Etiology
124 theses under this subject heading
Hematoloji kliniğine trombositopeni ile başvuran hastalarda etiyolojik değerlendirme
Giriş : Trombositopeni trombosit sayısının 150000/mm3'den düşük olmasıdır. Trombosit yapımının azalması, trombosit yıkımının artması ve trombosit dağılımının değişmesi sonucu meydana gelmektedir. Kalıtsal ve edinsel hastalıkların her ikisi de trombositopeniye katkıda bulunur ancak yaş ilerledikçe edinsel nedenler daha yaygındır. Bu çalışmanın amacı trombositopeni ile başvuran hastada altta yatan hastalığı tespit etmek ve Türkiye'nin doğusundaki trombositopenik hasta verilerini Türkiye ve dünya literatürüne sunmaktır.Gereç ve Yöntem :Bu çalışmada, ocak 2007 ile aralık 2011 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi hematoloji poliklinik, hematoloji servis, acil servis ve hastane içi hematoloji konsultasyonu yapılan 1012 trombositopenili hastada etiyoloji retrospektif olarak değerlendirildi. Toplam hasta sayısı ve etiyolojik tanıları sayı ve yüzde olarak hesaplandı.Bulgular : Hastaların 508'i kadın (%50.19), 504'ü erkek (%49.81) bulundu. Hastaların yaş ortalaması: 51 ±20 yıl (kadınlarda 47, erkeklerde 54)bulundu. Hastaların trombosit ortalaması:64287/mm3±43057 (kadınlarda 61857/mm3, erkeklerde 66729/mm3) bulundu. Hastaların lökosit ortalaması:13894/mm3±32711 (kadınlarda 11970/mm3, erkeklerde 15827/mm3) bulundu. Hastaların hemoglobin ortalaması:11.22 gr/dL±3.03 gr/dL (kadınlarda 10.85 gr/dL, erkeklerde 11.6 gr/dL) bulundu. Lösemiler, enfeksiyonlar ve immün trombositopeni yaklaşık hastaların yarısı olarak bulundu (%47.8). Diğer yarısını ilaçlar, kronik karaciğer hastalığı, megaloblastik anemi, psödotrombositopeniler, trombotik mikroanjiopatiler ve diğerleri oluşturdu.Sonuç : Trombositopeni nedenleri ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, coğrafi dağılım ve başvuru merkezlerinin düzeylerine göre değişmektedir. Trombositopeni nedenleri içinde enfeksiyonların çok yüksek oranda olması gelişmekte olan ülkeler için, malign hastalıkların ilk sırada olması gelişmiş ülkeler için beklenen bir durumdur.Anahtar kelimeler : Trombosit, trombositopeni, etiyoloji, lösemi, enfeksiyon, immun trombositopeni
Çocukluk çağında lösemi gelişiminde etkili faktörler
Çocukluk çağında en sık karşılaşılan malignite akut lösemilerdir. Lösemilerin gelişiminde hastaların içinde bulunduğu kalıtsal ve çevresel etmenlerin rolü olduğu düşünülmektedir. Bu çalışma, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda tedavi almış 307 hasta (256 akut lenfoblastik lösemi ve 51 akut miyeloid lösemi) ile 310 lösemi polikliniği hariç diğer polikliniklerde kontrole gelen çocukların anne ve/veya babalarıyla yapılan 15-20 dakikalık görüşmelerde vakaların kişisel, ailesel ve çevresel etmenleri sorgulanarak yapılmıştır. Bu çalışmada lösemi gelişiminde etkili olabilecek faktörleri değerlendirmek amaçlanmıştır. Doğum yeri, tanı yaşı, cinsiyeti, anne ve babanın eğitim durumu, sigara içip-içmedikleri, meslekleri, akraba olup-olmadığı, hastanın doğduğu yıldaki yaşları, annenin gebelik dönemine ait ayrıntılı öyküsü, gebe kalma şekli, önceki gebelikleri, hastanın doğum zamanı, şekli, sorun olup-olmadığı, doğum boy ve kilosu, anne sütü alımı, geçirilen hastalıklar, tomografi çekimi yapılıp-yapılmadığı, sosyoekonomik bilgiler, evin yakın çevresinde santral, enerji hattı veya fabrika bulunup-bulunmadığı, ailede kanser yada kronik hastalık olup-olmadığı görüşmelerde sorgulanmıştır. Lösemi gözlenmesi riski doğum yeri ilçe olanlarda 5.85 kat, erkek çocuklarda 2.58 kat, normal doğum kilosunda olanlarda doğum ağırlığı gebelik yaşına göre az (SGA) olanlara göre 4.06 kat, doğum ağırlığı gebelik yaşına göre fazla olanlarda SGA olanlara göre 10.36 kat, babası iş yerinde kimyasala maruz kalan çocuklarda 16.74 kat, yüksek gerilim hattına yakın bir evde yaşayan ailelerin çocuklarında ise 12.03 kat fazla olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada; doğum yeri, cinsiyet, doğum kilosu, babanın mesleği, eve yakın bölgede yüksek gerilim hattı bulunmasının lösemi gelişim riski ile ilişkisini saptadık.
Adölesan dönemde hirşutizm tanısı alan hastalarda etyolojik dağılım
Kadınlarda her yaş grubunda görülebilen yaygın klinik bir durum olan hirşutizm, terminal kıl foliküllerinin androjen duyarlı olan bölgelerde aşırı büyümesi ile ortaya çıkan erkek tipi kıllanmadır. Hirşutizm varlığı her yaş için psikososyal gelişimi olumsuz yönde etkileyen son derece üzücü bir durumdur. Hastaların yeterince önem vermemesi ya da çekinmesi nedeni ile doktora başvurma oranını düşük olması, hem de doktora başvuran hastaların tanı ve tedavisindeki güçlükler sonucu istenilen başarıya ulaşılamayan bir sağlık sorunudur. Ülkemizde adölesan kızlarda hirşutizm prevelansını, insidansını ve etyolojik dağılımı gösteren yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ile bölgemizdeki hirşutizm nedenlerinin dağılımını görmeyi ve hirşutizme neden olan nadir hastalıkların görülme oranları hakkında bilgi vererek bu hastalıklara karşı farkındalığı arttırmayı amaçladık. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Endokrinoloji polikliniğine tüylenme artışı şikâyeti ile Haziran 2011- Haziran 2014 tarihleri arasında başvuran 10 ile 18 yaşları arasındaki kız hastalardan hirşutizm tanısı alan 138 tanesi çalışmaya alınarak demografik bilgiler, fizik muayene bulguları, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri açısından sınıflandırılmıştır. Hirşutizm tanısı alan hastaları etyolojik sınıflandırma açısından fonksiyonel ovaryan hiperandrojenizm (polikistik over sendromu (PKOS) ve diğerleri), idiyopatik hiperandrojenizm, idiyopatik hirşutizm, fonksiyonel adrenal hiperandrojenizm olmak üzere 4 grupta sınıflandırıldı. Bizim yaptığımız çalışmada hirşutizm şikayetiy¬le hastanemize başvuran 138 hastanın %72.4'ünde fonksiyonel ovaryan hiperandrojenizm, %10.9'unda idiyopatik hiperandrojenizm, %8'inde fonksiyonel adrenal hiperfonksiyon, %7.2'sinde idiyopatik hirşutizm, %0.7'sinde konjenital adrenal hiperplazi (KAH), %0.7'sinde prolaktinoma tespit edildi ve bu bulgular daha önce yapılmış çalışmalar ile uyumlu bulundu. Sonuç olarak bölgemizdeki adölesan yaş grubukız çocuklarında hirşutizm etyolojisinde literatür ile uyumlu olarak en sık neden PKOS olarak saptanmış, prolaktinoma ve geç başlangıçlı KAH gibi diğer nedenlerin daha nadir olmakla beraber bölgemizde hirşutizm etyolojisinde rolü olabileceği görülmüştür.
Jeneralize prurituslu olgularda etyolojik faktörlerin restrospektif olarak araştırılması
Jeneralize Prurituslu Olgularda Etyolojik Faktörlerin Retrospektif Olarak Araştırılması Amaç: Pruritus (kaşıntı), kaşıma isteğine neden olan rahatsız edici duygu olup deri hastalıklarında en sık görülen semptomdur. Deri hastalıklarında görülmekle beraber, pruritusun sistemik ve psikojenik nedenlerle de ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır. Bu çalışmadaki amacımız; Anabilim Dalımız polikliniğine jeneralize pruritus yakınması ile başvuran olgularda araştırdığımız etyolojik faktörlerin prevalansının belirlenmesi ve kendi klinik yaklaşımımızı paylaşmaktır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Otomasyon Sistemi aracılığı ile, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı?na 2009- 2013 yılları arasında 6-8 haftayı aşan pruritus yakınması ile başvuran 73 hastanın dosyaları olgu grubu olarak; pruritus dışında bir yakınma ile aynı zaman aralığında Anabilim Dalımıza başvuran, rastgele seçilen 150 hastanın dosyaları da kontrol grubu olarak incelendi. Bulgular: Hasta grubunun % 39,7?sinde atopi, % 28,8?inde psikiyatrik hastalık , % 27,4?ünde endokrin hastalık, 24,7?sinde hematolojik hastalık, %9.59?unda hepatobiliyer hastalık, % 8,2? sinde bir enfeksiyon hastalığı, % 6,85?inde malign hastalık, % 6,8?inde kontakt duyarlılık, % 4,1?inde şüpheli bir ilaç, % 1.4?ünde kronik renal hastalık, % 1,4?ünde çeşitli nöropatik nedenler bulundu. Sonuç: Pruritus yakınması olan hastaya yaklaşımda dermatolojik, sistemik ve psikojenik hastalıklara yönelik ayrıntılı bir öykü alınmalı ve fizik muayene yapılmalıdır. Öykü ve muayene bulgularının yönlendirmesi ile de laboratuar testleri yapılmalıdır. Altta yatan bir hastalık varsa tedavisi; tanı konulamayan hastaların ise takibi ve belli aralıklarla tekrar değerlendirilmeleri gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Jeneralize pruritus, etyoloji, sistemik, atopi, psikojenik
Acil servise şok ön tanısıyla başvuran hastaların etyolojik açıdan değerlendirilmesi
Acil Servise Şok Ön Tanısıyla Başvuran Hastaların Etiyolojik Açıdan Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmanın amacı bir üniversite hastanesi acil tıp kliniğine başvuran şok hastalarının demografik özelliklerini, etiyolojisini, mortalite oranlarını ve prognozlarını incelemektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya Adana Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Kliniğine 1 Haziran 2012 ve 31 Mayıs 2013 tarihleri arasında başvuran şok bulguları olan 18 yaş üstü hastalar alındı. Hastaların demografik verileri, şok nedenleri, altta yatan hastalıkları, acil serviste ve yatırıldıkları kliniklerdeki prognozları ile ilgili veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Şok nedeni tespit edilemeyen ya da sıvı ve vazopressör tedavisine cevap vermeyen hastalarda kortizol düzeyi çalışılarak surrenal yetmezlik araştırıldı. Bulgular SPSS 15.0 programı kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmanın yapıldığı dönemde acil servise başvurduğunda şok bulguları olan toplam 70 hasta incelendi. Etiyolojik nedenler arasında ilk sırada septik şok (% 25,8), ikinci olarak hipovolemik şok (% 21,5) saptandı. Septik şok nedenleri arasında en fazla (% 51,3) akciğer enfeksiyonu mevcuttu. Tüm hastaların altta yatan hastalıkları incelendiğinde en sık % 38,5 oranında malignensi olduğu görüldü. Mortalite üzerine sepsis ya da malignensinin istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi saptanmadı (p>0,05). Surrenal yetmezliğe bağlı şok oranı kortizol düzeyi çalışılan hastalarda % 59,0 ve tüm şok hastalarında % 18,6 olarak bulundu. Sonuç: Şok acil servislerde sık karşılaşılan bir klinik bulgu olup şok nedeni bulunamayan ya da tedaviye cevap vermeyen hastalarda surrenal yetmezlik düşünülmeli ve kortizol düzeyi çalışılamadığı durumlarda kortikosteroid tedavisi başlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Şok, surrenal, etiyoloji
Preeklamptik olgularda anjiyojenik ve anti-anjiyojenik faktörlerin araştırılması
Preeklampsi gebeliğin 20. haftasından sonra hipertansiyon ve proteinüri karakterize bir hastalıktır. Maternal ve perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli sebeplerindendir. Preeklampsinin patofizyolojisi henüz tam olarak anlaşılamasa da plasental anjiyojenik ve antianjiyojenik faktör dengesinde bozulma ile birlikte seyretmektedir. Bu nedenle son zamanlarda preeklampsinin etiyolojisinde anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin önemi artmıştır. Çalışmamızda preeklamptik olgularda bazı önemli anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin seviyelerinin belirlenmesi ve hastalığın seyri üzerindeki rollerinin tanımlanması amaçlanmıştır. Araştırma Gaziantep Cengiz Gökçek Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi kliniklerinde 24-42 haftalık gebeliği olan preeklampsi nedeniyle tedavi gören hastalar üzerinde yapılmıştır. Bu tezin kapsamında 41 preeklamptik kadın ve maternal yaş olarak uyumlu 32 sağlıklı hamile kadınların serum örneklerinde PlGF (Placental Growth Factor), VEGF (Vascular Endothelial Growth Factor), sFlt–1 (Soluble Fms-Like Tyrosine Kinase–1) ve sEndoglin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüş ayrıca hemogram, tam idrar tahlili, glukoz, BUN, üre, kreatinin, ALT, AST, potasyum gibi biyokimyasal parametreler de değerlendirilmiştir. Hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırma yapıldığında sFlt-1 ve sEndoglin seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0,05). PlGF seviyeleri ise hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur(p<0,05). Ancak VEGF seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek olarak ölçülmelerine rağmen aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Sonuç olarak çalışmamıza göre preeklampside sFlt-1 ve sEndoglin gibi antianjiyojenik faktörlerin seviyeleri artarken, anjiyojenik bir faktör olan PlGF'ninki azalmıştır. Böylece sFlt-1, sEndoglin ve PlGF gibi testlerin kombine edilerek preeklampsinin tanı ve takibinde kullanılabileceği görülmektedir.
Çocukluk çağı ürtikerinde etiyolojik faktörlerin araştırılması
Amaç: Ürtiker Çocuk acil servislerinde ve genel çocuk polikliniklerinde sık karşılaşılan döküntülü bir hastalıktır. Bu çalışmadabölgemizde ürtiker bulgularıyla başvuran hastalarda etiyolojik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil Servisi ve Genel Çocuk Polikliniğinde2016-2017 tarihleri arasında ürtiker bulgularıyla başvuran 72 hastanın demografik özellikleri, özgeçmiş ve soy geçmiş özellikleri, başvurudan önceki tedavileri sorgulandı. Hastaların klinik bulguları, laboratuar verileri ve hastanemize başvurmadan öncealdıkları tedaviler değerlendirildi. Hastalara hemogram, AST, ALT, üre, kreatinin, CRP, sedimantasyon, boğaz kültürü, idrar kültürü ve gaitada parazit incelemesi, serum allerjen spesifik IgE, deri prik testi tetkikleri yapıldı. Bulgular: Toplam 72 hastanın 23'ü (% 31,9) kız, 49'u (% 69,1) erkekti. Hastaların % 34,4'ü ilk ürtiker atağı ile başvururken, % 65,6'sı tekrarlayan ürtiker nedeniyle başvurdu. Hastalarda en sık % 70,8 ile orta derecede ürtiker saptandı. Hafif derecede ürtiker % 22,2 iken ağır derecede ürtiker % 6,9 olarak saptandı. Hikâye ve fizik muayene sonrası ürtikerin en sık olası nedenleri sırasıyla besin % 38,8 (n=28), enfeksiyon % 25 (n=18) olarak tespit edilirken tanı testleri sonrası ürtiker nedenleri en sık sırasıyla IgE-aracılı besin allerjisi %27,7 (n=20), enfeksiyonlar % 25 (n=18) ve dermografizm % 4,1(n=3) olarak belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda çocukluk çağında, en sık ürtiker nedeni olarak sırayla besin ve besin katkı maddeleri, enfeksiyonlar ve fiziksel nedenler saptanmıştır. Hastaların % 43'ünde ürtikere neden olan etiyolojik faktör tespit edilememiştir. Anahtar kelimeler: ürtiker, besin allerjisi, enfeksiyon, spesifik IgE
Acil serviste hiperpotasemi ön tanısı belirlenen hastaların etyolojik açıdan değerlendirilmesi
Acil Serviste Hiperpotasemi Ön Tanısı Belirlenen Hastaların Etyolojik Açıdan Değerlendirilmesi Amaç: Potasyum denge bozukluğu hayatı tehdit eden önemli bir sorundur. Bu çalışmanın amacı; acil servise başvurduktan sonra potasyum yüksekliği teşhisi konan hastaların, hiperpotasemi nedenlerini, tedavi yaklaşımlarını ve elektrokardiyografi (EKG) ile potasyum yüksekliği arasındaki ilişkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 1 Haziran 2012- 1 Haziran 2014 tarihleri arasında, çalıştığım mesai saatlerinde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Servisi'ne başvuran, 18 yaşın üzerinde olan, 100 hasta incelenmiştir. Serum örneği yüksek potasyum içeren ve elektrokardiyografileri okunabilen hastalar çalışmaya dâhil edilmiştir. Bu hastaların potasyum değerleri, acil serviste kaldıkları süre boyunca takip edilip kaydedilmiştir. Potasyum yüksekliğine neden olabilecek faktörler tespit edilmeye çalışılmıştır. Bulgular: Çalışmaya, laboratuvar analizlerine göre hiperpotasemisi olan toplam 100 hasta alındı. Hastaların % 49'u kadın, % 51'i erkek, yaş ortalaması 65 yıl, potasyum ortalaması 6 mEq/L tespit edildi. Etyolojileri incelendiğinde ilk sırada kronik böbrek hastalığı (KBH), ikinci sırada akut böbrek yetmezliği (ABY) üçüncü sırada Anjiotensing Converting Enzim İnhibitörü (ACEİ), spironolakton kullanımı olarak saptandı. Hastaların etyolojilerine göre elektrokardiyografileri incelendiğinde V4-V5-V6 da sivri T bulgusu (T dalgası R dalgasının 2/3 ünden büyük), EKG'de hiperpotaseminin bulgusu olarak alındı. Yalancı hiperpotasemisi olan hastalarda EKG bulgusu gözlenmemiştir. KBH'sı olan hastaların % 38,2'sinde, ABY'si olan hastaların % 35,3'ünde, spironolakton kullananların % 8,8'inde ve ACEİ kullananların % 8,8'inde EKG bulgusu saptanmıştır. Sonuç: Acil servise başvuran böbrek hastalığı düşünülen ve hiperpotasemiye neden olabilecek ilaç kullanan hastalarda hiperpotasemi öncelikli olarak düşünülmelidir. Anahtar Kelimeler: Hiperpotasemi, etyoloji, elektrokardiyografi, ACEİ, spirinolakton
1993-2013 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi yanık ünitesinde tedavi gören pediatrik olguların retrospektif analizi
Amaç: Yanık vücudun karşılaşabileceği ağır travmalardan biri olup pediatrik yaş grubunun hassas fizyolojik dengelerini dramatik olarak etkilemektedir. Yanığın akut dönemde yarattığı komplike klinik seyri tedavi etmek ve sonrasında gelişen morbidite ile başa çıkmak ancak deneyimli kliniklerde başarılabilir. Çalışmamızda 1993-2013 yılları arasında takip edilen 1155 hastayı retrospektif olarak değerlendirerek yıllar içinde demografik dağılımda ve tedavi sonuçlarında görülen değişiklikleri saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1993-2013 yılları arasında yanık ünitemize takip edilen ve sağlıklı olarak verilerine ulaşılabilen 1155 pediatrik (0-18 yaş) olgunun başvuru yılları, yaş grupları, cinsiyetleri, yanık yüzdeleri ve derecelerini, başvurdukları mevsim ve aylar, ikamet ettikleri yerler, ilk başvuru merkezleri, kliniğimize ilk başvuru günleri, uygulanan tedavi şekilleri, tedavi sonuçlarına ve eksitus olan hastaların mortalite nedenleri değerlendirilmiş ve sonuçlar SPSS 17. 0 paket programı ile analiz edilmiştir. Çalışmada tedavi sonucunu etkileyen risk faktörlerinin belirlenmesinde Lojistik Regresyon analizi kullanılmış olup, tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0. 05 olarak alınmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yanık yüzdesi 21 ve ortalama yaşı 6. 2'dir. En sık görülen yanık tipi haşlanma tipi yanık olduğu saptanmıştır. En sık mortalite alev yanıklarına bağlı görülmektedir. Mortalite oranımız % 20. 3 olarak bulunmuş olup yıllar içinde azalma göstermektedir. En sık sebep sepsis iken, akut böbrek yetmezliği ve gastrointestinal kanamalara bağlı ölüm yıllar içinde azalmıştır. Sonuç: Tüm bulgular irdelendiğinde; yaş, yanık yüzdesi ve yanık derecesinin mortaliteyi etkileyen bağımsız risk faktörleri olduğu bulunmuştur. Yanık yüzdesi mortalite ihtimalini 1.2 kat, yanık derecesi ise 10.1 kat arttırmaktadır. Yanıklar özellikli planlama gerektiren sağlık problemleri kapsamında olup çocuklarda takip ve tedavi süreci çok daha karmaşık seyretmektedir. Tedavide multidisipliner ekibinin görev aldığı özelleşmiş ünite ve merkezler olmadan bu sorunun aşılması mümkün değildir. Bu konuda halkı bilinçlendirmek ve asgari önlemlerle bu travmanın önüne geçmeye çalışmak ise atılması gereken en önemli adımdır. Anahtar Kelimeler: Pediatrik, Yanık, Mortalite, Risk faktörü, Yanık etiyolojisi
Alt ve üst solunum yolu enfeksiyonu ile çocuk acile başvuran çocuklarda viral etyoloji sıklığının araştırılması
Amaç: Solunum yolu enfeksiyonları çok yaygın olup en sık nedeni genellikle virüslerdir. Çocuk acile solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle getirilen çocuklarda solunum yolu virüslerinin varlığı, sıklığı, tehlike etmenlerinin belirlenmesi, bu hastaların yaşları, cinsiyetleri, başvuru sırasındaki belirti ve bulguları, tedavi seçenekleri, prognoz gibi özelliklerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Kasım 2014 ve Nisan 2015 tarihleri arasında Çocuk Acil'e getirilen viral solunum yolu enfeksiyonu olduğu düşünülen 118 hastadan nazofaringiyal sürüntü örneği alındı. Alınan örnekler Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Viroloji Laboratuvarı'nda solunum yolu virusları olan, Adenovirus, Respiratuvar sinsisyal virus (RSV), Human metapnömovirus (hMPV), Parainfluenzavirus (PIV), İnfluenza A ve B, İnfluenza H1N1 ve Rinovirus varlığı real-time PCR testleri kullanılarak araştırıldı. Olguların cinsiyeti, yakınmaları, tehlike etmenleri, fizik muayene bulguları kaydedildi. Klinik tanıları ve uygulanan tedaviler kaydedildi. Bulgular: Çocuk Acil'e getirilen hastaların başvuru sırasında klinik ve laboratuvar bulgularına göre 3 hasta (%2,5) tonsillofarenjit, 11'i (%9,3) krup, 49'u (%41,5) bronşiyolit, 55'i (%46,6) pnömoni tanısı almıştı. Çalışmaya dahil edilen hastalar en çok %94,1 öksürük, %95,8 hırıltı, %80,5 solunum güçlüğü, %81,4 takipne yakınması ile başvurmuştu. Solunum yolu enfeksiyonu olan toplam 118 hastanın real-time PCR yöntemi ile 115'inde (%97,4) solunum yolu virüsü saptandı. Bütün hastaların 16'sında (%13,6) tek virüs, 99'unda (%83,9) çoğul üremeler mevcuttu. En sık izole edilen virüs H1N1 olurken bunu RSV ve RV izledi. En sık başvurunun Ocak, Şubat ve Mart aylarında olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda viral solunum yolu enfeksiyonları %97,4 gibi yüksek oranda saptanmıştır. Bu nedenle viral solunum yolu enfeksiyonlarına neden olan çok sayıda virüsleri aynı anda, kısa sürede ve yüksek duyarlılıkla tespit edilmesinin klinik yaklaşımın doğru olarak yönlendirilmesi, gereksiz antibiyotik kullanımının engellenmesi konusunda yararlı olacağı kanısındayız. Anahtar Kelimeler:Çocuk, solunum yolu enfeksiyonları, virüsler, real-time PCR.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'nde atriyoventriküler tam blok tanısı konulan hastalarda atriyoventriküler tam blok nedenleri
Amaç: Atriyoventrilüler tam blok sinüs uyarılarının ventriküle iletilememesinden kaynaklanan önemli bir ritm bozukluğudur. Bu çalışmanın amacı; acil serviste atriyoventriküler tam blok tanısı konulan hastalarda demografik verileri araştırmak ve nedenleri belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 1 Şubat 2013-1 Eylül 2015 tarihleri arasında Dr. Ali Boz'un çalıştığı mesai saatlerinde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Servisi'ne başvuran ve atriyoventriküler tam blok tanısı konulan, 18 yaş üstü 30 hasta dahil edildi. Bu hastaların anamnezleri alınıp fizik muayeneleri yapıldı. Rutin biyokimya, hemogram, tiroid fonksiyon testleri bakılarak EKG çekildi. Hastaların 24'üne ekokardiyografik inceleme, 10'una koroner anjiyografi yapıldı. Bulgular: hastaların %60'ı (n=18) erkek olup %40'ı (n=12) kadındır. Yaş ortalaması 65,46±15,98'dir. 11 hastada (%36,7) başvuruda senkop mevcuttur. Etyolojileri incelendiğinde ilk sırada kronik iskemik kalp hastalığı (%33,3; n=10) sonrasında akut iskemik kalp hastalığı (%23,3; n=7) ve ikili-üçlü antiaritmik ilaç kullanımı (%23,3; n=7) gelmektedir. Hiperkalemi %20 (n=6) hastada bulunmuştur. Hastaların %3,3'ünde (n=1) hiperpotasemiye hiponatremi, %3,3'ünde (n=1) aort stenozu, %3,3'ünde (n=1) ikili antiaritmik ilaç kullanımı eşlik etmektedir. Tüm hastaların %6,7'sinde (n=2) akut iskemik kalp hastalığı hiperpotasemiye eşlik etmektedir. Hastaların %6,7'sinde (n=2) ilaç intoksikasyonu, %6,7'sinde (n=2) pacemaker disfonksiyonu, %3,3'ünde (n=1) myokardit saptanmıştır. Sonuç: Atriyoventriküler tam bloklu hastalarda neden araştırılırken sık görülen akut ve kronik iskemik kalp hastalğı yanı sıra diğer nedenleri ortaya çıkarmaya yönelik ayrıntılı anamnez alınıp fizik muayene yapılmalıdır. Geri dönüşümlü nedenler olmaları sebebiyle; ilaç kullanım öyküsü sorgulanmalı ve elektrolit değerlerine dikkat edilmelidir. Etyolojide zehirlenme olabileceğine dikkat edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, atriyoventriküler tam blok, etyoloji.
Status epileptikus; etyoloji, klinik ve uygulanan tedavi protokolleri
Amaç: Bu çalışmada en önemli pediatrik nörolojik acil olan status epileptikusun (SE) tanısı, etyolojik faktörleri, klinik özellikleri, rekürrens sıklığı ve uygun tedavi protokollerine ışık tutması amacıyla; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilen çocuk ve adolesan hastalarda status epileptikus araştırıldı. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada Ocak 2010-Haziran 2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilen 86 hastanın 128 konvulzif status epileptikus atağı ile başvurusu değerlendirildi. 128 SE atağının demografik özellikleri, nöbet tipi, SE etyolojisi, nöroradyolojik ve elektroensefalografi (EEG) bulguları, rekürrens üzerine etkili faktörler, tedavi protokolleri ve yoğun bakım ünitesinde yatış süresine etkili faktörler açısından retrospektif olarak değerlendirmesi yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Vakaların yaş ortalaması 5,1±5,0 yaş yıl (1/12-18 yaş yıl arası) idi. Etyolojik faktörler açısından değerlendirildiklerinde; 85 (%67) kronik semptomatik, 21 (%16) akut semptomatik, 17 (%13) febril, 5 (%3,9) idiyopatik SE saptandı. Tedavi sonrası nöbet kontrolü; 53 (%41,4) atakta < 30 dakika, 29 (%22,7) atakta 30-60 dakika ve 49 (%35,9) atakta 60 dakika üzerinde saptandı. Çalışmaya dahil edilen 86 hastanın 64'ünde (%74,4) relaps yok iken, 22'sinde (%25,6) relaps mevcut idi. Yenidoğan (YD) döneminde nöbet öyküsünün bulunması ve daha önce epilepsi tanısının varlığının rekürrens gelişim riskini arttırdığı saptandı (p<0,05). Bunlara ek olarak SE öncesi nörolojik muayenede, nörogörüntülemede ve EEG'de anormallik olmasının da rekürrens riskini arttırdığı belirlendi (p<0,05). Kronik semptomatik etyolojiye sahip olgularda akut semptomatik etyolojiye göre relaps riski yüksek bulundu (p=0,028). Hospitalizasyon öncesi tedavi uygulanımının; SE sonlanım süresi, rekürrens gelişimi, yoğun bakım ünitesinde yatış süresi üzerine etkisi olmadığı belirlendi. Tedavi kombinasyonları değerlendirildiğinde; yeni nesil antiepileptik ilaç (AEİ) olan levetirasetamın SE kontrolünü sağlamada etkili olduğu ve midazolam infüzyon ihtiyacını azalttığı saptandı. Olguların yoğun bakım ünitesinde yatış süreleri ortalama 10,5±12,6 gün (1-81 gün) idi. Akut semptomatik SE nedeniyle yoğun bakım ünitesinde yatış süresinin; kronik semptomatik SE ve febril SE'ye göre daha uzun olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda SE tanısı ile çocuk yoğun bakım ünitesinde takip edilen olgularda relaps ile ilişkili faktörler; YD nöbet öyküsü, önceden epilepsi tanısı, kronik semptomatik etyoloji, SE öncesi nörolojik muayene, nörogörüntüleme ve EEG'de anormallik mevcudiyeti olarak saptanmıştır. Pediatrik SE yönetiminde tüm merkezler tarafından kabul edilen bir tedavi yöntemi geliştirilebilmesi için daha fazla kanıta dayalı, prospektif, randomize kontrollü ve geniş örneklemli çalışma yapılması gerekmektedir.
Karaciğer sirozunda etiyoloji ve hastalık evresi ile diyastolik disfonksiyon ve brain natriüretik peptid (BNP) arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Siroz hastalarında, kardiyomiyopatinin 3 kriteri arasında sol ventrikül diyastolik disfonksiyon (LVDD), kardiyak disfonksiyonun erken bir göstergesidir. LVDD değerlendirmesinde en değerli yöntem doku doppler ekokardiyografi görüntülemesidir (TDI). Bu çalışmada sirozun etiyoloji ve evresini oluşturan parametrelerle TDI bulguları ve brain natriüretik peptid (BNP) arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 100 karaciğer sirozlu hasta ve 65 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hastaların demografik, etiyolojik, klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak incelendi. Child-Pugh ve MELD-Na (Model for end-stage liver disease) skorları hesaplandı. TDI bulguları ve BNP ile hastalığın etiyolojisi ve evresi arasındaki ilişkiler incelendi. Bulgular: Hastaların 76'sında (%76) BNP düzeyi normal, 24'ünde (%24) ise yüksekti. Hastaların 65'inde (%65) LVDD saptanmazken, 35 (%35) hastada LVDD mevcuttu. Etiyoloji ile BNP düzeyi ve LVDD arasında ilişki yoktu. Child A'lılarda BNP 59.9 ± 75.6, Child B'lilerde BNP 84.0 ± 62.4, Child C'lilerde BNP 103.5 ± 57.1 saptandı (p=0.001). Child A'lıların %14' ünde, Child B'lilerin %29.6' sında, Child C'lilerin %50'sinde BNP normalden yüksekti (p=0.009). BNP düzeyi normal aralıkta (0-100 ng/L) olanlarda Child skoru 6.5 ± 2, normalden yüksek olanlarda (> 100 ng/L) Child skoru 8.4 ± 2.7 saptandı (p=0.000). MELD skoru ≤ 9 olanlarda é septal (erken diyastolik zirve mitral anulus hızı septal ölçümü) 7.67 ± 1.71 cm/s, 10-19 arası olanlarda 8.42 ± 1.79, 20-29 arası olanlarda 5.00 ± 2.45 saptanırken (p=0.002); é lateral (erken diyastolik zirve mitral anulus hızı lateral ölçüm) sırasıyla 11.3 ± 3.18 cm/s, 12.62 ± 2.89, 10.00 ± 3.06 saptandı (p=0.01). MELD skoru ≤ 9 olanların %37.2'sinde, 10-19 arası olanların %26'sında, 20-29 arası olanların %85.7'sinde LVDD saptandı (p=0.007). LVDD olmayan hastalarda MELD skoru 10.6 ± 3.2, LVDD olan hastalarda MELD skoru 12.5 ± 5.8 olarak saptandı (p=0.048). Kreatinin düzeyi LVDD olan hastalarda (0.9 ± 0.5 mg/dl) LVDD olmayan hastalara (0.8 ± 0.3 mg/dl) göre anlamlı olarak yüksekti (p=0.042). Sonuç: MELD skoru ≥ 20 olan sirozlu hastalarda LVDD yüksek oranda görülmektedir. BNP düzeyi sirozlu hastalarda sağlıklı kontrollerden daha yüksek olup asitli siroz hastalarında ve Child-Pugh skoru yüksek olan hastalarda daha da artmaktadır. İleri evre siroz hastalarında TDI bulguları ve BNP düzeyleri kardiyak komplikasyonların erken tanı ve tedavisi için önemli olabilir. Anahtar sözcükler: Siroz, Child, MELD, Diyastolik disfonksiyon, Doku doppler ekokardiyografi, BNP
İshal etiyolojisinde bakteriyel etkenlerin ve enterotoksinlerin araştırılması
Bakteriyel gastroenteritler, birçok etken ve etkenlere ait çeşitli enterotoksinler tarafından oluşabilen, özellikle de çocukluk yaş grubunda sık rastlanan klinik tablolardır. Salmonella, Campylobacter, toksijenik Escherichia coli suşları en sık rastlanan bakteriyel patojenlerdir. Bu çalışma laboratuarımıza gaita kültürü amacıyla gönderilen örneklerden ishal etkeni olabilecek patojenler ve rutin testlerde araştırılması henüz yaygınlaşmamış olan toksijenik E.coli izolatlarının araştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nden ve Gaziantep Cengiz Gökçek Kadın-Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi'nden Kasım 2017-Kasım 2018 tarihleri arasında laboratuara kültür amacıyla gönderilen gaita örnekleri ile yapıldı. Gaita örnekleri seçici besiyeri olarak selenit F besiyerinde muamele edildikten sonra, ayırt edici olarak, %5 koyun kanlı agar, EMB agar, XLD agar ve Campylobacter agara subkültürleri yapıldı. Patojen olarak değerlendirilen bakterilerin tanımlanması konvansiyonel yöntemler ve Maldi-Tof MS (Becton Dickinson, ABD) kullanılarak yapıldı. E. coli saptanan örneklerde aglütinasyon testi ile ETEC-LT (MKL Diagnostics, İsviçre) araştırıldı. Hemorajik nitelikteki gaita örneklerinde saptanan E. coli izolatlarından aglütinasyon testleri ile EHEC (E. coli O157:H7 serotipi (BD, USA)) araştırıldı. Çalışmanın yapıldığı süre içerisinde 240 hastaya ait gaita kültür örnekleri incelendi. Hastalar 3 ay-92 yaş aralığında olup hastaların 69 (%28.75)'u erişkin (≥16 yaş), 171 (%71.25)'i çocuk hastalardı. Cinsiyet dağılımı olarak 98 (%40.8)'i kadın, 142 (%59.2)'si erkek olarak bulundu. Hastaların 30 (%12.5)'unda ETEC, 14 (%5.8)'ünde Salmonella spp. saptandı. Salmonella ve ETEC izolasyonu sırasıyla erişkin hastalarda 8 (%11.6) ve 6 (%8.7), çocuk hastalarda 6 (%3.5) ve 24 (%14) olarak bulundu. Hemorajik nitelikteki 17 (%7.1) gaita örneğinde E. coli O157:H7 serovarı araştırıldı. Örneklerin hiçbirinde EHEC ve Campylobacter spp. izolatı saptanmadı. Erişkinlerin 55 (%79.7)'inde ve çocukların 141 (%82.5)'inde bakteriyel bir patojen saptanmadı. Gastroenteritler özellikle çocukluk yaş grubunda sık rastlanan klinik tablolardır. Bakteriyolojik etkenlerin saptanmasında kültür önemli olmakla birlikte özellikle E. coli'nin toksijenik formlarının tanımlanmasının faydalı olacağını düşünüyoruz.
Yaşlı bireylerde gastroentestinal semptom sıklığı ve yaşam kalitelerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada amaç, yaşlı bireylerde gastrointestinal semptom sıklığı ve yaşam kalitelerine etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki araştırma Temmuz 2018-Mart 2019 tarihleri arasında Manisa İl Sağlık Müdürülüğü'ne bağlı merkezde bulunan iki Aile Sağlığı Merkezleri'nde kayıtlı 384 yaşlı birey ile yürütüldü. Araştırma verileri, birey tanıtım formu, Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği ve Gastrointestinal Yaşam Kalitesi İndeksi kullanılarak yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacı tarafından toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistiksel analizler ve korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Araştırmaya katılan yaşlı bireylerin yaş ortalaması 75,2±6,2 (65-89) yıl olup büyük çoğunluğu erkek (%51,1) idi. Yaşlı bireylerin genel sağlık durumları değerlendirildiğinde %30,8'nin hipertansiyonu, %4,1'inin diyabeti, %27,1'nin kalp hastalığı olduğu ve kronik hastalıkları ile ilgili ilaç kullandıkları bulundu. Yaşlı bireylerde en sık görülen gastrointestinal semptomların sırası ile hazımsızlık (%85,3), karın ağrısı (%84,2), konstipasyon (%82,9) olduğu belirlendi. Yaşlı bireylerin Gastrointestinal Yaşam Kalitesi İndeksi'nden aldıkları puan ortalaması 86,3±5,5 olarak bulundu. Yaşlı bireylerin hazımsızlık, diyare ve konstipasyon semptomları ile yaşam kalitesi puanları arasında istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı korelasyon bulundu. Sonuç: Araştırma sonuçları, yaşlı bireylerin en sık deneyimledikleri GİS semptomların hazımsızlık, konstipasyon ve diyare olduğu ve semptomlar arttıkça gastrointestinal yaşam kalitelerinin azaldığı bulundu. Anahtar Kelimeler: Endoskopi-sindirim sistemi, belirti ve semptomlar, yaşam doyumu
Portal ven trombozu etiyolojisi ve prognoza etki eden faktörler
Amaç : Portal ven trombozunun erken tanısı ve tedavisi hastalığın seyrinde büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda portal ven trombozunun etiyolojisinde en sık nedenleri ortaya koymakla birlikte daha az rastlanan etiyolojik faktörlere ışık tutmak, tanıya erken ulaşılması ve erken tedavi verilmesinin önemini göstermek, prognostik faktörleri tarayarak hangi bulguların daha yol gösterici olduğunu bulmayı ve hastalığın seyrinin aydınlatılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma 2011-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesine başvurmuş Portal Ven Trombozu tanılı 95 hastanın tıbbi kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar bulguları, sağkalım süreleri, portal ven trombozunun seyri, etiyolojisi, klinik prezantasyonu, komplikasyonları, tanısı ve tedavisi incelendi. Bulgular: Malign veya siroz olan grupta en sık etiyolojik faktörler hepatosellüler karsinom (%49,2) ve Siroz (%33,8), malign veya siroz olmayan grupta ise Metilentetrahidrofolat Redüktaz C677T mutasyonu (%20,1) ve myeloproliferatif hastalıklar (%16,7) idi. Karın ağrısı ve splenomegali her iki grupta en yaygın klinik prezentasyon şekli iken, onları malign veya siroz grubunda asit diğer grupta ise kanama takip ediyordu. En sık komplikasyon her iki grupta da özofagus varisleri ve splenomegali idi. Albümin düşüklüğü toplam hastada bakıldığında %69.5'la en yaygın laboratuvar bulgusu olarak karşımıza çıktı. Renkli doppler ultrason toplam 48 hastaya yapılmıştı, en yaygın kullanılan tarama ve tanı aracı idi, onu %40'la dinamik manyetik rezonans görüntüleme takip ediyordu. 37 hasta çeşitli tedaviler almıştı. Antikoagülan tedavi alan akut hastalarda (%52,9) daha sık rekanalizasyon sağlandığı gözlendi. 14 hasta takipleri sırasında kaybedildi, bunlardan 13'ü erkekti (P=0,040), 12'si malign veya siroz grubunda idi (P=0,044). Sonuç: Sonuç olarak orta-ileri yaşlı hastalarda karın ağrısı, asit ve splenomegalinin ayırıcı tanısında portal ven trombozu akla gelmeli ve önce alta yatan lokal, daha sonra gerekirse sistemik faktörler araştırılmalıdır. Tanı alan her hasta varis yönünden taranmalı, primer profilaksi olarak beta bloker tedavi yaygınlaştırılmalıdır. Antikoagülasyon tedavisine, kontrendike durum yoksa, zaman kaybetmeden başlanmalıdır. Anahtar sözcükler: Portal ven trombozu, malignite, antikoagülasyon, trombofilik faktörler, ensefalopati
Çocukluk döneminde portal hipertansiyon tanısı alan hastaların uzun dönem izlemlerinde etiyoloji, klinik, laboratuar ve prognoz açısından değerlendirilmesi
Amaç: Portal hipertansiyon; portal basıncın 10 mmHg üzerine çıkması veya portal ven ve hepatik ven basınç gradientinin 5 mmHg üzerine çıkmasıdır. Portal hipertansiyon morbidite ve mortalite oranı yüksek komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu çalışmada çocuklarda PH'nin etiyolojisi, klinik bulguları, laboratuvar ve endoskopik bulguları, tedavi yaklaşımları ile prognozlarının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2012-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda takipli, portal hipertansiyon tanısı alan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelenmiştir. Çalışmaya 43 hasta alınmış, hastaların demografik verileri, başvuru yakınmaları, fizik muayene bulguları, laboratuvar bulguları, radyolojik ve endoskopik bulguları, tedavi ve prognozlarına ait veriler kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların % 72,1'i erkek, % 27,9'u kız idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşları ortanca 108 ay (5 ay ile 210 ay) iken tanı yaşları ortanca 60 ay (5 ay ile 204 ay) idi. Portal hipertansiyon olgularının % 76'sı sirotik olmayan, % 23,3'ü sirotik, anatomik olarak ise % 55'i prehepatik, % 41,8'i intrahepatik idi. İntrahepatik Portal hipertansiyon olgularının % 13,9'u presinüzoidal, % 27,9'u sinüzoidal idi. Sirotik nedenler; kriptojenik karaciğer sirozu, caroli hastalığı, Budd Chiari sendromu, konjenital hepatik fibrosis iken, sirotik olmayan gurubun yarısından fazlasını PVT oluşturmaktaydı. Hastaların başvuru yakınması en sık karın şişliği idi. En sık fizik muayene bulgusu olarak splenomegali saptandı. Sirotik hastalarda GGT, BUN, IgG, IgA daha yüksek saptandı (p<0,05). Sirotik olmayan grupta portal kavernöz transformasyon ve PVT daha sık saptandı (p<0,05). Endoskopik bulgular değerlendirildiğinde özofagus varisleri ve portal hipertansif gastropati oranı sirotik ve sirotik olmayan grupta benzerdi. Portal hipertansif duodenopati sirotik hastalarda daha yüksek saptandı (p<0,05). Hepatorenal sendrom, hepatopulmoner sendrom, hepatik ensefalopati gibi mortalite ve morbidite oranı yüksek komplikasyonlar sirotik hastalarda % 10 oranında görülür iken sirotik olmayan hastalarda gözlenmedi. Sonuç: Portal hipertansiyon, mortalite ve morbiditenin önemli bir nedenidir. Karaciğer hastalığı bulgularını gösteren ve splenomegali saptanan her çocuk portal hipertansiyon açısından araştırılmalıdır. Bu çalışmada PH'li hastaların klinik, laboratuvar, tedavi ve komplikasyonları incelenmiş, sirotik hastalarda sirotik olmayan gruba göre GGT, BUN, IgG, IgA, bilirubin değerleri, fundik varis ve portal hipertansif duodenopati görülme sıklığı sirotik olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.
Çocuk üriner sistem taş hastalığı etyolojisinin multigen paneli ile belirlenmesi ve metabolik tarama ile değerlendirilmesi
Giriş: Üriner sistem taş hastalığı çocuklarda artan sıklıkta görülen ve etyolojisinde genetik, metabolik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı bilinmektedir. Genetik olarak heterojen bir hastalık olması nedeniyle bu çalışmada multigen paneli ve metabolik değerlendirmeyi birlikte araştırdık. Materyal ve Metod: Mart 2016-Temmuz 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalında üriner sistem taş hastalığı nedeni ile ameliyat yapılan ve takip edilen 48 çocuk hasta çalışmaya alındı. Bilinen metabolik hastalıkları olan çocuklar çalışma dışı bırakıldı. Her hastadan ayrıntılı anamnez alınıp, pozitif aile hikayesi sorgulandı. Kan ve idrar örnekleri alınıp metabolik değerlendirme yapıldı. Çukurova Üniversitesi AGENTEM (Adana Genetik Hastalıklar Tanı ve Tedavi Merkezi) bünyesinde seçilen hastalardan 2 cc periferik kan örneği toplandı ve DNA izolasyonu yapıldı. Elde edilen sekans verilerinin analizi gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 48 çocuk hastanın 29'u (% 60,4) erkek, 19'u kız (% 39,6) 'dı. Yaş ortalaması 60±50 (12-192) ay'dı. Çalışmaya dahil edilen hastaların 28'inde (% 58,3) pozitif aile öyküsü olduğu görüldü. En sık metabolik anormalliğin hipernatriüri (n:30 (% 62,5)) olduğu görüldü. Bunu hiperürikozüri (n:23 (% 47,9)), hiperkalsiüri (n:19 (% 39,6)), hiperoksalüri (n:18 (% 37,5)), hipomagneziüri (n:13 (% 27,1)), sistinüri (n:10 (% 20,8)) ve hipositratüri (n:5 (% 10,4)), izlemekteydi. Çoklu gen paneli ile yapılan yeni nesil dizileme çalışmaları sonucunda kalite kontrolleri yapılan veriler üzerinde yapılan biyoinformatik analizler neticesinde 8 farklı gende toplam 21 klinik olarak anlamlı varyant tespit edilmiştir. Tespit edilen 21 varyantın genlere göre ağırlıklı dağılımı SLC3A1 geninde 5 varyant (% 23,8), SLC6A20 geninde 4 varyant (% 19), SLC7A9 ve SLC26A1 genlerinde 3'er (% 14,3) varyant şeklindedir. Sonuç: Üriner sistem taşı olan çocuklarda tekrar taş oluşumunu engellemek ve en etkili tedavi yöntemlerinin uygulanabilmek için altta yatan metabolik ve genetik risk faktörlerinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Çocuk üroloji, Çocuklarda Nefrolitiyazis, Nefrolitiyaziste genetik, Taş hastalığının etiyolojifisi, Üriner sistem taş hastalığı
Acil servise karın ağrısıyla başvuran hastaların etiyolojisi, ailevi akdeniz ateşi ve irritable barsak sendromu sıklığının değerlendirilmesi
Amaç: Karın ağrılı hastalar acil servise başvuruların önemli bölümünü meydana getirir. Acil servislerde akut karın ağrısının tanı ve tedavisi gelişen teknolojik imkanlara rağmen hala önemli klinik sorunların önde gelen nedenlerindendir. Karın ağrısının doğru olarak değerlendirilmesi ve hastaya iyi bir bakım verilebilmesi için iyi bir hikâye alınması, karın içi ve karın dışı ağrı nedenlerinin iyi bilinmesi önemlidir. Tanıda öykü, fizik muayene, biyokimyasal tetkikler ve görüntüleme yöntemlerinden faydalanırken bile akut karın ağrısının tanısında sorunlar yaşanmaktadır. Bu durum IBS ve FMF gibi non-spesifik karın ağrısı bulgularına sebep olan ve spesifik görüntüleme bulgusu olmayan hastalıkların atlanmasına ve hastaların gereksiz cerrahiye alınmasına sebep olabilir. Biz bu çalışmamızla karın ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda karın ağrısı nedenlerinin dağılımı ile FMF ve IBS tanı sıklığını değerlendirdik. Böylece hastaların gereksiz cerrahiden korunması, tekrarlı acil servis başvurularının azaltılması, erken tanı ile ölümcül olabilecek komplikasyonların önlenebilmesi ve hastaların doğru ve etkin tedavi için yönlendirilmesini hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, ileriye dönük bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı alındıktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 1 Aralık 2019 - 30 Haziran 2020 yılları arasında Erişkin Acil Tıp Servisi'ne karın ağrısı şikayetiyle başvuran 18 yaş üzeri hastalar gerçekleştirildi. Hastaların serum fibrinojen, sedimantasyon, CRP ve laktat düzeyleri çalışıldı. Ayrıca hastaların detaylı aile ve genetik öyküleri sorgulandı. IBS tanısının konulması için ROME IV kriterleri ve FMF tanısı için Tel-Hashomer tanı kriterleri kullanıldı. Genetik tanı için PCR yöntemi kullanılarak MEFV gen mutasyon varlığını tespit etmek hedeflendi. Çalışmada hastaların demografik özellikleri, hayati bulguları ve tıbbi özgeçmişlerinin yanı sıra, ek şikayetleri, laboratuar bulguları, ADBG, USG ve BT bulgularına ait veriler toplanarak önceden hazırlanan çalışma kayıt formuna kaydedildi. Araştırma verileri "IBM SPSS for Windows 23.0" programı aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 74 hasta alındı. Araştırmada değerlendirilen hastaların ortalama yaşları 46,32±18,2 yıl, hastaların 42 (% 56,8)'si kadın ve 32 (% 43,2)'si erkekti. Hastaların en sık ek şikâyeti % 44,6 (n: 33)'sında bulantı/kusmaydı. Hastalarda ağrı lokalizasyonu en sık hastalardan 41 (% 55,4)'inde yaygı ağrı şeklindeydi. Hastalarda en çok görülen fizik muayene bulgusu % 77,0 (n: 57)'sinde hassasiyetti. Hastaların acilde kalış süreleri ortalama 4,81±7,02 saatti. Hastaların VKİ ile USG sonuçları arasındaki ilişki incelendiğinde renal abse'nin görülme sıklığının VKİ değeri 40'ın üzerinde olan aşırı obez hastalarda istatistiksel açıdan anlamlı derecede daha fazla olduğu bulundu (p=0,043). Hastalarda genetik analiz sonucunda MEFV gen mutasyonu olan ve olmayan grupta serum fibrinojen değerleri aralarında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı. Hastalarda serum CRP düzeylerinin IBS tanısı alan hasta grubunda diğer hastalıklara sahip hastalara göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=,012). Hastaların klinik ön tanı ve tanıları ile ADBG arasındaki ilişki incelendiğinde; IBS tanısı alan hastalarda gaz görülme sıklığının, non spesifik ve diğer tanı grubunda yer alan hastalara göre daha yüksek oranda olduğu ve istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunduğu görüldü (p=0,020). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda karın ağrısı şikayetiyle acil servise başvuran hastaların etiyolojisi ve FMF ve IBS'nin sıklığı incelendi. IBS tanısında ADBG'de gaz görülmesinin klinisyen için uyarıcı olması gerektiği, böylece IBS düşünülen hastalarda etkin bir yönlendirme ve tedavi ile hayat kaliteleri artırılması ve acil servislere başvuru sayıları azaltılabileceği saptandı. Serum CRP, serum Laktat ve serum Fibrinojen düzeylerinin IBS ve FMF tanılarında yerinin olmadığı fakat ayırıcı tanılar için kullanılabileceği görüldü. Karın ağrısı bulunan hastalarda FMF tanısında tanı kriterlerinin her hasta için tanıyı karşılamakta yeterli olmadığı, bu nedenle karın ağrısı açıklanamayan hastalardan genetik analiz yapılması gerektiği bulundu. MEFV gen mutasyonu çalışılmasının hastaları gereksiz cerrahi riski ve gelişebilecek komplikasyonlardan koruyacağı, etkin tedavinin düzenlenmesi açısından fayda sağlayacağı görüldü. Anahtar Kelimeler: IBS, FMF, Karın ağrısı, MEFV, Görüntüleme, Ailevi akdeniz ateşi, İrritable barsak sendromu
Çocuklarda yaşa göre anafilaksi nedenleri
Amaç: Anafilaksi; son yıllarda sıklığı artan, hızla ortaya çıkan, ölüme neden olabilen ciddi bir sistemik alerjik reaksiyondur ve insidansı dünya çapında giderek artmaktadır. Anafilaksi insidansını, şiddetini, kliniğini ve tanınmasını etkileyen pek çok risk faktörü mevcuttur. Anafilakside tanı öykü ve klinik bulgularla konmaktadır. Çocukluk çağında en sık neden besin alerjileridir. Ancak yaş dağılımına göre görülme sıklığı değişkendir. Bu çalışmada; Ç.Ü.T.F. Çocuk Alerji ve İmmünoloji kliniğine başvuran anafilaksi tanılı hastaların başvuru semptomları ve etyolojisi, yaşlara göre dağılımını retrospektif olarak incelemek ve yaş dağılımına göre anafilaksinin nedenlerini belirlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ç.Ü.T.F. Çocuk Alerji İmmünoloji Polikliniği'ne 2009-2019 yılları arasında anafilaksi tanısı almış 120 hasta retrospektif olarak incelendi. Ç. Alerji Polikliniği veri tabanından ve adrenalin otoenjektör raporu hazırlanmış hastaların isimleri alınarak hastaların arşiv dosyalarına ulaşıldı. Çalışmaya alınan hastaların bilgileri dosyalardan ve otomasyon sisteminden bulunarak kayıt edildi. Etik kurul onayı alındı. Bulgular: Çalışmamıza 80 (%66,7) erkek, 40(%33,3) kız olmak üzere 120 hasta alınmıştır. Tanı yaşı ortalaması 78,43 ± 59.758 (5-210) ay idi. Hastaların 55'inde (%45,8) besin alerjisi, 22'sinde (%18,3) ilaç alerjisi mevcuttu. Ailede alerjik hastalık öyküsü hastaların %57,5'inde mevcuttu. Anafilaksi klinik bulguları en sık %95,8 oranında cilt ve mukozada görüldü. En sık görülen anafilaksiyi tetikleyici faktör besinlerdi. (%48,3) Besine bağlı anafilaksi en sık 0-2 yaş aralığındaki (%46,6) hastalarda görüldü. Besinlerden en sık inek sütüne (%34,5) karşı anafilaksi geliştiği görüldü. Anafilaksi tetikleyici faktörlerden 2. sıklıkta ilaçlar (%28,3) ve 3. sıklıkta venoma (%19,2) bağlı anafilaksi görüldü. İlaca bağlı anafilaksi ise en sık 6-12 yaş (% 41,2) aralığında görüldü. Venoma bağlı anafilaksi de en sık 6-12 yaş arasında (% 60,9) görüldü. İlaca bağlı anafilaksi en sık beta-laktam antibiyotiklere (%73,5) bağlı görüldü. Tüm hastalarımızda tam kan sayımı, total IgE, spesifik IgE ve deri prick testi bakılmamıştı. Hastaların anafilaksi döneminde veya sonraki takiplerinde bakılan laboratuar tetkiklerinde; 103 hastanın (% 85,8) beyaz küre sayısı, 92 hastanın (% 76,6) total IgE, 54 (% 45) hastanın spesifik IgE sonuçları mevcuttu. 51 hastaya (% 42,5) prick testi yapılmıştı. Epinefrin otoenjektör kullanımı ise 63 hastada (% 52,5) mevcuttu. 56 hastada(% 46,7) otoenjektör kullanımı yoktu. 1 hastanın (% 0,8) ise otoenjektör kullanım bilgisine ulaşılamadı. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda anafilaksi çocuk yaş grubunda erkeklerde daha sıktır. Yaşın artmasıyla beraber kızlarda sıklığın arttığı görüldü. Etyolojik nedenlerde en sık besinlere bağlı anafilaksi saptandı. İnfant ve çocuklarda besine karşı, adölesanlarda ilaç ve venoma bağlı daha fazla anafilaksi olduğu, altta yatan atopi öyküsünün anafilaksi sıklığını arttırdığı görüldü. Yaptığımız çalışmada anafilaksi etyoloji ve klinik bulguları açısından literatürle benzer özellikte bulgular elde ettik. Ancak bazı farklı sonuçlarımız da mevcuttu. Bu durumun çalışmamızdaki bazı kısıtlılıklara bağlı olduğu düşünüldü. Anahtar kelimeler: Anafilaksi, Anafilaksi risk faktörleri, Anafilaksi etyolojik faktörler, Anafilaksi klinik bulguları
Farklı deneysel prematür over yetmezliği modellerinde kök hücre tedavisinin etkinliği
Amaç: Sıçanlarda siklofosfamid (CYP) ve 4-vinilsiklodiepoksid hekzen (VCD) ile oluşturulmuş Prematür Over Yetmezlik (POY) modelinde, POY etiyolojisinde etkili olduğu düşünülen bazı moleküllere Yağ Doku Kaynaklı Mezenkimal Kök Hücrelerin (YDMKH) ve NİŞ ortamının etkilerinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 8 haftalık Wistar Albino cinsi sıçan 8 gruba bölündü. 21 adet sıçana 120mg/kg CYP 1 hafta arayla 2 doz verilerek, 21 adet sıçana ise 5 gün boyunca 240mg/kg VCD verilerek POY indüklendi. YDMKH gruplarında deneyin 15. gününden itibaren 3 gün art arda 1x106 hücre enjeksiyonu i.p olarak yapıldı. NİŞ grupları içinse POY oluşturulan farelere deneyin 15. gününden itibaren 3 gün art arda 0,1ml NİŞ enjeksiyonu i.p olarak yapıldı. Ovaryumda histopatolojik değerlendirmeler için H&E ve Masson Trikrom boyamaları yapıldı ve tüm ovaryum folilkülleri sayıldı. ELİSA yöntemi ile serum AMH seviyesi ölçüldü. Daha sonra iNOS, Casp3, Cx43, Panx1 protein ve mRNA ekspresyon seviyeleri immunohisyokimya ve qPCR yöntemleri ile analiz edildi. Bulgular: Her iki POY modelinde ovaryumda farklı miktarlarda hemoroji, vakuolizasyon, fibrozis gibi dejenerasyonlar gözlendi. POY gruplarında iNOS, Casp3, Panx1 ekspresyonları artarken, Cx43 ekpresyonu azaldı. YDMKH ve NİŞ uygulamasında ise bu moleküllerin ekspresyonları kontrole yakın bulundu. Sonuçlar: Hem VCD hem de CYP deneysel POY modeli oluşturmak için uygun ajanlar olarak belirlendi. VCD daha çok primordiyal ve primer foliküllerde dejenerasyonlara sebep olurken, CYP gelişmekte olan folikülleri etkiledi. Bahsedilen moleküllerin POY oluşumunda önemli moleküller olduğu ve bu moleküllerin hastalığın mekanizmasını aydınlatmada etkili olacağı düşünülmektedir. Her iki grupta da YDMKH ve NİŞ'in iyileştirici etkileri POY'un tedavisine yönelik yeni yöntemlerin gelişmesine katkı sağlayacağını göstermektedir.
Çocuk endokrinoloji polikliniğine puberte gecikmesi nedeniyle başvuran hastaların etyolojik dağılımı
ÖZET: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Endokrinoloji Polikliniğine 1 Ocak 2008 ile 1 Ocak 2011 tarihleri arasında puberte gecikmesi nedeniyle başvuran toplam 112 çocuk (13-20 yaş arası, ortalama 15,53 ± 1,68 yaş, 54'ü (%48,2) erkek, 58'i (%51,8) kız ) çalışmaya dahil edildi. Puberte gecikmesi tanısı kız çocuklarda 13 yaşını bitirmiş olmasına karşın meme gelişimi henüz başlamaması (Tanner Evre I), erkek çocuklarda ise; 14 yaşını bitirmiş olmasına karşın testis hacmi 4ml'nin altında (Tanner Evre I) olması şeklinde tanımlandı . FSH ve LH için 2 IU/ml'nin altındaki değerler prepubertal, Testosteron için 20 ng/dl (714 pmol/L)'nin altı prepubertal, E2 için ise 1,9 ng/dl (73 pmol/L) 'nin altındaki değerler prepubertal olarak kabul edildi. Olguların 90'ında (%80,4) hipogonadotropik hipogonadizm (48'i erkek (%53,3), 42'si (%46,7) kız ), 22'sinde (olguların %19,6'sı , 6 olgu (%27,3) erkek, 16 olgu (%72,7) ise kız) ise hipergonadotropik hipogonadizm saptandı. Hipogonadotropik Hipogonadizmli hastalar; İzole Kalıcı Hipogonadotropik Hipogonadism , Yapısal Büyüme Geriliği ve Puberte Gecikmesi ve Fonksiyonel Hipogonadotropik Hipogonadizm (Kronik Hastalığa eşlik eden) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Olguların tümü değerlendirildiğinde, çalışmadaki 112 hastanın 42'sinde (%37,5) izole kalıcı hipogonadotropik hipogonadizm (18 olguda normosmik idiopatik hipogonadotropik hipogonadism ,bu 18 olgunun 3'ünde TACR3 mutasyonu bulundu), 19 olguda (% 16,96) Yapısal büyüme geriliği ve puberte gecikmesi, 29 olguda (%25,89) fonksiyonel hipogonadotropik hipogonadizm , 22 olguda (%19,6) ise hipergonadotropik hipogonadizm saptandı . Literatürdeki çalışmaların çoğunun aksine puberte gecikmesinde en sık etyolojik neden olarak kalıcı idiopatik hipogonadotropik hipogonadizm , ikinci sıklıkta ise Fonksiyonel Hipogonadotropik Hipogonadism bulduk. Bunun nedeni olarak Yapısal Büyüme Geriliği ve Puberte Gecikmesi olan olguların çoğunun erkek olduğu düşünüldüğünde, dış merkezlerde üroloji uzmanlarınca puberte indüksiyonu amacıyla testosteron replasmanına ve ayrıca ünitemizin hipogonadotropik hipogonadizm açısından genetik nedenleri araştıran referans merkezi olması ve buna yönelik hipogonadizm hastalarının genetik incelenmesi amacıyla merkezimize yönlendirilmesine bağlı olduğu kanısına varılabilir. Çalışmamızın tek kısıtlayıcı yönü ise retrospektif olması nedeniyle güncel literatürde bildirilen Yapısal Büyüme Geriliği ile Hipogonadotropik Hipogonadism ayrımında kullanılan inhibin B ve Anti Müllerian Hormon düzeylerinin hastalarda bakılmamış olmasından dolayı hasta dosyalarından bu bilgilere ulaşılamamış olmasıdır.
Meme kanseri ön tanılı hastalarda human papilloma virus araştırılması
Meme kanseri tüm dünyada ve ülkemizde kadınlarda kanser kaynaklı ölümlerin en sık nedenidir. HPV serviks kanseri başta olmak üzere birçok kanser türünün etyolojisinde suçlanmaktadır. Çalışmalar meme kanserinde HPV prevalansının dünya çapında %1.6-86.2 arasında değiştiğini göstermektedir. Bu çalışmada malign ve benign meme lezyonları olan hastaların meme biyopsi örneklerinde HPV varlığını araştırmak ve HPV ile meme kanseri arasında bir ilişki olup olmadığını ortaya koymak amaçlanmıştır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyodiagnostik AD'nda tru-cut biyopsi ile alınan 116 meme kanseri ve 63 benign meme lezyonu taze doku örneği HPV DNA saptanması, ayrıca HPV 16, 18 ve diğer 12 tip yüksek riskli HPV için havuz olarak tiplendirilmesi amacıyla real time PCR ile araştırılmıştır. 116 meme kanseri dokusunun birinde (%0.86) HPV pozitif olarak saptanırken, benign lezyonlardan oluşan 63 kontrol örneğinin de birinde (%1.58) HPV pozitif olarak tespit edilmiştir ve aradaki fark anlamlı bulunmamıştır (p=1.000). Kanserli meme dokunun histopatolojik sonucu invaziv papiller karsinom olup, HPV 16 tespit edilirken, benign örneğin histopatolojik sonucu granülomatöz mastit olarak tespit edilmiş ve diğer yüksek riskli HPV olarak belirlenmiştir. Meme kanseri olan hastaların yaş ortalamaları daha yüksek olup, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Çalışmamızda HPV ile meme kanseri arasında bir ilişki saptanmadı. Yaş arttıkça kanser riskinin arttığı tespit edildi. Ayrıca, literatürde daha önce granülomatöz mastitte yüksek riskli HPV varlığını gösteren bir çalışma bulunmamakta olup, çalışmamız bu veriyi bildiren ilk çalışma olma özelliğindedir. Günümüzde meme kanseri etyolojisinde HPV'nin rolünün olup olmadığı hala tartışmalıdır. HPV'nin meme kanseri gelişimi ve progresyonuna katkısı olup olmadığını netleştirmek için daha ileri epidemiyolojik ve deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, bu çalışmaların benign meme lezyonlarında HPV ilişkisini inceleyen araştırmalarla da desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: HPV, meme kanseri, PCR, etyoloji
Çocuklarda taş hastalığının moleküler etiyolojisinde claudin 16 proteininin rolü
Çocukluk çağı üriner sistem taş hastalığı (ÜSTH), birçok morbidite ve komplikasyonu olan prevalansı giderek artan bir hastalıktır. Bu hastalığın etiyolojisinde metabolik nedenlerin varlığının kliniğin daha ciddi seyretmesine neden olduğu gösterilmiştir. Böbrek epitelindeki sıkı bağlantı proteinlerden olan Claudin-16'nın ÜSTH etiyolojisindeki yeri henüz aydınlatılmamıştır. Çalışma Temmuz 2021 ile Temmuz 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 18 yaş altı sağlıklı 50 çocuk ile Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Çocuk Nefroloji Polikliniği'nde primer hiperkalsiürik üriner sistem taş hastalığı tanısı ile takip edilen 50 hasta arasında yürütüldü. Tüm istatistiksel analizler SPSS 23.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Çalışmada hasta ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, boy, VKİ, doğum haftası gibi sosyodemografik özelliklerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Hasta grubunda kontrol grubuna göre Spot idrar Ca/Cr, ürik asit/Cr, Na/K değerleri istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek; Spot idrar Mg/Cr, sitrat/Cr değerleri ise istatistiksel açıdan anlamlı derecede düşük görüldü (p<0,05). Serum Ca düzeyi, Hasta grubunun tamamında referans aralıklarda olmasına rağmen kontrol grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. (p<0,05). CLDN-16 gen paneli sonucu hasta ve kontrol grubunda Arg55Ser/Ala56LeufsTer16 birleşik heterozigot mutasyonu görüldü. Bu mutasyonun sağlıklı kontrol grubundaki sıklığının yüksek olması(%9) nedeni ile bu mutasyon polimorfizm olarak kabul edildi. Bu polimorfizmin sıklığı, hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda fazla görüldü (p<0,05). Polimorfizmli hasta grubu ile polimorfizmsiz hasta grubu arasında yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, boy ,VKİ, doğum haftası, yenidoğan döneminde hastanede yatış öyküsü, ailede taş hastalığı varlığı, anne ve baba arasında akrabalık varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Spot idrar Ca/Cr, polimorfizmli hasta grubunda polimorfizmsiz hasta grubuna göre daha yüksek ortalamada görülmesine karşın bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Spot idrar Na/K, polimorfizmli hasta grubunda polimorfizmsiz hasta grubuna göre anlamlı oranda yüksekti (p<0,05). Çalışmamızda Claudin-16 genindeki Arg55Ser/Ala56LeufsTer16 birleşik heterozigot polimorfizmi hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek görüldü. Bu nedenle bu polimorfizmin varlığının, hiperkalsiürik taş hastalığına yatkınlığa neden olabileceği düşünülmüştür. Gelecekte daha geniş örneklem grupları ile çalışmaların yapılması, Claudin-16'nın Hiperkalsiürik ÜSTH ile ilişkisinin netleştirilmesini sağlayabilir. Bu sayede ÜSTH hastalığı için erken tanı ve erken tedavi ile komplikasyonların önüne geçilebilir.