Kidney diseases
554 theses under this subject heading
Eritropoetin dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında kemik iliği bulgularının değerlendirilmesi
Giriş: Kronik böbrek hastalığında (KBH), anemi sık karşılaşılan önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. KBH'de aneminin birçok sebebi olsada esas sebep eritropoetinin göreceli eksikliğidir. Kidney Disease Improving Global Outcomes (KDIGO) Clinical Practice Guideline for Anemia in Chronic Kidney Disease 2012 kılavuzunda, yeterli demir depoları olan, renal anemili hastalarda eritropoezi uyarıcı ajanlar (ESA) ile tedavi önerilmekte ve hemoglobin hedefi olarak ise 10-11,5 g/dl hedeflenmektedir. ESA tedavisi alan hastalarda kazanılmış ESA direnci önemli bir problemdir. Bu çalışmada amaç, KDIGO 2012 ilgili kılavuzuna göre, kazanılmış ESA dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında, kemik iliği bulgularının incelenmesidir. Materyal/ metod: Ocak 2012-Mart 2020 tarihleri arasında kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz programında olan 210 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Optimum dozda ESA almakta iken, KDIGO kılavuzuna göre kazanılmış ESA direnci olan hastaların, hasta, hastalık ve kemik iliği örnekleme sonuçları analiz edildi. Kemik iliği biyopsi sonucuna göre hastalar, displazisi olan ve olmayan, hematolojik hastalık tanısı olan ve olmayan olmak üzere alt gruplara ayrıldı ve gruplar arasında sağ kalım analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmada 26 hasta değerlendirildi. Ortanca yaş 60 yıl (25- 90) olan grubun, 17'si (%65.4) erkekti ve hemodiyaliz tedavisi ortanca süresi 27.5 ay (12- 102) olarak saptandı. Hastaların ortanca hemoglobin değeri 9.10 g/dl (6.6- 9.9), ortanca ferritin değeri 1103.5 ng/ml (235- 3633) olarak tespit edildi. Kemik iliği biyopsi bulgularında %26.9'unda kemik iliği demir yükü tespit edilirken, %26.9'unda kemik iliği fibrozis bulgusu tespit edildi. 10 hastada (%38.5) displazi tespit edilirken, bunlardan 5 tanesi hematolojik tanı aldı. Hematolojik tanısı olan hastalar ile olmayanlar arasında sağ kalım analizi yapıldığında, hematolojik patolojisi olan grup aleyhine sağkalım açısından farklılık gözlendi (p = 0.045). Sonuç: Kemik iliği yetmezliği veya benzeri hematolojik hastalıkların erken tanısının konulup sıkı takibinin yapılmasının, hastalık sağ kalımını etkileyebileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, ESA direnci, kemik iliği bulguları, anemi
Proliferatif veya nonproliferatif lupus nefriti gelişen sistemik lupus eritematozuslu hastaların uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması
Sitemik lupus eritematozus (SLE), alevlenmeler ve remisyonlarla seyreden birçok organ ve sistemi tutabilen otoinflamatuar bir hastalıktır. Patogenezinde genetik faktörler, çevresel ajanlar, hormonal faktörler ve birtakım otoantikorlar sorumlu tutulmuştur. SLE'nin önemli bir morbidite ve mortalite sebebi lupus nefritidir. Lupus nefritinin (LN) sınıflandırması tedavi rejimi ve prognozda önemli bir faktördür. Çalışmamızda, kliniğimizde takip edilmiş 55 LN'li hastanın geriye dönük uzun dönem sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık. Hastaların demografik özellikleri, soygeçmişleri, semptom ve klinik bulguları, görüntülemeleri, laboratuvar bulguları, böbrek biyopsi sonuçları, nefritli hastaların aldıkları tedavi rejimleri ve uzun dönem sonuçları incelendik. Hastalarımız arasında en sık sınıf 4 LN görüldü. Erkek hastalarda daha çok proliferatif lupus nefriti geliştiği, proliferatif lupus nefritinde daha az tam remisyon, daha çok relaps ve son dönem böbrek yetmezliğine (SDBY) ilerleme dikkat çekti. SDBY ilerleyen hastaların tümü proliferatif gruptaydı. Standart tedavi rejimleri uygulanan lupus nefritli hastalarımızdan sınıf 2 ve 5 LN noproliferatif grupta iyi uzun dönem sonuçlar alınırken, proliferatif LN'li hastalarda antiinflamatuvar ve immün supresif tedaviye rağmen %12 oranında SDBY ilerleme görüldü. Proliferatif LN'nin etiyopatogenezinin aydınlatılması ve bu doğrultuda yeni tedavi rejimlerinin geliştirilmesiyle daha olumlu uzun dönem sonuçların elde edilebileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: lupus nefriti, lupus nefritinde prognoz, lupus nefritinde tedavi
Rutin hemodiyaliz uygulanan hastalarda mevsimsellik ve diyet alımına bağlı sıvı elektrolit ve asit baz değişikliklerinin değerlendirilmesi
Son dönem böbrek hastalığı (SDBH) olan bireylerde ilerleyici renal fonksiyon kaybı çoklu elektrolit düzensizliklerine sebep olur. Mevsimsel değişikliklerin insan fizyolojisine geniş bir etkisi vardır ve diyet davranışını belirlemektedir. Toplumda yaygın olarak kutlanan özel günlerde de diyet değişikliklerinin olduğu bilinmektedir. Mevsimlere bağlı fizyolojik değişiklikler ve diyet alımında farklılıklar SDBH'lı bireylerde asit-baz ve elektrolit dengesini etkileyebilmektedir. Çalışmamızda Eskişehir'deki dört farklı hemodiyaliz ünitesinde haftada üç gün rutin hemodiyaliz alan hastaların 2021 yılına ait bir yıllık verileri retrospektif olarak değerlendirildi. 168 hastaya ait toplam 35 parametre (hematolojik, biyokimyasal ve klinik parametreler) ele alındı. Parametreler ile aylar, mevsimler ve özel günler (dini bayramlar ve yılbaşı) arasındaki ilişki uygun istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Diyaliz giriş potasyumu en yüksek temmuzda (5,342 ± 0,054 mEq/L) idi. Diyaliz giriş potasyum değeri 5,5 mEq/L ve üzerinde olan hastalar en yüksek sayı ve oranda temmuz ayında (n=68, %40,5) saptandı. Fosfor değerinin ocak ayında (4,875 ± 0,087 mg/dL) en yüksek olduğu görüldü. Fosfor değerinin 5,5 mEq/L ve üzerinde olduğu hastalar en yüksek sayı ve oranda şubatta (n=51, %30,4) idi. En az kilo artışı ağustosta (2,08 ± 0,083 kg) saptandı. Bikarbonat değerleri arasında mevsimsel fark izlenmedi (p>0,05). SDBH'lı bireylerde elektrolit ve asit baz düzensizliklerinin yaşamsal etkileri olabilmektedir. Bu nedenle farklı mevsim dönemleri ile bayramlar ve yılbaşı gibi özel günlerde hastaların potasyum ve fosfor düşürücü medikal tedavi seçeneklerini gözden geçirmek gerekmektedir.
SAPD hastalarında plazma ve diyalizat NtproBNP düzeyleri ve klinik önemi
GİRİŞBrain Natrüretik peptid(BNP) ve N-TerminalproBrain Natriüretik Peptid(NTproBNP) aynı molekülün alt parçaları olup kana eşit molar konsantrasyondasalınırlar. Her iki molekül de kalp hastalıklarının tanısında ve hastaların risk durumununbelirlenmesinde kulanılırlar.AMAÇBu çalışma, öncelikli olarak, PD hastalarında, plazma ve diyalizat NTproBNPilişkisini, ikincil olarak da palzma ve diyalizat NTproBNP konsantrasyonlarınınhastaların klinik ve laboratuar verileriyle ilişkisini araştırmak amacıyla düzenlendi.YÖNTEMTurgut Özal Tıp Merkezi Nefroloji kliniğinde takip edilen 44 periton diyalizhastasından (19 erkek 25 kadın ) eşzamanlı olarak alınan plazma ve diyalizatörneklerinde NTproBNP tayini yapıldı. Diğer klinik ve laboratuar veriler hastadosyalarından alındı. Veriler standart istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi.BULGULARBütün plazma ve diyalizat örneklerinde NTproBNP tespit edilebildi. Medianplazma NTproBNP 3327, diyalizat NTproBNP 510 ve plazma/diyalizat (P/D)NTproBNP oranı ortalama 5.5±0.5 olarak bulundu. Deneklerdeki P/D oranları sabitdeğildi; her ölçümde farklı bulundu. Log10plazma ve Log10diyalizat NTproBNPdüzeyleri arasında yüksek düzeyde korelasyon tespit edildi (r = 0,928, p=0001, R2 =0,861). Plazma NTproBNP düzeyi 300 pg/mL'den düşük olan hasta oranı %6,8, 2000- 28 -pg/mL'den büyük olan hasta oranı %64 idi. Median plazma ve diyalizat NTproBNPdüzeyleri membran geçirgenliğine göre, büyükten küçüğe doğru şu şekilde idi: Yüksekgeçirgen (YG)>yüksek orta geçirgen (YOG)>düşük orta geçirgen (DOG). YG ve DOGgurupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Log10plazmaNTproBNP veLog10diyalizat NTproBNP düzeyleri ile ortalama arter basıncı, serum sodyum vealbümin arasındaki korelasyon katsayılarıve istatistiksel önemlilik düzeyleri benzerdi.SONUÇDiyalizat NTproBNP, kendi plazma eşdeğerinin sağladığı yararların tamamınısağlama potansiyeline sahiptir. Yüksek geçirgenliğe sahip membran yapısındakihastalarda NTproBNPkonsantrasyonu daha yüksek bulunmuştur; bu bulgu, peritondiyaliz hastalarında alt guruplardaki risk durumunu belirlemede faydalı olabilir.
Son dönem böbrek yetmezliği nedeni ile periton diyalizi alan hasta grubunda hipertansif retinopati ile plazma BNP düzeylerinin ilişkisi
AMAÇ: SDBY nedeni ile periton diyalizi alan hasta grubunda hipertansif retinopati ile plazma BNP düzeylerinin ilişkisini araştırmak. GEREÇ ve YÖNTEM: SDBY nedeni ile PD uygulanan 29 hasta ve kontrol grubu olan 29 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, diyalize girdikleri süre, KBY süresi, sistolik ve diyastolik kan basınçları, idrar miktarı kaydedildi. Tüm hastaların görme keskinliği, göz içi basınç değerleri ve fundus muayeneleri yapıldı. Fundus muayenesinde Keith, Wagener and Barker sınıflamasına göre hipertansif retinopati değerlendirildi. Ek olarak kan örneklerinde NT-proBNP düzeyleri değerlendirildi. NT-proBNP düzeyleri İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Biyokimya Laboratuvarında İmmulite 2000 hormon analizör cihazında çalışıldı. Yöntem olarak, immunoassey yöntemlerden olan kemiluminesans kullanıldı. BULGULAR: Ortalama yaşları 53±15,7 olan SDBY nedeni ile PD alan 29 hasta değerlendirildi. Ortalama 5 yıl (3-20 yıl) süre ile KBY tanısıyla takip edilen hastalar ortalama 4 yıldır (7 ay-14 yıl) KBY nedeni ile PD tedavisi görmekteydiler. Ortalama idrar miktarı 400cc ( 0-1500cc) idi. Ayrıca hasta grubunda ortalama sistolik kan basıncı 140±24 mmHg ve diyastolik kan basıncı 80±13 mmHg olarak değerlendirildi. Hasta ve kontrol gurubu arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı fark yoktu. BNP düzeyleri bakımından hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edildi. Kontrol gurubunda ortalama plazma NT-proBNP düzeyi 42,80(20-468) pg/ml iken periton diyalizi hastalarında 5921(300-35000) pg/ml olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen 29 periton diyalizi hastasının 58 gözü hipertansif retinopati açısından 3 gruba ayrıldı. 1.Grup, hipertansif retinopatisi olmayan; 2.Grup, grade I hipertansif retinopatisi olan; 3.Grup, grade II hipertansif retinopatisi olan hastalardan oluşmakta idi. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, KBY süresi, idrar miktarı ve sistolik kan basınçları bakımından anlamlı fark tespit edilmedi. Grup 1 ,2 ve 3?de sırası ile diyaliz süresi 6±4 yıl, 5±4 yıl, 3±2 yıl idi. Grup1?de diyaliz süresi en uzun iken grup 3?de diyaliz süresi en kısa tespit edildi. Diyaliz süresi bakımından grup 1 ile 3 ve grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark vardı. Grupların diyastolik kan basınçları ise sırası ile 76±11 mmHg , 77±11 mmHg , 90±14 mmHg idi. Diyastolik kan basınçları bakımından grup 2 ve 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlendi. Grup 1,2 ve 3?de ortalama NT-proBNP değerleri sırası ile 1854, 2775, 10565 pg/ml idi. Grup 1?de BNP değeri en düşük iken grup 3?de en yüksek değer tespit edildi. BNP değerleri bakımından gruplar arası istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. SONUÇ: SDBY hastalarında artmış volüm yükü nedeni ile ortaya çıkan hipertansiyon ile hipertansiyona sekonder gelişen sol ventrikül hipertrofisi ve azalmış renal NP klirensi plazma BNP düzeylerinde artış ile sonuçlanmaktadır. SDBY nedeni ile periton diyalizi alan hastalarda serum NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı oranda yüksek tespit ettik. Bu sonuç daha önceki çalışmalarla uyumlu olarak, KBY bulunan diyaliz hastalarında görülen serum BNP düzeyi artışını desteklemektedir. SDBY hastalarında KKY morbidite ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Prevalansının hipertansif retinopati ile korele olduğu düşünülürse, bu hasta grubunda fundoskopik muayenenin erken dönemde, HT?un derecesi ve end organ hasarını belirlemede büyük önem taşıdığı anlaşılmaktadır. Ayrıca non-invaziv bir yöntem olan serum BNP düzeyi ölçümünün kardiyorenal hastalıkların değerlendirilmesinde yeni bir bakış açısı kazandıracağı, tanısal değerine ilişkin daha detaylı çalışmalarla klinik tanı koymada yararlı bilgi sağlayacağı kanısındayız.
Tek taraflı displastik, hipoplastik, agenetik ve atrofik böbrek hastalığı olan çocuklarda hipertansiyonun yaşam içi kan basıncı izlemi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada displastik/agenezik veya atrofik böbreğe sahip çocuklarda YİKBİ ile hipertansiyonun erken tanınması, gerekli önlemlerin alınması ve tedavilerin başlanması sayesinde ileride doğacak ciddi sorunlardan korunulmasına katkı sağlamak amaçlandı. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada; İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında 1995-2013 yılları arasında takip edilen 9 MKDB?li, 25 URA?lı, 10 atrofik böbrekli ve 5 nefrektomili olup, yaşları 5-18 arasında değişen toplam 49 hasta grubu ve bu gruba yaş, cins, kilo ve boy olarak benzer olup yaşları 6-16 arasında değişen böbrekle ilgili hastalığı olmayan ve hipertansiyon semptomları bulunmayan 30 kontrol grubu seçildi. Her iki grubun da yaş, cins, kilo, boy, BMI?leri kaydedildi. Poliklinikte takipli olan hasta grubunun dosyaları retrospektif olarak incelendi. Gerekli laboratuar verileri ve radyolojik sonuçları kaydedildi. Eksik labaratuar verileri ve radyolojik görüntülemeler yapılarak kaydedildi. Kontrol grubunda yer alan çocuklardan kan, idrar ya da radyolojik görüntüleme istenmedi. Her iki grubun poliklinik şartlarında ölçülen KB değerleri ve YİKBİ ile ölçülen KB değerleri karşılaştırıldı. İstatistiksel analiz SPSS (Statististical Program in Social Sciences) 17.0 yazılım programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Hasta grubundaki kız sayısı 22 (%44,9) erkek sayısı 27 (%55,1) ,kontrol grubunda ise kız sayısı 15 (%50), erkek sayısı ise 15 (%50) idi. YİKBİ?ye göre MKDB?li toplam 9 hastanın 5?inde (%55,5), RA?li hastaların 25`inin 10?unda (%40) , atrofik böbrekli hastaların 10?unun 4?ünde (%40) ve nefrektomili toplam 5 hastanın 2?sinde (%40) hipertansiyon saptandı. Gruplar kendi içlerinde karşılaştırıldı. MKDB?li grubun gece SKB yükü ve 24 saat boyunca ölçülen DKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. RA?li hastaların gece SKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. Atrofik/hipoplazik böbrekli hastaların 24 saat boyunca ölçülen DKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. YİKBİ sonuçlarına göre hasta grubunda maskeli hipertansiyon, kontrol grubunda ise beyaz önlük hipertansiyonu olduğu sonucuna varılmıştır. Sonuç: Çalışmamızda displastik/agenezik veya atrofik böbreğe sahip çocuklarda hipertansiyon sıklığı yüksek bulunmuş olup, gerek hipertansiyonun erken dönemde belirlenip önlem alınması adına gerekse de maskeli hipertansiyon ve beyaz önlük hipertansiyonun tespit edilmesinde YİKBİ?nin önemini bir defa daha göstermiş olduk. Anahtar kelimeler: Agenetik, atrofik, displastik, hipertansiyon, hipoplastik, tek böbrek, YİKBİ.
Primer glomerulonefrite bağlı kronik böbrek hastalığında proteinürinin böbrek fonksiyonlarındaki bozulma üzerine etkilerinin incelenmesi
Amaç: Kronik böbrek hastalığının ilerlemesi çeşitli risk faktörlerinin etkilerine bağlıdır. Proteinüride bu risk faktörlerinin en önemlilerinden biridir. Yapılan çalışmalar incelendiğinde şimdiye kadar KBY'li hastalarda proteinürinin renal progresyona etkisini araştıran sınırlı sayıda çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezlikli hastalarda proteinürinin renal progresyon üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Araştırmamız, için gerekli olan tetkikler, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi dosya arşiv bölümü ve Hastane Otomasyon Sistemi (Enlil) kullanılarak elde edilmiştir. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından etik kurulu onayı alındı. Çalışmaya alınacak hastalardan yazılı onam alındı. Hastaların adı, soyadı, dosya numarası, telefon numarası, yaşı, cinsiyeti, hastalığın başlangıç süresi, varsa biyopsi tarihi, böbrek yetmezliğinin sebebi, komorbit hastalıkları, kullandığı ilaçlar araştırıldı ve çalışma formuna kaydedildi. Www.mdrd.com adresinden hastaların GFH hesaplandı ve çalışma formuna kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 77 erkek, 105 bayan toplam 182 hasta alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 44±15 yıl (17-80) idi. Hastaların 108'i primer glomerülonefrit, 74 ü sekonder glomerülonefrit tanılı idi. Çalışmaya alınan hastalarda proteinüri ve GFH ilişkisi ele alındığında ise proteinüri arttıkça GFH de belirgin düşme tesbit edildiği görüldü. Başlangıçta nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalarda non nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalara göre GFH'daki düşüşün daha fazla olduğu tesbit edildi. Çalışmamızda proteinüri ve serum albümin düzeyi arasındaki ilişkiye bakıldığında, proteinüri artıkça serum albümin düzeyinin azaldığı tesbit edildi. Sonuç: KBY'li hastalarda proteinüri önemli bir progresyon göstergesidir. Proteinüri ve GFH arasında zıt bir ilişki bulunmaktadır. KBY li hastaların takibinde proteinüri önemli bir parametre teşkil etmektedir.
Son dönem böbrek yetmezliği nedeni ile diyaliz tedavisi alan hastalarda selenyum düzeyi ve kognitif fonksiyonlar arasındaki ilişki
Amaç: Kronik böbrek hastalarının (KBH) %16-38'inde geliştiği bildirilen kognitif fonksiyonlarda bozulmanın morbidite ve mortaliteyi artırıcı bir faktör olduğu bilinmektedir. Selenyumun antioksidan etkiyle serbest radikallerin neden olduğu nöronal hasarı önleyerek kognitif bozulmayı engelleyici etki gösterdiği bilinmektedir. Bu çalışmada KBH olanlarda serum selenyum düzeyinin kognitif fonksiyon bozukluğu ve depresyon ile ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve yöntem: Bu klinik kesitsel çalışmaya 20-65 yaş arasında toplam 100 katılımcı [hemodiyaliz tedavisi uygulanan (HD) (n=25), sürekli periton diyaliz tedavisi uygulanan (PD) (n=25), evre 3-4 KBH (n=25), KBH olmayan kontrol grubu (n=25) katılımcı] dahil edildi. Kognitif fonksiyonları değerlendirmek için Standardize Mini Mental Test (sMMT), depresyon varlığının tespiti için ise Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulandı. Eş zamanlı, serum selenyum düzeyi ölçümleri için kan örnekleri alındı. Bulgular: KBH olan hastaların (n=75) %16'sında, diyaliz tedavisi uygulanan hastaların (n=50) %30'unda ve KBH olmayan kontrol grubunun %4'ünde kognitif fonksiyon bozukluğu tespit edilmiştir. HD hastalarının %44'ünde, PD hastalarının %50'sinde, evre 3-4 KBH hastalarının %40'ında ve kontrol grubunun %16'sında orta veya şiddetli depresyon saptanmıştır. KBH olmayan kontrol grubunda sMMT puanları diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek iken (sırasıyla, P<0,001, P<0,001, P<0,001), BDÖ skoru daha düşüktür (P=0,003). Post-hoc test analizlerinde serum selenyum düzeyleri; diyaliz uygulanmayan KBH'lılar ve kontrollerde, HD ve PD gruplarından anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıyla, P=0,001, P<0,001, P<0,001, P<0,001). Serum selenyum düzeyi ile sMMT skorları arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=0,299; P=0,003). Serum selenyum düzeyi ile BDÖ skorları arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,301; P=0,002). Sonuç: KBH hastalarında özellikle diyaliz hastalarında kognitif bozulma ve depresyon sık görülmektedir. Bulgularımız bu hasta popülasyonunda serum selenyum eksikliğinin hem kognitif bozulma hem de depresyon üzerine katkısı olabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, bulgularımız daha kapsamlı araştırmalar ile desteklenmelidir.
Böbrek taşı tedavisinde skopili ve skopisiz iki farklı retrograd intrarenal cerrahi tekniğin karşılaştırılması
Amaç: Ürolitiyazis tedavisinde floroskopisiz RIRS (Retrograd intrarenal cerrahi) tekniği ile rutin kullanılan floroskopili RIRS tekniğini etkinlik ve güvenilirlik açısından karşılaştırmak Çalışma tasarımı: Gözlemsel bir çalışma. Çalışma yeri ve süresi: Hitit Üniversitesi Çorum Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Bölümü, Çorum, Türkiye, Ağustos 2019 ve Ağustos 2020. Metodoloji: RIRS operasyonunda floroskopi kullanılarak yapılan 98 hasta ve floroskopi kullanılmadan yapılan 100 hastanın ameliyat öncesi ve sonrası verileri prospektif olarak değerlendirildi. Operasyon öncesi hasta onamının olmaması, gebelik, pıhtılaşma bozukluğu, aktif üriner sistem enfeksiyon varlığı ve ektopik böbrek gibi anatomik anomalisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Floroskopisiz teknikte floroskopi cihazı ameliyathanede kullanıma hazır halde bulunduruldu ancak tüm manipülasyonlar floroskopi kullanılmadan, direk görüş altında gerçekleştirildi. Floroskopisiz yöntemle başlanıp, floroskopi kullanımı gereken hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Ortalama yaş 48,22 ± 14,42 (18-84) yıl olarak bulundu. Hastaların 129 (% 65,2) erkek, 69'u (% 34,8) kadındı. Ortalama taş boyutu 18,5 ± 2,31 (5-30) mm idi. Taşsızlık oranı ameliyattan sonra floroskopi kullanılan grupta 90 (% 91), floroskopi kullanılmayan grupta 90 (% 90) olgu olarak hesaplandı. Floroskopi kullanılan yöntemde ortalama 8,76 ± 9,50 sn floroskopi kullanılırken, floroskopi kullanılmayan yöntemde hiç kullanılmamıştır. Ameliyat sırasında bir hastamızda (floroskopi kullanılan grupta) clavian 3b komplikasyon görüldü (perirenal hematom) takip ile geriledi. 7 hastada (% 3,6) ateş, 7 hastada (% 3,6) hematüri ve 1 hastada (% 0,05) taş yolu gibi minör komplikasyonlar gelişti. Sonuç: Floroskopisiz rırs yöntemi, rutin uygulanan floroskopili yöntem gibi böbrek taşı tanısı konulan hastalarda endoürologlar tarafından etkin ve güvenli bir şekilde uygulanabilir. Anahtar kelimeler: Retrograt intarenal cerrahi, floroskopi kullanılmayan teknik
Serum gastrin salgılatıcı peptid aktivitesi renal tübülointerstisyel fibrozis için bir belirteç midir?
Amaç: İnterstisyel fibrozis/tübüler atrofi (IFTA) kronik böbrek hastalığının patogenezinde çok önemlidir. Gastrin salgılatıcı peptid (GSP), vücutta artmış fibroblast aktivitesi gibi çeşitli patofizyolojik süreçlerde etkili olan bir nöropeptittir. Çalışmada serum GSP (sGSP) düzeyi ile IFTA varlığı ve şiddeti arasındaki ilişki incelendi. Gereç ve Yöntem: Kesitsel çalışmaya böbrek biyopsisi yapılan 49 hasta [ortalama yaşları 44,1±15 yıl ve 23 (%49,6) erkek], 20 sağlıklı gönüllü [ortalama yaşları 43,4±7,2 yıl ve 8 (%40) erkek] katıldı. Tüm katılımcıların klinik ve laboratuvar özellikleri kayıt edildi. sGSP düzeyi ölçümü Elabscience Human Pro-Gastrin Releasing Peptide ELISA Kit kullanılarak yapıldı. Böbrek doku örneklerinde IFTA şiddetinin yüzdesine göre skorlama sistemi uygulandı. Bulgular: sGSP seviyeleri hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu [30,0 U/L (22,1-48,1) vs 19,7 U/L (15,1-30,3), p=0.004, (Tablo 4)]. Bununla birlikte, IFTA skoru 1 olan grupta sGSP düzeyleri daha düşük tespit edildi, ancak istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı [IFTA skor 1, 2 ve 3+4'te sırasıyla, 38,5 (28,3-65,0); 23,2 (19,5-48,6); 27,2 (22,2-36,5), p=0.090, (Tablo 5)]. sGSP ile proteinüri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif (p=0.012, Tablo 6), IFTA skoru ile istatistiksel anlamlılığa ulaşmayan negatif ilişki bulundu (p=0.168, Tablo 7). Sonuç: Bizim bilgilerimize göre IFTA ve sGSP düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirildiği bu ilk çalışmada, renal hasarlanma ve proteinüri varlığında sGSP düzeyinin yükselebileceği ve IFTA şiddeti ile sGSP arasında zıt ilişki olabileceği gösterildi. Bu zıt ilişki dokudaki şiddetli fibrozis gelişimi sonrası azalan fibroblast aktivitesi ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bulgularımız, IFTA şiddeti ve proteinüri ile sGSP düzeyinin geniş katılımlı çalışmalar ile değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Interstisyel fibrozis/tübüler atrofi, Proteinüri, Kronik böbrek hastalığı, Serum gastrin salgılatıcı peptid
Diyabetik olmayan kronik böbrek hastalarında serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik kan basıncı değişkenliği arasındaki ilişki
Amaç: Hipertansif hastalarda kan basıncı değişkenliğinin kan basıncı düzeyinden bağımsız olarak hedef organ hasarı ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Hiperüriseminin, hipertansiyon gelişiminde bağımsız bir risk faktörü olduğu bilinmekle birlikte kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi henüz netleştirilememiştir. Bu nedenle kronik böbrek hastalarında ürik asit düzeyinin kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi incelenmiştir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 07.07.2021-482) alındıktan sonra başlandı. Çalışmaya evre 2- 4 kronik böbrek hastalığı olan 90 hasta dahil edildi. Serum ürik asit düzeyi kolorimetrik yöntemle ölçüldü. Hastalara AKBÖ cihazı takılarak 24 saat boyunca gündüz 15 dakika, gece 30 dakika aralıklarla kan basıncı ölçümleri alındı. 24 saatlik kan basıncı ölçümlerinden matematiksel ölçümlerle kan basıncı değişkenliğini gösteren ortalama gerçek değişkenlik (ARV) (sistolik, diyastolik ve ortalama arter basıncı) değeri elde edildi. Serum ürik asit düzeyi ile ARV arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bulgular: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,012, p= 0,041, p= 0,044). Kronik böbrek hastalığı evrelerine göre serum ürik asit düzeyi ile kan basıncı değişkenliği arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Yaş ile 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV, gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,030, p= 0,001, p= 0,003). 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri ile vücut kitle indeksi arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,032, p= 0,045, p= 0,014). Hipertansiyon süresi ile tüm ARV değerleri arasında pozitif yönlü korelasyon saptandı (p< 0,001). Sonuç: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif bir korelasyon saptandı. VI Bu sonuçlar eşliğinde, ürik asit yüksekliğinin kronik böbrek hastalığı olanlarda kan basıncı değişkenliğinde bir artışa katkıda bulunabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, Kan Basıncı Değişkenliği, Kronik Böbrek Hastalığı, Serum Ürik Asit
Köpek viseral leishmaniozis'inde böbrek lezyonlarının patogenezisinin araştırılması
Kanin Viseral Leishmaniozis (KVL) zoonoz karakterde protozoal bir enfeksiyondur. Evcil ve yabani karnivorlarda lenfadenitis, osteomyelitis, hepatitis, dermatitis ve nefritis ile seyretmektedir. Leishmaniozis'in tanısında enfekte dokularda amastigotlarının belirlenmesi oldukça önemlidir. Leishmania spesifik poliklonal/monoklonal antikorlar ile yapılan immunohistokimyasal incelemeler ile amastigot antijenlerinin ekspresyonu ortaya konularak hastalığın kesin tanısı gerçekleştirilir. Bu çalışma ile KVL'de böbrek hasarının olası immunpatolojik mekanizmlarının aydınlatılması amaçlanmıştır. Araştırmada, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2002-2015 yılları arasında rutin incelemeye girmiş; histopatolojik/immunohistokimyasal olarak KVL tanısı konulmuş köpek olgularının böbrekleri incelenmiştir. Bu olguların böbrek dokusundaki histopatolojik lezyonlar tanımlanarak enfekte köpeklerin böbrek dokularında Leishmania amastigot antijeni, IgG ve Complement-3 (C3) birikimleri immunohistokimyasal olarak belirlenmiştir. Histopatolojik olarak KVL'nin tanısında karakteristik bir bulgu olan makrofaj sitoplazmalarında amastigot formasyonları bütün olgularda görülmemekle birlikte glomeruluslarda endotel, mezangial, glomeruler bazal membran kalınlaşmaları ile karakterize membranoproliferatif nefritis tanımlanmıştır. İmmunohistokimyasal olarak, lenf yumrusunda ve böbrek interstisyumunda makrofaj sitoplazmalarında amastigot pozitif reaksiyonlar elde edilmiştir. Bununla birlikte, böbrek glomerulus bazal membranlarında birikim göstermiş IgG pozitif reaksiyonlar ile böbrek glomerulus bazal membranlarında ve tubulus bazal mebranlarında birikim göstermiş C3 pozitif reaksiyonlar saptandı. Sonuç olarak, bu çalışma ile IgG ve C3 immunohistokimyasal ekspresyonları genel olarak görülmekle birlikte, bazı olgularda zayıf olarak kaydedilmiştir. Bu durum böbrek lezyonların patogenezsisinde yalnızca IgG ve C3 birikimleri yanında farklı immunpatolojik mekanizmaların da rol oynayabileceği düşünülmüştür. Konu üzerine kontrollü deneysel çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Leishmaniozis, Ig G, Komplement 3, histokimya, immunohistokimya.
Prediyaliz hastalarında ortalama trombosit hacmi ile renal ultrasonografi bulguları arasındaki ilişki
Kronik böbrek yetmezliğinde subklinik inflamasyon olduğu bilinmektedir. Bu hastalarda inflamatuar markırlar konusunda çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, son yıllarda MPV'nin farklı inflamatuar hastalıklarda, inflamasyon belirteci olarak da kullanılabileceği bildirilmiştir. Ayrıca, MPV seviyelerinin hem prediyaliz hem de diyaliz hastalarında değişebileceğine dair çalışmalar da yayınlanmıştır. Bununla birlikte, KBH'nin değişik aşamalarındaki böbrek ultrason bulguları ile MPV arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada prediyaliz hastalarında MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Evliya Çelebi EAH Nefroloji Kliniği'nde takip edilen, en az 3 ay süreyle GFH değeri 60 ml/dk/1.73 m2 altında olan prediyaliz hastalarının dosyaları çalışma amacıyla retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya KBH evre 3 (n=44) ve evre 4 (n=42) olan ve henüz diyalize girmeyen hastalar dahil edildi. DPÜ Evliya Çelebi EAH arşivi, Nefroloji BD arşivi kullanılarak hastaların demografik özellikleri (yaş, cins), ek hastalıkları, tam kan sayımı, inflamatuar ve biyokimyasal parametreleri (hemoglobin, wbc, nötrofil, lenfosit, mpv, platelet, pdw, rdw, crp, bun, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, ürik asit, albümin, parathormon), renal ultrasonografik bulguları (parankimal ekojenite, parankim kalınlığı, böbrek boyutları) dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Bu çalışmada, veriler statistical package for social science (SPSS) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki incelendiğinde, MPV ile korteks kalınlığı (p=0,56, r=-0,06) ve böbrek boyutu (p=0,84, r=-0,02) arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında da önemli bir ilişki saptanmadı. MPV ile nötrofil, nötrofil/lenfosit oranı, wbc, rdw, kreatinin, albümin, ürik asit, pH, HCO3 arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. (p>0,05). MPV ile GFH, crp, sedim, kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, ferritin, parathormon arasında negatif yönde korelasyon mevcut olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Diyabeti olan hastalarda MPV ve ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki analizinde MPV ile böbrek boyutu (p=0,23, r=-0,17) ve MPV ile korteks kalınlığı (p=0,20, r=-0,18) arasında negatif korelasyon mevcuttu, ancak istatistiksel olarak anlamlılık bulunmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında ise anlamlı ilişki saptandı (p=0.04). Sonuç Sonuç olarak, prediyaliz KBH hastalarında MPV ile renal ultrason bulguları arasında istatistiki olarak anlamlı olmayan bir ilişki tespit edilirken, diyabeti olan hastalarda MPV ile renal parankimal ekojenite arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Ancak, bu sonuçların doğrulanması için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Prediyaliz hastası, Ortalama Trombosit Hacmi, Renal ultrason bulguları
Parsiyel nefrektomi yapılan böbrek kitlelerinde RENAL, PADUA ve SPARE nefrometri skorlarının peroperatif ve postoperatif cerrahi sonuçları öngörmedeki rolünün retrospektif olarak araştırılması
Parsiyel nefrektomi yapılan böbrek kitlelerinde RENAL, PADUA ve SPARE nefrometri skorlarının peroperatif ve postoperatif cerrahi sonuçları öngörmedeki rolünün retrospektif olarak araştırılması. Böbrek kitlelerinin cerrahi tedavisinde uygun hastalarda parsiyel nefrektomi günümüzde öne çıkan tedavi yöntemidir. Başarılı peroperatif ve postoperatif sonuçlar için uygun hasta seçimininde kullanılmak üzere nefrometri skorları geliştirilmiştir. Çalışmamızda bu skorlardan RENAL, PADUA ve SPARE skorlarının başarısı araştırıldı. 2007-2020 tarihleri arasında parsiyel nefrektomi uygulanan 419 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların ortalama yaşı 55,89 (± 12.5) yıl olup, kadın/erkek oranı %38.4-%61.6, ortalama takip süresi ise 10 ± 7 (1-51) ay olarak bulundu. RENAL skorun operasyon süresi, kanama miktarı ve intropeperatif komplikasyon gelişimi ile tek değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.009, p:0.001, p:0.003); PADUA skorunun kanama miktarı ve postoperatif komplikasyon gelişimi ile tek değişkenli analizde; introperatif komplikasyon gelişimi, cerrahi sınır pozitifliği, trifekta başarısı ve pentafekta başarısı ile de çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.005, p:0.001, p:0.001, p:0.014, p:0.002, p:0.009); SPARE skorunun ise kanama miktarı, trifekta başarısı ve pentafekta başarısı ile tek değişkenli analizde; introperatif komplikasyon gelişimi ile de çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.002, p:0.001, p:0.027, p:0.049) görüldü. Nefrometri skorları dışında introperatif komplikasyon gelişimi ile iskemi uygulaması, tümör yerleşimi, tümörün egzofitik oranı, toplayıcı sistemle ve renal sinüsle ilişkisinin de tek değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.036, p:<0.001, p:<0.001, p:<0.001, p:<0.001); cerrahi sınır pozitifliği ile de tümör boyutunun tek değişkenli analizde; Fuhrman derecesinin ise çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.013, p:0.007) görüldü. Trifekta başarısı ile yalnızca PADUA skoru'nun (p:0.002), pentafekta başarısı ile ise PADUA skoru ve tümör boyutunun çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.009, p:0.025) görüldü. Çalışmamızde değerlendirilen nefrometri skorları peroperatif komplikasyonları öngörmede ve parsiyel nefrektomi için uygun hasta seçiminde kullanılabilecek kolay uygulanabilir yöntemlerdir.
Periton diyalizi ve hemodiyaliz hastalarında PAPP-A seviyelerinin değerlendirilmesi
Amaç KBY nedeniyle hemodiyaliz ve pd tedavisi gören hastaların subklinik inflamasyonla beraber olduğu bilinmektedir. Bu hastalarda inflamatuar markırlar konusunda oldukça çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, son zamanlarda inflamatuar süreçlerle birlikte olduğu düşünülen PAPP-A seviyelerini inceleyen yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı diyaliz tedavisi gören hastalarda PAPP-A seviyelerini değerlendirmektir. Yöntem Bu çalışma 30 hemodiyaliz (HD), 30 periton diyalizi (PD) ve 30 kontrol grubu olarak toplam 90 kişiyi kapsamaktadır. Hastalardan poliklinik kontrolüne geldiklerinde rutin tahlilleri için kan örnekleri alınırken, PAPP-A değerlerinin ve diğer biyokimyasal parametrelerin ölçülmesi için venöz kan örnekleri alındı. PAPP-A dışındaki diğer biyokimyasal parametreler bekletilmeden çalışıldı. PAPP-A değerlerinin ölçülebilmesi için alınan örnekler santrifüj edilerek, serum ayrıştırıldıktan sonra -80°C'de donduruldu. Örnekler çalışılmadan önce oda ısısına gelmesi beklendi. Serum PAPP-A düzeyi Two-site immunoenzymatic Sandwich assay yöntemiyle ölçüldü. Bu çalışmada istatistiksel analizler statistical package for social science (SPSS) 22.0 paket programı ile yapılmıştır. Bulgular Hemodiyaliz ve periton diyalizi hastalarında PAPP-A seviyeleri kontrol grubuyla kıyaslandığında anlamlı oranda yüksekti ( p<0,05). Ayrıca tüm çalışma hastalarının PAPP-A düzeyleri ile diğer değişkenler arasında yapılan korelasyon testine bakıldığında PAPP-A düzeyi ile albumin, eritrosit, hemoglobin ve kalsiyum değerleri arasında negatif anlamlı korelasyon saptandı (p<0,001). Nötrofil/lenfosit oranı, ferritin ve diyaliz süresi arasında ise pozitif anlamlı korelasyon bulundu (p<0,05). Ayrıca gruplar arası kalsiyum, fosfor, paratiroid hormon, ferritin ve albümin düzeylerinde istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunurken (p<0,001), CRP değeri ortalamalarında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç Sonuç olarak, diyaliz tedavisi gören KBY hastalarında PAAP-A seviyeleri yüksek tespit edildi. Bu durumun, bu hastalarda mevcut olabilen subklinik inflamasyonun bir sonucu olabileceği düşünüldü. Ancak, bu sonuçların doğrulanması için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, Periton diyalizi, PAPP-A
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda pulmoner, fiziksel ve psikososyal fonksiyonların incelenmesi
Hemodiyaliz hastalarının egzersiz yararları ve engelleri algısının fiziksel aktivite düzeyine etkisi
Bu araştırmanın amacı, hemodiyaliz hastalarının egzersiz yararları ve engelleri algısının fiziksel aktivite düzeyine etkisini belirlemektir. Araştırma 10 Eylül-10 Aralık 2021 tarihleri arasında (Bursa Özel A Merkez Diyaliz Merkezinde) hemodiyaliz tedavisi gören ve araştırmaya alınma kriterlerine uyan kronik böbrek yetmezliği olan hastalar ile tanımlayıcı, kesitsel ve ilişki arayıcı olarak yapıldı (n=190). Araştırma verilerinin toplanmasında, Hasta Tanıtım Formu, Hemodiyaliz Hastaları Egzersiz Yararları/Engelleri Ölçeği (DPEBBS), Uluslararası Fiziksel Aktivite Kısa Formu (UFAA) kullanıldı. Veriler araştırmacı tarafından yüz yüze tekniği ile toplandı. Verilerin analizinde; SPSS (Statistical Package for The Social Sciences) versiyon 20 kullanıldı ve tanımlayıcı istatistiksel metotlar, parametrik karşılaştırma testleri ve korelasyon testleri kullanıldı. Hastaların yaş ortalamaları 62,24±12,53 yıl olup, hemodiyaliz tedavisi alanların %60,5'i erkek, %70,52'si evli ve %37,9'u ilkokul mezunudur. Hastaların %88,4'ü çalışmıyor ve %53,7'sinin geliri giderine denk olduğu tespit edildi. Egzersiz Yararları ve Engelleri Ölçeği toplam puan ortalaması 65,04±10,28'dir. Cinsiyet, eğitim durumu, günlük aktivitelerini bağımsız yapabilme, egzersiz yapma, tıbbi tanı ve ek kronik hastalığının olması durumlarına göre Egzersiz Yararları ve Engelleri Ölçeği toplam puan ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir(p<0,05). Haftalık MET toplam puanına göre hastaların %84,2'si inaktif, %14,7'si minimal aktif ve %1,1'i ise yeterince aktiftir. Hemodiyaliz hastalarının egzersiz engelleri, egzersiz yararları ve toplam puanları ile fiziksel aktivite skorları arasında pozitif yönde ve orta düzey korelasyon olduğu belirlendi (p<0,01). Araştırma sonucunda; Hemodiyaliz hastalarının egzersiz yararları engelleri algısının orta düzey olmasına karşın hastaların inaktif olduğu görüldü. Erkeklerin, üniversite mezunlarının, günlük aktivitelerini bağımsız yapanların, egzersiz yaptığını ifade edenlerin, ek kronik hastalığı olmayan hastaların egzersiz yararları puan ortalaması daha yüksek bulundu. Egzersiz yararlarını yüksek algılayan hastaların toplam fiziksel aktivite skorunun da anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü. Bu sonuçlar doğrultusunda, hemodiyaliz hastalarına egzersiz konusunda verilecek eğitimlerin önemli olduğu düşünülmektedir.
Böbrek nakli olan hastaların COVİD-19 pandemisi döneminde yaşadıkları sorunların belirlenmesi
Bu çalışma böbrek nakli olmuş hastaların Covid-19 pandemisi döneminde yaşadıkları sorunları tespit etmek ve sonraki dönemler için çözüm önerileri sunmak amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı kalitatif nitelikte olan bu araştırmanın evrenini Sağlık Bilimleri Üniversitesi Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesinde araştırmaya başvurulduğu tarihte takipli toplam 55 böbrek nakli olmuş hasta oluşturmaktadır. Araştırmayı kabul eden 15 hasta ile örneklem oluşturularak çalışma gerçekleştirilmiştir. Veriler, Şubat 2022- Mayıs 2022 tarihleri arasında 11 sorudan oluşan Hasta Veri Formu ve 5 sorudan oluşan Yarı Yapılandırılmış Görüşme Soru Formu ile her hasta için yaklaşık 20-30 dakika boyunca görüşülerek yarı yapılandırılmış görüşme tekniği ile ses kayıt cihazına kayıt alınarak toplanmıştır. Araştırmaya katılan 15 böbrek nakil hastasının %66,66…' sı kadın %33,33…' ü, erkektir. Hastalardan %73,33…' ü pandemi dönemi öncesi nakil olmuş, %26,66…' sı pandemi döneminde böbrek nakli olmuştur. Hastaların tümü pandemi döneminde sosyal izolasyon yaşamıştır. Pandemi döneminden önce de var olan rejeksiyon korkusunun pandemi dönemiyle beraber arttığı sonucuna varılmıştır. Çalışmaya katılan kişilerin pandemi döneminde değişen yaşam koşullarına uyum sağlamakta zorlanmış oldukları, sağlıklı yaşam aktivitelerini gerçekleştiremedikleri sonucuna varılmıştır. Bu araştırma sonucunda böbrek nakli hastalarının Covid-19 pandemisinde yaşadıkları sorunlar belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda böbrek nakil hastaları başta olmak üzere katı organ nakil alıcılarına bir sonrası ki yaşanabilecek pandemi dönemlerinde ya da benzer durumlarda karşılaştıkları zorlukları en aza indirmek için çözüm önerileri geliştirilmiştir. Pandemi döneminde hemşirelerin eğitim ve bakım planlarına katkı sağlayacak sonuçlar elde edilmiştir. Anahtar Kelime: Böbrek Nakli, Covid-19, Pandemi
Glomerülopati tiplerinde pan immün inflamasyon değerinin retrospektif incelenmesi
Glomerüler hastalıklar(glomerülopatiler), glomerül filtrasyon bariyerinin yapısal veya fonksiyonel hasarıyla karakterizedir. Başlıca; antijen-antikor ilişkisi, kompleman aracılı, immün aracılı veya inflamasyon mekanizmalarıyla gelişebilir. İnflamasyon aracılı hasar ise; subendotelyal veya bazal membranda lokalize immün birikimlerle veya antijen-antikor etkileşimiyle lökosit aktivasyonu, degranülasyonuyla gelişebilir. Bunların sonucunda, granülositer serinin dağılımı ve oranları değişmektedir. Son yıllarda başta onkoloji alanında olmak üzere birçok alanda nötrofil-lenfosit oranı(NLR), platelet-lenfosit oranı(PLR) ve pan-immün inflamasyon değeri(PIIV) ile hastalık aktiviteleri, ölüm riski arasındaki ilişki konusunda çalışmalar yapılmıştır. Çalışmamızda glomerülopatilerle inflamasyonun arasındaki ilişkiden yola çıkarak; ucuz ve kolay ulaşılabilir bir yöntem olan PIIV ve diğer hemogram oranlarının; glomerülopatilerde etyoloji, tedavi rejimleri ve ölüm riskiyle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Literatürde PIIV ile glomerülopatiler arasındaki ilişkiyi inceleyen az sayıda çalışma olması nedeniyle; sonuçlarla ülkemiz ve dünya literatürüne katkıda bulunmayı amaçladık. Çalışmamıza 2010-2021 yılları arasında yapılan böbrek biyopsisi, glomerüler hastalıklarla uyumlu olan 553 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların tanı anındaki ve tedavi sonrası 1.yıldaki laboratuvar bulguları ile aldıkları tedavi rejimleri kaydedilmiştir. Sonuçlarını değerlendirdiğimizde; sekonder ve proliferatif glomerülopati hastalarında PIIV anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. Ayrıca PLR'nin 982'nin üzerinde olmasının, ANCA ilişkili vaskülitleri diğer sekonder nedenlerden ayrımda kullanılabileceği saptandı. Bununla birlikte NLR 2,65'in üzerinde ve yaşın 52'den büyük olmasının ölüm riskini anlamlı ölçüde artırdığı saptanmıştır. Sonuç olarak PIIV ve diğer hemogram oranları onkoloji ve diğer birçok alanda kullanımı artan testlerdir. Nefroloji alanında da son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalar artmaktadır. Elde ettiğimiz sonuçların; randomize kontrollü çalışmalar ile desteklenmesiyle gelecekte daha ucuz ve kolay ulaşılabilir testler klinik pratiğimize kazandırılabilir.
Böbrek tutulumu olan sistemik lupus eritematozus tanılı hastaların retrospektif olarak incelenmesi
Sistemik Lupus Eritamatozus (SLE) kronik, otoimmun, böbrek tutulumu ciddi seyreden bir hastalıktır. Böbrek tutulumu hastaların yaklaşık yarısında görülmektedir. Tedavisinde son yıllarda ciddi gelişmeler olmakla birlikte yaklaşık hastaların %10-20'sinde son dönem böbrek yetmezliği gelişmektedir. Çalışmamızda lupus nefriti tanısı ile takip edilen hastaların tedavi rejimlerinin değerlendirilmesi, remisyon oranları ve remisyon ile ilişkili faktörlerinin incelenerek literatürle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 2009-2021 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi nefroloji bölümünde böbrek biyopsisi yapılıp lupus nefriti tanısı almış 42 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, tanı anı bulguları, biyopsi patoloji sonuçları, 6. ay ve 12. ay remisyon oranları retrospektif olarak incelenmiştir. 6. ayın sonunda hastaların %37,8'i tam remisyondayken, birinci yılın sonunda %40'ı tam remisyondaydı. Hastalar 6. ve 12. ayda tam remisyonda olan ve olmayan olarak iki gruba ayrıldı. Altıncı ayda tanı anı proteinüri miktarı ve tanı anı hemoglobin değeri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur (sırasıyla p=0,022, p=0,006). Tam remisyona girmeyen grupta medyan proteinüri miktarı 2945 mg/gün iken, tam remisyona giren grupta medyan proteinüri 1835 mg/gün olarak saptanmıştır. Hemoglobin değeri ise remisyonda olmayan grupta daha yüksek bulunmuştur. 12. ayda ise tam remisyonda olan grupta lupus tanı yaşı daha yüksek bulunmuştur (p=0,014). Tam remisyona giren grupta ortalama lupus tanı yaşı 35,8±2,8 iken tam remisyona girmeyen grupta 27,1±1,9'dur. Sonuç olarak, lupus nefriti SLE'nin ciddi ve sık görülen organ tutulumlarındandır. Farklı tedavilere rağmen 1. yılda tam remisyon oranı %50 civarındadır. Remisyon ile ilişkili faktörlerin belirlenmesi prognozu tahmin etmek için önem arz etmektedir. Çalışmamızda tanı anı proteinüri düzeyi, hemoglobin seviyesi ve lupus tanı yaşı ile remisyon arasında ilişki bulunmuştur.
Kistik böbrek hastalıklarının retrospektif değerlendirilmesi
Kistik böbrek hastalıkları basit kistten, kronik böbrek hastalığına (KBH) yol açabilecek kalıtsal kistik hastalıklar yelpazesinden oluşur. Çalışmamızda kistik böbrek hastalıkları tanısı alan hastalarımızın demografik, klinik ve laboratuvar verilerinin geriye dönük inceleyerek değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Nefroloji polikliniğine 2011-2021 yılları arasında kistik böbrek hastalığı nedeni ile başvuran 257 hastanın dosyası geriye dönük olarak incelendi. Dosya kayıtlarından, hastaların tanısı, cinsiyet, yaş, takip süresi, anne-baba akrabalığı, ailede kistik böbrek hastalığı, prenatal takip durumu, klinik, laboratuvar ve ultrasonografi özellikleri, eşlik eden ürolojik anormallikler, genetik tahlil sonuçları, eşlik eden böbrek dışı bulgular, diyaliz ihtiyacı ve hastanın son durumu gibi bilgiler kaydedildi. Çalışmamız kapsamında incelenen kistik böbrek hastalığı olan 257 hastanın içerisinde en sık olarak 100 hastada (%38.9) multikistik displastik böbrek (MKDB), 92 hastada (%35.8) basit kist, 21 hastada (%8.2) otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPKBH), 18 hastada (%7.0) otozomal resesif polikistik böbrek hastalığı (ORPKBH), 14 hastada (%5.4) nefronofitizis, 10 hastada (%3.9) bardet biedl, birer hastada (%0.4) tuberoskleroz ve medüller sünger böbrek ile takip edildiği saptandı. Hastaların tanı yaşı ortalaması 60.31±60.59 ay, takip süresi ortalaması ise 94.76±61.98 ay olarak tespit edildi. Hastaların %55.6'sı (n=143) erkek, %44.4'ü (n=114) kız idi. Anne-baba akrabalığı 113 hastada (%44.0), prenatal tanı 97 hastada (%37.7) tespit edildi. Hastaların başvuru ve takip sırasında tespit edilen bulgular değerlendirildiğinde; %4.7 (n=12) hastada hematüri, %5.1 (n=13) hastada proteinüri, %11.3 (n=29) hastada kreatinin yüksekliği, %12.1 (n=31) hastada hipertansiyon ve %40.5 (n=104) hastada da idrar yolu enfeksiyonu saptandı. Eşlik eden ürolojik anomaliler değerlendirildiğinde toplam 63 hastada (%24.51) ürolojik anormallik olduğu tespit edildi. En sık %26.9 (n=17) oranında böbrek taşı, %25.4 (n=16) UP darlık ve %22.2 (n=14) oranında vezikoüreteral reflü eşlik ettiği tespit edildi. Hastaların son durumda %12.8'inin (n=33) KBH olduğu, KBH olan hastaların da %60.6 (n=20)'sında diyaliz ihtiyacı olduğu saptandı. Bu hastalardan ORPKBH olan bir hastanın beyin tümörü nedeni ile exitus olduğu saptandı. Kistik böbrek hastalıkları proteinüri, hipertansiyon ve son dönem böbrek yetmezliğine yol açabilen önemli bir grup hastalıktır. Kistik böbrek hastalıkları ile takipli çocuk hastaların takiplerinin düzenli yapılması, oluşabilecek komplikasyonların erkenden fark edilmesini sağlar. Bu durumda erken müdahale ile komplikasyonlar tedavi edilebilir, hastaların son dönem böbrek yetmezliğine gidişi takipler ile önlenebilir veya geciktirilebilir.
Renal transplantasyon hastalarına uygulanan refleksolojinin yorgunluğa etkisi
Yorgunluk renal transplantasyon yapılan hastalarda sık rastlanan bir sorundur. Bu nedenle bu araştırma renal transplantasyon hastalarına uygulanan refleksolojinin yorgunluğa etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Araştırma, bir vakıf üniversitesi uygulama ve araştırma hastanesinin transplantasyon kliniğinde 07.12.2020-18.06.2021 tarihleri arasında randomize, kontrollü ve deneysel olarak yürütüldü. Araştırma öncesi etik kuruldan, kurumdan ve hastalardan izin alındı. Çalışmanın evrenini transplantasyon ünitesinde renal transplantasyon yapılan 254, örneklemini ise 68 hasta oluşturdu. Çalışmaya alınan hastalar bir program yardımıyla müdahale (n=34) ve kontrol (n=34) grubuna ayrıldı. Müdahale grubuna, refleksoloji için hazırlanan odada, hastaların her iki ayağına 15'er dakika olmak üzere toplamda 30 dakika süren refleksoloji uygulandı. Uygulama haftada iki gün, her hastaya toplam 16 seans şeklinde iki ay boyunca yapıldı. Veriler, Soru Formu ve Piper Yorgunluk Ölçeği (PYÖ) ile toplandı. Dört alt boyuttan oluşan PYÖ'den alınan toplam puan 0-10 arasında değişmekte ve puan arttıkça yorgunluk düzeyi de artmaktadır. Soru formu ve PYÖ çalışmanın başında, dördüncü ve sekizinci haftanın sonunda ise her iki gruba tekrar PYÖ uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare, Student t, Mann Whitney U ve Kruskal-Wallis, korelasyon, genelleştirilmiş tahmin denklemi ve Least Significant Difference testleri kullanıldı. Müdahale grubunda yer alan hastaların uygulama öncesi 4.37±1.98 olan PYÖ toplam puan ortalamasının, dördüncü haftada 3.68±1.55, sekizinci haftada 3.73±1.86'ya düştüğü, kontrol grubunda ise 4.28±1.71 olan PYÖ toplam puan ortalamasının dördüncü haftada 4.23±2.16, sekizinci haftada 4.32±1.58'e yükseldiği ancak gruplar arası karşılaştırmanın anlamlı olmadığı belirlendi. Refleksolojinin grup, zaman ve grup/zaman etkileşimi incelendiğinde; sadece duygulanım alt boyut puan ortalamasında anlamlı değişimin olduğu belirlendi. Renal transplantasyon yapılan hastalara uygulanan refleksolojinin yorgunluk şiddetini azaltması nedeniyle yorgunluğun yönetiminde kullanılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, Refleksoloji, Renal Transplantasyon, Yorgunluk.
Renal transplantasyon yapılan hastalarda organ ve hasta surveyinin incelenmesi, tek merkez deneyimi
KBY, bütün dünyada sık görülen, morbidite/mortaliteye sebep olan, ülke ekonomilerini zorlayan hastalıkların başında gelmektedir. Kronik böbrek hastalığı (KBH) geri dönüşümsüzdür ve son dönem böbrek yetmezliği geliştikten sonra RRT'lerine ihtiyaç duyulur. Renal transplantasyon bu tedaviler içinde küratif olan tek tedavidir. Çalışmamızda, renal transplantasyon sonrası süreçte hastanın ve organın sürveyini etkileyen faktörlerin tespiti ve bunlara karşı alınabilecek önlemlerin belirlemeyi hedefledik. Çalışmaya ocak 2018 ile aralık 2020 tarikleri arasında en az 1 yıl takipte kalan ve 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi.198 hastanın bilgileri sistem üzerinden retrospektif olarak tarandı. Sağlık turizmi ile gelen 12 hasta, pediatrik yaştaki 7 hasta ve takipsiz olan 12 hasta çalışma dışı edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların aldığı tedaviler, CBC, biyokimya değerleri, tit tetkikleri ve renal fonksiyonlanları dikkate alındı. Çalışmamıza sistem üzerinden taranan 198 hastanın 167 si dahil edildi (Sağlık turizmi ile gelen 12 hasta, pediatrik yaştaki 7 hasta ve takipsiz olan 12 hasta çalışma dışı edildi). Hastaların 103 tanesi erkek, 64 tanesi ise kadın idi. Erkeklerin yaş ortalaması: 40,09±13,3 kadınların yaş ortalaması: 38,41±13,65 idi. Operasyon öncesi hastaların%65 HD, % 5 i PD, % 30 ise preempitif idi. Hastaların 133 tanesine canlıdan nakil yapıldı, 34 tanesine ise kadaverik nakil yapıldı. Nakil yapılan ve takipte kalan hastaların 22 sinde exsitus, 5 inde ise reject gelişti. KBY etiyolojisinde en sık neden HT olarak tespit edildi. EX olan 22 hastanın ortalama yaşam süresi 148 gün (11-600), rejekt olan 5 hastanın organ surveyi ortalama 161 (0-565) gün idi. Ex olan 22 hastada en sık olum sebebi enfeksiyondu (%61). Enfeksiyonlar içinde ise en sık sebep pnömoni idi. Transplant öncesi ve sonrası alınacak tedbirler ve hastalara verilecek iyi bir eğitim ile kayıplar önemli ölçüde önlenebilecektir. Anahtar kelimeler: Renal transplantasyon, organ surveyi, mortalite sebepleri, rejenksiyon
Çocukluk çağı kronik böbrek hastalarında arteriyel damar sertliğinin değerlendirilmesi
Kronik böbrek hastalığı (KBH), glomerüler filtrasyon hızında düşmenin sonucu olarak böbreğin sıvı solüt dengesini ayarlamada ve metabolik-endokrin fonksiyonlarında, kronik ve ilerleyici bozulma hali olarak tanımlanabilir. KBH'ın en önemli morbitide ve mortalite nedenlerinden olan kardiyovasküler hastalık ve kardiyovasküler hastalığı erken evrede belirlemek için de en iyi belirteçlerinden olan arteryel damar sertliğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Çalışmamızda pediyatrik yaş grubunda kronik böbrek hastalarında osilometrik yöntem kullanarak arteriyel sertlik riskini saptamak ayrıca KBH süresinin ve evresinin ve arteriyel sertlik riskini arttıran parathormon, kalsiyum, fosfor, kolesterol, kilo gibi risk faktörlerinin etkisini araştırmak hedeflenmiştir. Araştırmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Polikliniğinde KBH tanısı ile takipli SDBH tanısı almış ve periton diyalizi yapılan 17 hasta ile hemodiyaliz yapan 9 hasta, GFR değeri 15-60 ml/dk/1.73 m2 arasında olan ve evre 3-4 KBH tanısı ile takipli 7 hasta olmak üzere toplam 33 çocuk hasta ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran bilinen ciddi veya kronik bir hastalığı bulunmayan, çalışmanın yapıldığı dönemde ilaç kullanımı olmayan hastalardan yaş ve vücut kitle indeksi gözetilerek seçilen 34 sağlam çocuk yer aldı. Hasta grubunun laboratuar sonuçları arşivden elde edildi. Tüm olguların nabız dalga hızı analizi otomatik osilometrik cihaz (Mobil-O-Graph, IEM) ile yapıldı. Aynı gün içerisinde tüm olguların tek kullanıcı tarafından Vivid E9 XD Clear ekokardiyografi cihazı ile 2D ekokardiyografi ve 3D/4D strain ekokardiyografi görüntülemeleri yapıldı. Görüntülerin işlenmesi EchoPAC yazılımı ile gerçekleştirildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ortalamaları (12.45±3.02 vs 13.21±2.45) ve cinsiyet oranları (K/E=17/17 vs K/E=18/15) açısından anlamlı fark yok iken (sırasıyla p=0.268 ve p=0.710), VKİ düzeyleri (16.94±3.14 vs 20.82±3.98, p<0.001), kilo SDS [-2.24 (-7.21-1.29) vs-0.24 (-2.74-2.89), p<0.001] ve boy SDS [-2.57 (-6.72-2.07) vs -0.16 (-2.12-2.48), p<0.001] değerleri arasında anlamlı fark vardı. Kan basıncı ve kalp hızı değerlerine bakıldığında; hasta grubunda sistolik (SKB), diastolik (DKB) ve ortalama (OAB) kan basıncı değerlerinin (126.78±20.78, 84.21±19.26 ve 103.48±18.13) kontrol grubuna göre (112.58±10.18, 66.88±6.36 ve 87.91±6.54) yüksek olduğu ve aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (sırasıyla p=0.001, p<0.001, p<0.001). Grupların osilometrik yöntemle ölçülen değerleri arasında hasta grubunda NDH, çevresel direnç ve yükseltme indeksi değerlerinin [5.02±0.69, 36.15±12.83 ve 1687.70±240.57],kontrol grubuna göre [4.56±0.32, 29.88±9.03 ve 1538.87±176.64] istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0.001, p=0.025 ve p=0.005). Hasta grubunda NDH ile SKB, DKB, OAB değerleri arasında pozitif yönde, çok yüksek/mükemmel derecede kuvvetli, istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu belirlendi (sırasıyla r=0.984, p<0.001, r=-0.674, p<0.001 ve r=-0.897, p<0.001). Augmentasyon indeksi ile DKB ve OAB değerleri arasında pozitif yönde, orta derecede kuvvetli, istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu belirlendi (sırasıyla r=0.422, p=0.014 ve r=0.347, p=0.048). Ekokardiyografi parametrelerinde ED MassI (2B) ve ES MassI (2B) değerlerinin hasta grubunda [sırasıyla 110.0 (72.0-44.0) ve 101.0 (76.0-158.0)], kontrol grubuna göre [sırasıyla 79.0 (53.0-112.0) ve 83.0 (53.0-118.0)] istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla, p<0.001 ve p<0.001). Yine hasta grubunda MV E Vel (2B) ve MV A Vel (2B) değerlerinin [sırasıyla 1.1 (0.7-1.45) ve 0.69 (0.47-1.01)], kontrol grubuna göre [sırasıyla 1.0 (0.46-1.5) ve 0.52 (0.29-0.82)] istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla, p=0.010 ve p=0.001). Strain ekokardiyografi ölçümlerinde LS ve AS değerlerinin hasta grubunda [-10.0 (-20.0- -1.0) ve -16.0 (-27.0 - 0.0)], kontrol grubuna göre [-7.0 (-14.0 - -4.0) ve -12.5 (-25.0 - 6.0)] daha düşük düzeylerde olduğu, aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (sırasıyla p=0.007 ve p=0.019). Ancak RS ve CS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Arteriyel sertlik parametrelerinde hasta grubunda nabız dalga hızı, çevresel direnç ve yükseltme indeksi değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. Sistolik ve diyastolik fonksiyonların değerlendirildiği ekokardiyografik ölçümler arasında hasta ve kontrol grubu arasında diyastolik fonksiyonların bozulmaya başladığını gösteren MV A Vel ve MV E Vel değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. Yaptığımız çalışma kronik böbrek hastalığına sahip çocuklarda arteriyel sertliğin meydana gelebileceğini ve arteriyel sertliği ölçmede osilometrik cihazların kullanım ve uygulanabilirlik açısından kolaylığını ve bu yöntemin klinik takipte kullanılabileceğini ortaya koymuş oldu. Bulduğumuz sonuçlardan bir diğeri de LV kütlesi, kütle indeksinin artmış olduğu, LS ve AS değerlerinin anlamlı yüksek olduğu ancak global strainin de etkilenmediğidir bunun sebebinin de ejeksiyon fraksiyonunun ve sistolik fonksiyonların henüz bozulmamış olması olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimler: Kronik Böbrek Hastalığı, Arteriyel Sertlik, Nabız Dalga Hızı, Strain Ekokardiyografi