Magnetic resonance imaging
549 theses under this subject heading
Servikal ve lumbal vertebralar ve intervertebral disklerdeki morfolojik değişikliklerin manyetik rezonans görüntüleme ile incelenmesi
Normal popülasyonda omurgada görülen yaşa bağlı dejeneresyon hem vertebra hem diskus intervertebralisleri (Di) etkiler. Servikal ve lumbal bölgenin geniş hareket yeteneğine sahip olması, lumbal bölgenin aynı zamanda gövde ağırlığını da taşıması bu bölgelerin sıklıkla travmaya ve birçok patolojiye maruz kalmasına sebep olurken beraberinde cerrahi ihtiyacını da doğurabilir. Çalışmamızda özellikle ülkemiz popülasyonu için, yaş ve cinsiyetle ilişkili olarak klinikte korpus vertebra ve Di'lerin normal morfolojik değişikliklerini patolojik olanlardan ayırmada kullanılabilecek, olguya uygun ekipmanı seçerek komplikasyonları önleme anlamında cerrahi planlamaya ve bu alanda yapılacak biomekanik çalışmalara ışık tutacak özgün örnek veriler elde edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız, verileri 120 servikal ve 251 lumbal spinal midsagittal manyetik rezonans görüntüsü üzerinde morfometrik ölçümler yapılarak elde edilmiş olan retrospektif bir çalışmadır. Çalışmamızda patoloji saptanmamış 18-50 yaş arası olguların görüntülerini kullandık. Sonuçlarımıza göre servikal ve lumbal korpus vertebra yüksekliklerinin bu aralıkta yaşa bağlı değişimi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Servikal ve lumbal korpus vertebra yüksekliklerinin erkeklerde kadınlardan daha büyük olduğu gözlenirken bu farklılık servikal bölgede her yaş grubunda tüm seviyeler için anlamlı, lumbal bölgede ise 40-50 yaş grubunda L3 ve L4'e ait ön yükseklikler ile L5'e ait arka yüksekliklerdeki farklılıklar hariç istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anterior kama indeksinin bu yaş aralığında hem servikal hem lumbal vertebralar için normal yaşlanma sürecinde belirleyici bir parametre olmadığı görülmüştür. Konkavite indeksinin yaşla ilişkisi ise servikal vertebralar için sadece erkeklerde C3 ve C4 seviyesinde anlamlıyken lumbal vertebralar için anlamlı bulunmamıştır. Bu iki indeksin cinsiyetler arası farklarının anlamlılığı ise seviyelere göre değişkenlik göstermiştir. Servikal Di yüksekliklerinin yaşa bağlı değişimi kadınlarda Di6 ve erkeklerde Di1'in arka yüksekliği hariç istatistiksel olarak anlamlı değildir. Lumbal Di yüksekliklerinin yaş arttıkça arttığı görülmüş bu artış ön yükseklik için kadınlarda Di5, erkeklerde Di1 hariç tüm seviyelerde anlamlı bulunmuş, arka yükseklik için ise sadece erkeklerde Di4 ve Di5'te anlamlı bulunmuştur. Servikal Di yüksekliklerinin tümünün erkeklerde kadınlardan daha büyük olduğu gözlenirken bu farkların anlamlılığı yaş grupları ve seviyelere göre değişkenlik göstermiştir. Lumbal Di yüksekliklerinin genel olarak erkeklerde kadınlardan daha büyük olduğu sadece 19-29 yaş grubunda Di5'in ön, Di4 ve Di5'in arka yüksekliklerinin kadınlarda erkeklerden daha büyük olduğu görülmüştür. Lumbal bölgede disk yüksekliklerinin kadın ve erkekler arasındaki farklılıklarının anlamlılığı ön yükseklikler için yaş grubu ve seviyeye göre değişkenlik gösterirken, arka yükseklikler için anlamlı olmadığı gözlenmiştir. Servikal ve lumbal disk derinliği değerleri kadın ve erkeklerde yaşlanmayla birlikte genel olarak artış eğilimi göstermiş ve bu değişiklikler servikal diskler için kadınlarda tüm seviyelerde, erkeklerde Di1 seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Lumbal diskler için ise kadınlarda Di2 hariç tüm seviyelerde istatistiksel olarak anlamlı bulunurken, erkeklerde anlamlı bulunmamıştır. Hem servikal hem lumbal disk derinliği değerlerinin tüm seviye ve yaş gruplarında erkeklerde kadınlardan daha büyük olduğu görülmüştür. Servikal Di'lerin kama indeksi değerlerinin yaşla değişimi hem erkek hem kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı değildir. Lumbal Di'lerin kama indeksi değerlerinde yaşla değişimin anlamlılığı ise kadın ve erkeklerde seviyelere göre değişkenlik göstermiştir. Tüm disklerin kama indeksi değerlerinin cinsiyetler arası farkları ve bunların anlamlılıkları yaş grupları ve seviyelere göre değişkenlik göstermiş olup bir genelleme yapılamamıştır. Elde ettiğimiz sonuçların bu yapıların patolojik durumları ile ilgilenen klinisyen ve cerrahların çalışmalarına katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
Parkinson hastalığı olgularında corpus callosum'un manyetik rezonans görüntüleme ile incelenmesi
Parkinson hastalığı başta substantia nigra pars compacta, devamında globus pallidus, putamen ve nucleus caudatus'taki nöronların dejenerasyonuna bağlı dopamin salınımının azalması ya da tamamen ortadan kalkması ile karakterize hem motor hem de duysal bulguları olan nörodejeneratif bir hastalıktır. Parkinson hastalığı ile ilgili araştırmalar genellikle gri cevhere ait yapılar üzerinde yoğunlaşsa da motor bulgulardan çok daha önce ortaya çıkmaya başladığı bilinen duyusal bulguların sebebi olarak görülen beyaz cevher ile ilgili çalışmalar son yıllarda artmaktadır. Bu çalışmanın amacı Parkinson hastalığı'nda iki hemisferi birbirine bağlayan ve en büyük beyaz cevher yapısı olan corpus callosum'un etkilenimini yaş ve cinsiyet farklılıklarını da göz önüne alarak araştırmaktır. Çalışmamız, corpus callosum'u etkileyen herhangi bir tanı almamış 120 kontrol grubu midsagittal MR görüntüsü ile 120 Parkinson hastalığı tanısı almış midsagittal MR görüntüsü üzerinde retrospektif olarak corpus callosum'un uzunluk, genişlik ve açı değerleri ölçümleri karşılaştırılarak gerçekleştirilmiştir. Ölçüm sonuçlarına bakıldığında Parkinson hastalığı tanılı grupta corpus callosum yüksekliğinin, ön uç verteks arası mesafe ile ön-iç uç verteks arası mesafenin arttığı; genu ile rostrum genişliğinin ise azaldığı ve bu değişimlerin istatistiki olarak anlam ifade ettiği görülmüştür (p<0,05). Corpus callosum uzunluk ölçümlerinin cinsiyetler arasındaki karşılaştırmasına bakıldığında kadınlar ve erkekler arasında corpus callosum uzunluğu (p=0,001), yüksekliği (p=0,000), cerebrum uzunluğu (p=0,000), corpus callosum ön ucu ile verteks arası mesafe (p=0,001) ve corpus callosum ön-iç ucu ile verteks arası mesafe (p=0,002) ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunduğu, bu parametrelerin ortalamalarının erkeklerde kadınlardan daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Corpus callosum uzunluk ve genişlik ölçümleri hem kontrol grubunda hem de Parkinson hastalığı tanılı grupta yaşla birlikte azalma eğilimi gösterirken özellikle corpus callosum genişliği, genu genişliği, splenium genişliği ve truncus en geniş kısmının genişliğinin ortalama değerlerindeki azalma istatistiki olarak da anlam ifade etmektedir (p<0,05). Parkinson hastalığı tanılı grupta bu azalmanın 81 yaş ve üzerinde daha belirgin hale geldiği görülmüştür. Parkinson hastalığı tanılı grupta corpus callosum genişliğinin yüksekliğine oranı da anlamlı düzeyde daha düşüktür (p=0,001). Açısal değerlerin analizine bakıldığında ise Parkinson hastalığı tanılı grupta açı 2, açı 4 ve açı 5 değerleri ortalamalarının anlamlı düzeyde arttığı bulunmuştur (p<0,05).
Meme kanserinde shear wave elastografi değerleri ile manyetik rezonans görüntüleme bulgularının karşılaştırılması ve meme kanseri alt tipleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, meme kanserinde shear-wave elastografi (SWE) ile elde edilen elastisite değerlerini meme manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları ile karşılaştırmak ve meme kanseri alt tipleri ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Mart 2023 - Mart 2024 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran, histopatolojik olarak meme kanseri tanısı almış 140 kadın hasta (toplam 147 lezyon) çalışmaya dahil edilmiştir. B-mod ultrasonografi ve SWE ölçümleri biyopsi öncesinde yapılırken, preoperatif evreleme amacıyla MRG tetkiki uygulandı. Lezyonlar histolojik ve moleküler olarak sınıflandırılmıştır. Hastaların yaşları, morfolojik ve kinetik MRG parametreleri, ADC değerleri ve elastisite (Emean ve Emax) değerleri değerlendirilmiştir. Lezyonların ortalama Emean değeri 106,7 kPa, ortalama Emax değeri ise 161,8 kPa olarak bulunmuştur. Tümör boyutu ve hacmi ile elastisite değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (p < 0.05). Tip 2 kontrastlanma kinetiği gösteren lezyonların elastisite değerleri Tip 3'e göre daha yüksek bulundu (p: 0.029 ve p: 0.044). Heterojen- periferik kontrastlanan lezyonlarda elastisite değerleri anlamlı olarak daha yüksek idi (p < 0.05). Perifokal ödem varlığında, elastisite değerleri perifokal ödem bulunmayan vakalara göre daha yüksek çıkmıştır (p: 0.05, p: 0.009). Spiküle-düzensiz kenarlı kitlelerde elastisite değerleri daha yüksek saptandı (p: 0.004, p: 0.033). T2 ve T3 evresindeki tümörlerde, T1 evresine kıyasla Emean değerinin istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek olduğu görülmüştür (p: 0.03). Meme kanseri moleküler alt tipleri ile elastisite arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0.05). SWE ile elde edilen elastisite değerleri, meme kanserinin morfolojik ve kinetik özellikleri ile ilişkilidir ancak meme kanseri alt tipleri ile elastisite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır.
Temporomandibular eklem internal düzensizliklerinin tedavisinde başvurulan artrosentez+PRP uygulamasında ultrason rehberliği etkinliğinin MRG ve klinik bulguların sonuçlarına göre araştırılması
Bu çalışmada, temporomandibular eklem internal düzensizliklerinin tedavisinde başvurulan artrosentez ve trombositten zengin plazma (PRP)'nin kombine uygulamasında ultrason rehberliği etkinliğinin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve klinik bulguların sonuçlarına göre araştırılması amaçlanmıştır. Bu araştırma, prospektif, randomize ve kontrollü bir çalışma olarak planlanmıştır. Çalışmaya Ekim 2023 - Mart 2024 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, 42 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, iki eşit gruba ayrılmış: ultrason grubuna ultrason rehberliğinde, kontrol grubuna ise konvansiyonel yöntemle artrosentez ve PRP uygulamaları birlikte yapılmıştır. Artrosentez uygulamasında Tip II tek ponksiyonlu artrosentez (TPA) tercih edilmiştir. Hastalarda klinik olarak, görsel analog skala (VAS), maksimum ağız açıklığı (MAA), ipsilateral, kontralateral ve protruziv hareket ölçümleri yapılmış ayrıca artrosentez ve PRP uygulamalarının işlem süreleri ayrı ayrı kaydedilmiştir. Radyolojik değerlendirmede ise diskin formu, diskin posizyonu, kondil-disk uyumu, eklem efüzyonu, kapsüler genişlik, eklem yüzeylerinde dejenerasyon, kondil başının tipi ve kondildeki kemik iliği ödemi değerlendirilmiştir. Klinik değerlendirmeler pre-operatif, 1. hafta, 1. ay ve 3. ayda gerçekleştirilmiş; tedavi sonuçları ayrıca 3. ayda MRG ile değerlendirilmiştir. Yapılan ölçümlerin istatiksel analizinde SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Ultrason rehberliğinde yapılan Tip II TPA ve PRP'nin kombine uygulamasında, VAS, MAA, ipsilateral, kontralateral ve protrüziv hareket ölçümleri açısından pre-operatif durum ile 3. ay sonunda anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Ancak, ultrason rehberliğinde yapılan uygulamalarda MAA, ipsilateral, kontralateral ve protruziv hareketlerde daha hızlı sonuç alındığı gözlemlenmiştir. Tip II TPA ve PRP uygulama süreleri karşılaştırıldığında, ultrason rehberliğinde yapılan işlemlerin sürelerinin daha uzun olduğu bulunmuştur (p<0,05). Radyolojik değerlendirmede, her iki grupta da diskin formu, kondil-disk uyumu, kondil başının şekli ve kondil başının dejenerasyonun değişmediği, eklem efüzyonu ve kapsüler genişliğin benzer şekilde azaldığı, kondildeki kemik iliği ödeminin benzer şekilde değişim gösterdiği saptanmıştır (p>0,05). Sonuç olarak, ultrason rehberliğinde yapılan Tip II TPA ve PRP'nin kombine uygulamasında hastalarda daha erken klinik iyileşme gözlemlenmiş, ancak 3 aylık takip sonunda her iki yöntem de benzer sonuçlar elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: artrosentez, manyetik rezonans görüntüleme, ultrasonografi, temporomandibular eklem hastalıkları
Normal basınçlı hidrosefalinin beyin MRG bulguları ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı idyopatik Normal Basınçlı Hidrosefali (iNBH) hastalarında görüntüleme bulgularının profilini ortaya çıkarmak, bu görüntüleme bulguları ile klinik bulgular arasındaki korelasyonu belirlemek ve ventrikülo-peritoneal şant cerrahisi öncesinde, görüntüleme bulgularından yola çıkarak cerrahiye yanıtı öngörebilmenin imkânlarını araştırmaktır. Aralık 2020-Aralık 2022 tarihleri arasında yürüme bozukluğu, bilişsel bozulma veya idrar inkontinansı şikayetlerinden biri veya daha fazlasıyla başvuran ve kraniyal Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)'de ventrikülomegalisi olan hastalardan 2021 iNBH tanı kriterlerini karşılayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Nörogörüntüleme bulguları hem kalitatif hem de volBrain yazılımı ile hacimsel hesaplamlarla kantitatif olarak yapıldı. VP şant cerrahisi sonrası hastaların klinik seyirleri prospektif olarak izlenmiştir. Çalışmaya 75 hasta (%44'ü kadın, %56'sı erkek; yaş ortalaması 71,23 yıl) dahil edildi. Hastaların tedavi öncesi kalitatif ve kantitatif MRG bulguları ile demans, yürüme bozukluğu ve idrar inkontinansı şeklindeki klasik klinik üçlüsü arasında korelasyon değerlendirmesi yapıldı. Sylvian sulkusta veya diğer sulkuslarda orantısız genişleme (DESH) bulgusu 73 hastada (%98) hastada, kallozal açıda daralma ise 71 hastada (%95) bulundu. Kalkarin sulkusta genişleme hastaların %20'sinde, parietooksipital sulkusta genişleme ise %32'sinde saptanmıştır. Basılmış mezensefalon bulgusu 26 hastada (%35) izlendi. Beyin Omurilik Sıvısı (BOS) akım hızı normal olan hastalarda demans görülme sıklığı anlamlı olarak daha fazla saptandı (p=0,033). Tedavi öncesi yürüme bozukluğu ve idrar inkontinansı ile hiçbir görüntülüme bulgusu arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda aynı zamanda, değişkenlerin klinik bulgular üzerinde birlikte nasıl etkili olduklarını belirleyebilmek için 'Karar Ağacı' yöntemi kullanıldı. Her bir yakınma için ayrı modellemeler oluşturuldu. Değişkenlerin yürüme bozukluğu üzerine etkisini değerlendiren karar ağacına göre: DESH bulgusu olan hastalarda yürüme bozukluğu görüldü. DESH bulunmuyor ancak verteks düzeyinden sulkal daralma ve basılmış mezensefalon mevcutsa yürüme bozukluğu görüldü. Çalışmaya dahil edilen 75 hastanın 64'ünde tanısal amaçlı boşaltıcı lomber ponksiyon (LP), 9'unda ise eksternal lomber drenaj (ELD) yapıldı. Periventriküler T2 hiperintensiteleri olmayan hastaların LP'ye pozitif yanıtı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Toplam 42 hastaya VP şant cerrahisi uygulandı. Tedavi sonrası demanstaki değişimin MRG bulgularıyla ilişkisine bakıldığında yalnızca interhemisferik DESH varlığında demansta düzelme anlamlı düşük olduğu bulundu (p=0,011). Tedavi sonrası yürüme bozukluğundaki değişimin MRG bulgularıyla ilişkisine bakıldığında verteks düzeyinde sulkal daralması olan hastaların tümünde yürüme bozukluğunda düzelme (p=0,004) saptandı. Ayrıca dördüncü ventrikül ortalama hacmi cerrahi müdahaleye yanıt görülmeyen hastalarda 1.55 cm3 , yanıt görülen hastalarda ise 3.28 cm3 bulundu (p=0,024). Tedavi sonrası idrar inkontinansındaki iyileşme ile hiçbir MRG bulgusu arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,05). Elde edilen bulgular, iNBH hastalarında parietookspital ve kalkarin sulkuslarda genişleme ve basılmış mezensefalon bulgularının nadir olmayarak görülebileceğini, periventriküler beyaz cevher lezyonu olmayanlarda LP'ye yanıtın arttığını, meziyal sulkal daralması olanlarda ise VP şant yanıtının arttığını gösterdi.
Semi-otomatik doku analiz yöntemi ile grade- 4 glial tümörlerin postoperatif rezeksiyon kavite MRG bulgularının değerlendirilmesi
Grade-4 glial tümörlerin cerrahi sonrası rezeksiyon kavitesi takibinde, ileri görüntüleme yöntemlerinin klinik kullanımına rağmen kavite bulgularının ['progresyon', 'psödoprogresyon/radyasyon nekroz (KRT)'] ayrımında halen güçlük yaşanmaktadır. Bu güçlük nedenleri arasında deneyim ve yorum farkı öncelikli olmakla birlikte, takip görüntülemede ileri görüntüleme yöntemlerinin yüksek maliyet nedeniyle rutin kullanılamaması yer almaktadır. Çalışmada amacımız son yıllarda radyolojik görüntüleme teknikleri kullanılarak tekstür (texture) öznitelikleri ile elde edilen doku karakterlerinin farklılığından faydalanarak cerrahi kavite ve etrafında oluşan tedaviler ilişkili görüntüleme bulgularının ayırt edilebileceğini göstermektir. Bu ayrım perfüzyon MRG, MR-spektroskopi gibi ileri görüntüleme yöntemlerine gerek kalmaksızın konvansiyonel sekanslar, difüzyon ve manyetik duyarlılık görüntülemenin tekstür öznitelikleri kullanılarak yapılabilir. Çalışmaya grade-4 glial tümör tanısı (Glioblastom, IDH-wild tip ve astrositom, IDH-mutant) alan, kemoradyoterapi sonrası takip MRG'leri Temmuz 2018-2022 tarihleri arasında kliniğimizde yapılan ve 18 yaşından büyük erişkin hastalar dahil edildi. Beyin MRG'de karşılaşılan patolojik alanın segmentasyonu yarı otomatik yöntem ile 'OLEA SPHERE' programında iki farklı sekans (FLAIR ve postkontrast T1A (cT1) sekansları) referans alınarak 5 farklı sekans üzerine örtüştürerek yapıldı ve toplam 10 sekanstan öznitelikler çıkarıldı. Önemlilik düzeyi yüksek özniteliklerin belirlenmesi için Information Gain yöntemi kullanıldı. Cerrahi kavitede tedaviler ilişkili ortaya çıkan ve görüntülemeye yansıyan takipte 'stabil tümörsüz kavite', 'psödoprogresyon\radyasyon nekrozu (KRT)' ve 'progresyon' bulgularını birbirinden ayırmak için her sekanstan elde edilen önemlilik düzeyi yüksek öznitelikler ile hastaların klinik (yaş-cinsiyet) ve tümöre ait moleküler (IDH durumu) biyobelirteçler kombine edilerek ana veri modeli oluşturuldu. Hastaların cerrahi kavite bulgularının sınıflandırılmasında patolojisi olanların patoloji sonucundan faydalanıldı, olmayanların ise takip görüntülemeleri değerlendirilerek karar verildi. Ana veri modelini oluşturmak için 108 hasta, modelin validasyonu için ise 68 hastanın MRG tetkikleri analiz edildi. Her bir sekans [ADC, FLAIR, cT1A, MDG (SWAN/SWI), MAGIC T1A] için oluşturulan modellerin sınıflama performansını artırmak için hibrit yöntem kullanıldı. En yüksek doğru sınıflama oranı (DSO) %75 oranı ile tedavi ilişkili cerrahi kavite görüntüleme bulgularının birbirinden ayırt edilebileceği gösterildi. Cerrahi kavite bulgularını rKT1A sekansı referans alınarak oluşturan modeller daha yüksek performans gösterdi ve bu durum seçilen özniteliklerin kontrast tutan alanların doku karakterini daha iyi yansıtmış olabilmesine bağlandı. Anahtar Kelimeler: glioblastom, grade-4 astrositom, tekstür analiz, IDH-mutant, IDH-wild
Prostat kanseri tanı ve evrelemesinde Ga-68 PSMA PET/BT'nin katkısı
Prostat kanseri erkeklerde en sık görülen ikinci kanserdir. Hastalığın erken evrede teşhisi ile küratif tedavi ve uzun sağkalım sağlanabilmektedir. Klinik ve laboratuvar ile birlikte multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme(mpMRG) bulguları; teşhis, klinik önemi olan/olmayan prostat kanserinin ayrımı ve uygun tedavi planı oluşturmada önemlidir. Ga-68 PSMA PET/BT'nin uzak evrelemede üstünlüğü klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır, güncel çalışmalarda tanı ve lokal evrelemede de değerli bir araç olduğunu kanıtlar nitelikte sonuçlar elde edilmektedir. Çalışmamızda; PSMA PET/BT'nin orta-yüksek riskli prostat kanserinde primer tümörün lokalizasyonu & intraprostatik yaygınlığının tespitinde ve evrelemedeki katkısının mpMRG ve patoloji bulguları ile kıyaslanarak saptanması amaçlandı. Ayrıca görüntüleme ve patoloji bulguları PSMA immünohistokimya boyama ile korele edilerek PSMA ekspresyonunun klinik önemi araştırıldı. Çalışmamızda prostat kanseri tanısı konulmuş, mpMRG'si olan 56 hastaya radikal prostatektomi öncesi Ga-68 PSMA PET/BT erken tüm vücut ve geç pelvik görüntüleme yapılmıştır. Her iki görüntüleme yöntemi; birbiri ile ve altın standart radikal prostatektomi sonuçları ile kıyaslanmıştır. Sonrasında radikal prostatektomi spesimeninden immünohistokimya (İHK) PSMA boyama ile her hastada indeks ve uygun hastalarda non-dominant tümörlerde boyanma paternlerini araştırılmış, PSMA PET/BT görüntüleme ile kıyaslanmıştır. Çalışmamızda Ga-68 PSMA PET/BT ile gerçek indeks lezyon saptama oranı %85, mpMRG ile %92'dir. PSMA PET/BT ve mpMRG birlikteliğinde sonuçlar daha yüksek (%94) saptanmıştır. PSMA PET/BT'de geç pelvik pozda zemin aktivitenin azalışı (p:0.002) ve böylece görüntü kontrastının artışı (p:0.002) erken tüm vücut görüntülemede saptanamayan lezyonların saptanmasına katkı sağlamıştır. Her iki görüntüleme modalitesi de diğerinin saptayamadığı klinik önemi olan lezyonları saptayarak birbirine katkı sağlamıştır. Ek olarak; alt grup analizi için hasta sayımız az olmakla birlikte yapılan analizlerde ISUP 1 ve 2 tümörü ayırt etmede PSMA PET/BT'nin etkili olduğu izlenmiştir. Çalışmamızda PSMA PET/BT'nin prostat bezinde tümör yaygınlığı-bilateral tümör varlığı ve ek lezyonların tespitinde literatür ile uyumlu olarak yüksek doğrulukta olduğu görülmüş ve mpMRG'ye üstün bulunmuştur. Ayrıca PSMA PET/BT ile saptanan tümör izlenen segment sayısı da daha fazladır. (PSMA PET/BT erken görüntülemede toplam 186, mpMRG'de 143 ve radikal prostatektomide 229 segment). Çalışmamızda PSMA PET/BT'de ekstraprostatik uzanım ve seminal vezikül invazyonu varlığını tespitte PSMA PET görüntü değerlendirmeyi standardize edebilmek adına pencere üst sınır değerlerini tümör SUVmaks değeri ve SUVmaks15 değeri olarak belirlenerek inceleme yapılmıştır. Her iki pencere değeri için PSMA PET/BT'nin tanısal doğruluğu hem ekstraprostatik uzanım (sırası ile %71.1 ve %51.9) hem seminal vezikül invazyonunda (sırası ile %86.5 ve %82.7) mpMRG'den yüksektir. Lenf nodu evrelemesinde PSMA PET/BT'nin duyarlılığı daha yüksek (%83.3 ve %60) olarak saptanmıştır. Çok değişkenli lojistik regresyon analizlerinde EPU için en iyi prediktörler; SUVmaks15 penceresinde tümör-kapsül temas yüzeyi (p: 0.018, %95 CI:1.018-1.210) ve PI-RADS skoru (p:0.050, %95 CI:1.001-7.452) iken; SVİ için MSKCC SVİ riski yüzdesi (p:0.003, %95CI: 1.016-1.081) olarak saptanmıştır Ayrıca tümör-kapsül temas yüzeyi ölçülerek EPU varlığını tespit için bir kestirim değeri belirlenmesi amaçlanmıştır. SUVmaks15 penceresinde tümör-kapsül yüzeyi>10.5 mm değerinde duyarlılık %85, özgüllük %56 olarak bulunmuştur. Ek olarak PSMA PET/BT görüntülemede tümör hacmi ve yaygınlığını temsil eden parametreler (TL-PSMA, MTV, segment sayısı); lokal ileri hastalıkla ilişkili bulunmuştur. SUVmaks; immünohistokimya çalışmalarından elde edilen verilerden PSMA 3+ alan yüzdesi (rs=0.52, n:54, p<0.001) ve H skoru (rs=0.46, n:54, p<0.001) ile pozitif korele; düşük tutan alan yüzdesi (rs=-0.37, n:54, p:0.01) ile de negatif korele olarak saptanmıştır. Ayrıca hem PSMA PET/BT'de SUVmaks (rs=0.43, n<.56, p<0.001) hem İHK boyamada +3 alan yüzdesi (rs=0.42, n:54, p<0.01) ISUP derecesi ile ilişkili bulunmuştur. Düşük ISUP derecesi (≤2), tümör boyutu, kresent ya da serpenjinöz şekil, İHK'da PSMA negatif alanın fazla olması; çalışmamızda PSMA PET/BT'de yanlış negatiflik sebepleri arasındadır. Sonuç olarak PSMA PET/BT orta-yüksek riskli prostat kanserinde primer lezyonu saptamada ve klinik önemi olan tümörü ayırmada etkili bir yöntemdir. Tümör yaygınlığı ve hacmi, ek lezyon, ekstraprostatik uzanım ve seminal vezikül invazyonu saptamada, kısaca lokal evrelemede sonuçlar mpMRG'ye üstünlük göstermektedir. Böylece gelecekte tedavi planlamasında etkili olacağı düşünülmüştür. Bulgularımızın daha geniş ve farklı risk gruplarını içeren hasta popülasyonunda doğrulanması yol gösterici olacaktır.
Polikistik over sendromu tanılı hastalarda kas ve kemik kompozisyonun ve fonksiyonunun değerlendirilmesi
Polikistik over sendromu (PKOS), kadınlarda en sık görülen endokrinolojik bozukluktur. Pek çok sistem üzerindeki olumsuz etkileri bilinmesine rağmen PKOS'un kas-iskelet sistemi üzerindeki olası etkileri tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada PKOS'un geç reprodüktif dönemdeki kadınlarda kas ve kemik kompozisyonu ve fonksiyonu üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık. Çalışmaya 34 PKOS ve 32 yaş ve VKİ uyumlu kontrol kadın dahil edildi. Vücut kompozisyonunu belirlemek için tüm katılımcılara dual enerjili X-ray absorsiyometrisi (DEXA) uygulandı. Ayrıca bireylerde abdomen ve uyluk manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak kesitsel kas alanları ve kasların yağ fraksiyonları değerlendirildi. Kas gücü, izokinetik dinamometre, Biodex® System Pro3 (Biodex Corp. Shirley NY, ABD) kullanılarak ölçüldü. Diz ekstansör ve diz fleksör konsantrik kas kuvveti, birim zamandaki açısal yer değiştirme miktarını temsil eden 60°/sn açısal hızlarda değerlendirildi. Ortalama yaş PKOS'ta 43 ± 3.7, kontrollerde 42.2 ± 3.5 idi. Tanı anında PKOS hastalarının %94,1'i (n=32) fenotip A, %5,9'u (n=2) fenotip B idi. PKOS hastalarında testosteron, FAİ ve açlık insülini kontrollere göre daha yüksekti (sırasıyla p<0,001, p=0.001 ve p=0.032). Toplam abdominal kas alanı (TAMA), paraspinal kas alanı, uyluk kas alanı, visseral yağ doku (VAT), subkutan yağ doku (SAT), vertebral manyetik rezonans görüntüleme-proton dansite yağ fraksiyonu (MRI-PDFF), uyluk ve paraspinal kas MRI-PDFF gruplar arasında benzerdi ancak karaciğer MRI-PDFF'si PKOS grubunda daha yüksek bulundu (p=0,044). Gruplar arasında DEXA ile değerlendirilen kas ve kemik kompozisyonu açısından fark yoktu. Alt grup analizinde obez PKOS hastalarının obez kontrollere göre daha yüksek TAMA'ya (p=0,012) ve daha yüksek visseral yağ dokusuna (p=0,049) sahip olduğu görüldü. Trunkal yağlanmayı destekleyen visseral yağ dokusu artışı, tüm grup karşılaştırmasında da PKOS grubunda istatistiksel öneme ulaşmamakla birlikte daha yüksek olma eğilimindeydi (p=0.072). Her iki grupta da MRG ve DEXA ile ölçülen vücut kompozisyon parametreleri, temel olarak VKİ ve açlık insülin değerleri ile ilişkili iken, androjen seviyeleri ilişkili değildi. İzokinetik dinamometre analizlerinde obez olmayan kadınlarda obezitesi olan kadınlara göre normalize edilmiş diz ekstansör tepe torku artmış bulunurken PKOS ve kontrol grupları arasında kas mekanik fonksiyonu açısından fark saptanmadı. Ancak non-obez alt grupta diz ekstansör kas kuvveti daha yüksekti (p=0.049). Bu çalışmanın sonuçlarına göre geç reprodüktif dönemde PKOS'lu kadınlarda yaş ve VKİ eşleştirilmiş kadınlara göre karaciğer yağlanma oranı artmıştır. Obez PKOS'lu kadınlarda obez kontrollere göre abdomen kas ve viseral yağ oranları daha yüksektir. Non-obez PKOS'lu kadınlarda artmış diz ekstensör kas kuvveti dışında kas mekanik fonksiyonu PKOS'lu kadınlarla kontroller arasında benzerdir.
Aksiyel spondiloartrit hastalarında sakroiliyak MR bulgularının demografık özellikler ve aktivite bulguları ile karşılaştırılması
Spondiloartritler (SpA) grup olarak sakroileit, spondilit, entezit, alt ekstremitelerde daha belirgin olan artrit, daktilit, üveit ve Human Lökosit Antijen-B27 (HLA-B27) pozitifliği gibi çeşitli ortak özellikler gösteren heterojen bir hastalık grubudur. Çalışmamızda progresif seyredebilen spondiloartrit hastalığına erken tanı koymak ve hastalığı modifiye edici tedavi ile uzun süreli fonksiyon kaybını ve geç dönem komplikasyonları önleyebilmede manyetik rezonans görüntüleme (MR) bulgularının diğer aktivite parametrelerinden ne kadar güvenilir ve klinik öneme sahip olduğu hakkında bilgi vermeyi amaçladık. Çalışmamıza SpA (n=3485) tanısı ile takip edilen hastaların verileri değerlendirildi. Hastaların tedavi başlandıktan önce ve ya tedavi sırasında çekilmiş olan Sakroiliak MR (SI MR) (n= 546) verileri dahil edildi. bDMARD başlandıktan önceki çekilen SI MR (n=327) bulguları ile hastaların demografik özellikleri karşılaştırıldı. Veri tabanından hastaların demografik bilgileri (yaş, cinsiyet), hasta grubunun memleket, aile öyküsü, sigara kullanımı, ek hastalıkları, tanı yılı, tedavileri, laboratuvar değerleri (HLA-B27, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C-reaktif protein (CRP), klinik bulguları (periferik eklem tutulumu, üveit, psöriazis), hastalık aktivite skorları (VAS, BASDAİ, BASFI) değerlendirildi ve kaydedildi. Buna ek olarak hastaların lomber MR, kalça MR, torakal MR ve servikal MR, el-ayak bileği MR, sternoklavikular MR verileri dahil edildi ve bulgular karşılaştırıldı. Çalışmanın sonucunda SI MR aktif lezyonlarından osteitin(%51,4) kronik lezyonlardan erozyonun (%38,8) daha sık saptandığı görüldü. Lezyonlardan sklerozun kadınlarda ankilozun erkeklerde daha sık rastlandığı, osteit ve erozyonda cinsiyet arasında anlamlı fark bulunmadığı görüldü. Omurga lezyonlarından entezit ve kapsülitin HLA B27 pozitifliği ile ilişkili olduğu görüldü. Genel spinal MR bulgularının değerlendirilmesinde Lomber MR'da en sık rastlanan aktif enflamatuar lezyonlardan faset eklem inflamasyonu(%14,3), toraks MR bulgularından köşe leszyonları(%10,5) daha sık rastlandı. Aktif enflamatuar lezyon ve dejeneratif lezyonların karşılaştırılmasında lomber, torakal, servikal MR'da dejeneratif lezyon tutulumun daha fazla olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Aksiyel spondiloartrit, Sakroiliyak MR, Aktif enflamatuar lezyon, Osteit
Hipofraksiyone stereotaktik radyocerrahi ile tedavi edilmiş Uveal Melanom hastalarında tedavi öncesi Manyetik Rezonans Görüntüleme'den elde edilen radyomiks parametrelerinin lokal nüks ve metastaz gelişmesini öngörmedeki başarısının araştırılması
Uveal melanom yıllık insidansı milyonda 10'un altında olmasına rağmen erişkin döneminde en sık görülen primer intraoküler malign tümördür. Hipofraksiyone streotaktik radyocerrahi son yıllarda uveal melanom tedavisinde alternatif radyoterapi tekniklerine benzer etkinliği; daha düşük maliyeti, cerrahi işlem gerektirmemesi ve kolay ulaşılabilir olması ile ön plana çıkmıştır. Ancak beş yıl içerisinde vakaların yaklaşık %25'inde lokal nüks ve %20'sinde uzak metastaz gelişmektedir. Uveal melanomda prognozu öngörmek için günümüzde AJCC TNM evrelemesinin yanı sıra doku tanısı gerektiren moleküler ve genetik analizler kullanılmaktadır. Tıbbi görüntülerdeki çok boyutlu verilerin sayısal değerlere dönüştürülmesine dayanan radyomiks çalışmalarında birçok kanser için prognostik değeri olan öznitelikler tespit edilmiştir. Bu çalışmada sterotaktik radyocerrahi uygulanmış uveal melanom hastalarında tedavi öncesi MR görüntülerinden elde edilen radyomiks özniteliklerinin lokal nüks ve uzak metastaz gelişmesini öngörmedeki başarısını araştırarak kişiselleştirilmiş tıbbi yaklaşıma katkıda bulunabilecek potansiyel biyobelirteçlerin elde edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 88 olgunun 16'sında 4 yıllık takipte lokal nüks ve yine 16'sında metastaz geliştiği tespit edilmiştir. İki araştırmacı uveal melanom lezyonlarının segmentasyonunu bağımsız olarak elle yapmış ve T1AG, YB-T2AG ve kontrastlı YB-T1AG sekanslarının her birinden 854 olmak üzere toplam 2562 radyomiks özniteliği elde edilmiştir. İki gözlemci arasında korelasyon katsayısı 0.80'in altında olan öznitelikler dışlandığında T1AG için 90; YB-T2AG için 164 ve kontrastlı YBT1AG için 91 öznitelik seçilmiştir. Vakalar %70'i model eğitimi %30'u ise test grubunda kalacak şekilde rastgele ayrılmıştır. Eğitim setinde geliştirilen modellerin performansı test setinde analiz edilmiştir. Elastik ağ regresyon yöntemi ile yapılan öznitelik seçiminde lokal nüks modeli için YBT2AG'den 4 ve T1AG'den 3 olmak üzere 7 öznitelik seçilmiştir. Naive Bayes algoritması kullanılarak geliştirilen modelin test setindeki performansı doğruluk %92(95% CI: 0.75, 0.99), duyarlılık %100, özgüllük %91.6, pozitif kestirim değeri %60 ve negatif kestirim değeri %100 şeklinde bulundu. Metastazı öngörmek içinse tümü YB-T2AG'den olmak üzere 5 öznitelik seçilmiştir. Yine Naive Bayes algoritması ile oluşturulan modelin test setindeki performansında doğruluk %81 (95% CI : 0.62, 0.93), duyarlılık %33, özgüllük %87.5, pozitif kestirim değeri %25, negatif kestirim değeri %91 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar MRG'den elde edilen radyomiks tabanlı makine öğrenmesi modelinin stereotaktik radyocerrrahi (SRS) tedavisi sonrası lokal nüksü öngörerek kişiselleştirilmiş tıbbi yaklaşıma katkıda bulunacak bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Ancak bu modelin klinik kullanıma girebilmesi için çok merkezli veri setleri üzerinde doğrulanması gerekmektedir. Metastaz gelişmesini öngörmeyi amaçlayan modelin düşük performansı ise makine öğrenmesi alanında sık karşılaşılan aşırı uyum problemi nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Bunun üstesinden gelmek için daha fazla olgu içeren ve sınıflar arası (metastaz var/yok) dengesizlik bulunmayan veri setleri ile yapılacak çalışmalar yararlı olabilir.
Omuz osteoartritli hastalarda artroplasti öncesi sıfır eko zaman sekanslı manyetik rezonans görüntüleme ile kemik stoğunun ve kas kalitesinin değerlendirilmesi
Omuz osteoartritinin sebeplerinden biri Rotator Manşet Artropatisidir (RMA). Tez kapsamında RMA'lı hastalarda omuzdaki morfolojik değişikliklerin, Sıfır Eko Zamanlı Manyetik Rezonans Görüntüleme (Zero Time Echo MRI-[ZTE]) ile gözlemciler arası ve gözlemci içi ölçümlerin uyumunun değerlendirilmesi ve bu ölçümlerin Rotator Manşet (RM) kaslarının kesit alanları ve omuz fonksiyonel skorları ve aktif eklem hareketleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Gözlemciler arası; glenoid versiyon ve Kritik Omuz Açısı (KOA) ölçümlerinde mükemmel, Humeral Sublüksasyon İndeksi (HSİ), humerus başı medializasyonu, glenoid santral ve posterior kemik kaybı ve tam uyumlu daire glenoid çapı ölçümlerinde iyi, glenoid anterior kemik kaybı, glenoid vault derinliği ve tam uyumlu daire glenoid çap kaybı oranı arasında orta uyum bulundu (p<0,05). Bu ölçümler için gözlemci içi uyum iyi ve mükemmel olarak bulundu (p<0,05). Modifiye walch sınıflandırması için gözlemciler arası ve gözlemci içi uyum orta olarak bulundu(p<0,05). Subskapularis kasının kesit alanı ile aktif öne elevasyon, abdüksiyon ve internal rotasyon arasında orta derecede korelasyon bulundu (p<0,05). Anterior kemik kaybı ile öne elevasyon ve abdüksiyon arasında orta negatif korelasyon, humerus başı medializasyonu, santral kemik kaybı ve posterior kemik kaybı arasında düşük negatif korelasyon bulundu (p<0,05). Glenoid retroversiyonu ile HSİ, humerus başı medializasyonu, tam uyumlu daire çap kaybı oranı arasında düşük ve orta korelasyon bulunmaktaydı (p<0,05). Çalışmada RMA tanısı almış omuzların osseöz morfolojisinin değerlendirilmesinde ZTE MRG'nin kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. RMA'lı hastalarda psödoparezi açısından subskapularis kasının kesit kalınlığının en önemli faktörlerden biri olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Omuz, Rotator manşet, Manyetik rezonans görüntüleme, Sıfır eko zamanlı görüntüleme, Rotator manşet artropatisi
Manyetik rezonans görüntülemeden elde edilen radyomiks parametrelerinin kafa tabanı osteomyeliti ve nazofarinks karsinomunu ayırt edebilme başarısının araştırılması
Kafa tabanı osteomyeliti (KTO) nekrotizan eksternal otit spektrumunun en ciddi formunu temsil eden infeksiyöz bir durum olup kafa tabanı kemikleri ile paraklival ve parafaringeyal yumuşak dokularda geniş tutulum varlığında veya öncesinde bilinen ekternal otit kliniğinin yokluğunda nazofarinks karsinomu (NFKa) ile radyolojik olarak karışabilmektedir. Terapötik gelişmelere rağmen mortal seyredebilen KTO'nun erken tanısı ve hızlı tedavisi klinik sonuçları iyileştirebilir. Bu nedenle erken tanıda önemli bir araç olan görüntüleme yöntemlerinin tanısal başarısını artırmak için çeşitli yöntemler araştırılmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız manyetik rezonans görüntülemeden (MRG) elde edilen radyomiks değişkenlerinin KTO'yu NFKa'dan ayırt etmedeki rolünü incelemektir. Üç farklı merkezden alınan toplam 93 hasta (50 NFKa ve 43 KTO) ~7:3 oranında eğitim (32 NFKa ve 31 KTO) ve dış doğrulama (18 NFKa ve 12 KTO) kohortlarına ayrılmıştır. Üç farklı sekansta (kontrast öncesi yağ baskısız T1-ağırlıklı, yağ baskılı T2-ağırlıklı ve kontrast sonrası yağ baskılı T1-ağırlıklı) lezyonların üç boyutlu segmentasyonu ile çıkarılan toplamda 2553 radyomiks özelliğinden, sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC)<0.9 ve Least Absolute Shrinkage and Selection Operator (LASSO) regresyon analizi ile katsayısı sıfır olan özellikler elenmiştir. Geriye kalan 11 radyomiks özelliği ile lineer çekirdekli (kernel) Support Vector Machine (SVM) kullanılarak radyomiks modeli oluşturulmuştur. İncelenen semantik (konvansiyonel) MRG bulgularından iki grup arasında anlamlı farklılık bulunan (p<.05), eğitim setinde alt grup analizlerinde sıfır değeri bulunmayan ve tek değişkenli analizler sonucunda iki grup arasında anlamlı ilişki saptanan (p<.05) doku düzlemlerinde distorsiyon, lateral uzanım, kontrastlanma derecesi, dural kalınlaşma ve lenfadenopati değişkenleri ile semantik SVM modeli oluşturulmuştur. Ayrıca, kistik-nekrotik alanlar dışlanarak üç farklı ilgi bölgesi (ROI) belirlenmiş ve elde edilen ADC değerlerinin aritmetik ortalaması alınarak ADCortalama değerleri hesaplanmıştır. ADCortalama değerlerinin spinal kordun tüm aksiyel kesitini içine alan ROI'den elde edilen referans ADC değerlerine bölünmesi ile nADC değerleri elde edilmiştir. Bu parametrelerden eğitim kümesinde elde edilen optimal kestirim değerlerinin eğitim ve test veri kümelerindeki performanslarına bakılmıştır. Bunun yanında eğitim kümesindeki ADCortalama değerleri ile SVM sınıflayıcısı eğitilerek test kümesindeki performansı ayrıca değerlendirilmiştir. Oluşturulan SVM modellerinin tahmin performansları Reciever Operating Curve (ROC) eğrileri ve eğri altında kalan alan (AUC) değerleri ile incelenmiştir. Bağımsız test veri kümesinde radyomiks modeli 0.972 AUC değeri ile semantik model (AUC: 0.902) ve ADC modelini (AUC: 0.681) geride bırakmıştır. Eğitim kümesinde hesaplanan kestirim değerleri ADCortalama için 0.954 x 10-3 mm2/s ve nADC için 1.133 olup bu değerlerin sınıflandırma başarısı (AUC) eğitim kümesinde sırasıyla 0.849 ve 0.897; bağımsız test veri kümesinde sırasıyla 0.688 ve 0.705 olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak, radyomiks değişkenleri iki hastalığın ayırt edilmesinde iyi bir tanısal başarı göstermiştir. ADC parametreleri önerilen normalizasyon yöntemine karşın veri kümesine hassastır ve genellenebilir değildir. Ancak, her merkezin kendi kestirim değerlerini belirlemesi durumunda ADC değerleri iki hastalığın ayrılmasında önemli rol oynayabilir.
Sakroilyak MRG'de pelvik konjesyon lehine bulguların prevalansı
Sakroilyak MRG'de pelvik konjesyon lehine bulguların prevalansı. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi, Ankara 2019. Kronik pelvik ağrı (KPA) premenopozal kadınların birçoğunda yaşam kalitesi üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. KPA prevalansının 1000 kadın başına 38 (%3.8) olduğu ve migren tipi baş ağrısından (%2.1) daha fazla görüldüğü bildirilmektedir. Overyan ven yetersizliği nedeniyle oluşan pelvik konjesyon sendromu (PKS) KPA'nın bilinen bir nedenidir. Overyan ven yetmezliği kadınların yaklaşık %10'unda görülür ve bunların %60'a varan kısmında PKS gelişebilir. Amaç: Sakroilyak MRG klinik olarak bel ağrısı ve sakroilyite (Sİ) bağlı ağrıyı taklit eden durumları gösterebilir ve PKS de bu durumlardan biridir. Bu çalışmada amacımız geniş bir hasta popülasyonunda sakroilyak MRG'de PKS lehine bulguların sıklığını saptamak ve bunların yine MRG'de saptanan aktif veya kronik sakroilyitle olan ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç–Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2014–Aralık 2017 arasındaki 48 aylık sürede 15–55 yaş aralığındaki toplam 1361 kadın hastanın kronik bel ağrısı nedeniyle yapılan sakroilyak MRG'leri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalar Ankylosing SpondyloArthritis İnternational Society'nin (ASAS) kriterlerine göre aktif ve kronik sakroilyit varlığı ve PKS lehine bulgular yönlerinden değerlendirilmiştir. PKS tanı kriteri olarak overlerin ve uterusun çevresinde dıştan dışa ölçümle ≥6mm çaptaki dilate ven varlığı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların 335'inde (%29) MRG'de Sİ bulgusu saptanmıştır; bunların 253'ünde (%21) aktif sakroilyit bulgusu vardır. Hastaların 849'unda ise kronik veya aktif sakroilyit bulgusu izlenmemiştir. Tüm hastaların %6.7'sinde (n=80), aktif sakroilyitli hastaların %5.5'inde (n=14) (p=0.464; p>0.05), kronik sakroilyitli ancak aktif sakroilyiti olmayanların %12'sinde (n=10) (p=0.758; p>0.05), sakroilyiti olmayanların ise %6.6'sında (n=56) (p=0.206; p>0.05) PKS bulgusu saptanmıştır. Sonuç: Sakroilyak MRG'de fertil çağdaki kadın hastaların %6.7'sinde PKS lehine bulgular yer alabilmektedir. Sakroilyak MRG'deki PKS lehine bulgular aktif veya kronik Sİ varlığından bağımsızdır. Anahtar kelimeler: Kronik pelvik ağrı, pelvik konjesyon sendromu, sakroilyit, sakroilyak MRG, spondiloartrit.
Meme kanserli olgularda immunohistokimyasal belirteçler ile meme manyetik rezonans görüntülemede ADC (apparent diffusion coefficient) değerlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı meme kanserli hastalarda MRG'de ADC değerleri ile immunohistokimyasal belirteçler arasındaki ilişkinin belirlenmesi, immunohistokimyasal ve reseptör durumuna göre sınıflanan hastalarda tümörün T2 A intensitesi, kenarları, boyutları gibi morfolojik özellikleri, lenf nodu tutulumu, multifokalitesi, multisentrisitesi, derecesi, kontrastlanma paterni gibi parametreler ile alt tipler arasındaki farkların ortaya konmasıdır. Bu çalışmaya Ocak 2010-Haziran 2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında meme biyopsisi yapılıp, patoloji sonucu invazif meme karsinomu ile uyumlu gelen ve ameliyat öncesi meme MRG'de kitlesel kontrastlanma gösteren 141 hasta dahil edildi. Hastalar reseptör durumuna göre alt gruplara, hormon reseptör durumu, derecesine ve Ki-67 indeksine göre moleküler alt tiplere ve patolojik ana alt tiplere ayrılarak tümörün derecesi, kontrastlanma paternleri, hastanın yaşı, kitlenin tarafı, lenf nodu tutulumu, ADC değerleri, BI-RADS sınıflaması, bilateralite, multifokalite, multisentrisite, kenar, şekil, T2A intensitesi gibi parametreler bu alt tipler için değerlendirildi. Üçlü negatif tümörlerde ADC değerleri Luminal A ve Luminal B tümörlerden yüksek bulundu. Üçlü negatif tümörlerde ADC değeri ER+, PR+, HER 2- tümörlerden yüksek bulundu. ADC değeri üçlü negatif tümörlerden daha düşük bulunan ER +, PR+, HER 2 – grupta lenf nodu tutulumu da daha düşük bulundu. Üçlü negatif tümörlerde halkasal boyanma ve iyi sınır özelliği diğer gruplara göre daha sık görüldü. Sonuç olarak ADC değerleri tümörün seyri ve tipi hakkında bilgi verebilir .
Tıbbi görüntülemenin ulusal – uluslararası karşılaştırmalı yaygınlık analizi
Bu çalışmanın amacı dünyada ve Türkiye'de tıbbi görüntüleme alanındaki gelişmelerin neler olduğunu, hangi süreçlerden geçerek günümüze gelindiğini kıyaslamalı olarak ortaya koymaktır. Tez dört ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde tıbbi görüntülemenin ne olduğu; ikinci bölümde tıbbi görüntüleme alanındaki güncel gelişmeler; üçüncü bölümde tıbbi görüntülemede geleceğe yönelik beklentiler ve son bölümde ise tıbbi görüntüleme alanında ulusal - uluslararası yaygınlık analizi kıyaslamalı olarak incelenmiştir. 1895 yılında röntgenin icadı ile başlayan tıbbi görüntüleme teknikleri tıp alanında tanı ve tedavide önemli gelişmelere yol açmıştır. Çalışma kapsamında dünyada ve Türkiye'deki toplam tıbbi görüntüleme cihaz sayısı ve bu cihazların Türkiye'deki şehirlere göre dağılımı, hastanelere ve branşlara göre tetkik isteme oranları, yıllara göre değişimi, Türkiye'deki insan gücü, toplam sağlık harcamaları, sektör pazar payı, ithalat ve ihracat verileri karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Türkiye'de tıbbi görüntüleme eğitimi gören öğrencilerinin eğitimleri, sayısal durumları, gelecek planlamaları, kamu ve özel sektörde çalışan teknisyen sayıları da incelenmiştir. Türkiye'de ve dünyada tıbbi görüntüleme için ayrılan maddi kaynak, hem sayısal hem de kategorik olarak incelenmiş veri mukayeseleri yapılmıştır. Türkiye'deki tıbbi görüntüleme cihaz sayısı yıllar içinde önemli bir artış göstermektedir. Cihaz sayısı en fazla Türkiye'nin üç büyük şehrinde bulunmaktadır. En fazla bulunan cihaz ise ultrason(US) cihazıdır. İkinci sırada doppler ultrasonu gelmektedir. En az bulunan cihaz ise Manyetik Rezonans(MR)'dır. MR, Bilgisayarlı Tomografi(BT) ve Mammografi(MG) cihazlarının özel sektörde daha fazla olduğu görülmektedir. US, doppler US ve eko cihazları da en çok Sağlık Bakanlığı'na ait hastanelerde bulunmaktadır. MR cihazı sayısı bakımından incelendiğinde, Japonya ve ABD ilk iki sırayı paylaşmaktadır. Son sırada ise Meksika yer almaktadır. Türkiye ise bu karşılaştırmada, OECD(Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı) ülkelerinin ortalamasının altındadır. OECD ülkelerinin ortalaması 13,9 iken, Türkiye'de bu oran 10,4'tür. BT cihazı en fazla Japonya'da bulunmaktadır. Japonya'yı sırasıyla Avustralya ve ABD takip etmektedir. Son sırada Meksika yer almaktadır. OECD ülkelerinin yataklı tedavi kurumlarında bir milyon kişiye düşen BT cihazı sayısının ortalaması 23,7 iken Türkiye'nin ortalaması 14,1'dir. Türkiye'nin ortalaması OECD üye ülkeleri ortalamasının oldukça altındadır. Türkiye'de MR ve BT işlem sayıları değerlendirildiğinde, AB(Avrupa Birliği) üye ülkeleri içerisinde birinci sırada yer almaktadır. AB ortalamasının sekiz katı işlem sayısı ile bu alanda açık ara lider durumdadır. Ülkelerin gelir düzeyleri arttıkça kişi başına düşen tıbbi cihaz sayılarında da ciddi bir artış görülmektedir. Bunu göre ABD, Japonya, İsviçre, İzlanda, Finlandiya ve Danimarka gibi yüksek gelir düzeyine sahip ülkelerde buna paralel olarak kişi başına düşen tıbbi cihaz sayısının fazla olduğu görülmektedir. Türkiye'nin kişi başı GSYİH(Gayri Safi Yurt İçi Hasıla), bir milyon kişiye düşen MR ve BT cihazı ile doğumda beklenen yaşam süresi değerleri, OECD ortalamasının altındadır. Türkiye tıbbi görüntüleme cihazlarında ithalatçı ülke konumundadır. Bu alandaki en büyük kalem sarf malzemeler olurken, tıbbi görüntüleme cihazları ikinci sırada yer almaktadır. Cihazların çoğu ya da kritik parçaları yurt dışından ithal edilmektedir.
Diyabetik hasta grupları ile serebral MR perfüzyon arasındaki ilişki
Amaç: Diyabetik Hasta Grupları ile Serebral MR Perfüzyon Arasındaki İlişki incelemeyi amaçladık. Materyal-metot: 52 diyabetik hasta ve 39 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Diyabetik hastalar proliferatif retinopati(PRP), non-proliferatif retinopati(NPRP), ve retinopati olmayan diyabet(RP olmayan DM) olarak üç gruba ayrıldı. Görüntülemeler 1.5T Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) cihazı kullanılarak gerçekleştirildi. T2* ağırlıklı eko planar görüntüleme sekansı ile DSC Perfüzyon ağırlıklı MR (PA-MR) ile görüntüler alındı. Görüntüleme sonucu kaydedilen veriler iş istasyonuna gönderildi (syngo-via, Siemens Medikal sistemler). Yazılım yardımı ile elde edilen ham veriler ile CBF haritaları elde edildi. Her iki serebral hemisferde gri cevherden region of interest (ROI) ile elde edilen veriler beyaz cevherden referans olarak seçilen bölgedeki ROI ile elde edilen veriye oranlandı. Çalışmamızdaki sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler, grup ortalamalarını karşılaştırmada ANOVA, farklı grupları belirlemede Duncan testi kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişki Pearson korelasyon katsayıları hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda diyabetik hasta grupları (PRP, NPRP ve RP olmayan DM ) arasında NPRP ve RP olmayan DM grubunda her iki serebral hemisferde bölgesel olarak rCBF değerleri diğer gruplara göre daha düşük olmakla beraber istatistik olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Diyabetik hastalar ile sağlıklı kontrol grupları arasında rCBF değerleri diyabetik hasta grubunda daha düşüktü. Bununla beraber her iki frontal lob anterior ve inferior, her iki singulat girus, her iki temporal lob medial, sağ oksipital lob ve her iki talamusta rCBF değerlerinde istatistik olarak anlamlı farklılık izlenmiştir. Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışma T2DM'de diyabet grupları arasındaki serebral perfüzyonun bölgesel etkilerini incelemiştir. Diyabet grupları arasında bölgesel perfüzyon değerleri açısından anlamlı fark yoktu. Sağlıklı kontrol grubuna göre bölgesel hipoperfüzyon genel olarak incelenen tüm loblarda görüldü ve çoğunda istatistik olarak fark izlendi. Özellikle temporal lob medial (hipokampal) kesimde hipoperfüzyon belirgindi. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Serebral Perfüzyon, Manyetik Rezonans Görüntüleme, Diyabetik Retinopati
Hemofilik artropatili çocuklarda kemik mineral yoğunluğu ve dinamik denge arasındaki ilişkinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada amacımız, çocuk hematoloji bölümümüz tarafından takip ve tedavi edilen ağır hemofili A tanılı hastalarımızda meydana gelen eklem kanamaları sonucu oluşan hemofilik artropatinin MRI ile skorlanması, dinamik denge ve kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi araştırmak ve hasta grup içinde ev ve hastanede egzersiz programı verdiğimiz gruplarda mevcut patolojilerdeki değişiklikleri karşılaştırmaktır. Olası denge bozukluklarının belirlenmesi, eklemlerin içindeki kanamaların dinamik denge üzerindeki etkilerini daha iyi anlamayı ve daha etkili bir koruyucu ve rehabilite edici tedavi planlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: ÇalışmamızaYüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Çocuk Hematoloji polikliniğinde hemofili A (faktör VIII eksiliği) tanısı ile takip edilen yaşları 8-17 arasında değişen ve profilaksi tedavisi alan 16 ağır hemofili A erkek hasta dahil edildi. Bu grup ev ve hastanede egzersiz programı yapmak üzere iki gruba ayrıldı. Egzersiz programı haftada 3 gün, toplam 5 hafta uygulandı. Ev grubuna egzersizlerin ayrıntılarının olduğu bir broşür verildi ve programı evde uygulamaları istendi. Hastane grubuna ise fizyoterapist eşliğinde aynı egzersizler aynı süre ile hastanede yaptırıldı. Hastalara egzersiz programı öncesi ve sonrasında her yöne salınımlı statik, dinamik denge ve propriosepsiyon duyusunun test edilebildiği, bu duyuları geliştirmek amacıyla rehabilitasyon ile ilgili egzersizlerin yapılabildiği posturografik denge platformu olan cihaz ile dinamik denge testi yapıldı. Bu testte ATE ve tur sayısı bilgileri elde edildi. Tüm hastalara yine egzersiz programı öncesi ve sonrası kalça, diz ve ayak bileklerine çekilen MRI ile IPSG Hemofilik artropati skorlaması ve DEXA ile Z skorları ölçülerek KMY durumları belirlendi. İki grubun sonuçları karşılaştırılarak egzersiz programı ile hemofilik artropati skorları, dinamik denge duyusu için ATE ve tur sayıları ve kemik mineral yoğunlukları değişimleri için de Z skorlarındaki değişimler değerlendiridi. Bulgular:. Hastalarımızın KMY ölçümleri için bakılan Z skoru değerlerinde egzersiz programı sonrasında görece olarak düzelme saptanmıştır. Dinamik dengenin hastalarımızda etkilenmediği gözlenmiş olup egzersiz sonrasında ATE değerlerinde azalma tespit edilmiş, tur sayılarında değişiklik gözlenmemiştir. Hastalarımızda değişen düzeylerde hemofilik artropati saptanmış, egzersiz programı sonrasında ev ve hastane grubunda sol ayak bileği eklemi, hastane grubunda sağ ayak bileği artropati skorlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Çalışmaya dahil edilenhemofili hastalarında dinamik dengenin etkilenmediği gözlenmiştir. Bunun da hasta grubunun pediatrik yaş grubunda olması, ilerleyen yaşlarda bozulabileceği öngörülmüştür. KMY'lerinde düşüklük saptanan hastaların etyolojik olarak araştırılması planlanmıştır. Egzersiz programı ile göreceli olarak DEXA ile bakılan Z skorlarında ve hemofilik artropati skorlarında düzelme olduğu gözlenmiştir. İstatistiksel olarak anlamsız çıkan parametreler göz önüne alındığında egzersiz programının kısa süreli olması ve kontrol değerlendirmelerin de kısa süre aralıklarıyla yapılması bir neden olarak düşünülebilir. Bu sonuçlar, hemofilik artropatili hastalarda dengelerini iyileştirmek, korumak, kemik mineral yoğunluğu ve eklem sağlığını korumak için fiziksel egzersiz programlarına, fizyoterapi ve rehabilitasyona gereksinim olduğunu göstermektedir.
Single source dual-enerjili bilgisayarlı tomografinin twinbeam tekniği ile bening ve malign akciğer nodüllerini ayırdedebilmedeki etkinliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Dual Enerjili Bilgisayarlı Tomografide tek kaynaklı twinbeam tekniği ile benign akciğer nodüllerinin malign akciğer nodüllerden ayırmada nodülün renk haritalama ile görsel değerlendirme, nodülde ölçülen kontrast yükü ve iyot konsantrasyonunun tanıdaki etkinliğini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Elli üç hastaya (ortalama yaş, 62 yaş) intravenöz kontrast uygulamasından 40sn sonra twinbeam özelliği olan tek kaynaklı çift enerjili göğüs bilgisayarlı tomografi yapıldı. Eş zamanlı tarama 120kV Split Filtre (120AuSn) tüp gerilimi ile görüntüler elde edildi. 120kVSplit Filtre (120AuSn) veri seti ve ağırlıklı ortalama görüntü veri seti verileri, çift enerjili bir iş istasyonuna aktarıldı. Ağırlıklı ortalama görüntü, 140-kV ve 80-kV verilerinin bir kombinasyonundan otomatik olarak üretilen yaklaşık 120-kV'lık bir görüntü elde edildi. Görüntüler 3 mm kalınlığında eksenel bir veri setinde yapılandırıldı. 53 soliter pulmoner nodülün her biri, ayrı ayrı değerlendirildi; 140-kV ve 80-kV verilerinin bir kombinasyonundan otomatik olarak üretilen yaklaşık 120-kV'lık veri setleri özel çift enerjili bir iş istasyonunda manipüle edildi. Kontrastlanma varlığınının değerlendirilmesinde üreticinin varsaydığı değeri %50 iyot tutulumu olarak belirlenmiş olan nitel bir görsel değerlendirmedir. Eğer nodül içerisinde herhangi bir miktarda renk (turuncu veya kırmızı) varsa, kontrastlanma olarak değerlendirildi. Diğer bir yöntem, iyot konsantrasyonunun ölçümünden oluştu. İyot konsantrasyonunu mg / ml cinsinden hesaplandı. Bulgular: 53 pulmoner nodülün 36 sı benign (%67,9), 17 si malign(%32,1) akciğer nodülü idi. Kontrast madde iyileştirmenin görsel değerlendirmesi sırasıyla % 100 duyarlılık ve % 67 özgüllüğe sahipti. Ölçülen nodül kontrast yükü açısından benign nodüllerde ortalama kontrast yükü 56±152,8(0-773), malign nodüllerde 174,3±237,8(22,5-834,0) olarak saptandı. Cut-off değer olarak 19,25 HU dansite alındığında sensitivite değeri %100 spesivite değeri %66,7 olup istatistiksel olarak anlamlıydı(p=0,034). Nodülün iyot yükü açısından benign nodüllerde ortalama iyot yükü 3,6±8,9(0-49,9) mg/ml , malign nodüllerde ort. 10,3±13(1,4-51) mg/ml olarak saptandı. Cut-off değer olarak 1,35 mg/ml alındığında sensitivite değeri %100 spesivite değeri %69,4 olup istatistiksel olarak anlamlıydı(p=0,031). İyot yükü açısından Pozitif Prediktif Değeri(PPD) %60 Negatif Prediktif Değer ise %100 olarak hesaplandı. Kontrast yükü PPD %58 , NPD %96 olarak hesaplandı. Sonuç: Akciğerde saptanan nodüler lezyonların malign ve benign olarak tanımlanmasında DEBT önemli katkılar sağlayacağı sonucuna varıldı.
İdiyopatik skolyozda kortikal değişiklikleri etkileyen faktörlerin incelenmesi
Çalışmamızda idiyopatik skolyozlu (İS) bireylerde eğrilik paternine göre motor görev sırasında kontralateral hemisferde meydana gelen kortikal aktivasyonunun Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (FMRG) ile değerlendirilmesi ve sağlıklı bireylerle karşılaştırılması amaçlandı. Bununla birlikte İS' li bireylerde kortekste meydana gelen fonksiyonel değişiklikler ile ilişkili olabilecek olası faktörlerin (gövde kas enduransı, yürüyüşün zaman- mesafe karakteristikleri, statik- dinamik denge, kozmetik deformite algısı, yaşam kalitesi) belirlenmesi amaçlandı. Eğri paterni, yaş ve cobb açısına göre tabakalı randomizasyon yapılan 15 İS' li kadın birey (15.4±0.68 yıl) ile benzer yaş grubunda olan 5 sağlıklı kadın birey (14.6±0.8 yıl) dahil edildi. İS' li bireyler eğrilik paternine göre primer torasik (PT Grup), primer lumbar (PL grup) ve çift eğrilik (ÇE grup) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm bireylerin motor görev sırasında kontralateral hemisferde meydana gelen kortikal aktivasyonları FMRG ile bilateral olarak değerlendirildi. Bireylerin skolyoza ait özellikleri, spinal koronal parametreleri, aksiyal gövde rotasyonu, gövde kas enduransı, yürüyüşün zaman-mesafe karakteristikleri, statik-dinamik denge, kozmetik deformite algılaması ve yaşam kalitesi sonuçları kaydedildi. Değerlendirme sonucunda, skolyozlu bireylerde eğrilik paternine bakılmaksızın belirli bir motor görev sırasında kontralateral hemisferde meydana gelen kortikal aktivasyonunun sağlıklı bireyler ile benzer olduğu (p>0.01) bulundu. Eğrilik paterninden bağımsız olarak, İS' de gövde fleksör ve ekstansör kas enduransının sağlıklı bireylere göre anlamlı şekilde azaldığı (p=0.008), ÇE grupta sağlıklı bireylere göre sol adım uzunluğunun anlamlı şekilde azaldığı (p=0.008), PT grupta diğer eğrilik paternine sahip bireyler ve sağlıklı bireylere göre, sol tek ayak üzerinde duruş süresinin anlamlı derecede azaldığı (p=0.008), eğrilik paternine bakılmaksızın dinamik denge parametrelerinden yer değiştirme miktarının İS' de sağlıklı bireylere göre daha fazla olduğu (p=0.008), deformite algısının ve yaşam kalitesinin eğrilik paternine göre değişmediği (p=0.109, p=0.574 sırasıyla) bulundu. Çalışmanın sonucunda İS' li bireylerde sağlıklı bireylere göre motor görev kortikal sinyallerde herhangi bir değişiklik olmadığı ve kortikal aktivasyonun eğrilik paternine göre farklılık göstermediği tespit edildi.
Konuşma sırasında farklı ses üretimlerinde gerçekleşen velofaringeal bölge hareketinin manyetik rezonans görüntüleme yoluyla incelenmesi
Artikülatörlerin hareketi konuşma seslerinin üretim özelliklerine ve koartikülatör bağlama göre değişkenlik gösterebilmektedir. Hareketli bir artikülatör olan velumun hareketinin de konuşma seslerinin üretim özelliklerinden ve koartikülatör bağlamdan etkilenmesi beklenmektedir. Çalışmamızda farklı ses üretimlerinde velum hareketinin incelenmesi amacıyla midsagital düzlemde anadili Türkçe olan 20 sağlıklı yetişkin bireyin manyetik rezonans görüntüsü (MRG) analiz edilmiştir. Ölçümler; dinlenme durumu, izole /a/, /i/, /e/, /o/, /u/ üretimlerinde ve durak/patlamalı (/b/, /d/, /g/), sürtünmeli (/z/), durak sürtünmeli (/dʒ/), nazal (/m/, /n/), yan daralmalı (/l/), tek vuruşlu (/r/) üretim tarzından ünsüz-ünlü bağlamda bulunan ünlü üretiminde gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen ölçümler aracılığı ile velar yükselme, velumun fleksiyon açısı, velar açılanmanın velumun başlangıcından uzaklığı ve velumun nazal yüzü ile arka faringeal duvar arası mesafenin istatistiksel olarak karşılaştırılması hedeflenmiştir. Çalışmamızın bulgularına göre Türkçe konuşan sağlıklı yetişkin bireylerde velumun hareket özellikleri farklı konuşma sesi üretimlerinde değişiklik göstermektedir. İzole ünlü üretimlerinde veya farklı ünsüz bağlamlarında üretilen ünlülerde velumun hareket özellikleri değişmektedir. Bu değişiklikleri ortaya çıkarmak için manyetik rezonans görüntülemenin uygun ve avantajlı bir yöntem olduğu düşünülmektedir. Gelecekteki araştırmalarda MRG yoluyla velofaringeal bölge hareketini inceleyen çalışmaların artmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
The relation between human cochlear duct length and head size assessed by MRI and CBCT
The cochlea differs in length and shape among individuals and this might be due to the fact that it is affected by spatial constraints. The head size may restrict the cochlea which is located in the temporal bone, and individuals with smaller head sizes may have shorter cochlear duct lengths (CDL). On the other hand, normal-hearing participants with longer CDLs have an increase in low-frequency sensitivity. Therefore, not only the CDL but also auditory outcomes are thought to be significantly affected by cochlear structures and the factors affecting CDL may also affect outcomes of cochlear implantation. The head in which the cochlea is located and develops together, as well as, the body height in the human body are structures that continue to grow until certain periods after birth. Despite differences in the developmental process, the cochlea, head, and height may have a genetic makeup that is interconnected and affect one another. Hence, these growing parts of the body may influence the CDL during the development process. The present study was conducted with the aim of finding any relations between mentioned structures. It consisted of a study group that contained 112 postlingual-deafened adult participants who were cochlear implant users. Cone Beam Computed Tomography (CBCT) images of the cochlea and Magnetic Resonance (MR) images of the head were performed for each participant in the present study group. CDLs were determined via CBCT, head size measures were determined by 3D conversion via MRI, and the body height was completed. In terms of CDL, head size, and height: females had smaller averages than that males. The results of this study showed that CDL had not any significant correlation with head size but a weak correlation with height. Similar to the literature, the height and the head size showed statistically significant relationships with each other. Only CDL which was measured in the cochlea, may not be sufficient to demonstrate the effect of head size on the cochlea. Future studies might look at the links between the cochlear shape and its surroundings by using micro-CT.
Wilson hastalarında serum değişken ve göreceli değişken bakır düzeylerinin klinik parametreler ve multiparametrik karaciğer MRI bulgularıyla karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada Wilson Hastalarının izleminde serum değişken bakır (EC) ve göreceli değişken bakır (REC) düzeylerinin; 24 saatlik idrarda bakır düzeyi ile korelasyonunun incelenmesi ve karaciğerdeki fibroz ve steatozun derecesini gösteren güncel teknoloji olan Multiparametrik Karaciğer MRI ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gastroenteroloji ve Nöroloji polikliniğine başvuran ve Wilson Hastalığı tanısı ile izlenen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubu, Gastroenteroloji polikliniğinde dispepsi tanısı ile izlenen hastalardan oluşturulmuştur. Tüm katılımcılar ile yüz yüze görüşülerek karaciğer hastalığının, ek hastalıklarının ve ilaç kullanım öyküsü öğrenildi. Elektronik sistemdeki laboratuvar, radyolojik görüntüleme ve karaciğer biyopsi sonuçları incelendi. Tüm katılımcılardan EC ve serum total bakır düzeyi için tek seferlik 10 cc kan örneği alındı. Wilson hastalarına rutinde istenen multiparametrik karaciğer MR görüntülemesi yapıldı ve hastalardan 24 saatlik idrarda bakır atılımının tespiti için idrar toplandı. Hastaların daha önce karaciğer biyopsisi mevcutsa biyopsileri yeniden incelendi. EC ve serum total bakır düzeyi indüktif olarak eşleştirilmiş plazma kütle spektrometrisi (ICP-MS) yöntemi, 24 saatlik idrar bakır düzeyi ise atomik absorpsiyon spektrometri yöntemi kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya 43 kontrol ve 38 Wilson hastası dahil edildi. Wilson hastalarının %97'sinde hepatik tutulum mevcuttu. Çalışmaya dahil edilen 35 Wilson hastasına karaciğer multiparametrik MRI uygulanmıştır. Hastaların ortanca karaciğer parankim sertliği 2,45 (1,71-6,2) kPa olup normal sınırlardaydı. MR-PDFF tekniğine göre hastaların %62'sinin karaciğerde yağlanma yoktu. Karaciğer parankim sertliği; yaş (r=0,514; p=0,002), AST (r=0,445; p=0,007), GGT (r=0,549; p=0,001), ALP (r=0,365; p=0,031), INR (r=0,404; p=0,016), kreatinin (r=0,344; p=0,043), FIB-4 skoru (r=0,694; p<0,0001) ile pozitif korelasyon gösterirken; beyaz küre sayısı (r=-0,49; p=0,003), trombosit sayısı (r=-0,607; p<0,0001) ile negatif korelasyon göstermiştir. MR-PDFF yağ oranı ile serum trigliserid düzeyi arasında pozitif korelasyon mevcuttu (r=0,532; p=0,013). Serum bakır testleri ile 24 saatlik idrarda bakır atılımı arasında korelasyon bulunamamıştır. EC ile seruloplazmin (p=0,348; r=0,032) dışındaki hiçbir klinik veya laboratuvar parametre arasında korelasyon saptanmadı. REC ise ALP (r=0,338; p=0,003) ve GGT (r=0,36; p=0,001) ile pozitif korelasyon, trombosit sayısı (r=-0,507; p<0,0001) ile negatif korelasyon göstermiştir. Serum EC düzeyi MR-PDFF yağ oranı (r=0,534; p=0,005) ve T1 süresi (r=0,371; p=0,028) ile pozitif korelasyon göstermiştir. REC oranı ile T2* değeri arasında negatif korelasyon mevcuttu (r=-0,422; ve p=0,012). Sonuç: Wilson hastalığının rutin klinik izleminde halen kullanılmakta olan ve vücut bakır dengesinin en önemli göstergesi olduğu kabul edilen 24 saatlik idrar bakır atılımı ile yerine kullanılma potansiyeli olan EC ve REC ölçümleri arasında korelasyon olmadığı saptanmıştır. Karaciğerdeki fibrozis, yağ ve demir birikimini gösterebilen mulitparametrik MR sonuçlarıyla korelasyon gösteren klinik parametreler, EC ve REC'in Wilson hastalığının izlemlerindeki yeri gelecekte yapılacak çalışmalarda araştırmalıdır. Anahtar Kelimeler: Wilson hastalığı, Serum değişken bakır, Serum göreceli değişken bakır, Multiparametrik karaciğer MRI.
Karaciğerin fokal lezyonlarının multiparametrik MRG ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı karaciğerin fokal lezyonlarının malign benign ayrımında manyetik rezonans elastografi (MRE) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) T1-T2 haritalama yönteminin etkinliğini araştırmaktır. 01 Ocak 2018- 21 Şubat 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ana Bilim Dalında karaciğer MRG yapılan ve karaciğerde fokal lezyon saptanan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Lezyonlar benign ve malign olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmaya 20 benign ve 50 malign lezyon olmak üzere toplam 70 solid lezyon dahil edildi. Kontrast öncesi ortalama T1 relaksasyon zamanı benign lezyonlarda 1474,90 ± 465,39 msn, malign lezyonlarda 1284,30 ± 351,95 msn, kontrast sonrası ortalama T1 relaksasyon zamanı benign lezyonlarda 629,57 ± 230,92 msn, malign lezyonlarda 750,20 ± 264,95 msn ölçülmüş olup benign ve malign lezyon grubu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p= 0,110 ve 0,135). Kontrast geliştirme oranı (CER), T1 relaksayon zamanı düşüşü (T1D) ve T1 relaksasyon zamanı düşüşü yüzdesi (T1D%) benign lezyonda malign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla 2,71 ± 0,86 ve 1,79 ± 0,52, p= 0,002, 964,00 ± 379,58 ve 521,93 ± 290,60, p< 0,001, 59,37 ± 13,32 ve 39,79 ± 15,69, p<0,001). Ortalama T2 relaksasyon zamanı da benign lezyonlarda malign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı olarak yüksek saptandı (82,50±23,29 msn ve 65,02 ± 15,38 msn, p= 0,005). MRE görüntülemede ortalama sertlik değerleri malign lezyonlarda benign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı olarak yüksek bulundu (5,43±1,55 kPa ve 3,62±1,16 kPa, p= 0,004). Difüzyon ağırlıklı görüntülemede ADC haritalama değerleri malign lezyonlarda benign lezyonlarla karşılıştırıldığında istatistiksel anlamlı olarak yüksek izlendi (1688,17 ± 270,04 ve 1177,94 ± 443,25, p= 0,001). ROC analizinde malign lezyonları benign olanlardan ayırmada CER için 1,99 eşik değeri (AUC: 0,852, sensivite %78,6 ve spesifite %78,3), T1D değeri için 749,5 msn eşik değeri (AUC 0,817, %71,4 sensivite ve %78 spesifite), T1D% değeri için %49,71 eşik değeri (AUC 0,831, %78,6 sensivite ve %73,2 spesifite) saptanmıştır. Ayrıca ortalama T2 relaksasyon zamanı değeri için 74 msn eşik değeri (AUC 0,705, %65 sensivite ve %76,6 spesifite), ortalama sertlik değeri için 3,74 kPa eşik değeri (AUC 0,848, %85 sensivite ve %75 spesifite) ve ADC haritalama değeri için 1,45 eşik değeri (AUC 0,854, % 75 sensivite ve % 74,3 spesifite) saptanmıştır. T1- T2 haritalama ve MRE görüntüleme yöntemleri karaciğerin solid fokal lezyonlarının malign benign ayrımında non-invaziv alternatif araç olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Karaciğerin fokal lezyonları, malign
Multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemenin uzun dönem takip sonuçları ve negatif prediktif değerinin belirlenmesi
Multiparametrik prostat MRG (mp-MRG), prostat tümörlerinin erken tanısında, tedavi öncesi evrelemede ve tedaviye yanıt takibinde sıklıkla kullanılan etkin bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmadaki amaçlarımız, PI-RADS v2 üzerinden mp-MRG'nin tanısal performansını incelemek, farklı klinik alt gruplarda tetkiğin negatif prediktif değerini (NPD) hesaplamak, çeşitli modellerle mevcut tanısal performansı geliştirmeye çalışmak, PI-RADS v2'nin prognostik önemini ortaya koymak, düşük PI-RADS skor grubundaki (PI-RADS≤3) hastaların "uzun dönem takip sonuçlarını" değerlendirmek ve bulgularımızla hasta yönetimine katkı sağlamaktır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda prostat kanseri (PKa) şüphesiyle mp-MRG incelemesi yapılan 2456 erişkin hastanın klinik, biyokimyasal, radyolojik ve histopatolojik verileri retrospektif olarak toplanmış ve genel veri seti oluşturulmuştur. Çalışmanın ilk kısmında genel veri setinden histopatolojik incelemesi olan vakalar (810 hasta ve 826 biyopsi) filtrelenerek mp-MRG'nin ve PI-RADS v2'nin tanısal ve prognostik performansı değerlendirilmiş, alt grup analizleri yapılmış ve makine öğrenmesinin tanısal performansa katkısı incelenmiştir. İkinci kısımda ise, genel veri setinden ilk PI-RADS skoru≤3 olan ve yeterli klinik izlemi bulunan hastalar (PI-RADS 1-2 grubunda 385 hasta, PI-RADS 3 grubunda 478 hasta) seçilmiş, kanser tanısız izlem süreleri ve olasılıkları hesaplanmıştır. Çalışmamıza göre, histopatolojik inceleme sonucu ISUP≥2 olan vakalar klinik anlamlı prostat kanseri (ka-PKa) kabul edildiğinde ve PI-RADS v2 üzerinden değerlendirme yapıldığında, mp-MRG'nin NPD'si %92,8-95,5 aralığındayken, pozitif prediktif değeri (PPD) %33,2-44,8 arasında değişmektedir. Mp-MRG yüksek duyarlılığa (%90,8-98,4) sahiptir ama özgüllüğü (%14,6-51,6) düşüktür. PI-RADS 1-2, PI-RADS 3, PI-RADS 4 ve PI-RADS 5 vakalarda ka-PKa tespit oranları sırasıyla %4,6, %8,1, %36,4 ve %60,6'dır. PI-RADS skorları yükseldikçe kötü prognozlu kanser olasılığı da artmaktadır. PI-RADS 1-2, PI-RADS 3, PI-RADS 4 ve PI-RADS 5 vakalarda kötü prognozlu kanser olasılıkları sırasıyla %6,8, %9,9, %31,5 ve %65,6 olarak bulunmuştur. PI-RADS 3 vakalarda, "mp-MRG öncesi negatif biyopsi varlığı" ve "düşük PSA dansitesi (mPSAD<0,15 ng/mL2)" tanısal ve prognostik olarak koruyucu iki temel değişkendir. Alt grup analizlerinde, PI-RADS 3 vakalardaki bu iki alt grupta hem ka-PKa hem de kötü prognozlu PKa olasılığı %5'ten düşüktür ve bu alt gruplar PI-RADS 1-2 grubuyla benzerlik göstermektedir. Makine öğrenmesi algoritmaları ka-PKa olasılığının öngörülmesinde umut vadetmektedir. Çalışmamızda makine öğrenmesi yöntemleriyle oluşturulan hibrit model %88,2 NPD ve %91,1 PPD ile tüm vakaların yaklaşık %90'ını doğru sınıflandırmıştır. PI-RADS 1-2 grubunda 1, 3 ve 5 yıllık ka-PKa tanısız sağkalım olasılıkları sırasıyla %99,1, %96,5 ve %93,8 iken; PI-RADS 3 grubunda 1, 3 ve 5 yıllık ka-PKa tanısız sağkalım olasılıkları sırasıyla %94,9, %90,9 ve %89,1 olarak bulunmuştur. mPSAD her iki alt grup için de ka-PKa tanısız izlem olasılığına anlamlı etki etmekteyken, ilk mp-MRG öncesi negatif biyopsi varlığının sadece PI-RADS 3 grubunun ka-PKa tanısız izlem olasılığına anlamlı etkisi bulunmuştur. Sonuç olarak, mp-MRG negatif prediktif değeri ve duyarlılığı yüksek bir tetkiktir. Pozitif prediktif değeri ve özgüllüğü ise düşüktür. Makine öğrenmesi ile mp-MRG'nin hali hazırda yüksek olan NPD'si büyük ölçüde korunurken, PPD'si ve özgüllüğü kayda değer şekilde yükseltilebilir. "PI-RADS 1-2 grubunda", "mPSAD<0,15 ng/mL2 olan PI-RADS 3 vakalarda" ve " mp-MRG öncesi negatif biyopsisi olan PI-RADS 3 vakalarda" ka-PKa ve kötü prognozlu PKa olasılıkları düşük olduğu için biyopsi ertelenerek klinik takip yapılabilir. Üstelik klinik takip yapıldığında dahi, bu hasta gruplarında beklenen ka-PKa tanısız izlem olasılığı kayda değer ölçüde yüksektir. Her üç grupta da 3 yıllık ka-PKa tanısız izlem olasılığı %94'ün üstündedir.