Epilepsy

237 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Elektroensefelorafi ve elektrokardiyografi sinyalleri kullanılarak epilepsi nöbetlerinin yapay zeka ile tahmin edilmesi

Epilepsi ani gelişen nöbetlerle ortaya çıkan ve dünyada en yaygın görülen nörolojik hastalıkların başında gelmektedir. Epilepsi nöbetlerinin kontrol altına alınabilmesi için klinik olarak tercih edilen 2 yöntem; cerrahi işlemler ve farmakolojik yöntemlerdir. Fakat bu iki yöntem de epilepsi tedavisi için altın standart olarak kabul edilmemiştir. Bunun sebebi ise her hastaya uygulanabilirliklerinin ve başarı oranlarının düşük olmasıdır. Bu sebeple epilepsi nöbet tahmini algoritmalarının geliştirilebilmesi ve nöbet gerçekleşmeden belirli bir süre önce nöbetlerin tahmin edilebilmesi ile erken uyarı mekanizmalarının oluşturulması yaygın bir çalışma konusudur. Bu çalışmada erken epilepsi nöbet tahmini için Siena Scalp EEG veri tabanı kullanılmıştır. Çalışmaların tamamı MATLAB ile tamamlanmıştır. Tez çalışması kapsamında EEG ve EKG biyosinyal tabanlı makine öğrenmesi ve derin öğrenme algoritmaları geliştirilmiştir. Biyosinyallerin öncelikli olarak ön işleme basamakları tamamlanmış ve 30'ar saniyelik pencerelerle epoklanmışlardır. Makine öğrenmesi algoritmalarında EEG bazlı olarak 19 adet öznitelik ve EKG bazlı olarak ise 20 adet öznitelik ilgili biyosinyallerin zaman ve frekans bölgelerinden elde edilmiştir. En başarılı 5'er makine öğrenmesi modeli incelenmiş ve erken epilepsi nöbet tahmini ortalama ve medyan süreleri dakika cinsinden rapor edilmiştir. Epileptik nöbetlerin EEG verisi ile elde edilen makine öğrenmesi modelleri ile en yüksek başarı, %90,3 doğruluk oranı ile Efficient Linear SVM modeli tarafından elde edilmiştir. Bu model aynı zamanda %87 duyarlılık, %92 özgüllük ile epileptik nöbet öncesi dönemleri yüksek isabet oranıyla tespit etmiştir. Nöbetten ortalama 18,5 dakika önce uyarı verebilmesiyle, erken müdahale açısından da oldukça başarılı bir performans göstermiştir. EKG öznitelikleri ile gerçekleştirilen sınıflandırma deneylerinde ise en yüksek performans Lineer SVM modeli ile elde edilmiştir (Doğruluk %85,2, Duyarlılık %81, Özgüllük %88). Ayrıca bu model, nöbetten ortalama 14,8 dakika önce epileptik dönemi tahmin edebilmiştir. Medyan uyarı süresi ise 13 dakika olarak hesaplanmıştır. Derin öğrenme kısmında ise evrişimsel sinir ağları tercih edilmiştir. Bu kapsamda literatürde yaygın kullanılan mimariler ile epileptik nöbet tahmini algoritmaları tamamlanmıştır. Sinyallere ait epok bazlı spektogram görüntüleri 2 boyutlu mimarilere entegre edilmiştir. Bu kapsamda kullanılan mimariler; Resnet-18, MobileNetV2 ve EfficientNet-b0 mimarileridir. Buna ek olarak 1 boyutlu direkt zaman sinyali kapsamında Resnet-1D, MobileNet-1D ve InceptionTime mimarileri kullanılmıştır. Sonuçlar incelendiğinde ise EEG sinyalleriyle eğitilen derin öğrenme modelleri EKG modellerinden daha yüksek başarılı sonuçlar verdiğine ulaşılmıştır. En yüksek doğruluk oranı, %95,4 ile ResNet-18 (2D) mimarisi tarafından EEG spektogramları ile elde edilmiştir. 1 boyutlu zaman serisi mimarileri arasında ise en yüksek doğruluk, %93,8 ile ResNet-1D ile tekrar EEG ile elde edilmiştir. Erken tahmin süreleri incelendiğinde, 2 boyutlu modellerin 10,5 – 9,0 dakika, 1 boyutlu modellerin ise 9,2–8,6 dakika arasında değişen medyan tahmin süresi sağladığı görülmektedir. Bu süreler, epileptik nöbetten önce müdahale şansı tanıyabilecek düzeyde yeterlidir. Derin öğrenme algoritmalarının erken epilepsi tahmin sürelerinin makine öğrenmesine göre daha kısa olmasının sebebinin daha temkinli ve doğru tahmin yapma amacıyla meydana geldiği öngörülmüştür.

Derin öğrenmeEEGEKG+3
Nur Sena Özdemir Yılmaz
TOBB Economics and Technology University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadın epilepsi hastalarında öz yönetim ve cinsel fonksiyonlar arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Epilepside öz yönetim hastaların nöbet frekanslarını azaltmak ve genel sağlık durumlarını güçlendirmek amacıyla geliştirdikleri davranışsal düzenlemelere olan bağlılık ve adaptasyon yetenekleri olarak tanımlanmaktadır. Cinsel fonksiyon bozuklukları veya cinsel doyum problemleri epilepsi hastalarında sıkça bildirilmiştir. Çalışmamızda kadın epilepsi hastalarında cinsel işlevlerin sorgulanması, öz yönetim ile cinsel işlevler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve damgalanmanın buradaki rolünün incelelenmesi amaçlanmıştır. Epilepsi tanısı bulunan ve kliniğimizde takip edilen 63 gönüllü kadın hasta örneklemimizi oluşturmaktadır. Örneklemimizdeki tüm hastalara kişisel veri formu, epilepsi öz yönetim ölçeği, kadın cinsel işlev ölçeği, yeni cinsel doyum ölçeği ve epilepsi tutum envanteri uygulanmıştır. Çalışmadaki örneklemde bilgi yönetimi ve ilaç yönetimi alt boyutları daha ön planda olmak üzere öz yönetim uygulamalarında düşüklük saptanmıştır. Epilepsi tutum envanteri puanı ile öz yönetim ölçeği arasında pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (p=0,03; r=0,273). Cinsel işlev açısından hastaların %65'inde disfonksiyon belirlenmiştir. Öz yönetim alt boyutlarından bilgi yönetimi ile cinsel işlev alt boyutlarından istek arasında pozitif yönlü ilişki saptanmıştır (p=0,04; r=0,25). Cinsel işlev bozukluğu saptanan hastaların saptanmayanlara göre yaşı ve sahip oldukları çocuk sayısı yüksek bulunmuştur (p=0,005 ve p=0,013). Cinsel işlevlerde bozulma kadın epilepsi hastalarında sık gözlenmektedir. Öz yönetim güçlüğü ve damgalanma birbiriyle ilişkili ve ikisi de desteklenmelidir. Hastanın epilepsi bilgi yönetimi konusunda iyi olması damgalanmanın azaltılmasında ve cinsel işlevlerin iyileştirilmesinde önemlidir. Öz yönetimin güçlendirilmesi, cinsel doyumun arttırılmasında yardımcı olacaktır. Epilepsi hastalarının takibinde öz yönetimi güçlendirme stratejilerinin kullanılması cinsel işlev bozuklukların azaltılmasında da faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Epilepsi, öz yönetim, cinsel disfonksiyon, damgalama

Cinsel işlev bozuklukları-psikolojikCinsel işlev bozukluğu-fizyolojikCinsel işlevler+5
Ezgi Özcan
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastomada melatoninin hücresel düzeyde antiepileptik etkisinin incelenmesi

Nöbetler primer beyin tümörlerinin iyi bilinen bir semptomudur ve antikonvulzan kullanımı oldukça yaygındır. Glioblastoma ve tümörle ilişkili epilepsi santral sinir sistemindeki ana eksitatör nörotransmitter olan glutamatın oynadığı kritik rol ve birkaç patofizyolojik mekanizma ile birbiriyle yakından ilişkilidir. Glutamat, sistein/glutamat antiporter çözünen taşıyıcı ailesi 7 üye 11 (SLC7A11) yoluyla glioblastoma hücreleri tarafından salınır. Glioblastoma hücrelerinde SLC7A11 ekspresyonu artışı ile birlikte nöbet ilişkisinin olduğu bildirilmektedir. Melatoninin ise antioksidan, antieksitotoksik, antineoplastik ve antiinflamatuar etkilerinin olduğu gösterilmiştir. Epilepside antiepileptik özellik gösterebileceği düşünülmektedir. Nöbetle birlikteliği oldukça sık görülen glioblastomada melatoninin antikonvulzan etkisine dair literatürde çalışma izlenmemiş olup bu çalışmada in vitro olarak glioblastoma hücre hattına melatonin uygulaması sonucunda hücre canlılığına ve glioblastomada nöbet aktivitesiyle ilişkili olan SLC7A11 proteini üzerine etkisi incelenmiştir. Tümör olmayan hücrelerdeki etkisiyle kıyaslamak amacıyla astrosit hücre hattı kullanılmıştır. Hücre canlılığına etkisi koloni sağkalım deneyleri ile değerlendirilmiştir. Melatoninin glutamaterjik yolaktaki etkisi ise Western Blot yönteminde SLC7A11 proteini çalışılarak incelenmiştir. 24, 48 ve 72 saat 10-3, 10-4, 10-5, 10-6, 10-7 M melatonin uygulanan hücre gruplarında, 72 saat 10-3 M melatonin uygulamasının glioblastoma hücrelerinde sağkalımı %50'den fazla azalttığı saptanmıştır. Glioblastoma ve astrosit hücrelerinde melatonin uygulaması ile SLC7A11 proteinininde Western Blot analizi sonucunda kontrole göre azalma izlenmemiştir. Glioblastomada melatoninin süre ve konsantrasyona bağımlı olarak hücre sağkalımına etki etmesi antineoplastik etkisini desteklemektedir. Melatoninin glioblastoma hücrelerinde, glutamat ve ferroptoz mekanizmasında yer alan SLC7A11 proteini üzerine olan etkisinin ise ilk kez bu çalışma ile incelenmesi gelecek çalışmalar için yol gösterici olacaktır. Anahtar kelimeler: Glioblastoma, Epilepsi, SLC7A11 proteini, Melatonin

Antiepileptik ilaçlarBeyin hastalıklarıBeyin neoplazmları+6
Vildan Tunçbilek Akın
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

EEG sinyalleri kullanarak epileptik nöbetlerin önceden tahmin edilmesi

Epilepsi, beyindeki anormal elektriksel aktiviteler sebebiyle oluşan ani nöbetlerin sonucu olarak, bilinç kaybı, kontrol edilemeyen kas hareketleri ve iletişim zorlukları gibi ciddi problemlere sebep olan kronik bir nörolojik hastalıktır. Bu nöbetlerin ani ve tahmin edilemez doğası, hastaların yaşam kalitesi ve güvenliğini tehdit etmekte, kazalara, yaralanmalara ve hatta ölümlere sebep olabilmektedir. Dolayısıyla epileptik nöbetlerin önceden doğru biçimde tahmin edilmesi, yaşanabilecek olumsuz olaylara karşı önlem almak için kritik bir öneme sahiptir. Özellikle derin öğrenme tabanlı yöntemler, epileptik nöbetlerin tespiti, sınıflandırılması ve tahmin edilmesi gibi karmaşık biyomedikal sinyal analizlerinde geleneksel yöntemlere kıyasla yüksek başarılar elde etmektedir. Bu yöntemler, EEG sinyallerindeki gizli desenleri ve derin özellikleri yakalama konusunda üstün yetenekleriyle öne çıkmaktadır. Bu çalışmasında, epileptik nöbetlerin belirli bir süre önceden tespiti için, EEG sinyallerinin zaman temsilini temel alan yenilikçi hibrit ve füzyon tabanlı yaklaşımlar önerilmiştir. Çalışmada önerilen yöntemler, epileptik nöbet tahmini için EEG sinyallerinde bulunan karmaşık ve gizli desenlerin daha etkin biçimde yakalanmasına odaklanmaktadır. İlk ikisi temel model olmak üzere, önerilen modeller şunlardır: (a) Zamansal Evrişimli Ağ, zaman dizileri kullanarak EEG sinyallerinin zamansal dinamiklerini yakalamaktadır, (b) Tiny Transformer, EEG spektrogramlarını düşük karmaşıklığa sahip Transformer yapısı ile analiz etmekte ve kompakt yapısıyla dikkat çekmektedir, (c) Hiyerarşik Zamansal Tiny Transformer, EEG verilerindeki çok ölçekli zamansal bağımlılıkları, sıralı temporal evrişimler ve Transformer modüllerini kullanarak hiyerarşik olarak öğrenmektedir ve (d) Paralel Zamansal Tiny ViT Transformer, EEG sinyallerinin frekans ve zamansal bilgilerini, sıralı zamansal evrişim ve Transformer tabanlı iki ayrı paralel kolda işleyerek, elde edilen temsilleri füzyon mekanizmasıyla birleştirmektedir. Hiyerarşik mimari, zamansal özellikleri sıralı modüller aracılığıyla işler. Zamansal Evrişimli Ağ kısa vadeli dinamikleri çıkarırken, Geçitli Tekrarlayan Birim (Gated Recurrent Unit, GRU) sıralı bilgiyi düzenler, ardından zamansal dikkat mekanizması bilgi açısından zengin zaman adımlarını vurgular ve son olarak Tiny Transformer, uzun menzilli bağımlılıkları kendiliğinden dikkat yoluyla yakalar. Paralel yapıdaki modelde, ham EEG ve spektrogram temsilleri eş zamanlı olarak Zamansal Evrişimli Ağ ve Görsel Transformer (ViT) kollarında işlenmekte ve tamamlayıcı zamansal ile spektral özellikler çapraz dikkat (cross-attention) tabanlı bir füzyon stratejisiyle birleştirilmektedir. Yapılan deneysel değerlendirmelerde tüm modeller üstün performans göstermiş olsada, Hiyerarşik Zamansal Tiny Transformer mimarisi, %93,32 duyarlılık, %94,29 kesinlik, %96,19 doğruluk ve 0,99 AUC değerleri ile diğer yöntemlere göre daha iyi performans sergilemiştir. Bu sonuçlar, EEG sinyallerinin farklı temsillerinin entegre edilmesinin epileptik nöbet tahmini için güçlü bir strateji olduğunu göstermektedir. Sonuçlar, çalışmanın epileptik nöbetlerin daha erken ve doğru bir şekilde tahmin edilmesinde etkili olduğunu göstermekle birlikte ileri düzey yaklaşımların geliştirilmesine yönelik değerli katkılar sunmaktadır.

EEGEpilepsiKehanet+2
Atakan Daşdemir
Selçuk University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Bakım verenlerin bilgi, tutum ve davranışlarının epilepsili çocuğun fiziksel aktivite seviyesi üzerine etkisi

Bu çalışma bakım verenlerin bilgi, tutum ve davranışlarının epilepsili çocuğun fiziksel aktivite seviyesi üzerindeki etkisini araştırmak amacıyla planlandı. Çalışmaya yaşları 5-18 yaş arası değişen epilepsi tanısı almış 55 çocuk ve bakım verenleri dahil edildi. Çocukların ve ailelerin demografik bilgileri kaydedildikten sonra çocukların epilepsi şiddetleri "Epilepsi Şiddetinin Küresel Değerlendirmesi", fiziksel aktivite düzeyleri "Fiziksel Aktivite Anketi", yaşam kaliteleri "PedsQL™ 4.0 Kısa Form 15" ve "PedsQL™ Epilepsi Modülü" ile değerlendirildi. Bakım verenlerin epilepsi ile ilgili bilgileri "Ebeveyne Yönelik Epilepsi Bilgi Ölçeği", epilepsili çocuğa yönelik tutum ve davranışları kapalı uçlu sorulardan oluşan soru grubu ile, epilepsi ile ilgili korkuları "Ebeveynlerde Epilepsi ile İlgili Korkular Anketi", depresyon düzeyi "Beck Depresyon Ölçeği", anksiyete seviyesi "Beck Anksiyete Ölçeği", epilepsi ile ilgili kaygıları "Nöbetlere Yönelik Ebeveyn Kaygıları Ölçeği" ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda bakım verenlerin bilgi, tutum ve davranışları ile epilepsili çocuğun fiziksel aktivite seviyesi ve yaşam kalitesi arasında ilişki bulunmadı (p>0,05). Ayrıca bakım verenlerin korku, depresyon, anksiyete ve kaygı düzeyi ile epilepsili çocuğun fiziksel aktivite seviyesi arasında da anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Ancak bakım verenlerin nöbetlere yönelik kaygı ve depresyon düzeyleri ile çocuklar için yaşam kalitesi epilepsi modülü arasında zayıf kuvvette istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler olduğu bulundu (p<0,05). Her ne kadar ebeveynlerin bilgi düzeyi, tutum ve davranışları ile epilepsili çocukların fiziksel aktivite seviyesi arasında ilişki bulunmamış olsa da ilgili literatür ışığında ailelerin bilgi düzeyinin artırılmasının, çocuğun fiziksel aktivite katılımı için önemli olduğu gösterilmektedir. Epilepsili çocuğun rehabilitasyonu sürecinde bakım verenlerin kaygı ve depresyon düzeyini iyileştirmeye yönelik değerlendirme ve müdahalelerin de çocuğun yaşam kalitesini iyileştirmede bir etken olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: epilepsi, bakım veren, fiziksel aktivite, yaşam kalitesi

Bakım verenlerBilgi düzeyiDavranış+4
Özden Harmancı
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genetik ve metabolik epilepsilerin pediatrik epilepsideki yeri, klinik ve tanısal değerlendirmesi

Epilepsi, her yaşta ortaya çıkan ve sık görülen bir nörolojik hastalıktır. Epilepsi, heterojen bir etiyolojik profile sahiptir, son yıllarda epilepsi etiyolojisinde moleküler genetik incelemelerdeki hızlanma eşliğinde genetik ve metabolik gruplar ile ilgili bilgi giderek artmaktadır. Çalışmamızda retrospektif olarak Ocak 2020 ile Aralık 2021 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nörolojisi Bilim Dalı tarafından değerlendirilen epilepsi tanılı hastalar incelenmiş, bu hastalardan genetik ve metabolik etiyolojiye sahip hastaların klinik ve tanısal bulguları değerlendirilmiştir. Epilepsi tanı kodlarına sahip 972 hastanın 77'si epilepsi tanı kriterlerini karşılamadığı için çalışma dışında bırakılmıştır. Geriye kalan 895 hastanın 340'ında epilepsi etiyolojisi yapısal (%38), 99 hastada genetik (%11,1), 61'inde metabolik (%6,8), 21 hastada enfeksiyöz (%2,3), 15 hastada immün (%1,7), 359 hasta bilinmeyen etiyoloji (%40,1) olarak belirlenmiştir. Genetik epilepsi grubundaki 99 hastanın 66'sında tek gen hastalığı (%67), 25'inde kopya sayısı değişikliği (%25), sekizinde kromozomal hastalıklar (%8) tespit edilmiştir. Genetik epilepsiler içinde en geniş grup tek gen hastalıkları olup, tek gen hastalıkları içinde en büyük grup 15 hasta ile SCN1A patojenik varyantı saptanan hastalar olmuştur. Metabolik epilepsi grubundaki 61 hastanın 31'i küçük molekül hastalıkları (%50,8), 15'i kompleks molekül hastalıkları (%24,6) ve 15'i enerji metabolizması bozuklukları (%24,6) gruplarına aittir. Çalışmamızda genetik ve metabolik epilepsilerin erken yaşta başlayan, ilaç tedavisine dirençli nöbetlerle giden, anormal nörolojik muayene bulgularının, gelişimsel, bilişsel/nöropsikiyatrik ve medikal komorbiditelerin eşlik ettiği bir klinik tabloya sahip olduğu görülmüştür. Mortalite, metabolik epilepsiler grubunda özellikle mitokondriyal hastalıklarda yüksek bulunmuştur. Beniğn seyirli kendini sınırlayan genetik epilepsi ilişkili genler kohortumuzda literatüre oranla daha az görülmüştür. Genetik epilepsilerde ülkemizdekine benzer oranda akrabalık saptanmıştır, buna karşılık metabolik epilepsilerde bu oran daha yüksek bulunmuştur. Bunun nedeni metabolik epilepsilerde otozomal resesif geçiş paterninin hakim olmasıyla açıklanabilir.

EpilepsiEtyolojiNörolojik hastalıklar+2
Muhammed Çağrı Bayraktutan
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Valproik asit kullanan epilepsi hastalarının nefes analizi

Valproik asit (VPA) çok yaygın kullanılan bir antiepileptik ilaçtır, ancak yüksek kan amonyak seviyelerine (hiperammonemi) yol açabilmektedir. Kullanılmaması durumunda ise, epileptik aktiviteler artmakta ve hasta sağlığı kötüye gitmektedir. Hastanın ilaç kullanım durumu ve yan etkilerinin takibi için, 2 yönlü takip planlanmıştır. 15 sağlıklı kontrol birey ve 21 VPA tedavisi gören epilepsi hastası ve diğer ilaçları kullanan 25 katılımcı üzerinde Bosch BME688 metal-oksit sensör dizisi ve makine öğrenimi temelli "elektronik burun" yaklaşımı ile nefes test numuneleri alınarak, test uygulanmıştır. Katılımcıların nefes örneklerinden elde edilen uçucu organik bileşik (VOC) profilleri, yapay zeka algoritması ile işlenerek VPA kullanan hasta grubunun sağlıklı kontrollerden ayırt edilmesi hedeflenmiştir. Model, çapraz doğrulama sonucu %83 sınıflandırma doğruluğu ve F1 skoru 0,76 elde ederek yüksek ayırt edicilik göstermiştir. Ek olarak, ilacın yan etkisi olan kan amonyak seviyesinin yükselmesi ECSense elektrokimyasal sensörü ile 15 sağlıklı kontrol birey ve 10 VPA tedavisi gören epilepsi hastasının, kan VPA, kan amonyak ve nefes amonyak konsantrasyonları ölçülmüştür. İstatistiksel analizler, VPA kullanan hastalardaki kan amonyak seviyelerinin (medyan ~80 μg/dL), sağlıklı kontrollerde gözlenen seviyelerden (medyan ~30 μg/dL) anlamlı derecede yüksek olduğunu ortaya koymuştur (p<0.001). Benzer şekilde, nefes amonyak seviyeleri de VPA grubunda kontrollere kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001). Önemli bir bulgu olarak, nefes ve kan amonyak seviyeleri arasında güçlü bir pozitif korelasyon (r=+0.75) saptanmıştır. Pilot çalışma niteliğinde olan bu çalışma sonucunda elde edilen bulgular ile nefes analizinin VPA tedavisinin kullanım takibinin ve metabolik etkilerinin invaziv olmayan bir yöntemle takibinin mümkün olduğunu ortaya koymuştur.

EpilepsiValproik asit
Merve Çelik
Isparta University of Applied Sciences · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Epilepsili hasta ve eşlerinin eş uyumu, epilepsi bilgi ve stigma düzeylerinin karşılaştırılması

Kesitsel, tanımlayıcı tasarımda ve karşılaştırmalı olan bu çalışma epilepsili hasta ve eşlerinin eş uyumu, epilepsi bilgi ve stigma düzeylerini karşılaştırarak ilişkili faktörleri belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırmanın örneklemini (Kasım 2020- Şubat 2021) bir eğitim araştırma hastanesinde tedavi olan epilepsili hasta (n=100) ve eşleri (n=100) oluşturdu. Kişisel Bilgi Formu, Yenilenmiş Çift Uyumu Ölçeği, Epilepsi Bilgi ve Tutum Anketi, Epilepsi Hastalarında Stigma Ölçeği ve Epilepsi Hastalarının Yakınlarında Stigma Ölçeğiyle veriler toplandı.Çalışmanın verilerinin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı istatistiksel analizler (ortalama, standart sapma, medyan, frekans, yüzde, minimum, maksimum), normal dağılım testleri (Shapiro-Wilk, Skewness ve Kurtosisin), cronbachalpha, t testi/Mann Whitney U testi, One-wayAnova/Kruskal Wallis testi, Pearson Korelasyon testi, kullanıldı. Fark ve ilişkilerde istatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak kabul edildi.Epilepsili hastaların ortalama 41,130±13,488 ve eşlerinin ortalama 42,050±13,584 yaşlarında oldukları, Epilepsili hastaların (%45)ve eşlerinin (%40) çoğunun ilkokul mezunu olduğu, 16,740±13,802 yıl evli oldukları, tanışarak evlendikleri (%54) ve epilepsili hastaların eşlerinin evlilik öncesi eşinin epilepsi hastası olduğunu bilmedikleri (%55) saptandı.Tekrar evlense aynı kişiyle evlenmek istediği (%93 epilepsi hastası; %95 eş) belirlendi. Hastalık süresinin ortalama 13,170±12,841 yıl olduğu, hastalığının travmaya bağlı olarak geliştiği (%72) ve aylık nöbetler (%30) geçirdiğisaptandı.Epilepsili hastaların ve eşlerinin ÇUÖ Doyum alt boyut puanları ve Çift uyumu toplam puanları ile EBTÖ puanları arasında pozitif yönde (p<0.05) anlamlı ilişkiler saptandı.HastalarınYÇUÖ'nün Doyum puan ortalamasının eşlerinden daha yüksek olduğu ve ilişki kalitelerini daha iyi düzeyde algıladıkları (p<0,05) saptandı. Hastaların EBTÖ'nün ''Tutum'' puan ortalamasının eşlerinden daha yüksek olduğu, epilepsiye ve epilepsili olan bireye yönelik daha pozitif bir tutuma sahip olduğu saptandı (p<0,05). Hastaların ESÖ'nin toplam puan ortalamasının orta düzeyde olduğu ve eşlerinin puan ortalamasının ise düşük düzeyde olduğu, epilepsili hastaların eşlerinden daha fazla stigmatize olduğu belirlendi (p<0,05).

BilgiDamgalamaEpilepsi+4
Meryem Altunok
Haliç University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Farelerde deneysel epileptik modelde propolisin beyinde asetilkolinesteraz ve oksidatif stres üzerine etkisinin araştırılması

Yaptığımız çalışmada, epilepsi modeli oluşturulan farelerde propolis uygulamasının beyin dokusundaki oksidatif stres parametrelerine ve asetilkolinesteraz aktivitesine etkileri araştırılmıştır. Çalışmada 35 adet fare kullanılmış olup her grupta 7 fare olacak şekilde toplam 5 gruba ayrılmıştır. Bu gruplar; kontrol grubu, pentilentetrazol (PTZ) grubu, propolis grubu, PTZ + propolis grubu ve PTZ + valproik asit grubudur. Kontrol grubuna serum fizyolojik (SF), PTZ grubuna 65 mg/kg PTZ + serum fizyolojik, propolis grubuna 100 mg/kg propolis ve 45 dakika sonra serum fizyolojik, propolis + PTZ grubuna 100 mg/kg propolis ve 45 dk sonra 65 mg kg PTZ, valproik asit grubuna 100 mg/kg valproat ve 45 dk sonra 65 mg kg PTZ yedi gün boyunca uygulanmıştır. Her grubun nöbet tespiti, nöbet skorları ve toplam nöbet süresi izlenerek kaydedilmiştir. Uygulama sonrası farelerin beyin dokusundaki asetilkolinesteraz enzim aktivitesi ile oksidatif stres göstergesi olarak da total antioksidan kapasite (TAS) ve total oksidan kapasite (TOS) düzeylerine bakılmıştır. PTZ grubunun TAS düzeyi, kontrol grubu ile karşılaştırıldığı zaman istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulundu (p<0.05). Propolis, PTZ+Propolis ve PTZ + Valproik asit gruplarının TAS düzeyleri PTZ grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0.05). PTZ grubunun TOS düzeyleri, kontrol grubu ile karşılaştırıldığı zaman istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Propolis, PTZ+Propolis ve PTZ+Valproik asit gruplarının TOS düzeyleri, PTZ grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, propolis ekstresinin, epilepsinin davranışsal belirtilerini ve oksidatif stresi azalttığı görülmüştür. Ayrıca propolis ekstresinin, epilepsinin komplikasyonlarını önleyebileceği gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Epilepsi, Beyin, Propolis, Oksidatif Stres, Asetilkolinesteraz Aktivitesi

AsetilkolinesterazBeyinEpilepsi+4
Beşir Karayel
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı 2-pirazolo-aril-etanon ve pirazolo-izokinolin türevlerinin sentezi ve antikonvülsan aktivitelerinin incelenmesi

Dünyada 50 milyondan fazla kişiyi etkileyen ve nöronların aşırı aktivasyonu sonucu ortaya çıkan, tekrarlayan nöbetler ve bilinç kaybıyla karakterize bir nörolojik bozukluk olarak tanımlanan epilepsinin reel bir tedavisi bilinmemektedir. Günümüzde epilepsi tedavisinde kabul gören temel strateji, anormal elektriksel deşarjların önlenmesi üzerine kurulmuş olmasıdır. Bu amaçla ticarileşmiş birçok ilaç bulunmaktadır. Çok çeşitli biyolojik ve farmakolojik etkilere sahip olan pirazol ve izokinolin halka sistemine sahip bileşiklerin ayrı ayrı bu deşarjları önleyerek antikonvülsan aktivite gösterdikleri bilinmektedir. Bu çalışmayla muhtemel antikonvülsan etkili ve bu her iki aktif halkadan biri ya da her ikisini de içinde bulunduracak yeni heterosiklik bileşiklerin sentezlenmesi ve bunların antikonvülsan aktivitelerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Başlangıç maddesi olarak sentezlenen 3,5-difenil-pirazol bileşiği ile farklı 2-bromo-aril-etanon türevlerinin reaksiyonu sonucu ilk aşamada 3 yeni 2-pirazolo-aril-etanon türevinin sentezi gerçekleştirilmiştir. Sentezlenen bu bileşiklerin kuvvetli asidik ortamda dehidratasyonu sonucu halka kapanmasıyla 3 yeni pirazolo-izokinolin türevi sentezlenmiştir. Spektral olarak karakterize edilerek yapısı aydınlatılan bu bileşiklerin akut epilepsi modeline uygun davranışsal etkilerinin araştırıldığı in vivo antikonvülsan aktivitelerinin incelenmesi çalışmaları yapılmıştır. Sentezlenen bileşiklerin uygulanan akut PTZ modelinde davranışsal olarak antikonvülsan etkilerinin olmadığı görülmüştür. Fakat gerekirse bu maddelerin, kronik epilepsi modelinde veya başka deneysel epilepsi modellerinde denenmesi uygun olabilir. Anahtar Kelimeler: antikonvülsan aktivite, epilepsi, izokinolin, pirazol, pirazolo-izokinolin.

AntikonvülsanlarEpilepsiPirazol+3
Nurettin Bildirici
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Application of atropine in fasted animals and convulsions caused by feeding investigation of the effect of glibenclamide, minoxidil, caffeine, and usnic acid

Epilepsy is considered a prevalent neurological disorder, characterized by disorder in electrical activity which is located in the brain area and well-known as epileptic seizures. Thisstudy was aimed to establish the pharmacological effect of the glibenclamide, minoxidil, caffeine, and usnic acid, on the atropine inducing convulsions in mice fasted for 24 hours and then allowed to access the food. Materials and Methods: After 24 hours of fasting, animals were divided as control group' drug-treated groups and only atropine treated group. The control group was treated with normal saline solution, the drug-treated groups were administered with glibenclamide at a dose of 25 or 50 mg/kg, minoxidil at dose of 25 or 50 mg/kg, caffeine at a dose of 10 or 20 mg/kg, usnic acid at a dose of 100 or 300 mg/kg, Each group separately and respectively and 10 minutes later (drug-treated groups) were treated with atropine at a dose of 2.4 mg/kg; and lastly, the atropine treated group was injected only with atropine at a dose of 2.4 mg/kg. The animals was allowed to ad libitum feeding and were observed for 30 minutes to evaluated the onset of convulsions the duration and frequency of convulsions. Within the scope of biochemical assays, the obtained tissue samples were examined in terms of oxidative stress and antioxidant activity of enzymes. Results: The convulsions occurred in mice that were fasted for 24 hours following the administration of atropine. The effects of evaluated pharmacological agents on the seizure scores were not found to be statistically significant. The pharmacological agents were observed to positively change some of the biochemical parameters. Moreover, high dose minoxidil was observed to cause an increase in the duration of seizure onset. Conclusion: It can be concluded from this study that the use of the above drugs in the prevention of convulsion resulting from the use of atropine in fasted mice was not effective except for high dose minoxidil which exhibited an effect delaying at the onset time of the seizures.

AtropineEpilepsyMice+3
Taha Safauldeen Taha Al-hajjar
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mezial temporal loba transpterigoid transmaksiller yaklaşım: Trigeminal sinir dalları arasındaki cerrahi yolların değerlendirilmesi

AMAÇLAR: Transkraniyal selektif amigdalohipokampektomi (SAH) sonrası görme alanı defektleri ve kognitif defisitler görülebilir ve mezial temporal bölgeye yönelik cerrahilerde morbiditeyi en aza indirmek hala çözülememiş bir sorundur. Endoskopik endonazal transpterigoid-transmaksiller (EETpTm) yaklaşımla trigeminal sinirin dalları arasından temporal pole ulaşılarak, rinal sulkus ve unkus anterior segmenti üzerinden uygulanan SAH ile bu riskler azaltılabilir. Amacımız EETpTm yaklaşımla SAH'nin uygulanabilirliğini araştırmak ve trigeminal sinir dalları arasından kazanılan cerrahi koridorları değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: EETpTm yolla KS V'in V1-V2 ve V2-V3 dalları arasından temporal pole ulaşılarak, rinal sulkus – entorinal alan – semilunar girus yolu ile lateral ventrikül temporal boynuzuna girildi ve endoskopik SAH tamamlandı. Ayrıca bölgenin lif diseksiyonları, tarif edilen cerrahi dikkate alınarak altı hemisferde gerçekleştirildi. SAH'ın boyutu EETpTm yaklaşım öncesinde ve sonrasında BT ve MR ile değerlendirildi. BULGULAR: EETpTm yaklaşımda pterigoid plaka ve tüberkülün rezeksiyonu ardından, sfenoidin büyük kanadının alt kısmı drillenerek V2-V3 arasındaki temporal duraya ulaşıldı. İnfraorbital sinirin inferolateral transpozisyonu sonrası, sfenoid kemiğin büyük kanadının üst kısmı V1-V2 koridoru boyunca rezeke edildi. İnferior orbital fissür genişletilerek, intradural çalışma alanı için V1-V2 ve V2-V3 cerrahi koridorları açığa çıkarıldı. Dura açılışı sonrası, optik radyasyonlar da dahil olmak üzere fonksiyonel beyaz cevher yollarının bütünlüğü bozulmadan rinal sulkus – entorinal alan – semilunar girus yolu ile lateral ventrikül temporal boynuzuna ulaşılarak SAH tamamlandı. SONUÇ: EETpTm yaklaşım, SAH için trigeminal sinir dalları arasından rinal sulkusa ve amigdalanın kortikal nükleusuna doğrudan erişim sağlar. Unkusun anterior segmenti üzerinden temporal boynuz içinde mezial temporal bölgeye en kısa yoldan ulaşılır. EETpTm yaklaşım ile SAH bölgeye yönelik cerrahilerde herhangi bir fonksiyonel beyaz cevher hasarını önleyecektir.

AmigdalaEndoskopiEpilepsi+6
Alperen Kaya
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Epilepsi hastalarında eferent işitme sisteminin ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Bu çalışma, yetişkin epilepsi hastalarında eferent işitme sistemi fonksiyonlarının ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Araştırmada, epilepsi hastalarının sağ kulak otoakustik emisyon (OAE) ve supresyon ölçümleri değerlendirilmiş; bu işitsel parametrelerin, hastalığın süresi, nöbet sıklığı ve kullanılan antiepileptik ilaçlarla olan ilişkisi istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Ayrıca, katılımcıların yaşam kalitesi QOLIE-31 (Quality of Life in Epilepsy Inventory-31) ölçeği ile ölçülerek işitsel bulgularla korelasyonları incelenmiştir. Araştırma sonuçlarına göre, uzun süreli epilepsi varlığı ve antiepileptik ilaç kullanımı, işitsel sistemin eferent yollarında zayıflamaya yol açmakta ve hastaların emosyonel ve bilişsel durumları üzerinde etkiler yaratmaktadır. 2000 Hz ve 4000 Hz frekanslarındaki OAE değerleri ile bilişsel fonksiyon, enerji/yorgunluk ve genel yaşam kalitesi boyutları arasında anlamlı negatif korelasyonlar saptanmıştır. Elde edilen bulgular, epilepsi sürecinin sadece merkezi sinir sistemini değil, işitsel yolları da etkilediği ve bireyin yaşam kalitesini etkileyebileceğini göstermektedir. Çalışma, epilepsi hastalarında işitsel değerlendirmelerin rutin klinik izleme dahil edilmesi gerektiğini ve işitsel bozuklukların yaşam kalitesi üzerindeki etkilerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca multidisipliner bir yaklaşım ile epilepsi yönetiminde işitsel rehabilitasyon ve psikososyal destek unsurlarının da değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, eferent işitme sistemi, medial olivokoklear refleks, supresyon, emisyon, QOLIE-31

EpilepsiOtoakustik emisyonlar
Fatma Nur Çınar
İstanbul Gelişim University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epilepsi hastalarında, serum ve beyin omurilik sıvısındaki oreksin seviyesinin uyku evreleri ve nöbetlerle ilişkisi

Epilepsi patogenezinde bilinmeyen mekanizmalardan birinde de oreksin isimli protein yer almaktadır. Oreksinin uyku ile ilişkisi ortaya koyulmasına ragmen epilepsideki yeri henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmamızda oreksinin uyku ve uyanıklıkta ortaya çıkan nöbetlerle ilişkisini göstermeyi amaçladık. Çalışmaya 40 ilaca dirençli fokal epilepsi tanılı hasta, 37 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubunda gece uykusundan önce ve sabah uyandıktan sonra olmak üzere bazal gece ve bazal sabah oreksin düzeyleri ölçülmüştür. Hasta grubunda epileptik nöbetlerden sonra tekrar kan örneği alınmış, nöbet uykuda geçirilmiş ise nöbet geçirilen uykunun evresi kaydedilmiştir. Bunların yanında hastaların EEG, MRG gibi nörofizyolojik ve nörogörüntüleme bulguları da irdelenmiştir. Hasta ve kontrol grubunda bazal sabah oreksin düzeyleri, bazal gece oreksin düzeylerinden daha yüksek ölçülmüştür. Hasta grubunun bazal oreksin düzeyleri ise kontrol grubundan daha düşüktür. Uykuda geçirilen nöbetlerde daha fazla olmak üzere, nöbet sonrası oreksin düzeyleri bazal değerlere göre artmıştır. Ancak uyku evreleri ile oreksin düzeyleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Nöbet süresiyle oreksin düzeyi arasında ilişki bulunmuş olup, uyanıkken geçirilen nöbetlerde nöbet süresi kısaldıkça oreksin düzeyi daha yüksek ölçülmüştür. EEG'de iktal başlangıcı sol hemisfer olan, MRG'de sol temporal lobda lezyonu olan ve MR-EEG uyumu olanlarda sol hemisfer lateralizasyonu olan hastalardan sağdakilere göre uykudaki nöbet sonrası oreksin düzeyleri daha yüksek ölçülmüştür. Özellikle uykudaki nöbetlerden sonra oreksin düzeylerinin artması, oreksinin epileptojenik etkisi ile ilişkili olabileceğini akla getirmektedir. İleriki çalışmalarda BOS'tan da oreksin tayini yapılması ve BOS ve serum oreksin düzeyinin korelasyonu oreksin ve epilepsi ilişkisi açısından daha faydalı bilgiler sağlayabilir.

EpilepsiNöbetlerOreksin+3
Gökçe Ayhan Arslan
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağının sentrotemporal dikenli epilepsisi tanılı hastaların sentrotempral dikenli epilepsisi tanılı hastların retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Epilepsi, toplumda çok sık görülen ve bireyleri bir çok yönden etkileyen kronik bir hastalıktır. Özellikle büyüme ve gelişme aşamasında olan çocuklar fiziksel, ruhsal ve sosyal gelişim becerilerini edinmekte iken bazı sorunlara yol açabilmektedir. Sentrotemporal dikenli epilepsisi çocuklardaki epilepsi sendromları arasında en sık görülenidir. Bununla beraber nöbetlerin nadir olması, uykuda olması ve 16 yaşından sonra kendiliğinden sonlanma eğiliminde olması iyi bir prognozu olduğunu göstermektedir. Bu hastalarda doğru tanı ve tedavi yaklaşımı önemlidir. Bu nedenle bu çalışmada tedavi etkinliğini, ilaç kesilmesi sonrası rekürrens oranını saptamak, rekürrens risk faktörlerini belirlemek ve atipik gidişli olguların tedavi sürecini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Çocuk Nöroloji polikliniğinde takipli sentrotemporal dikenli epilepsili 90 hastanın bilgileri, hasta dosyaları taranarak elde edilmiştir. Ulaşılması gereken ailelere telefon edilerek ulaşılmıştır. Bulgular: Çalışmamızı 35 (%38,9) 'i kız, 55 (%61,1) 'i erkek hastalar oluşturdu. Erkek/Kız oranı 1,57 'idi. Nöbet başlangıç yaşı 4 ile 15 yaş arasında izlenirken yaş ortalaması 7,98 ± 2,3 olarak görüldü. Hastaların %65,6'sı 7-10 yaş grubundaydı. Olguların EEG 'lerinin çoğunda (%81,1) unilateral foküsler olmakla beraber %18,9 da bilateral epileptik foküsler mevcuttu. Bilateral aktivitenin ESES patolojisi geliştirmekte, ilaç başlandıktan sonra da devam eden nöbet aktivitesinde ve ilaç kesim sonrası nöbet tekrarında risk faktörü olduğu görüldü. Hastaların 10(%11,1) 'una hiç ilaç başlanmamıştır. Elli sekiz (%64,4) hasta tek antiepileptik ilaç kullanmaktaydı. En çok kullanılan ilaç valproik asit (%30) ve okskarbazepin (%27.9) idi. İlaç kullanan 80 hastanın 43'ünde (%53,8) ilaç kesildiği ve bu hastaların 9'unda (%20,9) ilk bir yıl içinde nöbet tekrarı olduğu görüldü. Bu durumla ilaç kesimi öncesinde aktif hastalık süresinin uzunluğu (p=0,023) ve ilaç kesim öncesi nöbet sayısının yüksek olması ilişkili bulundu (p=0,02). Sonuçlar: Sonuç olarak sentrotemporal dikenli epilepsi tanısı ile izlenen hastaların genel özellikleri belirlenmiştir. Tedaviden fayda görüldüğü ve tedavi kesimi sonrasında nöbetlerin tekrarlayabileceği saptanmış ve hiçbir ilacın bir diğerine klinik prognoz açısından üstün olmadığı tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: sentrotemporal dikenli epilepsi, çocukluk çağı, nöbet tekrarı, antiepileptik tedavi

AntikonvülsanlarEpilepsiEpilepsi-temporal lob+3
Murat Albayrak
Ege University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Postnatal sıçan epilepsi modellerinde maternal stresin epileptojenez ve öğrenmeye etkisi

Stres çoğu nörolojik hastalığın tetikleyicisi olarak günlük hayatta karşımıza çıkmaktadır. Epileptik nöbetlerin de tetikleyicisi olan stres, merkezi sinir sistemi başta olmak üzere tüm vücut sistemlerini etkilemektedir. Prenatal uygulanan maternal stres ise hem embriyonik gelişime hem de postnatal gelişime etki ederek epilepsi riskini artıran bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışma yeni doğanda (P10) PTZ ve hipoksi ile indüklenen modellerde nöronal göç, nörogenez ve histogenez kaynaklı hatalar nedeniyle epilepsi riskinin ergenlik döneminde epileptojenezi artırarak öğrenme ve bellek problemlerine yol açtığını göstermektedir. Embriyonik gelişimde maternal strese ve postnatal gelişimde epileptik nöbetlere maruz kalan ergen sıçanlarda gelişim geriliğiyle beraber kognitif süreçlerinin de bozulduğu ortaya konmuştur. Özellikle maternal stresin PTZ grubunu histolojik, davranışsal ve bilişsel olarak etkilemesi yavrunun gelişimi için önem arz etmektedir. Dolayısıyla geç gelişim ve epileptojenez riskinden korunmak adına gebelik döneminde stres faktörlerinden kaçınmak gerekmektedir. Hipoksinin de hipokampüste epileptik benzeri bir morfoloji sergilemesi aynı zamanda öğrenme ve bellek becerilerine olan etkileri de epileptojenez riskini artırıcı bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat maternal strese sahip hipoksik grupta görülen histopatolojik ve davranışsal değişiklikler bu riski daha da artırmıştır. Prenatal stres, kontrol gruplarında öğrenme ve bellek becerilerini artırmışken bu durum PTZ ve hipoksik gruplarda tam tersi yönde etki etmiştir. Dolayısıyla çalışma, yapılacak ileriki çalışmalarda stres ve epilepsi arasındaki ilişkiye hem yapısal hem de davranışsal olarak yeni bir boyut kazandıracaktır. Anahtar Kelimeler: maternal stres, epilepsi, epileptojenez, öğrenme, bellek, nöronal göç, hipokampus

BellekEpilepsiHayvan deneyleri+5
Kübra Çelik
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise nöbetle başvuran hastaların demografik verilerinin, laboratuvar ve tedavi süreçlerinin değerlendirilerek, acil servisteki izlem süresince ikinci nöbet sıklığının prospektif olarak araştırılması

AMAÇ: Acil servise epileptik nöbet ile başvuran hastaların demografik özelliklerinin tanımlanması, hastaların nöbet özelliğinin belirlenmesi (epileptik, akut semptomatik, uzak semptomatik), laboratuvar ve görüntüleme sonuçları değerlendirilip bu parametrelerin hastane takibinde rekürren nöbet geçirme oranları ile ilişkisi araştırılarak bu ilişkinin hastaların acil servis yönetimine katkısı olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Prospektif analitik araştırma olarak tasarlanan çalışmaya EÜTF Hastanesi Acil Servisine Mart 2014 - Şubat 2016 tarihleri arasında epileptik nöbet geçirme sebebiyle başvuran on sekiz yaş üstü hastalar alınmıştır. İlgili tarihler arasında acil servise nöbetle başvuran hastalardan travma sonrası ilk kez nöbet geçirenler ve acil servis takibinde arrest olanlar çalışmaya dâhil edilmemiştir. Söz konusu dışlama kriterlerine sahip olmayan hastalardan gönüllü olur formunu onaylayan 450 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Bu 450 olgu arasında nöbet şikâyeti ile acil servise mükerrer başvurusu olan hastalar da mevcuttur. Mükerrer başvurusu olan olguların çalışmaya alındıktan sonraki otuz günlük süredeki ikinci başvuruları çalışmaya dâhil edilmemiş; ancak iki başvuru arasındaki süre otuz günden fazla ise olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Veri kaydı için standart bir olgu rapor formu oluşturulmuştur. İstatistiksel değerlendirme için veriler SPSS 20.0 programına girilerek veri tabanı oluşturulmuş ve gerekli analizler yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda 439 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların yaş ortalaması 46±20 yaş (18-94) olarak saptandı. Hastaların nöbet başlama yaşlarına göre dağılımı incelendiğinde %28,4 (n=125) ile en kalabalık grup 1-20 yaş arası olduğu, bu grubu %13,7 ile (n=60) 31-40 yaş aralığındaki hastaların oluşturduğu saptandı. Cinsiyete göre nöbet başlama yaşına bakıldığında erkeklerde ortanca nöbet başlama yaşı 37,5± 23,8 (1-94); kadınlarda ise 39,0 ± 25,1 (1-93) olarak saptandı. Hastaların %35,1'sinde (n=154) hayatında ilk kez epileptik nöbet geçirme şikâyeti olduğu saptandı. Hastaların %48.5'inin (n=213) nöbet özelliğine göre epileptik nöbet, %51.5'inin (n:266) semptomatik nöbet olduğu saptandı. Semptomatik nöbet olarak değerlendirilen hastaların %20.8'i (n=47) akut semptomatik, %79,2'si (n=179) uzak semptomatik nöbet olarak değerlendirildi. Hastaların nöbet özelliklerinin yaşa göre dağılımı incelendiğinde 18-35 yaş grubunun ağırlıklı olarak epileptik nöbet geçirdiği, yaş arttıkça semptomatik nöbet sıklığının da arttığı saptandı. Akut semptomatik nöbet hastalarının yaş ortancası 34,0±15,8 olup, etiyolojik sebebe göre kendi içinde sınıflandırıldığında; en sık sebep olarak %24,5'inde (n=11) akut serebral iskemi saptandı. Uzak semptomatik nöbet hastaları yaş ortancaları 59,0±19,8 olup (18-94), etiyolojisine göre sınıflandırıldığında nöbeti tetikleyen en sık sebep %49,7'inde (n=90) intrakraniyal yer kaplayan kitle, metastaz veya kafa içi basınç artışı yapan durum (ödem, hidrosefali gibi), ikinci sırada %37,0' ında (n=67) kronik iskemik/ hemorajik stroke olduğu saptandı. Çalışmaya alınan hastaların %31,9'u (n=140) acil servis takibi boyunca en az bir kez nöbet geçirdi. Hastaların takipte ilk nöbet geçirme saatinin dağılım aralığına bakıldığında ortanca değeri 2,0 (1- 40) çeyrekler arası aralık 1,0- 4,0 olarak saptandı. Gözlemde nöbet geçiren hastaların %39,3'ü (n=55) status epilepticus olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastaların ortanca acil serviste kalış saatleri 17,28±18,8 (1- 152) olarak saptandı. Acil servis gözleminde nöbet geçirme ile hastaların yaş aralıkları arasındaki ilişki incelendiğinde hastaların yaşı arttıkça hastane izleminde nöbet geçirme oranının daha yüksek olduğu gözlendi (p=0,016). Acil servis takibinde nöbet geçiren hastaların nöbet başlama yaşının >80 olduğu grubun takipte nöbet geçirme oranının en yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,016). Ambulansla acil servise gelen hastaların hem acil servis takibinde hem de taburculuk sonrası bir ay içinde nöbet geçirme sıklığının daha yüksek olduğu; yine bu hastalarda SE görülme oranlarının da daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Bazal nöbet basit parsiyel olan hastaların acil servis takibinde nöbet geçirme sıklığının daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,047). Semptomatik nöbetlerin epileptiklere göre acil servis gözleminde daha sık nöbet geçirdiği istatistiksel olarak anlamlı saptanırken (p=0,025); akut/ uzak semptomatiklerin arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p=0,230). Daha önce status epileptikus geçiren hastaların acil serviste nöbet geçirme oranının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,039). Tanılı epilepsisi olan hastaların kullandığı ilaç sayısı arttıkça acil serviste nöbet geçirme oranlarının daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,004). İlk nöbetler ayrı olarak değerlendirildiğinde semptomatik nöbetlerin epileptiklere göre takipte nöbet geçirme oranının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,013). Yine ilk nöbet hastalarının geliş GKS ile takipte nöbet geçirme oranlarının ters orantılı olduğu (p=0,001); fokal nörolojik defisiti olan hastaların da takipte daha sık nöbet geçirdiği istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,031). İlk nöbet hastalarınde BBT'de patolojik bulgu saptanan hastaların, patolojinin ne olduğundan bağımsız olarak, takipte daha yüksek oranda nöbet geçirdiği saptandı (p=0,012). Tüm gruplar ele alındığında semptomatik nöbet hastalarının acil servis takibinde birinci basamak tedavi ile nöbet kontrolünün sağlanabilme oranının daha düşük olduğu saptandı (p=0,025). Hastaların geliş GKS ile takipte SE gözlenme sıklığının ters orantılı olduğu saptandı (p<0,001). Bilinen epilepsisi ve kanser öyküsü olan hastaların hastaneden ayrıldıktan sonraki bir ay içinde daha sık nöbet geçirdikleri saptandı (p<0,001; p=0.047). Uzak semptomatik nöbet olarak değerlendirilen hastalarda birinci ay takibinde nöbet görülme oranının akut semptomatiklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,040). Başvuru öncesi son yirmidört saatte nöbet geçiren hastaların çıkış sonrası birinci ayda nöbet geçirme oranının son bir yılda nöbet geçirmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Hastane izleminde nöbet gözlenen hastaların birinci ay takibinde nöbet geçirme oranının da geçirmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,044). TARTIŞMA: Acil servis başvurularında yaş ilerledikçe semptomatik nöbet oranının arttığı görülmüştür. Semptomatik nöbetlerin 45 yaş ve üzerindeki grupta belirgin olarak artmış olduğu saptanmıştır. sepmtomatik nöbet hastalarında 18-45 yaş aralığında ön planda intoksikasyonlar, intrakraniyal kitle ve posttravmatik nöbetler görülürken yaş ilerledikçe posttstroke nöbetler ve intrakraniyal kitlelerin görülme oranı artmaktadır. İleri yaş grubunda, ilk kez nöbet geçirme şikayetiyle başvuran hastalarda nöbete yol açabilecek sekonder nedenler akla gelmelidir. Nörolojik defisit saptanması ve düşük başvuru Glasgow koma skalası skoru, hipoksi ve hipertermi saptanması acil servisi gözleminde nöbet geçirme riskini arttırdığı bulunmuştur. Hemogram değerlerinin ve biyokimyasal parametrelerin takipte tekrar nöbet geçirme riskini belirlemede herhangi bir katkısı bulunmamıştır; ancak nöbetin etiyolojisinin aydınlatabilmek için bu değerlerin çalışılması önerilmektedir. BBT, EEG ve diğer tetkiklerin (amonyak, kan ilaç düzeyi, laktat, MRG, LP) sonuçlarının takipte nöbet geçirme riskini belirlemede katkısı bulunamamıştır. Ancak hastayı takip eden klinisyenin bu tetkiklerden herhangi birinin yapılması için endikasyon belirlediği hastaların takipte nöbet geçirme riski ve SE görülme oranları yüksek saptanmıştır. İleri tetkik gerekliliği düşünülen hastaların yatırılarak izlenmesi önerilmektedir. İlk nöbet hastaları ayrı olarak değerlendirildiğinde nöbet rekürrensi açısından tüm popülasyon ile aynı risk faktörleri saptanmıştır. Hastane sonrası takipte bazal nöbet sıklığı fazla olan hastalar, poststroke nöbetler ve intrakraniyal kitlesi olan hastalarda nöbet rekürrens riski yüksek saptanmıştır.

Acil servis-hastaneDemografiEpilepsi+3
Gizem Altınsoy
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral felçli çocuklarda epilepsi gelişimi için risk faktörlerinin retrospektif olarak belirlenmesi

ÖZET SEREBRAL FELÇLİ ÇOCUKLARDA EPİLEPSİ GELİŞİMİ İÇİN RİSK FAKTÖRLERİNİN RETROSPEKTİF OLARAK BELİRLENMESİ Amaç: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Nörolojisi Bilim Dalı'nda 2008-2015 yılları arasında izlenen 116 serebral felçli olgunun verileri ile (grup 1), 118 epilepsinin eşlik ettiği serebral felçli olgunun (grup 2) verileri karşılaştırılarak, serebral felçli çocuklarda epilepsi gelişimi için risk faktörlerinin retrospektif olarak belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Hastaların dosyalarından demografik verileri, fizik bakı bulguları, mevcut laboratuvar verileri (kraniyal ultrasonografi (USG), kraniyal bilgisayarlı tomografi (BT), kraniyal manyetik rezonans görüntüleme (MRG)), gözlenen nöbet tipi/tipleri, EEG bulguları, epileptik sendrom tipi ve hastanın aldığı tedaviler incelenmiş ve epilepsinin eşlik ettiği ve etmediği gruplar bu değişkenler açısından karşılaştırıldı.Araştırma verileri IBM SPSS Statistics 17.0 programında analiz edildi. Analizlerde tanımlayıcı istatistiklerde, ki kare, t-test ve lojistik regresyon analizi kullanıldı. p<0,05 olduğu durumlar istatistik olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Grup 1'deki 116olgunun %39,7'si kız ve %60,3'ü erkekti. Grup 2'deki 118 olgunun %42,4'ü kız ve %57,6'sı erkekti. Grup 1'de çalışma esnasındaki ortanca yaş, 101,5 ay, grup 2'de ise 115,5 ay olarak bulundu. Anne-baba arasında akrabalık, grup 1'de %17,2 iken, grup 2'de %19,5 olarak saptandı. Gruplarda birinci derece akrabalarda nöbet öyküsü benzer oranlarda saptandı. Seksiyo/sezaryen (C/S) ile doğum grup 1'de %48,1 iken, grup 2'de %57,6 olarak saptandı. Grup 1'de ortanca gestasyonel yaş 38 hafta, grup 2'de ise 38,5 hafta olarak saptandı. Doğum ağırlığı değerlendirildiğinde grup 1 için ortanca değer 2765 gram iken, grup 2 için bu değer 2940 gram olarak bulundu. Iki grup arasında pre/peri/postnatal risk faktörlerininvarlığı benzer oranlarda idi.Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde ortanca yatış süresi ve mekanik ventilasyon uygulanma oranı grup 1 ve 2'de benzerdi. Grup 1'de 20 olguda, grup 2'de ise 45 olguda neonatal konvülziyon kaydedildi.Neonatal dönemde geçirilen nöbet tipleri açısından gruplar değerlendirildiğinde fokal klonik ve jeneralize tonik nöbetlerin, ileride epilepsi gelişen grupta anlamlı derecede sık görüldüğü gözlendi. Neonatal EEG'dezemin ritmi, grup 1'de%23,5, grup 2'de %64,7 oranında anormal izlendi. Grup 1'de %80, grup 2'de ise %93,3sıklıkta yenidoğan yoğun bakım ünitesinde taburculukta en az bir antiepileptik kullanımı saptandı. Yenidoğan döneminde çekilen kraniyal USG, BT veMRG anormal bulguları açısından her iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Altıncı ayda kontrol EEG'leri çekilen grup 1'deki olgularda%94,4 sıklıkta zemin ritmi normal saptanırken, bu oran grup 2'de %68,5 olarak bulundu. SF tipleri içerisinde en sık izlenen spastik bilateral (tetraplejik) tip grup 1'de %36,2, grup 2'de %55,9 sıklıkta idi. Ikinci sıklıkta görülen SF tipi spastik unilateral tip grup 1 ve 2 için de benzer oranda gözlendi. Spastik bilateral diplejik tip, grup 1'de %32,8, grup 2'de %16,9 sıklıkta idi. Grup 2'deki olgularda ortanca epilepsi başlangıç yaşı 6 ay olarak saptandı. Grup 2'deki olgularda en sık gözlenen nöbet tipi jeneralize nöbetler olup %46,6 oranında gözlendi. Fokal ve/veya sekonder jeneralize nöbetler%39 oranında idi. Epilepsisi olan olguların 9'unda (%10,1) infantil spazmlar gözlendi. Epilepsi gelişen olguların çekilen son EEG'leri incelendiğinde zemin ritmi %70,3 normal saptandı. Yedi olguda West Sendromu görülürken, iki olguda öncesinde West Sendromu varken, izleminde Lennox Gastaut Sendromu geliştiği izlendi.Grup 2'deki olguların %7,6'sında izlemde antiepileptik tedavi kesilirken, diğer olguların tümü en az bir antiepileptik kullanmaktaydı. Çoklu ilaca rağmen dirençli epilepsi gelişimi %20,3 sıklığında gözlendi. Kraniyal MRG'de periventiküler lökomalazi her iki grupta benzer olarak görüldü. Kraniyal MRG'de serebral atrofi, serebral anomaliler ve hidrosefali grup 2'de anlamlı olarak daha sık izlendi. Intrakraniyal kanama ve iskemik değişiklikler grup 1'de %9,8, grup 2'de%4,7 sıklıkta idi. Tüm olgularda SF'ye eşlik eden problemler incelendiğinde görme problemleri, mental retardasyon ve mikrosefali grup 2'de anlamlı olarak sık görüldü.Bu problemlerin eşliği epilepsi gelişim riskini sırasıyla 3, 4 ve 3,8 kat arttırdığı saptandı. İşitme problemleri iki grupta benzer oranda saptandı. Sonuç:Serebral felçli hastalarda aşağıdaki faktörler epilepsi gelişimi için anlamlı risk faktörü olarak saptandı (p<0,05). • Neonatal nöbet varlığı, • Neonatal dönemde fokal klonik nöbet ve jeneralize tonik tip nöbet, • Neonatal dönemde çekilen EEG'de temel aktivitenin anormal olması, • Yenidoğan yoğun bakım ünitesinden taburculukta antiepileptik ilaç kullanımı, • Bilateral spastik (tetraplejik) serebral felç varlığı, • 6. ayda çekilen EEG'de epileptik aktivite varlığı, • Nörogörüntülemede serebral atrofi, hidrosefali ve serebral anomali varlığı, • Görsel problemler, • Mikrosefali, • Mental retardasyon. Anahtar Sözcükler: Serebral felç, epilepsi

ElektroensefalografiEpilepsiRetrospektif çalışmalar+5
Ferda Gürkan
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan konvülziyonlarının etiyolojik nedenlerinin ve prognozunun araştırılması

Yenidoğan konvülziyonları, santral sinir sistemini tutan hastalıklar başta olmak üzere, çok sayıda hastalığın önemli belirtilerinden biridir. Yenidoğan nöbetlerinin getirdiği mortalite riski ve uzun dönemde gelişebilecek nöromotor gelişme geriliği gibi durumlar bu alanda çalışmaların yoğunlaşmasına sebep olmuştur. Bu çalışmada Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Bilim Dalı yoğun bakımına 01.01.2008- 16.09.2020 tarihleri arasında yatışı olan ve yatışı sırasında konvülziyon geçirme öyküsü olan hastalar tarandı, etiyolojik faktörler ve prognozları değerlendirildi. Yenidoğanların, doğum bilgileri (doğum ağırlığı, gebelik haftası, doğum şekli, APGAR skoru, resüsitasyon ihtiyacı), yenidoğan yoğun bakımdaki yatış sırasındaki özellikleri (nöbet zamanı ve tipi, serebral görüntüleme, elektroensefalografi (EEG) bulguları, aldıkları tedavileri) ve etiyolojik faktörleri değerlendirildi. Hastalarımızın %38'inde etiyolojik faktör hipoksik iskemik ensafalopatiydi ve en sık görülen sebep olarak saptandı. %15 hastada sebep intrakranial kanama iken, hastaların %19.2'sinde etiyolojik neden belirlenemedi. Takiplerde hastaların %13.6'sı ölüm ile sonuçlandı. Epilepsi gelişme oranı %42, Serebral Palsi (SP) gelişme oranı %32.9, görme bozukluğu %27, işitme bozukluğu %13.4 ve mikrosefali %10.5 oranında saptandı. Denver-II Gelişim Testi yapılan hastaların %83.3'ünde anormal gelişim saptandı. Çalışmamızda etiyolojik nedenlerin oransal dağılımı, risk faktörlerinin etkisi, epilepsi ve SP gelişimi literatür ile uyumlu bulundu. Gelişim testi anormalliği literatürden daha yüksek oranda bulundu. Bu sonuç, gelişim testi yapılabilen hasta sayısının az olması ve normal gelişim gözlenen hastaların takiplerine düzenli devam etmemesi ile ilişkilendirildi.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerEpilepsi+4
Nurdeniz Koçak Karadurmuş
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epilepsili çocukların uyku durumlarının, anne ve babalarının yaşam ve uyku kalitesi seviyelerinin değerlendirilmesi

Epilepsi çocukluk çağında en sık görülen nörolojik hastalıktır. Yaşamı tehdit etmesinin yanında uyku problemlerini de beraberinde getirir. Epilepsili çocukların uyku kalitesinde azalma olması ve bunun sonucu olarak ebeveynlerin uyku ve yaşam kalitesinde düşüş olduğu görülebilmektedir. Bu da zaten çocuklarının nerde, ne zaman, nasıl nöbet geçireceği konusunda endişesi yüksek olan ebeveynlerin çocuklara yaklaşımında daha da stresli olmasına ve epilepsi tedavisinin veriminin düşmesine sebep olmaktadır. Çalışmamızda epilepsili çocuklar ve kontrol grubu uyku kalitesi açısından karşılaştırılmıştır. Vaka ve kontrol grubundaki çocukların ebeveynlerinin yaşam ve uyku kalitesi açısından farkları karşılaştırılmıştır. Çalışmaya nöbet tanılı 67 çocuk ve 67 kişilik kontrol grubu dahil edilmiştir. Vaka grubuna ve kontrol grubuna Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Erişkin Yaşam Kalite Ölçeği (SF-36) ve Çocuklar için Uyku Ölçeği (ÇUÖ) uygulanmıştır. Vaka grubunun yaş ortalaması 11,67±3,38 yıldır. En sık görülen nöbet türü jeneralize tonik klonik nöbettir. Hasta grubunun uyku kalitesinde kontrol grubuna göre azalma olduğu, epilepsili çocuğa sahip ebeveynlerin de kontrol grubuna göre yaşam ve uyku kalitesinde azalma olduğu tespit edilmiştir. Nöbetlerin kontrol altına alınması için ebeveynlerin çocukların uyku kalitesinin önemi hakkında yeterli bilgiye sahip olması hastalığın tedavisinde son derece önem arz etmektedir. Anne babanın yaşam ve uyku kalitesi de göz önünde bulundurularak aile merkezli epilepsi tedavileri uygulanması hastalığın yönetiminde daha başarılı olunmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Nöbet, Uyku, Yaşam, Epilepsi, Yaşam Kalitesi, Uyku Kalitesi

Ana-babaEpilepsiUyku+4
Şefik Bahar
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

The effect of music on EEG in children with epilepsy

Epilepsi, çocuklarda oldukça sık görülen nörolojik bozukluklardan biridir. Günümüzde öncelikle çeşitli ilaç terapileri ile tedavi edilmeye çalışılsa da, hastaların bir kısmı mevcut antiepileptik ilaç (AEİ) tedavilerine dirençlidir. İlaç dirençli epilepsi tedavisinde cerrahi müdahale, nöromodülasyon, diyet tedavisi, müzik terapisi ve "Mozart Etkisi", sanat terapisi, yaşam tarzı değişiklikleri, davranışsal müdahaleler ve tıbbi esrar kullanımı gibi pek çok ikincil tedavi seçenekleri uygulanmaktadır. Literatürde müzik terapisi adı altında yapılan çalışmalarda Mozart etkisinin tanımlandığı ve çocuklarda çeşitli çalışmalar yapıldığı görülmektedir; fakat bu çalışmaların sayısı oldukça azdır. Özellikle Mozart'ın "Sonato for two pianos in D major, K448" ile yapılan çalışmalar dikkat çekicidir. Mozart müziği ile birçok müzik çeşidi kıyaslanmış fakat; literatürde Klasik Türk Musikisi/Makam Müziği ile yapılan, hatta doğu müziği ile yapılan herhangi bir çalışma görülmemiştir. Bu çalışmada, epilepsili çocuklarda müzik dinletisinin elektroensefalografi (EEG) üzerindeki etkisini incelemek istedik. Çalışmamız, Klasik Türk Musikisi/Makam Müziği ile literatürde yapılan ilk çalışmadır. Özellikle Anadolu medeniyetlerinde ve Türk Tıp Tarihinde müzikle tedavilerin çeşitli şekillerde yapıldığı bilinmektedir, bu nedenle; çalışmamızın bu konuda öncü olmasını umuyoruz. Çocuk Nörolojisi polikliniğimize 01/02/2022 ve 01/08/2022 tarihleri arasında başvurmuş olan, epilepsi tanısı ile takipli, 5-18 yıl yaş arası hastalar prospektif olarak incelendi. Hastanemiz etik kurulundan 2022/3899 sayılı karar ile etik onay alındı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşı, cinsiyeti, nöbet tipleri, kullandıkları AEİ tedavisi, ne kadar süredir epilepsi hastası oldukları ve en uzun nöbetsiz süreleri kaydedildi. Çalışmada, hastaların rutin takibinde planlanmış olan uyku EEG'leri çekildi. EEG çekimi hastalar uyuduktan sonra başlatıldı. Hastalara önce 5 dakika bazal müziksiz EEG çekildi. Ardından 8 dakika Mozart K448 dinletisi esnasında EEG kaydı alındı. Daha sonra 5 dakika müziksiz EEG çekimi yapıldı (1. ara). Ardından 8 dakika Tanburi Cemil Bey'e ait "Hüseyni Oyun Havası" dinletilerek EEG kaydı alındı, son olarak müziksiz 5 dakika EEG çekimi yapılarak (toplam beş bölüm), EEG çekimi sonlandırıldı (son ara). EEG çekimi esnasında dinletilen müziğin şiddeti bir metre mesafeden normal insan konuşma sesi desibeli (dB) olan 58 dB'e ayarlandı, tüm EEG kaydı esnasında standardize edildi. Hastaların çekilmiş olan uyku EEG'leri, aynı Çocuk Nörolojisi uzmanı tarafından değerlendirilerek EEG'lerde mevcut olan diken-dalga kompleksleri sayıldı. Toplam diken-dalga kompleksleri sayısı, saniye cinsinden bölüm süresine bölündü, 100 ile çarpılarak mevcut olan bölümün epileptik aktivite indeksi ( EAİ) % cinsinden hesaplandı. Elde edilen % cinsinden veriler, EAİ olarak adlandırılarak istatiksel analize sunuldu. İstatistiksel analizler için SPSS 27.0 programı kullanıldı ve p<0,05 olması anlamlı kabul edildi. Çalışmaya on beş hasta alındı. Çalışmaya dâhil edilen on beş hastanın yaş ortalaması 8,73±3,34 yıl, yaş ortancası 8,00 yıl (6,00-9,00 yıl), %66,70'si (n=10) erkek, %33,30'ü (n=5) kız idi. Hastaların %80,00'ı (n=12) jeneralize nöbet, %20,0'si (n=3) fokal nöbet nedeniyle takipli, 40,00'ı (n=6) valproik asit, %33,30'ü (n=5) levetirasetam, %26,70'si (n=4) karbamazepin tedavisi almakta idi. Hastaların ortalama 28,06±28,27 ay, ortanca 12,00 aydır (6,00-60,00 ay) epilepsi hastası olduğu, en uzun nöbetsiz geçirdikleri süre ortalamasının 21,40±17,12 ay, ortancasının 16,00 ay (6,00-32,00 ay) olduğu tespit edildi. Hastalarda nöbetsiz geçen en uzun süre ortancası valproik asit kullananlarda 29,00 ay (9,50-40,50 ay), levetirasetam kullananlarda 24,00 ay (10,50-40,00 ay), karbamazepin kullananlarda 6,00 aydı (4,50-9,00 ay). Hastaların kullandıkları AEİ türüne göre nöbetsiz geçen en uzun süreleri benzer tespit edildi (p=0,067). Hastaların müzik öncesi bazal EEG'de meydana gelen EAİ ortalaması 13,12±9,67, ortancası 10,60 (4,07-21,20), Mozart müziği sırasında meydana gelen EAİ ortalaması 17,96±13,75, ortancası 16,00 (8,40-24,00), 1. arada meydana gelen EAİ ortalaması 17,87±15,13, ortancası 10,30 (8,20-25,00), Hüseyni Oyun Havası sırasında meydana gelen EAİ ortalaması 13,30±7,30, ortancası 7,30 (3,90-22,70), Hüseyni Oyun Havası sonrasında son arada meydana gelen EAİ ortalaması 9,79±10,40, ortancası 5,50 (1,30-18,90) idi. Hastaların beş bölümde hesaplanan EAİ değerlerinde anlamlı farklılık olduğu saptandı. Farkın, son aradaki EAİ'nin, Mozart dinlenirken ve Mozart sonrasındaki 1. ara dönemde hesaplanan EAİ'nden daha düşük olmasından kaynaklandığı tespit edildi (p=0,002). Bazal EEG'de hesaplanan EAİ'nin erkek hastalarda ortalaması 11,81±8,93, kız hastalarda ortalaması 15,76±11,63 idi. Mozart dinletilmesi sırasında hesaplanan EAİ'nin ortalaması erkek hastalarda 17,05±15,20, kız hastalarda 19,78±11,60, 1. ara dönemde hesaplanan EAİ'nin ortalaması erkek hastalarda 13,75±9,81, kız hastalarda 26,12±21,39'du. Hüseyni Oyun Havası dinletisi sırasında EAİ ortalamasının erkek hastalarda 10,60±8,82, kız hastalarda 18,70±14,47, son aradaki EAİ ortalamasının ise erkek hastalarda 10,37±9,68, kız hastalarda 8,62±12,85 olduğu tespit edildi. Epilepsi hastalarının EEG çekimindeki her bölümde hesaplanan EAİ'nde cinsiyete göre anlamlı farklılık olmadığı saptandı (p=0,174). Jeneralize nöbeti olan hastaların bazal bölümdeki ortalama EAİ değeri 12,94±10,00, Mozart dinlenirken hesaplanan ortalama EAİ değeri 17,71±14,82, 1. ara dönemde hesaplanan ortalama EAİ değeri, 18,25±16,80, Hüseyni Oyun Havası dinlenirken hesaplanan ortalama EAİ değeri 12,69±11,76, son arada hesaplanan ortalama EAİ değeri 9,35±10,17 idi. Fokal nöbeti olan hastaların bazal bölümdeki ortalama EAİ değeri 13,86±10,20, Mozart dinlenirken hesaplanan ortalama EAİ değeri 18,93±10,63, 1. ara dönemde hesaplanan ortalama EAİ değeri 16,33±6,79, Hüseyni Oyun Havası dinlenirken hesaplanan ortalama EAİ değeri 15,73±10,30, son arada hesaplanan ortalama EAİ değeri 11,52±13,51 idi. Hastaların her bölümde hesaplanan EAİ'nin nöbet türüne göre anlamlı değişim göstermediği belirlendi (p=0,971). Hastaların bazalde, Mozart sırasında, 1. arada, Hüseyni Oyun Havası sırasında ve son arada hesaplanan EAİ değerlerinin, kullanılan AEİ'a göre de anlamlı farklılık göstermediği saptandı (p=0,772). Çalışmamızın sonucunda, literatürden farklı olarak hem Mozart müziği hem de Hüseyni Oyun Havası esnasında EEG'lerde bazal müziksiz EEG'lere göre epileptiform aktivitede azalma saptamadık. Bu literatürde bildirilen sonuçlarla çelişiyordu. Bu konuda, daha geniş örneklemlerin ele alındığı, farklı makam müzikleri ile Mozart'ın kıyaslandığı daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

ElektroensefalografiEpilepsiKlasik müzik+7
Mücahit Taşer
Necmettin Erbakan University
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Early diagnosis of epileptic seizures over EEG signals using deeplearning approach

In this study it is proposed a novel automatic epileptic detection algorithm, that consists of different procedures that are EEG signal preprocessing including idle tone removal, clarifying cutoff time points of the preictal period, detecting the HFOs, choosing efficient channels, feature extraction and selection approaches, and a novel training method for deep nets-based information criteria, to provide a decision support system for the early diagnosis and interpretation of epilepsy. With the proposed algorithms, highly performance models were obtained and the model complexity was significantly reduced.

Deep learningEpilepsySeizures+2
Ezgi Özer
Mimar Sinan Fine Arts University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda sık kullanılan antiepileptik solüsyonların tat ve kokularının tedavi uyumuna etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Çocuk Nöroloji polikliniğinde epilepsi tanısı ile takip edilen; solüsyon formda antiepileptik kullanan hastalarda, ilacın tat ve kokularının tedaviye uyuma etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın tasarımında literatürde bulunan benzer çalışmalardan yararlanılmıştır. Çalışma, Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Çocuk Nöroloji Polikliniğine başvuran hastaların, çalışmaya katılmayı kabul eden ebeveynlerinde çocuklarının antiepileptik ilaçlara uyumuyla ilgili, gönüllülere anket uygulanması şeklinde yapılmıştır. Çalışmada kullanılan anket soruları literatürde bulunan benzer çalışmalardaki anket sorularının revize edilmesi ile hazırlanmıştır. Çalışmaya alınan gönüllü sayısı poliklinikte takip edilen hastalar üzerinden oluşturulmuştur. Hastalar 18 yaşından küçük olduğu için anket soruları gönüllü bakımverenler tarafından yanıtlanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 102 epilepsi tanılı oral antiepileptik solüsyon kullanan hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların %42,1 i kız, %57,8 i erkekti, yaş ortalamaları 7,78±3,73 yıl idi. Hastaların 83'ünün (81,37) monoterapi, 19'unun (%18,63) politerapi aldığı saptanmıştır. Hastaların kullandıkları ilaçlar incelendiğinde 47'sinin (%46,08) Keppra, 26'sının (%25,49) depakin, 15'inin (%14,71) epixx, 12'sinin (%11,76) Convulex, 4'ünün (%3,92) Trileptal, 4'ünün (%3,92) Tegretol kullandığı saptanmıştır. İlaçlar arasında hastaların ilaç puanı ile keppra kullanan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,042). Keppra kullananların ilacı iyi olarak değerlendirmesi kullanmayanlardan yüksek saptanmıştır. Hastaların 95'inin (%93,14) ilaçlarını düzenli kullandığı saptanmıştır. Hastaların tedaviye uyumu zorlaştıran faktörlere verdikleri yanıtlar incelendiğinde en sık faktör olarak 24'ünün (%23,53) ilaç tadını beğenmeme, 16'sının (%15,69) unutkanlık, 3'ünün (%2,94) nöbetlerin azalması olarak yanıtladığı saptanmıştır. Sonuç: Çocuk hastalarda antiepileptik ilaç tedavisine uyumda ailelerin karşılaştığı en büyük güçlük hastanın ilacın tadını beğenmemesidir. Hastaların çocuğun (n=63, %61,76) ilacı beğenmemesi halinde dahi ilaca devam ettiği halde, 38'inin ise (%37,25) yeniden doktoruna başvurduğu tespit edilmiştir. Bu oran çok yüksek olup tedavi istikrarını bozucu niteliktedir. Çalışmamızdaki hastaların tedaviye uyumsuzluk açısından ifade ettiği en sık neden de (n=24, %23,53) ilacın tadının kötü olmasıydı. Bu durum antiepileptik ilaçların kötü tat algısının düzeltilmesini hedef alan yeni ilaç teknolojilerinin geliştirilmesinin gerekli olduğunu, bu alanda ciddi bir eksiklik bulunduğunu göstermiştir. Özellikle antiepileptikler gibi genel olarak beğenilmeyen ilaçlarla yapılacak ilaç tat çalışmalarının, ilaçlara eklenen aromalar, yardımcı veya tatlandırıcı maddelerin çeşit, sayı ve miktarının standardize edildiği ve bu açıdan özdeş olan, aynı fiziksel yapıda, karşılaştırılabilir preparatlar kullanılarak geniş serilerde yapılmasında yarar olduğu düşüncesindeyiz. Hasta merkezli tedavi yöntemlerinde çocuk ve ebeveynler için tadın önemini kabul etmek tedaviye uyumu artıracak ve klinik sonucu etkileyecektir. Sonuç olarak, çalışmamızı verilerin ışığında değerlendirdiğimizde, epilepsi gibi tedavisi uzun olan ve yüksek tedavi uyumu gerektiren bir hastalık grubunda antiepileptik ilaçların tat ve kokusunda yapılacak geliştirmelerin klinik seyirde büyük ilerleme sağlayacağı kanaatindeyiz.

AntikonvülsanlarEpilepsiKoku+6
Aslıhan İzol
Balıkesir University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Üniversitesi Tıp fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi'nde status epileptikus tanısı ile takip edilen hastaların takip sonuçlarının geriye dönük değerlendirilmesi

Amaç: Status epileptikus (SE), çocuklarda en sık görülen nörolojik acildir. Klinik duruma ve hızlı tedaviye uyarlanmış karmaşık bir teşhis yaklaşımı gerektiren tıbbi bir acil durumu temsil eder. Daha önceden epilepsi tanısı olan hastalarda nispeten yaygındır. Akut bir hastalığın parçası olarak ortaya çıkabileceği gibi mevcut bir nöbet bozukluğunun parçası olabilir. Statusu durdurmadaki başarısızlık nöronal hasarı ve diğer solunumsal ve metabolik komplikasyonları artırır. Altta yatan nedeni bulup tedavi etmek de her zaman kolay olmamaktadır ve tedavide karmaşık bir yaklaşım mevcuttur. Bu sebeple çocukluk çağına özgü status epileptikus için geniş seriler, takipler ve deneyimlerin yayınlanmasına ihtiyaç vardır. Bu çalışmada status epileptikus tanısı olan hastaların nöbet semiyolojisi, klinik bulguları, yapılan tedavileri, hastalığın gidişatı ve sonuçlarının literatür bilgileri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, Ankara Üniversitesi Cebeci Çocuk Hastanesi'nde Ocak 2014-Aralık 2021 tarihleri arasında Status Epileptikus tanısı konularak tedavi edilen ve takibe gelen 86 olgunun nöbet semiyolojisi, klinik bulguları, yapılan tedavileri, hastalığın gidişatı ve sonuçları incelenerek geriye dönük olarak değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 86 olgunun 37'si (%43) kız ve 49'u (%57) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 49,4±54,3 ay iken, yaş ortancası ise 30,5 (0-208,0) aydı. Yüzde 14'ü neonatal, %46,5'i süt çocuğu, %32,6'sı çocukluk çağı ve %7'si ise adölesan/genç erişkin döneminde idi. Hastaların 24'ünde (%27,9) pozitif aile öyküsü vardı. Olgularımızın çoğunun nöbet tipi jeneralize konvulsifti ve %47,7'si nonrefrakter, %37,2'si refrakter ve %15,1'i süperrefrakter idi. Hastaların %32,5'inde daha önceden epilepsi tanısı mevcuttu. Tanıda ilk çekilen EEG'lerde en sık keskin ve/veya diken dalga (%25,6) görüldü, yayılım paternlerinde ise en sık diffüz anormalite (%31,4) saptandı. EEG seyrine bakıldığında %17,4'ü remisyonda, %32,6'sı stabil, %3,5'inde progresyon ve %5,8'inde ise relaps görülmüştür. Kraniyal MRG bulguları değerlendirildiğinde anormal sonuçlanan bulgular arasında en yüksek oranda (%11,6) iskemik infarkt görülmüştür. Etiyoloji grupları incelendiğinde en sık (%64) akut, akut etiyolojiler arasında da en sık (%65,4) enfeksiyon saptanmıştır. Tedavi yaklaşımları değerlendirildiğinde birinci basamakta ilk ilaç olarak en fazla IV midazolam (%58,1) kullanılmıştır. İkinci basamakta ilk ilaç olarak en fazla fenitoin (%55,8), 2. sırada ise en sık levetirasetam (%20,9) uygulanmıştır. Üçüncü basamak tedavide infüzyon ilaç olarak en sık midazolam (%59,3) kullanılmıştır. İmmunomodulatuar olarak en sık 6 hastada (%7) intravenöz immunglobulin (IVIG) ile birlikte pulse steroid kullanılmıştır. İzlemde ilk oral antiepileptik olarak levetirasetam en sık tercih edilirken (%44,2), %7 hastada idame antiepileptik kullanılmamıştır. Hastaların hastanede yatma süresi ortalaması 21,4±41,4 gün iken, ortancası 9,5 (1,0-350,0) gün idi. Hastaların %33,7'si tam düzelme, %29,1'i kısmi düzelme, %16,3'ü sekel, %3,5'i kısmi düzelme ve sekel birlikteliği ile sonuçlanmıştır. Hastaların %55,8'inde epilepsi gelişmiş ve bunların %77'si ise dirençli epilepsi ile sonuçlanmıştır. Mortalite oranı ise %17,4 olarak bulunmuştur. Eksitus olanların nöbet süresi eksitus olmayanların süresinden anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Hastaların %74,4'ünde gelişimsel/psikiyatrik komorbidite yok iken %17,4'ünde bilişsel gecikme, %2,3'ünde otizm spektrum bozukluğu (OSB), %2,3'ünde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), %2,3'ünde konversiyon bozukluğu ve %1,2'sinde ise disleksi gelişmiştir. Sonuç: Status epileptikus çocuklarda yaşamı tehdit eden, acil ve doğru müdahale edilmesi gereken bir durumdur. Biz uzayan nöbet süresi ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki saptadık. Bu sebeple nedenin saptanıp nöbetin kontrol altına alınması önem taşımaktadır. Mortalite görülmeyen hastalarda da sekel ya da dirençli epilepsi olabileceği gibi izlemde OSB, DEHB, konversiyon gibi gelişimsel/psikiyatrik komorbiditelerin de görülebileceği unutulmamalıdır.

EpilepsiHasta takibiRetrospektif çalışmalar+2
Aslı Samsa Ödemiş
Ankara University
2023
00

Related subjects