Magnetic resonance imaging
472 theses under this subject heading
Meme kanseri moleküler alt tiplerinin MR görüntüleme özellikleri
Amaç: Çalışmamızda meme kanserinin önemli bir prognostik belirleyicisi olan moleküler alt tiplerinin manyetik rezonans (MR) görüntüleme özelliklerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Patoloji sonucuna göre meme kanseri tanısı bulunan 104 hastanın preoperatif MR tetkikleri 5.Baskı Breast Imaging-Reporting and Data System (BI-RADS) atlasına retrospektif olarak incelendi. BI-RADS'a göre olgular kitle veya kitlesel olmayan kontrastlanma olarak ayrıldı. Olguların arka plan parankim kontrastlanmaları değerlendirildi. Kitlelerin şekil, kontur, kontrastlanma özellikleri; kitlesel olmayan kontrastlanmaların ise dağılım ve internal kontrastlanma paternleri ve tüm olguların kinetik özellikleri,ADC değerleri, multifokal/multisentrik (MFMS) olma durumları, lezyonlara eşlik eden bulgular incelendi. Moleküler alt tipler ile MR bulguları istatiksel olarak Kruskal Wallis testi ve ki-kare testleri kullanılarak araştırıldı. Bulgular: Moleküler alt tipler ile kitle/ kitlesel olmayan kontrastlanma olma arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,017). En yüksek kitlesel olmayan kontrastlanma oranına (%70) sahip alt tip HER-2 (+)'ti. Kitlelerin şekil (p=0,001) ve kontur (p=0,002) özelliklerinin moleküler alt tiplere göre farklılık gösterdiği izlendi; Luminal tiplerin daha çok düzensiz şekilli ve düzensiz/spiküle konturlu; HER-2 ve Triple(-) alt tiplerin ise daha çok oval/yuvarlak şekilli ve düzgün konturlu olduğu dikkati çekti. Aksiller lenfadenopati en sık (%64.3) Triple (-) alt tipinde izlendi (p=0,033). Hızlı kontrastlanma oranı en yüksek olan (%71.4) alt tip Triple (-) olup erken faz kinetik eğrileri ile alt tipler arasında anlamlı ilişki bulundu (p=0,048). Sonuç: Bu çalışmada moleküler alt tipler ile birçok MR bulgusu arasında anlamlı ilişki bulunmuş olup daha geniş olgu serilerinde, prospektif olarak yapılacak ileriki çalışmalar bu konudaki bilgi birikimimizi arttıracaktır. Anahtar kelimeler: BI-RADS, meme kanseri, manyetik rezonans, moleküler alt tip, MRG
Acil serviste dinamik bilgisayarlı tomografi ile pulmoner emboli tanısı konulan hastaların manyetik rezonans görüntüleme bulgularının değerlendrilmesi
ÖZETGiriş ve Amaç: PE hayatı tehdit eden acil servislerde hekimlerin sık karşılaştığı birhastalıktır. Erken tanı tedavisi kadar önemlidir. Toraks BT, PE tanısında en sık kullanılangörüntüleme yöntemidir. Gebelerde, kontrast alerjisi ya da böbrek yetmezliği olanhastalarda toraks BT kontrendikedir. MR tetkiki son yıllarda kullanımı artan radyasyoniçermemesi nedeniyle önemli bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmanın amacı; PEdüşünülen ancak böbrek yetmezliği, kontrast madde alerjisi, gebeliği olan hastalar ilegörüntülemenin hızlı yapılması gereken hastalarda, toraks difüzyon MR görüntülemetekniğinin kullanabilirliğini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışma 5 Aralık 2010 ? 31 Kasım 2011 tarihleri arasındahastanemiz Acil Servisine başvuran dinamik kontraslı BT ile PE tanısı konulmuş 29 hastayıkapsamaktadır. Dinamik kontrastlı toraks BT ile PE tanısı konulmuş bu hastalara toraksdifüzyon MR görüntüleme yöntemi uygulandı.Bulgular: PE tanısı konulan 29 hastada, dispne ve göğüs ağrısının en sık başvuru nedeniolduğu tespit edildi. Ortalama ADC değeri tüm hastalar için 2.39x10-³±4.6 mm²/sn olarakbulundu. Enfarktların ortalama ADC değeri 1,98x10-³±4,5 mm²/sn olarak bulundu.Atelektazi alanları için ortalama ADC değeri 2,57x10-³±3,3 mm²/sn olarak bulundu.Atelektazi 20 (%59,1) hastada, enfarkt 9 (%30,9) hastada gözlendi. ADC değeri açısındanatelektazi ve enfarkt arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.0001).Sonuç: PE tanısının konulmasında ve PE'nin periferik lezyonlarının değerlendilmesindetoraks difüzyon MR tetkiki alternatif bir görüntüleme yöntemi olabilir. Özellikle gebelerde,kontrast madde alerjisi olanlarda, böbrek yetmezliği olan olgularda ve hızlı görüntülemeningerektiği durumlarda, PE tanısında ve PE'nin periferik lezyonlarının değerlendilmesindetoraksın difüzyon ağırlıklı görüntüleme tetkiki yararlı sonuçlar verebilir. Difüzyon toraksMR görüntüleme tetkikinin PE tanısında kullanılabilmesi için daha erken dönemdeuygulanmış daha çok vaka ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.nahtar kelimeler: Pulmoner emboli, toraks difüzyon manyetik rezonans görüntüleme,toraks bilgisayarlı tomografi
İntravenöz anesteziklerin ratlarda manyetik rezonans spektroskopi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Günümüzde noninvazif tanı metodları giderek artmaktadır. Nonivazif tanı metodlarından biri olan manyetik rezonans spektroskopi çekimi esnasında sonucun doğru olması için hastanın hareketsiz durması esastır. Fakat bazı psikiyatrik hastalıklarda ve çocuklarda bunu sağlamak için genel anesteziye ihtiyaç duyulur. Bu amaçla sıklıkla intravenöz anesteziklerden; propofol, tiyopental, midazolam, ketamin tek başlarına ya da kombinasyonlar şeklinde tercih edilir. Bütün anesteziklerde olduğu gibi intravenöz anestezik ajanlar da beyin metabolizmasını değişen derecelerde etkilemektedir. Bizim amacımız ideal bir manyetik rezonans spektroskopi çekiminde hastanın hareketsiz olmasını sağlayacak ve aynı zamanda beyin metabolizmasını en az ya da hiç etkilemeyecek bir genel anestezik ajanı belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; İnönü Üniversitesi deney hayvanları etik kuruldan onay alındıktan sonra Wistar Albino grubu 35 erkek rat kullanıldı. Manyetik rezonans spektroskopi çekimi esnasında beyindeki metabolik değişimleri saptayabilmek için ratlar rastgele beş gruba (yedişerli) ayrıldı. Gruplar; grup M (midazolam 50 mg/kg-1,n=7), grup K (ketamin 40 mg/kg-1, n=7), grup T (tiyopental sodyum 40 mg/kg-1, n=7), grup P (propofol 26 mg/kg-1, n=7), ve grup S intraperitoneal izotonik ile %1 izofluran maske anestezisi olmak üzere belirlendi. Anestezik ilaçlar ve izotonik intraperitoneal olarak 3,5 mL volüm halinde verildi. İntraperitoneal propofol uygulanması sonrası sedasyon sağlanamaması ile grup P çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Manyetik rezonans spektroskopide ölçülen beyin metabolitleri (N-asetil aspartat, kolin ve kreatin seviyeleri) açısından gruplar arasında istatistiksel olarak fark saptanmamıştır. Her bir gruptaki ratlar arasında da, kolin/kreatin, N-asetil aspartat/kolin ve kolin/ N-asetil aspartat oranları açısından fark olmadığı gösterilmiştir. Sonuç: Sedasyon amacıyla, tek doz midazolam, ketamin ve tiyopental verilmesinin manyetik rezonans spektroskopi sonuçlarını etkilemediği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Manyetik Rezonans Spektroskopi, Sedasyon, Midazolam, Ketamin, Tiyopental sodyum, İzofuloran.
Multipl sklerozlu hastalarda serebrospinal sıvı akım dinamik çalışmalarının akut-kronik hastalık ayırıcı tanısına katkısının değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmada MS hastalarında BOS akım dinamiğini faz kontrast MRG ile değerlendirerek hastalığın etyopatogenezindeki rolünü ve aktif-kronik dönemdeki hastalığın ayırıcı tanısına katkısı olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya klinik ve radyolojik olarak kesin MS tanısı almış MR?sinde kontrastlanan aktif plağı olan 16 hasta, kronik plakları olan 16 hasta ve çevremizden seçtiğimiz sağlıklı 16 kişi dahil edilmiştir. BOS akımının kantitatif olarak değerlendirilmesi faz kontrast MR anjiografi tekniği ile akuaduktus düzeyinden aksiyal planda elde olunan görüntüler üzerinden 2 radyolog tarafından yapılmıştır. Üç grup arasında akuduktustan geçen akımın pik hız (cm/sn), ortalama hız (cm/sn), ileri akım volümü (ml), geri akım volümü (ml), net ileri akım volümü (ml), debi (ml/dk) değerleri ve akuaduktus alanları karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Kontrol grubunda ortalama akuaduktus alanı 3,11±1,29 mm² (1,60?5,80 mm²), ortalama pik hız 4,36±1,35 cm/sn (2,92?7,74 cm/sn), ortalama hız ortalaması 0,41±0,27 cm/sn (0,05?1,07 cm/sn), ortalama ileri akım volümü 0,021±0,010 ml (0,01?0,05 ml), ortalama geri akım volümü 0,013±0,007 ml (0,00?0,03 ml), ortalama debi 0,72±0,69 ml/dk (-0,42?2,52 ml/dk) bulunmuştur. Aktif plağı olan hasta grubunda ortalama akuaduktus alanı 4,10±1,57 mm² (1,80?7,30 mm²), ortalama pik hız 4,90±1,05 cm/sn (2,72?6,44 cm/sn), ortalama hız ortalaması 0,50±0,30 cm/s (0,08?1,13 cm/sn), ortalama ileri akım volümü 0,030±0,014 ml (0,01?0,06 ml), ortalama geri akım volümü 0,018±0,009 ml (0,01?0,04 ml), ortalama debi 1,11±0,78 ml/dk (-0,24?2,58 ml/dk) bulunmuştur. Kronik plakları olan hasta grubunda ortalama akuaduktus alanı 5,04±1,37 mm² (2,70?9,10 mm²), ortalama pik hız 5,50±1,40 cm/sn (3,46?8,40 cm/sn), ortalama hız ortalaması 0,36±0,20 cm/sn (0,04?0,70 cm/sn), ortalama ileri akım volümü 0,038±0,015 ml (0,01?0,08 ml), ortalama geri akım volümü 0,027±0,017 ml (0,01?0,08 ml), ortalama debi 0,99±0,76 ml/dk (-0,66?2,22 ml/dk) bulunmuştur. Bu parametrelerden ortalama debi yönünden gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. SONUÇ: Bu çalışmamızda daha önceden MS hastalığı ile ilişkili olduğu bildirilen kronik serebrospinal venöz yetmezlik hipotezine bağlı olarak BOS akımının bozulduğuna veya azaldığına ilişkin anlamlı sonuçlar elde edemedik. Ancak MS etyopatogenezinde öne sürülen bu hipotez çerçevesinde ekstrakranial venöz hemodinamikleri ve BOS dinamiklerini tüm kapsamıyla belirlemek için daha geniş kontrollü çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.
Meme solid lezyonlarında ileri MR uygulamaları; difüzyon ağırlıklı görüntüleme
Amaç: Dinamik kontrastlı manyetik rezonans görüntüleme malign ve benign meme lezyonlarının karakterizasyonunda yüksek sensitiviteye fakat düşük spesiviteye sahiptir. Difüzyon ağırlıklı görüntüleme lezyon karakterizasyonunda dinamik kontrastlı manyetik rezonans görüntülemenin spesivitesini artırabilir. Bu çalışmadaki amacımız solidmalign ve benign meme lezyonlarının tanısında difüzyon ağırlıklı görüntülemenin dinamik kontrastlı manyetik rezonans görüntülemeye katkısını araştırmaktır. Yöntem ve Bulgular:Çalışmamızda 82 kadın hastaya(91solid lezyon) dinamik kontrastlı ve difüzyon ağırlıklı görüntüleri içeren meme MRG uygulandı. Histopatolojik olarak 91 lezyonun 44?ü benign, 47?si maligndi. Lezyonların dinamik kontrastlıMRG?deki bulgularına göre morfolojik ve kinetik analizleri ile BI-RADS sınıflaması yapıldı ve BI-RADS2-3 lezyonlar benign, BI-RADS 4-5 lezyonlar malign kabul edilerek histopatolojileri ile karşılaştırıldı. Daha sonra lezyonlardan ve normal fibroglandüler dokudan ADC ölçümleri alınarak karşılaştırma yapıldı.Histopatolojik olarak malign lezyonların ortalama ADC değerlerini (0.80x10-3mm2/sn±0.39), benign lezyonların ortalama ADC değerlerinden (1.35x10-3mm2/sn±0.31) ve normal fibroglandüler dokunun ADC değerlerinden (1.27x10-3mm2/sn ±0.30) anlamlı şekilde düşük bulduk.DAG?de yaptığımız ölçümlerle ADC için saptanan sınır değer 1.00 x10-3mm2/sn olarak alındığında memenin malign ve benign lezyonlarının ayırımında DAG?nin duyarlılığı %89.3, seçiciliği %88.6 olarak hesaplandı. Sonuç: Dinamik kontrastlı MRG meme kitlelerinin benign- malign ayırımını yüksek doğruluk oranıyla yapabilir. Malign ve benign lezyonların ADC değerlerine göre bulgularımız literatürle uyumlu olarak bulundu. MRG?ye ek olarak ADC değerlerinin kullanılması benign-malign ayrımında ek bilgiler sağlayabilir.
Elit düzeydeki güreş ve halter sporcularında lumbal vertebraların morfometrik olarak değerlendirilmesi
Bu araştırma, elit düzeydeki erkek güreş ve halter sporcuları ile erkek sedanter bireylerin lumbal vertebralarının, morfometrik olarak incelenerek yapısal farklılıkların ortaya çıkarılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 12 güreş sporcusu, 12 halter sporcusu ve 12 sedanter birey olmak üzere toplam 36 erkek katılmıştır. Lumbal vertebraların iki boyutlu ve üç boyutlu ölçümleri için manyetik rezonans görüntüleme cihazı, elde edilen manyetik rezonans görüntülerinin analizinde ise stereolojik yöntemler kullanılmıştır. Verilerin analizinde, parametrik testlerden Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) ile nonparametrik testlerden Kruskal Wallis test istatistiği kullanılmıştır. İstatistiki anlamlılık düzeyi için p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Yapılan ölçümler sonucunda vertebral korpus anterior yüksekliği, vertebral korpus posterior yüksekliği, bilonkav deformite oranı ve kompresyon deformite oranı bakımından sedanter bireyler ile halter sporcuları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülürken; intervertebral disk anterior yüksekliği, intervertebral disk medium yüksekliği, bikonveksite indeks oranı, vertebral korpus hacmi ve intervertebral disk hacmi bakımından ise güreş ve halter sporcuları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Vertebral korpus medium yüksekliği, vertebral korpus çapı, anterior kama deformite oranı, intervertebral disk posterior yüksekliği ile farfan oranı bakımından gruplar arasında anlamlı farka rastlanmamıştır. Yapmış olduğumuz çalışma sonuçları ışığında, halter sporcularının omurgalarındaki yapısal dejenerasyonları azaltmak için, omurgalarına binen yükün minimal düzeye düşürülmesi gerekmektedir. Bu yüzden sporcuların iskelet sistemi biyomekaniğinin göz önünde bulundurularak, sportif faaliyetlerin gerçekleştirilmesi çok önemlidir. Bu bağlamda özellikle halter antrenörlerinin iskelet sistemi biyomekaniği hakkında eğitim almaları hususunda federasyonların spor kulüplerini yönlendirmeleri gerekmektedir. Sporcuların biyomekanik özelliklerinin belirlenmesi ve bu doğrultuda sporcuya uygun antrenman programının hazırlanması, teknik ve hareketlerin hem antrenman hem de müsabaka esnasında daha doğru ve bilinçli bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlayacaktır.
Benign ve malign vertebral çökme fraktürü tanısında multiparametrik spinal MR görüntülemenin etkinliğinin retrospektif değerlendirilmesi
Vertebral çökme fraktürleri özellikle yaşlı hastalarda sık görülen, etyolojisinde travma – osteoporoz benzeri benign veya primer tümör – metastaz – multipl myelom benzeri malign süreçlerin yer alabileceği bir hastalıktır. Manyetik rezonans (MR) incelemesi; benign veya malign çökme ayrımında kullanılabilen bir görüntüleme yöntemidir. Genellikle konvansiyonel sekanslar (T1, T2, yağ baskılı teknikler) tanı açısından kullanılmakla birlikte diffüzyon MR, dinamik kontrastlı perfüzyon MR gibi ileri teknikler de son yıllarda ayrım açısından tercih edilmeye başlanmıştır. Buna karşın, malignite şüphesi giderilmeyen olgularda patolojik verifikasyon gerekebilmektedir. Bu çalışmada difüzyon, perfüzyon MR ve konvansiyonel teknikler kullanılarak yapılan multiparametrik spinal MR'ın vertebral çökme fraktürlerinin benign-malign ayrımındaki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya, vertebra çökme fraktürü olan, vertebra biyopsisi ve vertebral biyopsi öncesinde multiparametrik MR incelemesi yapılmış 42 hasta dahil edildi. T1-T2 sekanslardaki bulgular, kantitatif diffüzyon ve perfüzyon MR bulguları ve perfüzyon MR eğri tipleri kullanılarak tümöral, multipl myelom, benign ve malign çökme kategorisindeki lezyonların ayrımındaki başarı değerlendirildi. Tümöral, myelom ve benign çökme grupları arasında ve benign – non-benign çökme grupları arasında perfüzyon MR eğri tipi, Ktrans, Kep ve ADC parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,000-0,02). ROC analizinde benign ve malign çökme ayrımında en yüksek sensitivite ve spesifisite değerleri Ktrans için %73,9 ve %77,8, Kep için %88 ve %77,8, ADC için %63 ve %87, saptanan ADC, Ktrans ve Kep cut off değerlerine göre yapılan multiparametrik değerlendirmede ise %91,30 ve %96,29 olarak bulundu. Kantitatif ADC, Kep ve Ktrans analizine ait kombine bilgiler multiparametrik spinal MR ile benign – malign çökme ayrımı yüksek tanısal doğruluk ile yapılabilir. İçerisinde yer alan her bir tekniğin birlikte kullanımı ile vertebral çökmelerin etyolojisinde rol oynayabilecek maligniteler daha yüksek doğrulukla saptanabilir ve sadece tanı amaçlı yapılacak invaziv işlemlere gereksinim azalabilir. Anahtar Kelimeler: Vertebra çökme fraktürü, MR perfüzyon, ADC, Kep, Ktrans
Acil servise senkop ile başvuran hastalarda kranial görüntülemenin retrospektif incelenmesi
Bu çalışmada, acil servise senkop ile başvuran hastalarda patolojik kranial görüntüleme bulgularını tanımak ve ilişkili muhtemel risk faktörlerini analiz etmek amaçlanmıştır. Haziran 2018 ile Şubat 2021 tarihleri arasında Bursa'da bulunan iki adet üçüncü basamak sağlık uygulama ve araştırma hastanesinin acil servisine senkop ile başvuran ve intrakranial patoloji düşünülerek kraniyal görüntüleme yapılan 2000 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Senkopu taklit edebilecek hipoglisemi, nöbet, konversiyon gibi durumlar, primer yakınması senkop ile uyumlu olmayan hastalar, 18 yaşından küçük, travma öyküsü, koma durumu, persistan bilinç kaybı, alkol veya madde kullanımı ve bilinen intrakranial patolojisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Verilerin analizi SPSS v22 paket programı ile yapılmıştır. 1394 hasta (672 erkek ve 722 kadın, 18 – 96 yaş aralığı, ortalama yaş 57,5) çalışmaya dâhil edilmiştir. 151'i (%10,8) kranial BT ve 372'si (%26,7) kranial MR olmak üzere, toplamda 523 (%37,5) hastada patolojik görüntüleme bulgular saptanmıştır. Fokal nörolojik defisit, tansiyon yüksekliği, nörolojik semptom, koagülopati, AFR yüksekliği, troponin yüksekliği, atriyal fibrilasyon, anemi ve ek hastalık (malignite, hipertansiyon, diyabet, serebrovasküler hastalık) varlığı istatistiksel olarak ilişkili risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Acil servis hekimleri hayatı tehdit eden intrakranial patolojileri kaçırmamak için çoğu zaman kesitsel görüntüleme yöntemlerine başvurmaktadır. Bu durum sağlık hizmetlerinin maliyetini arttırmakla beraber, birçok hastayı gereksiz radyasyona bağlı oluşabilecek komplikasyonlara maruz bırakmaktadır. Anormal kraniyal görüntüleme ile ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesinin, acil servise senkop ile başvuran hastalarda rutin kraniyal BT ve MR kullanımını azaltma potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir.
Multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme sonrası prostat spesifik antijeni ve derivelerinin (PSA, FREE-PSA) transrektal ultrasonografi eşliğinde prostat biyopsisi (TRUS-BX) sonuçları ile yeniden değerlendirilmesi
Prostat spesifik antijeni(PSA) değeri gri zon olarak adlandırılan 4-10mg/dl olan hastaların freePSA/PSA oranları, multiparametrik manyetik rezonans görüntülemeleri ve patoloji raporlarının arasındaki ilişkileri değerlendirmek amaçlandı. Çalışmamıza 2020-2022 yılları arasında prostat spesifik antijeni yüksekliği ve değeri gri zonda(4-10mg/dl) olan, multiparametrik manyetik rezonans görüntülemesi yapılmış ve sonrasında transrektal ultrasonografi eşliğinde prostat biyopsisi alınmış olan 101 hasta dahil edildi. Hastalar benign ve malign patolojiye sahip olanlar şekilde iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastaların fPSA/PSA oranları, PIRADS skorları ve ayrıca malign gruptaki hastaların patoloji sonuçları gleason skorlarına göre kaydedildi. FreePSA/PSA oranı, PIRADS skorları ve bunların arasındaki ilişkinin prostat ca saptamadaki değerini ortaya çıkarmaya çalışıldı. Çalışmadaki 101 hastanın ortalama yaşı 64.34 ± 6.64, PSA değeri 7.63 ± 2.3 ng/dl, fPSA değeri 1.42 ± 0.77 ng/dl, fPSA/PSA oranı 0.19 ± 0.09 olarak kaydedildi. 101 hastanın patoloji sonuçlarına göre; 31'ine kanser(%31.7), tanısı konmuş, 3'ü ASAP(%3) olarak raporlanmış, 67'sinin de sonucu benign(%66.3) olarak gelmiştir. Grup 1'deki hastaların fPSA ortalaması 1.08 ± 0.71 mg/dl, grup 2'deki hastaların fPSA ortalaması 1.59 ± 0.74 mg/dl olarak bulundu(p=0.001). Grup 1'deki hastaların fPSA/PSA oranı ortalaması 0.13 ± 0.06, grup 2'deki hastaların fPSA/PSA oranı ortalaması 0.22 ± 0.08 olarak idi (p=0.001). Prostat ca tanısı alan 31 hastanın gleason skorlamalarına göre patoloji sonuçları; 12 hasta gleason 3+3(%38), 8 hasta gleason 3+4(%25), 3 hasta gleason 4+3(%9), 3 hasta gleason 4+4(%10), 2 hasta gleason 4+5(%6), 2 hasta gleason 5+3(%6), 2 hasta gleason 5+5(%6) olarak raporlanmıştır. 101 hastanın multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme raporlarına göre; 1 hasta PIRADS-2(%1), 33 hasta PIRADS-3(%32.7), 55 hasta PIRADS-4 (%54.5), 12 hasta PIRADS-5(%11.9) olarak sonuçlanmıştır. PIRADS-3 skoru olan 33 hastadan 3'üne(%9), PIRADS-4 skoru olan 55 hastadan 22'sine(%40), PIRADS 5 skoru olan 12 hastadan 6'sına(%50) prostat ca tanısı konmuştur. Prostat ca tanısı alan hastalarda ortalama fPSA/PSA oranı için kestirim değeri ≤0.15 bulunmuş olup bu kestirim değerine göre ortalama fPSA/PSA değerinin duyarlılığı %76, özgüllüğü %85'dir(p<0,001). MpMRG raporlarına göre PIRADS-3 ve prostat ca olan hastaların 3'ü de gleason 3+3(%100), PIRADS 4 ve prostat ca olan 6 hasta gleason 3+3(%27), 8 hasta 3+4(%36), 1 hasta 4+3(%4), 3 hasta 4+4(%13), 1 hasta 4+5(%4), 2 hasta 5+3(%9), 1 hasta 5+5(%4) patoloji sonucuna sahiptir. PIRADS 5 ve prostat ca olan 3 hasta gleason 3+3(%50), 2 hasta 4+3(%33), 1 hasta 4+5(%17) patoloji sonucuna sahiptir. PSA değeri 4-10 mg/dl olan hastalarda fPSA/PSA oranı hesaplanması ve biyopsi kararı vermekteki önemi anlaşılmaktadır. Son yıllarda prostat ca tanısında çığır açtığı düşünülen MpMRG ve PIRADSv2 skorlama yönteminin kanser tanısı koymaya anlamlı derecede yardımcı olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Çalışmamızda PIRADS skoru artışı ile birlikte kanser tanısı alma oranının arttığı, bununla birlikte free/total PSA oranın azaldığını görmek PSA derivelerinin de tanıya gitmedeki önemini ortaya koymuştur.
Akromegali hastalarında operasyon sonrası somatostatin reseptör analoğu tedavisine yanıtta klinik, radyolojik ve biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi
Amaç: Akromegali tanısı almış hastalarda ameliyattan sonraki 3 ay ve 1 yıllık takiplerinde somatostatin reseptör analogları (SSA) tedavisine yanıtı öngörmede, tanı anındaki; yaş, cinsiyet, büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme faktörü-1 değerleri ve tümör hacmi, hiperostozis frontalis interna (HFI) ölçümlerinin, T2 ağırlıklı (T2A) manyetik rezonans görüntülerinin (MRG) katkı sağlayıp sağlamadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2012-2022 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğimizde takip edilen akromegali tanısı almış 60 hastanın anamnezleri, demografik verileri, biyokimyasal laboratuvar sonuçları, almış oldukları tedaviler, operasyondan önceki hipofiz MR raporları, kolonoskopi raporları, patoloji raporları ekokardiyografi ve çeşitli ultrasonografi raporları retrospektif olarak incelenmiştir. Operasyondan 3 ay ve 1 yıl sonraki ve son güncel biyokimyasal parametreleri değerlendirlip erken remisyonda olan, geç remisyonda olan ve remisyonda olmayan hastalar tespit edilmiştir. Ayrıca ek olarak HFI ölçümü yapılıp, tümör hacmi hesaplanıp; T2 ağırlıklı (T2A) MRG yeniden değerlendirilerek bu ölçümlerden elde edilen semikantitatif değerler ve demografik sonuçlar arasında istatistiksel olarak ilişki olup olmadığı çift ve çok değişkenli istatistiksel analizler ile araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 60 hastanın 31'i kadın (%51,67 ), 29'u erkek (%48,33) idi. Hastaların tanı anındaki yaşı 18 ile 64 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 39,3 yıl olarak hesaplandı. 60 hastanın hepsi en az 1 kez hipofiz cerrahisi olmuş hastalardı. Hastaların tanı anındaki hipofiz MR görüntüleri T2 sekansında yeniden değerlendirildiğinde hastaların 19 tanesinde (%31,67) hipointens, 27 tanesi (%45) izointens, 14 tanesi (%23,33) hiperintens olarak yorumlandı. SSA tedavisi kullanan 38 hasta olup, bunlardan 12 tanesi lanreotid (%31,57), 26 tanesi ocreotid (%68,43) tedavisi almaktaydı. Operasyondan önceki (T2A) hipofiz MRG'e göre hipointens olan hasta grubunda hem 3.ay hem de 1. Yıl remisyona daha fazla ulaşabilmişlerdi (p=0,001; p=0,001). Operasyondan önceki (T2A) hipofiz MR görüntülerine göre izointens olan hasta grubunda 3. Ay sonunda remsiyon sağlanamamıştır (p<0.001). Tümörün kavernöz sinüs'e uzanımına göre değerlendirilen, Knosp sınıflaması ile remisyon durumu karşılaştırılmış olup, Knosp sınıflandırma puanı düşük olan hastalar 3.ay ve 1. Yıl remisyona daha fazla ulaşabilmişlerdir (p=0,035; p=0,04). 1. Yılın sonunda remisyonda olmayan hastalar ile diabetes mellitus arasında istatistiksel olarak anlamlı farlılık bulunmuştur (p<0,008). 1. Yılın sonunda remisyonda olmayan hastaların 17 (%56,7) tanesinde diabetes mellitus olup erken veya geç remisyona ulaşılamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda operasyon sonrasında SSA tedavisine yanıtı predikte etmekte klinik, radyolojik ve biyokimyasal parametreler incelenmiş olup; cinsiyet, tanı yaşı, tümör hacmi ve HFI ölçümleri ile SSA tedavisine yanıt arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Operasyondan sonraki dönemde BH ve IBF-1 düşüşü, MR hipointensitesi, Knosp sınıflandırma puanı düşüklüğü, ve diabetes mellitus'un eşlik etmemesi ile SSA tedavisine iyi yanıt arasında anlamlı ilişki saptanmıştır.
Son evre kronik böbrek yetmezliği olgularında serebral mikrokanamanın nörokognitif fonksiyon bozukluğu üzerine etkisi
Amaç Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) olan hemodiyaliz (HD) olgularında, Susceptibility Weighted Imaging (SWI) Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile intraserebral mikrokanama tespiti ve nörokognitif fonksiyon üzerine etkisini araştırmak. Gereç ve Yöntem Son dönem böbrek yetmezliği tanılı 49 hemodiyaliz olgusu çalışma kapsamına alındı. Konvansiyonel ve SWI MRG ile beyindeki parankimal mikrokanama varlığı, lokalizasyonları, mikrokanamanın komorbiditeleri (Hipertansiyon ve Diyabetes Mellitus) ve mikrokanamanın yaş, dializ süresi faktörleriyle ilişkisi incelendi. İnme geçirmiş 6 olgu dışındaki 43 olguya Uzman Nörolog tarafından nörokognitif minimental test yapıldı. Toplam test puanı 30 üzerinden değerlendirilmiş olup, 9 ve daha az puan şiddetli, 10-18 puan orta derecede, 19-24 puan hafif derecede kognitif fonksiyon bozukluğu olarak değerlendirildi. Minimental test yapılan olgular, mikrokanama saptanan (Grup 1, n: 26) ve saptanmayanlar (Grup 2, n: 17) olarak iki gruba ayrıldı. Mikrokanamanın nörokognitif fonksiyon üzerine etkisi araştırıldı. Bulgular Olguların %59'unda mikrokanama, %14'ünde ise makrokanama izlendi. Makrokanamalı olguların tümünde aynı zamanda mikrokanama da mevcuttu. Grup 1'de toplam 10 olguda (% 38,4) kognitif fonksiyon bozukluğu saptanmış olup, bu olguların 6'sında hafif derecede kognitif fonksiyon bozukluğu, 4'ünde orta derecede kognitif fonksiyon bozukluğu izlendi. Grup 2'de 2 olguda (% 11,7) kognitif fonksiyon bozukluğu saptanmış olup, ikisi de hafif derecedeydi. Mikrokanama varlığı ile kognitif gerileme arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,031). Minimental test esnasında sorgulanan dikkat bozukluğu ile mikrokanama varlığı arasında korelasyon saptanmazken, yakın bellek bozukluğu ile mikrokanama arasında pozitif korelasyon izlendi (p=0,027). Diyabetes Mellitus (DM) varlığı ile mikrokanama varlığı arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,027). Sonuç Hemodiyaliz olgularında nörokognitif fonksiyonlardaki azalmanın en önemli nedeni mikrokanama varlığıdır. Tedavi protokollerine yol gösterici olabilmesi açısından mikrokanamanın erken dönemde saptanması önem arzetmektedir. Nörokognitif fonksiyon bozukluğu ve DM'un eşlik ettiği hemodiyaliz olgularında SWI MRG rutin görüntülemede yer almalıdır. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, Son Dönem Böbrek Yetmezliği, Diyaliz, SWI, Mikrokanama
Hidrosefali ve KİBAS olgularında BOS akım parametrelerinin değerlendirilmesi
ÖZET Amaç: KİBAS ve basınçlı hidrosefalide BOS dinamiği değerlendirmek ve KİBAS'ta MR bulguları ile BOS parametrelerini ve BOS basınçlarını karşılaştırmak. Gereç ve yöntem: Sağlıklı (30), İİH (29) ve hidrosefali (43) tanılı bireyler çalışmaya alındı. BOS akım incelemelerinden AS'de pik ve ortalama hız değerleri, ileri-geri-net akım volümü, ASV, AS alanı, PPS/AS oranı, bir kardiak siklustaki ortalama akım volümü, sistolik ve distolik akım süreleri ve hızları değerlerlendirildi. Üç grubun karşılaştırılmasında non-parametrik Kruskal Wallis testi (p= 0.05), iki grup kıyaslamada Bonferroni düzeltmesi yapılmış Mann-Whitney U testi (p= 0.016) kullanıldı. KİBAS'ta konvansiyonel MR bulguları ile BOS parametrikleri ve BOS basınçları non-parametrik Mann-Whitney U testi ile karşılaştırıldı (p= 0.05). Bulgular: Hidrosefalide ASV ve pik akım hızında diğer gruplar göre belirgin artış saptandı. KİBAS'ta normal gruba göre ASV istatistiksel anlamsız minimal düşük ve standardize ortalama distolik akım süresi, distalolik–sistolik akım süresi farkı ve toplamı anlamlı kısa bulundu. Hidrosefalide normal gruba göre PPS/AS ve geri/ileri akım süresi oranlarında anlamlı azalmalar ve ASV, pik akım hızı, ileri-geri-net akım volümü, bir kardiak siklustaki ortalama akım volümü, ortalama AS alanı ve ortalama geri ve ileri akım hızlarında anlamlı artışlar saptandı. KİBAS'ta hidrosefali grubuna göre PPS/AS anlamlı yüksek ve ASV, pik akım hızı, ileri-geri-net akım volümü, bir kardiak siklustaki ortalama akım volümü, ortalama AS alanı, ortalama ileri ve geri akım hızı, standardize sistolik ve sistolik-distolik akım sürelerinin toplamı anlamlı düşük bulundu. KİBAS'ta MR bulguları ile ASV arasında korelasyon saptanmadı. Tranvers sinus kompresyonu ile BOS basıncı arasında pozitif korelasyon saptandı. Sonuç: Hidrosefalide ASV ve pik akım hızında belirgin artış mevcuttur. Normal grup ile KİBAS arasında ASV'de fark saptanmadı. KİBAS'ta BOS basıncı ile transvers sinüslerdeki kompresyon varlığı pozitif koreledir ve BOS parametrelerinden de standardize ortalama distolik akım süresi ve distalolik–sistolik akım süresi farkı ve toplamı istatistiksel olarak anlamlı kısadır.
Asemptomatik sağlıklı gönüllülerde kardiyak MRG ile sağ ventrikül myokardiyal yağ araştırılması: Cinsiyet, yaş ve vücut-kitle indeksi ile ilişkisi
Amaç: Birçok patolojiye eşlik edebilen intramyokardiyal yağ bulgusunun, kardiyak patolojisi olmayan sağlıklı bireylerdeki oranını ve obezite, cinsiyet gibi faktörlerle ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kardiyak patolojisi veya semptomu bulunmayan, 18-65 yaş arası 107 olgu sağ ventriküler myokardiyal yağ varlığı açısından incelendi. Tüm olgulara Siemens Avanto 1,5 T cihazı ile EKG tetiklemeli kardiyak manyetik rezonans (MRG) görüntülemesi yapıldı. T1A incelemelerde hiperintens yağ infiltrasyonu saptanan segmentlerde doğrulamak amaçlı 5 mm kesit kalınlığı ile T1A yağ baskılı görüntüler alındı. Her olgu myokardiyal yağ varlığı, tutulan segment sayısı, segmentlerin sıklığı, eşlik eden diskinezi varlığı açısından değerlendirildi. Sağ ventrikül end diyastolik ve sağ ventrikül çıkım yolu (RVOT) çapları, ejeksiyon fraksiyonu ölçüldü. Elde edilen bulgular ile cinsiyet, yaş ve vücut-kitle indeksi arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Toplamda 65 olguda (%60,7) intramyokardiyal yağ saptanmış olup, 42(%39,3) olguda ise yağ izlenmedi. Yağ saptanan olguların 49 u kadın, 16 sı ise erkektir. Erkek olguların %45,7 sinde yağ saptanırken bu oran kadın olgularda %68,1 e çıkmaktadır. Sağ ventriküler myokardiyal yağ birikimi ile kadın cinsiyet arasında anlamlı pozitif ilişki mevcuttur. 34 olgu BMİ <30, 73 olgu ise BMİ >30 olan gruptadır. BMİ<30 olan grupta 13 olguda yağ saptanmış olup grubun %38,2sini oluşturmaktadır. BMİ>30 olan grupta 52 olguda yağ saptanmış olup grubun %71,2 sini oluşturmaktadır. BMİ ile sağ ventriküler intramyokardiyal yağ varlığı arasında anlamlı pozitif ilişki mevcuttur. En sık yağlanma görülen segment sırasıyla midventriküler lateral, apikoanterior, midventriküler anterior, en az yağlanmanın görüldüğü alan ise RVOT olmuştur. BMİ ile tutulan segment sayısı arasındaki ilişki araştırıldığında, anlamlı ancak düşük değerde bir korelasyon tespit edilmiştir. Yağ saptanan ve saptanmayan iki grup karşılaştırıldığında sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (RV EF), sağ ventrikül end diyastolik (RV ED) çapı ve RVOT ED çapları arasında anlamlı fark saptanmamış olup, RV ED ve RVOT ED çaplarında artış mevcut değildir. İntramyokardiyal yağ miktarı artışı ile RV EF, RV ED çapı ve RVOT ED çapları anlamlı pozitif korelasyon göstermemiştir. Sonuç: MRG ile yapılan ölçümler, BT ile yapılan ölçümlere göre otopsi çalışmalarıyla daha fazla uyumluluk göstermiş olup MRG'nin yağ saptama hassasiyetinin BT'ye üstün olduğu ortaya konmuştur. Cinsiyet, BMİ, RV ED çap, RVOT ED çap ölçümleri ve EF değerleri intramyokardiyal yağ olan ve olmayan iki grup arasında karşılaştırıldığında, BMİ ve kadın cinsiyet ile yağ varlığı arasında korelasyon ve anlamlı ilişki varlığı ortaya konmuştur. Ancak ventrikül fonksiyonları arasında fark saptanmamıştır. Bu sebeple sağ ventrikül myokardiyal yağ saptanan olgularda, eşlik eden duvar hareket bozukluğu veya fonksiyonel parametrelerde bozukluk olmadığı sürece aritmojenik sağ ventriküler displazi (ARVD) veya diğer patolojik yağ infiltrasyonu sebeplerinden uzaklaşılmalıdır.
Botulinum toksininin kas hacmi üzerine etkisi: Deneysel çalışma
Estetik cerrahide kırışıklıkları düzeltmek için kullanılan Botulinum Toksin A (BTx-A)'nın klinik uygulamalarda tekrarlayan dozlarda kullanıldığında kas hacmini azalttığı bilinir. Bu etki masseter kas hipetrofisi olan hastalarda kası inaktive ederek kas hacmini azaltmak ve kontur deformitesini düzeltmek amacıyla da kullanılmıştır. Ancak etkisi geçtikten sonra kaybolan hacim geri kazanılmaktadır. Her ne kadar klinik olarak yoğun kullanılan bir tedavi modalitesi olsa da literatürde artan ve tekrarlayan dozlarda BTx-A uygulanmasının kas hacmi üzerine etkisini volumetrik (kantitatif) olarak gösteren bir çalışma bulunamadı. Sıçanlarda gastroknemius kası BTx-A araştırmaları için iyi bir modeldir. Bu çalışmada da gastroknemius kasına yapılan artan ve tekrarlayan dozlardaki BTx-A enjeksiyonu uygulamasının volumetrik MR yardımı ile kas hacmi üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada ağırlıkları 300-350 gr arasındaki 48 adet erkek Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar 6'şar adetlik 8 gruba ayrıldı. BTx-A enjeksiyonundan önce ve öngörülen zaman aralıklarında gastroknemius kas hacmini değerlendirmek için volumetrik MR çekimleri yapıldı. Tüm gruplarda sıçanlarda sağ alt ekstremitede vertikal insizyonu takiben diseksiyonla gastroknemius kasına ulaşıldı. 1. ve 5. gruplarda serum fizyolojik (SF), diğer gruplarda BTx-A enjeksiyonu kas içine enjekte edildi. Kas hacimleri BTx-A uygulamasının yapıldığı 0. günde (uygulamadan önce), BTx-A etkinliğinin maksimum olduğu 36. günde, BTx-A etkisinin sonlandığı 60. günde, tekrar doz yapılan grupların ikinci dozunun etkinliğinin maksimum olduğu 96. günde ve ikinci doz etkisinin sonlandığı 120. günde olmak üzere tüm gruplarda toplam 5 kez MR çekilerek değerlendirildi. Yapılan incelemeler sonucunda tek doz enjeksiyon yapılan gruplara bakıldığında 0. gün-36. gün kas hacimlerinin ortalama değerlerindeki azalma 2., 3. ve 4. gruplarda istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 0. gün-120. gün kas hacimlerindeki ortalama değişimler karşılaştırıldığında, 2. grupta 120. gün sonunda kas hacminde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmediği halde, 3. ve 4. grupta 120. gün sonunda 0. gündeki kas hacmine göre gastroknemius kasında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu gözlemlendi. 0. gün-36. gün kas hacmi değişim yüzdesini incelediğimizde; Grup 6'dan Grup 8'e gidildikçe; 2., 3. ve 4. gruplarda olduğu gibi doz artırıldıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü. Grup 6 ile Grup 8 kıyaslandığında ise doz arttıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olması istatistiksel olarak da anlamlı bulundu. 6., 7. ve 8. gruplar, 60. gün tekrar dozları yapıldıktan sonra incelendiğinde ise 96. gündeki kas hacmi yüzdesinin 60. güne göre tüm gruplarda kontrol grubuna kıyasla daha fazla azaldığı ve bunun istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Bu grupların kendileri arasındaki ilişkilerine baktığımız zaman ise Grup 6'dan Grup 8'e gidildikçe doz artırıldıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü. Grup 7 ile Grup 8 ve Grup 6 ile Grup 8 kıyaslandığında ise doz arttıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü ve bu istatistiksel olarak anlamlı bulundu.
Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme yapılan olgularda dil lateralizasyonu ile korpus kallosum bütünlüğünün araştırılması
AMAÇ: Primer glialkitleli olgularda dil lateralizasyonu ile korpus kallosumdaki (CC) Difüzyon Tensör Görüntüleme (DTG) parametreleri, tümör evresi, dil merkezlerine yakınlığınınilişkisini araştırdık. GEREÇ VE YÖNTEM: Glial kitleli 42 olgunun 1.5T MRG'dedil paradimleri çalışılan fMRG ve 64 yönlü gradient ile elde olunanDTG'leriretrospektif olarak değerlendirilmiştir. Fiber tracking (izleme) yöntemi ile CC'dan traktografi yapılmıştır. FMRG'de dil lateralizasyonuna göre üç grup (sol, sağ ve bilateral) oluşturuldu. Bu üç grubun CC DTG parametrelerinin, glial kitlelerin evrelerinin (evre 1, 2, 3, 4 ve düşük ve yüksek evre) ve kitlelerin dil merkezlerine yakınlığının ilişkisi ve glial kitlelerin evreleri ile DTG parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Kruskal Wallis, Mann-Whitney-Uve Ki-kare testleri kullanıldı (anlamlılık değeri p ≤ 0,05). Tüm bu testler sadece sol hemisfer yerleşimli glial kitleler için de çalışıldı. BULGULAR: Dil merkezi sol lateralize olgularda trakt sayısı bilateral ve sağ olanlara kıyasla yüksek bulundu. Kitlelerde dilde bilateralite normal populasyona göre daha sıktır. Düşük evreli kitlelerde bilateralite oranı yüksek evrelere göre daha fazla bulundu. Dil merkezlerine yakın kitlelerde bilateralite daha sık izlendi. Tümör evreleri ile CC DTG parametreleri arasında ilişki bulunmadı. Benzer dağılım sadece sol hemisfer yerleşimli glial kitlelerde de izlendi. SONUÇ: Normal popülasyona göre tümörlerde dilde bilateralitenin sıklığı, dil merkezlerine yakın kitlelerde bilateralitenin artması interhemisferik reorganizasyonu ve plastisiteyi göstermektedir. Yaşam süresi uzun olan düşük evreli tümörlerde de bilateralite yüksek evreli tümörlere göre daha sık olup nondominant hemisfere reorganizasyonu ve plastisiteyi desteklemektedir. Dil merkezi halen sol lateralize olanlarda CC'dan geçen fibril sayısının fazla olması da CC bütünlügünün intakt ve hemisferik destrüksiyonun henüz az olduğunu göstermektedir.
Prostat spesifik antijen (PSA) yüksekliği nedenli antibiyotik tedavisi alan hastalarda tedavi sonrası prostat spesifik antijen (PSA) değişiminin ve multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile yapılan prostat kognitif füzyon biyopsisinin prostat kanserini saptamadaki tanısal değeri
AMAÇ: PSA yüksekliği nedenli antibiyotik kullanımı sonrası ve PSA düşüşü sağlanan hastalarda cog-Bx ile prostat kanseri insidansını saptayarak "PSA değerleri düşen hastalarda gereksiz prostat biyopsisinden sakınılabilir mi?" sorusuna yanıt arandı. YÖNTEM: Ocak 2017 – Ocak 2018 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi üroloji polikliniğine başvurmuş ve PSA yüksekliği nedeniyle alınan antibiyoterapi (siprofloksasin 500 mg 2x1 p.o, 4 hafta) sonrasında PSA düşüşü gözetmeksizin mpMRG incelemesi şüpheli olan (PI-RADs III, IV, V) 129 hastadan kognitif füzyon prostat biyopsisi ve mpMRG incelemesi olmayan veya mpMRG de PI-RADs I,II olan 77 hastadan standart 12 kadran TRUS-Bx yapılan toplamda 206 hastanın verileri incelendi. BULGULAR: Çalışmaya katılan 206 hastanın yaş ortalamaları 62.97±7.68 (44-84 yaş) yıldı. Çalışmaya alınan 129 (%62.6) hastanın biyopsi öncesi mp-MRI görüntülemesi yapılmıştı, buna karşın 77 (%37.4) hastanın mp-MRI görüntülemesi yoktu. PI-RADs skoru, PSA dansitesi, şüpheli rektal muayene ile prostat kanseri saptama arasında (p:0,008, p:0,001, p:0,001) ve PSA dansitesi, şüpheli RT bulgusu ile klinik anlamlı PKa arasında anlamlı ilişki bulundu (p:0.005, p: 0.028). Antibiyoterapi sonrası PSA düşüşü %50'den az olan grupta PSA dansitesinin yüksekliği ile Gleason skoru 3+4 ve üzeri olan PKa ilişkili olarak saptandı (p:0.006). PI-RADs gruplarına göre antibiyoterapi sonrası PSA değişiminin PKa tanısı üzerinde etkisinin olmadığı saptandı (p>0.05). SONUÇ: PI-RADs grupları ile antibiyoterapi sonrası PSA değişikliği arasında PKa tanısı açısından fark yoktur. PSA yüksekliği saptanan hastalara PI-RADs skoru ne olursa olsun antibiyoterapi verilmeksizin prostat biyopsisi yapılmalıdır.
İskeletsel sınıf II maloklüzyona sahip hastalarda sabit fonksiyonel tedavinin temporomandibular eklem üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Bu uzmanlık tezinin amacı sabit fonksiyonel apareylerden Herbst apareyi ile tedavi edilen Sınıf II maloklüzyona sahip intraartiküler temporomandibular bozukluğu olan ve olmayan hastalarda, tedavinin mandibular kondil ve glenoid fossa ilişkisi üzerindeki etkilerini ve kondildeki morfolojik değişiklikleri karşılaştırmaktır. Bu çalışmaya 36 birey (ortalama yaş: 15.8±0.4 yıl) dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalar intraartiküler eklem bozukluğu olmayanlar (Grup 1) ve intraartiküler eklem bozukluğu olanlar (Grup 2) olarak 2 gruba ayrılmıştır. Grup 1, 13'ü kadın 5'i erkek olmak üzere 18 bireyden (yaş ortalaması:15.6±0.4 yıl), Grup 2 ise, 14'ü kadın 4'ü erkek olmak üzere 18 bireyden (yaş ortalaması:16.01±4.4 yıl) oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen hastaların tedavi öncesi ve tedavi bitiminde lateral sefalometrik radyografları ve manyetik rezonans görüntüleri elde edilmiştir. Ayrıca tedavi süresi boyunca yaşam kalite anketi (OHİP-14 indeksi) uygulanmış ve ağrı durumlarının tepiti için VAS ile ağrı takibi yapılmıştır. Veriler t-testi, One Way Anova, Kruskal Wallis ve ki-kare testleri kullanılarak karşılaştırılmıştır. Sefalometrik değerlerde tedavi ile meydana gelen değişim iki grupta da benzerdir (p>0.005). Sadece SN-GoMe açısında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. (p<0.005). Herbst tedavisi süresince, belirlenen 8 zaman noktasında gruplar arasında ağrı skorları bakımından istatistiksel olarak bir fark bulunmamıştır (p>0.005). Hastaların OHIP-14 SC yaşam kalitesi anket skoru 1. hafta (T3), 1. ay (T4), 2. Ay (T5) ve Herbst apareyinin söküldüğü seansta (TS) Grup 1'de Grup 2'ye kıyasla anlamlı derecede daha fazla bulunmuştur (p<0.005). Hastaların OHIP-14 ADD yaşam kalite anket skoru 1. ay (T4) ve 2. ayda (T5) Grup 1'de Grup 2'ye kıyasla anlamlı derecede daha fazla bulunmuştur (p<0.005). Grup 1' in sağ kondili ile Grup 2' nin sağ ve sol kondilinde MR görüntülerde tedavi ile meydana gelen değişimler için yapılan karşılaştırmada gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bir bulunmamıştır (p>0.05). Bu tez çalışmasının sonuçlarına göre Sınıf II maloklüzyona sahip temporomandibular eklem bozukluğu olan ve olmayan hastalarda Herbst aygıtı ile sabit fonksiyonel tedavi temporomandibular eklem üzerinde olumsuz bir etki oluşturmamakla birlikte her iki grup için de disk pozisyonunda iyileşme oluşturduğu gözlenmiştir. TME bozukluğu olan ve olmayan hastalarda dentoiskeletsel değişiklikler, tedavi konforu, ağrı deneyimi bakımından tedaviye verilen cevap benzerdir.
40 yaş altı meme kanserli olgularda görüntüleme bulgularının patolojik parametreler ve klinik seyirle ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Genç kadın hastalarda meme kanserinin radyolojik ve histopatolojik özelliklerinin değerlendirilmesi, radyolojik ve histopatolojik özellikler arasındaki ilişkinin incelenmesi ve bu özelliklerin klinik seyir üzerindeki etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 40 yaş altı 149 meme kanserli hasta ile tek merkezli ve retrospektif olarak tasarlanmıştır. Hastalara ait MRG görüntüleri, patoloji raporları ve takip bilgileri hastanemizin sisteminden elde olunmuş, takipleri hastanemizde yapılmayan hastalara telefon yoluyla ulaşılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, ödem ile kanserin moleküler alt tipi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p:0,038). Ödem, aksiller lenf nodu tutulumu açısından bağımsız risk faktörü olarak tespit edilmiştir (p: 0,011). Genel sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde; yaş, ödem varlığı, kitlenin boyutu ve aksiller lenf nodu pozitifliği bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur (sırasıyla p: 0,046, p:0,045, p:0,007, p:0,043). Hastalıksız sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde ise; ödem varlığı ve aksiller lenf nodu pozitifliği bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p:0,003 ve p<0,001). Sonuç: Meme MRG' de ödem, Luminal A kanserlerde diğer moleküler alt tiplere göre daha nadir görülmektedir. Genel ve hastalıksız sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde, meme MRG' de ödem tespit edilen olgularda sağkalım oranları daha kötü bulunmuştur. Ayrıca yaş, tümör boyutu ve aksiller lenf nodu tutulumu genel sağkalımı etkileyen bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Ödem; tümör boyutu ve aksiller lenf nodu tutulumu gibi geleneksel prognostik faktörlerle birlikte hastalık seyrini öngörmede kullanılabilir. Meme MRG' de ödem tespit edilen olgularda hastalığın daha kötü seyredebileceğinin akılda bulundurulması ve gerekirse tedavi protokolünün buna uygun olarak modifiye edilmesi sağkalım oranlarında iyileşme sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Meme, MRG, genç yaş, sağkalım, nüks, ödem, aksiller lenf nodu.
Derin öğrenme ile manyetik rezonans görüntüleri üzerinden temporomandibular eklem yapısal bileşenlerinin segmentasyonu ve anteriora konumlanmış diskin tespiti
Temporomandibular eklem hastalıkları (TMEH) toplumda yaygın olarak görülmektedir ve bu hastalıkların tanısında doğru bir görüntüleme yöntemi kullanmak, klinik başarı açısından kritik öneme sahiptir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) temporomandibular eklem (TME) yumuşak doku rahatsızlıklarının teşhisinde altın standart olarak kabul görmektedir. Fakat TME'ye ait MR görüntülerinin yorumlanması uzman hekimler için bile kolay olmamaktadır. MRG'nin yorumlanmasında standardizasyon sağlanabilmesi için yapay zekâ sistemleri kullanılabilir. Bu çalışmanın temel amacı, TME bölgesinin yapısal bileşenlerinin, T2 ağırlıklı sagittal MR görüntüleri kullanılarak derin öğrenme modelleri ile otomatik olarak segmente edilmesidir. Çalışmada mandibular kondil, artiküler eminens, glenoid fossa ve artiküler diskin, normal ve anteriora deplase pozisyonlarındaki segmentasyonu yapılmıştır. Bu segmentasyon sürecinde YOLOv5 ve YOLOv8 modellerinin performansları karşılaştırılarak, hangi modelin bu yapılar üzerinde daha yüksek doğruluk ve hassasiyetle sonuçlar verdiği araştırılmıştır. Bu amaç doğrultusunda, yapay zekâ tabanlı yaklaşımların klinik uygulamalarda teşhis süreçlerine katkı sağlayabileceği hipotezi test edilmiştir. Çalışmada, TME bölgesine ait 901 adet T2 ağırlıklı sagittal MR görüntüsünden oluşan bir veri seti kullanılmıştır. Bu görüntüler üzerinden mandibular kondil, artiküler eminens, glenoid fossa ve artiküler disk anatomik yapılarının segmentasyonu, yapay zekâ destekli Craniocatch uygulamasında, YOLOv5 ve YOLOv8 derin öğrenme modelleri ile gerçekleştirilmiştir. Model performansları, duyarlılık, kesinlik ve F1 skoru gibi metriklerle değerlendirilmiştir. Mandibular kondil segmentasyonunda, YOLOv5'in duyarlılığı 1 iken, YOLOv8'in duyarlılığı 0,98'dir. YOLOv5'in kesinlik değeri 0,98, YOLOv8'in kesinlik değeri ise 0,97'dir. F1 skoru açısından, YOLOv5 0,99, YOLOv8 ise 0,98 değerlerine sahiptir. Artiküler eminens segmentasyonunda ise hem YOLOv5 hem de YOLOv8'in duyarlılık değerleri 0,98 olarak ölçülmüştür. Kesinlik açısından, YOLOv5 0,96, YOLOv8 ise 0,98 olarak hesaplanmıştır. F1 skoru, YOLOv5 için 0,97, YOLOv8 için ise 0,98'dir. Glenoid fossa segmentasyonunda YOLOv5'in duyarlılığı 0,82, YOLOv8'in duyarlılığı ise 0,96'dır. Kesinlik değeri YOLOv5 için 0,90, YOLOv8 için ise 0,98'dir. F1 skoru ise YOLOv5 için 0,86, YOLOv8 için 0,97'dir. Normal konumdaki artiküler diskin YOLOv5 modelindeki duyarlılık değeri 1, kesinlik değeri 1, F1 skoru 1; YOLOv8 modelindeki duyarlılık değeri 0.98, kesinlik değeri 1, F1 skoru 0.99 olarak bulunmuştur. Anterior konumdaki artiküler diskin YOLOv5 modelindeki duyarlılık değeri 1, kesinlik değeri 0.96, F1 skoru 0.98; YOLOv8 modelindeki duyarlılık değeri 0.96, kesinlik değeri 0.86, F1 skoru 0.90 olarak bulunmuştur. Bu çalışma, yapay zekâ tabanlı YOLOv5 ve YOLOv8 modellerinin TME yapılarının otomatik segmentasyonu konusunda yüksek başarı elde ettiğini göstermektedir. Özellikle YOLOv5 modeli, mandibular kondil ve anteriora deplase disk segmentasyonunda daha yüksek performans sergilemiştir. YOLOv8 ise glenoid fossa ve artiküler eminens segmentasyonunda daha başarılı sonuçlar vermiştir. Elde edilen bulgular, bu modellerin klinik ve radyolojik teşhis süreçlerine entegre edilebileceğini ve teşhis sürecini hızlandırarak hekimlere önemli bir destek sağlayabileceğini göstermektedir. Ayrıca, TME bölgesine ilişkin daha ileri düzey yapay zekâ modellerinin geliştirilmesiyle, hastalıkların erken teşhisi ve tedavi süreçlerinde daha etkin sonuçlar elde edilebilecektir.
Dinamik kontrastlı meme MRG ile tip 3 boyanma eğrisi saptanan kitle lezyonlarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserlerden biridir. Memekanseri taraması için mamografi temel yöntemidir, ancak spesifisitesi düşüktür. MemeMRG morfolojik ve kontrastlanma özellikleri ile kitlenin tanımlanmasında yükseksensitivite ve spesifisite gösterebilir. Bu çalışmada amacımız, dinamik kontrastlı memeMRG ile tip 3 boyanma eğrisi saptanan kitle lezyonlarının morfolojik özelliklerini vebenign-malign ayırımını değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2005-Kasım 2009 tarihleri arasında dinamik kontrastlımeme MRG yapılıp kontrastlanma özelliği tip 3 olan ve biyopsi yapılan hastalarretrospektif olarak değerlendirildi. Meme MRG incelemeleri standart bilateral memekoili kullanılarak General Electric (signa HDxt) marka 1.5 T MR cihazı ilegerçekleştirildi. Hastalar tanıları, kitlenin hangi memede görüldüğü, kadranı, kitleboyutu, şekil, sınır ve sinyal özelliklerine göre sınıflandırıldı. Çalışmaya neoadjuvankemoterapi alan hastalar dahil edilmedi. Dinamik serilerde zaman-sinyal eğrisi içinkitlenin nekrotik olmayan kısmından en az 3 farklı noktadan alınan ölçümler kullanıldı.
Meme MR ile değerlendirilen malign kitlelerin tanısında kinetik parametrelerin yeri
Amaç: Biz bu çalışmamızda malignite tanısı almış fokal kitle lezyonları retrospektifolarak değerlendirerek malign lezyonlarda boyanma eğrisinin tanısal güvenilirliliğiniaraştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda OCAK 2005 - KASIM 2008 tarihleri arasındamalignite tanısı alan fokal kitle lezyonları bulunan hastalar retrospektif olarakdeğerlendirildi. Tüm hastaların meme MR incelemeleri bölümümüzde bulunan 1,5 TMR cihazı ile gerçekleştirildi. İncelemeler sonrası alınan konvansiyonel sekanslardadinamik görüntüler üzerinden çıkarma yapılarak kontrastlanma profilinin ortayakonmasına yardımcı çıkarmalı seriler elde olundu. Malignite tanısı alan kitlesellezyonlar morfolojik özellikleri, boyutları, lokalizasyonları ve histopatolojik tanıları vezaman-sinyal boyanma eğrilerine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Tüm hastaların yaş ortalaması 45.82 idi. Kitleler boyutları velokalizasyonlarına göre sınıflandırıldı. Kitlelerin boyanma paternleri ile boyutlarıarasında ilişki saptanmadı. Kitleler ayrıca morfolojik özelliklerine göre sınıflandırıldı.Şekillerine bakıldığında % 47,3 lezyonun düzensiz şekilli olduğu, sınırlarına görebakıldığında ise, toplamda % 32,4'nün düzensiz, % 59,5'nun spiküle sınırlı olduğu ve sinyal özelliklerine göre değerlendirildiğinde ise % 83,8'inin heterojen sinyalözelliklerine sahip olduğu belirlendi. Kitlesel lezyonların boyanma patern yüzdelerinebakıldığında ise histopatolojilerine bağlı olmakla birlikte toplamda % 97,2'sinin malignkinetik özellikler gösterdiğini belirledik.Sonuç: Çalışmamızda malignite için kontrastlanma kinetiğinin öncelikle göz önündebulundurulması gerektiği, ancak morfolojik bulgularla birlikte değerlendirildiğindetanısal güvenilirliğin artacağını belirledik.Anahtar kelimeler: meme kanseri, kinetik eğri, meme mr
Kronik süpüratif otitis medialı hastalarda kolesteatomun görüntülenmesinde ekoplanar difüzyon ağırlıklı magnetik rezonansın yeri
Amaç: Kolesteatomlu kronik otit şüphesiyle operasyona giden hastalarda, preoperatif kolesteatomun görüntülenmesinde Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansın değerini araştırdık.Materyal ve Metod: Nisan 2009 ile Eylül 2010 tarihleri arasında primer kazanılmış kolesteatomlu kronik otitis media şüphesiyle opere edilen toplam 58 hasta çalışmaya dahil edildi. . Hastaların 34'ü erkek, 24'ü bayandı. Yaş aralığı 9 ile 67 arasında olup, ortalama yaş 22'ydi. Bütün hastalardan patolojik tanı için doku örneği alındı. Bütün hastalara preoperatif 2 ile 14 gün arasında Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans ile birlikte T2 ağırlıklı konvansiyonel magnetik rezonans çekildi. Bütün Magnetik Rezonans görüntüleri baş-boyun radyolojisinde deneyimli tek bir radyolog tarafından değerlendirildi. T2 ağırlıklı görüntülerde lezyonun lokalizasyonun tariflendiği yerde, Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda aynı lokalizasyonda beyin dokusu ile karşılaştırıldığında yüksek yoğunluklu sinyal tutulumu varsa radyolojik olarak kolesteatom diye değerlendirildi. Operasyon bulguları ve patoloji sonuçları ile Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans bulguları karşılaştırıldı.Bulgular: Operasyonda hastaların 37'sinde kolesteatom saptandı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda hastaların 50'sine doğru tanı konuldu. Bunların 31'i doğru pozitif, 19'u doğru negatif tanıydı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda yanlış negatif tanı konulan 6 hastanın 2'sinde kuru içi boş retraksiyon cepleri vardı. 3 hastada kolesteatom boyutu 5mm'den küçüktü. 1 hastada yanlış negatiflik kafa tabanındaki hava-kemik artefaktına bağlandı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda 2 hastaya yanlış pozitif tanı konuldu. Yanlış pozitiflik 1 hastada hareket artefaktına bağlandı. Diğer hastada ise operasyonda yaygın timpanoskleroz vardı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansın sensivitesi, spesifitesi, pozitif prediktif ve negatif prediktif değeri sırasıyla %83, %90, %93 ve%76 bulundu.Sonuç: Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans özellikle 5mm'nin üzerindeki kolesteatomların görüntülenmesinde yüksek sensitivite ve spesifitesiyle, değerli bir görüntüleme yöntemidir.Anahtar Kelimeler:Kronik Otitis Media, Kolesteatom, Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans
Radyonüklid sinovektomnin kronik hemofilik sinovitis tedavisindeki önemi
Amaç: Bu çalışmada ki amacımız radyonüklid sinovektominin (RS) hemofili hastalarındaki kronik hemofilik sinovitis tedavisindeki etkinliğini ve güvenirliğini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: Kronik hemofilik sinovitisi ve rekküren eklem içi kanama şikayeti bulunan 24 hastanın 35 eklemi çalışmaya dahil edildi. Radyonüklid sinovektomi sonrası ortalama takip periyodu 14,6 (10?20) aydı. Rekküren kanama, hemofilik hastalarda kronik hemofilik sinovitise yol açabilir. Radyonüklid sinovektomi, kronik hemofilik sinovitis tedavisinde oldukça etkin bir tedavidir. Hastalarımızda RS uygulamasında, diz eklemleri için Y-90'ı ve diğer eklemlerde ise Re-186'yı kullandık. Hastalarımızın tamamında RF öncesi ve sonrası faktör replasman tedavisi verildiUygulama öncesi ve sonrası hedef eklemde kanamanın sıklığı ve ağrı şiddeti hastaya soruldu. RS öncesi ve sonrası hedef eklemlerde manyetik rezonans görüntülemede (MRG) Denver skorlama kullanıldı. Denver MRG skorlama eklem efüzyonu, hemosiderin depozisyonu, sinovyal hiperplazi, kartilaj kaybı, kist ve erozyon bulgularını içermektedir. Ayrıca 17 hastadan tedavi sonrası radyonüklid kaçak tespiti, için sintigrafi çekildi.Bulgular: Eklemlerin tamamında eklem içi kanama sayılarında ve ağrı şiddetinde önemli derecede azalma izlendi. MRG ile tedavi öncesi ve sonrası ortalama 14,6 aylık takip sonunda, dirsek ve ayak bileği gibi orta boy eklemlerde Denver skorunun bozulmadığı görüldü. Diz gibi büyük eklemlerde ise sınırda anlamlı olduğunu gördük. Tedavi sonrası 17 hastanın sintigrafik görüntülerinin görsel değerlendirilmesinde ise hedef eklem organ dışında sızıntıya ait patolojik bir aktivite tutulumu izlemedik.Sonuç: Y-90 ve Re-186 ile radyonüklid sinevektomi, hemofili hastalarında güvenle kullanılabilecek etkin tedavi yöntemidir. Bizim çalışmamızda, diz eklemler sayısı sınırlı sayıda olması nedeniyle daha uzun takip yapılması gerektiğini bize düşündürmüştür.
Küçük hücreli dişi akciğer kanserlerinde radyoterapi sonrasinda tedavi etkinliğinin pet/ct ile ilişkilendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı opere olmuş ve/veya opere olmamış, radyo-kemoterapi ve/veya sadece radyoterapi ile tedavi edilmiş küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında tedavi yanıtının tedavi öncesi ve tedavi sonrası PET/BT sonuçları kullanılarak değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2009'den Eylül 2011'a kadar küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı ile başvuran cerrahi ve cerrahi dışı yöntemlerle tedavi edilen 39 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Tüm hastalar, etik kurul onayları alınarak çalışmaya dahil edildi. Çalışma grubumuzdaki hastaların hepsinin histopatolojik tanısı biyopsi ile konulmuştu. Olgular American Joint Committee on Cancer (AJCC) 6th edition'a göre evrelendirildi. Tedavi öncesi hastalara evreleme/yeniden evreleme, uzak metastaz araştırılması ve tedavi planlaması için PET/BT istendi. Tedavi sonrası yaklaşık 3 ay sonra tekrar çekilen PET/BT sonuçları ile karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 3 (% 7,6) kadın, 36 (% 92,3) erkek hasta vardı. Hastaların takip süresi ortalama 14,4 aydı. Ortalama yaş 57,4 yıl idi. (aralık: 36-79). Histopatolojik olarak, 14 (% 35,9) adenokarsinom, 17 (%43,6) epidermoid karsinom, 2 (% 5,1) büyük hücreli karsinom ve 6 (% 15,4) alt tipi belirlenemeyen KHDAK'lı olgu bulunmaktaydı. Evre IIIA grubunda 26 (% 66,7), evre IIIB grubunda 11 (% 28,2), evre IIB grubunda 2 ( % 5,1) hasta bulunmaktaydı. Tam cevap veren 7 (% 17,9), parsiyel cevap veren 14 (% 35,9), progresiv hastalık olan 16 (% 41), stabil hastalık olan 2 (% 5,1) olgu bulunmaktaydı. Tedavi öncesi SUVmax ortanca değeri 11 olarak bulundu. <11 olan hastalarda sağkalımının, >11 olan hastaların sağkalımlarından daha iyi olduğu bulundu (P=0,008). Hastalık cevabı; tam cevap (p=0,018), parsiyel cevap (p=0,009), progresiv hastalık (p=0,005) olan olgularda preRTSUVmax ile postRTSUVmax arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Sonunda, PET/BT cevabına göre sağkalım değerlendirilmesi yapıldığında tam cevap veren hastalar ile diğerleri arasında istatistiki olarak sınırda anlamlı fark bulundu (p=0,090-p=0,079). Tedavi sonrası kitle boyutu başlangıç kitleye oranlandığında % 50' nin altında olanlar lehine anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,05). Yapılan sağkalım analizinde indKT alan hastalar lehine istatistiki anlamlı fark bulunmuştur (p=0,006). Cox regresion yaşam analizinde performans statusun sağkalım üzerine etkisi anlamlı (p=0,002) bulunmuştur.Sonuç: Tümörün alt histopatolojik tipleri, evre, yaş, cinsiyet, operasyon durumları ile SUVmax arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Performans statusun ve indüksiyon kemoterapi almış hastaların istatiksel olarak anlamlı, tam cevap vermiş hastaların ise sınırda anlamlı olarak sağkalımlarının diğerlerine göre daha iyi olduğu saptandı. Ağırlıklı olarak lokal ileri evrelerde bulunan hasta grubumuzun tedavi öncesi SUVmax değerleri ile prognoz arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Ayrıca kitle boyutunun sağkalım üzerindeki anlamlı etkisi görülmesi, çalışmamızdaki hasta sayısının azlığına rağmen kısa dönem tedavi cevabı değerlendirilmesinde; SUVmax değerinin önemli olmakla birlikte, bilgisayarlı tomografide görülebilen kitle boyutunu kombine ederek değerlendirmek konusunda standartların oluşturulmasının gerekliliğini ortaya koymuştur.Anahtar Kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, PET/BT, SUVmax, tedavi yanıtı