Security
667 theses under this subject heading
Realizm bağlamında Asya pasifik güvenliği ve tehdit algısı: Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya karşılaştırma analizi
Bu tez çalışmasının amacı Realizm kuramı kapsamında, Asya Pasifik bölgesindeki güvenlik ve tehdit algısını Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya örnekleri üzerinden karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Realist kuramın temel varsayımlarından biri uluslararası sistemin anarşik yapısı nedeniyle devletlerin hayatta kalabilmek için güç arayışına yöneldiğidir. Bu bağlamda tez, Realizmin iki ana yaklaşımı olan saldırgan realizm ve savunmacı realizm perspektiflerini analizin merkezine yerleştirmektedir. Saldırgan realizm, devletlerin güvenliklerini güç maksimizasyonu ve bölgesel hakimiyet arayışlarıyla sağlamaya çalıştığını vurgulamaktadır. Çalışmanın hipotezi Çin'in saldırgan realist yöneliminin ve Japonya'nın savunmacı realist stratejilerinin bölgesel güvenlik ikilemlerini derinleştirdiğini, bölge güvenliğinin kırılgan bir yapıda olduğu ve bölgedeki güvenlik ortamının devletlerin algıladıkları ve uygulamaya koyduğu politikalarla şekillendiğidir. Bu tez çalışmasında üç temel soruya cevap aranmaktadır: Çin ve Japonya'nın Asya Pasifik bölgesindeki güvenlik politikaları bölgedeki güç dengesi ve güvenlik ortamı nasıl etkilenmektedir? Realist kuram çerçevesinde Asya Pasifik bölgesi güvenlik ortamı nasıl açıklanabilir? İki devletin güvenlik stratejileri ve tehdit algıları Realizm kuramının öngörüleriyle hangi kapsamda örtüşmektedir, sorularına cevap aranmaktadır. Bu çalışma, Realizmin kuramsal esnekliğinin, farklı devlet davranışlarını açıklamada güçlü bir araç sunduğunu ortaya koymakta ve Asya Pasifik güvenlik mimarisine ilişkin akademik literatüre katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda aktörlerin güvenlik politika beyanları ve uygulamaya konan stratejileri mercek altına alınacak, bölgede yaşanan güç mücadelesi anlamlandırılmaya çalışılacak ve bu aktörlerin askeri güvenlik ile ilgili tehdit algıları realizm teorisi ekseninde analiz edilecektir.
Algılayıcı ağlarda gözlemlenememe olgusunun doğrusal programlama ile incelenmesi
Geniş uygulama alanlarına sahip olan algılayıcı ağlar, çok işlevsel ve kullanışlı olmalarına rağmen gözlemlenememe (İng. unobservability) açısından yeterli bir yapıya sahip olmadıkları görülmektedir. Bu yapılarından dolayı gözlemlenememe çok hassas bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Algılayıcıların enerjilerini iyi bir şekilde kullanmaları yaşamsal öneme sahiptir. Bu tez çalışması kapsamında bir algılayıcı ağın yaşam süresinin verilen gözlemlenememe kısıtları altında doğrusal programlama ile eniyilenmesi incelenmiştir.
Rusya Federasyonu'nun güvenlik anlayışının Neorealist Perspektiften analizi
Bu tezin yazılmasının nedeni, Rusya Federasyonu'nun 2000'li yıllardan itibaren uygulamaya koyduğu saldırgan dış politikasını, devleti temel aktör olarak gören ve uluslararası sistemin yapısını dikkate alan neorealist teori bağlamında incelemektir. Bu çerçevede, Sovyet sonrası dönemde ülke içinde gerçekleşen ideolojik tartışmalara yer verilirken, o zamandan günümüze Rus dış politikasının yol haritaları olan askeri, dış politika ve milli güvenlik belgeleri de sunulmuştur. Ayrıca Rusya Federasyonu'nun agresifleşen dış politikası, Putin döneminde gerçekleşen üç vaka örneğiyle değerlendirilmiştir. Özetle bu tezde, 2000'li yıllar Rus dış politikasının, hayatta kalmak için güç maksimizasyonunu amaçlayan ofansif realizm çerçevesinde kurgulandığı ve uygulandığı savunulmaktadır. Böylece, dış politikanın giderek küreselleştiğinin iddia edildiği bir dönemde, realist uluslararası ilişkiler teorisinin geçerliliğini hala koruduğu gösterilmektedir.
Güvenlik yönetişimi ve insan güvenliği ilişkisi: Türkiye'deki Suriyeli sığınmacılar örneği
Bu tezde 2011'den itibaren Türkiye'ye gelen Suriyelilerin güvenlik ihtiyaçlarının Türkiye, Avrupa Birliği (AB) ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından giderilme kapasiteleri değerlendirilmektedir. Türkiye'deki Suriyelilerin güvenlikleri değerlendirilirken insan güvenliği yaklaşımı; aktörler arasındaki konu üzerine işbirliğini açıklamak için güvenlik yönetişimi yaklaşımı kullanılmıştır. Çalışmada, "Türkiye'deki Suriyelilerin insan güvenliğine göre yaşamaları için Türkiye'nin, BM ve AB ile kurduğu yönetişim ilişkileri nelerdir?" araştırma sorusuna odaklanılmıştır. İlk olarak, Güvenlik Çalışmaları yazınında İnsan Güvenliği ve Güvenlik Yönetişimi yaklaşımlarının kullanılması ve aktörler tarafından uygulamaları incelenmiştir. Ardından, Türkiye'nin iltica sisteminin belirlenmesine BM ve AB'nin etkileri, Suriyelilerin Türkiye'ye gelmelerinden önce ve sonrası dönemlerde karşılaştırılmış ve Suriyeliler için uygulanan güvenlik yönetişim ilişkileri tespit edilmiştir. Son olarak da, aktörler arasındaki yönetişim ilişkilerinin Suriyelilerin korkudan ve yoksunluktan arınma özgürlüklerini gerçekleştirme kapasiteleri değerlendirilmiştir
State identity, energy security and foreign policy: A comparative analysis of Germany and Turkey
This thesis aims to examine the interaction between Turkish and German state identities and energy security perceptions, and reflections of this interaction to foreign policy behaviors in the context of social constructivism. In this direction, the two countries' energy policies, market structures and relations with international organizations were examined based on their state identities in the post-Cold War period. The study is based on two basic questions: What is the interaction between state identity and energy security of Turkey and Germany? And what is the interaction between energy policy and foreign policy of these countries? In this thesis, process tracing and critical discourse analysis methods were used. In this context, it was seen that Germany adopted a norm-oriented energy policy within the framework of the state identity and this energy policy was reflected in a similar way on its foreign policy. On the other hand, Turkey's energy policy is shaped around the realist power parameters and in this sense the two countries' energy security perceptions differ. This thesis consists of seven chapters. Following introduction, second chapter will include conceptual and theoretical framework, then methodology will be introduced. Chapter four and five will examine Germany and Turkey in terms of state identity, energy security and foreign policy. In chapter six the two countries will be compared and last chapter will summarize the main findings.
Women's physical security and peace in interstate relations in Northeast Asia
Gender studies and International Relations discipline are used to understand each other since 1988. The relation between gender and security studies has been advanced by a number of feminist theorists. In particular, it is claimed that countries with gender inequality are more confrontational. In order to test this theory, this study attempts to understand whether there is a correlation between the physical security of women and conflict vs. peace in interstate relations. Northeast Asian countries, Japan, Mongolia, China, South Korea and North Korea have been selected as case countries. Both qualitative and quantitative methods are used to test the hypothesis. It is concluded that the countries with high physical security of women tend to behave peacefully in their relations; countries where women are not physically safe tend to be more confrontational.
Yirmi birinci yüzyılda deniz güvenliği kavramının Kopenhag Okulu Güvenlikleştirme yaklaşımı çerçevesinde analizi
Bu çalışmada, Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Çalışmaları yazınında sıklıkla dile getirilen, ancak tanımı üzerinde henüz bir konsensüs bulunmayan "Deniz Güvenliği" kavramı, Kopenhag Okulu tarafından ortaya konulan "Güvenlikleştirme" yaklaşımı çerçevesinde analiz edilmektedir. Çalışmada "güvenlikleştirme kuramı kimler tarafından deniz güvenliğine nasıl uygulanmıştır?" araştırma sorusuna odaklanılmıştır. Bu kapsamda, ilk olarak; deniz güvenliği terimi ve tehdit algıları tanımlanmıştır. Ardından 1995 yılında Ole Weaver tarafından ortaya konulan "güvenlikleştirme" kavramı incelenmiş ve analiz için bir çerçeve belirlenmiştir. Son olarak ise güvenlikleştirme yaklaşımının deniz güvenliğine hangi güvenlikleşitirici aktörler tarafından nasıl uygulandığı analiz edilmiştir.
Mobil kimlik doğrulama uygulamalarının güvenlik incelemesi
İkili kimlik doğrulamanın uygulanması hesap ele geçirilme saldırılarına karşı şiddetle tavsiye edilen güvenlik mekanizmalarından bir tanesidir. İkili kimlik doğrulaması uygulamanın en yaygın yöntemlerinden bir tanesi bildiğiniz ve sahip olduğunuz faktörlerin bir araya getirilmesidir. Sahip olunan faktör için USB bellekler, SMS doğrulaması, mobil uygulamalar tarafından oluşturulan tek kullanımlık parola değerleri gibi seçeneklerimiz mevcuttur. Maliyet ve kolaylık nedenlerinden dolayı ikili kimlik doğrulama sürecini mobil uygulamalar tarafından üretilen tek kullanımlık parola değerleri ile dağıtmak daha yaygındır. Bununla birlikte kurcalamaya karşı dayanıklılık özelliğine sahip olan akıllı kartların aksine, saldırganlar akıllı telefonlara uzaktan ve ya fiziksel olarak erişebilir ve gizli tohum değerini okuyabilirler. Bu da mobil kimlik doğrulama uygulamaları için önemli bir güvenlik riskidir. Bu nedenle mobil kimlik doğrulama uygulamalarının bu bağlamda incelenmesi kritik önem taşımaktadır. Araştırmamızda on bir tane Android kimlik doğrulama uygulamasını inceledikten sonra bulgularımızı raporladık. Standart tersine mühendislik yöntemleri ve açık kaynak kodlu araçlar kullanarak beş uygulamada depolamadan ve yedi uygulamada bellekten gizli tohum değerini şifresiz metin olarak elde ettik.
Gender mainstreaming in international security organizations: The case of NATO
This thesis examines the adoption of UNSCR 1325 and implementation of the Women, Peace and Security (WPS) agenda by NATO. Within the framework of Feminist Security Studies, it discusses how NATO's integration of a gender-sensitive perspective reflects on the organization's structures and operations and whether the process has led to a transformation of its masculine culture and institutions. Through an extensive overview of NATO reports, news and discussions in the literature about the integration of gender perspective in NATO, the thesis examines both military and civilian /political structure of NATO and finds out that NATO has taken several institutional steps for inclusion of UNSCR 1325 and Women, Peace and Security agenda into its structures. However, it also argues that without a meaningful interpretation of what a gender perspective truly is, the efforts of NATO to implement the UNSCR 1325 and the WPS agenda will stay unfinished. As a conclusion, the thesis asserts the necessity of diminishing the masculine culture in militaries, abstaining from essentialist approaches, increasing efforts to push the WPS agenda commitments of NATO member states as well as increasing the political will and awareness, decreasing the glass ceiling syndrome, and usage of more reliable and standardized tools in order to integrate gender perspectives into military and civilian /political structures of NATO. Keywords: International Security, Gender, NATO, UNSCR 1325
Bir jeopolitik alan olarak uzay: Klasik ve eleştirel jeopolitik bir bakış
21. yüzyıl modern dünyasının temelini oluşturan uzay ve uydular özellikle son yıllarda farklı aktörlerin de faaliyet gösterdiği son derece kompleks bir alan halini almıştır. Siyasi, askeri, ekonomik, toplumsal ve çevresel birçok sektör için son derece gerekli kaynakları bünyesinde barındıran uzay alanı, çok yönlü bir yaklaşım çerçevesinde incelenmesi gereken kapsamlı bir konudur. Bu çalışmada uzayın jeopolitik bir alan olduğu hipotezini temel alarak bu alanın nasıl belirlendiğini klasik ve eleştirel jeopolitik yaklaşımlar çerçevesinde değerlendirilecektir. Klasik jeopolitik yaklaşımların uzayı dünya üzerindeki rekabetin – kara, deniz ve havadan sonra – dördüncü boyutu olarak gören alansallaştırmasının aksine, çalışma eleştirel jeopolitik yaklaşımların klasik kurama getirdiği beş konu başlığı olan devlet mitinin eleştirisi, alansallaştırma, sınır mitinin eleştirisi, söylemsel tekilliğin eleştirisi ve bilgi-iktidar yaklaşımı çerçevesinde uzayın çok aktörlü, muğlak sınırları olan sui generis bir alan olduğunu iddia etmektedir.
Aşağıdan yukarıya güvenlik baskısı: Türkiye'de Suriyelilerin Twitter üzerinden güvenlik çerçevelemesi analizi
Türkiye zaman içerisinde göç veren ülke konumundan göç alan ülke konumuna gelmiştir. Bunun en güncel örneği ise 2011 yılında Suriye'deki iç savaş sonrasında Türkiye'ye doğru yaşanan Suriyeli göçüdür. Her ne kadar Türkiye'deki hükümet yetkilileri krizin başından itibaren Suriyelilere karşı insani boyutu ön plana çıkarsa da ev sahibi topluluğun algısı, büyük oranda farklılaşmıştır. Suriye ile olan sınır bölgesinde güvenlik tehdidi algısı ile hareket etme politikası benimsenmesine karşın Suriyelilerin devlet tarafından güvenlik alanına alınmadığının tercih edildiği görülmüştür. Bu tez çalışmasında, toplumsal düzeyde bakıldığında, Suriyelilerin bir güvenlik tehdidi olarak inşa edilmesinin analizi için Güvenlikleştirme Teorisi'nin kullanılması uygun bulunmuştur. Güvenlik inşasının Türkiye'de yalnızca elit söylemleri ile değil halk tarafından desteklendiğini analiz etmek adına, insanların düşüncelerini ifade etmek için kullanabilecekleri bir sosyal medya platformu olan Twitter seçilmiştir. Twitter üzerinden yapılan analiz için Ocak 2011 ile Aralık 2022 yılları arasında "Suriyeli" veya "Suriyeliler" kelimeleri geçen veriler toplanmıştır. Yapılan literatür taraması sonucunda elde edilen ortak boyutlar ve kavramsallaştırmalar ile analiz edilen Tweetlerde toplumsal boyut, suç boyutu, ekonomik boyut ve siyasal boyutlar üzerinde inşa edilen güvenlik tehdidi algılarına yönelik nicel ve nitel bulgular paylaşılmıştır.
Türkiye'nin enerji güvenliğinde Rusya ile işbirliği: Akkuyu nükleer santrali
Bu çalışmanın amacı, Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) Anlaşması'nın neden Rusya ile yapıldığı araştırma sorusundan yola çıkarak, Türkiye'nin nükleer güç santrali kurma girişimlerine dair geçmiş süreç ve mevcut anlaşmanın içerim şartlarına göre Rusya ile nükleer enerjide işbirliğini belirleyen ana politika motivasyonunu açıklamaktır. Çalışmanın sonucunda işbirliğini belirleyen iki ana neden tespit edilmiştir. Bu nedenlerden birincisi "yap-sahip ol-işlet" modelinin kullanılmasıyla Türkiye'nin ekonomik sorumluluk almamış olması ve bu modeli sadece Rusya'nın tercih etmesi, ikincisi ise devletlerarası anlaşma yaparak her iki ülkenin de kendisini garanti altına almasıdır. Akkuyu NGS'nin enerji arz çeşitliliğini sağlaması ve elektrik birim maliyetinin kömür ve doğal gazdan daha düşük olması, santralin önemli faydaları arasındadır. Diğer yandan santralin tamamıyla Rusya kontrolünde olması alternatif enerji kaynağının uzun vadede güvenilirliği hakkında endişeler yaratmaktadır. Bu sonuçlar karşılıklı bağımlılık çerçevesinde değerlendirildiğinde Akkuyu NGS'nin enerji arz çeşitliliğini artırdığı ancak Rusya'ya olan asimetrik bağımlılığı artırdığı için enerji arz güvenliğini sağlamadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Uluslararası güvenlikte suyun önemi ve Afganistan analizi
Araştırmada uluslararası güvenlikte suyun önemini baz alarak Afganistan'ın su kaynakları üzerindeki bölge ve komşu ülkelerin hakimiyeti incelenmektedir. BM ve AB'nin azalmakta olan tatlı su kaynakları ile ilgili düzenlemeleri sınıraşan, sınır oluşturan ve ortak sulardan çıkan ve çıkmakta olan uyuşmazlıkların giderilmesi hususunda çalışmalarını anlatmaya gayret gösterilmiştir. Kurak ve yarı kurak bölgelerde sudan anlaşmazlıkların artması ve uluslararası kuruluşların bu düzeyde çalışmaları anlatılmaktadır. Afganistan'ın sınıraşan su kaynakları üzerinden stratejik proje oyunları, bölge ve komşu ülkelerin çıkarı doğrultusundadır. Afganistan'da dış müdahalelerin, istikrarsızlık ve iç savaşın sürdürülmesiyle, altyapı projelerinin engellenmesinin nedenleri açıklanmaktadır. Afganistan'ın komşu ülkeleriyle su'dan anlaşmazlıklarının uluslararası su hukuku çerçevesinde, sınıraşan suların hakça ve makul kullanımı anlatılmaktadır. Afganistan ve bölge ülkeleri arasında sudan savaşın çıkma olasılığı ve hâlihazırda su savaşlarının bölge güvenliği üzerindeki tehdidi ele alınmaktadır. Anahtar Kelimeler: Afganistan, Su, Uluslararası Güvenlik, Su Güvenliği, Sınıraşan Sular.
Avrupa'da radikal sağ partiler ve göç karşıtlığı; Güvenlik ekseninde Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) ve Hollanda Özgürlük Partisi (PVV) incelemesi
Avrupalı devletlerin güvenlik algılamaları zaman içerisinde bazı değişim ve dönüşümler geçirmiştir. Günümüz itibariyle açıkça belirtilmemekle birlikte göçmen olgusu güvenlikleştirmenin merkezinde yer almaktadır. Güvenlikleştirme sürecinde aktör olarak devlet, herhangi bir sorunu tehdit olarak algıladığında o soruna öncelik verir. Sorun olarak tanımlanan "nesne" özel olarak ulusal güvenlik meselesi olarak kabul edilirse devletler bununla baş etmek için de özel haklara sahip olduğunu iddia eder. Soğuk Savaş sonrasında Avrupalı devletlerin güvenlik anlayışında göçmenler aleyhine değişim olmuştur. Aşırı sağ düşüncesi ile hareket eden ve göçmen karşıtı tutum gösteren siyasal partiler yükselişe geçmiştir. Bu çalışmada güvenlikleştirme kavramları ve Avrupa Birliği'nde göçün güvenlikleştirilmesi incelenmiştir. Daha sonra Avrupa'da göçmen karşıtlığı üzerinden siyaset yapan Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) ile Hollanda Özgürlük Partisi (PVV), durum çalışması modeline göre incelenmiştir. Bu seçimin nedeni ise her iki partinin göçmen karşıtlığında son yıllarda dikkat çeken faaliyetlerinin olmasıdır. Ayrıca FPÖ ve PVV'nin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile birlikte Avroseptizm konusunda ortak söylemlerinin olmasıdır. Çalışmanın sonucunda, Avrupa genelinde göçmenlere yönelik ötekileştirici bir anlayışın güçlenmeye başladığı ve bunun da aşırı sağcı siyasi gruplar tarafından istismar edildiği tespit edilmiştir.
Rusya'nın güvenlik algısı ve Suriye krizi sonrası Doğu Akdeniz stratejileri
Geçmişte ve günümüzde güvenlik kavramı her ülke ve devlet için gerek içte gerekse de dış politika da en önemli konuların başında gelmiştir. Güvenlik, sadece askeri güvenlik olarak değil, siyasi, kültürel, ekonomik ve benzeri pek çok boyutu bulunan bir kavram olarak günümüzde ön plana çıkmaktadır. Bu doğrultuda Rusya Federasyonu da gerek geçmiş gerekse de günümüz ve gelecek öngörülerinde güvenlik ve güvenlik stratejilerine oldukça önem vermiştir. Rusya Federasyonu'nun güvenlik algısı kuruluş döneminden günümüze değin çeşitli evreler geçirmiştir. Moskova Knezliği döneminden itibaren Rusya'nın kurulmuş olduğu coğrafya ve tarihi süreç ulusal ve uluslararası güvenlik stratejilerinin oluşmasında ve oluşturulmasında ve bugünkü hale gelmesinde etkili olmuştur. Özellikle Birinci Dünya Savaşından sonra yükselen Sovyetler Birliği ile güvenlik kavramının çehresi daha da derinleşmiş ve genişlemiştir. Rusya Federasyonu ile de güvenlik kavramı, özellikle Arap Baharı adı ile başlayan sürecin, Rusya'nın bölgedeki en önemli müttefiki Suriye'de krize dönüşmesi ve hem bölgesel hem de Doğu Akdeniz'deki stratejilerini tehlikeye atması ile boyut değiştirmiştir. Rusya, Sovyetler sonrası Orta Doğu ile ilişkilerinin geliştirmek adına adımlar atmış ve bu süreç Arap Baharı ile önemli bir darbe almıştır. Bölgeye yönelik başta Amerika olmak üzere NATO ve diğer batılı güçlerin ilgi ve etkilileri özellikle Doğu Akdeniz stratejileri ve Akdeniz'i de özellikle son dönemlerde keşfedilen enerji kaynakları ile daha artmıştır. Rusya, bölgedeki en önemli ortağı Suriye ile Akdeniz'deki Tartus Limanını ve bölgedeki etkisini kaybetmek istememiş ve Rusya'nın, Suriye'ye yönelik askeri, ekonomik ve uluslararası arenadaki destekleri artarak devam etmiştir. Bu çalışmada Moskova Knezliği Döneminden başlayarak Rusya Federasyonu Dönemine kadar olan ve devamındaki ulusal ve uluslararası güvenlik algıları hakkında bilgi verilecektir. Aynı zamanda Rusya Suriye ilişkilerinin arka planı ve Suriye krizi ve sonrasındaki ilişkiler ve başta Amerika olmak üzere diğer batılı güçler ve örgütler ile olan ilişkileri ve Rusya'nın, kriz ve sonrasındaki Doğu Akdeniz stratejileri incelenecektir.
Kopenhag Okulu çerçevesinde İsrail güvenlik politikaları: "Başarı mı?" Başarısızlık mı?"
Bu çalışmanın temel amacı, İsrail iç ve dış güvenlik politikalarının, Kopenhag Okulu kavramları ve güvenlik anlayışı çerçevesinde incelenmesidir. Bu bağlamda Kopenhag Okulunun ileri sürdüğü güvenlikleştirme, güvenlik dışılaştırma, bölgesel güvenlik kompleksi ve güvenlik sektörleri gibi kavramlar, İsrail'in güvenlik politikaları ekseninde tarihsel süreçte değerlendirilmiştir. Özellikle 11 Eylül öncesi ve sonrası karşılaştırılarak, Kopenhag Okulunun ana hedefi olan güvenlik dışılaştırma kavramının, İsrail güvenlik stratejileri ekseninde güvenlikleştirme kavramına olan evrilme süreci değerlendirilmiştir. Ek olarak İsrail'in güvenlikleştirme süreçlerinde, hangi kurumların nasıl bir işlev ile rol aldığı üzerinde durulmuştur. Aynı şekilde İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ilişkileri, güvenlik ve 11 Eylül bazlı olarak değerlendirilmiş ve ABD'nin söz konusu güvenlikleştirme sürecindeki etkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmada ilk olarak güvenlik kavramı ve küreselleşme üzerinde durulmuştur. Geleneksel yaklaşımlara ek olarak Kopenhag Okulunun ortaya çıkışı ve temel kavramları açıklanmıştır. İkinci olarak İsrail güvenlik ve dış politikasında etkili olan unsur ve kurumlar incelenmiştir. Üçüncü olarak, İsrail'in kuruluşundan başlayarak temel olaylar Kopenhag Okulunun kavramları ışığında değerlendirilmiştir. Yine aynı bağlamda İsrail'in Filistin güvenlik duvarı ve demir kubbe hava savunma sistemi gibi güvenlik uygulamaları Kopenhag Okulu kavramları çerçevesinde normatif boyutu değerlendirilmiştir. Sonuç olarak Kopenhag Okulunun güvenlikleştirmenin "bir başarısızlık" olduğu kabulünden yola çıkılarak, İsrail güvenlik politikaları güvenlikleştirme kavramı ışığında değerlendirilerek söz konusu politikaların hangi açılardan "başarılı" ya da "başarısız" olduğu tartışması yapılmıştır.
İnşaat sektöründe çalışan iş sağlığı ve güvenliğinden sorumlu mühendislerin iş kazalarının önlenmesindeki etkileri
İş yaşamında çalışanların, sağlıklı ve güvenli olması oldukça önemlidir. İş sağlığı ve güvenliğinin öncelikli amacı; çalışanların sağlığını, iş yerinin olumsuz koşullarından iş kazalarından ve meslek hastalıklarından korumaktır. Alınacak önlemler sayesinde, hem çalışan sağlığı korunmuş olacak, hem de çalışanın kendi sağlığına değer verildiğini görmek, işyerine bağlılığını ve çalışma ortamındaki verimini arttırmış olacaktır. Bu araştırmanın amacı Mersin ilinde inşaat sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin, İş Sağlığı ve Güvenliği konusunda alınan önlemlere ilişkin uygulamaları hangi düzeyde gerçekleştirdiğinin tespit edilmesidir. Bu amaçla 100 mühendis üzerinde bir anket araştırması gerçekleştirilmiştir. Yapılan analizler sonucunda iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarından işletmeler daha çok acil durum planını uyguladıkları tespit edilmiştir. Ayrıca işletmelerdeki mühendislerin iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarına bakış açısı medeni durum, yaş, kıdem, gelir durumuna göre değişmediği belirlenmiştir.
Kimyasallarla çalışmada iş sağlığı ve güvenliği bilincinin yerleştirilmesine yönelik alınacak önlemler
Güvenli bir çalışma ortamı, yapılan çalışma ve kullanılan madde seçimlerinde insan sağlığı ve çevre için öncelik arz etmesi, verilen eğitimin ihtiyaç ve gereksinimleri karşılaması gelecekte bilinçli nesiller oluşturmak için çok önemlidir. Güvenli bir çalışma ortamı ancak sağlıklı çalışma standartlarının oluşturulmasıyla sağlanabilir. Sebep olan kaynaklar ve sonuçları incelenerek değerlendirilir, iyileştirmeler yapılır. Ülkemize baktığımızda kimyasal madde kullanımında meydana gelen kazalarin büyük çoğunluğu bilinçsiz kullanım ve yetersiz tedbirler sonucu ortaya çıkmaktadır. Çalışma ortamına dahil olan her birey ve materyal, kazalara sebep olan kaynaklar arasındadır. İyileştirmelerin verimli olabilmesi, etken faktör, bireylerin izlenmesi ve yapılan bu gözlemlerin değerlendirilmesiyle mümkündür. Yaşadığımız kazalara kalıcı çözümler getirebilmek, en aza indirmek ancak kazalara sebep veren faktörlere odaklanarak üstesinden gelinebilir. Hatalar bilinirse ve farkında olunursa doğru yöntemlere daha çabuk ulaşılır. Kimyasal maddeler giderek daha fazla güncel hayatımızın içinde yer almakta ve geleceğimizi tehdit etmektedir. Üstelik artan yan ürünleri ve çeşitleri farklı risk ve tehditleri de beraberinde getirmektedir. Hızla çeşitlilik gösteren bu maddeler gıda katkı maddeleri, temizlik ürünleri, böcek ilçaları, zirai ilaçlar ve insan sağlığı için kullanılan ilaçlarda koruyucu veya yan etki olarak kendini göstermektedir. Günümüzde organik yetiştirme ve beslenmeye verilen önem artsada, vazgeçemediğimiz bir çok ihtiyaç alanında yapay maddeler yerini korumaktadır. Doğal maddelerin kimyasal reaksiyona uğrayarak oluşturduğu bu yeni suni maddelere kimyasal madde adı verilmektedir. Kimyasal madde üretimi her alanda artmaktadır. Bir çoğu doğada kendiliğinden yok olamadığı gibi geri kazanımı da mümkün değildir. Bu sebeple üretimi kadar güvenli kullanımı da önem arz etmektedir. Kimyasallarla çalışma bilincinin yerleştirilmesi, eğitim seviyelerine ve çalışma ortamına göre detaylandırılması, kullanılan kimyasallara yönelik eğitimlerin verilmesi ve bu bilincin küçük yaşlardan itibaren aşılanması güvenli çalışma ortamına yapılacak en iyi yatırımdır. Gerekli tedbirlerin alınmasında, kullanılan kimyasalların içeriği ve geçmişte yaşanan kazalar büyük oranda yol gösterecektir. Geçmiş çalışmalarda edinilen kimyasal bilgi deneyimi ve geliştirilmiş koruyucu ekipmanlardan yararlanmak da çok fazla yarar sağlayacaktır. Ama en önemlisi ihtiyaç ve gereksinimlere cevap veren eğitimlerle ilerleme sağlanabilir. Tehlikeli kimyasallarla çalışmaya başlamadan önce alınan eğitimlerle daha bilinçli öğrenci, eğitimci ve çalışanlar sayesinde kimyasal kazalar ortadan kaldırılabilir veya daha az seviyeye indirgenebilir. Tehlikeli kimyasallarla çalışmada iş sağlığı ve güvenliği bilincinin yerleştirilmesi eğitim sektöründe alınması gereken tedbir ve verilmesi gereken eğitimlerle mümkündür. Temelde aşılanan bilgi ve farkındalıkla daha bilinçli nesil ve kullanıcılar oluşturulabilir. Oluşturulan bu farkındalık ile ihtiyaç ve gereksinimlere yönelik koruyucu ve önleyici tedbirler daha hızlı geliştirilebilir ve iyileştirilebilir.
Yerel aktörlerin ötekine yönelik bakış açısı: Silifke örneğinde Ruslara ve Suriyelilere karşı yaklaşımların karşılaştırılması
Göç, insanlığın ilk zamanlarından itibaren meydana gelen ve küreselleşme ile birlikte dünya gündeminde öncelikli olarak yer alan bir kavramdır. Tarihi süreçte çeşitli sebeplerle yaşanan bu göçler zaman içerisinde toplumlarda "öteki" kimliğinin oluşmasına neden olmaktadır. Göç çalışmalarında siyasi partilerin tutumları ile devletlerin izlediği göç politikaları, hem meselenin toplum tarafından algılanışını hem de toplumun "öteki"ne yönelik tutumunu belirleyen önemli unsurlar hâline gelmektedir. Türkiye'de özellikle Suriyeli göçünün yarattığı toplumsal dönüşüm, "öteki" algısının nasıl üretildiği ve şekillendiği tartışmalarını kaçınılmaz kılmaktadır. Yabancı/öteki/onlar şeklinde ifade edilen kesime karşı sosyal mesafe çoğu zaman toplum tarafından yaratılmakta ve korunmaktadır. İlgili mesafenin temelinde yatan motivasyonu ise güvensizlik ekseninde şekillenen tehdit algısı oluşturmaktadır. Diğer taraftan kültür farklılıkları ve ekonomik endişeler de söz konusu ayrışmalar arasında yer almaktadır.Çalışmada, Mersin İli Silifke İlçesi'nde bulunan Suriyeli ve Rus nüfusuna yönelik ötekileştirme pratiklerinin karşılaştırması yapılmıştır. Yerel düzeyde karar alma süreçlerinde rol aldığı varsayılan yerel aktörlerin siyasi parti üyeleri olarak; Adalet ve Kalkınma Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, İYİ Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi üyeleri belirlenmiştir. Yapılan görüşmeler Maxqda programında analiz edilmiştir. Çalışma hem içerik analizini hem de söylem analizini kapsamaktadır. Çalışma kapsamında yürütülen analizler, göç olgusunun yerel düzeydeki siyasal tutumları ve toplumsal algıları belirgin şekilde etkilediğini ortaya koymaktadır. Bulgular genel olarak, ulusal siyasetteki söylem ve yönelimlerin yerel düzeyde de karşılık bulduğunu ve katılımcıların değerlendirmelerinin parti kimlikleriyle uyumlu eğilimler gösterdiğini işaret etmektedir.
Türk dış politikasında süreklilik unsuru: İdeoloji, eylem ve güvenlik 1876-1960
Osmanlı Devleti gücünün azalmasıyla birlikte devletler karşısında üstün konumunu da kaybetmiştir. Savaşlarda eski başarının sağlanamaması, başarılı olunan durumlarda da devletlerin uyguladıkları politikalar istenen sonuçların alınmasını engellemiştir. Osmanlı Devleti zamanla diplomasinin önemini daha iyi kavramış ve bu alana gerekli ilgi gösterilmeye başlanmıştır. Hariciye alanında yapılan reform çalışmaları diplomasinin ve diplomatik personelin yetişmesi açısından faydalı olmuştur. Devletin yıkılış döneminde diplomasiye önem verilmişse de çöküş engellenememiştir. Birinci Dünya Savaşı sonunda yıkılan Osmanlı Devleti'nin yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti pek çok konuda ve özellikle diplomasi alanında Osmanlı Devleti'nin mirasçısı olmuştur. Bu çalışmada ki amaç Osmanlı Devleti'nin son döneminden itibaren uygulanan dış politika ile Türkiye Cumhuriyeti'nde uygulanan dış politika arasındaki sürekliliğin incelenmesidir. Dış politikadaki süreklilik özellikle ideoloji, eylem ve güvenlik açısından ele alınarak daha detaylı ve sistematik bir çalışma olmasına özen gösterilmiştir. Çalışmada öncelikle arşiv, meclis tutanakları olmak üzere kitap ve makalelerden yararlanılarak sürekliliğin varlığı ve ne derecede olduğu açıklanmaya çalışılmıştır. Bu detaylı çalışmanın sonucunda Osmanlı Devleti'nin son döneminden itibaren uygulanan dış politika ile Türkiye Cumhuriyeti'nde uygulanan politikalar arasında bazı istisnai durumlar olsa da çoğu uygulamada süreklilik olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Diplomasi, Dış Politika, Osmanlı Hariciyesi, Türk Dış Politikası, Dış Politikada Süreklilik
Türkiye'de kalkınma-güvenlik bağının iç güvenlik bağlamında analizi
Bu çalışma, Soğuk Savaş'ın bitimi ile birlikte kalkınma ve güvenlik politikalarının birbirlerine yakınsamasının ortaya çıkardığı kalkınma-güvenlik bağının, iç güvenlik bağlamında terör örneği üzerinden analizini ele almaktadır. Kalkınma ve güvenlik konuları hem bireylerin hem de devletlerin daima öncelikleri arasında yer almıştır. 1980'lerden bu yana Uluslararası Kalkınma Birliği içerisinde gelişen kalkınma-güvenlik bağı yaklaşımının ana fikri, güvenliği gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde kalkınmanın gerçekleştirilmesi için ön koşul olarak saymasıdır. Gelişmekte olan bir ülke olarak Birleşmiş Milletler ve OECD kurucu üyesi Türkiye'nin, kalkınma-güvenlik bağı ilişkisi ise 1990 yılında gelişmeye başlamış ve bu süreç günümüze kadar devam etmiştir. Bu süreçteki öncelikli kalkınma konusu ekonomik güvenlik iken ikincil kalkınma konusu ise iç güvenliktir. Ekonomik güvenlik garantili temel bir gelirin, belirli bir ücret karşılığında veya "sosyal güvenlik" yoluyla elde edilmesi iken; iç güvenlik, bir ülkenin sınırları içerisindeki bireylerin vücut bütünlüğüne ve anayasal haklarına karşı herhangi bir saldırı ve tehlikenin olmamasını ve ülkenin kamu düzeninin kolluk eliyle sağlanmasını ifade etmektedir. Ekonomik güvenliğin, kalkınma planlarından hareketle 1990 yılından günümüze kadar olan sürecinde "sosyal güvenlik" sorunları ön plana çıkarken; iç güvenlikte "terör" sorunu ön plana çıkmıştır. Terör, sadece iç güvenlik sorunu değil aynı zamanda kalkınmanın da bir sorunudur. Türkiye'de kalkınma-güvenlik bağını iç güvenlik bağlamında belirli örnekler üzerinden değerlendirmek mümkündür. Bu çalışmada terör örneği değerlendirilecektir.
Babaların doğum sonu güvenlik hislerinin ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Bu çalışma babaların doğum sonu güvenlik hislerini ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla yapılmış tanımlayıcı ve kesitsel türde bir araştırmadır. Araştırma Gaziantep'te bulunan SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniklerine başvuran lohusaların eşleri üzerinde yapılmıştır. Araştırma Eylül 2019- Ağustos 2020 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın verileri Ekim 2019- Mart 2020 tarihleri arasında toplanmıştır. Çalışmanın örneklemini SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran 330 lohusanın eşleri oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu" ve "Babaların Doğum Sonu Güvenlik Hisleri Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin analizi SPSS 23 paket programında yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzde değerleri ile, aritmetik ortalama, standart sapma, t-testi ve tek yönlü ANOVA testi kullanılmıştır. Araştırmada yer alan babaların yaklaşık %42.4'ünün 35 yaş ve üzerinde olduğu tespit edilmiştir. Babaların %49.4'ünün üniversite ve üzerinde bir eğitime sahip olduğu görülmüştür. Babaların güvenlik hislerinin ortanın biraz üzerinde olduğu saptanmıştır. Babaların eğitim düzeyi, çalışma durumu, gelir düzeyi ve mesleklerinin doğum sonrası güvenlik hislerini etkilediği belirlenmiştir. Üniversite ve üzeri eğitim alan, çalışan, geliri giderinden fazla olan ve mesleği işçilik olan babaların doğum sonrası güvenlik hislerinin diğerlerinden daha yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışmayan, eğitim ve gelir düzeyi düşük olan ve mesleği esnaf olan babalar başta olmak üzere, tüm babalara doğum sonu güvenlik hislerinin arttırılması konusunda eğitim verilmesi önerilmiştir.
COVID-19 ile ilişkili psikolojik zorlanma ve güvenlik davranışlarının obsesif inanışlar ve obsesif-kompulsif semptomlar ile ilişkisinin boylamsal desenle incelenmesi
Güncel araştırmalar ve klinik gözlemler COVID-19 salgınının psikolojik zorlanma ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Geçmiş araştırmalar ise bilişsel yanlılıkların salgınlar sırasında psikolojik zorlanma düzeyi ve güvenlik davranışlarını gerçekleştirme sıklığında artış ile ilişkili olabileceğine işaret etmektedir. Bu tez çalışması kapsamında yapılan birinci araştırmada COVID-19'a ilişkin kaygı, tehdit algısı ve umutsuzluğu değerlendiren özbildirime dayalı bir ölçüm aracı olan COVID-19 Psikolojik Zorlanma Ölçeği'nin geliştirilmesi ve psikometrik özelliklerinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda 626 yetişkin katılımcıdan COVID-19 Psikolojik Zorlanma Ölçeği ve çeşitli ruh sağlığı ölçeklerinden oluşan bir ölçek setini yanıtlaması istenmiştir. Açımlayıcı faktör analizi sonuçları ölçeğin COVID-19'a ilişkin kaygı, tehdit algısı ve umutsuzluktan oluşan üç faktörlü bir yapıya sahip olduğuna ve istenilen iç tutarlık, test-tekrar test güvenilirliği, bileşen, ayrışan ve yordayıcı geçerlik değerlerine sahip olduğuna işaret etmiştir. Ardından 548 katılımcı COVID-19 Psikolojik Zorlanma Ölçeği'ni yanıtlamış, doğrulayıcı faktör analizi sonuçları ölçeğin üç faktörlü yapısını desteklemiştir. Tez çalışması kapsamında yapılan ikinci araştırmada ise Mart 2020'de 429 katılımcıdan obsesif inanışlar, obsesif-kompulsif belirtiler, COVID-19'a ilişkin psikolojik zorlanma ve COVID-19 ile ilişkili güvenlik davranışları ölçümlerini yanıtlamaları istenmiş, Eylül 2020'de ise birinci ölçümü yanıtlamış olan 279 katılımcı obsesif-kompulsif belirtiler, COVID-19'a ilişkin psikolojik zorlanma ve güvenlik davranışlarını içeren takip değerlendirmesine katılmıştır. Bulgular başlangıçtaki obsesif inanış düzeyinin altı ay sonraki obsesif-kompulsif belirtiler aracılığıyla COVID-19'a ilişkin psikolojik zorlanmayı yordadığını göstermiştir. Ayrıca başlangıçtaki obsesif inanışların altı ay sonraki obsesif-kompulsif belirti şiddeti ve pandemiye ilişkin psikolojik zorlanma düzeyi aracılığıyla güvenlik davranışlarının sıklığını yordadığı görülmüştür. Araştırmaların bulguları COVID-19'a İlişkin Psikolojik Zorlanma Ölçeği'nin çok boyutlu, geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğuna işaret etmiş; bilişsel yanlılıklar, obsesif-kompulsif eğilimler ve pandemiye ilişkin psikolojik süreçler arasındaki ilişki ile ilgili alanyazına katkıda bulunmuştur. Bulgular değerlendirilerek önleme ve tedavi stratejilerine yönelik çıkarımlar tartışılmıştır.
Türkiye'de uç sağ ve Kürtler, 1945-1980: Güvenlik, kimlik ve kalkınma
Bu tezin amacı, 1945-1980 yılları arasında "güvenlik", "kimlik" ve "kalkınma" kavramları ekseninde uç sağın Kürt meselesine dair söylemini incelemektir. Uç sağ, erken Cumhuriyet döneminin sonuna doğru Nihal Atsız, Necip Fazıl Kısakürek öncülüğünde dergiler üzerinden görünür olmaya başlamış, çok partili hayata geçişle birlikte önce merkez sağ partilerinde hizip olarak var olmuş sonrasında da müstakilleşerek partileşmişlerdir. Ayrıca Soğuk Savaş sürecinde Türk Milliyetçiler Derneği, Millî Türk Talebe Birliği, Akıncılar, Mücadeleciler, Ülkü Ocakları, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Aydınlar Ocağı uç sağın önemli yapıları olmuşlardır. Soğuk Savaş sürecinde uç sağın temel özelliği antikomünizm olmuş ve komünizmle mücadele çerçevesinde devlet nezdinde de meşruiyet elde etmiştir. Ayrıca millî ve dinî değerlere vurgu yapmış ve Türkiye'nin beka meselesini önemsemiştir. Uç sağ, Kürt meselesini erken Cumhuriyet döneminin "yanlış politikaları" sonucu olarak ortaya çıkan bir sorun şeklinde değerlendirmiş, Soğuk Savaş sürecinde de komünistlerin istismar ettiğini öne sürmüştür. Uç sağ Kürt meselesini "beka" sorunu şeklinde ele almış ve komünistlerle ilişkilendirerek konunun komünizmle mücadele çerçevesinde ele alınması gerektiğini söylemiştir. Tezin birinci bölümünde, çalışmanın kavramsal ve tarihsel/siyasal arka planı bağlamında uç sağın ortaya çıkışı, kurumları ve genel özellikleri anlatılacak ve Kürt meselesinin Osmanlı'dan günümüze serencamı ele alınacaktır. Bu çalışmanın diğer bölümlerinde ise Soğuk Savaş sürecinde uç sağın kategorileri olan Seküler Türkçü-Turancılar, Anaakım Milliyetçiler, Anaakım İslâmcılar ve Radikal İslâmcılar'ın sırasıyla "güvenlik", "kimlik" ve "kalkınma" kavramları çerçevesinde Kürt meselesine bakışı ele alınacak ve çözüm önerileri tartışılacaktır. Anahtar Sözcükler Kürt Meselesi, Uç sağ, Milliyetçiler, İslâmcılar, Komünizm