Autoimmune diseases
54 theses under this subject heading
Tip 1 diyabetes mellitus hastalarında parvovirüs B19 enfeksiyon sıklığı
Parvovirüs B19 enfeksiyonu sonrası oluşan antikorların moleküler bazı mekanizmalar ile otoimmün mekanizmaların aktivasyonuna yol açabileceği bilinmektedir. Parvovirüs B19 enfeksiyonun birçok otoimmün hastalıkta oto-antikorlar oluşturabileceği gözlemlenmiştir. Parvovirüs B19 birçok otoimmün hastalığın etyolojisinde yer aldığı düşünülerek araştırmalar yapılmıştır. Bazı vaka sunumlarında Parvovirüs B19 enfeksiyonu sonrasında Tip 1 DM geliştiği rapor edilmiştir. Tip 1 DM' nin genetik bir zeminde bazı çevresel faktörlerin etkisiyle oluştuğu düşünülmektedir. Viral enfeksiyonlar, patogenezde rol aldığı düşünülen çevresel faktörlerdendir. Otoimmün bir hastalık olan Tip 1 DM' nin etyolojisinde Parvovirüs B19 enfeksiyonlarının rolü çalışmamızın esas amacını oluşturmaktadır. Bu çalışmada Tip 1 DM hastalarında Parvovirüs B19 sıklığı araştırılmıştır. Nisan 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniği ve iç hastalıkları polikliniklerine başvuran ve çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden Tip 1 diyabetik hastalardan aydınlatılmış gönüllü olur formu alınarak gerçekleştirildi. Çalışmamıza 32 Tip 1 DM tanısı almış hasta ve 30 sağlıklı gönüllü (kontrol grubu) alınmıştır. Hastalardan rutin kan tetkikleri esnasında invaziv herhangi bir işlem uygulanmadan kan örnekleri alındı. Kan örnekleri -200C derecede muhafaza edilerek mikrobiyoloji laboratuvarlarında çalışıldı. Parvovirüs B19 IgM ve IgG ELİSA yöntemi kullanılarak manuel olarak çalışıldı. Bu çalışmanın sonucunda Tip 1 DM hastalığı olanlarda Parvovirus B19 IgG düzeyleri kontrol grubuna göre daha sık bulunmuştur. Parvovirüs B19 IgM düzeylerinde ise anlamlı bir fark bulunamamıştır.
Psöriatik artrit hastalarında miRNA 146A ve miRNA 21 parametrelerinin apoptozis ile ilişkilerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Psöriatik artrit (PsA) psöriazise eşlik edebilen eklemde destrüksiyon ve kemik rezorpsiyonu ile karakterize, genellikle romatoid faktörün (RF) negatif olduğu kronik inflamatuar otoimmün bir hastalıktır. Amacımız bu hastalıkta apoptozun serumdaki bir göstergesi olan M30'un ve total hücre ölümünün bir göstergesi olan M65'in; hastalığın patogenezi ile ilişkili olduğunu düşündüğümüz mikroRNA 146a (miR146a), mikroRNA 21'in (miR21) ve interlökin 17A (IL-17A)'nın seviyelerini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya PsA tanılı 51 hasta ve sağlıklı 36 kontrol dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri ve öyküleri alındı. IL-17A, M30 ve M65 parametrelerinin serum değerleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Serumdaki mikroRNA 146a ve mikroRNA 21 değerlerini belirlemek için de önce serumdan RNA izolasyonu gerçekleştirildi. Daha sonra bu RNA'lardan komplementer DNA (cDNA) sentezi gerçekleştirilip Real-time PCR'da belirlenen primerler ile istenen mikroRNA'ların çoğaltılması sağlandı. Sonuçların değerlendirilmesinde parametrik testlerde iki grup arasındaki farkı incelemek için student-t testi, kategorik değişkenlerin analizinde de ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda IL-17A seviyesi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.002). M30 açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.424); fakat M65 seviyesi hasta grubunda anlamlı yüksekti (p=0.003). miR146a'nın hasta ve kontrollerde eksprese olduğu gözlendi, her iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p=0.590). miR21'in ise hasta ve kontrol grubunda ekspresyonunun çok düşük olduğu gözlendi. Bu yüzden istatistiksel olarak bir değerlendirme yapılamadı. Sonuçlar: Çalışmanın sonunda IL-17A'nın PsA hastalarında yüksek bulunmasından dolayı etyopatogenezde otoimmünitenin etkili olduğu, miR146a ve miR21 ekspresyonunda gruplar arasında fark olmadığı için patogenezde rolü olmadığı düşünüldü. Ayrıca bu hastalarımızda her iki hücre ölümünün de gözlendiği, fakat nekrozun apoptoza göre daha fazla görüldüğü düşünülmektedir.
Okul öncesi (2-6 yaş arası) çocuklarda otoimmün tiroidit ve iyot eksikliğinin taranması
Amaç: Otoimmun tiroidit (Hashimoto tiroiditi) iyot alımının yeterli olduğu bölgelerde çocukluk ve adolesan çağda edinsel hipotiroidi ve guatrın en sık nedenidir. Otoimmun tiroid hastalıkları tipik olarak adolesan ve yetişkin yaş grubunda sık görülmektedir, süt çocuğu ve okul çağı çocuklarında otoimmun tiroidit varlığı ile ilgili çalışmalar vaka raporları şeklindedir. Nutrisyonel iyot eksiklikleri ilişkili tiroid hastalıkları açısından iyot elementinin düzeyine bakılması hastanın otoimmun tiroidit ve iyot eksiklikleri yönünden kapsamlı değerlendirilmesini sağlayacaktır. Materyal ve Metod: 1 Temmuz 2021 – 1 Ekim 2021 tarihleri arasında Bezmialem Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran 2-6 yaş arası sağlıklı, bilinen kronik hastalığı olmayan, tiroid ilacı almamış 43 kız ve 43 erkek olmak üzere toplamda 86 sağlıklı çocuk çalışmaya alındı. Mevcut kriterlere uyan çocuklardan serum TSH, sT4, Anti-TPO, Anti-TG düzeyleri ile spot idrarda iyot düzeyi çalışıldı. Bulgular: Tiroid otoantikor pozitifliği olan 6 kişi (%6,9) saptanmış olup bu vakaların hiçbirinde tiroid fonksiyon testlerinde anormallik saptanmadı. Otoantikor pozitifliği olan vakalarda kız/erkek oranı: 2 olarak bulundu. Hem anti-TPO, hem de anti-TG pozitifliği olan bir vakada tiroid USG normal olarak sonuçlanmıştır. Bir kız çocukta subklinik hipotiroidi saptanmıştır, bu vakada iyot eksikliği ve Hashimoto tiroiditi saptanmamıştır. Çalışmamızdaki vakaların iyot eksikliği oranı %20,9 olup bunların %15,1'i hafif, %5,8'i ise orta düzeyde iyot eksikliği bulundu. Ağır düzeyde iyot eksikliği olan vaka saptanmamıştır. İyot eksikliği olan tüm vakalar ötiroid bulundu. Sonuç: Ülkemizde tiroid otoimmunitesi ile ilgili adolesan yaş grubunda çalışmalar yapılmış olup okul öncesi (2-6 yaş) çocuklarla ilgili araştırma yoktur. HT bulguları okul öncesi yaşta az görülmemektedir, ancak nispeten subklinik seyrettiğinden bu vakaların takibi önemlidir. Okul öncesi çocuklarda hipotiroidi bulgusu olmasa da hafif/orta iyot eksikliği yaklaşık 1/5 oranında görülmektedir. Bu nedenle iyot suplementasyonunun gerekliliği sonucuna varıldı. Çalışmamız bu yaş grubunda otoimmun tiroid hastalıklarının ve iyot eksikliği ilişkisinin anlaşılmasında daha geniş katılımlı yeni çalışmalar açısından öncü olacaktır. Anahtar Kelimeler: Hashimoto tiroiditi, otoimmün tiroidit, iyot eksikliği, 2-6 yaş arası çocuklar
Anti nükleer antikor pozitifliği bulunan hastalarda oto antikorların ve hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Sistemik otoimmün hastalıkların toplumdaki sıklığı %1 ila 2 arasında olup önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Bu nedenle sistemik otoimmün hastalıkların erken tanısı önem taşımaktadır. Sistemik otoimmün hastalıkları destekleyen klinik bulguları olan hastalarda tanısal amaçlı, şüpheli klinik bulguları olan hastalarda ise bazı hastalıkları dışlamak için ve otoimmün hastalığı olan hastaları sınıflandırmak için ANA testi yapılması faydalıdır. HEp-2 hücreleri kullanılarak gerçekleştirilen indirekt immünfloresan (IIF) yöntemi, ANA saptanmasında kullanılan en duyarlı ve altın standart yöntemdir. ANA testinin sonuçlarında titre ve boyama modeli önem taşımaktadır. Güncel kılavuzlar sistemik otoimmün hastalık tanısı için ANA sınır değeri olarak 1/160 titreyi öngörmektedir. ANA testinin yüksek titrede bulunması, otoimmün hastalık açısından uyarıcıdır ancak tek başına tanı koydurucu değildir. IIF testi ile ANA pozitifliği saptanan hastalarda, antijen tipinin ortaya çıkarılması ve IIF testinin doğrulanması amacıyla; immünoblot ve ELISA testi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı; ANA pozitif bulunan hastaların, ANA titresinin değerlendirilmesi, ANA boyanma paternlerinin belirlenmesi ve ANA subtiplerinin tayini ile birlikte ANA titrelerine göre sitopeni gelişme ihtimalinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışmamıza, IFA yöntemi ile çalışılan ANA testi 1/160 titre ve üstünde pozitif saptanan 622 hasta dahil edilmiştir. Anti-ds DNA ve ENA profili (SS-A, SS-B, SCL-70, anti-SM, SM-RNP, anti sentromer, ENA nükleozomu, anti-ribozomal-P protein) içerisinden en az 3 ANA subtipi çalışılan 18 yaş üzeri kişilerin sonuçları retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların demografik ve laboratuar verileri ile ANA titre ve paternleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: ANA pozitif saptanan 622 hastanın, 539 (%86,7)'u kadın, 83 (%13.3)'ü erkek idi. Hastaların yaş ortalaması 46,7 saptanmıştır. Bu hastaların 565 (%90,8)'i nükleer patern, 56 (%9)'sı sitoplazmik patern ve 1 (%0,16)'i mitotik boyanma paterni göstermiştir. 168 kişide (%27) 1/160 titre, 153 kişide (%24,5) 1/320 titre, 101 kişide (%16,2) 1/640 titre, 79 kişide (%12,7) 1/1280 titre ve 121 kişide (%19,4) 1/2560 titre saptanmıştır. 1/640 ve üzerindeki titreler ile 1/640 altındaki titreler karşılaştırıldığında, hemoglobin, lökosit, trombosit, kreatinin, AST, ALT, CRP, Anti-TG, Anti-TPO, C3 ve C4 değerleri ile anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. ANA titresi ile sedimantasyon, RF ve AMA ile pozitif yönlü korelasyon saptanırken lökosit, hemoglobin ve C3 ile negatif yönlü korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda ANA pozitifliği kadınlarda daha sık saptanmıştır. Yaş dağılımı literatürle uyumlu olarak 46,7 saptanmıştır. ANA titresi arttıkça sistemik otoimmün hastalıklar daha sık görülmektedir. Çalışmamızda en sık IFA boyanma paterni olan nükleer homojen ve ince benekli boyanmalar bulunmuştur. En sık saptanan ANA subtipleri ise SSA ve SSB idi. Sistemik otoimmün hastalık düşünülen ve ANA pozitifliği bulunan hastalarda, immünblot ve ELISA yöntemi ile anti-dsDNA ve anti-ENA profili çalışmanın erken tanı ve hasta takibinde klinik olarak yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: otoimmün hastalık, antinükleer antikor, IFA, ELİSA
Morfeada fototerapi/fotokemoterapinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Morfeada Fototerapi/Fotokemoterapinin etkinliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesiGereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Polikliniğine Mayıs 2004 - Mart 2010 tarihleri arasında başvuran, kesin tanıları klinik ve histopatolojik olarak konulan 36 morfealı olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların verilerine bilgisayar kayıtlarından, dosyalarından ve Anabilim Dalımız fototerapi birimi kayıtlarından ulaşıldı. Morfealı olgular yaş, cinsiyet, klinik özellikleri ve uygulanan fototerapi/ fotokemoterapi protokollerine göre; uygulanan tedavilerden alınan klinik yanıtlarına, yan etkilerine ve nükslerine göre; uygulanan tedavilerden alınan histopatolojik yanıtlarına göre değerlendirildi. Klinik iyileşme inspeksiyon ve palpasyonla değerlendirildi skleroz ve eritemin kaybolması gibi klinik iyileşme bulguları ve histopatolojik bulgular ışığında iyileşmesi saptanan hastalar idame tedavi protokolüne alındı.Bulgular: 2 plak tip morfealı olguya geniş band UVA fototerapi, 1 plak tip morfealı olguya dar band UVB fototerapi, 1 lineer morfealı olguya sistemik PUVA, 2 morfealı (1'i plak, diğeri lineer) olguya geniş band UVA + nemlendirici, 2 plak tip morfealı olguya dar band UVB + nemlendirici, 1 plak tip morfealı olguya geniş band UVB + nemlendirici, 3 morfealı (2'si plak tip, 1'i lineer tip) olguya geniş band UVB + kalsipotriol, 24 morfealı (4'ü lineer tip, 20'si plak tip) olguya geniş band UVA + kalsipotriol tedavileri uygulanmıştı.Sonuçlar: Fototerapi/fotokemoterapi ile erken morfealı olgularda daha etkili ve güvenilir sonuçlar gözlenmiştir. Sistemik PUVA'nın şiddetli formlarda ve ciddi deformite riski olanlarda dikkatli olgu seçimi ile uygulanması gerektiği, etkinliğinin prospektif ve daha geniş olgu serileri ile araştırılması gerektiği düşüncesindeyiz. Fototerapi protokollerine (Genişband UVB, Darband UVA gibi) kalsipotriol ilavesinin tedaviden istenilen yanıtta belirgin artış oluşturduğu kanaatindeyiz. Ancak morfeada fototerapi/fotokemoterapinin etkinliğinin belirlenebilmesi için daha çok olguda uygulanımının ve karşılaştırılmalı prospektif çalışmaların yararlı olacağı düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: Morfea, Fototerapi, Fotokemoterapi
Myastenia gravisli olgularda T hücre subtiplerinde TRAIL/TRAIL reseptörlerinin ekspresyonu
Giriş ve Amaç: Miyastenia gravis (MG), fluktuasyon gösteren farklı derecelerde bulber, ekstremite, oküler ve solunum kaslarının güçsüzlüğü ile karakterize, özelliği yorulmakla artan güçsüzlük olan antikorlar aracılığıyla oluşan otoimmün bir hastalıktır. Bu antikorlar arasında MG'de en sık görülen ve en iyi bilinen anti-AChR antikoru olup bu antikorlar B lenfositleri tarafından yapılır, ancak otoimmün cevabın oluşmasında yardımcı T lenfositleri de katkı sunar. MG'li hastaların yaklaşık % 10-15'inde timoma, % 70 kadarında timus hiperplazisi bulunması ve hastaların önemli bir kısmının timektomiden yararlanması dikkatleri timus üzerine çekmiştir. Programlı hücre ölümü olarak bilinen apoptozis merkezi ve periferal T hücresinin immün yanıt esnasında aktivitelerini düzenler. Bu noktadan çalışmada T hücreleri ile ilişkili TRAIL (TNF ili ilişkili apoptozisi aktivasyonunu sağlayan ligand) reseptör ve ligand kompozisyonlarının belirlenmesi, MG'li hastalarda TRAIL'in hastalığın gelişimi ve ilerlemesindeki rolünün saptanması, amaçlanmıştır. Bu sayede MG patofizyolojik mekanizmasında TRAIL ve reseptörlerinin T hücrelerin fonksiyonunu nasıl etkilediğinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya nöroloji kliniğine başvuran klinik, elektrofizyolojik ve laboratuvar verileri ışığında kesin MG olarak tanınan 13 kadın ve 10 erkek toplam 25 hasta yanı sıra yaş, cinsiyet dağılımı bakımından benzerlik gösteren 16 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Hastalardan alınan periferal kan örneklerinden CD3+ CD4+ ve CD3+ CD8+ T lenfositlerdeki TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyon profilleri akım sitometri ile saptanmış ve bunlar hastaların klinik bulguları ve tedavi protokolleri ile ilişkisi Spearman Rho Analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: MG hasta grubunda TRAIL ve reseptörlerinin hem CD4+ hem de CD8+ T hücrelerinde, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha yüksek düzeyde eksprese olduğu saptanmıştır. Death Reseptor-4 (DR4) ve decoy reseptörleri DcR1 ve DcR2, CD8+ T hücrelerde hastalar ile pozitif olarak korole iken CD4+ T hücrelerinde bu korelasyon görülmemiştir. Sonuç: MG'li olgularda T hücre subtiplerinde TRAIL/TRAIL reseptör ekspresyon profili değerlendirildiği çalışmada TNF ve TRAIL/TRAIL reseptör sisteminin MG'de de etkin olarak rol oynadığını göstermiş olup elde edilen verilerin MG mice modellerinde yeni gen tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkı sunacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: MG, timus, TRAIL, apopitoz, CD4+, CD8+.
Sistemik lupus eritematozusta C-reaktif protein gen polimorfizmi düzeyleri ve C-reaktif protein gen polimorfizmlerinin hastalığın klinik bulguları ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Sistemik lupus eritematozus (SLE), çeşitli organlarda fonksiyon bozukluğuna sebep olan ve etyolojisinde birçok faktörün rol oynadığı sistemik, otoimmun bir hastalıktır. SLE'nin etiyopatogenezinde kompleman sisteminin ve opsonizasyon defektlerin rol aldığı bilinmektedir. Özellikle apoptotik hücre atıklarının temizlenmesinin kusurlu olması, bu sebeple biriken immunkompleksler SLE'de otoimmunite ve inflamasyondan sorumludur. Apoptotik cisimciklerin temizlenmesini sağlayan ve opsonizasyonda önemli rol oynayan C-Reaktif Protein düzeylerini etkileyen faktörler Sistemik Lupus Eritematozus gelişimini zemin hazırlar. CRP genini kodlayan gende görülen polimorfizmler CRP seviyesini etkiler ve hastalığın laboratuvar ve klinik bulgularının görülme sıklığı ile ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda CRP geninde tanımlanmış rs1205, rs1130864, rs1800947 tek nükleotid polimorfizmlerin sıklığını SLE hastalarında ve sağlıklı kontrol grubunda inceleyerek, hasta grubunda CRP polimorfizmlerinin CRP düzeylerine etkisi olup olmadığını ve lupusun klinik bulguları ile ilişkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalişmamıza sistemik upus eritematozus sınıflama kriterlerine uygun rastgele seçilen 74 SLE hastası dahil edilmiştir. Yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile uyumlu, herhangi bir sağlık problemi ve SLE ile ilgili herhangi bir bulgu öyküsü olmayan 80 gönüllü kontrol grubunu oluşturmuştur. Bulgular: CRP gen polimorfizmlerin sıklığı açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi. C-Reaktif Protein geninde görülen rs1205, rs1130864, rs1800947 tek nükleotid polimorfizmleri sağlıklı ve kontrol grupta incelenmiş olup SLE duyarlılığı ile ilişkili bulunmamıştır. Bu polimorfizmlerin klinik bulgularla ilişkisini incelediğimizde rs1205 polimorfizminin SLE hastalarında oral ülser görülme sıklığı ile ilişkili saptadık. SLE'nin diğer klinik ve laboratuvar bulguları ile polimorfizmler arasında sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamadı. Sonuç: C-reaktif protein geninde görülen rs1205, rs1130864, rs1800947 tek nükleotid polimorfizmlerinin CRP düzeylerine etkisi ile olmadığını tespit ettik. Bu polimorfizmler ile SLE yatkınlığı arasında ilişki saptanmamış olup, hastalığın klinik bulgularından oral ülser ile ilişkili olduğunu gözlenmiştir. Bu konuyla ilgili daha net sonuçlar elde edebilmek için çalışmaların daha büyük hasta grubunda yapılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: rs1205, rs1130864, rs1800947, CRP, polimorfizm, Sistemik Lupus Eritematozus
PFAPA sendromlu hastalarda PANS/PANDAS birlikteliği ve ruhsal bozukluklar
Amaç: PFAPA sendromu, etiyolojisinde viral ve otoimmün mekanizmaların suçlandığı bir hastalıktır. PANS; etyolojisinde nöroinflamasyonun ana rolü oynadığı bilinmektedir. PANDAS ise GABHS enfeksiyonu sonrası immün tepki nedeniyle oluştuğu bilinen nöropsikiyatrik bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda enflamasyon ile psikiyatrik bozukluklar arasında ilişki olduğuna dair birçok yeni kanıt ortaya konmuştur. PANS/PANDAS'ın ataklar halinde seyretmesi, davranışsal belirtilerin eşlik etmesi PFAPA hastaları ile otoimmunitenin aracılık ettiği, ortak ruhsal-klinik belirtilerin olabileceğini düşündürmektedir. Ataklarla seyreden, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilecek kronik inflamatuar hastalığın psikosoyal boyutu olacaktır. Çalışmamızda PFAPA grubunda kontrol grubuna kıyasla PANDAS/PANS sıklığının ve ruhsal tanıların daha fazla olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Hastalıkları ile Çocuk Allerji ve Çocuk Romatoloji kliniklerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmamız kesitsel, tanımlayıcı vaka kontrol çalışmasıdır. Örneklemimiz 5-16 yaşları arasında olan 30 PFAPA öykülü olgu ve 30 kontrol grubu olgusundan oluşmuştur, olgular kolayda örneklem yoluyla seçilmiştir. Bulgular: Kontrol grubu ve PFAPA'lı hastalarda PANS/PANDAS görülme sıklığı karşılaştırıldığında kontrol grubunun %3.3'ünde (n:1), PFAPA grubunun ise %30'unda (n:9) PANS/PANDAS saptanmıştır (p:0.01).Kontrol grubundaki olguların hiçbirinde çalışma öncesi psikiyatrik ilaç kullanım öyküsü yoktu. PFAPA'lılarda bu oran %20 idi (p:0.01). Psikiyatrik bozukluk saptanma oranı kontrol grubunda %40, PFAPA'lılarda %80 saptandı(p:0.002). İki grup arasında piskiyatrik komorbidite saptanma sıklığı incelendiğinde PFAPA grubundaki olguların %53.3'ünde birden fazla psikiyatrik bozukluk saptandı (p<0.001). Sonuç: PFAPA sendromlu çocuklarda PANS/PANDAS ve ruhsal bozukluk görülme oranı artmaktadır. Bu durumun ortak immün mekanizmalar ve enflamasyona bağlı olduğu düşünülebilir ancak; ortak etiyoloji ve nedensellik ilişkisinin kanıtsal olarak ortaya konabilmesi için daha geniş olgu sayısıyla prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnflamasyon, PANDAS, PANS, PFAPA Psikiyatrik Bozukluk.
Otoimmün hastalıklarının tanısında antinükleer antikor tarama testlerinin değerlendirilmesi
Antinükleer antikorlar (ANA) otoimmün hastalıkların tanısında kritik bir role sahiptir. Serolojik tanı algoritmasına göre HEp-2 hücrelerinde indirekt immün flöresan (IIF) testi veya tarama enzyme-linked immunosobent assay (ELISA) tarama amaçlı olarak kullanılır, pozitif bir sonuç durumunda sorumlu antikor tespit etmek üzere ekstrakte edilen nükleer antijenlerin kullanıldığı genellikle immünblot (örneğin line blot [LB]) veya ELISA ile test edilir. IIF test bir tarama testi olarak altın standart olarak kabul edilmesine rağmen, uzmanlık ihtiyacı, öznelliği ve standardizasyon eksikliği gibi bazı sorunları mevcuttur. ELISA'nın IIF testi ile iyi bir uyum sergileyen alternatif bir tarama testi olduğu bildirilmesine rağmen, antikorları tespitte kısıtlılıkları bulunmaktadır. Bu çalışmada otoimmün hastalıkların tanısında kullanılan IIF testinin sonuçlarını ilk defa çok merkezli olarak ortay çıkarmayı ve ELISA'nın etkinliğini belirlemeyi amaçladık. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Seroloji Laboratuvarı'nda uygun şartlarda saklanan 287'si LB testi pozitif ve 313'i IIF tesi ve LB testi negatif bulunan toplam 600 serumdan IIF testi yapıldı. Testler 1/100 dilüsyonda çalışıldı ve aynı bölgede bulunan ve IIF testlerde en az 5 yıl deneyimli, 3. basamak hizmet veren dört üniversite hastanesi seroloji laboratuvarında çift kör olarak değerlendirildi. Merkezlerin sonuçları, patern tanıları ve flöresan yoğunluk düzeyleri birbirleriyle ve LB testi ile karşılaştırıldı. LB testinde ELISA'nın tanımlayamadığını sonuçları veren 600 serumdan altmış beşi ELISA testi için çıkarıldı, böylece 535 serum otomatik ELISA analizöründe 10 antikoru tarayan ANA screen ELISA kiti tarafından test edildi. 53 Paternler gözardı edilerek, LB testi ile merkezlerin IIF sonuçları arasındaki uyum, Merkez 1, 2, 3, 4 için sırasıyla %81.8, %80.0, %79,8, %78.7 bulundu. Paternler de gözönüne alınırsa, pozitif sonuçlar göreceli düşüktü, sırasıyla %,54.4 %,49.8, %,44.9 ve %,60.0'dı, negatifler dahil edildiğinde ise genel uyum sırasıyla %70.8, %72.2, % 69 ve %64 sonuçları elde edildi. Merkezler arasındaki uyum 392 (%65.3) sonuçta elde edildi, ancak pozitif sonuçlarda uyumu sadece %39.3'dü. IIF testte yarı nicel olarak rapor edilen, (3+) maksimum, flöresan yoğunluğu en yüksek (3+) seviyesinde görüldü. Dört merkez arasındaki 100 uyumlu sonucun 87'si (3+) düzeyindeydi ve bunların 73'ü LB ile uyumluydu. 148 (66.7) pozitif ve 303 (%96.8) negatif ANA screen ELISA test sonucu LB ile uyumluydu ve genel uyum %84.3'dü. Sonuç olarak, IIF testinde patern değerlendirmelerinin LB sonuçlarını öngörmede beklenenden düşüktü. Dört merkezin patern ve flöresan yoğunluğu tanımadaki uyumu yüksek titrede tatminkardı. ELISA negatif sonuçlarda yüksek uyum göstermesine rağmen, pozitif serumda iki merkezde IIF teste göre daha düşük uyum gösterdi. ELISA ve IIF test sonuçları, otoimmün hastalıkların serolojik tanısında, düşük antikor titrelerinde zayıf performans sergiledi. Anahtar kelimeler: Otoimmün hastalık, indirekt immün flöresan test, ELISA, patern.
İndirekt immünofloresan yöntemi ile değerlendirilen otoantikor pozitifliklerine SARS-COV-2 pandemi etkisinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızın amacı, SARS-CoV-2 enfeksiyonu ile sistemik ve organ spesifik otoimmün hastalıklar arasındaki olası ilişkinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, Mart 2018-Mart 2022 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na çeşitli kliniklerdeki hastalardan otoimmün hastalık şüphesi ile gönderilen serum örnekleri dahil edildi. İndirekt immunofloresan antikor parametreleri ve aynı hastalardan bu süreçte laboratuvarımızda COVID-19 PCR testi çalışılan örneklerin sonuçları, hastanemizin otomasyon sisteminden elde edilerek retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular ve sonuç: Çalışmaya, COVID-19 pandemi öncesi iki yıl ve pandemi dönemindeki iki yılda otoimmun hastalık şüphesiyle IIFA testi için mikrobiyoloji laboratuvarına serum örnekleri gönderilen 8325 hastadan herhangi bir otoantikoru pozitif saptanan 2448 hasta dahil edildi. ANA pozitifliği, toplam 2256 hastada saptanmış olup bunlardan 2038'inin tekli (1363'ü benekli patern), 218'inin çoklu patern olduğu görüldü. ANA testi çalışılmış ve COVID-19 PZR pozitifliği saptanmış olan hastaların 41'inde ANA pozitifliği tespit edilmiş olup patern olarak en sık benekli (%74) patern saptandı. Otoantikor pozitifliğinin zamana göre değişimini incelendiğinde ANA, anti-dsDNA, anti-ICA, anti-Gliadin otoantikorlarının pozitiflik oranlarında pandemi dönemini içeren iki yıllık sürede istatistiksel olarak anlamlı artışın olduğu tespit edildi. AMA, ASMA, anti-Endomisyum, ANCA otoantikorlarının pozitiflik oranlarında ise COVID-19 pandemi öncesi ve pandemisini içeren tüm dönemlerde fark olmadığı görüldü. Otoantikor pozitifliğine sahip hastaların, hastanemiz Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda çalışılmış COVID-19 PZR sonuçları incelendiğinde 323 hastanın COVID-19 PCR testinin pozitif, 306 hastanın ise negatif olduğu görüldü. ANAHTAR SÖZCÜKLER: İndirekt immunofloresan antikor yöntemi, otoantikor, otoimmün hastalıklar, SARS-CoV-2, COVID-19
Çölyak hastalarında anemi parametrelerinin değerlendirilmesi ve serum hepsidin düzeyleri ile ilişkisi
Çölyak hastalığı, gluten içeren besinlere karşı ince barsak mukozasında gelişen intolerans ile karakterize otoimmün bir hastalıktır. Anemi, çölyak hastalarında en sık karşılaşılan hematolojik bulgudur ve tanı anında prevelansı %12-%69 arasında değişmektedir. Çölyak hastalığında demir emiliminin en yoğun olduğu duodenum mukozasında hasar gelişmekte ve sıklıkla demir eksikliği anemisi görülmektedir. Hepsidin, karaciğerden sentezlenen, demir metabolizmasının başlıca düzenleyicisi, kronik hastalık anemisi ve inflamasyonun mediatörü olarak bilinen, peptit yapıda bir moleküldür. Çölyak hastalığı da sıklıkla demir eksikliği anemisi ve inflamasyonla karakterize bir hastalıktır. Literatürde çölyak hastalığında hepsidinin yerini gösteren çalışmalar sınırlıdır. Biz bu çalışmamızda çölyak hastalarında hepsidin düzeyleri ile anemi parametreleri arasındaki ilişkiyi araştırdık. Çalışmaya yeni tanı almış 39 çölyak hastası , glutensiz diyet tedavisi alan ve aktif hastalık bulguları göstermeyen 16 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta grupları arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı farklılık saptanmadı.(p=0,46 ve p=0,15) Yeni tanı çölyak hasta grubunda tanı anında 18 hastada anemi tespit edildi (%46). Başlangıç semptomu olarak hastaların %29.1?inde ishal, %29.1?inde karın ağrısı ve/veya dispeptik yakınmalar, %21.8?inde ise halsizlik ve %14.5?inde kilo kaybı tespit edildi. Ortalama hemoglobin değerleri, yeni tanı almış hasta grubunda (12.5±1.9), glutensiz diyet uygulayan hasta grubu (14.3±1.2) ve sağlıklı kontrol grubuna (14.0±1.2) göre anlamlı derece düşük olarak saptandı (p=0,03). Ferritin ve transferin saturasyon indeks değerleri yeni tanı hasta grubunda, diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük saptandı (p=0.002 ve p=0.001). Ortalama hepsidin düzeyleri kontrol grubunda hasta gruplarına göre daha yüksek saptansa da bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.172). Çölyak hasta grubundaki demir eksikliği anemisi olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında anemisi olan hastaların ortalama hepsidin düzeyi 11617±11719 pg/ml iken anemisi olmayan hastaların ortalama hepsidin düzeyi 20270±19048 pg/ml saptanmış olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,02). Yapılan korelasyon analizlerinde hepsidin ile en kuvvetli korelasyon gösteren parametre ferritindi (r=0.752, p<0.001). Bunun dışında hepsidin düzeyleri serum demiri ve transferin saturasyonu ile pozitif yönde korele saptandı. Çalışmamızda hasta grubunda inflamatuar bir belirleyici olan hepsidin düzeyleri; CRP, sedimantasyon ve eritropoietin değerleri ile herhangi bir korelasyon göstermedi. Sonuç olarak bir akut faz reaktanı olarak hepsidin, çölyak hastalığı gibi sistemik inflamasyonun zayıf olduğu bir gastrointestinal hastalıkta, daha çok demir eksikliği anemisinin parametreleriyle korele sonuçlar vermiştir. Bu durum hepsidinin çölyak hastalığında inflamatuar bir markerdan ziyade daha çok demir eksikliği anemisi parametresi gibi davrandığını göstermektedir.
Romatizmal kalp hastalığı patogenezinde TH17 ve treg hücrelerinin yeri
Akut romatizmal ateş A grubu ß hemolitik streptokoklara bağlı üst solunum yolları enfeksiyonunun geç komplikasyonu olarak ortaya çıkan otoimmun bir hastalıktır. Tedavi edilmemiş ya da yetersiz tedavi edilmiş bireylerin %3'ünde akut romatizmal ateş atağı gelişmektedir. Başlıca kalp, eklem, merkezi sinir sistemi, deri ve deri altı dokularını tutar. Kalp dışındakiorgan tutulumları geçici ve rezidü bırakmaksızın iyileşirken romatizmal kardit kronik romatizmal kalp hastalığına yol açabilir. Kronik romatizmal kapak hastalığı romatizmal ateş geçiren hastaların %30-45'inde gelişir. Romatizmalkapak hastalığı halen ülkemizde önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Grup A streptokokların virulans mekanizmaları ayrıntılı olarak araştırılmış olsa da bu mikroorganizmaya karşı gelişen immun cevabın moleküler ve hücresel temeli yeterince bilinmemektedir. Bu nedenle A grubu ß hemolitik streptokokinfeksiyonları ile ilişkili otoimmun cevaba karşı etkili tedavi henüz tam geliştirilememiştir.Pek çok otoimmun hastalık patogenezinde Th17 ve Treg hücrelerinin önemli olduğu düşünülmektedir. Bu hastalıklarda Th17 hücrelerinin artarken, Treg hücrelerinin azaldığı gösterilmiştir. Th17/Treg oranının artması spesifikantijene verilen inflamatuar yanıtın kontrolsüz olarak artmasına yol açarak otoimmuniteyi tetikler. Çalışmada amacımız bu hücrelerin romatizmal kalp hastalığı immunopatogenezindeki yerini araştırmaktı.RKH'nın en sık izlenen formu olan mitral darlığında, normal kontroller ile karşılaştırıldığında periferik Th17 hücresinin artarken Treg hücrelerinin azaldığı, Th17/Treg oranının ise belirgin arttığı izlenmiştir. Hasta gruplarında serumhsCRP düzeyinin, kontrol grubuna göre daha yüksek izlenmesi romatizmal kalp hastalığında inflamasyonun devam ettiğini göstermektedir. Ayrıca serum hsCRP düzeyleri ile Th17/Treg oranı arasındaki pozitif korelasyon; RKH'nda izlenendüşük düzeydeki kronik inflamasyon yanıtında Th17 ve Treg hücrelerinin de rol alabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Romatizmal Kalp Hastalığı, Mitral Stenoz, Th17/Treg ratio
Sistemik lupus eritematozus tanısı ile izlenen hastaların klinikopatolojik özellikleri ve literatür verileri ile karşılaştırılması
Sistemik lupus eritematozus (SLE) dünyada sık izlenen otoimmun hastalıklardandır. Hastalık yoğun olarak genç bayan hastalarda görülmekle birlikte her iki cinte ve her yaşta izlenebilmektedir. Hastalık görülme sıklığı, klinik ve laboratuvar özellikleri farklı coğrafik bölgelerde ve etnik ırklarda bir takım faklılıklar içermektedir. Yapılan çalışmalarda sağlık görevlileri ve hastalarca hastalık farkındalığının artması ile bildirilen hastalık insidans ve prevelans oranları da artmaktadır. Bu çalışma ülkemizdeki SLE'li hastaların klinikopatolojik özelliklerini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi İç Hastalıkları Romatoloji Bilim Dalında takip edilen, 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Çalışma 1.5.2011- 1.9.2011 tarihleri arasında hastalarla yüzyüze görüşmelerle ve hastalara ait bilgilerin retrospektif olarak hasta dosyalarından, bilgisayar sistemine kayıtlı anamnez ve laboratuvar kayıtlarının taranması ile elde edildi. Amerikan Romatoloji Derneği (ACR) kriterlerine göre SLE tanısı konulan ve en az 4 kriteri karşılayan hastalar çalışmaya alındı.127 hasta (115 kadın ve 12 erkek) çalışmaya dahil edildi. Çalışmada K/E oranı 10,5/1, ortalama semptom başlama yaşı 34, ortalama tanı yaşı 37,4 olarak gözlenildi. İleri yaş başlangıçlı SLE (>50 yaş) %17,3 oranında izlenildi.En sık izlenen tutulumların artiküler (%78) ve fotosensetivite (%70,9) olduğu, serosit, trombositopeni, diskoid raş ve nöropsikiyatrik tutulumların ise daha seyrek olduğu gözlenildi. Hastalarımızda antinükleer antikor pozitifliği (ANA) %100 oranında ve anti ds DNA pozitifliği %70.1 oranında izlenildi.Çalışmada hastalarımızın tanı yaşının Avrupa'dan yapılan çalışmalarla benzer olduğu, bir çok Asya ülkesinde izlenen yüksek hematolojik ve böbrek tutulumu oranlarının ülkemizde daha seyrek olarak izlendiği gözlenmiştir. Sonuç olarak tek merkezli, retrospektif olarak yapılan bu çalışma ülkemizdeki SLE'li hastaların klinikopatolojik özeliklerini tam anlamıyla yansıtmasa da SLE'li hastalarımızın klinikopatolojik özellikleri hakkında bir fikir vermesi nedeniyle önemlidir.Anahtar kelimeler: Sistemik lupus eritematosus, Etnisite , Farklılıklar
Sistemik lupus eritematozus hastalarında saf ses ve yüksek frekans odyometri ile işitmenin değerlendirilmesi
Sistemik lupus eritematozus nedeni bilinmeyen, otoantikor ve immün kompleks birikimi ile doku ve organ hasarına sebep olan, kronik karakterli bir hastalıktır. Kadınlarda görülme oranı erkeklerin 9-10 katıdır. Sistemik lupus eritematozus kokleada vaskülit, atrofi, dış tüy hücre ve spiral ganglion kaybına sebep olur. Bunların sonucu olarak sensörinöral işitme kaybı gelişebilir. Bu çalışmada sistemik lupus eritematozus hastalığının işitme fonksiyonları üzerine etkisi ve işitme kaybı oluşumunda etkili olan olası risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 18-40 yaş arası Sistemik Lupus Eritematozus tanısı almış 70 hasta ve kontrol grubu olarak normal işitmeye sahip sağlıklı 70 birey alındı. Tüm bireyler dört ayrı yaş grubuna ayrıldı. Her yaş grubunda 10 kadın, 10 erkek olmak üzere 20 kişi bulunmaktadır. Ayrıca çalışma grubundaki hastalar, tanılama yaşı, hastalık süresi, tedavi süresi, hastalıkta uygulanan ilaç tedavisi ve cinsiyet parametreleri açısından değerlendirildi. Çalışma öncesi tüm bireylerin kulak burun boğaz muayeneleri yapıldı. Çalışmaya alınan tüm bireylerin saf ses ve yüksek frekans odyometri, konuşma odyometrisi, timpanometri ve akustik refleks testleri yapıldı. Çalışmanın sonucunda sistemik lupus eritematozus hastası olan her iki cinsiyette ve oluşturulan tüm gruplarda saf ses ortalamaları ve 250-6000 Hz arası hava yolu, 500-4000 Hz arası kemik yolu eşikleri ve konuşma odyometrileri normal sınırlardaydı. Hastalık ve tedavi süresi ile tanılama yaşı ilerledikçe yüksek frekanslarda işitme eşiklerinin yükseldiği görüldü (p<0,05). Kadın ve erkek grubunda her iki kulak için işitme eşiklerinin yükselmesi genellikle 12000, 14000 ve 16000 Hz frekanslarında görüldü. Hastalıkda kullanılan birinci ilaç grubu (steroid + hidroksiklorokin) ve ikinci ilaç grubu (steroid + hidroksiklorokin + azatioprin) ile işitme eşikleri arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Sistemik lupus eritematozus hastası olan 40 kadından 16'sında (% 40), 30 erkekten ise 6'sında (% 20) orta derecede sensörinöral işitme kaybının olduğu görüldü. Çalışmamızda, sistemik lupus eritematozuslu hastaların yüksek frekanslarda işitme eşiklerinin yükseldiği saptandı. Sistemik lupus eritematozus hastalığının kokleada özellikle bazal bölge üzerine olumsuz etkileri nedeniyle hastaların takibinde standart frekanslar dışında yüksek frekanslarda da işitme eşiklerinin peryodik olarak değerlendirilmesinin uygun olacağını düşünmekteyiz.
Çölyak hastalarında saf ses ve yüksek frekans odyometri bulguları
Çölyak hastalığı genetik yatkınlığı olan bireylerde buğday, arpa ve yulaf gibi tahılların içinde bulunan glutenin alınmasıyla ortaya çıkan otoimmün ince bağırsak hastalığıdır. Hastalık, gastrointestinal sistem hastalığı olarak tanımlanmasına rağmen ileri yaşlarda santral sinir sistemi ve periferal sinir sistemini etkileyebilir. İç kulak otoimmün ataklara karşı duyarlı bir organdır ve sensörinöral işitme kaybı otoimmün hastalıkların bir komplikasyonu olarak ortaya çıkabilmektedir. Bu çalışmada çölyak hastalığı tanısı almış, son altı ay glutensiz diyet yapan erişkin bireylerde işitme fonksiyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya 18-50 yaş arası normal işitmeye sahip sağlıklı 56 gönüllü bireye ait 112 kulak (Kontrol grubu) ve aynı yaş grubunda çölyak tanısı almış glutensiz diyetli olan 55 bireye ait 110 kulak (Çalışma grubu) alındı. Çalışma öncesi bütün bireylerin kulak burun boğaz muayeneleri yapıldı. Olguların işitme fonksiyonları akustik immitansmetri, saf ses, yüksek frekans ve konuşma odyometre testleri kullanılarak değerlendirildi. Çölyak hastalığı olan bireylerin, kontrol grubuna göre saf ses hava yolu işitme eşikleri sol kulakta 2000 Hz hariç diğer frekanslarda (250, 500, 1000, 4000, 6000 Hz), sağ kulak ise tüm frekanslarda (250, 500, 1000, 2000, 4000, 6000 Hz) istatistiksel olarak anlamlı şekilde yükselme (kötüleşme) saptandı (p<0,05). Ancak işitme eşik değerleri normal işitme sınırları içerisinde olduğu için klinik olarak anlamlı kabul edilmedi. Çölyak hastalığı olan bireylerin, kontrol grubuna göre yüksek frekans (8000, 10000, 12000, 14000, 16000 Hz), işitme eşikleri de anlamlı ölçüde yükselme (kötüleşme) olduğu saptandı (p<0,05). Çölyak hastalığı olan kadın bireylerde 16000 Hz yüksek frekans işitme eşiğinde erkeklere göre anlamlı ölçüde yükselme (kötüleşme) olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda çölyak hastalığının işitme eşiklerini yükselttiği (kötüleştirdiği) sonucuna varıldı. İşitme eşiğinde ki bu yükselmenin (kötüleşmenin) yüksek frekanslarda daha belirgin olduğu dikkat çekmektedir. Bu bulgular, çölyak hastalığının eşitsel sistem üzerine etkilerini belirlemede yüksek frekans işitme eşiklerinin saptanmasının faydalı olabileceğini ve erken tanı için kullanılabileceğini düşündürmektedir.
Investigation of cortical vascular functions and pericytes in mice with experimental autoimmune encephalomylities
Background & Objective: Multiple sclerosis (MS) is a major CNS inflammatory disorder that affects millions of people worldwide. It is known that inflammation, demyelination, and neurodegeneration are linked to the pathogenesis of MS. This disorder is thought to be of autoimmune origin and mediated by inflammatory cells that cross the blood-brain barrier to enter the central nervous system. These cells trigger inflammation, leading to lesion formation characterized by demyelination and neurodegeneration. Of note, neurodegeneration is not restricted to the lesions, and it is global. Although neurodegeneration is more prominent in later stages of MS, it is known to start since the beginning of disease. The exact mechanisms of neurodegeneration are still unclear. Precise regulation of the cerebrovascular function is critical for the brain health, and it is regulated by the neurovascular unit (NVU). Pericytes are important elements of the neurovascular unit (NVU) and BBB and play essential roles in cerebral blood flow regulation. The interaction between pericytes and endothelial cells enables rapid and efficient communication, regulating cerebral blood flow (CBF) through a process called neurovascular coupling (NVC) at the capillary level. NVU function and pericytes are adversely affected in Alzheimer's disease. However, the specific roles of NVC and pericytes and their connection to neurodegeneration in MS is not known. We hypothesize that cortical pericytes are affected globally through soluble factors released by inflammatory cells leading to NVU dysfunction and neurodegeneration. In this project, our aim is to reveal whether vascular dysfunction contributes to cortical neurodegeneration in the experimental autoimmune encephalomyelitis (EAE) model, which is widely accepted as an animal model of MS. Methods: Following chronic cranial window opening and habituation in C57BL6/J mice, we induced EAE model by injecting MOG peptides. Weight changes and clinical symptoms were tracked and scored for 26 days after induction. We measured cerebrovascular reactivity (CVR) by blowing air on the whisker pad and applying 5% hypercapnia while the animals were awake and their heads were fixed in three different times: pre-injection, preclinical stage and clinical peak period. We performed the measurements with both laser speckled contrast imaging (LSCI, Perimed) and a custom-made internal optical signal imaging (IOSI) system that was developed by us for that project. We also examined pericytes, vascular and neural cells by immunofluorescence staining and confocal imaging. Results: We detected by both LSCI (after 5% hypercapnia application) and IOSI (after whisker pad stimulation) that CVR was decreased at the peak time of inflammation in the EAE group compared to the controls (p<0.05 and p<0.01, respectively). In histological examinations, we found a significant increase in vascular coverage of pericytes in both cortex and hippocampus in the EAE group (p<0.001). In parallel, we detected multiple foci with loss of NeuN reactivity especially in the subpial and intracortical areas in the EAE group (p<0.05). We also found loss of NeuN reactivity in the ventral horns of the thoracic spinal cord section in the EAE group (p<0.05). Moreover, SMI-32 staining revealed neurite loss in the cortex and hippocampus of EAE mice (p<0.01). In addition, we observed IgG deposition on luminal side of some vessels and also in the parenchyma in both cortex (p<0.04) and hippocampus (p<0.04). We found that pericyte morphology was also impaired in these vessels. Furthermore, we detected decreased staining of three vascular markers, namely tLectin, CD31 and CD105, in cortex of EAE mice. Interestingly, there we did not detect any change in the hippocampus, or GM and WM of the spinal cord. Finally, we detected that microglia are activated diffusely throughout the cortex, some of which were microvessel-associated microglia. Conclusion and comment: Our findings show for the first time in the literature that cortical NVU function and pericytes are adversely affected during EAE. In parallel, neurons, microvessels and microglia were also diffusely affected throughout the cortex. As there is little or no lesion formation in the cortex of mice with EAE, these findings show that cortical structures are diffusely affected by the soluble factors released by inflammatory cells. Our findings bring novel insights into the mechanisms of global neurodegeneration seen in the so called "normal-appearing gray matter" in people with MS. In the future, the development of NVU-preserving treatments could be used to prevent neurodegeneration in MS.
Single-cell multi-OMICs and functional immune profiling reveal increased innateness and interferon-driven pathways in Behçet's disease skin and blood
Behçet's Disease (BD) is a chronic, multi-system inflammatory disorder with both autoimmune and autoinflammatory features, arising in genetically predisposed individuals exposed to environmental triggers. While prior studies have largely focused on immune dysfunctions in peripheral blood, including increased Th17, Th1, and cytotoxic CD8+ T cells. Innate immune cells, including natural killer (NK) cells and γδ T cells have also been implicated in BD pathophysiology. Despite these advances, a significant gap remains in understanding the immune landscape of BD, particularly in affected skin tissues, one of the cardinal sites of disease pathogenesis. To date, no comprehensive study has integrated single-cell, molecular, and functional analyses to characterize immune dysregulation in both the blood and skin of BD patients. To address this gap, we performed single-cell RNA sequencing (scRNAseq), TCR sequencing, flow cytometry, and functional analyses on BD skin tissue and PBMCs, comparing them with healthy controls. Our scRNAseq and flow cytometry analyses revealed significant enrichment of plasmacytoid dendritic cells (pDCs), mucosal-associated invariant T (MAIT) cells, NK cells, ILC3s, and memory B cells in BD skin lesions. These populations were associated with robust type I immune responses and heightened expression of cytotoxic molecules, including granzyme B, granzyme K, and perforin. Effector memory CD4+ and CD8+ T cells exhibited a cytotoxic and inflammatory profile, characterized by increased production of IFN-γ, GZMK, and CCL5, while pathway analysis indicated significant activation of the JAK-STAT signaling pathway. Additionally, myeloid cells demonstrated upregulation of inflammasome-related genes linked to enhanced toll-like receptor signaling, as revealed by scRNAseq. Functional studies showed increased IFN-γ and TNF-α expression in Th, Tc, and MAIT cells in BD skin, contrasting with their decreased expression in blood Th cells. Overall, our findings reveal that innate immune cells and innate T lymphocytes, in conjunction with an activated Th1/Tc1 pathway, play a central role in BD pathogenesis. This study highlights the intricate immune dysregulation underlying BD, offering insights into potential therapeutic targets for this complex disease.
Sistemik skleroz'lu hastalarda kinezyofobinin fonksiyonel durum, yaşam kalitesi, ağrı ve depresyon, modifiye rodnan deri skorlaması ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Sistemik skleroz, yaygın vaskülerdisfonksiyon ve derinin ve iç organların ilerleyici fibrozu ile karakterize kronik multisistemik veotoimmün bir hastalıktır. Yaşam kalitesini bozan, hastalığa bağlı mortalite ve morbiditesi yüksek otoimmünromatizmal hastalıktırveetyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Ağrılı veya tekrar eden yaralanma nedeniyle aşırı hassasiyet ve rahatsız edici duygudan kaynaklanan,fiziksel aktiviteye karşı gelişen korku 'Kinezyofobi' olarak tanımlanır. Bu çalışmada sistemik skleroz ile tanılıhastalarda kinezyofobinin fonksiyonel durum, yaşam kalitesi, ağrı ve depresyon, modifiyerodnan deri skorlaması ile İlişkisinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Şubat 2022 – Eylül 2022 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon AnabilimdalıRomatoloji Polikliniğine başvuran; 18-65 yaş arasında, klinik değerlendirme ve radyolojik tetkikler sonucunda çalışmaya katılmayı kabul eden;çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterlerine uygun sistemik skleroz tanısı almış 40 olgu hasta grubunda; çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterlerine uygun, 18-65 yaş arasında sağlıklı sistemik skleroz tanısı bulunmayan 60 olgu kontrol grubunda olmak üzere, toplam 100 olgu çalışmaya dahil edildi. Kinezyofobiyi değerlendirmek için hastalardave kontrol grubunda TAMPA ölçeği kullanıldı.Hasta grubunda anksiyeteyi değerlendirmek için BeckAnksiyete ölçeği(BDÖ); yaşam kalitesini değerlendirmek için Sağlık Değerlendirmeölçeği(HAQ); fonksiyonel durumu değerlendirmek için Skleroderma Sağlık Değerlendirme Anketi(SSc-HAQ); deri kalınlığını değerlendirmek için ModifiyeRodnan Deri Skoru kullanıldı. Hasta grubu ve kontrol grubu karşılaştırıldığında TAMPA ölçeği hastagrubunda anlamlı olarak saptandı. Korelasyon analizine göre hasta grubundaTAMPA ölçeği; yaş, hastalık süresi, VAS, solunum hastalığı, hastalık ciddiyeti ve BeckAnksiyete ölçeği(BDÖ) arasında anlamlı bir korelasyon göstermiş olup, yaşam kalitesi veModifiyeRodnan Deri Skoru ile anlamlı korelasyon göstermemiştir. Sistemik skleroz hastalarında kinezyofobi, artmış anksiyete, hastalığın süresi, ileri yaş, ağrı düzeyi ve solunum sıkıntısı olması ile ilişkili bulunmaktadır.Kinezyofobiden dolayı oluşan hareketkısıtlılığının devam etmesi ve iyileşmenin sürecinde uzama gibi nedenler ile oluşan yapısalbozukluklarla beraber psikolojik faktörlerin de göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Bu sebepleSSk'lu hastalar tedavi amaçlı değerlendirildiğindemedikal ve fizik tedavi yanında psikolojik destek tedavilerinin de hastalarauygulanması yararlı olabilir. Anahtar kelimeler: Sistemik skleroz, kinezyofobi, anksiyete, yaşamkalitesi, modifiyerodnan deri skoru, fonksiyonel durum.
Otoimmun hepatit hastalarımızın özellikleri
Amaç: Otoimmün hepatit (OİH); karaciğer enzim düzeylerin arttığı, serum immunglobülin düzeylerinin yükseldiği, sıklıkla otoantikorların yüksek titrede pozitif seyrettiği, tipik histolojiyi içeren ve diğer karaciğer hastalıklarının dışlanmasıyla tanısı konulan beraberinde etyolojisi net bilinmeyen bir karaciğer hastalığıdır. Literatürde lupoid hepatit, plazma hücreli hepatit ve otoimmün kronik aktif hepatit gibi birçok farklı şekilde isimlendirilmiştir. Hastalık akut hepatit kliniği ile başlayabileceği gibi kronik karaciğer hastalığı şeklinde seyir gösterirken siroza da ilerleyebilir. Bu çalışmada kliniğimizde OİH tanısı konulmuş olan hastaların tanı anındaki demografik, klinik özelliklerini, laboratuvar parametrelerini, verilen tedavileri ve tedavi yanıtlarını araştırmayı ve bunları literatür verileriyle karşılaştırmayı hedefledik. Yöntem: Bu çalışmada 1 Ocak 2010-1 Ocak 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde OİH tanısı konulmuş 62 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların tanı anındaki genel özellikleri, laboratuvar değerleri, otoantikor düzeyleri, ek otoimmün hastalık varlığı, karaciğer histolojisi, tedavi durumu ve tedavi yanıtları, ortalama takip süresi, ortalama ve ortanca sağkalım süreleri araştırıldı. Bulgular: Hastaların 57'si (%91,9) kadın 5'i (%8,1) erkekti. Kadın erkek oranı 11,4/1 olarak bulundu. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 34,76±14,9 iken ortanca yaş 35,5 (4-69) olarak bulundu. Hastaların ortalama izlem süresi 31,4 ay (±24) ortanca izlem süresi 24 ay (1-60) olarak saptandı. Tip 1 OİH %61,2 olarak, Tip 2 OİH %5 olarak, overlap sendromlar %12,8 olarak ve seronegatif otoimmün hepatit %21 olarak saptandı. OİH sınıflamasında en sık tip 1 varyantının görüldüğü ve seronegatif otoimmün hepatit sıklığının da göz ardı edilmemesi gerektiği görülmüştür. Otoantikolardan en sık ANA (%71,6) pozitif olarak saptandı. OİH hastalarına eşlik eden diğer otoimmün hastalıklarına baktığımızda en sık eşlik eden hastalığın otoimmün tiroidit olduğu saptandı (%11,3). ALT ve/veya AST'nin 10 kattan fazla arttığı hasta sayısı 34 (%54,8) olarak saptandı. Aminotransferaz düzeylerinin 10 kattan fazla artışı istatistiksel olarak anlamlı şekilde kadınlarda daha fazla görüldü. (p<0,05). Histolojik olarak interface hepatit %100 olarak, lenfoplazmositer infiltrasyon %59,5 olarak, rozet formasyonu %19,4 olarak görüldü. Ayrıca biliyer değişiklikler de %22,6 oranında eşlik ettiği görüldü. Tanı esnasında 19 (%30,6) hastada karaciğer sirozu saptandı, bu durum karaciğer siroz ile başvuran hastada OİH tanısının etyolojide akla gelmesi gerektiğini göstermektedir. Tedavi verilen hastaların %58'i (36) komplet yanıt verirken %22,5'i (14) kısmi yanıt, %9,6'sı (6) yanıtsız olarak saptandı. Komplet yanıt elde edilen hastaların tam remisyona ulaşma süresi ortalama 11,78 ay olarak saptandı. Komplet yanıt elde edilen 36 hastanın 22'sinde (%61) relaps gözlendi. Hastaların enzim, bilirubin ve IgG takiplerine baktığımızda tedavinin birinci ayından itibaren düşmeler saptandı. ALT, AST, ALP, IgG'de 1. ayın sonunda anlamlı düşüş saptanırken, total bilirubinde anlamlı düşüş 3. ayın sonunda saptandı. (p<0,05). Tedavi öncesi ve sonrası kesin ve muhtemel tanılı hastaların istatistiksel olarak anlamlı şekilde birbirine dönüştüğü saptandı. (p<0,05). Çalışmaya alınan hastaların 2'sinin (%3,2) hayatta olmadığı 60'ının (%96,8) sağ olduğu saptandı. Hastaların ortalama sağkalım süresi 105 ay (standart sapma: 2,1; CI:101,5-110) iken ortanca sağkalım süresine ulaşılamadı. Hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %92 olarak bulundu. Sonuç: OİH esasen bir dışlama tanısıdır, kadınlarda daha sık görülür. Bizim çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak kadın baskınlığı ön plandaydı. Tip 1 OİH tablosunun sıklığı, otoantikor olarak ANA varlığı ve tanıdaki karaciğer siroz oranları literatür ile uyumlu bulundu. Esasen karaciğer fonksiyon testleri bozukluğu veya karaciğer sirozu ile gelen hastanın etyolojisinde otoimmün hepatitin de düşünülmesi gerekmektedir. Çünkü OİH tedaviye iyi cevap veren ve tedaviyle OİH hastaların uzun süre remisyonda takip edilebileceği unutulmamalıdır. Anahtar kelimeler: Otoimmün hepatit, ANA, siroz
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran hastalarda saptanan otoimmün büllöz hastalıklar
Giriş ve Amaç: Otoimmün büllöz hastalıklar (OBH) deride ve/veya mukozalarda bulunan çeşitli otoantijenlere karşı otoantikorların oluşması sonucunda klinik olarak başta oral mukoza olmak üzere mukozalarda ve/veya deride vezikülobüllöz lezyonlarla karakterize nadir görülen bir grup hastalıktır. Bizim amacımız bir yıllık süre zarfında dermatoloji polikliniğine başvuran ve/veya dermatoloji kliniğine kabul edilen hastalarda saptanan yeni tanı almış tüm otoimmün büllöz hastalıkları sayı ve oran olarak tespit etmekti. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yer alan referans merkezlerden biri olarak kabul edildiğinden yürüttüğümüz bu çalışma ile Diyarbakır ve çevre illerde otoimmün büllöz hastalıkların yıllık insidansı ve epidemiyolojisi hakkında bilgi edinilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 4 Mayıs 2020-4 Mayıs 2021 tarihleri arasındaki bir yıllık periyotta Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran ve/veya dermatoloji kliniğinde yatarak tedavi gören, yaş sınırlaması ve herhangi bir dışlama kriteri olmaksızın ilk kez otoimmün büllöz hastalık tanısı almış, bilgilendirilmiş gönüllü olur formu imzalayan toplam 52 hasta değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışma ile belirtilen süre zarfında ilk kez otoimmün büllöz hastalık tanısı alan toplam 52 hasta değerlendirildi. Hastaların 27'sinin kadın (%51,9), 25'inin erkek (%48,1) ve yaş ortalamalarının 52,67±25,262 (yıl) olduğu saptandı. Olguların 28'i (%53,8) pemfigus, 24'ü ise (%46,2) pemfigoid grubundaydı. Otoimmün büllöz hastalıklar alt gruplarına göre incelendiğinde; pemfigus grubunda 22 hastanın (%42,3) pemfigus vulgaris, 5 hastanın (%9,6) pemfigus foliaseus, 1 hastanın (%1,9) paraneoplastik pemfigus olduğu, pemfigoid grubunda ise 19 hastanın (%36,5) büllöz pemfigoid, 3 hastanın (%5,8) lineer IgA dermatozu, 1 hastanın (%1,9) edinsel epidermolizis bülloza, 1 hastanın (%1,9) ise çocukluk çağının kronik büllöz dermatozu olduğu saptandı. Çalışmamızda polikliniğimize başvuran hastalarda en sık saptanan otoimmün büllöz hastalık (OBH) %42,3'lük oran ile pemfigus vulgaris, ikinci en sık %36,5'lik oran ile büllöz pemfigoid olmuştur. Tüm pemfigus olgularının büllöz pemfigoid olgularına oranı 1,47 olarak saptandı. Pemfigus vulgaris hastalarının 9'u, büllöz pemfigoid hastalarının 12'si Diyarbakır ilinde ikamet ediyordu. Diyarbakır ilinde pemfigus vulgaris insidansının en az milyonda 5,00, büllöz pemfigoid insidansının ise en az milyonda 6,66 olduğu saptandı. Büllöz pemfigoid hastalarının yaş ortalamasının 72,84±10,495 (yıl), pemfigus vulgaris hastalarının yaş ortalamasının 42,55±19,680 (yıl) olduğu saptanmıştır. Olgular otoimmün büllöz hastalığa eşlik eden diğer hastalıklar açısından incelendiğinde; %23,1'inde hipertansiyon, %21,2'sinde endokrinopati, %9,6'sında kardiyolojik hastalık, %5,8'inde nörolojik hastalık, %5,8'inde astım/KOAH, %3,8'inde diğer deri hastalıkları, %1,9'unda malignite ve %1,9'unda hematolojik hastalıklar mevcut idi. Büllöz pemfigoid ile hipertansiyon, endokrinopatiler, kardiyolojik hastalıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,05). Pemfigus vulgaris ile hipertansiyon, endokrinopatiler, kardiyolojik hastalıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,05). Sonuçlar: Literatürde pemfigus ve pemfigoid grubu hastalıkları komorbid durumlarıyla birlikte birbirleriyle karşılaştıran, prospektif olarak yürütülmüş nadir epidemiyolojik çalışma mevcuttur. Yürüttüğümüz bu çalışma, Diyarbakır ve çevre illerde görülen otoimmün büllöz hastalıkların yıllık insidansı ve epidemiyolojisi hakkında katkı sağlamıştır. Büllöz pemfigoidin yaşlı popülasyonda gelişiyor olması ve aynı zamanda bu popülasyondaki tıbbi komorbiditelerin daha yüksek bir prevalansa sahip olması, bu hastalıkların neden bir arada görüldüğünü açıklayabilir; yine de patogenezlerinde bazı ortak yolakların yer alıp almadığı araştırmaya açık bir konudur. Pemfigoid ve pemfiguslu hastalarda bazı hastalıkların ortak patofizyolojik yolaklar nedeniyle daha yaygın olup olmadığını veya tamamen tesadüfi olup olmadığını anlamak için daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Otoimmün büllöz hastalık, pemfigus, pemfigoid, epidemiyoloji
İndirektimmünfloresan yöntemi ile çalışılan antinükleerantikor sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
2018-2021 yılları arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Laboratuvarı'na gelen hasta serum örneklerinden ANA (Anti nükleer Antikor) testi istenen 8957 hastanın IIF (İndirekt İmmünfloresan) yöntemi ile çalışılan ANA sonuçları retrospektif olarak iki basamakta incelendi. Birinci basamakta tüm hastalar cinsiyet, yaş, poliklinik ve genel pozitif-negatif sonuçlarına, ikinci basamakta pozitif örnekler kendi arasında patern çeşitliliğine göre; cinsiyet, yaş, poliklinik açısından ayrıntılı olarak incelendi. Çalışmaya alınan 6050'si (%6,54) kadın, 2907'si (%32,46) erkek olmak üzere toplam 8957 hasta serumunun 2919'unda (%33) ANA pozitif, 6038'inin (% 67) ANA sonucu negatif olarak saptandı. En fazla ANA istenen hasta yaş grubu 35-49 yaş aralığında, en fazla ANA istemi ve en sık pozitiflik oranı da kadınlarda görüldü. Polikliniklere göre en fazla ANA istemi 2971 (%33,2) oranı ile İç Hastalıkları polikliniğinden olduğu saptandı. En fazla pozitiflik 1014 (%38,1) oranı ile Romatoloji kliniğinde görüldü. Paternler arasında 1245 (%13,9) oranı ile her iki cinsiyette, tüm yaş gruplarında ve tüm polikliniklerden gelen örneklerde benekli patern ilk sırada yer aldı. Bunu yoğun ince benekli patern, homojen patern ve sentromer patern izledi. Gereksiz ANA testi çalışılması sağlık hizmeti maliyetlerinde artışa sebep olduğu için bu gibi test istemlerinin daha çok klinik açıdan anlamlı bölümler tarafından yapılmasının gerektiği düşünüldü. ANAHTAR KELİMELER: Antinükleer Antikor (ANA), İndirekt immünfloresan Yöntemi (IIF), patern, antikor, Otoimmün Hastalık (OİH).
Otoimmün tiroid hastalıklarında tiroid sintigrafisi bulguları ile ARFİ-elastografi bulgularının karşılaştırılması
Otoimmün tiroid hastalıkları toplumda sık görülmekte ve çoğunlukla benzer klinik ve laboratuvar tablolarla ortaya çıkmaktadır. Otoimmün tiroid hastalıklarının tanı ve takibinde tiroid sintigrafisi sık kullanılan bir görüntüleme yöntemi olup, kantitatif değerlendirmeye de olanak sağlamaktadır. ARFI (Acoustıc radiation force impulse) elastografi ise ses dalgasının dokuda yayılım hızını göz önüne alarak doku sertliğinin kantitatif olarak ölçülebilesine olanak sağlayan yeni bir USG (ultrasonografi) modalitesidir. Bu çalışmada amacımız; tiroid bezinden elde edilen ARFI elastografik ve sintigrafik kantitatif verileri karşılaştırmak ve ARFI elastografik ölçümlerin otoimmün tiroid hastalıklarının tanısındaki diagnostik etkinliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 24 Graves hastası, 15 Hashimoto hastası ve 22 kontrol vakası olmak üzere toplam 61 (41 kadın; 20 erkek) kişi dahil ettik. Hastaların yaş ortalaması 33.9 ± 10.9 yıl idi. Tiroid bezlerinde nodül bulunan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Tc 99m Perteknetat ile tiroid uptake yapıldı ve ARFI elastografi ile tiroid bezinin ortalama elastografi skoru belirlendi. Her iki hasta grubunun bulguları kontrol grubu ve birbirleri ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Tiroid uptake testi için; iki hasta grubu arasında (p< 0.001) ve her iki hasta grubu ile kontrol grubu arasında (Hashimoto grubu için p< 0.001; Graves için p< 0.001) istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Ancak ARFI yöntemi için; iki hasta grubu arasında (p: 0.336) ve her iki hasta grubu ile kontrol grubu arasında (Hashimoto grubu için p: 0.14, Graves için p: 0.08) istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tc 99m Perteknetat uptake değerleri ve ARFI değerleri arasında zayıf düzeyli korelasyon saptandı (p: 0.048, r: 0.255). Sonuç olarak, otoimmün tiroid hastalıklarının tanısında; tiroid sintigrafisi ve tiroid uptake verileri oldukça değerli olup, ARFI-elastosonografik ölçümlerin bu sintigrafik verilerin yerini alması pek mümkün gözükmemektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Tiroid sintigrafisi, Tiroid uptake, ARFİ, Graves hastalığı, Hashimoto hastalığı
Sistemik sklerozis hastalarında serum SCUBE (signal peptide-cub-EGF domain-containing protein) 1,2 ve 3 seviyesinin; klinik bulgularla ve ultrasografik deri kalınlığı ile olan ilişkisinin araştırılması
Sitemik skleroz etyolojisi bilinmeyen, kronik, multisistemik, otoimmün bir hastalıktır. Patogenezinin vaskülopati, immün aktivasyon ve fibrozis triadından meydana geldiği kabul edilmektedir. Ancak patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Signal peptide-CUB-EGF domain-containing protein (SCUBE); sekretuar veya memran proteinleri olarak bilinen, yeni tanımlanmış bir protein ailesidir. Anjiyogenez ve inflamasyon ile ilişkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada Sistemik skleroz'da serum SCUBE-1, SCUBE-2 ve SCUBE-3 seviyesinin; klinik bulgularla ve ultrasonografik deri kalınlığı ile olan ilişkisinin araştırılmasını amaçladık. Çalışmaya ACR/EULAR 2013 skleroderma sınıflama kriterlerini karşılayan 30 hasta ve yaş-cinsiyet olarak hasta grubuyla uyumlu olan, bilinen hastalığı olmayan 44 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde; Valentini hastalık aktivite indeksi, modifiye Rodnan deri skorlaması, Duruöz el indeksi, HAQ stanford sağlık değerlendirme anketi ve SF-36 formları kullanıldı. Eş zamanlı olarak ultrasonografik deri kalınlığı ölçümleri yapıldı. Serum SCUBE düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Sistemik sklerozlu hastaların serum SCUBE düzeyleri ile kontrol grubunun serum SCUBE düzeyleri arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı (SCUBE-1 için p:0.126, SCUEB-2 için p:0.176, SCUBE-3 için p:0.195). Yapılan korelasyon analizlerinde serum SCUBE-1 düzeyi ile FEV-1 arasında negatif korelasyon (p:0.036); serum SCUBE-2 düzeyi ile Duruöz el indeksi arasında pozitif korelasyon (p:0.029), zorlu vital kapasite (FVC) değeri arasında negatif korelasyon (p:0,032), Karbonmonoksit difüzyon kapasitesi (DLCO) değeri arasında anlamlılık düzeyine yaklaşan negatif korelasyon (p:0.054), hemoglobin düzeyi arasında negatif korelasyon (p:0.01) ve serum C4 düzeyi arasında pozitif korelasyon (p:0.04); serum SCUBE-3 ile ekokardiyografik pulmoner arter basıncı arasında negatif korelasyon (p:0.014) ve CK düzeyi arasında pozitif korelasyon (p:0.04) izlenmiştir. Serum SCUBE düzeyleri ile ultrasonografik deri kalınlıkları arasında korelasyon izlenmemiştir. Ancak ultrasonografik deri kalınlığı ile modifiye Rodnan deri skoru arasında pozitif korelasyon (p:0.001) izlenmiştir. Sonuç olarak; serum SCUBE düzeylerinin sistemik skleroz patogenezindeki rollerini araştırdığımız çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi. Serum SCUBE düzeyleri bazı klinik ve laboratuvar parametreler arasında korelasyon izlendi. Bu moleküllerin sistemik skleroz seyrinde ve patogenezinde katkısının daha iyi anlaşılması için yeni klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tip 1 Diyabetes Mellituslu hastalarda otoimmun hastalıkların değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Tip 1 diabetes mellitus immun, genetik ve çevresel faktörlerin kompleks etkileşimiyle ortaya çıkan otoimmun bir bozukluktur. Bu çalışmada amacımız; Tip 1 DM' a sıklıkla eşlik eden iki otoimmun hastalık olan otoimmun tiroidit ve çölyak hastalığını incelemektir.Olgular ve Yöntemler: Çalışmaya Tip 1 DM tanısı almış 30 olgu alındı ve olguların dosyaları geriye dönüşlü olarak incelendi. Dosyalardan, olguların tanı yaşı, boy, ağırlık, Tanner evreleri, diyabet süresi, HbA1c, sedim, GAD, anti-TG, anti TPO, anti-gliadin, anti-endomizyum antikorları verileri alındı. Olguların 18'i kız (%60), 12'si erkek (%40) idi. Olguların tümü insülin tedavisi almaktaydı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 9.53±2.90 idi.GAD antikorları 10 hastada (%33.3), Anti-TPO antikorları 6 hastada (% 20), anti-TG antikorları 3 hastada (% 10), anti gliadin antikorları 2 hastada (%6.6), anti-endomizyum antikorları 2 hastada (%6.6) pozitif bulundu. Anti-TPO pozitif tespit edilen hastaların 4'üne otoimmun tiroidit (%13.3) tanısı konuldu. Hastalardan biri (%3.3) hipotroidi nedeniyle ilaç kullanmaktaydı. Anti TPO ve anti-TG pozitifliği ile otoimmun tiroidit gelişimi istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.005). Anti-TPO pozitifliği ile yaş, BMI, diabet yaşı, TSH, FT3, FT4, tedavi dozu, HbA1c ve sedim değerlerinin dağılımı açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Anti-TG pozitifliği ile yaş, diabet yaşı, TSH, FT3, FT4, tedavi dozu ve HbA1c değerlerinin dağılımı açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamasına rağmen BMI indeksi ve sedim değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anti-endomizyum antikorları pozitif olan hastaların daha önceden yapılan ince barsak biyopsisi histopatolojik olarak çölyak hastalığıyla uyumluydu. Böylelikle çölyak hastalığı 2 hastada (%6.6) tespit edildi.Sonuçlar: Tip 1 diyabetik hastalarda otoimmün tiridit ve çölyak hastalığı sıklığının artmış olduğu görülmüştür. Tip 1 diabetes mellitus tanılı hastaların rutin değerlendirilmesinde bu iki hastalığın göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bunun için en iyi ve hızlı değerlendirme yolu otoantikorların serolojik olarak çalışılmasıdır.Anahtar Kelimeler: Tip 1 DM , otoimmun tiroidit, çölyak hastalığı