5,3 ü setuksimab ve %2,2'si panitumumab almıştı. Ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 12,79 ay ortalama genel sağkalım süresi 33,39 ay olarak hesaplandı. Primer tümör lokalizasyonuna göre değerlendirildiğinde, sağ ve sol kolon tümörleri arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından farklılık izlenmedi. Hedefe yönelik tedaviler açısından kıyaslandığında, sağ kolon tümörü olan hastaların %60,6'sında anti-VEGF antikoru %6,0'sına (4 hasta) anti-EGFR antikoru tedavisi verildiği görüldü. Sol kolon tümörü olan hastalarda anti- VEGF antikoru tedavisi alan hasta oranı %53,8 anti-EGFR antikoru alan hasta oranı %7,9 idi. Progresyonsuz sağkalım süreleri ortalaması sağ kolon tümörü olan grupta 12,9 ay, sol kolon tümörü olan grupta 12,7 ay olarak hesaplandı (p>0,05). Genel sağkalım sürelerinin ortalamaları sağ kolon tümörü olan grupta 31,4 ay sol kolon tümörü olan grupta 33,6 ay olarak görüldü(p>0,05). Sol kolon kanseri hastalarında KRAS wild tip hasta kolunda hedefe yönelik tedaviler birbirleri ile kıyaslandı. Anti -VEGF antikoru tedavisi alan grupta progresyonsuz sağkalım süresi ortalaması 16,4 ay anti- EGFR antikoru tedavisi alan grupta ise 11,5 ay olarak izlendi (p<0,05). Genel sağkalım sürelerinde bakıldığında anti-VEGF antikoru tedavisi alan grupta ortalama süre 46,2 ay anti- EGFR antikoru tedavisi alan grupta bu süre 42,3 ay olarak görüldü(p>0,05). K-ras wild tip sağ kolon tümörü olan grupta hedefe yönelik tedavi alan hasta sayısı (n<5) test imkanı vermediğinden progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım süreleri çalışılmadı. Sonuç: Bu çalışma kliniğimizin metastatik kolorektal kanser hastalarına ait tedavi sonuçlarını gözden geçirme, tedavi başarısını değerlendirme ve literatür ile karşılaştırma yapabilmesi açısından önemlidir. Sağ ve sol kolon tümörü olan gruplarda literatür ile benzer progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım sürelerine ulaşılmış olmakla birlikte, iki grup arasında belirgin hasta sayısı farkı olması sebebiyle istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: metastatik kolorektal kanseri, sağ kolon kanseri, sol kolon kanseri, primer tümör lokalizasyonu, birinci seri hedefe yönelik tedavi, progresyonsuz sağkalım, genel sağkalım
Sağ ve sol kolon tümörlerinde GALNT5 ve ZDHHC9 genlerinin ifade düzeylerinin araştırılması
Kolorektal kanserler her iki cinsiyette görülme sıklığı bakımından üçüncü sırada yer almaktadır. Kolon kanserinde ilkin tümörün sağ ya da sol kolonda bulunmasına göre klinik, patolojik ve genetik farklılıklar meydana gelmektedir. Bu durum hastalığın seyrini ve uygulanacak olan tedavi yöntemini değiştirebilmektedir. Yaptığımız çalışmada sağ ve sol kolon yerleşimli tümöral dokularda ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin ekspresyonlarını inceledik. Örneklemimiz; Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalında 42'si sağ kolon, 47'si sol kolon olmak üzere 89 tümörlü doku örneği ve aynı bireylerin tümörlü dokuya komşu sağlıklı doku örneğinden oluşmuştur. Çalışmamız; kolorektal kanserin en yaygın türü olan adenokarsinomlu dokulardan hazırlanmış parafin bloğa gömülü arşiv materyallerinde gerçekleştirildi. Doku örneklerinden önce RNA izolasyonu arkasından cDNA sentezi gerçekleştirildi. ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin ekspresyonu Real Time PCR'de karşılaştırmalı CT (ΔΔCT) yöntemiyle analiz edildi. Bulguların istatistiksel değerlendirmesi Wilcoxon T-testi, Student T-testi ve Mann-Whitney U-testi ile yapıldı. Kolorektal kanser erkeklerde kadınlara göre daha sık görülmektedir (p<0,05). Sağ ve sol kolon tümörleri genel olarak ve ayrı ayrı değerlendirildiğinde: ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin her ikisinin de ekspresyon seviyelerinde artış söz konusudur (p<0,001). Bu artış her iki cinsiyette de benzer oranlarda olup farklılık göstermemektedir. Her iki genin sağ ve sol kolon tümörlerindeki ekspresyonunu karşılaştırdığımızda ise sol kolon GALNT5 geni ekspresyonu sağ kolona göre daha yüksektir (p<0,048). ZDHHC9 ve GALNT5 genleri ekspresyonlarının hem sağ hem sol kolon tümörlerinde daha yüksek olması kolon kanserine yakalanmada biyobelirteç olabileceklerini göstermektedir. Sol kolon GALNT5 geni ekspresyonunun sağ kolona göre daha yüksek olması ise sol kolon kanserlerinin sağ kolon kanserlerinden daha sık rastlandığı gerçeğini açıklamada önemli bir belirteç olabilir. Mersin örneklemi temelinde gerçekleştirdiğimiz bu çalışma ZDHHC9 ve GALNT5 genlerinin kolorektal kanserli doku ve kontrol grubundaki ekspresyon değerlerine dair ülkemizdeki ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır.
Meme kanserli ve kolorektal kanserli hastalarda kapesitabin ile birlikte PPI kullanımının sağkalıma etkisi
Amaç: Meme kanseri ve kolorektal kanser dünya genelinde en sık görülen başlıca kanserlerdendir. Kolorektal kanserli ve meme kanserli hastalarının tedavisinde kapesitabin içeren tedavi rejimleri oldukça önemli bir kısmı kapsamaktadır. Kapesitabin oral olarak alındığından diğer ilaçlar ile eş zamanlı kullanıldığında etkileşim gösterebilmektedir. Yapılan sınırlı çalışmalarda kapesitabin ile eş zamanlı ppi kullanımının sağkalımı azalttığı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalar daha çok kolon kanseri üzerine yoğunlaşmış olup, bu alanda yapılan çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışma ile kolon kanserli ve metastatik meme kanserli hastalarda kapesitabin eş zamanlı ppi kullanımının sağkalım üzerine negatif etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 ile Aralık 2020 tarihleri arasında Meram Tıp Fakültesi Onkoloji Kliniğinde takip ve tedavisi yapılan 66 neoadjuvan-adjuvan kolon kanseri, 40 metastatik kolon kanseri ve 60 metastatik meme kanseri tanılı hasta demogrofik özellikler ve ppi kullanımına göre retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmaya 66'sı adjuvan-neoadjuvan kolon kanseri, 60'ı metastatik meme kanseri, 40'ı metastatik kolon kanseri olan toplam 166 hasta dahil edildi. Metastatik kolon kanseri olan hastaların %62,50'si (n=25) erkek, %37,50'si (n=15) kadındı. Bu gruptaki hastaların yarısı ppi kullanırken yarısı ppi kullanmıyordu. Metastatik kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama sağkalım süresi 39,47 (CI: 30,06- 48,87) ay, PPI kullanmayan hastaların 44,29 (CI: 33,77-54,81) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,39) vi Metastatik kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 15,92 (CI: 9,73-22,12) ay, PPI kullanmayan hastaların 21,88 (CI: 12,39-31,36) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,80) Adjuvan- neoadjuvan kolon kanseri olan hastaların %63,60'ı (n=42) erkek, %36,40'ı (n=24) kadındı. Bu grupta 26 kişi ppi kullanırken, 40 kişi ppi kullanmıyordu. Adjuvan-neoadjuvan kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama sağkalım süresi 84,44 (CI: 62,64-106,24) ay, PPI kullanmayan hastaların 78,58 (CI: 70,37- 86,78) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,85) Metastatik meme kanserli hastaların tamamı kadındı. 33 kişi ppi kullanırken, ppi kullanmayan 27 kişi vardı. Meme kanserli hasta grubunda PPI kullanan hastaların sağkalım süresi ortalama 105,21 (CI: 77,37-133,05) ay, PPI kullanmayan hastaların 139,13 (CI: 100,86-177,39) ay olarak belirlendi. Meme kanserli hastalarda PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,12) Meme kanseri grubunda PPI kullanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 19,53 (CI: 12,99-26,06) ay, PPI kullanmayan hastaların 36,91 (CI: 21,44-52,39) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,34) Sonuç: Çalışmamızda kapesitabin ile eş zamanlı ppi kullanımının kolon kanserli ve meme kanserli hastalarda progresyonsuz sağkalıma ve ortalama genel sağkalıma anlamlı negatif etkisi bulunmamıştır. Bu çalışmadaki en önemli kısıtlayıcı faktör hasta sayısının az olmasıdır. Anahtar Kelimeler: kolorektal kanser, meme kanseri, ppi, kapesitabin, sağkalım
Kolonoskopi yapılan olgularımızın endikasyon, karakteristik özellikler ve tanı yönünden değerlendirilmesi: Üç yıllık seri
Amaç: Kolonoskopi yapılan tüm hastaların başvuru nedenlerinin, kolonoskopi bulgularının ve kolonoskopi sonuçlarının değerlendirilmesi, üç yıllık seri sonuçlarımızın elde edilmesi, bu sonuçların literatür bulguları ile karşılaştırılarak benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkartılması, ayrıca bu bağlamda sonuçlardan klinik yarar sağlanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Eylül 2009- Mart 2013 tarihleri arasında T. C. İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Gastroenteroloji Bilim Dalı polikliniğine kolonoskopi için başvuran ya da poliklinikte ve yataklı servislerde kolonoskopi endikasyonu konulan hastaların; yaş, cinsiyet, aile hikayesi, polip öyküsü, kolonoskopi endikasyonu, kolonoskopi bulguları ve biyopsi yapılan hastalarda histopatolojik özellikleri kolonoskopi ve patoloji raporlarından geriye dönük olarak kaydedildi. Bulgular, istatistiksel olarak analiz edilerek üç yıllık seri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaşları 16-95 arasında değişen 738 hasta dahil edildi. Hastaların %36,9?unun kolorektal kanser tarama grubunda olduğu görüldü. Çalışmaya alınan hastaların %55,4?ü asemptomatik iken, semptomatik hastalarda en sık rektal kanama yakınması mevcuttu. Hastaların %95,5?inde çekal intübasyon sağlandı. Hastaların %37?sinde polip saptanırken boyut olarak en sık dimünitif polip, histolojik olarak en sık tubuler adenom olduğu gözlendi. Advanced poliplerin ise %60,6?sı large polipti. Hastaların %2,6?sında kolorektal kanser saptandı. Hastaların %19,6?sında divertikül gözlendi. Divertiküllerin en sık sol kolonda olduğu görüldü. Hastaların %6,6?sında inflamatuar barsak hastalığı saptandı. Ülseratif kolit hastalarında en sık tutulum şekli pankolit olarak görüldü, Crohn hastalığına sahip hastalarda ise ileit ve ileokolonik tutulum daha sık gözlendi. Sonuç: Çalışmamızda kendi serimize ait demografik verilerin, kolonoskopi endikasyonlarının, polip boyut ve histopatolojik özelliklerinin, kolorektal kanser saptama oranımızın, inflamatuar barsak hastalığı saptama sıklığı ve tutulum özelliklerinin, ayrıca divertiküler hastalık yaş ve lokalizasyon özellikleri literatür bulguları ile uyumlu olduğu gözlendi.
Stomalı hastalarda yaşam kalitesinin ve eğitim gereksinimlerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma kolon rektum kanseri tanısı taşıyan ve stoma açılan hastalarda yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma Eylül 2015- Aralık 2015 tarihleri arasında İstanbul'da bir Kanser Merkezi ve Özel Hastanede Kemoterapi Ünitesinde ayaktan kemoterapi tedavisi uygulanan veya yatmaktan olan 43 hastada gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında hasta bilgi formu ve Yaşam Kalitesi ölçeği kullanıldı. Çalışmada hastalarda; hastaların kişisel özellikleri, hastalık ile ilgili özellikleri ve yaşam kaliteleri araştırıldı. Çalışmamıza katılan hastaların çoğunlukla 40-49 yaş aralığında olduğu, çoğunluğunun lise ve üstü öğrenim görmüş kişiler olduğu belirlendi. Hastalar hastalık özellikleri açısından değerlendirildiğinde ise çoğunluğunun kolon kanseri olduğu ve ameliyat sonrası kemoterapi tedavisi aldığı belirlendi. Araştırmamızda çıkan sonuçlar doğrultusunda hastaların en çok sosyal kaygılarında artış ve psikolojik iyilik puanlarında düşme olabildiği görüldü. Hastaların kimlerle yaşadıklarının da fiziksel iyilik hallerinde değişikliğe neden olabildiği görüldü. Hastaların sosyal kaygılarının giderilmesinde hemşirelerinden, aileden, ve diğer kaynaklardan destek gereksinimlerinin olduğu görüldü. Özel dal hemşirelerinin sürecin başlangıcından itibaren başlayarak izleme ve destekleme süreçleri ile ilgili kanıta dayalı uygulama gerçekleştirmeleri kapsamında önerilerde bulunuldu.
Beyaz ve siyah sarımsak ekstraktlarının 5-fluorourasil (5-FU) ile kombinasyonlarının CAACO-2 kolorektal adenokarsinom hücrelerinde antiproliferatif etkilerinin araştırılması
Kolon kanseri, son yıllarda yüksek prevalansı olan bir sindirim sistemi sorunudur. Doğal diyet ürünleri, kolon kanserinin önlenmesi ve yönetilmesinde geniş çapta araştırılmıştır. Sarımsak, kolon kanseri hücrelerine karşı etkili olan birçok biyoaktif bileşen içeren iyi bilinen bir baharat türüdür. Örneğin, siyah sarımsak ekstraktlarının PI3K/Akt yolunu inhibe ederek hücre döngüsü ve apoptozisini indüklediği bulunmuştur. Bunun yanında, ham sarımsak ekstraktları, mitokondriye bağımlı kaspaz-3 aktivitesi sayesinde kanser hücrelerinin apoptozisine katkıda bulunmuştur. Çalışmada BME, SET ve 5-FU tek başına ve kombinasyonlar halinde kullanılmıştır. Çalışmada en iyi antioksidan aktivite, toplam fenolik madde miktarı ve toplam flavonoid madde miktarı SSU'da; en düşük ise SET'de gözlenmiştir. Kaspaz-3 aktivitesi, BME, BME+5-FU, SET, SET+5-FU ve 5-FU uygulamalarında kontrole göre yüksek olmasına rağmen aralarındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). BME+5-FU kontrole göre en yüksek kaspaz 8 aktivitesi gösterirken; en düşük kaspaz-8 aktivitesi SET'de gözlenmiş olup, bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p˂0,05). BME, BME+5-FU, SET ve 5-FU uygulanan Caco-2 hücrelerinde NF-κB düzeylerinde kontrole göre artış; SET+5-FU uygulanan gruplarda ise NF-κB düzeylerinde kontrole kıyasla azalış gözlenmiştir (p>0,05). BME+5-FU uygulanan Caco-2 hücrelerinde COX-2 aktivitesinde kontrole göre artış; BME, SET+5-FU, SET ve 5-FU uygulanan gruplarIN COX-2 aktivitelerinde ise kontrole kıyasla azalış gözlenmiştir (p>0,05). BME, BME+5FU, SET+5FU ve 5-FU ya ait gruplarda yara açıklığında artış gözlenmiştir (p˂0,05).
Generation of patient specific iPSC-derived healthy organoids from primary colorectal cancer patients with/without metastasis and transcriptome analysis
Cancer is a multifactorial disease with high mortality and incidence rate. Colorectal cancer (CRC) is a type of gastrointestinal cancer and causes about 700,000 deaths worldwide every year. Although CRC propagation mechanisms are partially explained by genetic factors, a clear cancer initiation mechanism has not been revealed. Age and environmental factors are particularly prominent in non-hereditary (sporadic) CRC formation, but it is still unknown how and why certain colon cells are affected by such factors. Early diagnosis is vital for CRC, as in other types of cancer. The most reliable diagnostic method is the pathological examination of suspicious tissue biopsies taken during colonoscopy in the distal colon and rectum. However, since the perceptible symptoms of CRC patients are usually at more advanced stages, it is not practical to apply such an invasive method for early diagnosis to individuals who do not yet have any complaints. For this reason, it is very important to develop new methods for the early diagnosis of sporadic CRC development. Induced pluripotent stem cells (iPSCs) are formed by transferring certain pluripotent transcription factors (Oct4, Sox2, Klf4, c-Myc) into somatic cells. The most basic feature of iPSCs, which are reprogrammed to the embryonic stem cell stage, is their ability to differentiate into cell types of three germ layers. The fact that the cell models currently used in cancer studies simulate the final stages of cancer limits in vitro studies from being able to study cancer initiation and development. In particular, iPSCs show promise for early diagnosis and determination of appropriate treatment. In this thesis study, we reprogrammed erythroid progenitor cells from peripheral blood of CRC patients into iPSCs by using the Sendai viral system. After that, we differentiated iPSCs into colon organoids. Following the development of healthy colon organoids of CRC patients, transcriptome analysis was done by RNA sequencing. Whether there were transcriptomic patterns that may cause susceptibility to cancer formation in individuals who develop CRC. In this way, it was assessed to see if there were any trends at the transcriptome level in people who had CRC that would indicate a susceptibility to cancer. After this thesis was successfully completed, it was discovered that the pathways already linked to cancer were expressed differently in healthy colon organoids from CRC patients in comparison with the donors without a history of cancer. Also, it was shown that the expression of gene clusters linked to the epithelial-mesenchymal transition shifted between healthy colon organoids from patients with and without metastases.
Kolorektal kanserli hastalarda el-ayak egzersizlerinin platin bazlı tedaviye bağlı periferal nöropati ilişkili ağrı şiddeti, düşmeler ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Randomize kontrollü deneysel tasarımda yürütülmüş olan bu araştırmanın amacı, kolorektal kanserli hastalarda el-ayak egzersizlerinin platin bazlı tedaviye bağlı periferal nöropati ilişkili ağrı şiddeti, düşmeler ve yaşam kalitesi üzerine etkisinin belirlenmesidir. Araştırma Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Ayaktan Kemoterapi Ünitesinde 25 Nisan-31 Aralık 2022 tarihleri arasında yürütülmüştür. Örneklemdeki 39 hasta, tabaklı randomizasyonla 19 müdahale ve 20 kontrol olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Araştırmanın ilk görüşmeden sonraki ilk haftası itibariyle 8 hafta boyunca müdahale grubundaki hastalara el-ayak egzersizleri programı dahilinde evde haftada 3 gün günde 3 seans el ve ayak egzersizi hareketleri uygulatılmıştır. Kontrol grubundaki hastalara ise rutin tedavi ve bakım dışında herhangi bir girişim uygulanmamıştır. Araştırmada ağrı şiddetini ölçmek için Numerik Ağrı Skalası, hastaların düşme durumunu takip etmek için Düşme Durumu İzlem Formu, kemoterapiye bağlı periferal nöropati belirtileri varlığı, belirtilerin özellikleri, yaşanma sıklığı, şiddeti ve yarattığı duygusal sıkıntı ile aktiviteleri etkileme durumunun değerlendirilmesi için CIPNAT Ölçeği ve yaşam kalitesini değerlendirmek için EORTC QLQ-C30 Ölçeği ile EORTC QLQ-CR29 Ölçeği birlikte kullanılmıştır. Araştırmanın verileri ilk görüşme, 2. , 4. , 6. ve 8. haftalarda yapılan görüşmelerde toplanmıştır. Araştırmada, gruplar arasında ağrı açısından; 4. , 6. ve 8. haftalarda yapılan görüşmelerde Numerik Ağrı Skalasına verilen puan ortalamalarının müdahale grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Araştırmada gruplar arasında düşmeler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Araştırmada sekiz hafta boyunca uygulanan el-ayak egzersizleri programının müdahale grubunda kontrol grubuna göre 8. haftada semptom varlığı alt boyutu haricinde CIPNAT Ölçeği tüm alt boyutları puan ortalamalarının anlamlı derece daha düşük olduğu sonucuna ulaşılmıştır (p<0,05). Araştırmada, gruplar arasında yaşam kalitesi açısından, 8. haftanın sonunda müdahale grubunda, genel kanser yaşam kalitesini değerlendiren EORTC QLQ-C30 ölçeğinin alt boyutlarından fonksiyonel durumun, semptom skalasının, genel iyilik halinin puan ortalamalarının kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu (p<0,05) ve kolorektal kanserli hastalarda yaşam kalitesini değerlendiren EORTC QLQ-CR29 ölçeği alt boyutlarından üriner sistem memnuniyeti ve toplam ölçek puanı puan ortalamalarının müdahale grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, platin bazlı tedavi alan kolorektal kanserli hastalarda kemoterapiye bağlı periferal nöropati ilişkili belirtileri iyileştirmek, ağrı şiddetini azaltmak ve genel kanser yaşam kalitesini iyileştirmek için el-ayak egzersizleri programının kullanımı önerilir.
Ekstralevator APR ile standart APR'nin uzun dönem sağkalım, intraoperatif perforasyon, çevresel rezeksiyon sınırı ve çıkarılan lenf nodu sayısı açısından karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışma, 2001-2020 yılları arasında uzak metastazı olmayan rektum kanseri nedenile Ekstralevator APR ve standart APR yapılan hastalar arasında perforasyon oranları, ortalama çıkarılan lenf nodları ve malign lenf nodları, çevresel rezeksiyon sınırı pozifliği ve sağkalım farklılıklarını belirlemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: 2001 ve 2020 yılları arasında metastatik olmayan rektum adenokarsinomu nedeniyle APR yapılan toplam 215 hastaya ait kaydı retroprospektif tutulmuş olan tıbbî ve demografik veriler retrospektif kayıtlar ineclenerek intraoperatif perforasyon, cerrahi rezeksiyon sınırı, çıkarılan lenf nodları ve sağ kalım açısından incelendi. Başka nedenlerle APR yapılan ve nihai patolojisi adenokanser olmayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Standart APR ve ekstralevator APR yapılan hastalar olmakla 2 grup belirlendi. Her iki amelyat yöntemi ve tümör evreleri arasında klinik ve patolojik faktörler karşılaştırıldı. Kaplan-Meier sağkalım analizi, patolojik evre için yapıldı ve eğriler, log-rank testi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Toplam 215 hasta tespit edildi (ELAPE yapılan hasta sayısı 102, standart APR yapılan hasta sayısı 113). Standart APR yapılan hastalarda intraoperatif perforasyon, pozitif çevresel cerrahi sınır oranları daha yüksekti. Ancak 3, 5 ve 10 senelik sağkalım ve çıkarılan lenf nodu sayısında anlamlı fark yoktu. Sonuç: Yaptığımız çalışma sonucunda, uzak organ metastazı olmayan rektum kanseri nedeni ile ELAPE yapılan hastalarda standan APR yapılan hastalara kıyasla amelyat sırasında lokal rekürrens için önemli parametreler sayılan perforasyon ve çevresel cerrahi rezeksiyon sınırı pozitifliği anlamlı olarak daha düşüktü, ancak çıkarılan lenf nodu ve 3, 5 ve 10 yıllık genel sağkalım arasında anlamlı fark olmadığı sonucuna vardık. Anahtar Sözcükler: Rektum kanseri, sağkalım, amelyat tekniği
50 yaş ve üzeri kadınların kolorektal kanserlere yönelik farkındalık durumları ve kolorektal kanser risk faktörlerinin incelenmesi
Bu araştırma 50 yaş ve üzeri kadınların kolorektal kanserlere yönelik farkındalık durumlarının ve kolorektal kanser risk faktörlerinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini, Ankara Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 16 Haziran-30 Temmuz 2014 tarihleri arasında Kadın Doğum Polikliniğine başvuran 50 yaş ve üstü 196 kadın oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak, ilgili literatür doğrultusunda geliştirilen ve altı bölümden oluşan Veri Toplama Formu kullanılmıştır. Birinci bölümde sosyo-demografik özellikler, ikinci bölümde obstetrik özellikler, üçüncü bölümde kolorektal kanser risk faktörleri, dördüncü bölümde kolorektal kanser ile ilgili farkındalık ve uygulamalar, beşinci bölümde kolorektal kanser risk faktörleri ile ilgili bilgi düzeyi, altıncı bölümde ise risk sınıflaması bulunmaktadır. Verilerin analizi için; sayı, yüzdelik, ortalama, standart sapma, iki gruplu karşılaştırmalarda; Mann-Whitney U testi, üç ve daha fazla gruplu karşılaştırmalarda Kruskall-Wallis testi, değişkenler arasındaki ilişkilerde; korelasyon analizi veya ki-kare bağımlılık testleri kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık değeri olarak p<0.05 kabul edilmiştir. Araştırma kapsamında yer alan kadınların yaş ortalaması 57.2±7.9'dur. Kadınların kolorektal kanserden korunmaya yönelik bilgi puanı ortalaması 6.4±3.3 (min=0, max=10)'dür. Kadınların %78.1'i kolorektal kansere yakalanma açısından kendisini riskli görmediğini, %85.7'si kolorektal kanser tarama yöntemleri konusunda bilgi sahibi olmadığını, %93.4'ü tarama yaptırmayı planlanmadığını belirtmiştir. Ayrıca kadınların %81.6'sının vasat, %16.4'ünün orta ve %2.0'inin düşük düzeyde risk grubunda olduğu bulunmuştur. Araştırmaya katılan kadınların; kendisinde ve birinci derece yakınında barsak hastalığı öyküsü olan, kolorektal kanser tarama yöntemleri ile ilgili yeterli bilgisi olmayan, tarama yaptırmayı planlamayan, doktoru tarafından kolorektal kanser tarama önerisi alan, kolorektal kansere yakalanma risk algısı yüksek olan ve kolorektal kanser tarama öyküsü olan grubun kolorektal kanser risk derecesinin daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Çalışma sonucunda araştırma kapsamına alınan kadınların azımsanmayacak düzeyde kolorektal kanser risk faktörlerini taşımalarına rağmen tarama ve korunmaya yönelik yeterli bilgiye sahip olmadıkları saptanmıştır. Bu anlamda kolorektal kanser risk faktörleri ve taramanın önemine ilişkin ileri epidemiyolojik çalışmalarının yapılması ve topluma sağlıklı yaşam davranışlarını kazandırmak için hemşirelerin danışman rollerini üstlenmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser bilgi düzeyi, kolorektal kanser farkındalığı, kolorektal kanser risk faktörleri, kolorektal kanser tarama, 50 yaş ve üzeri kadınlar
Kanda dolaşan tümör hücrelerinin kolorektal kanserli (CRC) hastalarda akım sitometrisi ile tespiti
Kolorektal kanser (CRC), dünyadaki ölümlerin önde gelen nedenlerinden biridir. CRC gibi katı tümörlü hastalarda kansere bağlı ölüm nedenleri arasında metastatik CRC en sık rastlanan formdur. Metastaz, kanser hastalarının periferik kanlarındaki dolaşımdaki tümör hücrelerinin (CTC) varlığı ile ilişkilidir. Çalışmamızda, CTC zenginleştirme ve saptama stratejileri için modifiye edilmiş uygun yöntemle kolorektal kanser hastalarının kan örneklerinde CTC'ler tespit edildi. İlk önce 7.5 mL periferik kan numuneleri toplandı ve periferik kan mononükleer hücreleri (PBMC'ler) taze kan numunelerinden fikol gradyanı ayrımı ile izole edildi. Daha sonra, PBMC'lerdeki lökositler, negatif bir seçim için CD45 ile konjuge edilmiş manyetik mikro boncukları ile uzaklaştırıldı. Son olarak, elde edilen hücreler anti-epitelyal hücre adhezyon molekülü (anti-EpCAM), sitokeratinler (CK8, CK19 ve anti-CD45 olarak lökosit-spesifik işaretleyici) ile etiketlendi. Tüm numuneler BD FACS Aria III akış sitometrisi ile analiz edildi. 10 kolorektal kanseri hastası ve 7 sağlıklı birey ile çalışılmıştır. Çalışmamızda, CK19 tabanlı kapılama stratejisi ile kolorektal kanseri hastaların kan örneklerinde 2-13 CTC tespit edilirken, sağlıklı bireylerin kan örneklerinde CTC'lerin saptanmadığı gözlenmiştir. Kanser hastalarının kan örneklerinden CTC saptanmasının, hastalık durumunun gerçek zamanlı izlenmesi ve kişisel terapi geliştirilmesi için bir tümör biyolojik belirteci olabileceği düşünülmektedir.
Birinci derece yakınlarında kolorektal kanser tanısı olan ve olmayan hastaların kanserden korunmaya yönelik bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi ve karşılaştırılması
Amaç: Kolorektal kanser (KRK) tanılı hastaların yakınlarının ve yakınında kolorektal kanser tanısı olmayan hastaların kanserden korunmaya yönelik bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Onkoloji Polikliniği'ne başvuran KRK hasta yakınları ile Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran ailesinde KRK olmayan hastalar ile yapıldı. Tanımlayıcı, kesitsel tipte araştırma olup Mayıs 2019- Ağustos 2019 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veri toplamada, araştırmaya katılan bireylerin kişisel özelliklerini belirlemeye yönelik araştırmacı tarafından hazırlanan anket ve sağlık inançlarını belirlemeye yönelik "Kolorektal Kanserden Korunmaya Yönelik Sağlık İnanç Modeli Ölçeği" kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 60 vaka 60 kontrol grubu olmak üzere katılanların yaş ortalaması 36,59±12,7 yıl, %55,8'i (n=67) kadın, %22,5'i (n=27) ev hanımı, %65,8'i (n=79) evli olup %69,2'si (n=83) kentte yaşamaktadır. %52,5'i (n=63) gelirini giderinden az bulmakta, %36,7'si (n=44) üniversite mezunu ve %10,8'inde (n=13) komorbid hastalık olarak diyabet mevcuttur. KRK taraması ile erken tanı konulması açısından vaka ve kontrol grubu arasında fark bulunmadı. Gruplar arasında tarama yöntemleri bilgisi açısından fark saptanmadı. KRK taraması yaptırma oranı vaka grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,004). Bilgisizlik (%38,3) en sık bildirilen tarama yaptırmama nedeniydi. Kontrol grubunun güven yarar algısı puan ortalaması vaka grubunun puan ortalamasından anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,018). Gruplar arasında duyarlılık algısı, engel algısı, sağlık motivasyonu ve ciddiyet algısı puan ortalamaları benzer bulundu. Sonuçlar: Birinci derece yakınında KRK olan ve olmayan hastaların kanser risk faktörleri ile alakalı bilgi düzeyleri yüksekti. Buna rağmen katılımcıların sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıkları ve tarama yaptırma oranları düşüktü. Tarama kriterlerinin neler olduğu ve koruyucu risk faktörlerini hayatlarında nasıl uygulayabilecekleri hakkında bireylerin eğitime ihtiyacı vardır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser taraması, bilgi, tutum, davranış, sağlık inanç modeli
Sağ kolon kanseri cerrahisinde floresans görüntüleme ile lenfanjyografinin katkılarının retrospektif incelenmesi
Kolorektal kanser, dünya çapında en yaygın üçüncü kanserdir. Beş yıllık sağkalım erken hastalıkta %90 seviyesinden metastatik hastalıkta %10 seviyesine kadar değişebildiğinden, nodal tutulum sağkalımı etkileyen önemli faktörlerden biridir. Kolon kanseri cerrahisinde toplanan lenf nodu sayısının prognoz ile doğru orantılı olduğu kanıtlanmıştır. Sonuçları iyileştirmek amacıyla, komplet mezokolik eksizyon (KME) tekniği tanımlanmıştır. Daha fazla lenf nodu toplamak KME tekniğinin amaçlarından biridir. Bu nedenle kolon kanseri cerrahisinde daha fazla lenf nodu toplamak için geliştirilecek yeni yöntemlerin büyük önem arz etmektedir. Floresans görüntüleme teknolojisi, lenfanjiyografi ve lenfatik haritalamayı mümkün kılmaktadır. Bu çalışmada sağ kolonun belirli seviyelerinde anterior ve posterior yüzlere ve peritümöral alana submukozal indosiyanin yeşili (ICG) enjeksiyonu ile lenfatik haritalama tekniği kullanılarak kolektomi ameliyatı yapılan hastaların verileri incelenmiştir. Lenfatik haritalama yapılan 10 hasta (S grubu) ile 1:2 oranında karşılaştırılan 20 hasta (C grubu) arasında yaş, ASA skoru, tümör yerleşimi, tümör T ve N evreleri ve prognoza etkili patolojik belirteçler bakımından farklılık bulunmamıştır. Her iki grubun ameliyat süreleri benzerdir. C grubunda %10 oranında intraoperatif komplikasyon görülse de istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,540). Lenfanjiyografi sonrası rezeksiyon lojunda ICG tutan lenf nodları tespit edilmiş ve bu lenf nodları ayrı kaplarda patolojik inceleme için gönderilmiştir. Ayrı gönderilen lenf nodu sayısına bakıldığında haritalama yapılan S grubunda anlamlı olarak daha fazla lenf nodu gönderildiği tespit edilmiştir (p=0,001). Sağ kolon kanserinin cerrahi tedavisinde ICG ile lenfatik haritalama tekniğinin ameliyat süresini uzatmadan ve güvenle uygulanabilir olduğunu gösterdiğimiz çalışmamızda yapılan lenfanjiyografi ile rezeksiyon alanında rezidü kalan ve ayrı olarak eksize edilen lenf nodları ile lenfadenektominin sınırlarını genişletebildiğimizi ve bunu yaparken özellikle vasküler yaralanmaları içeren intraoperatif komplikasyonları arttırmadığımızı göstermiş bulunmaktayız. Böylelikle KME'nin önemli sorunu olan vasküler yaralanmadan kaçınarak selektif olarak D3 lenf nodu diseksiyonu mümkün olabilir.