Hematopoietic stem cell transplantation
60 theses under this subject heading
Fanconi anemi tanısı ile hematopoietik kök hücre nakli yapılan hastaların uzun dönem takip sonuçlarının değerlendirilmesi
Fanconi anemisi en sık görülen kalıtsal kemik iliği yetmezliği sendromudur. Hastalarda çeşitli doğumsal anormallikler, endokrin bozukluklar ve maligniteler görülebilir. Hastalardaki kemik iliği yetmezliğinin bilinen tek küratif tedavisi hematopoietik kök hücre naklidir. Hematopoietik kök hücre naklinin kısa ve uzun dönemde pek çok yan etkisi mevcuttur. Özellikle naklin uzun dönem etkileri hastaların hayat kalitesini düşürmekte, çeşitli morbiditelere ve hatta mortaliteye neden olabilmektedir. Çalışmamızda hastaların uzun dönem takiplerinde gelişen sorunları tespit etmeyi ve bu hastaların izleminde kullanılacak takip yöntemlerini belirlemeyi amaçladık. 1995-2019 yılları arasında nakil yapılmış ve nakil sonrası en az bir yıl geçmiş olan 36 Fanconi anemili hasta (K/E:12/24, tanı yaşı ortalaması 9,9 ± 0,6 yıl) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara HLA tam uyumlu kardeş (%72) veya HLA uyumlu kardeş dışı akrabadan (%28) nakil yapılmıştır. Hiçbir hastada greft kaybı olmamıştır. Hastaların takip süresi ortanca değeri 7,8 yıldır (1-25,4 yıl). 5 hastada akut graft-versus-host hastalığı, 3 hastada kronik graft-versus-host hastalığı gelişmiştir. Uzun dönem poliklinik takiplerinde hastalar, ilgili bölümler tarafından değerlendirilmiş, gerekli tanısal tetkikleri istenmiş ve bulgular kaydedilmiştir. Son kontrollerinde hastaların %58'inde boy kısalığı saptanmıştır. Hastaların %6'sı obez, %21'i fazla kilolu bulunmuştur. Değerlendirilebilen hastaların %23'ünde insülin rezistansı, %39'unda dislipidemi, %11'inde hipotiroidizm saptanmıştır. Bir hastada hipertansiyon geliştiği görülmüştür. Hastaların %35'inde gonadal disfonksiyon saptanmıştır. Nakil öncesi sık kan ürünü transfüzyonu alan 2 hastada karaciğerde orta derecede demir aşırı birikimi gelişmiştir. Solunum fonksiyon testlerinde hastaların %79'unda en az bir anormallik saptanmıştır. İşitme testi yapılan 9 hastanın 8'inde işitme kaybı tespit edilmiştir. Toplamda üç hastada nakil sonrası uzun dönemde ikincil malignite geliştiği gözlenmiştir. Gelişen maligniteler ağız kavitesi kaynaklı yassı hücreli kanser, özofagus yassı hücreli kanseri ve bazal hücreli kanserdir. Sonuç olarak, nakil sonrasında gelişen geç etkiler primer hastalık ve/veya nakil ilişkili olabilmektedir ve farklı organ ve sistemleri etkileyebilmektedir. Dolayısı ile morbiditenin önlenmesi ve yasam kalitesinin yükseltilmesi için hastaların bütüncül bir yaklaşım ile nakil sonrası uzun dönem takibinin yapılması çok önemlidir. Böylece gelişebilecek geç etkilerin erken tanı ve tedavisinin sağlanması mümkün olacaktır.
Kanser hastaları ve hematopoetik kök hücre nakli alıcılarında febril nötropeni tanı ve tedavi protokolüne uyumun değerlendirilmesi ve artırılması
Giriş: Enfeksiyon Hastalıkları, Onkoloji ve Hematoloji bölümlerinin iş birliği ile hazırlanan Febril nötropeni (FEN) yönetimine kurumsal yaklaşım, 2017 yılında yazılı bir kılavuz haline getirilmiştir. Bu çalışmanın amacı; Hematolojik malignitesi olanlarda, solid tümör hastalarında ve hematopoetik kök hücre nakli (KHN) yapılan hastalarda var olan kurumsal yaklaşıma uyumun ve FEN yönetimi için yerel rehbere uyumun araştırılması ve rehberin yazılı hale getirilmesinin rehbere uyum üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Hastalar ve Yöntem: Enfeksiyon Kontrol Komitesi Antimikrobiyal Yönetişim alt grubu tarafından Nisan 2016 ve Ocak 2019 tarihleri arasında kaydı tutulan 227 hastada, antimikrobiyal profilaksi, tarama ve tanı testleri ve empirik antibakteriyel tedavi açısından uyum değerlendirildi. Bulgular: Hastalardan 91'i (%40,1) kurumsal FEN rehberi yayımlanmadan önce (birinci dönem), 136 (%59,9) hasta ise rehber yayımlandıktan sonra (ikinci dönem) FEN geçirmişti. Hastaların 175'inde (%77,1) hematolojik malignite, 49'unda (%21,6) ise solid organ malignitesi mevcuttu. Hastaların 26'sına allojenik KHN, 40 hastaya otolog KHN yapılmıştı. Yaş, cinsiyet, malignite tipi, KHN sıklığı gibi demografik karakteristikler açısından iki dönem karşılaştırıldığında fark olmadığı görüldü. Antibakteriyel profilakside tam uyum (endikasyon, doz, süre) oranı %38,3; antifungal profilaksiye tam uyum (endikasyon, ilaç türü, doz ve süre) oranı ise %14,1 idi. İki dönem karşılaştırıldığında antibakteriyel ve antifungal profilaksi uyum oranları arasında farklılık bulunmadı. Değerlendirilen hastaların 84'ünde yerel rehbere göre galaktomannan (GM) antijen testi tarama endikasyonu vardı. İki dönem arasında GM antijen testi ile tarama yapılmasına uyum açısından farklılık yoktu (birinci dönem %80'e karşı ikinci dönem %75,5), p=0,63). Kan kültürü alma tekniklerine uyum oranı birinci dönem %2,2 iken, ikinci dönemde %25,0 olarak görüldü (p<0,001). Hastaların 190'ında (%83,7) başlangıç empirik antibiyotik tedavisi rehber önerilerine uygundu. Uyum oranı birinci dönemde %79,1 iken, ikinci dönemde %86,8 idi. (p=0,13). Bakteriyemik hastalarda uygun spektruma sahip empirik antibakteriyel tedavi oranı birinci dönemde %58,3 iken ikinci dönemde bu oran %88.1'di (p=0,006). Antibakteriyel tedavide eskalasyon gereksinimi ikinci dönemde anlamlı derece daha düşüktü (birinci dönemde %49,5'e karşı ikinci dönemde %35,3, p=0,03). Birinci dönemde eskalasyon ortanca 3 (minimum:1- maksimum: 9) günde yapılırken, ikinci dönemde ortanca 4 (min:1, mak:13) günde eskalasyon yapılmıştı (p=0,03). Hastaların 111'inde (%48,9) ilk tercih empirik antibakteriyel tedavi ile ateş yanıtı alındığı görüldü. Bu oran birinci dönemde %35,2'yken ikinci dönemde %58,1 idi (p=0,001). Otuz günlük kaba mortalite hızı %16,7 saptandı ve iki dönem arasında fark görülmedi (p=0,78). Sonuç: Bu çalışma, rehber yayımlandıktan sonra antibakteriyel tedavinin etkinliğinde artış olduğunu göstermiştir. Uygun spektrumda antibakteriyel tedavideki artış, ilk tercih empirik antibakteriyel tedaviyle daha yüksek ateş yanıtı oranı ile sonuçlanmış ve eskalasyon sıklığı azalmıştır. Yazılı bir rehberin yayımlanması, Enfeksiyon Hastalıkları hekimleri tarafından yönlendirilen empirik antibakteriyel tedavi kalitesini iyileştirmiştir. Buna rağmen, kan kültürleri, antimikrobiyal profilaksi ve GM antijeninin tarama testi olarak kullanılması gibi alanlarda iyileştirmeler gerekmektedir. Prospektif müdahale çalışmaları bu alanları geliştirmek için büyük potansiyele sahiptir ancak bu çalışmalar yoğun iş yükü ve zaman gerektirir. Ayrıca, klinik çalışmalarla elde edilen iyileştirmelerin sürdürülebilirliği özellikle sürecin kolay bir yolla günlük uygulamaya adapte edilemediği durumlarda düşük olabilir. Kurumsal rehberlere uyumu artırmak için hastane bilgi sistemine entegre klinik karar destek sistemlerinin kullanılması hem düzenli geri bildirim sağlanması hem de gerekli bilgilere erişimin kolaylaştırılması açısından etkili bir çözüm olabilir.
Monosit alt tipleri (CD14 ve CD16) allojenik ve otolog kök hücre naklinde erken engrafman habercilerinden midir?
Giriş ve Amaç: Hematopoietik kök hücre nakli tüm hematopoezlerin ve immün sistemin donör hücreleri ile yenilendiği bir tedavi yöntemidir. Malign ve benign hematolojik hastalıklar hematopoietik kök hücre nakli için endikasyon oluşturmaktadır. Transplantasyondan sonra ilk yerleşen hücreler monositler olup ardından hızla nötrofiller, trombositler ve naturel killer (NK) hücreleri gelmektedir. Literatür taramalarında hematopoietik kök hücre nakil sonrasında nötrofil engrafmanından birkaç gün önce monosit yükselmesine dair çalışmalar mevcuttur. Bizim de çalışmamızdaki amaç hematopoietik kök hücre nakli yapılan merkezimizde, allojeneik ve otolog periferik kan kök hücre nakil sonrasında bakılan monosit ve alt tiplerinin (CD14 ve CD16) engrafmanın erken habercileri olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kemik İliği Nakil Merkezinde 1 Temmuz 2022-31 Mayıs 2023 tarihleri arasında dışlanma ve dahil edilme kriterlerine uyan, allojeneik ve otolog periferik kan kök hücre nakli olan 56 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışma nakil sonrası ilk gün ile nötrofil ve platelet engrafmanı sağlanana kadar geçen süre boyunca bakılan hemogram ve biyokimya test sonuçlarına göre değerlendirildi. Kan hücrelerini analiz eden hemogram testine göre engrafman günleri kaydedildi. Nakil sonrası, engrafman öncesi monosit değerinin ani yükseldiği gün monosit engrafman günü olarak belirlendi ve monosit engrafman günlerinde periferik kan örneği ile flowsitometre çalışıldı. Flowsitometrede toplam monosit ve alt tipleri olan CD14 ve CD16 yüzdeleri ile lenfosit ve alt tipleri olan CD3, CD4, CD8, CD19 ve CD27 bakıldı. Bakılan periferik kök hücre belirteçleri, immunofenotipik analizler, naviosex (Beckman Coulter, İreland) cihazında akım sitometre yöntemi ile gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya 1 Temmuz 2022-31 Mayıs 2023 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kemik İliği Nakil Merkezine başvuran 56 allojeneik ve otolog periferik kan kök hücre nakli olan hasta alınmıştır. Toplam hastaların yaşı minimum 19 iken, maksimum 72 şeklindeydi. Cinsiyet dağılımında ise %57,1'i erkek iken, %42,9'u kadın idi. Hastaların %42,9'una allojeneik, %57,1'ine otolog nakil uygulandı. Hastaların %50'si multipl miyelom, %30,42'si akut miyeloid lösemi, %1,8'i hodgkin lenfoma, burkitt lenfoma, B hücreli nonhodgkin lenfoma ve T hücreli akut lenfoblastik lösemi, %3,6'sı mantle cell lenfoma ve B hücreli akut lenfoblastik lösemi, %5,4'ü miyelodisplastik sendrom tanılarından oluşmaktaydı. Hastaların %57,1'inde posttransplant erken komplikasyon görüldü. Nakil sürecinde hastaların %35,7'si parenteral antibiyotik tedavisi aldı. Otolog periferik kan kök hücre nakli olan hastalarda mobilizasyon rejimi olarak %71,9'una siklofosfamid-granulosit - koloni uyarıcı faktör (GCSF), %18,8'ine plerixafor-GCSF,%9,3'üne etoposid-GCSF uygulandı. Engrafman öncesi serum monosit yüzdesinin en yüksek olduğu gün ile platelet ve nötrofil engrafman günü arasındaki ilişki anlamlıydı (p<0,05). Serum monosit yüzdesinin en yüksek olduğu gün allojeneik periferik kan kök hücre naklinde ,otolog periferik kan kök hücre nakline göre daha geç gerçekleşti(p<0,05). Cinsiyet ve yaş ile flowsitometrenin gönderildiği gün serum monosit yüzdesi ve alt tipleri olan CD14 ve CD16 arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Mobilizasyon rejimine göre flowsitometrenin gönderildiği gün serum monosit yüzdesi ve alt tipleri olan CD14 ve CD16 yüzdesi arasında anlamlı bir bulunmadı(p>0,05). Sonuç: Monosit engrafman günü ile platelet ve nötrofil engrafman günleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Otolog periferik kan kök hücre naklinde mobilizasyon rejimi olarak siklofosfamid-GCSF, plerixafor-GCSF ve etoposid-GCSF'nin herhangi birinin kullanılması flowsitometrenin gönderildiği gün serum monosit yüzdesi ve monosit alt tipleri olan CD14 ve CD16'nın yüzdesini etkilememiştir. Posttransplant erken komplikasyon gelişmesi ve parenteral antibiyotik kullanımı monosit alt tipleri olan CD14 ve CD16 yüzdesi ile nötrofil ve platelet engrafman günlerini etkilememiştir. Anahtar Kelimeler: Hematolojik malignite, kemik iliği transplantasyonu, engrafman
Hematopoietik kök hücre transplantasyonu uygulanan hastaların yaşam kalitesi ve bakım gereksinimlerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma hematopoietik kök hücre transplantasyonu uygulanan yetişkin hastaların transplantasyon sonrası dönemde yaşam kalitesi ve bakım gereksinimlerinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı nitelikte planlandı. Araştırma örneklemini bir vakıf üniversite hastanesinde hematopoietik kök hücre transplantasyonu yapılan 100 hasta oluşturdu. Yaşam kalitesi Kanser Tedavisi Fonksiyonel Değerlendirme Ölçeği-Kemik İliği Transplantasyonu (Functional Assessment of Cancer Therapy-Bone Marrow Transplant– [FACT-BMT], 4.Versiyon) değerlendirildi. Örneklemin %54'ü erkek ve %37'si ilköğretim mezunudur. Cinsel fonksiyonlarda azalma, saç dökülmesi, tat kaybı, iştahsızlık ve uyku düzensizliği en sık gözlenen semptomlar iken, sırasıyla baş dönmesi, kaşıntı ve konstipasyonun ise en az görülen semptomlar olduğu belirlendi. FACT-BMT toplam ölçek puanı (81,38±21,91) hastaların yaşam kalitesinin orta düzeyde etkilendiğini işaret etmektedir. Hematopoietik kök hücre transplantasyonu uygulanan hastalarda en az düzeyde etkilenen yaşam kalitesi alanının Sosyal Yaşam ve Aile Durumu alt boyutu (20,81±4,26) olduğu belirlendi. Faaliyet Durumu (13,95±4,61), Duygusal Durum (12,70±6,41) ve Bedeni Durum alt boyutlarının (12,13±6,88) en olumsuz etkilenen yaşam kalitesi alanı olduğu saptandı. Serbest meslek sahibi olan, sağlık durumunu kötü olarak nitelendiren, transplantasyon sonrası akut dönemde olan ve transplantasyon sonrası herhangi bir nedenle hastaneye yatış öyküsü olan hastalarda yaşam kalitesinin daha olumsuz etkilendiği belirlendi (p<0,05). Araştırma bulguları doğrultusunda, yaşam kalitesindeki olası olumsuz etkilenmeler yönünden hastaların yakından izlenmesi, semptom kontrolüne yönelik hemşirelik girişimleri ve eğitimin planlanması, fonksiyonel durumun geliştirilmesi ve desteklenmesi, transplantasyon sürecinde duygusal destek verilmesi ve boş zamanlarının etkin şekilde değerlendirmesi için teşvik edilmesi, sosyal izolasyonu önlemek amacıyla nötropenik süreçte ve taburculuk sonrası hastaların aile ve arkadaşlar ile telefon gibi alternatif iletişim cihazlarıyla iletişiminin sürdürülmesi önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Yaşam kalitesi, hematopoetik kök hücre transplantasyonu, bakım gereksinimleri.
Hematopoetik kök hücre nakli yapılan hastalarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi: Ankara Şehir Hastanesi örneği
Bu çalışma, hematopoetik kök hücre nakli olan hastaların yaşam kalitesinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Kesitsel ve tanımlayıcı tipte olan bu araştırma Ankara Şehir Hastanesi Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, 26.08.2021-15.11.2021 tarihleri arasında 18 yaş ve üzeri hematopoetik kök hücre nakli olmuş 18 hastadan toplanmıştır. Verilerin toplanmasında literatür doğrultusunda hazırlanan soru formu kullanılmıştır. Elde edilen verilerin analizi SPSS 24.0 paket programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Verilerin analizinde, tanımlayıcı istatistikler, bağımlı örneklemler t testi, Mann Whitney-U testi ve Kruskall-Wallis Varyans analizi kullanılmıştır. Tüm analizlerde p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmaya katılanların yaş ortalaması 39.66±11.33, %66.7'sinin erkek, %83.3'ünün evli, %33.3'ünün eşit oranlarla ilkokul-lise-üniversite mezunu, %77.8'inin SGK'lı, %55.6'sının gelirinin giderine eşit, %77.8'sının çekirdek aileye sahip oldukları, %50'sinin ise en uzun süre ilde ikamet ettikleri ve %55.6'sı normal kilo aralığında olduğu saptanmıştır. Ayrıca hastaların %66.7'sinin 1 yıl ve daha az zamanda hastalık tanısı aldıkları, %50'sinin şehir içinden %50'sinin şehir dışından hastaneye tedavi için gelip gittikleri, %61.1'inin kendilerine yapılan hematopoetik kök hücre tedavisinin etkili olduğunu düşündükleri, %55.6'sının kendi hücresinden kök hücre nakli oldukları belirlenmiştir. Hastaların bireysel özellikleri ile Yaşam Kalitesi Değerlendirme Ölçeği toplam puan ortalamaları incelendiğinde; hastaların yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, eğitim durumu, sosyal güvencesi, gelir gider durumu, aile tipi ve beden kitle indeksi arasında anlamlı fark olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Ayrıca kendi hücresinden hematopoetik kök hücre nakli olan hastaların Yaşam Kalitesi Değerlendirme Ölçeği toplam puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0.05). Araştırmaya katılan hematopoetik kök hücre nakli olmuş hastaların yaşam kalitelerinin iyi düzeyde olduğu söylenebilir.
Allojenik ve otolog hematopoetik kök hücre nakli yapılan hastalarda sitomegalovirüs reaktivasyonu ve hastalığın değerlendirilmesi
Sitomegalovirüs (CMV) enfeksiyonu hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası sık görülen bir viral enfeksiyondur ve önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışma, HKHN yapılan hastalarda CMV reaktivasyonu ve hastalığının sıklığının belirlenmesi ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanarak yapılmıştır. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniği Kemik İliği Transplantasyon Servisi'nde allojenik HKHN yapılan 62 ve otolog HKHN yapılan 190 hasta olmak üzere toplam 252 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Nakil sonrası ilk 100 günde allojenik HKHN yapılan hastalarda % 82,3, otolog HKHN yapılan hastalarda %31,1 oranında CMV reaktivasyonu görüldüğü saptandı. Allojenik HKHN yapılan hastalarda, otolog HKHN grubuna göre CMV reaktivasyonu sıklığı, CMV DNA pik seviyesi ve preemptif tedavi ihtiyacının anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı. Allojenik HKHN grubunda uzun süreli steroid kullanımı ve graft versus host hastalığı (GVHH) gelişimi reaktivasyon riskini arttıran faktörler olarak saptandı. Takiplerde otolog HKHN grubunda hiçbir hastada CMV hastalığı gelişmezken, allojenik HKHN yapılan hastalarda 2 (%3,2) hastada CMV hastalığı geliştiği görüldü. Bu sonuç yakın izlem ve preemptif tedavi başarısı olarak değerlendirildi. İki nakil grubunda da CMV reaktivasyonu ile 30 günlük ve 100 günlük mortalite arasında ilişki saptanmadı. Sonuç olarak; CMV reaktivasyonu HKHN yapılan hastalarda ilk 100 günde sık görülmektedir. Özellikle allojenik HKHN, uzun süreli steroid kullanımı ve GVHH gelişmesi durumunda risk artmaktadır. Erken tanı ve preemptif tedavi yaklaşımı önemli ölçüde morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Bu nedenle risk faktörlerinin bilinmesi, hastaların yakın takibinin yapılması ve uygun zamanda preemptif tedavi başlanması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Hematopoetik kök hücre transplantasyonu, sitomegalovirüs, preemptif tedavi
Allojenik kemik iliği nakli yapılan hematolojik maligniteli hastalarda, nakil sonrası erken dönemde gelişen febril nötropeni ataklarının klinik ve mikrobiyolojik olarak retrospektif değerlendirilmesi
Hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası enfeksiyonlar morbidite ve mortalite için büyük bir risk faktörü olup, erken evrelerde yaygın bir komplikasyondur. Çalışmamız, allojeneik HKHN sonrası erken dönemde gelişen febril nötropeni ataklarının klinik ve mikrobiyolojik olarak incelenmesi, enfeksiyonların epidemiyolojik özelliklerinin ve risk faktörlerinin araştırılması, böylece enfeksiyon bulguları ortaya çıkmadan önce olabildiğince erken tanı ve tedaviye yön vermek için temel sağlamayı amaçlamaktadır. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Kök Hücre Nakli Ünitesinde 2011 Haziran-2021 Mart tarihleri arasında allojeneik HKHN yapılan 133 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların 115'inde (%86,5) febril nötropeni (FEN) izlendi. FEN gelişme riski cinsiyet, yaş ve komorbid hastalık durumuna göre farklılık göstermezken, primer hastalık tanısına göre farklılık göstermekteydi (p=0,040). Özellikle ALL tanılı hastalarda aplastik anemi hastalarına göre daha yüksek oranda FEN gelişimi gözlendi. Bununla birlikte grade III-IV mukoziti olanlarda, akut GVHD gelişimi ve buna bağlı steroid kullanılan hastalarda FEN gelişim oranları anlamlı olarak yüksekti. FEN ataklarının %33'ü MTİ (mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış enfeksiyon), %46,2'si KTİ (klinik olarak kanıtlanmış enfeksiyon) ve %20,8'i FUO (nedeni bilinmeyen ateş) kategorisinde değerlendirildi. Hastaların nakil değişkenleri ile kültürlerinde üreme ilişkisi incelendiğinde, kadınlarda periferik kan kültüründe gram negatif bakteri üreme oranının erkeklere göre daha yüksek olduğu görüldü. Bununla birlikte hipertansiyon öyküsü bulunan hastalarda kan ve katater kültürlerinde gram negatif bakteri üreme oranı daha yüksekti. Periferden ve kataterden alınan kan kültürlerinde üreme görülme oranı sırasıyla %23,4 ve %16,5 olup yine sırasıyla %59,4-%70 gram pozitif (GP), %40,5-%30 gram negatif (GN) üreme saptandı. En sık GP bakteriyel etken Koagulaz negatif staphyolococcus (KNS) üremesi olup sırasıyla %59,4 ve %66,6 oranında görüldü. GN etkenlerden ise en sık Escherichia coli (E.coli) olup sırasıyla %73,3 ve %66,6 oranında görüldü. İdrar kültürlerinin %8,6'sında üreme tespit edildi ve tümü gram negatif bakteri ve en sık E.coli üremesi saptandı. Bilinenin aksine uzamış nötropeninin (≥21 gün) ve nötropeni derinliğinin FEN gelişimi ve kültür üremesi ile ilişkisi gösterilemedi. Sonuç olarak FEN ataklarında hasta yönetiminin, mortalite ve morbiditeye kritik etkilerinden dolayı, hasta özelliklerinin ve risk faktörlerin iyi bilinmesi, merkezlerin kendi mikroorganizma profilini yakından takip etmesi ve tedavi protokolü oluşturması büyük öneme sahiptir.
Otolog hematopoetik kök hücre nakli yapılan multipl myelom olgularında revize myelom komorbidite indeksinin retrospektif analizi
Yeni tanı multipl myelom (MM) olguları çoğunlukla yaşlı ve heterojen bir hasta grubu olup, bu olgulara hastalıkla ilişkili olan veya olmayan komorbiditeler eşlik etmektedir. Geçtiğimiz on yılda, medyan sağkalımı 8-10 yıla kadar iyileştiren nakil ve nakil dışı yeni ajanların kullanıma girmesiyle MM tedavisinde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Tedaviye bağlı ilaç toksisitesinin önlenmesi, genel ve progresyonsuz sağkalımın belirlenmesi ve tedaviden fayda görecek hasta grubunun daha iyi belirlenebilmesi amacıyla MM hastalarında böbrek yetmezliği risk faktörleri, solunum fonksiyonları ve performans durumunu içeren basit ve geçerli bir komorbidite indeksi olan Myelom Komorbidite İndeksi (MKİ) geliştirilmiş olup yakın zamanlarda bu skor yaş, kırılganlık ve sitogenetik özellikler eklenerek revize edilmiştir (R-MKİ). R-MKİ, genel ve progresyonsuz sağkalımın öngörülmesine ve fit (R-MKİ puanı ≤ 3), orta fit (R-MKİ puanları 4-6) ve kırılgan (R-MKİ puanı> 6) hastaların belirlenmesine olanak sağlamaktadır. R-MKİ aynı zamanda kolay uygulanabilir ve isabetli bir skorlama sistemi olmasıyla da öne çıkmaktadır. Önceki çalışmalarda çoğunlukla yaşlı popülasyonda R-MKİ değerlendirilmiş olup, bu çalışmada otolog hematopoetik kök hücre nakli olan görece genç hastalarda R-MKİ'nin prognozu öngörmedeki başarısını araştırmayı amaçlamaktayız. Çalışmamıza Ocak 2010 – Aralık 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı'nda takipli 18 yaşından büyük MM nedenli otolog hematopoetik kök hücre nakli (OHKHN) olan 95 hasta dahil edilmiş olup hasta verileri retrospektif olarak incelenmiştir. R-MKİ skorlamasına göre hastalar fit ve orta-fit olarak iki gruba ayrılarak R-MKİ'nin genel ve progresyonsuz sağkalımı öngörmedeki başarısı incelenmiş olup, çalışmamızda daha düşük bir R-MKİ skorunun önemli ölçüde uzamış bir genel sağkalım ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Fit olarak sınıflanan hastaların ortalama genel sağ kalım süresi 109,73 ay iken, orta fit grubundaki hastalarda ise bu süre 75,31 ay olarak saptanmıştır. Progresyonsuz sağkalım açısından her iki grupta da anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Çalışmamız OHKHN yapılan görece daha az kırılgan hastanın bulunduğu hasta populasyonunda bile R-MKİ'nin genel sağkalımı öngörebildiğini göstermiştir. Çalışmamızda kırılgan hastanın bulunmaması ve çalışmamızın retrospektif olması kısıtlayıcı yönlerindendir. R-MKİ'nin MM'da prognozu öngördüğünü bildiren az sayıda çalışma mevcuttur, çalışmamız bu yönden literatüre katkıda bulunmakta olup, daha büyük ölçekli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kemik iliği transplantasyonu yapılan hastalarda kardiyak ve enfeksiyöz parametrelerin değerlendirilmesi
Hematopoietik kök hücre transplantasyonu (HKHT) progenitör kök hücrelerin hastaya verilmesi işlemidir. Malign ya da non malign birçok hastalığın tedavisinde yeri bulunmaktadır. HKHT planlanan hastalara öncesinde mobilizasyon rejimleri uygulanır. Bu rejimler myeloablatif, non-myeloablatif ve azaltılmış doz rejimler olmak üzere üçe ayrılır. HKHT sonrası birçok komplikasyon gelişebilmektedir. Kardiyak komplikasyonlar akut, subakut, kronik dönemlerde en önemli komplikasyondur. Kalp yetmezliği (KY) bu önemli komplikasyonlardandır. Mobilizasyon rejimleri ve öncesinde kullanılan sitoredüktif tedaviler artan kümülatif dozlarda ciddi kardiyovasküler yan etkilere sebep olabilmektedir. Antrasiklin grubu kemoterapötik ilaçların kardiyak komplikasyonları şiddetlidir. Çalışmamızda 428 HKHT yapılan hasta allojenik HKHT ve otolog HKHT gruplarında incelendi. Pre transplant EF değerleri her 2 grupta medyan % 60 idi. Post transplant EF değerleri %10 üzerinde artış gösteren allojenik HKHT kolunda 2 (%4,4) ve otolog HKHT kolunda 2 (%3,3) hasta mevcuttu. Pulmoner arter basıncı (PAB) artışı da HKHT sonrası gelişebilen diğer önemli bir durumdur. Çalışmamızda ekokardiyografi ile PAB>25 mmHg ölçülen hastalarda bu durumun sağkalıma etkisi incelendi, HKHT yapılan hastalarda 5 yıllık sağkalımın azalması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi (p<0,05).
Allojenik hematopoetik kök hücre transplant alıcılarında epstein-barr virus, cytomegalovirus ve adenovirus enfeksiyonlarının insidansı
Viral enfeksiyonlar hematopoetik kök hücre transplantasyonundan (HKHT) sonra yaygın görülür ve fatal komplikasyonlarla sonuçlanabilir. Cytomegalovirus (CMV), Epstein-Barr virus (EBV) ve adenovirus enfeksiyonlarının insidansının araştırılması amacıyla Mayıs 2014 ve Mayıs 2016 tarihleri arasında yapılan bu çalışmaya kök hücre nakli yapılan 35 çocuk hasta dahil edilmiştir. Hastalar transplantasyon sonrası ilk 100 gün haftada bir ve 1 yıla kadar ayda bir CMV, EBV ve adenovirus viral yükleri yönünden kantitatif real-time PCR (polymerase chain reaction) testiyle monitorize edilmiştir. Hastaların 30'una allojenik HKHT ve 5'ine otolog HKHT yapılmıştır. Allojenik HKHT hastalarının 24'ünde (%80) CMV enfeksiyonu, 11'inde (%36.7) ADV enfeksiyonu ve 8'inde (%26.7) EBV enfeksiyonu bulunmuştur. Bu gruptaki hastaların 8'inde (%26.7) CMV DNA, 1'inde (%3.3) EBV DNA ve 1'inde (%3.3) ADV DNA viral yükü preemptif tedavi için gereken 1000 kopya/mL'den yüksekti. Otolog HKHT yapılan 5 alıcının 2'sinde CMV DNA, 5'inde EBV DNA (iki vaka >1000 kopya/mL) ve 2'sinde ADV DNA (bir vaka >1000 kopya/mL) tespit edilmiştir. Toplam 35 hastanın 11'ine (CMV 6, EBV 2, ADV 1, CMV-EBV 1 ve CMV-ADV 1) preemptif tedavi verilmiştir ve sadece 2 (%5.7) hasta viral enfeksiyona bağlı kaybedilmiştir. Sonuç olarak HKHT hastalarında viral yüklerin prospektif monitorizasyonu ile viral enfeksiyonların erken tanısı preemptif tedaviye zamanında başlanmasını sağlayarak hastalığa progresyonu önlemede etkili olacaktır.
Kemik iliği transplantasyonu yapılan çocuk hastalarda bk virus enfeksiyonları
BK virus (BKV) ile ilişkili hemorajik sistit, hematopoetik kök hücre transplantasyonu (HKHT) yapılan hastalarda yaygın görülen bir komplikasyondur. Bu çalışmanın amacı HKHT yapılan çocuk hastalarda BKV enfeksiyonu insidansının araştırılmasıdır. Çalışmaya Kasım 2015 ile Kasım 2016 arasında izlenen yaşları 16 ay ile 16 yaş arasında değişen toplam 51 hasta dahil edilmiştir. Hastalar BKV DNA'nın idrar ve kanda tespiti için kantitatif real-time PCR (Anaolia Geneworks, Türkiye) testiyle moniterize edilmiştir. Hastaların 46'sına allojenik ve 5'ine otolog HKHT yapılmıştır. Allojenik nakil yapılan 46 hastanın 26'sında (% 56.5) ve otolog nakil yapılan 5 hastanın 1'inde (% 20) olmak üzere toplam 27 (% 52.9) hastanın idrar ve/veya kanında BKV DNA pozitifliği saptanmıştır. Allojenik HSCT yapılan hastaların % 26'sında (12/46) preemptif tedavi için gereken idrarda BKV viral yük düzeyi >107 kopya/ml'nin üstünde tespit edilmiştir. Preemptif tedavi uygulanan 12 hastanın 9'unda (% 75) hemorajik sistit gelişmesi önlenirken 3'ünde (% 25) hemorajik sistit gelişmiş ve tedaviyle iyileşmiştir. Hemorajik sistit gelişmesinden önceki iki hafta içinde BKV viruri >109 kopya/ml üstünde bulunmuş olup hemorajik sistitin prediktif tanısı için prognostik bir gösterge olarak kabul edilmiştir. BKV viremisi ise sadece 1 hastada sistit gelişmesinden önceki iki hafta içinde >104 kopya/ml üstünde tespit edilmiştir. Sonuç olarak HKHT hastalarının BKV enfeksiyonu, özellikle BKV viruri yönünden izlenmesi yüksek risk altındaki hastalarda hemarojik sistitin prediktif tanısı için önerilir.
Kök hücre transplantasyonu yapılan multipl miyelom hastalarında microRNA varyantlarının prognoz ve tedaviye yanıt üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Multipl miyelom (MM) bir malign plazma hücre neoplazisidir. MicroRNA (miRNA, miR-, mi-)'lar yaklaşık 21-23 nükleotid uzunluğunda, kısa, tek zincirli, protein kodlamayan RNA molekülleridir. Temel fonksiyonları, translasyon aşamasında gen ekspresyonunu düzenlemektir. Regülasyonu bozulmuş miRNA ekspresyonunun ve miRNA ilişkili polimorfizmlerin, MM patogenezine ve prognozuna olan etkilerine dair çalışmalar literatürde yer almaktadır. MiRNA196a2, geni kromozom 12q13.13 üzerinde lokalize olan ve son dönemde malignite ile ilişkisi çok sayıda çalışmaya konu olmuş bir miRNA'dır. Bu çalışmada amaç; miRNA196a2 polimorfizmlerinin, otolog kök hematopoetik kök hücre nakli yapılan MM hastalarında prognoz ve tedaviye yanıt üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 200 MM tanılı hasta ve 200 sağlıklı gönüllü dahil edildi. MM tanılı hastalar, 15.06.18-15.10.2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Erişkin Hematoloji Kliniğinde MM tanısı ile takip edilmekte olan hastalardan oluşmaktaydı. Hastalara ait klinik veriler geriye dönük dosya taraması ile değerlendirildi. Otolog hematopoetik kök hücre transplantasyonu (OHKHT) yapılmış/yapılmamış MM tanılı hastalardan ve sağlıklı kontrollerden venöz kan örneğinden DNA izolasyonu yapıldı. DNA örnekleri -20 0C'de bankalandı. Mi196a2 T/C genotiplendirme polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) - sınırlayıcı enzim parça uzunluk çeşitliliği (restriction fragment length polymorphism, RFLP) tekniği ile yapıldı. Takipte, tedavide çalışmaya alınan hastalara herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Progresyona kadar olan ve uzun dönem sağkalımları takip edildi. Hastalarda ve sağlıklı kontrollerde miRNA196a2 allel / genotiplerinin dağılımı karşılaştırıldı. Prognostik faktörlerin ve mi196a2 genotip dağılımlarının, MM'da genel sağkalım, progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi değerlendirilmeye çalışıldı. Bulgular: Hastalar ile kontrol grubu arasında genotip dağılımları arasında anlamlı fark izlenmedi. MiRNA196a2 genotipi dağılımı ile klinik parametreler (yaş, cinsiyet, Ig subgrupları, ISS evresi) arasında ilişki saptanmadı. Univaryant analizde, PFS (progresyonsuz sağkalım) üzerine anlamlı etkisi saptanan faktörler; cinsiyet, ECOG performans skoru, OHKHT yapılmasıdır. OS üzerine anlamlı etisi saptanan faktörler ise; cinsiyet, yaş, ISS evresi, hafif zincir türü, ECOG performans durumu, OHKHT yapılması, miRNA196a2 genotipidir. Multivaryant analize ise, PFS üzerine OHKHT yapılmasının olumlu etkisi izlenirken (p=0.001); OS üzerine, ECOG performans skoru (p=0.016), miRNA196a2 genotipi (p=0.041), ISS evresi (p=0.045) etkenlerinin anlamlı etkisi mevcuttu. Sonuç: MM'da, mi196a2 polimorfizmlerinin OS üzerinde istatistiksel anlamlı etkisi olduğu gösterilmiştir. CC genotip daha kötü prognostik bulgu olarak saptanmıştır. CC genotipe sahip hastaların, erken dönemde daha agresif tedavi seçenekleri açısından değerlendirilebileceği sonucuna varılmştır. . Anahtar Kelimeler: Multipl miyelom, Otolog kök hücre transplantasyonu, miRSNPs, microRNA, miR196a2 polimorfizm
Allojeneik hematopoietik kök hücre nakli yapılan hastalarda akut graft versus host hastalığı ve kronik graft versus host hastalığı'nın retrospektif değerlendirilmesi
Enfeksiyon proflaksisinde, immünsüpresif stratejilerde, DNA bazlı doku tiplendirmesinde ve destekleyici bakım önlemlerinde kaydedilen gelişmelerle birlikte allojeneik hematopoietik kök hücre nakli (Allo-HKHN) ile önemli oranda hastalık kontrolü ve kür sağlama başarısı sağlanmıştır. Graft Versus Host Hastalığı (GVHH) da Allo-HKHN sonrasında görülen en ciddi morbidite ve mortalite nedeni olan komplikasyonlardan biridir. Bu gözlemsel çalışmanın amacı; Allo-HKHN yapılan hastalarda nakil sonrası GVHH'nin görülme sıklığı, akut GVHH (aGVHH) ve kronik GVHH (krGVHH) gelişiminde ki risk faktörlerinin belirlenmesi, proflakside kullanılan ilaçların GVHH gelişimi üzerine etkisi, GVHH'nin mortalite ve morbidite üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmada Adnan Menderes Üniversite Hastanesi ve Özel Kent Hastanesi Erişkin Kemik İliği Nakil Merkezlerinden Ocak 2013 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında Allo-HKHN yapılan ve yeterli dosya verilerine ulaşılan 162 hasta GVHH açısından geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların tıbbi değerlendirme ve izlem amaçlı yapılmış olan laboratuvar incelemeleri, patoloji ve epikriz raporları hastane otomasyon sisteminden ve hastanede kayıtlı dosyalarından elde edildi. Çoğunluğunu akut lösemilerin oluşturduğu Allo-HKHN yapılan hastaların %54,3'ünde nakil sonrasında GVHH tanısı saptandı. GVHH tipinin ve derecesinin sağkalım sürelerini etkilediği görüldü. Sağkalım süreleri açısından GVHH tipinden en çok etkilen tanı AML idi. CMV-Reaktivasyonunun pozitifliği ile GVHH tipi arasında da anlamlı bir ilişki bulundu. GVHH'den en sık etkilen organ deri olarak saptandı. Enfeksiyon en sık ölüm nedeni olarak saptanırken, GVHH'den ölen hastaları oranı %3,06 idi. Bu çalışma sonucunda GVHH tipi ve derecesi ile CMV-Reaktivasyonunun sağkalımı çok önemli oranda düşürdüğü gösterilmiştir. Ayrıca aGVHH derecesinin de özellikle AML tanılı hastaların sağkalımını ciddi oranda düşürdüğü gösterilmiştir.
Tekrarlanan kök hücre uygulamasının deneysel asherman modeli üzerine etkisi ile implantasyon ve gebelikte görülen sonuçları
Amaç: Çalışmamızda kemik iliği kaynaklı kök hücrelerin (KİMKH), sıçanlarda meydana getirilen Asherman sendromu modellemesinde oluşan adezyonun ortadan kaldırılması ve blastokistin endometriyuma implantasyonunda ki rolü ile bu süreçte yer alan moleküller üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Asherman modeli kimyasal olarak oluşturularak tedavisi; besiyeri (BY), kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre (KİMKH) ve 48 saatlik besiyeri (Niş) ile sağlanmaya çalışılan dört farklı grup oluşturuldu. Birinci grup (G1); Asherman+ BY, ikinci grup (G2); Asherman + Niş, üçüncü grup (G3); Asherman + KİMKH ve dördüncü grup (G4); Asherman + KİMKH + Niş olarak ayrıldı. Her bir grup kendi içerisinde üç alt gruba ayrılarak, histokimyasal olarak hematoksilen-eozin ve masson trikrom boyamları ile imunohistokmyasal olarak ise TGF-β1, PCNA, eNOS, VEGF, Stro-1, c-Kit, Laminin, Fibronektin, L- Selektin boyamaları yapıldı. Apoptozis için ise TUNEL boyması yapıldı. Bulgular: Grupların hem histolojik hemde yeni doğan sayısına göre morfolojik değerlendirmelerinde KİMKH ve KİMKH + Niş verilen gruplarda diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı fark (p<0,05) saptanmıştır. KİMKH ile Nişinin uterin adezyonlarda yapışıklıkları ortadan kaldırabildiği, endometriyumu implantasyon için daha uygun hale getirdiği saptandı. Sonuçlar: Tedavi gruplarında endometriyal kalınlığın, bez sayısının ve vaskülarizasyonun artması, fibröz alanların azalması, adeziv alanlarda da embryoların implante olması ve yeni doğan sayısının artmış olması deneysel Asherman çalışmlarının kliniğe taşınmabilmesi açısından ümit vericidir. KİMKH ve Niş uygulamalarının, infertiliteye neden olan mekanizmaların içerisinde yer alan adezyon molekülleri üzerinden tedavi ile kliniğe katkı sağlayabileceği gösterildi. Anahtar Sözcükler: Asherman, İmplantasyon, Kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre, Histoloji.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi pediatrik kök hücre nakil merkezi'nde izlenen nakil hastalarının retrospektif incelenmesi
Giriş ve Amaç: Hematopoetik Kök Hücre Nakli (HKHN), son yıllarda giderek artan endikasyonlarla özellikle malign ve hematolojik hastalıklarda uygulanılan, sağlıklı hematolojik ve immünolojik yapılanma sağlanılabilen ancak ölüme varabilen ciddi komplikasyonlarla da sonuçlanabilen bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada hematopoeitik kök hücre nakil hastalarının demografik verilerini, verici özelliklerini, nakil öncesi hazırlık rejimlerini, engraftman süresini ve nakil sonrası gelişen komplikasyonları, tedavileri ve sağkalımı değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniveristesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Çocuk Kemik İliği Nakil Ünitesi'de 27 Ocak 1993 ile 24 Mayıs 2019 yılları arasında HKHN yapılan 242 hasta dahil edildi. Hastalara ait veriler hasta dosyalarından ve bilgisayar bilgi sistemin geriye dönük olarak toplandı. Bulgular: Hastaların % 62.4 (151 kişi) ü erkek, % 37.6 (91 kişi) sı kızdı. Hastaların % 81.4'ü Türk vatandaşı iken % 18.6 sı yabancı uyrukluydu. Hastaların yaş ortanca değeri 93 ay (7ay-225ay), 7 yaş 7 aylık idi. Hastaların 103'üne (% 42.6) malign hastalık, 117'sine (%48.3) hematolojik hastalık, 19'una (%7.8) immünolojik hastalık ve 3'üne (%1.2) metabolik hastalık tanısıyla nakil yapıldı. Malign hastalık grubundaki 103 hastanın 22'si (%21) ALL, 18'i (17.4) AML, 14'ü (%13.5) HL, 10'u (%9.7) MDS, 8'i (%7.7) NHL, 5'i (%4.8) HLH, 2'si (%1.9) KML, 1'i (%0.9) JMML ve 18'i (%17.4) nöroblastom, 2'si (%1.9) ewing sarkom, 2'si (%1.9) rabdomyosarkom, 1'i (%0.9) epandimom olmak üzere 23 hastanın (%22.3) solid tümör tanısı mevcuttu. Hematolojik hastalık grubundaki 117 hastanın 72'si (%61.5) talasemi, 30'u (%25.6) Fankoni aplastik anemi, 8'i (%6.8) aplastik anemi, 5'i (%4.2) orak hücreli anemi, 1'i (%0.8) konjenital diseritropoetik anemi, 1'i (%0.8) diamond-blackfan anemi tanısı mevcuttu. Hastaların 199'una (%82.2) allojenik, 43'üne (%17.8) otolog nakil uygulandı. Allojenik nakillerin 168'ine (%83.7) akraba, 31'ine (%16.3) akraba dışı vericilerden nakil yapıldı. Hastaların 126'sına (%82.9) 10/10, 24'üne (%15.8) 9/10, 2'sine 8/10 HLA uyumlu nakil yapıldı. Kök hücre kaynağı olarak 150 hastada (%62.2) kemik iliği, 90 hastada (%37.3) periferik kök hücre, 1 hastada (%0.4) kord kanı, 2 hastada kemik iliği ile birlikte kord kanı kullanıldı. Hazırlama rejiminde 175 hastaya (%81) myeloablatif, 41 hastaya (%18.9) non myeloablatif protokol uygulandı. HKHN yapılan hastaların 201'inde (%93.1) myeloid engraftman sağlanırken 15'inde (%6.9) sağlanamadı. Enfgraftman gelişme zamanı ortalama 13 (6-44) gündü. 22 hastada (%11.6) engraftman kaybı gelişti. Nakil sonrası 149 hastada (%61.6) sadece erken, 2 hastada (%0.8) sadece geç ve 56 hastada (%23.1) hem erken hem de geç komplikasyonlar görüldü. Nakil yapılan hastaların 200'üne (%97.5) bakteriyel enfeksiyon kiniği ile antibiyoterapi uygulandı ve 76'sında (%37) kan kültüründe üreme saptandı. Nakil sonrasında hastaların 109'unda (%53.1) viral enfeksiyon izlendi. Mantar enfeksiyonları 37 hastada (%18) görülürken, 2'sinin (%5.4) kan kültüründe üreme saptandı. Erken GVHH saptanan 55 (% 26.4) hastanın; GVHH görülme zamanı ortalaması 54 (3-207) gündür. Geç akut GVHH 14 hastada (%6.7), kronik GVHH 4 hastada (%1.9) görüldü. GVHH'nin 41'inde (%75.9) cilt tutulumu, 34'ünde barsak tutulumu (%62.9), 10'unda (%18.5) karaciğer tutulumu görüldü. GVHH'nin 15'i (%27.8) grade I, 17'si (%31.5) grade II, 17'si (%31.5) grade III ve 5'i (%9.3) grade IV olarak sınıflandırıldı. GVHH mortalitesi %61.1 olarak bulundu (n=33) (p=0.004). Nakil sonrası 30 hastaya hemorajik sistit tanısı (%14.3), 9 hastaya (%4.3) sinüzoidal obsrüksiyon sendromu tanısı koyuldu. Geç dönem komplikasyonlar 58 hastada (%28) izlendi. Engraftman sağlanamayan 17 hastaya (%7) ikinci nakil, 1 hastaya ise üçüncü nakil (%0.4) uygulandı. Hastaların % 1.2 sinde ikincil kanser; % 30 unda nüks gelişirken, % 39.3 ü de nakil sonrası ex oldu. Hastaların kök hücre infüzyonu sonrası son görülme tarihlerine göre takip süreleri hesaplanarak sağkalım analizleri yapıldı. Hastaların nakilden sonra bir yıllık tahmini sağkalımı % 64.9, üç yıllık sağkalım % 52.8 ve 5 yıllık sağkalım % 49.7 olarak hesaplandı. Sonuç: HKHN sonrası morbidite ve mortalite oranı yüksek olmasına rağmen, genellikle pek çok hastalıkta son iyileştirici seçenektir. Nakil ünitemizdeki HKHN süreci protokollerinin geriye dönük incelemesi; prognostik belirteçleri tanımlama, gelecekte takip önlemleri için rehberlik sağlama ve kısa ve uzun vadeli komplikasyonları iyileştirmek için bireysel kök hücre nakli stratejilerini oluşturma açısından faydalı olabilir. Özel uzun vadeli takip programına sahip, riske göre uyarlanmış bir tedavinin oluşturulması, HKHN hastalarında uzun süreli yaşam kalitesini ve genel sağkalımı artırmak için sekonder morbiditeyi önleyerek HKHN başarısını daha da artırabilir.
Allojenik hematopoetik kök hücre transplant alıcılarında BK virus enfeksiyonlarının insidansı
BK virus (BKV) zarfsız ve ikosahedral kapsidi olan genomu sirküler, çift sarmallı bir DNA virusudur. BK virus ile ilişkili hemorajik sistit, hematopoetik kök hücre transplantasyonu (HKHT) yapılan hastalarda yaygın görülen bir komplikasyondur. Bu çalışmanın amacı allojenik hematopoetik kök hücre nakli yapılan pediatrik hastalarda real-time polimeraz zincir reaksiyonu ile BKV enfeksiyonlarının insidansını araştırmaktır. Çalışmaya Kasım 2018 ile Kasım 2019 arasında yaşları 11 ay ile 17 yaş arasında değişen 51 hasta dahil edilmiştir. BKV DNA'sının idrar ve kan örneklerinde tespiti için Bosphore® BKV quantification kit v1 (Anatolia Geneworks, Türkiye) kullanılmıştır. Toplam 51 hastada BKV enfeksiyon insidansı % 86.3 (44/51) bulunmuştur. Hastaların 40'ına (%78) allojenik ve 11'ine (%22) otolog HKHT yapılmıştır. Allojenik HKHT yapılan 40 hastada BK virüri ve/veya viremi %85 (34) ve otolog grubunda %90 (10) oranında tespit edilmiştir. Hastaların 14'ü allojenik ve 4'ü otolog olmak üzere 18'inde (%35;18/51) idrar BK DNA viral yükü >107 kopya/ml üstünde olup preemptif tedavi başlanmıştır. Allojenik grupta BKV ile ilişkili hemorajik sistit insidansı %15 (6/40) bulunurken otolog grupta hemorajik sistit görülmemiştir. Nakil öncesi BKV pozitif olan 22 hastadan %41'inde (9), oysa BKV negatif olan 29 hastadan %27.5'inde (8) BK virüri yüksek düzeyde (>107 kopya/ml) bulunmuş olup nakil öncesi BKV pozitifliği yüksek virüri için risk olarak görülmektedir. Akut GVHD gelişen 6 hastanın %50'sinde (3) yüksek düzeyde BK virüri bulunurken, akut GVHD gelişmeyen 34 hastanın %32.3'ünde (11) daha düşük oranla BK virüri bulunmuş olup akut GVHD varlığı da yüksek virüri için risk faktörü olarak gözükmektedir. Preemptif tedavi uygulanan 18 hastanın 12'sinde (%66.6) hemorajik sistit gelişmesi önlenirken 6'sında (% 33.3) hemorajik sistit gelişmiştir. Hemorajik sistit gelişmeden önceki 2 hafta içinde idrarda viral yük 107-9 kopya/ml bulunmuş olup hemorajik sistit gelişmesi için prognostik bir gösterge olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak HKHT hastalarında BKV viral yükünün monitorizasyonu ile viral enfeksiyonların erken tanısı preemptif tedaviye zamanında başlanmasını sağlayarak hastalığın ilerlemesini önlemede etkili olacaktır.
2015-2022 yılları arasında hematopoetik kök hücre nakli yapılan talasemi major tanılı hastalarda Anti-HLA pozitifliğinin engrafman, greft yetmezliği, trombosit ve eritrosit transfüzyon refrakterliği ve sağ kalıma etkisi
Giriş ve Amaç: Talasemi major tanılı hastalarda düzenli destekleyici tedavi ve demir şelasyon tedavilerindeki gelişmelerle son yıllarda beklenen yaşam süresi belirgin iyileşmiştir. HKHN riskli bir tedavi yöntemi olmakla beraber yaşam boyu tedavilerden ve demir yüklenmesine bağlı komplikasyonlarından korunmak için şu anda tek küratif tedavidir. Anti-HLA antikorları özellikle solid organ transplantasyonlarında rejeksiyon ve düşük sağkalımla ilişkili bulunmuştur ve HKHN açısından ise greft yetmezliği, düşük sağkalım ve engrafman gecikmesine neden olduğuna dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Çocuk Kemik İliği Nakil Ünitesi'nde HKHN yapılan TM tanılı hastalarda anti-HLA durumunun greft yetmezliği, greft reddi, engrafman süreleri, trombosit ve eritrosit transfüzyon refrakterliği ve sağkalıma etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Çocuk Kemik İliği Nakil Ünitesi'nde 1 Ocak 2015 ile 31 Aralık 2022 tarihleri arasında HKHN yapılan 80 TM tanılı hasta dahil edildi. Hastalara ait veriler hasta dosyalarından ve hastane bilgi sistemi ve ulusal hasta bilgi sisteminden geriye dönük olarak toplandı. Bulgular: Hastalarımızın 30'u (%37,5) kız, 60'ı (%62,5) erkek idi. Yaş ortancası 7,25 olup en küçük hasta 1.5 yaşında, en büyük hasta ise 17 yaşında idi. Kök hücre kaynağı olarak 55 (%68,8) hastada kemik iliği, 22 (%27,5) hastada periferik kök hücre, 3 (%3,8) hastada ise kemik iliği ve periferik kök hücre birlikte kullanılmıştı. 46 (%62,2) hastada anti-HLA pozitif; 21 (%28,4) hastada yalnız Sınıf 1 pozitif, 6 (%8,1) hastada yalnız sınıf 2 pozitif, 19 hastada (%25,7) sınıf 1 ve sınıf 2 beraber pozitifti, 28 hastada (37,8) ise anti-HLA negatif olarak saptandı. AB0 kan grubu uyumu açısından 46 (%59) hastada uyumlu, 32 (%41) hastada ise kan grubu uyumsuz bunlarında;13'ünde (%16,7) minör uyumsuzluk, 10'unda (%12,8) majör uyumsuzluk, 9'unda (%11,5) çift yönlü uyumsuzluk mevcuttu. 22 (%27,5) hastaya splenektomi yapılmıştı. Greft durumu değerlendirilebilen 77 hastanın 58'inde (%75,3) greftin sağlıklı olduğu, 12 (%15,6) hastada primer greft yetmezliği, 7 (%9,1) hastada sekonder greft yetmezliği/greft reddi geliştiği görüldü. Hasta son durumlarına bakıldığında ise, 53 (%66,3) hastanın hayatta, 27 (%33,8) hastanın ex olduğu görüldü. Hastaların cinsiyetine göre anti-HLA durumu, greft durumu ve hasta son durumu arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Anti-HLA pozitif grubun nakil öncesi daha fazla ES transfüzyonu aldığı (p: 0,001), engrafman süresi, nakil sonrası TS ve ES desteği greft durumu ve hasta son durumu açısından anti-HLA negatif grupla aralarında fark olmadığı görüldü (p>0,05). AB0 uyumuna göre uyumlu grupta engrafman daha erken olsa da istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p>0,05). AB0 uyumlu hastalarda nakil sonrası ES desteği sayısının azaldığı görüldü (p:0,024). AB0 uyumlu olan grubun 100. Günde sağkalımlarının daha iyi olduğu (p: 0,021) ancak son durumda aralarında fark olmadığı görüldü (p> 0,05). Splenektomi yapılan hastalarda yapılmayanlara göre nötrofil engrafmanının daha erken olduğu (p:0,002), nakil sonrası ES desteği ihtiyacının daha az olduğu görüldü (p:0,030). Greft durumu, hasta son durumu ve sağkalıma etkisi saptanmadı (p>0,05). Üründeki CD34+ kök hücre sayısı ile engrafman süreleri arasında negatif zayıf korelasyon ilişkisi görüldü (p<0,05). Nakil sonrası ES ve TS transfüzyonu, greft durumu ve hasta son durumu açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Genel sağkalım (OS) 100.gün için %85; 2, 5 ve 8 yıllık %66,3, olaysız sağkalım (EFS) 2 yıllık, 5 ve 8 yıllık olarak %56,3 olarak görülmüştür. Sonuç: Anti-HLA durumu ile nötrofil, trombosit ve eritrosit engrafmanı arasında ilişki görülmedi. Anti-HLA pozitif olan hastaların nakil sonrası TS ve ES transfüzyon ihtiyacı daha fazla olsa da bu anlamlı değildi. Çalışmamızda anti-HLA pozitifliği ile greft durumu ve mortalite arasında ilişki görülmedi. Anti-HLA pozitif ve negatif grup arasında sağkalım açısından fark saptanmadı.
Pediatrik kemik iliği ünitesinde 2010-2021 yılları arasında nakil yapılan, ilk yıl içerisinde karaciğer enzim yüksekliği olan hastaların değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Kemik İliği Nakil Ünitesinde 2010-2021 yılları arasında nakil yapılan hastaların sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi, ilk yıl içerisinde karaciğer fonksiyon testlerinin incelenmesi ve etiyolojik nedenlerin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Kemik İliği Nakil Ünitesinde 2010-2021 yılları arasında nakil yapılan hastaların ilk bir yıl içerisinde karaciğer enzim değerleri ve diğer verileri rektrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya toplam 298 hasta alındı. Tanı gruplarına ve nakil tiplerine göre hazırlık rejimi; miyeloablatif veya azaltılmış yoğunluklu rejim olarak belirlendi. Hepatik SOS profilaksisinde ursodeoksikolik asit kullanıldı. Myeloid engrafman zamanı ardışık 3 gün boyunca mutlak nötrofil sayısının > 500/mm³ olduğu ilk gün kabul edildi. Hazırlık rejimi başlangıcından itibaren ilk 15 gün için AST, ALT, LDH veya bilirubin yüksekliği ilaç toksisitesi olarak kabul edildi. GVHD klinik semptomları olan ve/veya biyopsi ile tanı konuldu. Bulgular: Hastaların %63,4'ü kız, %36,6'sı ise erkekti. Hastaların %9,7'si 2 yaşından küçüktü, %25,2'si 2-5 yaş arasındaydı, %36,9'u 5-10 yaş arasındaydı ve %28,2'si 10 yaşından büyüktü. Malignite nedeniyle başvuranların oranı %35,9, hematolojik hastalıklar nedeniyle başvuranların oranı %47 ve immün yetmezlik nedeniyle başvuranların oranı %13,8 olarak saptandı. Hastaların %61,1'inde erken komplikasyonlar, %1'inde geç komplikasyonlar ve %20,6'sında ise hem erken hem geç komplikasyonlar gözlendi. Erken GVHD tutulumu saptanan hastaların oranı %25,8 idi. GVHD'nin en sık gözlenen tutulumları sırasıyla cilt ve bağırsak (%31,6) ve sadece cilt (%22,5) olarak tespit edildi. En yaygın görülen komplikasyonlar ise sırasıyla %16,6 ile hemorajik sistit, %13,8 ile renal komplikasyonlar ve %10,4 ile santral sinir sistemi komplikasyonları olarak belirlendi. Hematopoetik kök hücre nakli öncesi laboratuvar parametrelerinde anormallik saptanan hastaların oranı %82,2 idi. Anemi görülen hastaların oranı %71,1, pansitopeni saptanan hastaların oranı %28,2, AST değeri normalden yüksek hastaların oranı %40,2, ALT değeri normalden yüksek hastaların oranı %41,9 ve laktat dehidrogenaz değeri yüksek olan hastaların oranı %17,8 olarak belirlendi. Hematopoetik kök hücre nakli sonrası karaciğer fonksiyon testlerini en sık yükselten etiyolojiler %73,5 ile kültür üremesi ve %48 ile CMV enfeksiyonu olarak belirlendi. Hastaların %50,3'ünde tek bir etiyoloji, %28,5'inde iki farklı etiyoloji, %17,1'inde üç farklı etiyoloji ve %4'ünde dört farklı etiyoloji saptandı. Tedavi sürecinin sonunda karaciğer fonksiyon testlerinin %51,9'unda düzelme görülmedi ve hastaların %43,9'u yaşamını kaybetti. Bir yıllık sağ kalım oranı %70,5 olarak belirlenirken, beş yıllık sağ kalım oranı %52 ve on yıllık sağ kalım oranı da %52 olarak tespit edildi. Hastaların cinsiyetlerine göre sağ kalımları arasında anlamlı bir farklılık olmadığı belirlendi (p=0,822). Yaş grupları arasında ise, 24-60 ay yaş aralığındaki grubun ortalama sağ kalım sürelerinin diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p=0,018). Transplantasyon yapılma yılına göre ortalama sağ kalım süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı tespit edildi (p=0,680). Transplantasyon şekline göre sağ kalımın anlamlı olarak değişmediği belirlendi (p=0,127). Ancak, kemik iliği kaynağı olarak periferik kök hücre kullanan hastaların sağ kalım sürelerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu tespit edildi (p=0,014). Ayrıca, HLA uygunluk seviyesinin yükseldikçe sağ kalım sürelerinin de istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yükseldiği gözlendi (p=0,001). Transplantasyon sonrası bilirubin seviyelerinin yüksekliği, transplantasyon öncesi anemi ve pansitopeni varlığı, transplantasyon sonrası LDH yüksekliği olan hastalarda ortalama sağ kalım sürelerinin uzadığı gözlendi (sırasıyla p=0,001, p=0,019, p =0,009 ve p=0,007). Sonuç: Çalışmamız sonucunda karaciğer fonksiyon testlerinde gözlenen yüksekliğin nakil başarısını negatif etkileyen bir faktör olduğu görüldü. Nakil öncesinde ve sonrasında karaciğer fonksiyon testleri yüksekliği açısından farkındalığın yüksek tutulması ve gerekli önlemlerin alınması önerilir. Anahtar Kelimeler: Hematopoetik Kök Hücre Nakli, Karaciğer Enzimleri, Pediatrik
Dicle üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniği'nde yatan ve invaziv fungal enfeksiyon saptanan hastalarda antifungal proflaksi ve antifungal tedavinin sağkalım üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: İnvaziv fungal infeksiyon (IFI); hematolojik maligniteli ve hematopoetik kök hücre transplant alıcı hastalarda önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Bu çalışmada hematoloji kliniğimizde tedavi gören ve radyolojik olarak IFI tanısı konulup antifungal tedavi alan hastalarda tedaviye yanıtı, başlanan antifungal ajanların etkinliklerini, nötropenik gün sayısının sağkalıma etkisini araştırdık. Materyal ve Metod: Bu çalışmada Ocak 2014-Temmuz 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Hematoloji Kliniği'nde takip edilen ve radyolojik olarak IFI tanısı alan 84 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların komorbid hastalıkları, febril nötropeni (FEN) anındaki beyaz küre (WBC) ve nötrofil (NEU) değerleri, tedavi seçenekleri, tedavi yanıtları, ortalama sağkalım süreleri, başlanan antifungal tedavilerin sağkalım üzerine etkileri araştırıldı. Bulgular: Hastaların 54'ü (%64,3) erkek, 30'u (%35,7) kadındı. Ortalama yaş 44,7±16,66 olarak bulundu. Hastaların izlem süresi 17,40+16,31 ay, ortalama sağkalım süresi 20,9±2,6 ay olarak saptandı. KİT yapılan hastalarda ortalama sağkalım 28,4 ay, KİT yapılmayan hastalarda ortalama sağkalım 18,7 ay olarak saptanmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (P:0,042). Nötropenik gün sayısı 10 nun altında olan 14 hasta var iken nötropenik gün sayısısı 10 ve üzerinde olan 70 hasta vardı ve bu veriler istatiksel olarak anlamlı saptandı (P:0,005). IFI nedeni ile başlanan antifungal tedaviler 68(%81) hastada vorikonazol, 16 (%19) hastada lipozomal amfoterisin B (L-AmB) olarak saptandı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda hastalarda IFI'nin varlığı, nötropenik gün süresinin uzun olması ve KIT yapılma durumunun sağkalım üzerindeki etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hastalarımızda en sık kullanılan antifungal ilaçlar azol grubu (posakonazol, itrakonazol ve vorikonazol) ve poliyen grubu(L-AmB) olarak saptandı ve preemptif amaçlı en sık kullanılan antifungal ajanın vorikonazol olduğu görüldü. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Invaziv fungal enfeksiyon, nötropeni, sağkalım, hematolojik malignite
Dicle Üniversitesi Hematoloji Kliniğinde 2008 ile 2016 yılları arasında otolog kök hücre nakli yapılan multiple myelom ve lenfoma hastalarının klinik özellikleri ve sağkalım analizleri
Amaç: Multiple miyelom (MM) ve Lenfomalar en sık karşılaşılan hematolojik kanser türleri arasındadır. MM'da otolog hematopoietik kök hücre nakli (OHKHN) destekli yüksek doz kemoterapi (YDKT) 65 yaş altında ve performansı iyi olan 65-75 yaş arası hastalarda standart tedavi yaklaşımını oluşturmaktadır. Benzer şekilde Lenfomalar'da da özellikle dirençli hastalık ve nüks durumunda HKHN destekli YDKT'nin uygun tedavi seçeneği olduğu bilinmektedir.Çalışmamızda kliniğimizde OKHN yapılan MM ve Lenfoma hastalarımızın geriye dönük incelenmesi ve sonuçları değerlendirilmiştir. Yöntem: Hematoloji kliniğimizde OKHN planlanan MM ve Lenfoma tanılı hastaların tanısından itibaren hazırlanan dosyaları incelendi.Çalışma grubunu 2008–2016 tarihleri arasında OKHN yapılan Lenfoma ve MM tanılı 18 yaş üstü ve 75 yaş altı toplam 64 olgu oluşturdu. Bulgular: 42(%65,6) MM, 13(%20,4) HL(hodgkin lenfoma) ve 9(%14) NHL(non hodgkin lenfoma) hastamız vardı.MM hastalarının 16'sı(%38) kadın,26'sı(%62) erkek,Lenfoma hastalarının 8'i(%36,4) kadın,14''ü(%63,6) erkekti.MM'da ortalama yaş 53,6±10, yaş aralığı (24-73) ve 3(%7) hasta 65 yaş üstündeydi.Lenfoma'da ortalama yaş 39±14,4 ,yaş aralığı (19-64) idi. Nakil öncesi MM hastalarının;6'sı (%14,3) KY (kısmi yanıtlı), 36'sı (%85,7) ÇİKY(çok iyi kısmi yanıtlı) veya TY(tam yanıtlı) idi.11(%26,2) hastada ölüm ve 20(%47,6) hastada nüks,progresyon gerçekleşti.Lenfoma hastalarınınsa 10'u (%45,5) KY, 12'si (%54,5) ÇİKY veya TY idi.6(%27,7) hastada ölüm,12(%54,5) hastada nüks,progresyon gelişti. Her iki grup hastada nakil sonrası hematolojik düzelme %100 olup,işleme bağlı ve işlem sonrası taburcu olunan dönem içerisinde mortalite olmadı.MM ve Lenfoma hastalarında nakil sonrası nüks olmayanlar ile nakil öncesi TY veya ÇİKY olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde uzun sağkalım süreleri saptandı. MM'da nakil öncesi BFT (böbrek fonksiyon testi) durumunun ve indüksiyon tedavisinde aldıkları kemoterapi rejimlerinin istatistiksel açıdan sağkalıma etkisi saptanmadı. Lenfoma'da hastalık evresi ve IPI (uluslararası prognostik indeks)'ye göre risk durumunun istatistiksel olarak sağkalıma etkisi olduğu saptandı.Hastaların nakil öncesi aldıkları tedavi sayısının veya nakil sırasının istatistiksel olarak sağkalıma etkisi saptanmadı. Sonuç: OKHN yapılan hastalarımızda nakil öncesi yanıt durumu ve nakil sonrası nüks durumu sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerdi,iyi yanıtlı hastalar ile nüks olmayan hastalarda sağkalım süreleri daha uzundu.MM'da BFT istatistiksel olarak sağkalım üzerinde anlamlı fark oluşturmasa da sağkalım sürelerinde belirgin farklılıklar vardı.Lenfoma'da IPI risk durumu ve hastalık evresi sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerdi.Düşük riskli olan hastaların sağkalım süreleri daha uzundu. Erken evrede olan hastaların da sağkalım süreleri daha uzun saptandı. Anahtar Kelimeler: Otolog Kök Hücre Nakli, Yüksek Doz Tedavi, Multiple Myelom, Lenfoma, Sağkalım süresi
Hematopoietik kök hücre nakil hastalarında mobil uygulama ile verilen eğitimin destekleyici bakım, distres ve yaşam kalitesine etkisi
Bu araştırma hematopoietik kök hücre nakil hastaları için geliştirilen mobil uygulama ile verilen eğitimin destekleyici bakım gereksinimleri, distres ve yaşam kalitesine etkisinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Randomize kontrollü tasarımla yapılan araştırma Sağlık Bilimleri Üniversitesi Dr. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kök Hücre Nakil Ünitesinde 20 Şubat 2022-30 Eylül 2022 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini 18 yaş ve üzeri, ilk kez hematopoietik kök hücre nakli (otolog veya allojenik) uygulanan ve mobil uygulama kullanabilen 36 hasta (18 hasta müdahale ve 18 hasta kontrol) oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında Hasta Bilgi Formu, Kanser Hastalarında James Destekleyici Bakım Gereksinimlerini Belirleme Ölçeği, Distres Termometresi ve Kemik İliği Nakli Hastalarında Kanser Tedavisinde Fonksiyonel Değerlendirme Ölçeği (FACT-BMT) kullanılmıştır. Formlar müdahale ve kontrol gruplarına hastane yatışının ilk günü, nakil sonrası 1.ay ve 3.ay olmak üzere 3 kez uygulanmıştır. Mobil uygulama içeriği kök hücre nakil öncesi dönem ile ilgili bilgiler, kök hücre nakli ve sonrasındaki dönem olmak üzere 3 modül ve hasta ve yakınlarının olası sorularının yanıtlanması için WhatsApp bölümünden oluşmuştur. Müdahale grubundaki hastalara mobil uygulama ile eğitim verilmiş ve uygulamayı kullanarak nakil sonrası 3.aya kadar izlenmiş olup, kontrol grubundaki hastalara rutin eğitim ve izlem yapılmıştır. Verilerin analizinde Ki kare, bağımsız ve bağımlı gruplar arası t testi, tek yönlü Tekrarlı Ölçümlerde Varyans Analizi ile Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Destekleyici bakım gereksinimleri açısından gruplar karşılaştırıldığında manevi-dini sorunlar alt boyutunda 3. Ayda anlamlı fark olduğu izlenmiştir (p<0,05). Distres düzeyi açısından gruplar arasında anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p>0,05). Yaşam kalitesi ölçeği FACT-BMT versiyon 4 ölçeğinde FACT-BMT TOI puanında yatışta gruplar arasında anlamlı fark (p<0,05) bulunurken diğer alt boyutlarda gruplar arası fark bulunmamıştır. Çalışmanın sonucunda, mobil uygulama ile verilen eğitimin kök hücre nakli sonrası ilk üç aylık süreçte hastaların destekleyici bakım gereksinimleri, distres düzeyleri ve yaşam kalitesi üzerine anlamlı bir etkisi olmadığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Mobil uygulama, hematopoietik kök hücre nakli, destekleyici bakım, distres, yaşam kalitesi Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Başkent Üniversitesi Etik Kurulu (Proje No: KA21/130) tarafından onaylanmıştır.
Posttransplant siklofosfamid temelli graft versushost hastalığı proflaksisi ile yapılan haploidentikkök hücre nakillerinde donör seçimi ilişkili immun veimmun olmayan değişkenlerin nakil sonrası sağ kalımsonuçları üzerine etkileri: Tek merkez deneyimi, geriye dönük analiz
Amaç: PT-Cy +/- ATG temelli GvHH proflaksi yaklaşımı HLA uyumsuz haploidentik nakillerin başarı ile yapılabilmesini sağlamaktadır. HLA uyumsuz bölgenin seçimi, HLA uyumlu bölge sayısı, DSA varlığı, donörün yaşı, hasta- donör arası cinsiyet uyumu, hastadonör arası akrabalık derecesi, kan grubu uyumu, CMV seropozitiflik durumu gibi faktörler uygun donör seçimi konusunda dikkate alınmaktadır. Bu çalışmada amacımız haploidentik kök hücre nakli yapılan hastalarda HLA ve HLA dışı faktörlerin nakil sonuçları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Hastalar ve Yöntem: Akut lösemi ve MDS tanısıyla haploidentik KHN yapılan 62 erişkin hasta analiz edilmiştir. Tüm hastalarda periferik kök hücre kaynağı ve PT-Cy temelli GvHH proflasisi uygulanmıştır. Hazırlık rejimi olarak FluBu3 temelli rejimler kullanılmıştır. Sonuçlar: HLA uyumlu bölge sayısı 5/10 vs ≥6/10, -DQB1, -B lider, -DRB1, -DP uyumu, hasta- donör arası akrabalık durumu, donör yaşının ≥45 olması durumunun nakil ilişkili değişkenler ve sağ kalım sonuçları ile ilişkisi gösterilememiştir. DP uyumu olan hastalarda genel sağ kalım anlamlı uzun bulunmuştur. İki yıllık genel sağ kalım olasılığı %49.4 ve ilerlemesiz sağ kalım %%69.3 saptanmıştır. Tartışma: Çalışmamızda HLA uyumsuz bölge sayısı değil ama uyumsuz bölgenin neresi olduğu nakil sonuçlarında etki göstermiştir. PT-Cy temelli GvHH proflaksi yaklaşımları nakil sonrası erken dönemde yüksek enfeksiyon riskine sahiptir. Anahtar Kelimeler: Haploidentik kök hücre nakli, post-transplant siklofosfamid, donör seçimi
Kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda adipöz kökenli stromal vasküler fraksiyonun ve trombositten zengin plazmanın kemik iyileşmesi üzerine etkileri
Günümüzde Dünya nüfusunun %10 kadarında herhangi bir seviyede böbrek hastalığına bağlı problemler gözlenmektedir. Kronik böbrek hastalığının (KBH) osteoblast/osteoklast dengesinin bozulması ve mineralizasyonun azalması gibi mekanizmalar ile kemik yapısını bozduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda yağ hücresi kökenli kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyonun (SVF) ve trombositten zengin plazmanın (TZP) kemik iyileşmesi üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada kullanılan 62 adet Sprague- Dawley cinsi erkek sıçan, Grup I (n:12), Grup II (n:12), Grup III (n:12) ve Grup IV (n:16) olmak üzere dört gruba ayrıldı. 10 sıçan SVF ve TZP eldesi için kullanıldı. Sağlıklı kontrol grubu olarak kullanılan Grup I hariç diğer gruplara KBH oluşturmak için cerrahi olarak 5/6 nefrektomi modeli uygulandı. Gruplardaki tüm sıçanların sol femurlarına tur motoru ile kırık oluşturulmasını takiben intramedüller kemik fiksasyonu uygulandı. Grup II sıçanlar KBH kontrol grubu olarak takip edildi. Grup III sıçanların kemik kırığı bölgesine kalsiyum ile jelleştirilmiş TZP verildi. Grup IV sıçanlarının kemik kırığı bölgesine TZP ve SVF tedavisi uygulandı. Sıçanların KBH tanısı ve takibine yönelik, 3 haftalık aralık ile ağırlık ölçümü yapıldı ve 0. gün, 3, 6 ve 12. haftada sıçanların kan hemoglobin, üre ve kreatinin seviyeleri ölçüldü. Kandan kemik iyileşmesi parametreleri olan parathormon, D vitamini ve kalsiyum alınarak kemik kırığı oluşturulması öncesi ve sonrası olarak karşılaştırıldı. Kemik iyileşmesi ve kallus oluşumu; biyomekanik olarak üç nokta bükme testi, radyolojik olarak bilgisayarlı tomografi ve direkt grafi, histopatolojik olarak ve immun boya olan osteokalsin ile değerlendirildi. Kök hücrelerin osteoblastik dönüşümü immunfloresan mikroskopunda DiI boyaması ile gösterilmesi amaçlandı. Grup II, III ve IV de bulunan KBH'li sıçanların ağırlık değişimi istatistiksel olarak anlamlı olarak bulundu. Morfolojik olarak kallus dokusu miktarı ve kemiğin düzgün iyileşme bulguları sırası ile: Grup IV> GrupIII> Grup I> Grup II olarak gözlendi. Kemiklerin mekanik dayanıklılıkları sırası ile: Grup IV> GrupIII> Grup I> Grup II olarak ölçüldü. Kemik iyileşmesinin radyolojik değerlendirilmesi rakamsal değeri arttıkça iyileşmeyi gösteren modifiye Lane ve Sandru skorlama sistemine göre yapıldı. Skorlama sonuçları: 3.91 ±0.64 (Grup I), 3.5 ±0.64 (Grup II), 5.08 ±1.44 (Grup III), 5.43 ±0.99 (Grup IV) olarak bulundu. Kortikal kemik iyileşme bölgesinden, kallusun en dış noktasına olan kalınlıklarının ölçülmesi sonucu ortalama kallus kalınlıkları; 2.16 ±0.51 (Grup I), 1.75 ±0.50 (Grup II), 2.90 ±0.26 (Grup III), 3.23 ±041 (Grup IV) olarak ölçüldü. Kemik iyileşmesi skorlama sistemi sonuçları ile ölçülen kallus kalınlıklarının karşılaştırılmasında; skorlama sistemi ile kallus kalınlıkları arasında anlamlı korelasyon gözlendi. 0. gün, 3. hafta, 6. hafta ve 12. haftada alınan kan örneklerinde BUN, kreatinin seviyelerinde yükselme ve hemoglobin seviyelerindeki düşme anlamlı bulundu. Tüm denek gruplarında kan kalsiyum, PTH ve D vitamini sonuçlarında düşüş gözlendi. KBH'lı gruplardaki sıçanlarda kırık öncesi benzer kemik iyileşmesi parametreleri gözükmekte iken uygulanan TZP ve SVF tedavileri sonrası vitamin ve minerallerdeki azalma daha az oldu. Histopatolojik değerlendirmede kemik dokunun iyileşme skorlaması (Allen skorlaması) sonuçları 4.71±0.99 (Grup I), 4.17 ±0.62 (Grup II), 5.17 ±0.90 (Grup III), 5.38 ±0.88 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik dokunun mineralizasyon miktarları 1.43 ±0.49 (Grup I), 1.33 ±0.47 (Grup II), 1.50 ±0.50 (Grup III), 1.68 ±0.49 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik dokunun immunohistokimyasal incelenmesinde osteokalsin ile boyanma yoğunluklarına göre 1.43 ±0.49 (Grup I), 1.33 ±0.47 (Grup II), 2.17 ±0.37 (Grup III), 2.38 ±0.49 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik hücrelerine özel immünolojik boya olan osteokalsin ile boyalı preparatlar aynı kesitlerin DiI boyaması ile karşılaştırıldı. Adipoz kaynaklı kök hücrelerin kemik hücresine dönüşüm gösterildi. Çalışmamızda kronik böbrek hastalığının kemik iyileşmesine olan olumsuz etkilerinin TZP ve SVF tedavileri ile mekanik, histolojik, radyolojik ve biyokimyasal olarak daha olumlu parametreler elde edilebileceği gösterildi. Kemik kırığı sonrası oluşan kallus dokusunun kalınlığı kemik dokunun iyileşme sürecini uzatsa da geç dönemde daha sağlam kemik oluşumuna öncül olacağı gösterildi. KBH hastalarında kemik iyileşmesinin hızlandırılması ve regüle edilmesi amacı ile mezenkimal kök hücre uygulanması sonrası hayvan çalışmalarında elde edilen olumlu sonuçların klinik uygulamada benzer etkileri gösterebileceği düşüncesindeyiz.
KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONU YAPILMIŞ BETA TALASEMİ MAJOR OLGULARININ ENDOKRİN GEÇ YAN ETKİLER AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Hematopoetik kök hücre nakli yapılan talasemi major (TM ) olgularında, hem primer hastalığa hem de kemik iliği nakil işlemine bağlı endokrinolojik sorunlar beklenmektedir. TM hastalarında artmış demir yükü bir çok vital organ yanısıra endokrin bezleri de etkileyerek büyüme geriliği ve diğer endokrinolojik sorunlara yol açmaktadır. Allojeneik kemik iliği transplantasyonu (KİT) yapılan olguların sayısının giderek artması ile birlikte, bir çok araştırmacının dikkati bu olgularda erken ve geç dönemde görülen komplikasyonlara yönelmiştir. Bu çalışmadaki amacımız, merkezimizde TM tanısı ile kemik iliği nakli yapılmış ve nakil sonrası en az iki yıl izlenmiş olguların endokrinolojik komplikasyonlar açısından değerlendirilmesidir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Kök Hücre Transplantasyon Ünitesi'nde, TM tanısı ile Ocak 1998-Ocak 2007 yılları arasında kemik iliği nakli yapılmış, yaş dağılımı 3,3 yıl-24 yıl arasında değişen 41 olgu (15 erkek, 26 kız) değerlendirmeye alındı. Olguların transplantasyon yaşı 7,5±4,9 yıl ve KİT sonrası izlem süresi 24-122 ay (ortalama 65,07 ay) idi. Kontrol grubu olarak; TM tanısı ile izlenen, benzer yaş grubundan, benzer transfüzyon ve şelasyon öyküsü olan 32 olgu (13 erkek, 19 kız) değerlendirmeye alındı. KİT grubu ve kontrol grubunun detaylı endokrinolojik muayenesi ve antropometrik ölçümlerine ek olarak, kemik metabolizma parametreleri [serum kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz (ALP), intakt parathormon (iPTH)], tiroid stimulan hormon (TSH), lüteinizan hormon (LH), follikül uyarıcı hormon (FSH), kortizol, adrenokortikotropik hormon (ACTH), kızlarda estradiol ve erkeklerde testesteron değerleri, açlık kan şekeri ve insülin değerleri, insülin like growth faktör1 (IGF-1), insülin like growth faktör binding protein-3 (IGF-BP3), ferritin ve hemoglobin düzeyleri çalışıldı. Komplikasyonların değerlendirilmesinde, boy kısalığı açısından transplant grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,68). KİT grubunun transplant öncesi boy SDS skoru ortalama -1,42 ± 0,26, transplantasyon sonrası boy SDS skoru ise -1,21 ± 0,23 olup aralarında istatistiksel yönden fark yoktu (p=0,96). Transplantasyon sonrası ağırlık SDS skorları ise transplantasyon öncesine göre anlamlı düzeyde daha iyi saptandı (p=0,010). KİT yaşı ile boy SDS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı ters korelasyon saptandı (p=0,008). KİT yaşı arttıkça boy SDS değerlerinin daha düşük olduğu görülürken, ağırlık SDS değerleri ile KİT yaşı arasında ilişki bulunamadı. KİT yaşı 7'nin altında olanların boy SDS skorları, 7 ve üzeri olan gruba göre daha iyi bulundu (p=0,02). KİT yaşı arttıkça femur boynu ve L2–4 vertebra Z skorları daha düşük değerlerdeydi (p=0,032, p=0,0001). KİT yaşı arttıkça insülin direnci görülme olasılığı da daha yüksek bulundu (p=0,01). Yedi yaş altında KİT yapılanlarda gonadal yetmezlik riski, 7 ve üzerindeki gruba göre daha düşük saptandı (p=0,009). Hipotiroidi, hipoparatiroidi ve adrenal yetmezlik gibi komplikasyonlar açısından KİT yaşının etkisi anlamlı bulunmadı. Bu çalışmada, 7 yaşından önce transplantasyon yapılan olgularda boy SDS değerlerinin, DEXA Z skorlarının daha iyi ve insülin direnci, hipogonadizm görülme olasılığının daha düşük olduğu görüldü. Bu nedenle TM tanısı almış olguların erken dönemde transplantasyon açısından değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Ancak kemik iliği naklinin primer hastalığa bağlı endokrinolojik komplikasyonları tümüyle ortadan kaldıramaması nedeniyle, olguların düzenli endokrin takiplerinin yapılmasının gerekli olduğu görülmektedir.