Brain neoplasms
95 theses under this subject heading
Diosgeninin glioblastoma multiforme hücre hatlarında sitotoksik ve apoptotik etkilerinin belirlenmesi
Glioblastoma Multiforme (GBM) merkezi sinir sisteminde ortaya çıkan, agresif ve malign özelliklere sahip, yaygın olarak görülen ölümcül beyin tümörlerinden biridir. Erişkinlerde en sık görülen beyin tümörüdür. GBM'nin tedavisinde radyoterapi, kemoterapi ve immünoterapi gibi yöntemler kullanılmaktadır. Bitkisel kaynaklı yeni ajanların keşfedilmeye çalışılması tedaviye yönelik yapılan araştırmalardan biridir. Diosgenin, bitkiler tarafından sentezlenen sekonder metabolitler grubuna aittir ve GBM'nin tedavisinde kullanılabilecek bitkisel bileşenlerdendir. Kanser türlerinin bazılarında anti-invaziv, anti-proliferatif, anti-metastatik ve anti-kanserojen etkiye sahiptir. Çalışmanın amacı, T98G ve LN18 hücre hatlarında diosgeninin sitotoksik etkisini, apoptoz mekanizmalarına, invazyona ve koloni oluşumuna etkisini belirlemektir. Diosgeninin hücre canlılığına etkisi XTT yöntemi ile belirlendi. LN18 ve T98G hücreleri için IC50 değeri her hücre hattında 24. Saatte 30 µM olarak bulundu. Apoptozda görev alan genlerin ekspresyon seviyelerindeki değişim gerçek-zamanlı PCR ile belirlendi ve iki hücre hattında pro-apoptotik genlerin ekspresyonları artarken, anti-apoptotik genlerin ekspresyon seviyelerinin azaldığı tespit edildi. Hücrelerin invazyon ve migrasyon yeteneklerinin azaldığı matrijel-invazyon yöntemi kullanılarak bulundu. Diosgenin uygulanmış LN18 hücrelerinin koloni oluşturma kapasitelerinin azaldığı belirlendi. Bu çalışma ile diosgeninin GBM üzerine olası etkisi ilk defa ortaya konmuştur. Elde edilen sonuçlara göre, diosgenin GBM için potansiyel bir ajan olarak gözükmektedir. Diosgeninin, GBM tedavisinde uygulanabilirliğinin test edilmesi için geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Glioblastomlarda STAT3'ün prognostik önemi
Glioblastom, beyin tümörleri arasında en kötü prognoza sahip olan, yaşam süresi kısa, tedaviye direnç ve cevap oranı yüksek bir tümördür. Tümörün agresifliği, invazyon ve proliferasyon aktivitesi, büyümesi, tedaviye direnç geliştirmesi ile ilgili birçok sinyal proteini mevcuttur. Yapılan araştırmalarda; bu sinyal proteinlerinin inhibisyonu ve aktivasyonu ile ilişkili ilaçlar ya da bu proteinlerin varlığının ya da yokluğunun prognoz ile ilişkilerinin bulunması amaçlanmıştır. STAT3 (sinyal düzenleyici ve transkripsiyon aktive edici gen) onkojenik transkripsiyon faktörüdür. Agresif ilerleme gösteren melanom, tiroid kanserleri, prostat kanseri, hodgkin lenfoma gibi çok sayıda tümörde aktivasyonu tanımlanmıştır. Normal hücrelere göre tümör hücrelerinde aşırı ekspresyonu antitümör tedavileri için bir hedef olarak görülmesini sağlamıştır. Yapılan birçok çalışmada; glioblastom hücrelerinde ve tümör mikro çevresinde STAT3'ün sürekli aktivasyonunun, hücre proliferasyonunu, antiapopitozu, invazyonu ve anjiogenezi arttırdığı ortaya konulmuştur. Bu da STAT3'ü terapotik hedef ve prognoz açısından dikkat çekici hale getirmiştir. Biz de çalışmamızda; glioblastom tanısı alan 252 olguyu retrospektif olarak inceledik. Son yıllarda yapılan çalışmalar ışığında STAT3'ün prognostik veri olarak kullanılması ve tedaviyi belirleyebilen bir immün belirteç olabilmesi amacıyla çalışmamızda STAT3 kullandık. Olgularda yaş, cinsiyet, sağ kalım süresi, histolojik özellikler, mitoz sayısı, Ki67, p53, IDH-1 boyanma durumu gibi parametreleri ve uygulanan tedavi seçeneklerinin, STAT3 ile ilişkisini araştırdık. Mevcut tedavi seçeneklerine yenilerini ekleyebilmek ve prognoz açısından anlamlı olabilecek belirteçleri bulmayı amaçladık. Ancak yaptığımız çalışmada; karşılaştırdığımız prognostik faktörlerle STAT3 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptamadık.
İntrakranial glial kitlesi olan hastalarda NRF2/KEAP1 yolağın araştırılması
Amaç: Gliomalar, beyin parankiminde oluşan primer beyin tümörlerinin çoğunluğunu oluşturur. Glioma, glial hücrelere benzer histolojik özelliklerde olan tümörleri belirtir. Nrf2' nin hücrelerdeki öncelikli görevi oksidatif strese karşı koruyucu cevabı organize etmektir. Bu çalışmada oksidatif stres ile glial tümörler arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacıyla Nrf2, Keap1, GSK-3ß, peroksinitrit ve malondialdehitin biyokimyasal belirteçler olarak kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmek ve sonuçta glial tümör etyopatogenezi hakkında bilgimizi artıracak yeni farmakoterapötik yaklaşımların geliştirilmesi için literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalında intrakranial tümör nedeniyle opere edilip patolojileri glial tümör olarak raporlanan 71 hasta ve kontrol grubu olarak ek hastalık ve ilaç kullanma öyküsü olmayan 40, toplamda 111 hasta çalışmaya dahil edildi. Vaka ve kontrol gruplarından alınan venöz kan biyokimya laboratuvarında homojenize edilerek ELİSA yöntemiyle çalışılarak; Nrf-2, Keap1, GSK-3ß, malondialdehit ve peroksinitrit düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda Nrf2 değerleri kontrol grubunda yüksek ve düşük dereceli glial tümörleri bulunan vaka grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Düşük dereceli grupta Keap1 değerleri ise kontrol ve yüksek dereceli gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. GSK-3ß değerleri gruplar arasında anlamlı olarak farklı bulunmadı. Oksidatif stresin göstergesi olan peroksinitrit ve MDA değerleri ise yüksek derecli grupta kontrol ve düşük dereceli gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuç: Elde edilen veriler Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA ve peroksinitritin glial tümör etyolojisinde rol alabileceği yönünde bazı kanıtlar oluşturmaktadır. Sonuçta, oksidatif stresin düzenlenmesinde önemli rolü olan Nrf2 ve Nrf2 modülatörleri olan Keap1 ve GSK-3ß'nın, peroksinitrit ve malondialdehit ile birlikte glial tümör patofizyolojisinde rol oynadığını kanıtlar ışığında rol oynadığını düşünmekteyiz. Gelecekte yapılacak olan çalışmaların daha büyük ve daha spesifik tümör gruplarında tekrarlanması, fizyopatolojisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak ve potansiyel tedaviler için yol gösterici olacaktır.
Fare beyin metastazı modelinde optimal stereotaktik radyocerrahi yönteminin belirlenmesi ve immünolojik etkilerinin araştırılması
Kanser hastalarında morbidite ve mortalitenin hala en önemli nedeni olan beyin metastazlarında, tümör hücrelerinin immün supresif özellikleri ve geliştirdikleri direnç mekanizmaları nedeniyle bu tümörlerin lokal kontrol başarı oranları düşmektedir. Stereotaktik radyocerrahinin beyin metastazlarında ve primer beyin tümörlerinde, immün yanıtı ve tümör mikroçevresini düzenlemede etkili olduğu artık bilinen bir gerçektir ancak hipofraksiyone radyocerrahinin beyin metastazlarında immün sistem üzerine etkisi üzerine yeterli bilgi yoktur. Ayrıca, farklı kanser türlerinde tedaviye direnç oluşumunda rolleri kanıtlanan ısı şok proteinleri ve Hippo yolağının, beyin metastazlarında radyasyon ile ilişkisini ve farklı radyocerrahi doz ve fraksiyonasyonlarının bu moleküller üzerine etkisini araştıran çalışmalar kısıtlıdır. Bu amaçla B16F10 fare melanoma hücre serisi ile C57BL/6J farelerde beyin metastazı modeli oluşturduk. Fareleri kontrol ve Gamma Knife ile farklı doz ve fraksiyonlarda (15Gy, 3x7Gy, 5x5Gy) tedavi edilmek üzere dört gruba ayırdık. Her grupta sağkalım sürelerini ölçtük. Ölüm sonrası sakrifiye edilen beyinden sağlam ve tümörlü dokular ayrıldıktan sonra tümörlü dokulardan immünohistokimya ile radyasyona direnç ile ilişkisini ve farklı radyocerrahi tedavi şemalarının bu moleküller üzerine etkisini değerlendirmek için HSP90 ve YAP1 düzeylerini ölçtük. ELISA ile tümörlü ve sağlıklı beyin dokularında immün yanıtı değerlendirmek için CCL4 ve IL-17A seviyelerini analiz ettik. Toplanan tüm verileri istatiksel açıdan karşılaştırdık. 15 Gy dozunda Gamma Knife tedavisi uygulanan grupta en fazla olmak üzere tedavi alan gruplar ile kontrol grubu arasında sağkalımda anlamlı fark saptadık. İmmünohistokimyasal analizde HSP90 ve YAP1 düzeyleri için gruplar arasında; ELISA ile de, CCL4 ve IL-17A düzeyleri için gruplar arasında ve her grupta sağlıklı beyin dokusu ve tümör dokusu arasında istatiksel açıdan anlamlı bir fark tespit etmedik. Stereotaktik radyocerrahinin immün yanıt üzerine etkinliği kanıtlanmış olsa da, özellikle beyin metastazlarındaki radyasyona direnç mekanizmalarının üstesinden gelmek için, radyocerrahinin etkin ve güvenilir doz ve fraksiyonasyonlarının belirlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda çalışmamızın, ileriki çalışmalara yol gösterici olacağını umuyoruz.
Glial tümörlerde ATRX durumu ve MRG bulguları arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Primer SSS tümörleri, SSS içindeki hücrelerden kaynaklanan iyi veya kötü huylu olabilen heterojen bir tümör grubunu ifade eder. Malign primer beyin tümörleri, tedavisi en zor kanserler arasında yer almaktadır. Glial tümörler erişkinlerde en sık görülen malign primer beyin tümörleridir. 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Santral Sinir Sistemi (SSS) tümörleri sınıflamasında moleküler belirteçler daha da ön plana çıkarılarak, gliom sınıflamasında isimlendirme ve derecelendirmede yenilikler getirilmiştir. Çalışmamızın öncelikli hedefi moleküler bir belirteç olan ATRX mutasyon durumunun glial tümörlü hastaların MRG özellikleriyle arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza retrospektif olarak 75 hasta alınmıştır. Glial tümör tanısı almış hastaların ATRX ve IDH mutasyon statüsü immunohistokimya ile belirlenmiştir. 52 hastada ATRX mutasyonu gözlenmedi, 23 hastada ise ATRX mutasyonu pozitif olarak görüldü. Tümörler ATRX mutasyonu pozitif ve negatif olarak iki gruba ayrılıp preoperatif MR görüntüleri (T1A, T2A, T2 FLAIR, DAG-ADC, pre- postkontrast T1, SWI) üzerinden VASARI (Visually AcceSAble Rembrandt Images) skorlamasına dahil olan toplamda 25 MR bulgusu ile değerlendirildi. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların tanı yaşları 26-79 arasında değişmekte olup ortalaması medyan yaş değeri 58 olarak bulundu. 40 hasta kadın (%53,3), 35 hasta erkekti (%46,7). 23 (%30,7) olgunun ATRX mutasyonu pozitif, 52 (%69,3) olgunun ATRX mutasyonu negatifti. ATRX mutasyonu olan olgularda kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.034) ATRX mutasyonu olan olgularda ödem oranının az olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.028) ATRX mutasyonu olan olgularda pial invazyonun olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.018) ATRX mutasyonu olan olgularda derin beyaz cevher tutulumunun olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.022) Hastanın tanı yaşının genç olması (<41) ATRX mutasyon pozitifliği ile ilişkili bulundu. Ayrıca ATRX mutasyonu pozitif olan olgularda IDH mutant olma oranı, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p<0.001) Sonuç: Glial tümörlerin MRG ile değerlendirilmesinde kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ödem oranının az olması, pial invazyonun olmaması ve derin beyaz cevher tutulumunun olması ATRX mutasyonu pozitifliği ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca hastanın genç olması ve IDH mutant olması ATRX mutasyon pozitifliği ili ilişkili bulunmuştur. Preoperatif MRG görüntülemeleri ile ATRX statüsü hakkında bazı öngörüler elde edilebilir.
Hipofiz adenomlarında beclin-1 protein ekspresyonunun prognostik önemi
Giriş ve Amaç: Hipofiz adenomları tüm kafa içi tümörlerin yaklaşık %15'ini oluştururlar. Glioma ve menenjiomdan sonra en yaygın üçüncü kafa içi tümörüdür. Beclin 1, tümör baskılayıcı rolü olan ve son zamanlarda birkaç çalışmayla birlikte tanınan bir otofaji genidir. Bu çalışmanın amacı, hipofiz adenomlu hastalarda otofaji belirteci olan Beclin 1 protein ekspresyonu ile klinik ve patolojik parametreler arasındaki ilişkiyi aydınlatmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Mart 2016 – Ekim 2022 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde ameliyat olmuş, hastanemiz sisteminde ameliyat öncesi manyetik rezonans görüntülemesi mevcut olan ve Patoloji Anabilim Dalı'nda DSÖ 2017 kriterlerine göre hipofiz adenomu tanısı almış vakalar dahil edildi. Yaş, cinsiyet, hipofiz adenomu boyutu, primer ve nüks ayrımı, hipofiz hormonal değerleri, radyolojik sınıflandırma bulguları, patoloji değerlendirme sonuçları ve immünohistokimyasal boyanma özellikleri verilerine hastane otomasyon sisteminden ulaşıldı. Bu değerler ile Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasındaki ilişki istatistiksel yöntemler kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Toplam 78 hastadan 75'i makroadenom ve 3'ü mikroadenomdu. Hipofiz makroadenomlu olguların 34'ü (%45,3) kadın ve 41'i (%54,7) erkek olgulardı. Beclin 1 ekspresyonu 13 hastada gözlenmedi. Hafif derecede boyanma 10, orta derece boyanma 25, yoğun derecede boyanma 30 hastada gözlendi. Beclin 1 ekspresyon durumu boyanma durumuna göre 4 (0,1,2,3) ve 2 (0-1, 2-3) farklı derecede gruplandırılarak karşılaştırmalar yapıldı. Tümör hacmi ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,214) Fakat tümör hacmi ve 2 derecede (0-1, 2-3) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. (p=0,044) Tümör hacmi daha yüksek olan adenomlarda, tümör hacmi daha az olanlara göre anlamlı ölçüde daha fazla Beclin 1 ekspresyonu gözlenmiştir. Çalışmaya dahil ettiğimiz 78 hastadan 49 tanesi fonksiyonel olmayan hipofiz adenomuna sahipken, 29 tanesi fonksiyonel (hormonal ve klinik aktif) hipofiz adenomuna sahipti. Tümör fonksiyonu ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,051) Fakat tümör fonksiyonu ve 2 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. (p=0,022) Fonksiyonel olmayan tümörlerde, fonksiyonel olan tümörlere göre ekspresyon düzeyi daha fazla gözlenmiştir. Knops hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırması ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,315) İnvazyon durumuna göre gruplandırılmış Knops hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırmasıyla 4 derecede (p=0,411) ve 2 derecede (p=0,170) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Hardy-Wilson modifiye hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırması ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,579) Suprasellar uzantının simetrik-asimetrik olma durumuna göre gruplandırılmış Hardy-Wilson modifiye hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırmasıyla 4 derecede (p=0,885) ve 2 derecede (p=0,456) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Primer/nüks hipofiz adenomu olma durumu ve 4 derecede (p=0,233) ve 2 derecede (p=0,723) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Ki-67 proliferasyon indeksi ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,413) Ki-67 proliferasyon indeksi %3'ün altı ve üst olacak şekilde 2 gruba ayırıp, 2 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi ile karşılaştırdığımızda istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,412) Sonuç: Hipofiz adenomu hacmi arttıkça ve fonksiyonel olmayan hipofiz adenomlarında fonksiyonel olanlara göre Beclin 1 ekspresyon düzeyindeki artış durumu istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hipofiz adenomu Ki-67 proliferasyon indeksi, Knops ve Hardy-Wilson radyolojik sınıflandırması ve primer-nüks tümör durumu ile Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Anahtar Kelimeler: Hipofiz adenomu, Beclin 1, Knops ve Hardy-Wilson radyolojik sınıflandırması, Ki-67
Glioblastoma multiforme'de konkomitant ve adjuvant Temozolomid'in prognoz ve sağkalıma etkisi
Amaç: Glioblastoma multiforme (GBM) erişkinde en sık görülen malign primer beyin tümörüdür. GBM tedavi sonrası izlemde en sık karşılaşılan problem lokal kontrolün sağlanamamasıdır. Bu çalışmada, GBM tedavisinde kullanılan bir kemoteropatik ajan olan temozolomidin, Aralık 2005'te ülkemizde ruhsat alınmasından sonra protokole uygun olarak cerrahi sonrası radyoterapi ve kemoterapi tedavisi alan 28 olgunun sonuçları, bu tarihten önce cerrahi sonrası sadece radyoterapi verdiğimiz, randomize olarak seçilmiş 26 olgunun sonuçları temozolomid'in etkinlik ve güvenilirliğini değerlendirmek için değerlendirmeye alınmıştır.Gereç ve yöntemler: Patolojik olarak doğrulanmış, protokole uygun özelliklere sahip, glioblastoma multiforme teşhisi almış olgular iki gruba ayrıldı. Birinci grup cerrahi sonrası sadece radyoterapi tedavisi gören olgular, ikinci grup ise (kombine tedavi grubu) cerrahi sonrası radyoterapi ve temozolomid tedavisi gören olgular olarak ayırıldı. Tüm olgulara lokal fraksiyone radyoterapi (60 Gy toplam doz: 2 Gyx5 gün/hafta, 6 hafta boyunca) uygulandı. Sadece ikinci gruba konkomitan olarak oral yoldan 75 mg/m2/günx7gün/hafta, 6 hafta boyunca ve bunu takiben monoterapi olarak 200 mg/m2/günx5gün, altı siklus boyunca her 28 günde bir temozolomid uygulandı. Temozolomidin prognoz ve sağkalım üzerine etkisine ilave olarak yaş, cinsiyet ve rezeksiyon boyutunun her iki grupta kadar geçen medyan süre (PSS) ve Medyan genel sağkalım süresi (GSS) üzerine etkisi bağımsız olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışma sonucunda PSS, kombine tedavi grubunda 14 ay, tek başına radyoterapi grubunda ise 6 ay idi (P<0.0001). GSS, kombine tedavi grubunda 16 ay, tek başına radyoterapi gurubunda ise 12.5 ay idi (P=0,0354). Her iki gruptada önemli prognostik faktörlerden, yaş ve cinsiyet için hem PSS, hem de GSS bakımından istatistiksel olarak anlamlı olmayan yarar saptanırken, rezeksiyon boyutu (total-subtotal) için istatistiksel olarak anlamlı yarar saptandı.Sonuç: Total cerrahi tedavi sonrası kombine (RT + TMZ) tedavi, tek başına radyoterapiye göre prognoz ve sağkalım üzerinde daha etkili olduğu gösterilmiştir.Anahtar Sözcükler: Glioblastoma multiforme, Temozolomid, Tedavi
Genetıc Rısk Factors In Oligodendrogliomas And Olıgoastrocytomas And The Effects Of These Factors On Prognosıs
Amaç: Biz bu çalışmamızda, kliniğimizde 2001 ile 2010 yılları arasında cerrahi tedavi uyguladığımız oligodendroglial tümörlü 15 olguda, 1p ve 19q delesyonları ile prognoz arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Fakülte etik kurulu onayı ve hasta onayları alınarak, kliniğimizde 2001 ile 2010 yılları arasında oligodendroglial tümör tanısı almış 15 olgu belirlendi. Bu olguların formalinle fikse edilmiş parafin kesitlerinde Fluoresence in situ hybridization yöntemiyle 1p ve 19q delesyonları araştırıldı. Delesyon sonuçlarına göre bu olguları her iki delesyona sahip olanlar (Grup 1), sadece 1p delesyonuna sahip olanlar (Grup 2) ve delesyonlardan hiçbirine sahip olmayanlar olarak (Grup 3) 5'er olgudan oluşan 3 gruba ayırdık. Ve bu gruplar, tanı anındaki ortalama yaşları, ortalama izlem süreleri ve ortalama progresyonsuz izlem süreleri baz alınarak karşılaştırıldı ve bu delesyonlarla prognoz arasındaki ilişki olup olmadığı araştırıldı.Bulgular: Fluoresence in situ hybridization yöntemiyle patoloji örnekleri incelenen 15 olgudan 1 tanesi anaplastik oligoastrositom, 14 tanesi ise grade 2 oligodendroglial tümörlerdi. Bunların arasından 2 tanesi anaplastik oligoastrositoma malign transformasyon gösterdi. Bu 15 olgunun 5 tanesinde 1p ve 19q delesyonların her ikisinin mevcut olduğu tespit edildi. 5 olguda sadece 1p delesyonu saptanırken, geriye kalan 5 olguda bu iki delesyondan hiçbirisine rastlanmadı. Oligodendroglial grade 2 tümörlerden iki tanesi anaplastik oligoastrositoma malign transformasyon gösterdi.Grup 1' deki olguların tanı anındaki ortalama yaşları 37,4, Grup 2'dekilerin ki 41,8, Grup 3'dekilerin ise 34,2 idi ve bu parametre açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Ortalama izlem süresi kodelesyona sahip olanlar (Grup 1) için 28,6 ay, Grup 2 için 44,4 ay, Grup 3 için ise 62 aydı. Ortalama izlem süresi açısından da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Tümöre bağlı ölüm sadece bir olguda görüldü ( %6,7) ve bu olgu her iki delesyona da sahip olmayan (Grup 3) olgu grubundaydı. Bu nedenle bu 3 grup arasında yaşam süreleri temel alınarak bir karşılaştırma yapılamadı. Nüks oranı kodelesyona sahip grup için % 0 iken, sadece 1p delesyonuna sahip grupta % 20, delesyonu olmayan grupta ise % 40 olarak belirlendi. Nüks oranları açısından olgular grup bazında değerlendirildiğinde de istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Ortalama takip süresi Grup 1 için 38,2 ay, Grup 2 için 48,6 ay, Grup3 için ise 52,8 aydı. Ortalama progresyonsuz takip süreleri ise kodelesyona sahip grupta progresyon gösteren olgu olmadığından yine 38,2 ay, Grup 2'de 23,6 ay, Grup 3'te ise 40,8 ay idi. Bu parametrelerin her birisi için gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05).Sonuçlar: Çalışmamızda olgu sayımızın 15 ile sınırlı kalması nedeniyle istatistiksel olarak anlamlı sonuç almaya yetebilecek veriler toplanamadı ve yapılan istatistiksel analizler tanımlayıcı olmaktan öteye gidemedi. Biz bu çalışmamızı, tüm dünyada artık oligodendroglial tümörlerde rutin olarak yapılan bu değerlendirmelerin ışığında öncül bir çalışma olarak kabül edilmesi, oligodendroglial tümörlerdeki moleküler markerlarla ilgili ilerleyen yıllarda yapılacak çalışmalar için temel oluşturabilmesi ve bazı sorunlara ışık tutabilmesi amacıyla tamamladık.Anahtar kelimeler: Oligodendroglioma, moleküler genetik değişiklikler, prognostik etkiler.
Üçüncü ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım ve sonuçları
Amaç: Üçüncü ventrikül kitlelerinde cerrahi yaklaşımın seçimi, derin yerleşimleri, hassas beyin bölgeleri ve vasküler yapılara olan yakın komşulukları nedeniyle zorluklar içermektedir. Üçüncü ventrikül kitlelerinin cerrahi tedavisinde seçilmesi gereken en uygun girişim yolu hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, üçüncü ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım seçimindeki etkenler ve sonuçlar incelenmiştir. Yöntem: Bu çalışmada, 2002-2014 yılları arasında, kliniğimizde üçüncü ventrikül kitlesi nedeniyle cerrahi uygulanan 80 hasta retrospektif olarak incelendi. Olguların tamamı preoperatif ve postoperatif nöroradyolojik ve klinik sonuçlar açısından değerlendirildi. Olguların 47'sinde anterior interhemisferik transkallozal, 10'nunda posterior interhemisferik transkallozal, 15'inde pterional-transsylvian translaminar, 5'inde supraserebellar-infratentorial ve 3 olguda kombine (Pterional-Transsylvian translaminar + Anterior interhemisferik transkallozal transforaminal) yaklaşım uygulandı. Bulgular: Olguların cinsiyet dağılımı 42 E / 38 K ve yaş ortalaması 24.5 (3 ay – 63 yaş) idi. 60 olguya total, hassas beyin alanlarının infiltrasyonu nedeniyle 20 olguya ise subtotal rezeksiyon uygulandı. Histopatolojik incelemede; 32 kolloid kist, 28 nöroepitelyal, 12 sellar bölgenin tümörleri, 4 meningeal, 2 germ hücreli, 1 lenfoma ve 1 kordoma gözlendi. Postoperatif 14 olguda ek nörolojik defisit gelişti. Postoperatif mortalite 9 olguda gözlendi. Takip süresi ortalama 51 (1-144) ay idi. Sonuç: Üçüncü ventrikül kitlelerinde cerrahi tedavi sonuçlarını etkileyen asıl unsurlar; kitlenin büyüklüğü, histopatolojisi, yerleşim yeri, uzanımı ve nörovasküler yapılar ile olan ilişkisidir. Cerrahide amaç; histopatolojik tanıyı sağlamak, mümkünse total rezeksiyon ve bası etkisini ortadan kaldırarak BOS dolanımını normalleştirmektir.
Sağlıklı ve meningiomalı olgularda KIR genleri frekanslarının karşılaştırılması
Sağlıklı ve Meningiomalı Olgularda KIR Genleri Frekanslarının Karşılaştırılması AMAÇ: Meningioma tanılı olgularda KIR polimorfizminin dağılımını inceleyerek, klinik gidişinin öngörülebilmesi, hastalarda genetik mekanizmanın ortaya konulmasını ve muhtemel tedavi yöntemleri için yönlendirici olmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Nisan 2013-Eylül 2013 tarihleri arasında Nöroşirurji Anabilim dalına başvuran 18 yaş üzeri 31 meningiom tanılı hasta ve 50 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 81 kişi üzerinde yapılmıştır. Meningioma tanısı olan hastaların 6 si erkek (% 19,35), 25'i kadındı (% 80,65). Kontrol grubunun 23'ü erkek (% 46), 27'si kadındı (% 54). Tüm çalışma grubumuzda yaş ortalaması 54,49 idi. Hastalardan onam formu alınması sonrası alınan tam kan örneklerinden DNA izolasyonu yapılmıştır. KIR tiplendirilmesi SSOP (sequence spesific oligonucleotid probes) prensibine dayanılarak çalışılmıştır. Bulgular: İnhibitor, aktivatör ve psödogen olmak üzere toplam 16 KIR geni çalışılmıştır. Meningioma tanılı hastalarda 2DL3 ve 3DS1 genleri koruyuculukla ilişkili istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Meningiomalar kendi içinde grade 1 meningiomalar birinci grup, atipik ve anaplastik meningiomalar ikinci grup olarak incelendiğinde KIR geni dağılımlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Çerçeve genler KIR 2DL4, 3DL2, 3DL3 ve 3DP1 tüm hasta ve kontrol grubunda mevcut idi. İnhibitor KIR genlerinden 2DL3 geni hasta grupta daha az idi (P=0,0), 3DS1 aktivatör KIR geni yine hasta grupta daha az bulundu. (p=0,004). Bu da bize göstermektedir ki 2DL3 ve 3DS1 genleri ile meningioma gelişimi arasında koruyuculukla ilişkili istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(P<0,05). 2DL3 geni ve 3DS1 geni ise meningioma için muhtemel koruyucu genlerdir. Anahtar Sözcükler: KIR geni, NK hücreleri, meningioma, SSOP.
Glial beyin tümörlerinde ve lenfoma dışı metastazlarda otofaji ile ilişkili miRNA'ların serum ve doku değerlerinin karşılaştırılması
Amaç: Merkezi sinir sistemi tümörleri hem çocuk hem de erişkin hastalarda görülür ve bu tümörlerin birçoğu sakatlık ve ölüme neden olur. Hastaların tanısı ve izlemi için yeni hedefleri belirlemek gayreti ile güncel çalışmalar moleküler alana odaklanmıştır. Bu çalışmamızda otofaji ile ilişkili miRNA düzeylerine serum ve dokuda bakarak serum miRNA değerlerinin biyomarkır olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırdık. Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde ameliyat edilen ve patoloji örneğinin sonucu glial tümör veya lenfoma dışı metastaz olarak raporlanan 27 hasta dahil edilmiştir. Otofaji ile ilişkili miRNA'ların serum ve doku düzeyleri karşılaştırılmıştır ve saptanan değerler arasındaki korelasyon student t testi kullanılarak kontrol edilmiştir. Bulgular: Vakaların histopatolojik incelemesinde 14 glioblastom, 3 oligodendrogliom, 2 anaplastik astrositom, 2 karsinom metastazı, 2 pilositik astrositom, 1 anaplastik ependimom, 1 anaplastik oligodendrogliom, 1 diffüz astrositom ve 1 ependimom gözlendi. Serum Ct değerleri istatistiksel olarak doku Ct değerlerinden yüksek saptandı (p<0,001). Diğer taraftan çalıştığımız miRNA alt tiplerinden sadece beşinin serum ve doku düzeyleri arasında korelasyon saptadık. Ek olarak 12 miRNA alt tipinden beşini bazı serum örneklerinde Ct değeri tespit edemedik. Sonuç: Her ne kadar literatürde serum miRNA seviyeleri ile doku miRNA seviyeleri arasında korelasyon görülse de biz bu çalışmada herhangi bir mantıklı korelasyona rastlamadık. Çalışmamızdaki hasta sayımızın düşüklüğü litaratür ile olan bu uyumsuzluğu açıklayabilir. Dolayısı ile bu çalışmanın sonuçlarına bakarak miRNA'ların beyin tümörleri için biyomarkır olamayacağını söylemek için erken olduğuna inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Glial tümör, miRNA, biyomarkır, otofaji
Yüksek gradeli glial tümörlü olgularda tümör volümü ile serum S100B değerlerinin karşılaştırılması
Amaç: Yüksek gradeli glial tümörlerin tanı ve operasyon sonrası takip aşamalarında serum S100B değerlerinin mevcut görüntüleme yöntemlerine ek katkısının değerlendirilmesi ve S100B proteinin yüksek gradeli glial tümörler için bir tümör belirteci veya prognostik faktör olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi. Gereç ve yöntem: Aralık 2013 – Ağustos 2014 tarihleri arasında beyin ve sinir cerrahisi kliniğinde yüksek gradeli glial tümör tanısı ile cerrahi uygulanan 14 olguluk hasta grubu ve sağlıklı bireylerden oluşan 14 kişilik kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Hasta grubundan operasyon öncesi, operasyondan sonraki 1. gün ve 5. günler olmak üzere 3 kez, kontrol grubundan 1 kez olmak üzere venöz kan örnekleri alınmıştır. Hasta grubundakilerin ayrıntılı nörolojik muayeneleri değerlendirilmiş ve nörolojik hasar olup olmadığı tespit edilmiştir. Serumda S100B protein değerleri çalışılıp hasta grubundaki olguların görüntüleme yöntemleri ile tümör hacimleri ölçülmüştür. Operasyon öncesi ve sonrasındaki serum S100B değerleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hasta grubu ile kontrol grubunun S100B değerlerinin karşılaştırılması yapıldığında hasta grubunda S100B değerleri anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur. (p<0,05) Hasta grubu değerlendirildiğinde nörolojik hasar gelişimi ile S100B değerlerindeki yükselme arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. (p<0,05) Olguların tümör hacimleri ve S100B değerleri karşılaştırıldığında tümör hacimleri ile serum S100B değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. (p>0,05) Ancak total rezeksiyon uygulanan olgularda postop 5. gün yapılan ölçümlerde S100B değerlerinde anlamlı bir düşüş saptanmıştır. (p<0,05) Sonuç: Tümör hacimleri ile serum S100B değerleri karşılaştırıldığında anlamlı bir korelasyon saptanamamıştır. Bununla birlikte yüksek gradeli glial tümörü bulunan hastalarda serum S100B değerinin yükseldiği tespit edilmiştir ancak yanlış negatif değerlerin bulunması ve çalışmadaki hasta grubunun sayı olarak az olması (n=14) nedeni ile kesin bir sonuca varılamamıştır. İlerleyen dönemlerde yapılacak daha kapsamlı çalışmalar ile daha kesin ve yol gösterici sonuçların tespit edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Glioblastoma multiforme, Anaplastik astrositom, S100B
Glioblastoma multiforme (GBM)'de hücre öldürücü immünglobülin benzeri reseptör (KIR) gen polimorfizminin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalıĢmanın amacı Glioblastoma Multiforme (GBM) tanılı olgularda KIR polimorfizminin dağılımını inceleyerek, klinik gidiĢin öngörülebilmesini, hastalarda genetik mekanizmanın ortaya konulmasını ve gelecekteki muhtemel tedavi yöntemleri için yönlendirici olmaktır. Materyal ve Metod: Bu çalıĢmaya Ekim 2013- Ocak 2014 tarileri arasında NöroĢirurji Anabilim dalımıza baĢvuran eriĢkin yaĢta (18 yaĢ üzeri), histopatolojik olarak GBM tanısı almıĢ 31 hasta ve 50 sağlıklı kontrol olgusu dahil edilmiĢtir. Hasta ve kontrollerden bilgilendirilmiĢ onayları alındıktan sonra demografik, klinik özellikleri ve kan örnekleri alınmıĢtır. DNA izolasyonu yapıldıktan sonra KIR genotiplendirmesi Sekans Oligonükleotid Prob Metodu (SSOP) kullanılarak gerçekleĢtirilmiĢtir. Sonuçlar: 20 erkek, 11 kadın toplam 31 GBM hastası ve 32 erkek 18 kadın toplam 50 sağlıklı kontrol olgusu çalıĢmaya dahil edilmiĢtir. Hasta ve kontrollerin yaĢ (Hasta: 53,5 yıl vs. Kontrol: 53.8 yıl), ve cinsiyet dağılımları (Hasta grupta erkek/kadın: % 64.5/35.5; Kontrol grubunda erkek/kadın: % 64/36) her iki grupta benzer bulundu (p>0.05). Hasta ve kontroller, inhibitor, activator ve psödogenler olmak üzere16 farklı KIR gen bölgesi açısından değerlendirildi ve KIR2DL4, 3DL2, 3DL3 ve 3DP1‟ü içeren çerçeve genleri tüm hasta ve kontrollerde pozitif bulundu. Ayrıca, inhibitor KIR genlerinden 2DL3 geninin, hastalarda, kontrol grubuna gore istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek olduğu gösterildi (p<0.05). TartıĢma: Bu çalıĢmada inhibitör KIR geni 2DL3, GBM için yatkınlık oluĢturan bir genetik faktör olarak bulunmuĢtur. GBM hücrelerinin immun sistem genetiği ile iliĢkisinin anlaĢılması ailevi yatkınlıkların önceden tahmini ve erken teĢhis açısından önem taĢımaktadır. Bundan da öte bu bilgi hastalara cerrahi sonrası uygulanabilecek bireysel immunoterapotik tedavi modaliteleri geliĢtirmek için anahtar olarak kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: KIR geni, NK hücreleri, Glioblastoma Multiforme, SSOP.
Beyin metastazlı hastalarda tüm beyin ışınlamasında volumetrik ayarlı ark terapi ve alan içinde alan radyoterapi planlama teknikleri kullanılarak lens dozlarının dozimetrik karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, beyin metastazlı hastalarda tüm beyin ışınlamasında volumetrik ayarlı ark terapi (VMAT) ve alan içinde alan (FIF) radyoterapi planlama teknikleri kullanılarak lens dozlarının dozimetrik karşılaştırılmasıdır. Beyin metastaz tanılı 20 hastanın tomografi görüntüleri üzerinde tüm beyin, lensler, optik sinirler, orbitalar konturlanmıştır. Hedef hacimpalyatif amaçlı, 6 MV foton enerjisi kullanılarak fraksiyon dozu 3 Gray (Gy) vetoplam doz 30Gy olacak şekilde ışınlanmıştır. Palyasyon amaçlı tüm beyin radyoterapisinde, öncelik hastanın yaşam kalitesini artırmak olduğundanlens dozları büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle, planlamalar yapılırken lensler mümkün olduğunca korunmaya çalışılmıştır. Tedavi planlama sisteminden(TPS) elde edilen tüm beyin, lensler ve diğer kritik organların doz değerleri, konformalite indeksi (CI), homojenite indeksi (HI) ve monitör birimi (MU) değerleri dozimetrik ve istatistiksel olarak incelenmiştir. Tüm beyin dokusunun aldığı minimum, ortalama ve maksimum dozların ortalamaları istatistiksel olarak incelendiğinde p değerleri sırasıyla 0.003, 0.024 ve 0.003 bulunmuş ve FIF tekniğinin daha üstün olduğu görülmüştür. Sağ ve sol lensin aldığı maksimum dozların ortalamaları iki teknik açısından istatistiksel olarak incelendiğinde ise p değeri 0.001 bulunmuş ve FIF tekniğiyle lenslerin daha iyi korunduğu sonucuna ulaşılmıştır. Her iki planlama tekniği klinik açıdan uygulanabilirdir. Ancak, bizim çalışmamız da gösterdi ki hastanın yaşam kalitesini etkileyen lens gibi kritik hacimler söz konusu olduğunda, FIF tekniğinin tüm beyin radyoterapi tedavisinde daha iyi sonuçlar verdiği görülmüştür.
Glial tümör-metastatik tümör ayırıcı tanısında ileri manyetik rezonans görüntülemenin rolü
Amaç: Çalışmadaki amacımız primer glial tümör derecelendirmesinde ve beyin metastazı ile ayrımında ileri MRG bulgularının etkinliğini araştırmak ve literatüre katkı sağlamaktır. Gereç ve yöntem: Çalışma merkezimizde Ocak 2012-Ocak 2024 tarihleri arasında glial beyin tümörü ve beyin metastazı patolojik tanısı alan, preoperatif MR görüntülemesi merkezimizde yapılan ve DAG, MRS, MRP ileri incelemelerinden en az ikisini içeren toplam 131 hasta ile yürütüldü. Hastaların yaş, cinsiyet, patolojik tanı ve beyin metastazı grubu için primer malignite tanısı, IDH mutasyonu ve Ki-67 proliferasyon indeksi oranı bilgileri hasta dosyasından kaydedildi. Konvansiyonel MRG'de tümör kontrastlanma derecesi, T2/FLAIR mismatch bulgusunun varlığı, DAG'de minimum ADC (10^-3mm2/sn) değeri ve ADC oranı, DSC perfüzyonda rCBV değeri, DCE perfüzyonda Ktrans ve Ve değerleri, MRS'de LL, MI düzeyleri ve Ch/NAA, Ch/Cr oranları değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında difüzyon ağırlıklı görüntülemede tümöral ve peritümöral ADC değerleri ve oranlarında, DSC perfüzyonda tümöral ve peritümöral rCBV değerlerinde, DCE perfüzyonda Ktrans ve Ve değerlerinde, MR spektroskopide kısa TE (35 ms)'de Ch/Cr, LL ve MI değerlerinde, orta TE (144 ms)'de LL ve Ch/Cr değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Glial tümör olgularında Ki 67 proliferasyon indeksi ile tümör minimum ADC değeri arasında negatif yönde, Ki 67 proliferasyon indeksi ile tümör rCBV (sentrum semiovale) değeri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı orta düzeyli ilişki tespit edildi. Sonuç: Beyin tümörlerinin değerlendirilmesinde konvansiyonel MRG bulgularının difüzyon MRG, perfüzyon MRG ve MR spektroskopi görüntüleme bulgularıyla birlikte değerlendirilmesi lezyon ayırıcı tanısında tanısal doğruluğu artırmaktadır. Daha geniş olgu gruplarıyla prospektif yapılacak çalışmalarla preoperatif ileri MRG görüntülemenin tanıya katkısı daha iyi anlaşılacaktır. Anahtar kelimeler: Beyin tümörü, glial tümör, beyin metastazı, difüzyon ağırlıklı MRG, perfüzyon MRG, MR spektroskopi görüntüleme
Glial tümörü bulunan olgularda izositrat dehidrogenaz mutasyonu ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularının karşılaştırılması
ÖZET Amaç ve Kapsam:Bu çalışmada Glial tümörü bulunan olgularda IDH mutasyonu ve MRG bulgularının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif dosya taraması şeklinde yapılan bu araştırma 01/2012-12/2018 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Beyin MRG tetkiki yapılmış, operasyon sonucu patolojik olarak glial tümör tanısı almış olgularda retrospektif olarak IDH mutasyon durumları ve MRG görüntüleme bulguları karşılaştırılmıştır. Ayrıca hastaların IDH1 sonucu, hastalık evresi, tanı yılı ve lezyon bölgesi gibi özellikleri de hasta dosyasından taranarak sisteme kaydedilmiştir. Bulgular: Glial tümörlerde IDH 1 wild mutasyonlar ile ADC arasındaki olası korelasyonun değerlendirildiği bu çalışmamıza 93 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 56,80±14,10 (medyan 59 yıl) idi. Hastalardan 62'sinin (%66,67) patolojik tanısı Glioblastom, 9'unun(%9,68) Diffüz astrositomdu. Hastalarda tümörlerin 35'i (%37,63) frontal, 25'i (%26,88) temporal ve 22'i (%23,66) paryetal lobda yerleşmiştir. IDH mutant tipinde evrenin 4 olma oranı (%88,89 vs. (%28,57) ve yaş ortalaması da Wild tipine göre ((59,85±13,29 vs. 46,33±11,79) daha yüksekti. Wild tipin kitle ADC değeri, mutant tipe göre ((1,26±,28 vs. 1,22±1,43) daha fazlaydı. Anaplastik astrositom tanılı hastaların kitle ADC değerinin diğer hastalara göre daha yüksek, Dev hücreli glioblastom tanılı hastaların kitle ADC değerinin diğer hastalara göre daha düşük olduğu gözlendi. Sonuç: Sonuç olarak ADC değerleri IDH mutasyonu ve histopatolojik tipler hakkında bilgi verse de daha büyük örneklem grupları ve daha homojen tümör tiplerinde yürütülen prospektif dizaynda çalışmalarda ilişkinin daha açık bulunacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: ADC, IDH, glioblastom, MR, mutasyon
Intrakranial kitlelerde ileri görüntüleme yöntemlerinin evrelemeye katkısı
İntrakranial kitlelerin görüntülenmesinde MRG beynin anatomik detayını göstermede en duyarlı görüntüleme yöntemidir. Kontrastlı MRG beyin tümörlerinin tanı, lokal evreleme ve tedavi sonrası izlem için tercih edilecek radyolojik yöntemdir. Beyin tümörlerinin tedavi öncesi evrelemesinde kontrastlı MRG verileri her zaman yeterli olmamaktadır. Nöroradyolojide son yıllardaki çalışmalar konvansiyonel MRG tetkikinde elde edilen anatomik detayın yanında fizyolojik haritalar çıkarılabilmesine olanak sağlamıştır. Bu ileri görüntüleme yöntemleri arasında; difüzyon MRG, perfüzyon MRG ve MR spektroskopi yer almaktadır. Glial tümörlerde histopatolojik dereceleme ile tümörün biyolojik davranışı hakkında önemli bilgiler elde edilir. Tümörün saptanan histopatolojik derecesi ile paralel olarak uygulanacak tedavi protokolleri belirlenir. Bu çalışmamızda ileri görüntüleme metodlarının glial tümörlerde derecelemeye katkısını incelemeyi amaçladık. Histopatolojik olarak tanı almış olgularda ileri görüntüleme metodlarının bulguları ile karşılaştırma yaparak bu metodların birbirlerine göre katkı ve sınırlılıklarını tanımlamaya çalıştık. Gereç ve Yöntem Çalışmamıza Ocak 2010-Haziran 2013 tarihleri arasında intrakranial kitle ön tanısı ile başvuran 36 olguya GE Signa HD 1,5 Tesla MRG cihazı ile kranial MRG, difüzyon MRG, perfüzyon MRG ve MR Spektroskopi yapılmştır. Hastaların tümü radyoterapi veya kemoterapi almamış primer olgulardan seçildi. Rutin çekim parametreleri olarak sagital T1 FLAIR ASSET, aksiyal T2 FRFSE, aksiyal T2 FLAIR, aksiyal T1A SE, b 1000 değerlerinde DAG, koronal T2 FRFSE, aksiyal T2 FRFSE, 3D BRAVO MASK, MV (2D) TE:144, MV (2D) TE:35, aksiyal GRE Perfüzyon, aksiyal T1 Kontrastlı SE MEMP MASK, koronal T1 SE MEMP kullanıldı. İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 15.0 programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Ortalama, Standart sapma v.b.) yanısıra bağımlı ve bağımsız değişkenlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin dağılımlarının homojen olup olmamalarına göre ANOVA Post Hoc Test, Kruskall Wallis Test, NPar Test, Mann-Whitney Test ve T Test kullanılarak değerlendirilmiştir Bulgular İstatistiksel analiz sonucu difüzyon MRG yöntemi ile ölçülen ADC değerlerinin derece 2 tümörler ile derece 4 tümörlerin ayrımında anlamlı olarak saptandı. Perfüzyon MRG incelemesinde lezyon/ sağlam doku rCBV değerleri derece 2 ve derece 4 tümörlerin ayrımında anlamlı bulundu. Kısa TE değerlerinde LL derece 2 - derece 4 ve derece 3 - derece 4 tümör ayrımında anlamlı bulundu. Sonuç Perfüzyon MRG, difüzyon MRG ve MR spektroskopik inceleme ile elde edilen veriler, histopatolojik tanılarla yapılan verifikasyonla birlikte değerlendirildiğinde literatürle uyumlu olarak bulunmuştur. Anahtar sözcükler: İntrakranial kitle, MRG, difüzyon MRG, perfüzyon MRG, MR spektroskopi
İntrakranial kitle cerrahisinde urapidil ve remifentanilin ekstübasyon sırasındaki hemodinamik değişiklikler ve ekstübasyon kalitesi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda intrakranial cerrahisi geçiren hastalarda, selektif α-1 antagonisti olan urapidil ile remifentanilin ekstübasyon sırasındaki hemodinamik değişiklikler ve ekstübasyon kalitesi üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş arası ASA skoru I-II olan,intrakranial cerrahi geçiren 90 hasta dahil edildi. Propofol rokuronyum ile anestezi indüksiyonunu takiben sevofluran-remifentanil anestezisi uygulanan hastalar ekstübasyondan 15 dakika önce üç gruba ayrıldı. Grup I'de son 15 dakika remifentanil infüzyonu 0,02-0,03 µg/kg/dk dozuna düşürüldü ve ekstübasyonla birlikte sonlandırıldı. Grup II'de son 15 dk.'da remifentanil infüzyonu durdurulduktan 5 dk sonra bolus urapidil (12,5 mg) verilip, ardından ekstübasyon yapılana kadar uradipil infüzyonu (3,2.-4,8 µg/kg/dk) uygulandı. Grup III'de son 15 dk.'da remifentanil infüzyonu durduruldu ve hemen ardından ekstübasyon yapılana kadar uradipil infüzyonu (3,2-4,8 µg/kg/dk) uygulandı. Tüm hastalarda ameliyatın son 15 dk.'sında ve ekstübasyondan sonrası ilk 5 dakika vital parametreler ile ekstübasyon zamanı ve ameliyat süresi kaydedildi. İlaçların uyanıklığa etkisini değerlendirmek için vital parametrelerle birlikte entropi değerleri de kaydedildi. Bulgular: Gruplar arasında demografik bulgular, ekstübasyon süresi, ameliyat süresi açısından anlamlı (p>0,05) fark saptanmadı. Grup I'de bazal SAB, OAB ve DAB değerlerin ortalamasının ekstübasyon sonrası 0.,1.,3. ve 5. dakikalardaki SAB, OAB, DAB değerleri ortalamalarından düşük olduğu belirlendi. Grup II ve III'de SAB, OAB, DAB bazal değerlerin ortalamasının ekstübasyon sonrası 0.,1.,3. ve 5. dakikalardaki SAB, OAB, DAB değerleri ortalamalarından yüksek olduğu saptandı. Entropi değerleri açısından gruplar arasında bir fark saptanmadı.Ekstübasyon kalitesi gruplarda benzerdi. Sonuç:Bu çalışma ile, intrakranial cerrahi geçiren hastalarda ekstübasyon öncesi başlanan ve iki faklı yöntem (bolus+infüzyon veya tek başına infüzyon) ile uygulanan urapidil uygulamasının, düşük dozda remifentanil uygulamasına (0,2-0,3 µg/kg/dk) göre ekstübasyon sırasında hemodinamik yanıtın kontrolünü daha iyi sağladığı ve uygulanan dozlarda uyanıklığı etkilemediği kanısına varıldı.
Glioblastomlarda nöronal diferansiyasyon, EGFR aşırı ekspresyonu ve EGFR gen amplifikasyonunun birbirleriyle ve prognozla ilişkisi
AMAÇ: Bu çalışmada primer glioblastomlarda (GB) nöronal diferansiyasyonun ve epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) aşırı ekspresyonunun/gen amplifikasyonunun ortaya konması ve bu parametrelerin birbirleriyle, yaş ve cinsiyetle, tümör yerleşimiyle, operasyon şekliyle, Ki-67 proliferasyon indeksiyle, tedavi modaliteleriyle ve sağkalım süresiyle olası ilişkilerini araştırmak amaçlanmaktadır.GEREÇ VE YÖNTEM: Elli iki primer GB olgusu nöronal diferansiyasyonun varlığını araştırmak amacıyla nörofilament proteini (NFP) ve sinaptofizin ile immunhistokimya (İHK) yöntemiyle boyanarak boyanma oranı ve şiddeti açısından skorlandırılmıştır. Bir diğer nöronal belirleyici olan nöronal nükleer antijen (Neu-N), aşikar tümöral hücrelerinde GFAP'la birlikte dual IHK yöntemiyle değerlendirilmiştir. Yine IHK yöntemiyle EGFR aşırı ekspresyonu ve Ki-67 proliferasyon indeksi saptanmış, ayrıca, dual EGFR-silver in situ hibridization (SISH)/ kromozom 7-chromogen in situ hibridization (CISH) yöntemiyle EGFR gen amplifikasyonu araştırılmıştır.BULGULAR: Yaşla sağkalım süresi arasında negatif korelasyon saptanırken (p=0.001), NFP-sinaptofizin (p=0.000) ; NFP-Neu-N (p=0.002); sinaptofizin-Neu-N (p=0.015) ekspresyonları arasında ve Neu-N ekspresyonu-EGFR amplifikasyonu (p=0.012); EGFR aşırı ekspresyonu-EGFR amplifikasyonu (p=0.001) ile EGFR amplifikasyonu-frontal lob yerleşimi (p=0.006) arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Ayrıca EGFR gen amplifikasyonu olan ve tümörü frontal lob yerleşimli hastalarda 18 aydan fazla sağkalım şansı daha fazla bulunmuştur (sırasıyla p=0.018 ve p=0.018). Nöronal diferansiyasyonla sağkalım arasında olduğu gibi, diğer parametrelerin de birbiriyle ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.SONUÇLAR: Bulgular EGFR gen amplifikasyonunun daha uzun sağkalımla ilişkili olabileceğini gösterirken, nöronal diferansisasyon ve sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Neu-N ekspresyonu ile EGFR amplifikasyonu arasında ortaya konulan pozitif korelasyon ise sağkalım istatistiklerine yansımamış ve daha geniş serilerle yeni çalışmalar yapma gereğine işaret etmiştir.
Glioblastoma multiforme'de rho-kinaz gen ekspresyonu ve prognozla ilişkisi
Glioblastoma Multiforme (GBM), beynin en sık görülen ve en agresif primer malign tümörüdür. Yetişkin kanser ölümlerinin yaklaşık %2'sinden sorumludur. Glioblastoma Multiforme'de prognozu etkileyen faktörler yaş, tümör lokalizasyonu, tümör çapı, semptom süresi ve tipi, cerrahinin genişliği, postoperatif tümör volümü, adjuvan radyoterapi ve/veya kemoterapi durumu olarak sıralanabilir. GBM'de tedavi başarısızlığı ve ölüm lokal tümör büyümesinden ve beyindeki invazyonun artışından olmaktadır. Hücrelerin invazyonunda aktin mikrofilamentleri, mikrotübüller, ara filamentler arasındaki etkileşimler, bunları düzenleyen çevresel faktörler ve intrasellüler sinyallerin etkisi vardır. Bu değişikliklerin oluşmasında Rho proteinleri ve dolayısı ile Rho-kinazın aktivasyonu önemli rol oynamaktadır.Bu çalışmanın amacı Glioblastoma Multiforme'de Rho-kinaz yolağına ait genlerin ekspresyonlarının prognozla ilişkisini araştırmaktır. Bu çalışma bu konuda yapılan ilk çalışmadır.Çalışmaya 2001-2010 yılları arasında Glioblastoma Multiforme tanısı almış 98 hasta dahil edildi. Hastaların parafine gömülü doku örneklerinden FFPE RNA izolasyon kiti kullanılarak RNA eldesi yapıldı ve Rho-kinaz yolağına ait olan toplam 26 genin gen ifadeleri mRNA düzeyinde araştırıldı.Hastaların tanı sırasındaki yaşları ile yaşam süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon saptandı.Rho-kinaz yolağındaki LIMK1, CFL1, CFL2, BCL2 genlerinin fazla ekspresyonu ve MAPK1 geninin az ekspresyonuyla hastaların yaşam süreleri arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Bu gen ekspresyonlarının tedaviye yanıtın artmasını sağlayabileceği veya tedaviye dirençli hastaların önceden tespit edilmesini sağlayabileceği düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Glioblastoma Multiforme, Rho-kinaz, ROCK1, ROCK2
Düşük ve yüksek dereceli glial tümörlü hastalarda total oksidan ve total antioksidan kapasitenin karşılaştırılması
Bu çalışmada glial kitlesi olan hastalarda, hem tümör dokusu hem de plazma ortamındaki oksidatif değişikliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca düşük ve yüksek dereceli gliomalar arasında bu açıdan fark olup olmadığı da araştırılmıştır. Çalışma 16 düşük, 20 yüksek dereceli gliomalı hasta ve 20 sağlıklı gönüllünün oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere 56 bireyde yapıldı. Tümör gruplarından ameliyat öncesi kan ve ameliyat sırasında tümör dokusu örnekleri alındı. Kontrol grubundan ise sadece kan örnekleri alındı. Örneklerde Erel'in spektrofotometrik yöntemi ile TAS (total antioksidan seviye), TOS (total oksidan seviye) ve OSİ (oksidatif stres indeksi) ölçüldü. Yapılan ölçümlerde tümör gruplarının plazma TAS ve TOS değerleri kontrol plazmalarına oranla istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (p<0.05). OSİ değerlerinde ise istatistiksel anlamlı farklılık tesbit edilmedi (p>0.05). Ayrıca yüksek ve düşük dereceli glioma olgularının plazma örneklerinde de TAS, TOS ve OSİ açısından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi. Tümör dokusu örneklerinde ise yüksek dereceli gliomaların TAS ve TOS düzeylerinin düşük derecelilere göre istatistiki olarak anlamlı derecede yüksek olduğu (p<0.05) OSİ değerlerinde ise anlamlı farklılık olmadığı bulundu (p>0.05). Glial tümörlerde histopatolojik derece arttıkça oksidatif dengenin değişkenlik gösterdiği fakat bu durumun plazmaya yansımadığı gözlenmiştir. Kanda hem oksidatif hem de antioksidatif maddelerin sağlıklı bireylere oranla azaldığı izlenmektedir. Büyük olasılıkla bu tür patolojilerde, oksidan maddeleri azaltmak için çalışan antioksidanların bizzat kendileri de tüketime bağlı olarak azalmaktadır.Anahtar kelimeler: Glial tümör, Oksidatif stres, Toplam antioksidan seviye, Toplam oksidan seviye
Beyin mr görüntülerinin dalgacık dönüşümü ve özörgütlemeli harita ağları kullanılarak bölütlenmesi
MR görüntüleme tekniği ağrısız ve hasta vücuduna zarar vermeden uygulanan, özel bir makine ile kemiklerin ve diğer dokuların görüntülerinin alındığı bir tıbbi görüntüleme metodudur. Yüksek kalitede tıbbi görüntüler elde etmek amacıyla geniş ölçüde kullanılmaktadır. Beyin MR görüntülerinin bölütlenmesi, ilgilenilen dokuların diğer dokulardan ayrılarak belirgin hale getirilmesi, beyin tümörleri ve diğer nörolojik hastalıkların teşhisi amacıyla gerekli olan çok önemli ve zor bir işlemdir. Bu çalışmada, beyin MR görüntüleri gri cevher, beyaz cevher ve beyin-omurilik sıvısı sağlıklı dokuları ile varsa tümör ve ödem hastalıklı dokularına bölütlenmektedir. Literatürde bu tez çalışmasındaki yöntemleri kullanarak tümör ve ödem ile birlikte sağlıklı beyin dokuları bir arada bölütleyen bir çalışma bulunmamaktadır.Bu çalışmada, beyin dokularının bölütlenmesi işlemi, gerçek beyin görüntüleri kullanılarak oluşturulmuş beyin modeli, sağlıklı kişilere ait beyin MR görüntüleri ve beyninde tümör bulunan kişilere ait hastaneden toplanan beyin MR görüntüleri üzerinde gerçekleştirilmiştir. Eşyönsüz yayınım filtresi ile filtrelenen görüntüler çakıştırılarak aynı koordinat sisteminde gösterilmiştir. Beyin dokusu dışındaki alanları görüntülerden çıkartmak için eşikleme ve morfolojik işlemleri bir arada kullanan bir algoritma geliştirilmiştir. Görüntülerden özellik çıkartmak için dalgacık dönüşümü yöntemi kullanılmıştır. Bölütleme işlemi için danışmansız bir yapay sinir ağı olan özörgütlemeli harita ağı kullanılmıştır. Özörgütlemeli harita ağı, el ile etiketlenmiş görüntü bölgeleri ve çıkış nöronlarının isabet histogramına dayanarak geliştirilen algoritma ile etiketlenmiştir. Nöronların en iyi konumunu ayarlamak için danışmanlı bir yöntem olan öğrenmeli vektör nicemleme algoritması kullanılmıştır. Sonuçlar, duyarlılık, belirlilik ve elle yapılan bölütleme ile sistemden elde edilen bölütleme sonuçlarının örtüşme oranlarını gösteren Dice benzerlik indeksine göre değerlendirilmiştir. Bölütleme işleminin adımlarını sonuçlarını görerek gerçekleştirebilmek üzere MATLAB ortamında bir grafik ara yüz geliştirilmiştir. Bölütleme sonuçları, beyin MR görüntülerinin bölütlenmesinin dalgacık dönüşümü ve özörgütlemeli yapay sinir ağları ile mümkün olduğunu göstermiştir.
Cyberknife ve gammaknife tedavilerinde hedef hacim ve normal doku dozlarının karşılaştırılması
Stereotaktik radyocerrahi (SRC) küçük intrakranyal lezyonların radyasyonla tedavisi için geliştirilen son derece hassas bir tedavi yaklaşımıdır. SRC'de amaç tümörü yok edecek ve kalıcı lokal kontrol sağlayacak dozu hedefe uygulamaktır.İntrakranyal SRC bu tedavi tekniği için tasarlanmış özel cihazlar ile mükemmel bir şekilde yapılabilir. Gamma Knife ve Cyberknife bu tedavi yaklaşımı için tasarlanmış özel cihazlardır.Bu çalışmada, her iki cihazın tedavi planlama sistemleri kullanılarak 9 hastaya ait 11 metastaz olgusu için SRC planlaması yapıldı. Her olgu için doz hacim histogramları ve dozimetrik parametreler karşılaştırıldı. Bu parametreler homojenite indeks (HI), konformalite indeks (CI), gradyent indeks (GI) ve normal beyin dokusunun 8 Gy (V8), 10 Gy (V10) ve 12 Gy (V12) aldığı hacim değerleridir.CK ve GK tedavi planlamaları için ortalama RTOG CI sırasıyla 1.14±0.07 ve 1.16±0.17 iken, ortalama Paddick CI ise sırasıyla 0.82±0.04 ve 0,85±0.10 olarak bulundu (p>0.05). CK ve GK tedavi planlamaları için sırasıyla ortalama GI ise 3.26±0,47 ve 3.05±0.38 olarak bulundu (p>0.05). CK planlamalarında GK planlamalarına göre hedef içinde daha homojen doz dağılımı elde edilirken, HI değerleri GK ve CK için sırasıyla HI 1.98±0.19 ve 1.09±0,05 olarak bulundu. (p=0,003) . Her iki planlama sisteminde normal beyin dokusu değerlendirmesi için kullanılan V8, V10, V12 değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı.GK ve CK tedavi planlama sistemleri evrensel dozimetrik parametreler açısından soliter intrakranyal lezyonların stereotaktik radyocerrahi ile tedavisi için iki araçtır.
İnfiltratif glial tümör evrelemesinde SWI(Susceptıbılıty Weıghted Imagıng)
AMAÇ: Tümörlerin evrelemesi yapılacak tedaviyi ve prognozu belirlemesi açısından önemlidir. Kesin tümör tipinin belirlenmesi ve evrelemesinde histopatoloji altın standart olsa da radyolojik yöntemlerde pre-operatif evrelemede kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada bu amaçla SWI'ı kullandık. MATERYAL METOT: Patolojik olarak glial tümör tanısı almış 67 hastanın (4 - 79 yaş aralığında, yaş ortalaması 36,7 olan 29'u kadın, 38'i erkek) retrospektif olarak preoperatif MRG görüntülemelerindeki SWI sekansları değerlendirilmiştir. Tüm tümörlerin SWI sekansında izlenen punktat ITSS sayıları 2 radyolog tarafından konsensusla patolojik tanıları bilinmeden kör olarak hesaplanmıştır. Hiç ITSS içermeyen lezyonlar ITSS evre 0, 1-5 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 1, 6-15 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre2, 15< ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 3 olarak sınıflandırılmıştır. ITSS olarak izlenmeyen, "punktat olmayan sınırları belirsiz" ve yoğun olarak izlenen susceptibilitelerin sayısı '15<' olarak kabul edilmiştir. ITSS evreleri ile histopatolojik evreler ve tanılar karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda SWI sekansında tümörün çevre dokuya göre genel intensitesine izo, hipo, hiperintens olarak ve bu intensitenin homojen / heterojen oluşuna bakılmıştır. BULGULAR: ITSS varlığının yüksek ve düşük glial tümörleri ayırt etmesinin duyarlılığı %97,6, özgüllüğü %88, negatif prediktif değeri %95,65, pozitif prediktif değeri ise %93,18 olarak hesaplanmıştır. Tümörlerin SWI'daki intensitelerine bakıldığında ise bu veriler doğrultusunda tümör intensitesi ve evresi arasındaki ilişki ile ilgili anlamlı sonuç bulunamamıştır. SONUÇ: Glial tümörlerde ITSS varlığı yüksek evreli tümörlere, ITSS yokluğu ise düşük evreli tümörlere işaret etmektedir. Mevcut veriler doğrultusunda ITSS derecesinden ziyade ITSS mevcudiyetinin daha etkili olduğu görülmüştür.