Fractures-bone
178 theses under this subject heading
Yaşlı hastalarda femur kırıklarında uygulanan anestezi tekniğinin postoperatif dönemde görülen deliryuma etkisi: Retrospektif çalışma
Giriş ve Amaç: Günümüzde ortalama yaşam süresinin artmasıyla birlikte, yaşlı popülasyonda kalça kırığı görülme sıklığı da artmıştır. Kalça kırığı cerrahisi sonrası en sık görülen komplikasyonlardan biri deliryumdur. Acil, kardiyak veya majör ortopedik cerrahiler; insidansın en yüksek olduğu durumlardır. Postoperatif deliryum; artmış mortalite, hastane kökenli komplikasyonlar, persistan kognitif bozulma, zayıf fonksiyonel iyileşme ve artmış sağlık harcamaları ile ilişkilendirilmektedir. Biz bu çalışmada, kliniğimizde kalça kırığı nedeniyle opere olan yaşlı hastalarda, kalça kırığı cerrahisi sonrasında ortaya çıkan deliryuma, uygulanan anestezi tekniğinin etkisinin ve etki eden diğer perioperatif faktörleri incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2015 - Aralık 2019 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ameliyathanesinde kalça kırığı nedeniyle opere edilen 65 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Hastalara ait demografik ve klinik özellikler hastane elektronik veritabanı üzerinden retrospektif olarak elde edildi. Deliryum tanısı; kliniğimizde, yoğun bakım yatışında rutin olarak değerlendirilen "Konfüzyon değerlendirme metodu (CAM-ICU)"na uygun olarak kondu. Uygulanan anestezi tekniklerinin ve diğer perioperatif faktörlerin postoperatif deliryuma etkisi istatistiksel yöntemlerle araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 167 hastanın [121 (%72.5) kadın ve 46 (%27.5) erkek] ortanca yaşı 83 (65-95)'dü. 106 (% 63.5) hasta genel, 61 (%36.5) hasta ise rejyonel anestezi altında opere edilmişti. Uygulanan anestezik ajanlardan (hem genel anestezi için hem de sedasyon amacıyla); propofol, rokuronyum, sevofluran, fentanil, azot protoksit, midazolam, remifentanil, ketamin, deksmedetomidin ve tiyopental ile postoperatif deliryum arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Modifiye frajilite indeksi, antikoagülan ilaç kullanımı, hastane yatış süresi, hasta yaşı, demans ve intraoperatif desfluran kullanımı ile postoperatif deliryum arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki gösterilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda artan yaş, demans varlığı, artmış modifiye frajilite indeksi ve uzamış hastane yatışının postoperatif deliryum için risk faktörleri olduğu ancak; anestezi yöntemlerinin postoperatif deliryum gelişimi ile ilişkili olmadığı gösterildi. Postoperatif deliryumun, diğer çalışmalarda artmış mortalite ile ilişkili olduğu gösterildiğinden; deliryum gelişimine etkili olabilecek tüm faktörlerin tanınması, önlenmesi ve tedavisinin geliştirilmesi amacıyla daha büyük hasta grupları ile yapılan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tavuklarda tarsometatarsal kırıkların iyileşmesinde semisirküler ve sirküler eksternal fiksatör sağaltımlarının klinik ve biyomekanik yöntemlerle değerlendirilmesi
Kırık uçlarının karşı karşıya getirilmesi (redüksiyon) ve stabilizasyonun sürdürülmesi kırık tedavisinin en önemli noktasını oluşturmaktadır. Gerek evcil gerekse yabani kanatlılarda kanat ve ekstremitede uzun kemik kırıklarıyla sıkça karşılaşılmaktadır. Bu çalışmada, tavuklarda tarsometatarsal kırıklarda semisirküler ve sirküler eksternal fiksatör sağaltım teknikleri uygulanarak, iyileşme klinik ve biyomekanik yöntemlerle değerlendirilecektir. Bu yöntemlerde elde edilecek sonuçlar semisirküler eksternal fiksatörün sirküler eksternal fiksatör seviyesinde kırık iyileşmesi sağlarsa yapılacak daha ileri çalışmalarla kanatlıların femur ve kanatlardaki uzun kemik kırıklarında uygulanmasına imkân sağlayabilecektir.
Femur kırıkları nedeniyle ameliyat olan hastaların öz bakım gücünün incelenmesi
Femur kırıkları, Dünya'da ve ülkemizde gün geçtikçe bir sağlık sorunu haline dönüşmektedir. Kesitsel ve tanımlayıcı olarak tasarlanan bu çalışmada femur kırıkları nedeniyle ameliyat olan hastaların öz bakım gücünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, İstanbul'da bir eğitim ve araştırma hastanesinde 01.01.2023-01.04.2023 tarihleri arasında 80 ortopedi hastasından yüz yüze anket formu ve öz bakım gücü ölçeğiyle toplandı. Tüm veriler bilgisayarda SPSS (statistical package for social sciences) Windows 22 programına kaydedilerek analiz edildi. Çalışmaya dahil olan gönüllü hastalarda; kadın cinsiyeti ve evli olmayanların çoğunlukta olduğu, eğitim durumunda ise okuryazar ve okuryazar olmayan kesimin sayıca fazla olduğu belirtilmektedir. Meslek kategorisinde ev hanımının fazla olduğu görülmekte ve yaş ortalaması 74,15 olmaktadır. Araştırmaya katılan hastaların büyük kısmında kronik hastalık/hastalıkların olduğu ve bu kronik hastalıklardan en fazla görülen tanının hipertansiyon olduğu belirlenmiştir. Femur kırığı nedeniyle ameliyat olan hastaların hepsi yarı bağımlı veya tam bağımlı olduğunu belirtmektedir. Öz bakım gücü ölçek puan ortalaması 74,95 olmaktadır. Sonuç olarak öz bakım gücünü; cinsiyet, meslek ve eğitim düzeyinin etkilediğini, diğer taraftan medeni durum, sürekli ilaç kullanımı, daha önce ortopedi ameliyatı geçirme durumu, kronik hastalıklar ve femur kırığı olmadan önce günlük yaşam aktivitelerini yapmasında engel olma durumu, yaş ve hastanede kalış sürelerinin öz bakım gücünü etkilemediği saptandı.
65 yaş üstü femur pertrokanterik kırıklı hastalarda proksimal femoral nail sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı pertrokanterik femur kırıklarında PFN implantı uygulanan 65 yaş üstündeki hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmektir. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp merkezi hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Eylül 2009 ve Ekim 2019 tarihleri arasında 36 hasta incelendi. Çalışmaya alınan hastalar 20 erkek 16 kadından oluştu. Ortalama yaş 75,33(65-95)'idi. 18 hasta sağ 18 hasta sol taraflı idi. Çalışmamızda hastaların yaşı, cinsiyeti, kırık tarafı, yatış süresi, ameliyatın ilk yatıştan sonraki kaçıncı günde olduğu, cerrahi süresi, travma şekli, kırık tipi, ek kırık olup olmadığı, ASA skoru, anestezi tipi, cerrahinin açık veya kapalı uygulanma türü, harris kalça skoru, radyolojik kaynama süresi, komplikasyon, mortalite değerlendirildi. Çalışmada AO kırık tipi ile radyolojik kaynama süresi ve harris kalça skoru arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Kırık instabil ise sonuçların daha kötü olabileceği muhtemeldir. Prognozu belirlemede kırık tipinin önemini bir kez daha göstermiştir. Erkeklerde sol taraf, kadınlarda sağ taraf tutulumu daha yüksek oranda görülmüş; bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu konuda daha büyük olgu sayısı olan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kalkaneus kırıkları sanders sınıflamasının ortopedi asistanları tarafından öğrenilmesi ve yorumlanması: Bilgisayarlı tomografi görüntüleri, üç boyutlu baskı ve sanal gerçeklik gözlükleri ile yapılan kıyaslamalı bir çalışma
Amaç: Çalışmanın amacı, kalkaneus kırıklarının Sanders sınıflamasının öğrenilmesi ve yorumlanması sürecinde, modern teknolojik araçların eğitimdeki etkilerini incelemektir. Bilgisayarlı Tomografi (BT), 3B (üç boyutlu) baskı ve sanal gerçeklik (SG) gözlükleri kullanılarak, ortopedi ve travmatoloji eğitimine olan katkılar karşılaştırılmıştır. Çalışma, bu yöntemlerin kalkaneus kırıklarının sınıflandırılmasındaki etkinliğini belirlemeyi hedeflemiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, kalkaneus kırığı tanısı almış ve BT görüntüleri mevcut 33 hasta dahil edilmiştir. 25 ortopedi ve travmatoloji asistanı, her bir kırığı sırasıyla 2B BT kesitleri, 3B baskılar ve SG görüntüleri üzerinden değerlendirmiştir. Gözlemci-içi ve gözlemciler arası uyum ile her bir yöntemle yapılan sınıflamaların doğruluğu analiz edilmiştir. Üç farklı değerlendirme oturumu düzenlenmiş ve her oturumda farklı bir yöntem kullanılarak sonuçlar kaydedilmiştir. Bulgular: Gözlemciler arası uyum açısından 3B baskı yöntemi en başarılı sonuçları vermiştir. Doğruluk açısından ise BT ile yapılan değerlendirmelerde en yüksek doğru yanıt oranına ulaşılmıştır. En çok tercih edilen yöntem ise SG olmuştur. Eğitim yılına göre yapılan analizde, asistanların eğitim düzeyine bağlı olarak sınıflama başarısında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Çalışma, kalkaneus kırıklarının sınıflanmasında modern 3B teknolojilerinin, BT yöntemlerine kıyasla daha yüksek uyum sağladığını göstermektedir. Ancak doğruluk açısından BT en etkili yöntem olarak öne çıkmaktadır. Çalışma, 3B teknolojilerinin ortopedi eğitimine entegrasyonunun, eğitim süreçlerinde önemli katkılar sağlayabileceğini vurgulamaktadır. Anahtar Sözcükler: Kalkaneus Kırıkları, Kırık Sınıflandırması, Bilgisayarlı Tomografi, Üç Boyutlu Baskı, Sanal Gerçeklik
Metatars kırıklarının fizyoterapisinde proprioseptif egzersiz eğitiminin denge, yürüyüş, ayak fonksiyonları ve yaşam kalitesi üzerine etkileri
Bu çalışma konservatif olarak ortopedik tedavisi tamamlanmış metatars kırığı olan bireylerde klasik fizyoterapi (KF) programı ve bu programa eklenen proprioseptif egzersiz (PE) eğitiminin ağrı, eklem hareket genişliği, denge, yürüyüş, ayak fonksiyonları ve yaşam kalitesi parametreleri üzerine etkilerini araştırmak amacı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya metatars kırığı geçirmiş yaşları 20-60 yıl arasında toplam 12 birey dahil edilmiştir. Bireyler KF ve PE eğitimi şeklinde 6'şar bireyin yer aldığı iki gruba ayrılmıştır. Bireylere haftada 3 gün olmak üzere, 6 hafta boyunca KF programı (hotpack, ultrason, Transkutanöz Elektriksel Sinir Stimülasyonu, masaj, eklem hareket açıklığı ve kuvvetlendirme egzersizleri, yürüme eğitimi) uygulanmış, PE grubuna ise ilave olarak proprioseptif egzersiz eğitim programı uygulanmıştır. Bireylerin tedavi öncesi ve 18 seanslık tedavi sonrası ağrı şiddetleri (Vizüel Analog Skala), eklem hareket açıklıkları (gonyometre), denge (Bertec) ve yürüme (GaitRite) parametreleri değerlendirilmiştir. Ayrıca bireylerin ayak fonksiyonlarındaki etkilenimi değerlendirmek için 'Ayak Fonksiyon İndeksi' ve yaşam kalitesi düzeyini değerlendirmek için 'Nottingham Sağlık Profili' anketleri kullanılmıştır. Tedavi sonrası her iki grupta yer alan bireylerde yürüyüş parametresi dışında tüm parametrelerde anlamlı gelişmeler elde edilmiştir (p<0,05). Özellikle PE grubunda denge alt parametresinde daha fazla gelişme sağlanmıştır. Tedavi sonrası yapılan karşılaştırmalarda elde edilen gelişmeler açısından KF ve PE grupları arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak metatars kırıkları sonrası uygulanan fizyoterapi programlarının ağrıda azalma, eklem hareket açıklığı, denge, ayak fonksiyonları ve yaşam kalitesinde artışla sonuçlanarak tedavi başarısını artıracağı sonucuna varılmıştır ve bu hastaların tedavisinde fonksiyonel ve bireysel gereksinimlerine özel fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamalarının yer alması gerektiği düşünülmüştür.
Femur cisim kırığına bağlı internal fiksasyon cerrahisi geçirmiş erişkinlerde geç dönem postoperatif fonksiyonel sonuçlar, kinezyofobi ve yaşam kalitesinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, femur cisim kırığı (FCK) sonrası internal fiksasyon (İF) cerrahisi yapılmış postoperatif ortalama 2,5 yılını dolduran erişkinlerde geç dönem fonksiyonel sonuçlar, kinezyofobi ve yaşam kalitesinin aynı yaştaki sağlıklı bireylerle karşılaştırılarak incelenmesidir. Çalışmaya FCK grubu olarak; 18-55 yaşları arasında gönüllü 20 yetişkin (yaş ort.: 39,55±11,92 yıl) ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı birey (yaş ort.: 42,75±8,83 yıl) dahil edildi. Bireylerin fonksiyonel sonuçları, Harris Kalça Skoru (HKS) ve merdiven inip çıkma (MİÇ) testi ile, fiziksel aktivite seviyeleri Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketinin kısa formu ile (IPAQ-SF), kinezyofobileri Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ) ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi EuroQol Yaşam Kalitesi Ölçeği (EQ-5D) ile değerlendirildi. Fonksiyonel sonuçlar açısından, FCK grubunda HKS ortalama puanları kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük (p<0,001); merdiven inip çıkma süreleri anlamlı derecede daha yüksekti (p<0,001). Fiziksel aktivite skorları, FCK grubunda kontrol grubuna oranla daha düşüktü (p=0,04). TKÖ sonuçlarına göre FCK'li bireylerin yüksek seviyede kinezyofobileri vardı. FCK grubunun yaşam kalitesi kontrol grubuna oranla anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,001). Sonuç olarak; FCK'li erişkin bireylerde, İF cerrahisi sonrası geç dönemde fonksiyonel sonuçlarda, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesi seviyelerinde yetersizliklerle birlikte yüksek seviyede kinezyofobi görüldü. Bu sonuçlar ışığında, FCK'ya bağlı İF geçirmiş erişkinlerde cerrahi sonrası uzun dönemde fonksiyonel sonuçların, kinezyofobinin ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesinin, bireysel ihtiyaçların belirlenerek uygun rehabilitasyon programlarının planlanması açısından yön gösterici olacağını düşünmekteyiz.
Konservatif tedavi edilen distal radius kırıklı hastalarda el ödemi üzerine interferansiyel akımın etkinliği
İFA'nın ödemi azaltıcı etkisi konusunda eldeki veriler oldukça azdır. Klasik kaynaklarda düşük frekanslarda verildiğinde (10Hz) kas stimulasyonu ile ritmik bir pompa etkisi görebildiği, ayrıca otonom sinirlerin etkilenmesiyle kan damarlarında permeabilite değişiklikleri olabildiği, dolayısıyla ödemin azaltılabildiği bildirilmektedir. Bu çift kör randomize kontrollü çalışmanın amacı distal radius kırığı sonrası elde gelişmiş olan ödem üzerine 30 dakikalık interferansiyel akım (İFA) uygulamasının etkili olup olmadığının araştırılmasıdır. Ek olarak İFA'nın ağrı ve el sıkma gücünde de etkinliği değerlendirilmiştir.
Konservatif tedavi edilen proksimal humerus kırıklarında rehabilitasyona eklenen interferansiyel akımın ağrı, omuz fonksiyonları ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Amaç: Bu prospektif, randomize çift kör, plasebo kontrollü çalışmanın amacı; konservatif takip edilen proksimal humerus kırıklarında rehabilitasyona eklenen interferansiyel akım (İF) tedavisinin ağrı, omuz fonksiyonları, özürlülük, aktif eklem hareket açıklığı (EHA), analjezik ihtiyacı ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, konservatif tedavi kararı verilen proksimal humerus kırıklı 32 hasta dahil edildi. Hastalar interferans (İF) grubu (n=17) ve plasebo grubu (n=15) olmak üzere iki gruba randomize edildi ve önceden belirlenen rehabilitasyon protokolü doğrultusunda, haftada 3 gün 4 hafta süre ile fizyoterapist eşliğinde egzersiz programına alındı. Ek olarak kırık proksimal humerus bölgesine egzersiz öncesi; İF grubuna, premodüle yöntem ile 100 Hz frekansında 20 dakika İF akım uygulandı. Plasebo grubuna ise aynı süre ile sham İF uygulandı. Hastalar 4.hafta, 10.hafta ve 22.haftada değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmada zaman ile VAS değeri, Constant skoru, DASH skoru, aktif EHA (fleksiyon, ekstansiyon, abduksiyon, internal ve eksternal rotasyon), analjezik ihtiyacı ve SF-36 alt başlıklarından fiziksel fonksiyon, fiziksel rol kısıtlılığı, ağrı ve sosyal fonksiyon skoru her iki grupta da anlamlı şekilde iyileşme göstermiştir (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırmada ise Constant skoru, tüm vizitlerde İF grubunda daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). VAS değeri, DASH skoru, aktif eksternal rotasyon, analjezik ihtiyacı ve SF-36 alt başlıklarından fiziksel fonksiyon, fiziksel rol kısıtlılığı, ağrı ve sosyal fonksiyon skorunda gruplar arası anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Aktif EHA ölçümlerinden fleksiyon, ekstansiyon ve abduksiyon 10. ve 22.haftada; internal rotasyon ise tüm vizitlerde İF grubunda anlamlı şekilde daha yüksek ölçülmüştür (p<0,05). Tartışma: Kas iskelet sistemi hastalıklarında sıklıkla kullanılan İF akımın, kırıklı hastalarda kullanımına dair literatür verileri son derece kısıtlıdır. Yapılan deneysel ve klinik çalışmalarda İF akımın; kırık iyileşmesi, doku perfüzyonu ve kas gücü artışı üzerine etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmakla beraber; çalışmaların hiçbiri proksimal humerus kırıklarında yapılmamıştır. Bu çalışmada; konservatif tedavi edilen proksimal humerus kırıklarında rehabilitasyona eklenen İF akımın, omuz fonksiyonları ve EHA'nı iyileştirme üzerine olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Özellikle ileri yaş ve deplase kırıklı hastalarda elde edilen bu başarılı fonksiyonel sonuçlar, konservatif ile cerrahi tedavi yöntemi arasında seçim yapmakta güçlük çeken ortopedik cerrahlara yol gösterici olacaktır. İF akımın, kırık kemik dokusu üzerine etkinliğinin, farklı klinik ve laboratuar yöntemlerle tesbit edildiği çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tibia plato kırıklarında kırık hattı oryantasyonunun değerlendirilmesi ve tedavi sonuçları ile ilişkisi
Bu çalışmanın temel amacı frontal (koronal) plan aksına göre koronal plana en yakın kırık hattının değerlendirilmesi, açı temelinde gruplandırılan olguların Schatzker, AO, 3-kolon sınıflaması ile ilişkisinin incelenmesi, koronal plan aksına en yakın kırık hattının tespit düzeyinin tedavi sonuçlarıyla ilişkisinin analiz edilmesi olarak belirlenmiştir. Ocak 2007'den beri tibia plato kırığı tanısıyla kliniğimizde cerrahi tedavi görmüş olan 18-80 yaş aralığında, yeterli ve uygun nitelikli direkt grafi ve bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülemesi olan 48 hasta değerlendirildi. Altı aydan daha kısa süreli takibi yapılan, tibia plato kırığı tanısı alıp konservatif tedavi ile takibi yapılan, ilk başvuruda açık tibia plato kırığı tanısı alıp definitif (kalıcı) tedavide tespit amacıyla eksternal fiksatör veya İlizarov yöntemi kullanılan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastaların demografik verileri, Schatzker, AO ve 3-kolon sınıflamaları, tomografide koronal plan aksına en yakın kırık hattının koronal plan aksıyla yaptığı açı, kırık hattını geçen vida, yiv sayısı ve vida uzunluğu, eklemde çökme miktarı, slope açısı, kaynama durumu, angulasyon açısı, kırık oryantasyonuna göre tespit uygunluğu, klinik ve radyolojik skorlar incelendi. Çalışmamızda yaşları 18-72 arasında değişen (ortalama=43.8±13.7) 11'i (%22.9) kadın, 37'si (%77.1) erkek idi. Hastaların 31'inin (%39.5) trafik kazası, 13'ünün (%27.1) yüksekten düşme, 3'ünün (%6.2) düşme, bir (%2.1) kişinin darp olduğu görüldü. Vakalarda belirlenen kırıkların 31'i (%64.6) sağ, 17'si (%35.4) sol tibiadaydı. Kırıkların 46'sı (%95.8) kapalı iken 2'si (%4.2) açıktı. Ameliyat sonrasında vakaların 22'sinde (%45.8) herhangi bir komplikasyon gelişmemişken 26'sında (%54.2) en az bir komplikasyon meydana gelmiştir. En sık görülen komplikasyon plak-vida irritasyonuydu. Hastaların KSKS skorlarına bakıldığında 25'i (%52.0) mükemmel, 12'si (%25.0) iyi olarak belirlendi. KSFS skorlarının 29'u (%60.4) mükemmel, 11'i (%22.9) iyiydi. Rasmussen skorlarının ise 19'u (%39.6) iyi, 13'ü (%27.1) mükemmeldi. 6 3 gözlemci tarafından kırıklar Schatzker, AO, 3-kolon ve açı temelli gruplama sistemi ile kategorize edildi. Çalışmada gözlemciler arası korelasyon incelendi ve istatistiksel olarak anlamlı bir uyum olduğu belirlendi. Koronal plana en yakın kırık hattı BT transvers kesitlerinde 3 gözlemci tarafından belirlendi ve ölçüldü. Buna göre olgular 3 gruba ayrıldı. Grup 1(0-30 derece) grup 2 (30-60 derece) grup 3 ise (60-90 derece) olarak kategorize edildi. Grup 1 ve grup 2 olarak sınıflandırılan olguların ağır tip kırıklarla grup 3 kırıkların ise hafif tip kırıklarla birlikte seyrettiği görülmüştür. Ayrıca grup 1 ve grup 2 kırıkların klinik ve radyolojik sonuçlarının kötü olduğu saptanmıştır. Tomografi ile koronal kırık hattını geçen vida, yiv sayısı ve vida uzunluğu ölçüldü. Vakaların kırık hattını geçen vida sayısı 3.4±1.5 (0-6), yiv sayısı 43.3±23.3 (0-82), vida uzunluğu 12.4±6.3 (0-27) olarak belirlendi. Koronal kırık hattını geçen vida, yiv sayısı ve vida uzunluğu arttıkça klinik ve radyolojik sonuçların daha iyi olduğu görüldü. Sonuç olarak koronal plan kırıklarının kompleks kırıklarda daha sık görüldüğü, çoğunlukla posteromedial yerleşimlidir. Bu kırıkların tespiti daha zordur. Bu kırıkların varlığı ve koronal plana yaklaşmaları klinik ve radyolojik sonuçları negatif yönde etkiler. Koronal plandaki kırık hatlarını geçen yiv, vida sayısı ve vida uzunluğu arttıkça klinik ve radyolojik sonuçlar pozitif yönde etkilenir. Koronal plana en yakın kırık hattının frontal (koronal) plan aksıyla yaptığı açı temelli gruplandırma sistemi cerrahların kırık oryantasyonuna katkı sağlayacağını düşünüyoruz
Düşme sonucu kırığı olan yaşlı bireylerin ve sağlıklı yaşlı bireylerin ruhsal durumlarının karşılaştırılması
Düşmeler yaşlılığa özgü bir durum olmamasına rağmen görülme sıklığı yaşla birlikte artan, yaşlı bireylerde mortalite ve morbiditeye neden olan önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışma düşme sonucu kırığı olan yaşlı bireylerin ve sağlıklı yaşlı bireylerin ruhsal durumlarının karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma tanımlayıcı karşılaştırmalı bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini, 02 Mayıs-31 Ekim 2022 tarihleri arasında Adana Seyhan Devlet Hastanesi Ortopedi Servis'inde düşmeye bağlı kırık nedeniyle yatarak tedavi gören 65 yaş üzeri hastalar ve aynı hastanede yatan hastasını ziyarete gelen 65 yaş üstü sağlıklı bireyler oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini, kırığı olan grubunda yer alan 146 yaşlı birey ve kırığı olmayan grupta yer alan 150 yaşlı birey oluşturmaktadır (n= 296). Araştırma verilerinin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu (KBF)", bireylerin ruhsal belirtilerinin ne düzeyde olduğunu saptamak amacıyla ''Belirti Tarama Testi (SCL-90-R) ve bilişsel durumlarını değerlendirmek için "Standardize Mini Mental Test (SMMT)" kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, pearson ki-kare testi, pearson korelasyon testi, student's t testi, ANOVA ve post hoc test olarak scheffe testi kullanılmıştır. Bu çalışmada kırığı olan yaşlı bireylerin SCL-90-R Kişilerarası duyarlılık alt boyutu puan ortalamaları ve "Araz Düzeyleri" sağlıklı bireylere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Kırığı olan yaşlı bireylerin SMMT toplam, Yönelim, Hatırlama, Lisan puanları sağlıklı bireylere göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Kırığı olan yaşlı bireylerde yaş, yatış süresi ve düşme sayısı ile SCL-90-R arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Kırığı olan yaşlı bireylerde yaş ve düşme sayısı ile SMMT arasında negatif yönlü, anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Kırığı olan yaşlı bireylerde SCL-90-R ile SMMT arasında negatif yönlü, anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Hem kırığı olan ve hem de sağlıklı kadınlarda SCL-90-R puan ortalaması erkeklere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Hem kırığı olan ve hem de sağlıklı grupta okur yazar olmayan bireylerin SCL-90-R puan ortalaması anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Gelirim giderden az kırığı olan yaşlı bireylerin SCL-90-R puan ortalaması geliri gidere denk olan bireylere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu sonuçlar doğrultusunda kırığı olan yaşlı bireylerin kişilerarası becerilerini arttırmaya yönelik hemşire müdahalelerinin planlanması ve yaşlı bireylerin oryantasyon, yönelim, zihinsel ve dil becerilerini korumaya ve geliştirmeye yönelik hemşirelik müdahalelerimin uygulanması önerilmektedir.
Femur proksimal kırıklarında PFN (Proksimal femoral nail) uygulamalarımızın klinik ve radyolojik sonuçları
Amaç: Bu çalışmanın amacı femur proksimal kırıkları nedeniyle proksimal femoral nail (PFN) tespiti ile ameliyat edilen hastalarda; mortaliteye etki eden faktörlerin araştırılması ile çivi kullanımına bağlı gelişen özellikle mekanik ve teknik komplikasyonları ve bu komplikasyonların sebeplerini araştırmak, sıklığı gittikçe artan intertrokanterik kırıklara bağlı morbidite ve mortalitenin sıklığının azaltılması ile hasta sağkalımını ve memnuniyetini artırmak amaçlanmıştır. Yöntem: 01/01/2013 tarihleri ile 01/03/2022 tarihleri arasında kliniğimize başvuran ve femur proksimal kırığı nedeniyle proksimal femoral çivi (PFN) uygulaması yaptığımız 156 hastanın dahil edilme ve dışlama kriterlerine uyan 71 hasta ve hastaların verileri çalışmaya alındı. İntertrokanterik kırığı olan hastaların; yaş, cinsiyet, taraf, travma nedeni, ameliyat öncesi süre, ameliyat süresi, ameliyat sonrası süre, intraoperatif kanama miktarı, ASA skorları, Komorbidite sayıları, Singh İndeksleri ve eşlik eden travmaları değerlendirildi. Mortalite oranları ve ilk 6 ay içinde, 6 ay-1 yıl içinde ve >1 yıl üzerinde exitus olan hastalar değerlendirildi, mortalite ile ilişkili faktörler analiz edildi. Radyolojik kırık sınıflaması olarak Evans Jensen sınıflaması, AO/OTA Sınıflaması ve Boyd- Griffin Sınıflaması kullanıldı. Kırık stabilitesi/instabilitesi değerlendirildi. Proksimal femoral nail (PFN) kategorisindeki farklı implant türleri, çivi açıları ve çivi uzunlukları arasında postoperatif klinik ve radyolojik sonuçlar arasındaki farklar tespit edildi. Hastaların redüksiyon kaliteleri Fogagnolo (Modifiye Baumgartner) ve Chang Redüksiyon kriterleri ile değerlendirildi. Vidaların femur başı içerisindeki konumları Cleveland Kadranlarına göre belirlendi ve Tip-Apeks Mesafesi ölçümleri yapıldı. Hastaların kırık taraf çivi tespiti sonrası ve karşı taraf kollodiafizer açıları hesaplandı, sağlam kalçaya göre varus veya valgus farklarına göre gruplandırıldı. Ayrıca <120° altında kollodiafizer açı ile tespit yapılan hastalar ve ≥120° kollodiafizer açı ile tespit edilenler olarak gruplandırıldı. Varus pozisyonunda tespit edilen hastaların komplikasyonlarla ilişkisi araştırıldı. Postoperatif radyografik değerlendirmelerde mekanik ve teknik komplikasyonların varlığı; var ise hangi komplikasyonlar olduğu değerlendirildi, mekanik ve teknik komplikasyonlara yol açan faktörler analiz edildi. Klinik ve fonksiyonel sonuçlar Harris Kalça Skoru, Salvati-Wilson Kalça Eklemi Fonksiyon Değerlendirme Skalası ve Hasta Sözel Memnuniyet Anketi kullanılarak analiz edildi. Hastalara ait bu veriler; hastane bilgi yönetim sisteminden retrospektif olarak elde edildi. Belirlenen tarih aralığına ait hasta listesi, hasta bilgileri sadece bu çalışmada kullanıldı. Çalışmanın planlanması, toplanan verilerin kontrolü, yapılan istatistiksel analizlerin kontrolü, literatür araştırmasının ve uygunluğunun kontrolü, çalışmanın ve tartışmanın sonuçlandırılması Abtullah Milcan tarafından yapıldı. Hastaların radyolojik tetkiklerine göre preoperatif kırık sınıflaması, postoperatif radyolojik ölçümleri Hasip Turan Şimşek, Yavuzhan Altın ve Elyesa Ergen tarafından yapıldı. Veri formuna hasta verilerinin kaydedilmesi, verilerin değerlendirilmesi, yorumlanması ve yazılı hale getirilmesi Hasip Turan Şimşek tarafından yapıldı. Bulgular: Hastalar demografik özellikleri incelendiğinde 34 (%47,9)'ünün erkek, 37 (%52,1)'inin ise kadın olduğu görülmektedir. Kliniğe başvuran hastaların 62 (%87,3)'si basit düşme, 7 (%9,9)'si araç dışı trafik kazası, 1 (%1.4)', araç içi trafik kazası ve 1 (1.4)'i ise ağaçtan düşme sebebi ile başvuru yaptığı görülmektedir. Kliniğe başvuran hastaların yaş ortalaması 72,71 olarak bulunmuştur (SS= 14.43, min= 20, max= 96). Hastalarımızdan 35'ini (%50) ilk 24 saatte, 51'ini (%71) ilk 48 saatte, 56'sını (%78) ilk 72 saatte opere edilmiştir. Tüm hastalarda n:59 kaynama (%100) vardı. Hastaların herhangi bir komplikasyona sahip olup olmama durumları incelendiğinde hastaların 27 (%38,0)'sinin bir komplikasyona sahip olduğu, buna karşın 44 (%62,0)'ünün ise herhangi bir komplikasyona sahip olmadığı görülmektedir. Mekanik ve Teknik komplikasyon arasında en sık görülen; <120° CDA ile varus pozisyonunda tespit edilmiştir. Revizyon cerrahisi gerektiren 10 hasta (%14) saptanmıştır. Revizyon cerrahisi gereken hastaların hepsinde vida sıyrılması/cut-out/cut-through da mevcuttur. Ek olarak 2 hastada vida geri kaçması ve 5 hastada <120° altı CDA ile tespit bulunmaktadır. 37 hasta stabil, 34 hasta instabil kırık olarak değerlendirilmiştir. Kırık stabilitesi ile komplikasyon varlığı yokluğu arasında istatistiki olarak anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır (p=0.04). Chang kriterlerine göre 32 hastaya mükemmel (%45,1), 26 hastaya (%36,6) kabul edilebilir ve 13 (%18,3) kötü redüksiyon yapıldığı görülmektedir. Fogagnolo kriterine göre 34 hastaya iyi (%47,9), 20 hastaya (%28,2) kabul edilebilir ve 17 (%23,9) kötü redüksiyon yapıldığı görülmektedir. Fogagnolo kriterleri ile mekanik/teknik komplikasyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p=0.002). Yaptığımız analiz neticesinde çivi tipi, çivi boyu, çivi çapı, çivi açısı ve lag screw çapı ile komplikasyon varlığı yokluğu arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık olmadığı sonucuna ulaşılmıştır (p>0.05). Revizyon cerrahisi gereken (hepsinde vida sıyrılması/cut-out/cut-through mevcuttu) 10 hasta incelendiğinde; Cleveland kadran yerleşimi 6 hastada AP planda superior (%60) konum, 6 hastada lateral planda posterior (%60) konum öne çıkmaktadır. Fogagnolo redüksiyon kriterleri 6 hastada kötü (%60) olarak değerlendirilmiştir. >25mm Tip Apeks Mesafesi (TAD) ile Vida Sıyrılması (Cut-Through/Cut- Through) komplikasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (p=0.029). Vida Sıyrılması olan hastaların ortalama TAD mesafesi; 36.56mm iken, vida Sıyrılması olmayan hastaların ortalama TAD mesafesi; 23.65mm idi. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p=0,004). Harris Kalça Skoruna göre %67, Salvati-Wilson Skalasına göre %74 ve Hasta Sözel Memnuniyet Anketi'ne göre %76 başarı sağlandığı tespit edilmiştir. Harris Kalça Skoru, Salvati-Wilson Skalası ve Hasta Sözel Memnuniyet Anketi ile komplikasyon varlığı ve revizyon gerekliliği arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır (p>0.05). Sonuç: Bu çalışmanın amacı, proksimal femur kırıkları nedeniyle proksimal femoral çivi (PFN) fiksasyonu uygulanan hastalarda mortaliteyi ve komplikasyonları etkileyen faktörleri değerlendirmektir. Kliniğimize 01/01/2013 ile 01/03/2022 tarihleri arasında başvuran 156 hastanın içerme ve dışlama kriterlerini karşılayan 71 hastanın verilerini retrospektif olarak analiz ettik. Hastaların kırık stabilitesini, redüksiyon kalitesini, çivi pozisyonunu, vida pozisyonunu ve komplikasyon durumunu değerlendirmek için çeşitli radyolojik ve klinik kriterler kullandık. Ayrıca, bu faktörlerin mortalite ve komplikasyonlarla ilişkisini analiz etmek için istatistiksel yöntemler kullandık. Sonuçlarımız, kırık stabilitesinin komplikasyon olmaması için önemli bir faktör olduğunu gösterdi (p = 0,04). Bu, daha önce instabil kırıklarda stabil kırıklara göre daha yüksek komplikasyon oranları bildiren önceki çalışmaların bulgularıyla tutarlıdır. Ayrıca, Fogagnolo ve ark. (Modifiye Baumgartner) kriterlerine göre redüksiyon kalitesinin mekanik ve teknik komplikasyonların varlığıyla anlamlı şekilde ilişkili olduğunu bulduk (p = 0,002). Bu da kötü redüksiyon kalitesinin implant yetmezliği ve kaynamama gibi sonuçlara yol açabileceğini öne süren çalışmalarla uyumludur. Ancak, çivi tipi, çivi uzunluğu, çivi çapı, çivi açısı ve lag vida çapı ile komplikasyonların varlığı veya yokluğu arasında anlamlı bir fark bulamadık (p > 0,05). Bu, bazı çivi özelliklerinin PFN fiksasyonunun sonucunu etkileyebileceğini iddia eden bazı çalışmalarla çelişmektedir. Bu farklılığın olası bir açıklaması, çalışmamızdaki küçük örneklem büyüklüğü ve hasta popülasyonunun heterojenliği olabilir. İleri yaş, komorbidite sayısı ve operasyon öncesi geçen süre 1 yıllık mortalite ile yakından ilişkilidir. Kırığın instabil olması ve Fogagnolo redüksiyon kalitesinin kötü olması vida sıyrılması ile ilişkilidir. Hangi implant türü, implant açısı ve çivi çapı olursa olsun, başa giden vidanın konumu santral-santral veya inferior-santral olması, superior ve posterior yerleşimlerden kaçınılması ile Tip Apeks Mesafesinin 25 mm'nin altında kalması mekanik ve teknik komplikasyonlardan korunmada önemlidir. Çalışmamızın sınırlılıkları arasında retrospektif tasarım, küçük örneklem büyüklüğü, kontrol grubunun olmaması ve kısa takip süresi sayılabilir. Bu nedenle, sonuçlarımız dikkatli yorumlanmalı ve bulgularımızı doğrulamak için daha büyük örneklem büyüklükleri ve daha uzun takip süreleri olan ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak, çalışmamız proksimal femur kırıkları nedeniyle PFN fiksasyonu uygulanan hastalarda mekanik ve teknik komplikasyonları önlemek ve mortalite oranlarını azaltmak için kırık stabilitesi ve redüksiyon kalitesinin önemli faktörler olduğunu öne sürmektedir. Bu faktörlerin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesini ve uygun cerrahi tekniklerin uygulanmasını hastaların sağkalımını ve memnuniyetini arttırmak için öneriyoruz.
Kalkaneus kırıklarında cerrahi yöntemlerle tedavi edilen hastaların klinik, radyolojik ve fonksiyonel sonuçları
Amaç: Kalkaneus kırıkları çalışan, aktif iş yaşantısı olan, 30-40 yaş erkeklerde daha sık görülmektedir. Tedavi edilmemiş, yeterli tedavi edilememiş ya da komplikasyon izlenmiş hastalarda ciddi iş gücü kaybıyla beraber hasta ve çevresi için sosyoekonomik problemler oluşturmaktadır. Çalışmamızın amacı farklı cerrahi tekniklerle opere edilmiş hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını geriye dönük ortaya koymaktır. Yöntem: Çalışmamızda Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2010 yılı ve sonrasında kalkaneus kırığı nedeniyle opere edilmiş ve en az 6 ay düzenli takipleri olan hastalar seçilmiş ve retrospektif dosya taraması yapılmıştır. Hastalara başvuru esnasında standart ap ve yan grafi ve Bilgisayarlı Tomoğrafi çekilmiş ve değerlendirilmiştir. Sınıflama için Sanders sınıflaması kullanılmıştır. Hastaların cerrahi müdahaleye kadar geçen zaman ve yatış süresi not edilmiştir. Ameliyat öncesi, ameliyat sonrası ve takip röntgenlerinde Böhler ve Gissane açıları ölçülmüş, 3. ve 6. aylarda fonksiyonel sonuçlar AOFAS Skorlama Sistemi ile değerlendirilmiştir. Takiplerde peroperatif ve postoperatif komplikasyonlar not edilmiştir. Verilerin istatistik analizlerinde IBM SPSS Statistics Version 25.0 paket program kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 83 hastanın toplam 92 kalkaneal kırığı ameliyat edildi. 20 kadın 63 erkek hastamız mevcut olup yaş ortalaması 36.55(dağılım 16-76) olarak hesaplanmıştır. Kalkaneal kırıkların en sık etyolojisi yüksekten düşme idi. En sık görülen kırıklar Sanders tip 3AC (%22.8) ve Sanders tip 2A (%19.6) idi. 9 hastada açık kalkaneus kırığı mevcuttu. 68 hastaya kapalı redüksiyon ve perkütan tespit uygulandı. 8 hastada sinüs tarsi yaklaşım açık redüksiyon ve plak ile tespit, 16 hastada iv ekstensil lateral yaklaşım açık redüksiyon ve plak ile tespit tercih edildi. Subtalar artroz en sık görülen komplikasyondu. İkinci sıklıkta görülen komplikasyon ise yara yeri komplikasyonu (enfeksiyon, flep nekrozu) idi ve yara yeri komplikasyonu ekstensil lateral yaklaşım açık redüksiyon plak ile tespit yapılan hasta grubunda daha sık izlenmiştir. Böhler açısının düzeltme miktarı, fonksiyonel skor ile anlamlı derecede korele idi(p=0.004). Farklı cerrahi tekniklerin klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını karşılaştırdığımızda gruplar arasında radyolojik sonuçlar benzerdi ve anlamlı fark yoktu (p=0.10). En iyi anlamlı fonksiyonel sonuç sinüs tarsi yaklaşımı ile opere edilen ve internal fiksasyon grubu olan hastalarda elde edildi(p=0.02). Ekstensil lateral yaklaşım ile opere edilen hastalarda sekonder cerrahi ihtiyacı daha fazlaydı. Sonuç: Son yıllarda yapılan çalışmalar minimal invaziv ve kapalı cerrahi tekniklerle ameliyat edilen hastalarda invaziv tekniklere göre daha iyi klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlar olduğunu göstermekle birlikte çalışmamız literatürü özellikle fonksiyonel skorlarda desteklemektedir. Bu çalışmadaki sonuçlarımıza göre, Sanders tip 3 ve 4 dahil kalkaneal kırıklarda eksternal kılavuz destekli kapalı redüksiyon perkütan fiksasyon veya açık minimal invaziv teknikleri öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Kalkaneus kırıkları, ekstensil lateral yaklaşım, minimal invaziv, sinüs tarsi yaklaşım, kapalı redüksiyon perkütan fiksasyon, AOFAS skoru
Femur kırığı nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan 65 yaş üzeri hastalarda öz bakım durumu ile sağlık algı davranışlarının incelenmesi
Femur kırığı ile yatan ve cerrahi tedavi uygulanan 65 yaş üzeri hastaların sağlık algı ve öz bakım değerlendirme sonuçlarından yola çıkarak bakım ihtiyaçlarının belirlenmesini sağlamak, bunlarla ilgili öneriler sunmak, hastaların ihtiyaçlarına yönelik eğitimlere öncülük yapmaktır. Çalışmanın örneklemi evreni bilinen örnekleme hesaplama formülü ile hesaplanmış olup 250 evrenin büyüklüğü, %95 güven aralığı ve %5 hata payı, %50 görülme sıklığı ile 152 kişiden oluşmuştur. Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi'nde femur kırığı nedeniyle başvuran ve cerrahi tedavi uygulanan 65 yaş üzeri hastalar ele alınmış ve yüz yüze veriler toplanmıştır. Elde edilen araştırma verileri, sağlık bilimleri için özel olarak tasarlanmış istatistik programı olan SPSS-22 for Windows paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. İlk olarak, verilerin normallik değerleri ve güvenilirlik katsayıları ölçeklerden elde edilen veriler doğrultusunda hesaplanmıştır. Sağlık algısı toplam ile öz bakım gücü toplam (r=,596; p<0,01) arasında pozitif yönde orta güçte anlamlı ilişki bulunmuştur. Buna göre femur kırığı nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan 65 yaş üzeri hastalarda sağlık algısı toplam düzeyleri yükseldikçe öz bakım gücü düzeyleri de yükselmektedir. Geriatrik bireylerin sağlık algısı ve öz bakım gücü düşüktür. Bunları etkileyen alt parametreler medeni durumu evli olanlar, gelir durumu yüksek olanlar, erkekler ve zayıf bireylerin sağlık algısı ve öz bakım gücü yüksek ölçülmüştür. Sağlık algısı yüksek bireylerin öz bakım gücü de yüksektir.
Hemiartroplasti uygulanan femur boyun kırıklı hastalarda radyografik olarak femoral ofset ve bacak boyu ölçümlerinin karşılaştırılması (Retrospektif çalışma)
Femur boyun kırıkları prognozu ve tedavi seçenekleri hastanın yaşı, travmanın şiddeti, kırığın deplasman derecesine göre değişiklik gösterebilen özellikle yaşlı popülasyon için mortal seyredebilen önemli bir ortopedik sorundur. Yaşlı hastalarda oluşan femur boyun kırığı tedavisinde hemiartroplasti uygulaması tüm dünyada kabul gören bir tedavi şeklidir. Cerrahi tedavinin başarısı eklem fonksiyonunu biyomekanik ve biyolojik olarak optimize eden kusursuz implant yerleştirilmesine bağlıdır. Dijital modelleme kullanılması ile cerrah operasyon sonrası optimum fonksiyonu garanti etmek için hangi boy protez kullanacağını ve protezi kemik içinde nereye koyacağını belirleyebilir(3). Artritik durumdaki kalçalar için uygulanan total kalça artroplasti operasyonları için dijital modelleme tekniği çok sayıda yazar tarafından araştırılmış ve etkinliği ortaya konulmuştur. Cerrahlar tarafından da sıklıkla kullanılmaktadır. Buna rağmen kalça kırıkları sonrası uygulanan hemiartroplasti operasyonları için dijital modelleme tekniği son zamanlarda gündeme gelmiştir ve literatürde sınırlı sayıda araştırma mevcuttur. Bu çalışmamızda amacımız kliniğimizde hemiartroplasti uygulanan femur boyun kırıklı hastaların sağlam ve opere edilen kalçalarındaki femoral ofset ve bacak boyu değerlerini radyografik olarak ölçerek karşılaştırmak, dijital şablonlama kullanmadan elde ettiğimiz sonuçlarımızı literaturdeki femur boyun kırığı sonrası dijital şablonlama kullanılarak uygulanan hemiartroplasti sonuçlarıyla karşılaştırmak ve femur boyun kırığı sonrası hemiartroplasti uygulamalarında preoperatif şablonlamanın gerekliliğini araştırmaktır. 2012-2107 tarihleri arasında Bilim Üniversitesi Florence Nightingale Hastanesi, Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine femur boyun kırığı nedeniyle hemiartroplasti uygulanan 92 hastadan çalışma için gerekli kriterleri sağlayan 40 hastanın radyografileri çalışmaya dahil edildi. Obturator foramenlerin simetrik olduğu, trokanter majörun lateralize durduğu ve medial korteks sınırının belirgin olduğu, fossa priformisin net değerlendirildiği, koksiks-pubis aynı düzlemde olan ve kontralateral tarafta kalça eklem artrozu, deformitesi olmayan, eklem cerrahisi geçirmemiş postoperatif grafiler ölçüme dahil edilmiştir. Çekilen grafilerde pelvik tilt olması, alt ekstremitenin abduksiyon veya adduksiyonda olması, trokanter majör medial korteksinin superpoze olması, kalça eklem artrozu ve femur başı sferitesinin kaybolmuş olduğu durumlar çalışma dışı bırakılma kriteri sayılmış ve bu radyografiler değerlendirmeye alınmamıştır. Çalışmamıza alınan 40 hastanın 15 (%37.50)'i erkek, 25 (%62.50)'i kadın hastalardan oluşmaktadır. Hastalarımızın yaş ortalaması 80.83±8.63 (min-max 58-97), erkek hastaların yaş ortalaması 82.00±9.53 (66-97), kadın hastaların yaş ortalaması 80.12±8.17 (58-97) bulunmuştur. Hastalarımızın 19 (%47.50) sağ, 21 (%52.50) sol kalçasından operasyon geçirmiştir. 31 (%77.50) hastada sementli protez, 9 (%23.50) hastaya ise sementsiz protez uygulanmıştır. 22 (%55.00) hastada kalkarlı, 18 (%45.00) hastada ise kalkarsız protez yapılmıştır. 6 (%15) hastada protezin varus pozisyonunda koyulduğu tespit edilmiş olup, 3 (%7.50) hastada ek tespit ihtiyacı olmuştur. Garden tip dağılımı Tip 1:2 hasta (%5.00), Tip 2:9 hasta (%22.50), Tip3:2 hasta (%5.00) ve Tip 4:27 hasta (%67.50) bulunmuştur. Pauwels tip dağılımı ise Tip 1:8 hasta (%20.00), Tip 2:7 hasta (%17.50), Tip 3:25 hasta (%62.50) bulunmuştur. Femoral ofset sağlam taraf ortalama değeri 3.68±0.83 (2.51-5.3), femoral ofset opere taraf ortalama değeri 3.17±0.62 (1.88-4.9) bulunmuştur. Femoral ofset Sağlam-Opere taraf fark ortalama değeri 0.52±0.93 (-1.81-2.54) olup istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,001). Bacak boyu sağlam taraf ortalama değeri 3.45±0.79 (2.38-5.7), bacak boyu opere taraf ortalama değeri 3.26±0.89 (1.58-6.35) bulunmuştur. Bacak boyu Sağlam-Opere taraf fark ortalama değeri 0.2±0.91 (-2.18-2.03) olup aralarında istatistiksel olarak anlamlı derecede fark gözlenmemiştir (p=0,174). Literatür opere-sağlam taraf femoral ofsetler arasındakı farkı -0.10±0.44 olarak ölçmüşdür. Biz ise aradaki farkı 0.52±0.93 (-1.81-2.54) olarak ölçtük. Bizim ve literatür gruplarının femoral ofset farkları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,385). Aynı şekilde literatür opere-sağlam taraf bacak boyları arasındaki farkı -0.25±0.85 olarak ölçmüşlerdir. Biz ise aradaki farkı 0.20±0.91 (-2.18-2.03) olarak ölçtük. Bizim grubumuzun bacak boyu farkları literatür grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,049). Bizim çalışmamızda dijital şablonlama yapılmadan yapılan hemiartroplastilerin, postop femoral ofset ölçümlerinde opere taraf ile sağlam taraf arasında istatistiksel anlamlı fark olmamakla beraber literatürde yapılan çalışmalar da dijital şablonlama yapılan vakalarla kıyaslandığında bacak boyu farkı anlamlı olarak daha uzun saptanmıştır. Dijital şablonlama femoral ofset ölçümünden çok vertikal ofset ölçümü için daha gereklidir.
Köpeklerde tibia kırıklarında, internal plak uygulaması ile birlikte PRP kullanımının erken dönem iyileşmeye olan etkisinin araştırılması
Trafik kazaları, başka hayvanlar tarafından gerçekleşen saldırılar ya da ateşli silah yaralanmaları gibi travmatik nedenler; köpeklerin uzun kemiklerinde kırıklara neden olmaktadır. Bir kemiğin eski işlevinin tekrar kazandırılabilmesi için geçen süre, hayvanın hayat refahı açısından büyük önem taşır. Bu tezin amacı; köpeklerde tibia kırıklarında internal plak uygulaması ile birlikte PRP kullanımının, erken dönem iyileşmeye olan etkisinin araştırılması, klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesidir. Çalışma materyalini; Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği'ne ve Çanakkale Anka Veteriner Kliniği'ne arka ekstremitelerde topallık şikâyeti ile getirilen, klinik ve radyolojik değerlendirmeler sonucunda tibia kemiğinde kırığı bulunan; değişik ırk, yaş, cinsiyet ve ağırlığa sahip 12 köpek oluşturmaktadır. Yaş ortalamaları; 24.92 ay, ağırlık ortalamaları ise 23.08 kg olarak belirlenmiştir. Hasta yakınlarının verdiği bilgiler ışığında, köpeklerde oluşan kırıkların tamamının (%100'ü) trafik kazası sonucu şekillendiği tespit edilmiştir. Getirilen 12 köpeğin tibia kırıklarının internal plak yöntemi ile stabilizasyonu sağlanmış, kemik boy ve kalınlığına uygun DCP, LC-DCP ve Rekonstrüksiyon plakları kullanılarak kırık fiksasyonu sağlanmıştır. Hayvanlar iki gruba ayrılmıştır. Birinci grupta olan 6 köpeğe operasyon sonrası, ensizyon hattı kapatılmadan, plağın üzerine gelecek şekilde, Easy PRP Kit ile hazırlanan PRP (Trombositten zengin plazma) solüsyonu dökülmüştür. İkinci grupta bulunan 6 köpeğe ise PRP uygulanmamıştır. Hastaların; operasyon öncesi, sonrası ve devamında (10.gün, 20.gün, 30.gün) toplamda 5 defa, iki pozisyon olacak şekilde (A/P ve M/L) röntgenleri çekilmiştir. Bu röntgenler üzerinden, oluşan kallus gri alanları ölçülerek kayıt altına alınmıştır ve ortaya çıkan veriler Mann Whitney-U Testi ile karşılaştırılmıştır. Radyolojik incelemede gözlemlediğimiz ve yapılan ölçümlerde sayısal veri olarak elde ettiğimiz kallus gri alanlarının; PRP uygulananlarda, PRP uygulanmayanlara kıyasla 10. ve 20. günlerdeki radyografilerinde daha yaygın olduğu görülmüştür. 30. günde ise elde edilen verilerde önemli bir fark oluşmamıştır. Hayvanlarda plak uygulaması sonrası ve PRP kullanımı sonrası, lokal ya da sistemik bir enfeksiyon görülmemiştir. Klinik tabloda ise tüm hayvanlar topallık olmaksızın sağlıklı taburcu edilmişlerdir. Çalışmada elde edilen veriler ışığında; köpeklerde tibia kemiklerinde internal plak uygulamasının etkin bir yöntem olduğu, kemiğin anatomik yapısından dolayı kolay uygulanabilir olduğu düşünülmüştür. PRP kullanımının kırık iyileşmesi, erken kallus oluşumu üzerine olumlu etkileri olduğu düşünülmüş ve otolog bir solüsyon olmasından kaynaklı, dokular üzerinde herhangi bir komplikasyona neden olmadığı görülmüştür. Bu sebeplerden yola çıkarak, tibia kırıklarında internal plak uygulaması yanında PRP kullanmanın, erken dönemde iyileşmeyi hızlandırmak için kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Os triquetrum'un vasküler anatomisinin mikro-bilgisayarlı tomografi ile 3 boyutlu incelenmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı os triquetrum'u intraosseöz olarak besleyen damarların paternlerini 3 boyutlu olarak ortaya koymak, bu sayede kemiğin daha çok ve daha az beslenen bölgeleri ile kırık paternlerini beraber yorumlamak ve kemiğin avasküler nekroza yatkın bölümünü tanımlayarak kemiğe yönelik uygulanan cerrahi tedavilere yol göstermektir. Gereç ve Yöntem: 7 adet taze donmuş kadavranın arteria ulnaris ve arteria radialis'i Microfil MV-117 maddesi ile dolduruldu. Sonrasında os triquetrum'lar diseksiyon ile çıkartılıp mikro-bilgisayarlı tomografide incelendi. Ardından 3 boyutlu modellemesi yapılıp os triquetrum'a giren ana arter dallarının sayısı, bu dalların kemiğe hangi bölgelerden girdiği, kemiğe giriş yerlerindeki çapları, kemiğe girdikleri foramenlerin kesitsel alanları, kemiğe girdikten sonra anastomoz yapıp yapmadıkları kaydedildi. Sonrasında kemik belli referans noktalardan kadranlara ayrılarak dorsal, palmar, proksimal ve distal bölümlerindeki damar hacimleri ve damar yoğunlukları ölçülüp bu bölgelerin beslenme paternleri arasındaki fark tanımlandı. Kemiğe uygulanan kemik tüneli ve vidalama işlemleri baz alınarak kemikte 3 eksen belirlendi ve bu eksenlerdeki damar hacimleri hesaplandı. Bulgular: Bir kemiğe ortalama 2,97±1,28 (3-12) foramenden 7,14±4,18 (3-14) adet damar girmekte, bunların da %72'si dorsal yüzden girmekteydi (p<0,05). Palmar yüzden giren damarların %86'sı kemiğe os pisiforme ile eklem yüzünün proksimalinden giriş yapmaktaydı. Dorsalden giren damarlar palmar-proksimal seyir göstermekteydi. Bir kemikteki ortalama damar hacmi 0,61±0,36 mm3'tü. Os triquetrum'un dorsal yarısındaki damar hacmi 0,40±0,22 mm3 iken palmar yarısındaki 0,21±0,15 mm3 idi. Dorsal bölgedeki damar hacmi palmar bölgedekilerden anlamlı olarak fazlaydı (p<0,05). Os triquetrum'ların ortalama kemik hacmi 317,62±115,63 mm3 idi. Os triquetrum'a giren damarların toplam çapı ortalama 0,63±0,32 mm, giriş yerindeki ortalama çapı 0,09 mm idi. Dorsaldeki damarların çapları 0,46±0,26 mm iken palmardakilerin 0,17±0,87 mm idi. Dorsal bölgedeki damarlar palmardakilerden anlamlı olarak genişti (p<0,05). Kemiklerin %57'sinde intraosseöz damarlar arasında anastomoz vardı. Kemiklerin tümünde ligamentum lunotriquetrum'un tutunma yerinde damarlar tespit edildi. Sonuç: Sonuç olarak os triquetrum dorsal ve palmar olmak üzere iki bölgeden beslenmektedir. Dorsal beslenme baskın olmakla beraber dorsal ve palmar bölgelerden giren damarlar arasında anastomozlar mevcuttur. Çalışmamız os triquetrum'un intraosseöz beslenmesinin zengin olduğunu göstermiş olup, kemiğin bir bölgesini etkileyen patolojilerde diğer bölgeden giren damarların durumu kompanse edip kemiğin hasarlı bölgesindeki beslenmenin devamını sağlayacağını ve bu sayede kırıkların konservatif tedaviyle iyileşmesini ve avasküler nekroz gibi komplikasyonların az görüldüğünü ortaya koymuştur. Çalışmamızda ayrıca vidalama ve kemik tünelleri açılarak ligamentum lunotriquetum rekonstrüksiyonu uygulamalarında kullanılabilecek 3 eksen tanımlanmıştır. Lateral eksen daha az intraosseöz damar içermesi sebebiyle bu operasyonlarda uygulanması en uygun eksendir. Kırıkları azımsanamayacak oranda görülen, sonrasında oluşan komplikasyonlar sonucu iş gücü kaybına sebep olabilecek ve el bileği biyomekaniğinde önemli role sahip olan os triquetrum'un intraosseöz kanlanma paterninin ve kemiğe invaziv girişimlerde kullanılan eksenlerden en uygun olanının bilinmesinin bu girişimlerde cerraha yol gösterici olacağı öngörülmektedir.
Otolog trombositten zengin plazmanın kedilerde uzun kemik kırıklarında iyileşme üzerine etkisi
Bu çalışmada, kedilerde PRP'nin uzun kemik kırıklarının iyileşme üzerindeki etkisi klinik ve radyografik olarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın materyalini Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniği'ne travma (yüksek-ten düşme, trafik kazası, köpek saldırısı vb.) şikayetiyle getirilen; klinik ve radyogra-fik değerlendirmeler sonucunda uzun ekstremite diyafizer bölgesinde kırık tespit edi-len ve intramedullar pin sağaltımına uygun, farklı ırk ve cinsiyette, 1-6 yaş arasında toplam 22 kedi oluşturmuştur. Klinik ve radyografik istatistik sonuçlarına göre, kallus formasyonu, kırık hattı ve topallık skorlarında her iki ölçüm zamanında gruplar ara-sında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p=0,509; p=0,155; p=0,579). Ancak, kaynama ile ilgili veriler incelendiğinde her iki zaman diliminde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p=0,007). Çalış-ma sonucunda herhangi bir komplikasyon gözlenmemiştir. PRP'nin kedilerin uzun kemik kırıklarında erken dönemde iyileşmeyi hızlandırdığı ve topallık durumunu azalttığı; ancak klinik iyileşme sürecini değiştirmediği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, Kırık, Trombositten Zengin Plazma, İyileşme Hızı
Kedilerde diyafizer oblik tibia kırıklarının sirküler-semisirküler eksternal fiksasyon sistemleri ile stabilizasyonunun makaslama kuvveti üzerine etkilerinin biyomekanik karşılaştırılması
Kedilerde tibia kırıkları genellikle yüksekten düşme ve trafik kazası sonucu şekillenmektedir. Bu kırıkların sağaltımında intramedullar pin, plak, eksternal fiksasyon, kilitli çivileme, tie-in konfigürasyonu ve bu sağaltım seçeneklerinin kombinasyonu gibi çeşitli yöntemler tanımlanmıştır. Eksternal fiksasyon yöntemi, beşeri ve veteriner hekimlikte osteosentez, eklem stabilizasyonu ve anguler deformitelerin sağaltımında sıklıkla kullanılmaktadır. Bu yöntem diğer yöntemlere göre, konfigürasyonun çok yönlü montajının yapılabilmesi, açık kırıklarda etkin yara sağaltımına olanak sağlaması, uygulanan ekstremitedeki vasküler yapının az düzeyde hasar görmesi nedeniyle daha avantajlı sayılmaktadır. Bu yöntemin değişik kullanım şekilleri tanımlanmış olsa da sıklıkla linear, sirküler ve hibrit eksternal fiksasyon sistemleri kullanılmaktadır. Klasik ilizarov sistemi ile yapılan osteosentez operasyonlarından olumlu sonuçlar alındığı bildirilse de insan temelli biyomekanik analizler 30° den daha oblik kırıklarda klasik ilizarov sisteminin makaslama kuvvetini önlemede diğer yöntemlere göre yetersiz olduğunu ortaya koymuştur. Yapılan bu analizler sonucu 30° den daha oblik kırıklarda makaslama kuvvetini en iyi şekilde önleyebilmek için parallelogram yapıyı oluşturmak gerektiği bildirilmektedir. Bu tez çalışmasında, çalışmayla ilişkilendirilmeyen, farklı nedenlerle ex olan veya tıbbi gerekçelerle ötenazi yapılan 1-5 yaş aralığında, iskelet sisteminde metabolik bozukluğu olmayan, tibia kemiklerinde kırık veya çatlak bulunmayan, 3-6 kg aralığında 20 kediden alınan 40 adet tibia kemiğine 4 farklı eksternal fiksasyon konfigürasyonu yerleştirilerek biyomekanik testler uygulandı. Daha sonra tibia kemiklerinin koronal yüzeyine, kemik testeresi ile orta 1/3 diyafizer bölgeden 45° oblik osteotomi yapıldı. 4 gruptaki toplam 40 kemik, basınç kontrollü hidrolik pres cihazına vertikal olarak yerleştirildi ve sırasıyla 0 N, 5 N, 10 N, 20 N, 40 N, 60 N, 100 N ve 150 N aksiyal kompresyon uygulandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı, kedilerin 45° lik oblik tibia kırıklarında sirküler ve semisirküler eksternal fiksatör sistemleri ile yapılan stabilizasyonların, makaslama kuvvetini önleme derecelerini ve sistemlere eklenen parallelogram yapının makaslama kuvveti üzerine etkilerini biyomekanik olarak karşılaştırmaktır. Sonuç olarak bu çalışma, sirküler İlizarov halkalarının oluşturduğu konfigürasyonun, 135° semisirküler arkların oluşturduğu konfigürasyona göre makaslama kuvvetini daha iyi önlediğini ve sistemlere eklenen parallelogram yapının makaslama kuvvetini önlemede konfigürasyon stabilitesini arttırdığını ortaya çıkardı. Aynı zamanda parallelogram yapının konfigürasyonlara eklenmesinin oldukça pratik olması ve konfigürasyon dayanıklılığını arttırmasından dolayı tüm oblik kırıklarda uygulanabileceğini gösterdi.
Ayak ayak bileği travmalarında ultrasonografinin yeri
Amaç: Ayak-ayak bileği travmaları acil servis başvurularında önemli bir oran teşkil etmektedir. Tanıda kullanılan standart görüntüleme yöntemi X-ray görüntülemedir, ancak USG'nin uzun kemik fraktürlerinin tanısında gayet başarılı sonuçlar verdiği önceki yapılmış çalışmalarda belirtilmiştir. Bu çalışmanın amacı acil servise ayak-ayak bileği travması ile gelen hastalarda ayak-ayak bileği fraktürlerini tanımada USG'nin yeterliliğini değerlendirmektir. Bu sayede acil servislerde gereksiz direk grafi çekilmesinin önüne geçilebileceğini düşünmekteyiz. Materyal-Metod: 01.09.2016 - 01.12.2016 tarihleri arasında hastanemiz Acil Tıp Kliniğine ayak ayak bileği travması ile başvuran ve fraktür şüphesi olan 136 hasta çalışmamıza dahil edildi. Tek bir uygulayıcı doktor tarafından; hastalar, ayak-ayak bileği fraktürü (lateral malleol, medial malleol, metatars, kalkaneus, kuboid, kuneiform ve talus) açısından travmaya maruz kalan kemik yapı USG ile longitudinal ve transvers düzlemde değerlendirildi. Daha sonra hastalara ön-arka ayak ve ayak bileği grafisi ile gereken hastalara oblik ayak bileği grafisi çekildi. Bu grafiler tek bir Acil Tıp Uzmanı tarafından yorumlandı. Grafiyi yorumlayan araştırmacı USG sonuçlarını ve hastayı görmedi. Acil Tıp Uzmanı tarafından yorumlanan ayak ve ayak bileği grafisi altın standart tanı aracı olarak kabul edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, travmanın oluş mekanizması, lokalizasyonu gibi özellikleri çalışma formuna not edildi. USG ve direk grafi görüntüleri dijital ortamda kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 18 yaş üstü toplam 136 hasta dahil edildi. Hastalarımızın 80'i (%58.8) erkek, 56'sı (%41.2) kadındı. Yaş ortalaması 36'ydı. Hastalarımızın %55.8'ünde (n=76) sağ ayak travması görülürken, %44.1'inda (n=60) sol ayak travması görülmüştür. Hastalarımızın ayak-ayak bileği travmalarının oluş mekanizmaları sıklık sırasına göre; burkulma (%62.5), düşme (%27.2), çarpma (%7.3), sıkışma (%2.9) şeklindeydi. Hastalarımızın kırık bölgeleri incelendiğinde %53'ünde (n:33) metatars , %16'sında (n:10) lateral malleol , %8'inde (n:5) medial malleol, %6.4'ünde (n:4) kalkaneus, %4.8'inde (n:3) bimalleol, %1.6'sında (n=1) talus fraktürü saptanmıştır. X-Ray görüntüleme sonuçlarına göre 136 hastanın 62'sinde fraktür tespit edildi. USG ile bu fraktürlerin 60'ı görüntülenebildi. X-Ray görüntüleme sonucuna göre fraktür saptanmayan 74 olguda USG'de de fraktür saptanmadı. Bu bulgular ışığında ayak ayak bileği travmalarında kemik fraktürlerinin teşhisinde USG yönteminin sensitivite (duyarlılık) değeri %96.7; spesifite (seçicilik) değeri %100; pozitif prediktif değeri %100, negatif prediktif değeri ise %97.3 olarak saptandı. USG ile yanlış negatif sonuç veren iki vakada fraktür 5. metatars proksimal bölgesinde non deplase fraktürler idi. Sonuç: Acil servise ayak-ayak bileği travması ile başvuran hastalarda yaptığımız bu çalışmada; ayak-ayak bileği fraktürlerinin tanısında USG ile direk grafi karşılaştırıldığında; USG'nin sensitivitesi (duyarlılık) %96.7, spesifitesi (seçicilik) %100, pozitif prediktif değeri %100, negatif prediktif değeri %97.3 olarak saptanmıştır. Bu bulgular göz önüne alındığında; tekrarlanabilir olması, iyonize radyasyon içermemesi, taşınabilir olması, gebelerde ve çocuklarda güvenle kullanılabilir olması gibi avantajları göz önüne alındığında USG'nin ayak-ayak bileği fraktürlerinin tanısında etkin ve güvenilir bir şekilde acil servislerde kullanılabileceğini ve gereksiz grafi çekilmesinin önüne geçebileceğini düşünmekteyiz.
Neostigmin ve sugammadeks'in kalça kırığı cerrahisine giden geriatrik hastalardaki postoperatif erken dönem kognitif fonksiyonlar üzerindeki etkilerinin kırılganlık durumuna göre karşılaştırılması
Genel anestezi uygulanan hastalarda kullanılan kas gevşetici ajanların etkisini tersine çevirmek için kolinesteraz inhibitörü olan neostigmin veya sugammadeks kullanılmaktadır. Sugammadeksin bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkisi net değildir. Artan yaşlı nüfusu ile kırılganlık geriatrik bir sorun olarak daha sık karşımıza çıkmaktadır. Klinik olarak sugammadeks ile sağlanan daha iyi ve hızlı derlenmenin; sugammadeksin cerrahi ile bozulan KBB'inden geçerek SSS'inde gösterdiği düşünülen etkinin yanısıra, ACh kullanım artışı ile sağladığı nöronal iletimden olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca siklodekstrinlerin inflamatuar molekül oluşumunu inhibe ederek nöral koruma sağlayabileceği, kas iğciklerinin gerilim reseptörlerinin kortikal alanlarda etki eden sonlanmalar olabileceği ve sağlamış olduğu kas aktivasyonu ile uyanıklık merkezlerinde serebral stimülasyon yapabileceği varsayılan etki mekanizmaları arasındadır. Tüm bu varsayımlardan yola çıkarak kurmuş olduğumuz hipotezimiz sugammadeksin kalça kırığı cerrahisine giden geriyatrik hastalarda postoperatif erken dönem kognitif fonksiyonlar üzerinde olumlu bir etkisi olabileceği ve bu etkide kırılganlığın rolü olabileceği yönündeydi. Çalışmamızda literatürde ilk olarak neostigmin ile sugammadeksin kalça kırığı cerrahisine giden 65 yaş üzeri hastalarda postoperatif erken dönem bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkilerini kırılganlık durumuna göre karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmaya 65 yaş üzeri genel anestezi altında kalça kırığı cerrahisi geçirecek hastalar dahil edilmiştir. Her hasta operasyondan önce yerinde ziyaret edilerek klinik kırılganlık skoru saptandı. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı ve eğitim durumuna göre standartize veya eğitimsizler için mini mental testi yapıldı. MMT sonuçları 17 puan altında olanlar ve 23 puan altında olup yapılan CAM testi pozitif çıkanlar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların; adı-soyadı, protokol numarası, yaş, cinsiyet, boy, kilo, BKİ, ek hastalık, ASA skoru, uygulanacak anestezik ilaçlar ve ek analjezik ihtiyacı araştırma takip formuna kaydedildi. Operasyon sonunda TOF eşliğinde hastalara reversal olarak neostigmin ya da sugammadeks uygulandı. Sonrasında ise postoperatif 1., 6., 12., 24., ve 48. saatlerde mini mental testler tekrarlandı ve tüm vakalara CAM uygulandı. Bulguları değerlendirdiğimizde; her iki grupta da postoperatif 1., 6. ve 12. saatlerde bilişsel fonksiyonlarda anlamlı bir azalma saptanmış ancak postoperatif 24. ve 48. saatlerdeki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. CAM pozitif olup POD tanısı konulan hastalar arasında da her iki grup arasında fark saptanmamıştır. Kırılganlığı olan hastaların tüm vakitlerdeki bilişsel fonksiyonlarında anlamlı bir azalma varken kırılgan olmayanlarda bu azalma sadece postoperatif 1. saatte anlamlı bulunmuştur. Sugammadeks ile kırılgan hastalarda neostigmine göre daha iyi bir bilişsel fonksiyon gösterilememiştir. Anahtar Sözcükler: Bilişsel Fonksiyon, Kırılganlık, Neostigmin, Sugammadeks
Kemik kırık ve çıkıklarının adli tıp açısından değerlendirilmesi
Giriş: Adli travmatoloji alanında kemik kırıkları sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kemik kırıklarının değerlendirilmesi TCK'nın ilgili maddelerinde ceza artırıcı unsur olarak önem taşımaktadır. Ülkemizde iskelet sistemi travmalarını değerlendiren adli travmatoloji çalışmasına çok fazla rastlanmamaktadır. Bu çalışmada hem anatomik hem de etiyolojik değerlendirmelere yer verilmiş olup olgulara ilişkin demografik bilgiler de bu çerçevede ayrıca değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Adli Tıp Anabilim Dalımızca 01.01.2016-31.12.2018 tarihleri arasında rapor düzenlenen tüm olgular retrospektif olarak incelenerek, yaralanma sonucu kemik kırık veya çıkığı meydana gelmiş 606 olgu çalışmamıza dahil edilmiştir. Bulgular: Olguların; ortalama yaşı 32.71 olup, %52.5'inin (n=318) 18-39 yaş arasında olduğu, %80.2'sinin (n=486) erkek olduğu, olay türleri arasında en sık trafik kazası (%59.9, n=363) sonrası başvuru yapıldığı, en sık %34.5 (n=209) ile alt ekstremitede kırık oluştuğu, bunu %26.6 (n=161) ile üst ekstremite kırıklarının takip ettiği, %27.9'unda (n=169) hayati tehlike, %12.7'sinde (n=77) merkezi sinir sistemi yaralanması oluştuğu, tüm olgular için ortalama kemik kırık sayısının 2.40 olduğu (min=1, maks=18), ortalama kırık ağırlık derecesinin 3.54 (min=1, maks=6) olduğu görüldü. Sonuç: Olguların yarısından fazlasının hayatın aktif çalışma döneminde yer alması, dörtte birinden fazlasında hayati tehlike oluşması, ortalama kırık ağırlık düzeyinin yüksekliği, kemik kırıklarının önemini ortaya koymakta, etiyolojiye ilişkin bulgular ışığında gerekli önleyici tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir. Anahtar kelimeler: adli travmatoloji, kemik kırıkları, iskelet sistemi travmaları.
Ateşli silah yaralanmalarına bağlı açık kırıklarda intramedüller çivilemenin sonuçları
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı ateşli silah yaralanması sonrası gelişen femur, tibia ve humerus gibi uzun kemik kırıklarında erken dönemde intramedüller çivi ile yapılan tespitin kaynama üzerindeki etkisini ve gelişen komplikasyonları belirleyip bunları alternatif yöntemlerle karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2008-2020 yılları arasında ateşli silah yaralanması sonrası açık kırık meydana gelmiş ve tarafımıza başvurup tek seansta intramedüller çivi ile tespit uygulanan ve takiplerine devam etmiş 89 hasta değerlendirildi. 89 büyük kemik kırığının 48'u femur, 34'ü tiba ve 7'si humerus diafiz kırığından oluşmaktaydı. Bu hastaları kaynama zamanı, kaynamama ve enfeksiyon gelişimi açısından incelendi. Bulgular: Değerlendirmeye alınan 48 femur kırığı vakasından 5'inde enfeksiyon meydana geldi, bu hastaların 2 tanesinde osteomyelit gelişti. Ortalama kaynama süresi 19 haftaydı. Üç hastada kaynamama, 6 hastada ise kaynama gecikmesi görüldü.34 tibia açık kırığı vakası içinde 6 vakada değişik derecelerde enfeksiyon görüldü, bunların 1 tanesinde osteomyelit gelişti. ortalama kaynama süresi 22 haftaydı. Üç vakada kaynamama, 5 vakada ise gecikmiş kaynama gözlendi. Yedi humerus açık kırığı vakası mevcuttu. ortalama kaynama süresi 10.1 haftaydı. Bir hastamızda yüzeyel enfeksiyon gelişti. Hiçbir vakada kaynamama ya da kaynama gecikmesi gözlenmedi. Sonuç: Ateşli silah yaralanmalarına bağlı büyük kemik açık diafiz kırıklarında, ilk seansta debridman ve eksternal fiksasyonla geçici tespitin ardından yumuşak doku iyileşmesi sonrası kalıcı intramedüller çivi uygulaması genel kabul görmüş bir metoddur. Biz seçili vakalarda antibiyotik profilaksisi ve özenli bir debridmanla birlikte ilk seansta intramedüller çivi ile internal tespitin uygulanabileceği kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Ateşli silah yaralanması, açık kırık, intramedüller çivi, internal fiksasyon
Talus kırıklarında cerrahi tedavi sonuçlarımız
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı, hala ayak bileği ve ayağın tedavisi en zorlu travmaları arasında olan talus kırıklarında kliniğimizde uygulanan cerrahi tedavinin klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını anketlerle ve görüntüleme yöntemleri ile ölçmektir. Gereç ve Yöntem: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Sökmen Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğimizde ocak 2011 – haziran 2021 tarihleri arasında talus kırığı nedeniyle opere edilen 18 yaş üstü 32 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların fonksiyonel, klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirilerek çalışmamız gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Değerlendirmeye alınan 32 talus kırığının 17'sinde (%53,12) komplikasyon gelişti. En sık rastlanan iki komplikasyon artroz n=10 (% 31,25) ve avasküler nekrozdur n=6 (% 18,75 ). Komplikasyonlar en sık talus gövde kırıklarında gözlenmiştir. Hastaların ayak fonksiyonelliğini değerlendirmek için uyguladığımız AOFAS testinin ortalaması 80,31 ± 16,37 idi. AFI indeksine göre ise hastalarımızın toplam indeksi 26,13 ± 19,67 idi. Sonuç: Talus kırığı sonrası kliniğimizde opere edilen hastalarımızın sonuçları hem klinik, hem fonksiyonel, hem radyografik olarak memnun edicidir. Anahtar kelimeler: talus kırığı, komplikasyon, cerrahi tedavi