Diagnostic tests
198 theses under this subject heading
Anestezistler arasında zor hava yolunun tespitinde kullanılan testlerin bilinirliğinin araştırılması
Bu çalışma, Türkiye'deki anesteziyoloji ve reanimasyon kliniklerinde görev yapan anestezistler arasında zor hava yolunun tespitinde kullanılan testlerin bilinirliğini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, 20.05.2024 tarihli etik kurul onayıyla 909 anestezistin katılımıyla yürütülmüştür. Katılımcıların demografik verileri, zor hava yolu değerlendirme testlerine ilişkin bilgi ve deneyimleri, kullandıkları skalalar ve zor hava yolu yönetiminde tercih ettikleri yöntemler çevrimiçi anket aracılığıyla toplanmıştır. Bulgulara göre tüm unvan gruplarında Mallampati ve Cormack–Lehane sınıflamaları en yaygın bilinen ve kullanılan testlerdir. Öğretim üyeleri, LEMON, Wilson risk sınıflaması ve diğer kompleks değerlendirme sistemlerine asistan ve uzmanlara göre daha aşinadır. Çalışma, ülkemizde anestezistler arasında zor hava yolu değerlendirme testlerinin genel olarak bilindiğini ancak bazı özel skala ve sistemlerin kullanımının sınırlı kaldığını göstermektedir. Bulgular, eğitim ve klinik uygulamalarda standardizasyonun önemini vurgulamaktadır. Anahtar kelimeler: zor hava yolu, anesteziyoloji, Mallampati, Cormack-Lehane, LEMON, havayolu yönetimi.
Aile hekimliği polikliniğine başvuran 50-70 yaş arası hastalardan gaitada gizli kan testi pozitifliği olanlarda malignite saptanma oranları
Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser, her iki cinsiyette de tüm kanserler arasında sık görülen ve tarama sayesinde mortalite ve morbiditesinde azalma sağlanan bir kanser türüdür. Çalışmamızda Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran hastalarda periyodik sağlık muayenesi kapsamında gaitada gizli kan testi pozitifliklerinde kolorektal kanser görülme sıklığını ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniği'ne sağlık kontrolü için başvuran 50-70 yaş arasındaki 119 kişi araştırmaya dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veriler, kolorektal kanser risk faktörleri ve kolorektal kanserde sık görülen semptomların sorgulandığı bir anket uygulandı. Hastaların hemogram, gaitada gizli kan testi, kolonoskopi sonuçlarıyla ve işlem sırasında biyopsi alınan hastaların patoloji sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 119 kişinin 62'si (%52,1) kadın, 57'si (%47,9) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 61,0 ± 7,6 yaş idi. Tüm katılımcılardan 65 kişinin (%54,6) gaitada gizli kan testi pozitif saptandı. Araştırmaya katılanlardan 5 kişiye (%4,2) kolorektal kanser tanısı konuldu. Kolorektal kanser tanısı konan 5 kişinin (%100) gaitada gizli kan testi pozitif olup, gaitada gizli kan testi pozitif çıkan tüm hastalardaki malignite saptanma oranı, araştırmamızda %7,7 (n=5) olarak bulundu. Sonuç: Araştırmamızda gaitada gizli kan testi pozitifliği ve kolorektal kanser tanısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Kolay uygulanabilirlik ve maliyet etkinliği avantajları olan gaitada gizli kan testi, 50-70 yaş arasındaki kişilerin kolorektal kanser taramasında yararlıdır.
Nazal polipozise bağlı kronik nazal obstrüksiyon egzersiz kapasitesi üzerinde etkili mi?
AMAÇ: Bilateral nazal polipler hastada kronik nazal obstrüksiyona neden olmakta bu da hastaların yaşam kalitesini etkilemektedir. Bu yaşam kalitesi çeşitli yaşam kalite ölçekleri ile değerlendirilebilmekte olup bu ölçekler subjektiftir. Biz çalışmamızda subjektif bir yaşam kalite ölçeği olan Sino-nazal Outcome Test 22'nin yanında objektif altı dakika yürüme testini kullanarak nazal polipozisin neden olduğu kronik obstrüksiyonun hastaların egzersiz kapasitesi üzerindeki etkisini, aynı zamanda akut bir obstrüksiyonun egzersiz kapasitesi üzerindeki etkisini inceledik. Çalışmamızda altı dakika yürüme testinin bir objektif yaşam kalite ölçeği olarak kullanılıp kullanılamayacağını göstermeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya kliniğimizde endoskopik sinüs cerrahisi yapılmış 15 erkek 11 kadın hasta dahil edildi. 15 erkek 11 kadın sinonazal hastalığı bulunmayan kontrol grubu oluşturuldu. Hasta gruba preoperatif ve postoperatif 1. ve 3. aylarda Sino-nazal Outcome Test 22 anketi ve altı dakika yürüme testi uygulanıp sonuçları kaydedildi. Kontrol grubuna ise burun açık ve burun tıkalı olmak üzere altı dakika yürüme testi yapılarak sonuçları kaydedildi. BULGULAR: Hastaların preoperatif ve postoperatif 1. ay sonuçları kıyaslandığında altı dakika yürüme testi yürüme miktarı istatistiksel anlamlı olarak artmış olarak gözlendi. Aynı zamanda preoperatif ve postoperatif 3. ayda da yürüme miktarı istatistiksel anlamlı olarak artmıştı. Akut obstrüksiyon yaratılan kontrol grubunda burnu açıkken hastalar burnu tıkalıya göre istatistiksel anlamlı olarak daha fazla miktarda yürüdüler. SONUÇ: Nazal polipozisin neden olduğu kronik nazal obstrüksiyon altı dakika yürüme testi yürüme mesafesi yani egzersiz kapasitesi üzerinde etkilidir. Ve bu etki cerrahi sonrası 1. ve 3. Ayda azalmakta ve hastaların yürüme mesafesi artmaktadır. Biz altı dakika yürüme testinin nazal polipozis hastalarında bir yaşam kalite ölçeği olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Nazal Polip, Yaşam Kalite Ölçekleri, 6 Dakika Yürüme Testi
30-70 yaş arası bireylerin birinci basamak sağlık hizmetleri kullanımı ile kanser tarama testleri hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kanser hem dünyada hem de ülkemizde ikinci en sık ölüm nedeni olup morbidite ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Ülkemizde ulusal kanser tarama programlarının uygulanmaya başlaması ile birinci basamak sağlık hizmetlerinin kanser taramalarındaki rolü büyük önem kazanmıştır. Çalışmamızın amacı, Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 30-70 yaş arası bireylerin birinci basamak sağlık hizmetlerini kullanım durumu ile ulusal kanser tarama programında mevcut olan rahim ağzı, kolorektal ve meme kanseri hakkındaki bilgilerini, tutumlarını ve tarama kriterlerine uyan kişilerin davranışlarını değerlendirmek ve hastalarımızda kanser taramaları ile ilgili farkındalık oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Haziran-Ekim 2021 tarihleri arasında üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniği'ne herhangi bir sebeple başvuran, 30-70 yaş arasındaki 215 kişi dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veriler, birinci basamak sağlık hizmetleri kullanım durumu ve kanser tarama testleri hakkında bilgi, tutum ve tarama kriterlerine uyan kişilerin davranışlarını değerlendirmek amacıyla oluşturulmuş anket formu yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulandı. Verilerin analizi SPSS (IBM SPSS Statistics 24) adlı paket program kullanılarak yapıldı. İki nitel değişkenin birbiriyle ilişkisinin değerlendirilmesinde "Fisher-Exact" veya"Pearson-χ2" çapraz tablolarından yararlanıldı. p<0,05 olduğu durumlar istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 215 kişinin 112'si (%52,1) kadın, 103'ü (%47,9) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 46,61±9,25 idi. Katılımcıların %85,1'inin evli, %61,9'unun lise/üniversite mezunu olduğu ve %60,5'inin çalıştığı, %86,0'sının il merkezinde yaşadığı belirlendi. %70,2'sinin kronik hastalığı olmadığı, %95,8'inin kanser tanısı olmadığı, %50,7'sinin ailesinde kanser tanısı olmadığı belirlendi. Katılımcıların tamamının aile hekimliğine kayıtlı olduğu ve %94,4'ünün aile hekimini bildiği/tanıdığı, %70,2'sinin düzenli aile hekimine gittiği belirlendi. Kadınlarda HPV DNA/smear testinin bilinme oranı %87,5, kendi kendine meme muayenesinin %91,1, mamografinin %98,2, tüm katılımcılarda gaitada gizli kan testinin bilinme oranı %54,4, kolonoskopinin %84,2 olarak bulundu. Tarama testi için yaşı ve cinsiyeti uygun olan kişilerin tarama testlerini yaptırma oranları da HPV DNA/smear testi için %63,4, KKMM için %75,9, KMM için %47,3, mamografi için %51,2, gaitada gizli kan testi için %29,5, kolonoskopi için %14,1 olarak bulundu. Tarama testlerini bilme oranlarının yaptırma oranlarından yüksek olduğu görüldü. HPV DNA/Smear testi yaptıranların ağırlıklı olarak 40-49 yaş grubunda olduğu, HPV DNA/Smear testi yaptırmayanların ise ağırlıklı olarak 30-39 yaş grubunda olduğu görüldü. Bekar olanların ağırlıklı olarak HPV DNA/Smear testi yaptırmadığı belirlendi. 40-49 yaş grubunda olanların ağırlıklı olarak mamografi çekilmediği, 50-70 yaş grubunda olanların ise ağırlıklı olarak mamografi çekildiği görüldü. Lise/üniversite mezunu olanların, beyaz yakalı meslek grubunda olanların ve >8000 TL gelir düzeyinde olanların ağırlıklı olarak gaitada gizli kan testi bilgisi olduğu, ilköğretim mezunu olanların, mavi yakalı meslek grubunda olanların ve ≤4000 TL gelir düzeyinde olanların ağırlıklı olarak gaitada gizli kan testi bilgisi olmadığı belirlendi. Kolonoskopi bilgisi olanların ağırlıklı olarak beyaz yakalı meslek grubunda ve >8000 TL geliri olduğu belirlendi. Kanser tarama testlerini yaptırmama veya düzensiz yaptırma nedenleri olarak da ilk sırada "herhangi bir şikayetim olmadığı için", ikinci sırada da "kanser tarama testi yaptırmam önerilmediği için" yer alıyordu. HPV DNA/smear testi, mamografi, gaitada gizli kan testi veya kolonoskopi önerilen kişilerin ağırlıklı olarak önerilen testlerini yaptırdığı görüldü (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda katılımcılardaki kanser tarama programlarının farkındalığının ve kanser tarama testlerini yaptırma oranlarının henüz istenen düzeylerde olmadığını gördük. Kanser taramaları ile ilgili halka eğitim vermede, farkındalık oluşturmada ve kanser tarama testlerini yapma veya yapılması için yönlendirme konusunda birinci basamakta çalışan hekimlere önemli görevler düşmektedir. Anahtar Kelimeler: Kanser taramaları, Aile Hekimliği, Ulusal Kanser Tarama Programı
Üç metre geri yürüme testinin serebral palsi'li (SP) çocuklarda uygulanabilirliği ve güvenirliğinin incelenmesi
Çalışmamızın amacı Üç Metre Geri Yürüme Testi (3MGYT)'nin Serebral Palsi (SP)'li çocuklarda uygulanabilirliği ve güvenirliğinin incelenmesidir. Çalışmaya yaş ortalamaları 12.34±3.78 olan, GMFCS 1 ve 2 düzeyindeki 55 SP'li çocuk ve 30 kontrol grubu (37 erkek/18 kız) dahil edildi. 3MGYT'nin güvenirliği için GMFCS seviyelerine göre Intraclass Correlation Coefficient (ICC) kullanıldı. MDC tahminleri, temel veriler kullanılarak hesaplandı. 3MGYT'nin geçerliği, Yukarı Aşağı Merdiven İnip Çıkma Testi (YAMİÇT), Pediatrik Berg Denge Ölçeği (PBDÖ), Süreli Kalk Yürü Testi (SKYT), Fonksiyonel Uzana Testi (FUT), Dört Kare Adım Testi (DKAT) arasındaki korelasyon değerlendirildi. 3 MGYT'in değerlendirici içi ve değerlendiriciler arası güvenilirliği GMFCS seviye 1'de (Intra-rater ICC=0,981-0,987, inter-rater ICC=0,982-0,993) ve GMFCS seviye 2'de (Intra-rater ICC=0,927-0,933, inter-rater ICC=0,954-0,968) mükemmel bulundu. GMFSC 1 için değerlendiriciler içi MDC değerleri 1,17-1,22 sn idi. GMFSC 2 için 1,40-1,42 sn idi. GMFCS 1 için değerlendiriciler arası MDC değerleri ise 1,00-1,28 sn, GMFSC 2 için MDC değerleri ise 1,08-1,22 sn bulundu. GMFCS 1'de 3MGYT'nin 3MGYT ile PBDÖ, SKYT, FSST arasında çok güçlü korelasyon bulundu. GMFCS 2'de, 3MGYT ile YAMİÇT arasında orta, PBDÖ arasında güçlü, SKYT arasında orta, DKAT arasında güçlü korelasyonla istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). 3MGYT, SP'li çocuklarda uygulanabilir, geçerli ve güvenilir bulundu. 3MGYT, kolay ve ekipman içermemesi açısından SP'li bireylerde dinamik dengenin, fonksiyonel mobilitenin ve düşmenin değerlendirilmesinde klinikte kullanılabilir bir testtir.
Engelli çocuklar ile engelli olmayan çocukların annelerinin fiziksel aktivite düzeyi ve fonksiyonel kapasitelerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, engelli çocuğu olmayan annelerin, zihinsel engelli çocuğu olan annelerin ve fiziksel engelli çocuğu olan annelerin fiziksel aktivite, fonksiyonel kapasite ve depresyon düzeylerini değerlendirmek amaçlandı. Bu araştırma Ocak 2020-Kasım 2021 tarihleri arasında yürütüldü. Araştırmaya Gaziantep ilinde yaşayan engelli çocuğu olmayan 35 anne, zihinsel engelli çocuğu olan 35 anne ve fiziksel engelli çocuğu olan 35 anne olmak üzere toplam 105 kadın dahil edildi. Gönüllülerin yaşları 23-59 yıl arasında değişmekteydi. Sosyodemografik veriler kaydedildi. Araştırmaya katılan annelerin fiziksel aktivite düzeyleri Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi- Kısa Form (IPAQ); fonksiyonel kapasiteleri 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT); depresyon düzeyleri Beck Depresyon Envanteri (BDE) ile değerlendirildi. Verilerin analizi için IBM SPSS Statistics 24.0 paket programı kullanıldı. Yapılan analizler sonucunda; engelli çocuğu olmayan anneler ile zihinsel engelli çocuğu olan anneler ve fiziksel engelli çocuğu olan anneler IPAQ toplam MET değerleri yönünden benzerdi (p>0.05). 6DYT yürüme mesafeleri yönünden gruplar arasında anlamlı farklılık bulunamadı (p>0.05). BDE toplam puanları karşılaştırıldığında; engelli olmayan çocuğa sahip annelerin depresyon puanları, Fiziksel veya zihinsel engelli çocuğu olan annelerden anlamlı düzeyde daha düşüktü(p<0.05). Sonuç olarak; fiziksel veya zihinsel engelli çocuk annelerinin depresyona düzeyleri yüksektir. Engelli çocuk annelerinin fiziksel aktivite, fonksiyonel kapasite ve depresyon düzeylerini değerlendiren daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Engelli Çocuk Annesi; Fiziksel Aktivite Düzeyi; 6 Dakika Yürüme Testi; Depresyon.
Çocuk genetik hastalıkları polikliniğine son 10 yılda boy kısalığı öntanısı ile başvuran hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri
Boy kısalığı, aynı cinsiyet, aynı kronolojik yaş ve ideal olarak aynı ırk-etnik gruptan çocuklar için ortalamanın 2 standart sapma (SS) veya daha fazla altında olanlara uygulanan bir terimdir. Boy kısalığı normalin bir varyantı olabileceği gibi, genetik, endokrinolojik veya sistemik hastalıkların sonucunda da olabilir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Genetik Hastalıkları Polikliniği'ne Ocak 2012 - Ocak 2022 tarihleri arasında boy kısalığı şikayeti ile yönlendirilen 740 hastanın prenatal, natal, postnatal, medikal ve cerrahi tedavi öyküleri, demografik özellikleri ve klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları retrospektif şekilde değerlendirilmiştir. Bu hastaların ilk değerlendirilmesinden sonra 565 hastanın boyunun -2 SSS altında olduğu görülmüştür. Bu hastalardan 263'ünün (%46,5) boyunun -3 SSS altında, 302'sinin (%53,5) ise -2 SSS ile -3 SSS arasında olduğu saptanmıştır. Boyu -2 SSS'nın altında olan 565 hastanın %64'ünün (n=361) kız ve %36'sının (n=204) erkek olduğu ve başvuru yaşı ortalamasının 104±57ay (8 yıl 8 ay ± 4 yıl 9 ay) olduğu saptanmıştır. Ortalama başvuru yaşı kızlarda 9,07±4,39 yıl, erkeklerde 7,65±5,28 yıl olup aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,001). Anne-baba arasındaki akrabalık hastaların %29,3'ünde (n=166 hasta) olup, bu oran Türkiye ortalamasının üzerindedir. Hastaların %33,4'ünde (n=189) ailede boy kısalığı öyküsü olduğu ve bu hastalardaki anne-baba arasındaki akraba evliliği oranının çalışmanın ortalamasına göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek (%42,9) olduğu saptanmıştır. Boy kısalığı olan hastaların 508'inde (%89,9) en az bir minör dismorfik bulgu, 376 (%66,5) hastada üç ve daha fazla minör dismorfik bulgu saptanmıştır. Tanısal dağılımda en büyük grubu primer büyüme bozuklularının (n=277, %49) oluşturduğu, sekonder büyüme bozuklukları grubunda 135 (%23,9), idiyopatik boy kısalığı grubunda ise 56 (%9,9) hasta olduğu, 97 (%17,2) hastada tanı koyulamadığı saptanmıştır. Genetik testlerin hastaların %76,8'inde (n=434) yapıldığı ve bu hastaların %35,3'ünün (n=153) genetik testlerle tanı aldığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Boy kısalığı, çocuk genetik, dismorfik bulgu, genetik test
Specifying the boundaries of gray zone in diagnostic tests with information criteria
The decision-making process in medicine is a crucial subject due to the classification of subjects as healthy or diseased. Mostly, it concludes with binary outcomes, such as whether the person has a condition or not. The various information from subjects is taken, such as the complaints, family history, symptoms, or laboratory tests (known as diagnostic tests) to rule-in or rule-out the disease. Due to their advantages such as being cost-effective or rapid, even if some diagnostic tests cannot perfectly discriminate subjects they are commonly used in clinics. One method for assessing quantitative diagnostic tests to diagnose subjects is to specify an optimal cut-off point. Yet, this may cause issues on quantitative diagnostic tests with a single cut-off value as the distributions of diseased and healthy subjects overlap. Forcing the subjects in this overlapped area one of the classes causes the false negative or false positive rates. To deal with this issue, there are some approaches called a gray zone or middle inconclusive area in which subjects are classified diseased, non-diseased, and neither diseased nor non-diseased. In this thesis, we aim to propose a new solution to find the boundaries of the gray zone based on the information theory approach. We intend to compare and evaluate the performance of this proposed solution against existing methods ("grey zone" and "uncertain interval" approaches). The proposed algorithm was based on joint entropy. In the simulation scenarios, we considered effect size, sample size, the homogeneity of variance and prevalence of the disease. To compare the results of the proposed methods with existing algorithms, the length of the gray zone was examined under the condition of fixed area under the receiver operating curve in out of the gray zone. In simulations, the suggested approach mostly produced the lowest gray zone length with equal variances. In some simulation scenarios, it outperformed for unequal variances. However, it has the benefit that the suggested algorithm has no previous knowledge.
Hafif ve orta şiddetli karpal tünel sendromu olan hastalarda invazif ve invazif olmayan elektrodiagnostik testler ile performansa dayalı ve hasta bildirimli sonuç ölçümleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Çalışmanın amacı hafif ve orta seviye Karpal Tünel Sendromu (KTS) tanılı bireylerin invazif ve invazif olmayan elektrodiyagnostik test sonuçlarını karşılaştırmak, performansa dayalı ve hasta bildirimli sonuç ölçümleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktı. Çalışmaya hafif (n=20) ve orta (n=21) seviye KTS tanısı alan 41 birey dâhil edildi. İnvazif olmayan elektrodiagnostik yöntemler arasında reobaz, kronaksi ve Kuvvet Zaman Eğrisi yer almaktaydı. Kuvvet Zaman Eğrisi çizmek için 0-1000 ms arasında yer alan 21 uyarı süresi kullanıldı. Bireylerin motor fonksiyonu (kas kuvveti, standart kavrama kuvveti ve çimdikleyici kuvvetler), duyu fonksiyonu (ağrı, parestezi, eklem pozisyon hissi, vibrasyon, statik ve dinamik iki nokta ayırımı, hafif dokunma hissi, fonksiyonel duyu, soğuk intoleransı), el becerisi, fonksiyonel düzeyi ve yaşam kalitesi değerlendirildi. İnvazif elektrodiagnostik test sonucu olarak hastaların elektromiyografi raporunda yer alan duyu iletim hızı ve distal motor latans değerleri kullanıldı. ROC analizi ile eğri altında kalan alan (AUC), 0-10 msn (AUC0-10) ve 0-1000 msn (AUC0-1000) aralıklarında hesaplanarak hafif ve orta seviyeyi ayırt etmek için kullanılabilecek kesme değerler elde edilmiştir. Kesme puanlar AUC0-10 için 96; AUC0-1000 için duyarlılığı %76, seçiciliği %50 ile 132 olarak hesaplanmıştır. Orta seviye KTS tanılı bireylerin kronaksi, AUC ve eklem pozisyon hissi, hafif seviye KTS tanılı bireylere göre daha fazla etkilenmiştir (p<0,05). Hafif KTS grubunda invazif olmayan elektrodiagnostik testler ile üçlü kavrama, pozisyon hissi, hafif dokunma; Orta KTS grubunda ise hafif dokunma, dinamik iki nokta diskriminasyonu (r=-0.521), fonksiyonel duyu ve el becerisi (r=-0.534) ile orta düzeyde ilişkili bulunmuştur. Tüm bireylerde kronaksi değerleri ile distal motor latansları arasında orta düzeyde bir ilişki olduğu kaydedilmiştir (r=0.433, p=0,007). İnvazif olmayan elektrodiagnostik testler, motor ve duyu fonksiyonu ile ilişkili bulunmuştur. Bu testler, kliniklerde sinir ekstabilite özelliklerini belirleyerek hafif ve orta seviye KTS'li bireyleri ayırt etmede kullanılabilir.
Kronik inmeli bireylerde denge değerlendirmeleri için kullanılan yöntemlerin yüz yüze, senkron ve asenkron kullanımının karşılaştırılması
Çalışma, kronik inmeli bireylerde Berg Denge Ölçeği (BDÖ) ve Tinetti Denge Testinin (TDT), senkron ve asenkron olarak uygulanmasının güvenirliği ve geçerliğini incelemek amacıyla yapıldı. Çalışmaya yaşları 30-77 yaş aralığında 12 kadın ve 24 erkek olmak üzere 36 kronik inmeli birey dahil edildi. Tüm bireyler yüz yüze, senkron tele-değerlendirme ve asenkron tele-değerlendirme olmak üzere 3 farklı yöntemle değerlendirildi. Yüz yüze değerlendirme 1. değerlendirici tarafından klinik ortamda gerçekleştirildi. Yüz yüze değerlendirmede bireylerin sosyodemografik bilgileri, inme hastalığı ile ilgili bilgileri, denge, fonksiyonel ve klinik durumlarına ait değerlendirmeler yapıldı. Asenkron ve senkron tele-değerlendirmeler, 1. ve 2. değerlendirici tarafından gerçekleştirildi. Asenkron ve senkron tele-değerlendirmelerde bireyler sadece BDÖ ve TDT ile değerlendirildi. Güvenirlik iç tutarlılık, değerlendirici içi ve değerlendiriciler arası güvenirlik ile araştırıldı. Değerlendirici güvenirliği için 18 bireyin hem senkron video kayıtları hem de asenkron video kayıtları 10 gün sonra 2 değerlendirici tarafından değerlendirildi. Geçerlilik ise birleşim geçerliği ve eşzaman geçerliği ile incelendi. Birleşim geçerliğinin incelenmesinde Motor Değerlendirme Ölçeği (MDÖ), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), Brunnstrom alt ve üst ekstremite iyileşme evreleri kullanıldı. Eşzaman geçerliği ise BDÖ, TDT, mediolateral salınım (MLS), anteroposterior salınım (APS) ve salınım hızı ile ilişki incelenerek araştırıldı. Çalışmamız sonucunda; her iki tele-değerlendirme yöntemi için BDÖ ve TDT'nin iç tutarlılığının (Cronbach a=0,930 ile 0,970 arası), değerlendirici içi güvenirliğinin (ICC=0, 970 ile 0,990 arası) ve değerlendiriciler arası güvenirliğinin (ICC=0, 970 ile 0,990 arası) mükemmel derecede olduğu tespit edildi. Yapı geçerlik analizinde ise her iki tele-değerlendirme yöntemi için de BDÖ' nün iki faktörlü bir yapısının olduğu görüldü. TDT'nin ise tek faktörlü yapıya sahip olduğu belirlendi. BDÖ ve TDT'nin senkron ve asenkron tele-değerlendirilmesinin birleşim geçerliği incelendiğinde; MDÖ puanı, alt ekstremite Brunnstrom seviyeleri ile mükemmel düzeyde pozitif yönde, üst ekstremite Brunnstrom düzeyi ile ise BDÖ'nün mükemmel, TDT'nin iyi düzeyde korelasyonları olduğu saptandı (p<0,05). HADÖ puanıyla ise önemsiz düzeyde negatif korelasyon saptandı. Her iki tele-değerlendirme yönteminin eşzaman geçerliği için yapılan analizlerde; BDÖ ve TDT'nin, yüz yüze yapılan BDÖ ve TDT ile pozitif yönde mükemmel düzeyde, MLS, APS ve salınım hızı ile ise negatif yönde orta düzeyde ilişkili bulundu. Çalışmamız sonucunda; BDÖ ve TDT'nin senkron ve asenkron tele-değerlendirme yöntemlerinde geçerli ve güvenilir olduğu tespit edildi.
Obstruktif uyku apne sendromunda CPAP tedavisinin pulmoner fonksiyon, anksiyete/depresyon ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS), yaygın olarak gündüz aşırı uyku hali ve nörofizyolojik fonksiyon bozukluğu ile ilişkili bir durumdur ve kardiyovasküler ve serebrovasküler morbidite ve mortaliteyi arttırır. Sürekli hava yolu basınç (CPAP) tedavisi, OUAS'ın ana tedavisidir; uyku sırasında üst solunum yolu kollapsını durdurur ve uyku bölünmesi ile gündüz uykuya meyili azaltarak yaşam kalitesini iyileştirir. Egzersiz kısıtlılığı daha önce yapılmış çalışmalarda 6 dakika yürüme testi (6DYT), ile değerlendirilmiş ve apne hipopne indeksi (AHİ), vücut kitle indeksi (VKİ), kadın cinsiyet, hipertansiyon (HT), düşük FVC değerleri ile ilişkili bulunmuştur. CPAP tedavisinin bu parametrelere etkisi ile ilgili az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda; OUAS tanısı alan ve CPAP kullanma endikasyonu olan hastalarda CPAP kullanımı ile solunum fonksiyon testi (SFT), 6DYT yaşam kalitesi (SF-36) vehastane anksiyete/depresyon ölçeği sonuçlarındaki değişimlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 18 hasta dahil edildi. Bu hastaların; %17'si kadın, %83'ü erkek, yaş ortalaması 46,9±9 idi. Bir aylık CPAP tedavisi sonrası yapılan değerlendirmelerinde anksiyete ve depresyon skorlarında anlamlı derecede azalma izlendi. CPAP tedavisi öncesinde 4 hastada anksiyete ve 8 hastada depresyon mevcut iken tedavi sonrası 2 hastada anksiyete mevcuttu, depresyon hiçbir hastada saptanmadı. Egzersiz kapasitelerine bakıldığında tedavi öncesine göre anlamlı derecede yürüme mesafelerinde artış saptandı (548,83±60,6, 579,33±54 ) (p:0,007). Yaşam kalitesinin alt ölçeklerinde genel sağlık, fiziksel fonksiyon, vitalite (enerji), sosyal fonksiyon ve mental sağlık alt parametrelerinde CPAP tedavisi ile anlamlı derecede düzelme gözlendi. Spirometrik ölçümlerde CPAP tedavisi ve titrasyon yatışı öncesi ve sonrasında anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Korelasyon analizinde tedavi sonrası 6DYT'deki değişim ile fiziksel fonksiyondaki kısıtlılık, enerji, mental sağlık ve anksiyete skorundaki değişim arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Aynı zamanda anksiyete ve depresyondaki iyileşme ile yaşam kalitesi alt ölçekleri arasında da anlamlı bir ilişki saptandı. Sonuç olarak; OUAS egzersiz kısıtlılığına, yaşam kalitesinde ve anksiyete/depresyon parametrelerinde bozulmaya neden olmaktadır. OUAS hastalarında uygulanan CPAP tedavisi ile egzersiz kapasitesi, anksiyete/depresyon duygudurumları ve yaşam kalitesi alt parametrelerinde iyileşme gözlenmektedir.
Koklear implant kullanan çocuklarda müzikal duygulanımın değerlendirilmesi
Koklear implant, işitme kayıplıların konuşma algısını ve üretimini geliştirmek üzerine dizayn edilmiş bir işitme aracıdır. Koklear implantasyon sonrası artan beklentiler doğrultusunda koklear implant performansının değerlendirilmesi ve kullanıcıların uygun eğitim programına dahil edilmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmada, koklear implant kullanan çocuklarda müzikal duygulanımın değerlendirilmesi ve müzikal duygulanımla dil gelişimi arasındaki ilişkinin değerlendirilip karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 6 ile 9 yaş arasında, koklear implant kullanıcısı 26 çocuk araştırma grubu, normal işitmeye sahip 26 çocuk ise kontrol grubu olmak üzere toplam 52 çocuk yer almıştır. Katılımcılara dil gelişimlerini değerlendirmek için " Türkçe Okul Çağı Dil Gelişim Testi (TODİL)" ve müzikal duygulanımı değerlendirmek için "Montreal Emotion İdentification Test (MEİ)" uygulanmıştır. Değerlendirme kriterlerinde TODİL için tüm alt testlerin indeks ve bileşke performans puanları; MEİ için tüm koşullarda doğruluk yüzdesi belirlenmiştir. Çalışma sonucunda araştırma grubunun tüm koşullarda müzikal duygulanım doğruluk yüzdesi ve TODİLin tüm alt test indeks ve bileşke performans puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük elde edilmiştir. Koklear implant kullanıcılarının mutlu melodilerde doğruluk oranı üzgün melodilere kıyasla daha yüksek elde edilmiştir. Müzikal duygulanım ile dil gelişiminin dinleme bileşke performans puanı arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Ulaştığımız sonuçlar koklear implant performansını değerlendirmesi için kaba motor, ince motor, duyusal entegrasyon, bilişsel durum gibi diğer genel gelişim alanlarıyla birlikte konuşma ve dil gelişiminin yanı sıra müzikal algı ve müzikal duygulanımın da değerlendirilmesinin ve implantasyon sonrası eğitim programlarında müzikal algı ve duygulanıma spesifik gelişim sağlayacak eğitim programlarının da genel eğitim programlarıyla entegre biçimde uygulanmasının yararlı olabileceğini düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: Koklear İmplant, Müzikal Duygulanım, Okul Çağı Dil Gelişimi, MEİ, TODİL
COVID 19 geçiren ve geçirmeyen bireylerde fiziksel uygunluk, egzersiz kapasitesi ve kardiyorespiratuar yanıtların karşılaştırılması
SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu COVID-19 salgını, hızla tüm dünyaya yayılmış ve koronavirüs ailesinin neden olduğu ilk pandemi olarak tespit edilmiştir. COVID-19 çoklu tutulum gösterebildiği gibi genellikle solunum sistemini etkileyen, hafif semptomlardan ağır klinik tablolara varabilen bir hastalıktır. Bu çalışmada COVID-19 hastalığını geçiren ve geçirmeyen bireylerin egzersiz kapasitelerini, kardiyorespiratuar durumlarını ve çeşitli fiziksel uygunluk skorlarını karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız 30 COVID-19 geçmişi olan ve 30 COVID-19 geçirmeyen katılımcı gönüllülük esasına göre dahil edilerek yürütülmüştür. Katılımcılar Kütahya ilinde ikamet eden kişilerden rastgele seçilmiştir. Katılımcılara 6 dakika yürüme testi ve fiziksel uygunluk testleri uygulanmış, 6 dakika yürüme testi öncesinde ve sonrasında kardiyorespiratuar veriler kayıt edilmiştir. Katılımcılarımızın yaş ortalaması 29,22 olup vücut kitle indeksi ortalaması 23,76'dır. Değerlendirme sonunda 6 dakika yürüme testi skor ortalaması hastalık geçirenlerde 554,33 olup geçirmeyenlerde 581.27 olarak bulunmuştur. COVID-19 geçirmiş olma durumu ile 6 dakika yürüme testi skorları arasında anlamlı farklılık bulunamamıştır (p>0,05). Test sonrası nabız değeri ve nabızda ortaya çıkan fark değeri ile hastalığı geçirmiş olma durumu arasında istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,001). Hastalık geçirmiş olma durumu ve test sonrası diyastolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı fark değeri, test öncesi solunum frekansı ve solunum frekansı fark değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardır (p<0,05). Fiziksel uygunluk testleri ve hastalık geçmişi arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Çalışmamız sonucunda COVID-19 geçirmiş olma durumunun kardiyorespiratuar yanıtları etkilediği fakat fiziksel uygunluk parametrelerine aynı ölçüde etkisi olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Obstetrik brakiyal pleksus yaralanması olan çocuklarda motor fonksiyon, denge ve yaşam kalitesi düzeylerinin incelenmesi
Obstetrik brakial pleksus felci (OBPP), brakiyal pleksusu oluşturan sinir yapılarının (C5, C6, C7, C8 ve T1) perinatal dönemde zedelenmesi sonucu oluşan, üst ekstremitede kısmi veya tam flask paralizi ile seyreden ciddi bir klinik tablodur. Hastalık motor fonksiyon kaybı, denge kaybı ve yaşam kalitesinde azalmaya sebep olmaktadır. Bu doğrultuda çalışmamızda obstetrik brakiyal pleksus yaralanması olan çocuklarda motor fonksiyon, denge ve yaşam kalitesi düzeylerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız İstanbul ilinde bulunan hastane, tıp merkezi ve özel eğitim kurumlarında OBPP tanısı ile takip edilen, dahil edilme ve dışlanma kriterlerine uyan gönüllü 30 katılımcı ile yürütülmüştür. Katılımcılara yıldız denge testi, dokuz delikli peg testi, kutu blok testi, tek ayak üzerinde durma testi, el becerileri sınıflandırma sistemi (EBSS) ve pediatrik yaşam kalitesi formu (PEDSQL) uygulanmıştır. Fonksiyonel değerlendirmeler etkilenen ve etkilenmeyen ekstremiteler için ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Çalışmaya 4-17 yaş arası 20 erkek 10 kadın hasta katılım göstermiştir. Yapılan analiz neticesinde yaşam kalitesi ile el becerileri sınıflandırma değerlendirme sonuçları arasında negatif yönde orta düzey anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir, (r=-0,40, p=0,03). Tüm katılımcıların etkilenen taraf ve etkilenmeyen taraf yıldız denge testi sonuçları karşılaştırıldığında; belirli denge parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlenmiştir (Etkilenen ve etkilenmeyen Yıldız Denge Testi anterior p<0.01, lateral p<0.04, posterior p<0.01, anteromedial p<0.01). Tüm katılımcıların etkilenen taraf ve etkilenmeyen taraf dokuz delikli peg testi sonuçları karşılaştırıldığında anlamlı fark olduğu (p<0,05) ve aynı zamanda etkilenen ve etkilenmeyen taraf kutu blok testi sonuçları karşılaştırıldığında yine anlamlı fark olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak örneklemimizi oluşturan OBPP'li çocukların motor fonksiyonlarının azaldığı, dengenin bozulduğu ve günlük yaşam kalitelerinin düşük olduğu belirlenmiş olup statik dengenin el becerisi ve el fonksiyonu ile ilişkili olduğu aynı zamanda yaşam kalitesi düzeyinin ise el becerisinden etkilendiği belirlenmiştir. Dinamik denge değerlendirmesi için yalnızca medial değerlendirme ile el fonksiyonu arasında ilişki belirlenmiş olup, diğer parametreler arasında ilişki bulunamamıştır.
Aile sağlığı merkezine başvuran hastalarda helicobacter pylori sıklığı
Helicobacter pylori (H. pylori) infeksiyonu dünyada oldukça sık görülmektedir. H. pylori'nin görülme sıklığı, özellikle düşük sosyo-ekonomik durum, sağlık önlemlerinin yetersizliği, toplu yaşam koşulları ve su kaynaklarındaki sorunlarla ilişkili olarak artış göstermektedir. H. pylori ile infekte ve aşırı asit salgılanması olan kişiler mide ülseri, mide kanseri ve duodenum ülseri açısından büyük risk taşırlar. Özellikle mide kanseri açısından H. pylori tanısı konup antimikrobiyal tedavi ile eradike edilen hastalarda kanser riski büyük oranda azalmaktadır. Çalışmada H. pylori tespit edilen kişilerin Gastroenteroloji Kliniğine yönlendirilmesi ve ileri tetkikler uygulanması neticesinde, teşhisin kesinleştirilmesi ve erken teşhis konulması suretiyle, tedavi planına katkı sağlanması amaçlanmıştır. Van il merkezinde bulunan Aile Sağlığı Merkezimize başvuran hastalardan rastgele seçilen 189'u kadın, 129'u erkek, 17-83 yaş aralığındaki (yaş ortalaması 45.24) 318 kişi üzerinde yapılan bu çalışmamızda; girişimsel olmayan (non-invaziv) testlerden özgüllüğü %100, duyarlılığı %98.8, doğruluğu %98.9 olan gaita hızlı antijen kaset testi kullanıldı. Çalışma sonunda hastaların gastrik şikâyetlerinin olup/olmadığı, H. pylori mikrobuna etki eden ilaç kullanımının olup-olmadığı cinsiyet, yaş ve test sonucu bilgilerinin SPSS programı yardımı ile istatistik çalışması yapılarak sonuçlar değerlendirildi. Çalışmamızda 75'i(%58.1) kadın ve 54'ü (%41.9) erkek olmak üzere 129 (%40.6) kişinin dışkısında H. pylori pozitif olarak tespit edildi. Cinsiyetlerin kendi içindeki test sonucu pozitifliği oranı açısından; kadınların %39.7'sinde ve erkeklerin %41.9'unda H. pylori pozitif olarak tespit edildi. H. pylori pozitif olanların yaş aralığının 17-74 ve yaş ortalamasının 45.90 olduğu ve yaşın ilerlemesine paralel olarak H. pylori pozitifliğinin de artış gösterdiği, 17-25 yaş grubunda % 36.6, 26-45 yaş grubunda % 38.4, 46-65 yaş grubunda %43.3 ve 65-83 yaş grubunda ise %41.4 olduğu; bu durumda en yüksek oranın 46-65 yaş grubunda (%43.3) olduğu sonraki yaş gruplarında ise biraz azaldığı tespit edildi. Test sonucu pozitif olanların 91'inde (%70.5) gastrik şikâyetlerin olduğu gözlendi. H. pylori antijen pozitifliği oranının erkek ve kadınlarda birbirine yakın olması nedeniyle herhangi bir cins lehine H. pylori'ye yatkınlık durumundan söz edilemez. H. pylori her yaşta görülebilir ve yaş ilerlemesine paralel olarak artış gösterir. Ülkemizde yapılmış diğer çalışmalar ile kıyas edildiğinde bu çalışmamızda H. pylori pozitifliğinin düşük olması önemlidir. Gastrik şikâyeti olan kişilerde test pozitiflik oranı daha yüksektir. PPI kullanımının H. pylori eradikasyonu üzerinde etkisi açıktır. Toplumumuzda genel olarak ilaç kullanımı özelde de antimikrobiyal ve PPI (Proton Pompa İnhibitörü) grubu ilaç kullanımı çok yaygındır ve bu sebeple H. pylori'nin farkında olmadan istem dışı olarak tedavi edilmiş olması muhtemeldir.
Belirteç değerlerinin monoton olmaması durumunda genelleştirilmiş ROC eğrilerinin parametrik ve parametrik olmayan yöntemlerle kestirilmesi ve en iyi kesim noktalarının saptanması
Sağlık alanında, düşük veya yüksek değerlerin hastalığın göstergesi olduğu tanı testleri ile sıklıkla karşılaşılır. Monoton bir azalış ya da artış gösteren bu tanı testleri için ROC analizi kullanılır. Ancak, bazı tanı testlerinin hem düşük hem de yüksek değerleri hastalığın göstergesidir. Monoton bir azalış ya da artış göstermeyen bu tanı testleri için genelleştirilmiş ROC (gROC) analizi kullanılmalıdır. Bu amaçla tiroid hastalığını tanılamak için kullanılan, yüksek ve düşük değerleri hastalığın göstergesi olan T4 (Tiroksin) testi ele alınmıştır. gROC analizinde, pozitifliği tanımlamak için alt ve üst kesim noktası olmak üzere iki kesim noktası belirlenir. T4 testinin farklı alt ve üst kesim noktalarında, hastalıklı ve sağlıklı bireylere ilişkin testin yanlış pozitif oranın (1-seçicilik) doğru pozitif oranına (duyarlılık) karşı noktalanması ile gROC eğrisi elde edilir. gROC eğrisi altında kalan alan (gAUC), rastgele ve birbirinden bağımsız olarak seçilen hastalıklı bir bireyle sağlıklı bir bireyin doğru bir sınıflandırma alt kümesinde olma olasılığını verir. gROC eğrisi ve gROC eğrisi altında kalan alan, tanı testinin veri yapısına göre parametrik ve parametrik olmayan yöntemlerle elde edilir. T4 (Tiroksin) testine ilişkin parametrik ve parametrik olmayan yöntemlerle gROC analizi yapılmıştır. Analizler için R programlama dilinde, parametrik yöntemlerde "movieROC" paketi ve parametrik olmayan yöntemlerde "nsROC" paketi ile ilgili fonksiyonlar kullanılmıştır. Hasta veya sağlıklı bireylerin belirteç değerleri, normal dağılıma sahip olmadığında parametrik olmayan yöntemler parametrik yöntemlere göre daha iyi sonuçlar verir. Bu çalışmada, hasta bireylerin T4 testinin dağılımı normal dağılım göstermediği için parametrik olmayan yöntemler daha iyi sonuçlar vermiştir. En iyi kesim noktalarının belirlenmesi için Youden indeksi kullanılmıştır.
Vestibüler sistem değerlendirmesinde kullanılan nörolojik testlerden tandem duruş testi'nin multipl skleroz ve sağlıklı bireylerde değerlendirilmesi
Merkezi sinir sisteminin kronik immün hastalıklarından biri olan Multipl Skleroz (MS), yaşam boyu sürmek ile beraber birçok fiziksel ve bilişsel ve vestibüler engellere yol açabilmektedir. MS'li bireylerin neredeyse tamamını etkilediği bilinmektedir. Bu nedenle çalışmamız 18- 30 yaş arasında 20 sağlıklı birey ve 20 MS'li birey arasındaki vestibüler alanda denge farkını değerlendirmeyi amaçladı. Çalışmamızda iki deney grubunda Tandem Duruş Testi uygulandı. Tandem Duruş Testi vestibüler değerlendirme için kolay uygulanabilir maliyeti düşük ve güvenirliği yüksektir. Bu testte hastayı düz bir zeminde ayaklarından birini öne alarak diğer öne aldığı ayak topuğunu öteki ayağın parmak uçlarına dokunur vaziyette eller yanda hizalı gözler açık ve karşıya bakarak 30 sn postürünü ve duruşu koruması beklendi. 30 sn boyunca aynı pozisyonda kalmayı başaran birey testte başarılı sayılırken 30 sn'nin altında kalanlar testte başarısız sayıldı. Katılımcıların yaş ortalamaları 26,12±2,99; hasta grubu katılımcıların yaş ortalamaları 26,85±2,41 ve sağlıklı grup katılımcıların yaş ortalamaları 25,40±3,38'dir. Hasta grup katılımcıların en küçüğü 21 yaşında en büyüğü 30 yaşında; sağlıklı grup katılımcıların en küçüğü 19 en büyüğü 30 yaşındadır. Hasta katılımcıların %70'i denge parametresi ölçümleri sonucunda geçti, %30'u denge parametresi ölçümleri sonucunda kaldı olarak tespit edildi. Sağlıklı katılımcıların %95'i denge parametresi ölçümleri sonucunda geçti, %5'i denge parametresi ölçümleri sonucunda kaldı olarak tespit edildi. Yapılan ki-kare analizi sonucunda katılımcıların hasta ve sağlıklı olma durumları ile denge parametresi geçme durumları arasındaki- kare test değeri X2: 4,329 ve anlamlılık düzeyi p:0.037 olarak bulunmuş olup p<0,05 olduğundan istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunduğu tespit edildi. MS'li bireylerde denge arkı sağlıklı bireylerden farklılık göstermiş ve sağlıklı bireylere göre iki grup arasında anlamlı bir fark gözlemlendi. MS hastalarının sağlıklı bireylere göre denge düzeyi olarak daha düşük olduğu tespit edildi.
İletim ve sensörinöral işitme kaybı arasındaki ayırımın telefon temelli weber uygulamasıyla gözlenmesi
Bu çalışmanın amacı iletim tipi ve sensörinöral işitme kaybı arasındaki farklılıklar ve tanımlamada geleneksel diyapazon Weber testi ile akıllı telefon tabanlı bir Weber testinin doğruluğunu karşılaştırmaktır. Tek taraflı işitme kaybı kaydedilen acil servise başvuran 60 hasta dahil edildi. Onlardan açık bir akıllı telefonu alınlarına bastırmaları istendi ve akıllı telefon tabanlı bir titreşim uygulaması aracılığıyla Weber testi yapmaları istendi. Sonuçlar TFWT(tuning fork weber test) ile karşılaştırıldı. 26 birey sensörinöral kayıp 34 birey iletim tipi işitme kaybı ile tanımlandı. 55 bireyde TFWT ile SPWT uyuştu. TFWT'nin hassaslığı ve özgüllüğü sırasıyla %84,6 ve %94,1 idi. SPWT'nin hassaslığı ve özgüllüğü %76,9 ve %97,1'di. SPWT iletim tipi işitme kaybının tanımlanmasında yardımcı olmak ve gerektiğinde teşhis ve tedavinin sağlanmasını potansiyel olarak hızlandırmak için 512 HZ diyapazon yokluğunda yardımcı olarak hizmet edebilir.
Şizofrenili bireylerde allen bilişsel seviye tarama-5 (ABST-5) testinin türkçe uyarlamasının geçerlilik ve güvenilirliğinin incelenmesi
Bu çalışma bilişsel becerileri değerlendiren "Allen Bilişsel Seviye Tarama-5 (ABST-5)" in Türkçeye uyarlanması ve şizofrenili bireylerde geçerlilik ve güvenilirliğinin araştırılması amacıyla planlandı. Çalışmaya 60 şizofrenili birey ve 60 sağlıklı birey dahil edildi. ABST-5'in Türkçe uyarlaması yapıldı. Uygulama esnasında, dikiş görevlerine verilen isimlerin Türkçe karşılığı olmadığı için, Türk kültürüne uygun olarak isimlendirmeleri yapıldı. ABST-5'in güvenilirliği test-tekrar test yöntemi ile incelendi. Testin test-tekrar test yöntemi ile güvenilirliğinde sınıf içi korelasyon katsayısı 0,93 (0,85-0,94) yüksek güvenilir olarak bulundu. Geçerliliği ise, yapı geçerliliğinin; "dış testler ile yapı geçerliliği" ve "gruplar arası yapı geçerliliği" olmak üzere iki alt parametresinde incelendi. ABST-5'in gruplar arası yapı geçerliliğinde, sağlıklı bireylerin şizofrenili bireylerden daha yüksek sonuçlar aldığı ve ABST-5'in ayırt edici özelliğinin olduğu görüldü (Z=7,065; p<0,01). ABST-5'in dış testler ile yapı geçerliliğinde Sosyal İşlevsellik Ölçeği (SİÖ) ve Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) kullanıldı. SİÖ toplam (r=0,426; p<0,001) ve alt parametreleri (r=0,104-0,487; p<0,05) arasında zayıf korelasyon bulundu. WKET tekrarlayan cevap sayısı ( r=-0,537; p<0,01), tekrarlayan cevap yüzdesi (r=-0,540; p<0,01), tekrarlayan yanlış sayısı (r=-0,557; p<0,01) ve tekrarlayan yanlış yüzdesi (r=-0,555; p<0,01) ile negatif yönde orta derece ilişki bulundu. Sonuç olarak ABST-5 şizofrenili bireylerde bilişsel becerileri değerlendirmek için Türkçe geçerli ve güvenilir bir test olarak bulundu.
Covid-19 tanısı ile başvuran hastalarda varolan karaciğer yağlanmasının hastaların gelişlerindeki karaciğer testlerine etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: 2019 Aralık ayı sonunda Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Çin Ülke Ofisi tarafından Vuhan şehrinde nedeni bilinmeyen pnömoni vakalarının olduğu rapor edilmiştir. Ocak 2020 tarihinde bu pnömoni vakalarının etkeni yeni bir koronavirüs (2019- nCoV) olarak isimlendirilmiştir. 2019- nCoV'un neden olduğu hastalık COVID-19 olarak tanımlanmıştır. Bu yeni virüs ile SARS CoV arasında yakın benzerlik olduğu bulunmuş ve bu benzerlikden dolayı 2019- nCoV ismi değiştirilerek SARS-CoV-2 ismi verilmiştir. COVID-19'un sistemik etkilerine dair farklı görüşler vardır; bazı raporlarda COVID-19'lu hastaların yarısından fazlasında, değişen seviyelerde karaciğer hastalığı bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda anormal karaciğer test sonuçlarına sahip hastalarda şiddetli hastalığa progresyon riskinin yüksek olduğu öne sürülmüştür. Ancak altta yatan karaciğer hastalığı varlığı ile hastaların gelişindeki prezentasyonları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Toplumda sık görülen Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) bu hastaların gelişlerindeki karaciğer testlerini ne oranda değiştirdiği konusunda belirli bir bilgi olmadığını gördük. Muhtemelen COVİD 19 ile yatırılan hastaların bir kısmında NAYKH da bulunmakta, belki de hastalığın prezentasyonu ve seyrini etkilemektedir. Biz çalışmamızda varolan karaciğer yağlanmasının hastaların geliş anındaki karaciğer testlerine etkisini araştırdık. Hastalar ve Yöntem: Bu çalışma 11 Mart 2020- 15 Haziran 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi pandemi kliniklerinde yatan ve ya COVİD-19 polkliniğinde takip edilen hastalarda retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Başvuru sırasında karaciğer testi veya torakal tomografisi olmayanlar, hepatit B ve alkolik siroz tanısı olan hastalar dışlandı. Çalışmaya dahil edilen hastalardan RT-PCR sonucu ve ya ELISA ya da hızlı antikor testleri gibi serolojik testlerinin sonucu pozitif olanlar, RT-PCR sonucu negatif ve BT sonucu COVİD-19 için tipik ve ya COVİD-19 ekarte edilemez şeklinde raporlananlara COVİD-19 tanısı kondu. RT-PCR sonucu negatif ve BT sonucu COVİD-19 ile uyumsuz ve ya pnömoni bulgusu yok şeklinde raporlanan hastalarda COVİD-19 tanısı dışlandı ve kontrol grupuna dahil edildi. Hastaların toraks tomografisindeki en alt segmentlerde karaciğer ve dalak dokusu karaciğer yağlanması açısından değerlendirildi. COVİD-19 tanılı hastaların BT sonuçlarına göre karaciğer yağlanması olan ve olmayan hastaların başvuru sırasındaki karaciğer testleri karşılaştırıldı. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olan hastaların başvuru sırasındaki karaciğer testlerinin COVİD-19' dan bağımsız olarak yüksek olacağı varsayıldı. İstatistiksel analiz için SPSS 23 programı kullanıldı. Sonuçlar: Çalışmada toplam 517 hastanın verisi değerlendirildi. Başvuru sırasında karaciğer testi ve ya torakal tomografisi olmaması nedeniyle 84 hasta, hepatit B tanılı 8 hasta ve alkolik sirozlu 1 hastanın dışlanması ile COVID-19 tanısı şüphesi ile polklinik başvurusu olan ve servis ve ya yoğun bakıma interne edilen toplam 424 hasta dahil edilmiştir. Araştırmada yer alan hastaların %53,1'i erkek, %46,9'u kadındı. Ayrıca hastaların yaş ortalaması 45,61±16,82 (Min.: 18 – max.: 96)dir. Hastaların 196'sının takipte kronik hastalığı vardı. Bu hastaların 70 hastanın (35.71 % ) HT, 53 hastanın(%27.04) tip2 DM ve 14 hastanın (%7.14) Hiperlipidemi tanısı vardı . 176 hasta başvuru sırasında kronik hastalıkları için düzenli ilaç kullanmaktaydı. USG ve BT ile daha önceden karaciğer yağlanması tanısı alan 16 hasta vardı. Hastaların 321'ine (% 75.7 ) COVİD-19 tanısı kondu. 400 hastanın VKİ verisi mevcutdu. Hastaların %51.1'i fazla kilolu (%34.8) ve obezdi (%16.3). Hastaların % 27.1'ne BT görüntülemesine dayanarak karaciğer yağlanması tanısı kondu. K/D oranı 0.8 altında olan hastalar ağır steatoz olarak kabul edildi ve ağır steatoz hastaların %10.6'sında mevcutdu. Çalışmaya dahil edilen hastaların karaciğer test değerlerinin ortancası : ALT 19.0, AST 24.0 , ALP 75.0, GGT 24.0, bilirubin total 0.51, indirekt bilirubin 0.40, direkt bilirubin 0.11. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olmayan hastalarda karaciğer testlerinin ortancası: ALT 18.0 , AST 23.0, ALP 73.0, GGT 19.0, total bilirubin 0.48, indirekt bilirubin 0.37, direkt bilirubin 0.11. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olan hastalarda karaciğer testlerinin ortancası : ALT 29.0 ,AST 29.0 ,ALP 78.0,GGT 38.0 ,total bilirubin 0.60, indirekt bilirubin 0.45 ,direkt bilirubin 0.13. COVİD-19 tanılı ve steatozu olan hastalarda ALT, AST, GGT, total bilirubin, direkt bilirubin değerlerini istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulduk (P<0.05). Biz hipotezimizi doğruladık. COVİD-19 tanılı hastalarda NAYKH'nın başvuru sırasındaki karaciğer testlerini etkilediğini gösterdik. Şu ana kadar NCov-19' un karaciğeri yoğun bir şekilde etkilediği gösterilememiştir. Hastaların gelişinde COVİD-19 şiddeti karaciğer prezentasyonunu etkilemekte ve seyir sırasında ise verilen antivirallere bağlı olarak değerler bozulmaktaydı. Toplumda sık görülen NAYKH üzerine etkisi tam olarak bilinememkteydi. Literatüre benzer şekilde karaciğer yağlanması olan hastalarda geliş sırasında karaciğer testlerinin yüksek çıktığını gösterdik. Belki de bu çalışmanın önemli yönlerinden birisi ise BT segmentlerinin değerlendirilerek yağlanmanın objektif olarak değerlendirildiği ilk çalışma olmasıdır. Ayrıca hastane yatışı sırasında yapılan detaylı değerlendirme sayesinde Türk toplumunda kilo dağılımı hakkında içimizi birazda olsa rahatlatan bilgilere sahip olduk. Bu seçilmemiş COVİD -19 hasta grubunun ülkemizdeki Karaciğer yağlanması prevalansını tam olarak yansıttığını düşünüyoruz. Farklı merkezlerle verilerin birleştirilmesi NAYKH konusunda daha daha değerli bilgiler verecektir.
Çocukluk çağı kekemeliğini değerlendirme testinin (test of childhood stuttering) Türkçe'ye uyarlanması, geçerlik ve güvenirliğinin araştırılması
Kekemelik, çocuklarda yaygın olarak görülen konuşma bozukluklarından biridir. Bu nedenle değerlendirilmesi ve tanılanması uzun yıllardır araştırmacıların ilgilendikleri bir odak olmuştur. Bu çalışmanın amacı; Test of Chilhood Stuttering (TOCS)'in Türkçe'ye uyarlanması, geçerlik ve güvenirliği yapılarak ülkemize kazandırılmasıdır. Çalışmaya yaşları 4 – 12,11 ay arasında değişen kız ve erkeklerden oluşan 100 çocuk dahil edilmiştir. Katılımcılar, kekemeliği olan 50 çocuk ile herhangi bir dil ve konuşma bozukluğu olmayan normal akıcılığa sahip 50 çocuk olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. TOCS'un çevirisi Uluslararası Hayat Kalitesi Değerlendirme Projesi (IQOLA) tarafından önerilen kültürler arası kılavuz kullanılarak gerçekleştirildikten sonra normal akıcı konuşan 20 çocuk pilot çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. Değerlendirme sonucunda, TOCS'un uygulama kitabı üzerindeki resimlerin bazıları Türk kültürüne uygun resimler ile değiştirilmiştir. Testin geçerliği için; içerik (pilot çalışma ve uzman görüşleri), yapı (katılımcıların test performansı, uç grupların karşılaştırılması, modalite test puanı korelasyonu, faktör analizi ve iç tutarlılık) ve ölçüt geçerliği (TOCS-TR ve Kekemelik Şiddetini Değerlendirme Aracı-4-TR (SSI-4-TR) korelasyonu) analizleri yapılmıştır. Güvenirliği için; iç tutarlılık (Cronbach Alfa katsayısı), istikrarlılık (7 kekeme 5 normal akıcı konuşan toplam 12 birey 7-10 gün içinde yeniden değerlendirilerek test-tekrar test korelasyonu) ve eşdeğerlilik (puanlayıcılar arası güvenirlik katsayısı) analizleri yapılmıştır. Çalışma sonuçları incelendiğinde; TOCS'un Türkçe versiyonunun güvenilir ve geçerli olduğu görülmüştür. Çocukluk çağı kekemeliği olan çocukların ayırt edilmesinde, özelliklerinin belirlenmesinde, değerlendirilmesinde ve kekemelik şiddetinin belirlenmesinde kullanılabileceği düşünülmektedir.
Parkinson hastalığı ve atipik parkinsonizm sendromlarında periferik nöropatik ağrının multimodal incelenmesi
Parkinson hastalığı (PH) çoğunlukla idiopatik, %5 oranında monogenik mutasyonlara bağlı gelişen santral sinir sisteminin nörodejeneratif bir hastalığıdır. Multisistem atrofi (MSA) ise atipik parkinsonizm sendromlarından olup, motor semptomların yanında otonomik disfonksiyon, serebellar ve piramidal bulgularla ortaya çıkmaktadır. Bu hasta gruplarında non-motor semptom olarak periferik nöropatik ağrı değişken sıklıklarda görülmektedir. Bu çalışma; her üç hasta grubunda nöropatik ağrı sıklığını belirlemeyi, ince lif fonksiyonlarını ve morfolojisini değerlendirmeyi planlamıştır. Bu amaçla 20 idiopatik PH, 6 MSA ve beş farklı mutasyona sahip 14 herediter PH tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastaların hastalık şiddeti Hoehn-Yahr evreleme sistemi, Birleşik Parkinson hastalığı değerlendirme ölçeği (BPHDÖ Ⅲ bölüm) ölçekleri ile; non-motor semptomları Non-motor semptom skalası (NMSS) ile ve ağrı yakınması King's PH ağrı skalası, DN4 ve painDETECT anketleri ile değerlendirildi. İnce lif fonksiyonları için sıcak ve soğuk duyusu eşik değerleri kantitatif duyu testi (QST) ile ölçüldü. Sonrasında lateral malleolün 10 cm proksimalinden ve torakal T8-10 dermatomuna uyan deri bölgesinden olacak şekilde iki adet cilt "punch" biyopsisi yapıldı. Örnekler panaksonal belirteç olan "protein gene product 9.5"e (PGP9.5) karşı geliştirilmiş antikorla boyandıktan sonra her iki grupta intraepidermal sinir lifi yoğunluğu (IENFD) değerlendirildi. Ağrı skalaları ile idiopatik PH hastalarında %15, herediter PH hastalarında ise %14,2 oranında periferik nöropatik ağrı saptanırken, MSA hastalarında nöropatik ağrı yakınması tespit edilmedi. Multisistem atrofili hastalarda idiopatik PH (p=0,04) ve herediter PH tanısı olan hastalara göre distal IENFD'nin yüksek olduğu saptandı. Ayrıca tüm hasta gruplarında distal IENFD'nin proksimale göre düşük olduğu gözlendi (p<0,001). Fakat ince lif sayısındaki azalma hastalık şiddeti ve süresi ile ilişkili bulunmadı. İdiopatik PH grubunda %13,3 ve herediter PH grubunda %30,8 hastada QST ile ısı duyusunda anormallik tespit edilirken, MSA hastalarında QST değerleri normal sınırlardaydı. Fakat üç hasta grubunda da hastaların QST'ye koopere olmakta güçlük çektiği gözlendi. Sonuç olarak, bu çalışmada, herediter ve idiopatik PH tanılı hastalarda nöropatik ağrı sıklığının, ince lif kaybının ve disfonksiyonun MSA tanılı hastalara göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. İnce lif kaybının patolojik α-sinüklein birikimine bağlı ortaya çıktığına dair son dönemde artan bilgiler ışığında, daha fazla sayıda herediter PH tanılı hastanın dahil edildiği, ince liflerde fosforile α-sinükleinin immunhistokimyasal yöntemlerle gösterildiği yeni çalışmalar, hem PH patogenezinin aydınlatılması, hem de yeni tanısal yöntemlerin geliştirilmesi için gereklidir.
Çocuklarda rutin alerji deri testlerinin termografik olarak incelenmesi
Deri prik testleri Tip 1 aşırı duyarlılık öngörüsünü doğrulamak için sıkça başvurulan testlerdir. Hızlı uygulanması, hemen sonuç vermesi , düşük sistemik reaksiyon riski ve görece ucuz olması nedeniyle diğer tanı modalitelerine tercih edilmektedir. Ancak uygulanması, ölçülmesi ve değerlendirmesi insan bağımlı olması tanısal değerini düşürebilmektedir . Medikal termografi alerji testlerinde non-invazif objektif ve kantitatif veri sağlaması nedeniyle sonuçlarının değerlendirilmesinde gelecek vadetmektedir . Alerjide medikal termografi kullanımıyla ilgili çalışmalar sınırlı sayıda olmasının yanı sıra çalışmaların erişkin hastalarda yapılması ve kullanılacak tanısal parametre konusunda farklı görüşler olması nedeniyle literatürde veri eksikliği mevcut olduğu görülmüştür. Çalışmamızda termografik ölçümler için yeni tanısal parametre tanımlanarak ve geleneksel deri prik ölçüm sonuçlarıyla ilişki ve uyumunu araştırmayı amaçladık. Bu kapsamda Hacettepe Üniversitesi Çocuk Alerji Polikliniği'nde Kasım 2020-Nisan 2021 tarihleri arasında rutin alerji deri testi yapılan toplam 63 hastanın klinik ve demografik özellikleri yanı sıra deri testi yapılan bölgeleri termografik olarak incelenmiştir. Akıllı telefona entegre edilen termal kamera ile deri prik testi bekleme sürecinde tekrarlayan görüntü alındı. Mekânsal bağıl ısı hesaplaması için her görüntüde yer alan pozitif kontrol alanı (Cp), negatif kontrol alanı (Cn) ve alerjen bölgesi(A) noktasal ısı ölçümlerinin bir fonksiyonu alındı. Sıcaklık değeri araştırılan her bir bölgenin pozitif ve negatif kontrol sıcaklıklarına göre konumunu deri reaktivitesi cinsinden ifade eden Kalorik alerji indeksi (KAİ) asıl tanısal parametre olarak kabul edildi. KAİ sonuçlarına göre her bir alerjen bölgesinin farklı ısınma paterni vardır. Çayır ve Ot alerjenleri için duyarlı olan bölgelerde olmayanlara göre anlamlı sıcaklık farkı henüz 2. dakikada başlarken; Cynadon, Kedi, D. farina., D. pteronyssinus bölgelerinde anlamlı farklılığın 5.dakikada ortaya çıktığı saptanmıştır. Test sonu(15.dak) kabarıklık çapı ve bağıl ısı ölçümü arasında doğrusal ilişki yok iken bu iki ölçüm sonuçları arasında önemli derece anlamlı uyum iyiliği saptanmıştır. Nihayetinde medikal termografiyle alerji deri prik testlerinde geleneksel ölçüm sonuçlarıyla uyumlu objektif ve kantitatif bilgi üretilebilir. Termografi kullanımıyla insan hatalarından kaynaklı yanlış sonuçlar azaltılabilir ve daha doğru tanı konulabilir. Alerjiyi daha iyi görmek daha çok bilmek anlamına gelecektir
Unilateral vestibüler kayıplı bireylerde subjektif vestibülo-spinal refleks testlerinin sensitivitesinin araştırılması
Vestibüler sistemin etkin bir şekilde değerlendirilmesini sağlayan Videonistagmografi kliniklerde henüz yaygın olarak kullanılmazken, klinik kullanımı kolay, masrafsız, hızlı ve sarf malzemesi içermeyen subjektif Vestibülo-Spinal Refleks (VSR) testleri sıklıkla kullanılmaktadır. Bu testlerin Unilateral Vestibüler Kayıp (UVK) tanısındaki duyarlılıkları konusunda çalışma sayısı kısıtlı olup hangi test yönteminin tercih edilmesi gerekliliği bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı; UVK'li bireylerde subjektif VSR testlerinin sensitivitelerini araştırmaktır. Çalışmaya 18-60 yaş arasında toplam 70 birey dahil edildi. Kalorik Test sonucunda kanal parezisi asimetri oranı %24 ve üzerinde olan 40 birey çalışma grubu; baş dönmesi/denge bozukluğu şikayeti olmayan 30 birey ise kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların değerlendirmesinde subjektif VSR testlerinden Fukuda, Babinski Weil, Tandem Yürüme ve Past Pointing testleri kullanıldı. Kullanılan testler arasından Fukuda Testi, UVK tanısında sensitivitesi en yüksek test olarak elde edilmiştir. Diğer testlerin sensitivite değerleri ise büyükten küçüğe Babinski Weil, Tandem Yürüme ve Past Pointing şeklinde sıralanmıştır. Tandem Yürüme Testi ve Past Pointing Testin spesifiteleri birbirine eşit ve diğer iki testten daha yüksek elde edilmiştir. Kalorik Test kanal parezisi yönü sağ olan bireyler için, Kalorik Test kanal parezisi asimetri yüzdesi ile Fukuda sapma derecesi arasında pozitif yönlü, orta dereceli korelasyon elde edilmiştir (p<0,05). Babinski Weil, Tandem Yürüme ve Past Pointing test sonuçları ile Kalorik Test kanal parezisi asimetri yüzdeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon elde edilmemiştir (p>0,05). Bulgularımız doğrultusunda objektif vestibüler değerlendirme yöntemlerinin mevcut olmadığı koşullarda Fukuda Testinin öncelikli olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.