Mice
218 theses under this subject heading
Capparis ovata var. palaestina bitkisinin farelerde hipoglisemik etkilerinin ve mekanizmasının araştırılması
Diabetes mellitus (DM), insülinin salgılanması ve/veya insülinin hedef dokulardaki etkisi üzerinde gelişen bozukluklardan kaynaklanan, özellikle hiperglisemi ile karakterize, karbonhidrat, lipid ve protein metabolizması bozuklukları ile seyreden kronik, metabolik bir hastalıktır. Dünyada hızla yayılan diyabet hastalığına karşı alternatif yardımcı tedavi yollarının geliştirilmesi amacıyla bu çalışmada, Capparis ovata var. palaestina bitksinin muhtemel hipoglisemik etkisi ve diyabet komplikasyonlarına karşı etkileri araştırılmıştır. Bunun için bitkinin tomurcuk ve meyvelerinin, etanol, metanol ve sulu ekstreleri hazırlanmıştır. Çalışmamız dişi BALB/c farelerden oluşacak şekilde yirmibir gruba ayrıldı. Etanol, metanol ve sulu ekstrelerin 100, 300 ve 500 mg/kg dozlarının uygulandığı grupların yanı sıra pozitif ve negatif kontrol grubu (glibenklamid ve serum fizyolojik) ve sağlıklı kontrol grubu oluşturuldu. Sağlıklı kontrol grubu dışındaki tüm farelerde alloksan ile diyabet oluşturulmasını takiben eksteler belirtilen dozlarda intraperitonal (i.p) olarak uygulanmıştır. Tüm hayvanların uygulama öncesi ve sonrasında, 0., 1., 2., 4. ve 6. saatlerde kuyruk veninden açlık kan şekeri ölçülmüştür. Tüm ekstrelerde; ısı kaynaklı hemoliz yöntemi ile anti-inflamatuar etki tayini, DPPH ve ABTS serbest radikal süpürme yöntemi ile antioksidan etki tayini ve toplam flavonoid ve fenolik madde miktarı tayinleri yapılmıştır. Tüm ekstrelerde YBSK yöntemi ile rutin maddesi miktar tayini yapılmıştır. Ayrıca tüm ekstrelerin agar well difüzyon testi ve minimum inhibitor konsantrasyon (MIC) testi ile antimikrobiyal etkileri karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucu diyabetli farelerde ; meyve-metanol (500 mg/kg; 6. saat) ve tomurcuk-metanol (300 mg/kg; 6. saat, 500 mg/kg; 4.-6. saat) ekstreleri ile meyve-sulu (100 mg/kg; 1.-2. saat, 300 mg/kg; 1.-2.-4.-6. saat) ve tomurcuk-sulu (500 mg/kg; 1.-2.-4.-6. saat) ekstrelerinin hipoglisemik etkisi tespit edilmiştir. Fareler üzerinde anlamlı etki gösteren ekstreler; antioksidan testler ile de etkili bulunmuştur. Capparis ovata var. palaestina bitkisinin tomurcuğunun sulu ve metanol ekstreleri ile meyvenin sulu ve metanol ekstrelerinin diyabetli farelerde oluşturduğu hipoglisemik etki ile bu ekstrelerdeki antioksidan etki, anti-inflamatuar etki arasında ilişki olabileceği düşünülmektedir.. Özellikle antioksidan etkinlik, bu ekstreler için ortak nokta olarak dikkat çekmektedir. Bunun yanında ekstrelerden elde edilen rutinden farklı, etkili bileşiklerin araştırılması hipoglisemik etkinin aydınlatılması için faydalı olacağı düşünülmektedir. Ayrıca tespit edilen antimikrobiyal etkinliğin de hipoglisemik etkide ve diyabetin komplikasyonlarının önlenmesinde etkisi olabileceği düşünülmektedir.
Farelerde lipopolisakkarit (LPS) ile oluşturulan mastitis modelinde MAST hücrelerinin aldıkları rollerin incelenmesi
Dünya genelinde ve ülkemizde süt sığırlarının en yaygın ve en önemli hastalıklarından olan mastitis, ciddi ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Hastalığın akut safhasında şekillenen süt verimi, hak sağlığı ve hayvan refahı ile ilişkili problemlere ek olarak, kronik yangısal süreçte şekillenen fibrozis, fonksiyonel ünite kaybı ve ilerleyen dönemlerde meme dokusunun tamamen körelmesi ile sonuçlanabilir. Bağışıklık sisteminin nöbetçi hücreleri olarak bilinen mast hücreleri, çeşitli fizyolojik ve patolojik süreçlerde ve fibrozis oluşumunda aktif olarak rol oynarlar. Bu hücrelerin farklı doku ve organlarda yangısal süreçte aldıkları görevler kapsamlıca bilinse de mastitisler sırasında aldıkları rollere ilişkin bilgiler son derece sınırlıdır. Tez çalışmasında ineklerin doğal mastitis vakalarında ve farelerde oluşturulan akut ve kronik mastitis modelinde mast hücrelerinin mastitis patojenezindeki olası rolleri bu hücrelerin ilgili dokudaki varlıklarının tespiti, mikroanatomik yerleşimleri, immunofenotipleri ve aktiviteleri incelenerek sorgulanmıştır. Çalışmada ayrıca mast hücre stabilizasyonunun yangısal reaksiyon profiline ve fibrozis oluşumuna etkileri de in vivo model dahilinde araştırılmıştır. Son olarak, kültüre edilen meme dokusu fibroblastlarının proliferatif kapasiteleri ve kollajen sentez potansiyelleri mast hücrelerine ait triptaz ve kimaz enzimleri varlığında değerlendirilmiştir. Mastitisli meme dokularında mast hücre sayısının ve aktivitesinin artış gösterdiği ve bu artışın fibrozisin şiddeti ile doğrudan ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Mast hücre stabilizasyonunun yangının şiddetini azalttığı ve fibrozisi hafiflettiği de ortaya konmuştur. Triptaz enziminin inek ve fare meme fibroblastları üzerinde proliferatif etkiye sahip olduğu ve bu hücrelerin kollajen sentez kapasitelerini artırdığı görülmüştür. Kimaz enzimi ile kültüre edilen fibroblastlarda da benzer proliferatif etkinin şekillendiği tespit edilmiştir. Bu bulguların ışığında, mast hücrelerinin mastitis patojenezinde önemli roller üstlendikleri görülmüş ve hem yangının hem de fibrozisin şiddetinin hafifletilmesi için bu hücrelerin stabilizasyonunun yararlı olabileceği sonucuna varılmıştır.
CEO2 nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkileri
AMAÇ: Bu çalışmada, fare karaciğer iskemi reperfüzyon (İR) modeli öncesinde uygulanan antiinflamatuar özellikteki seryum dioksit (CeO2) nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmada kullanılan fare deney grupları, kontrol, sham, İR, çalışma grubu i.p (CeO2 nanopartiküllerin intraperitoneal uygulandığı) ve çalışma grubu o.g (CeO2 grubu nanopartiküllerinin oral gavaj yoluyla uygulandığı) olmak üzere 5 gruba (n=6) ayrılmıştır. İR hasarının saptanmasında plazma laktat dehidrogenaz (LDH), transaminaz (ALT, AST) düzeyleri tayin edildi. Karaciğer doku örneklerinde lipid peroksidasyonu, redükte ve okside glutatyon (GSH ve GSSG) düzeyleri, antioksidan enzim (katalaz, glutatyon-S transferaz, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz) aktiviteleri ve nötrofil infiltrasyonunun parametresi olarak myeloperoksidaz (MPO) aktivitesi tayin edildi. İR ile indüklendiği öne sürülen proinflamatuar sitokin/kemokinlerin (TNF-, IL-1, IL-1, IL-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17, IFN-) ve matriks metaloproteinazlarının (MMP-2 ve MMP-9) plazma düzeyleri belirlendi. BULGULAR: İR hasarı oluşturulan grupta kontrol ve sham gruplarıyla karşılaştırıldığında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve doku MPO aktivitesinde artış; doku GSH düzeyinde düşüş, doku GSSG düzeyinde artış, doku antioksidan enzim düzeylerinde azalma; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve MMP–2 ve MMP–9 düzeylerinde artış gözlendi. İR protokolünden 24 saat önce CeO2 nanopartiküllerinin i.p. ve o.g. yolu ile uygulanmasının, çalışma gruplarında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve MPO aktivitesinde azalmaya; doku GSH düzeyinde artışa, doku GSSG düzeyinde düşüşe; doku antioksidan enzim düzeylerinde artışa; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve plazma MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinde düşüşe neden olduğu saptandı (p<0.001). CeO2 nanopartiküllerinin uygulama yolunun, ölçülen parametrelerin düzeyleri açısından istatistiksel olarak bir fark göstermediği saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen veriler, CeO2 nanopartiküllerinin İR hasarını önlemede ümit verici bir terapötik ajan olabileceğini önermektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi reperfüzyon hasarı, CeO2 nanopartikülleri, karaciğer, fare, inflamasyon
Yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde kefir tüketiminin adipokinler üzerine etkileri
Obezite, 21'inci yüzyılın en önemli ve yaygın sağlık sorunlarından biridir. Obezitenin en önemli nedeni hareketsiz yaşam tarzı ve sağlıksız beslenmedir. Kefir obezite ile mücadelede etkili olabileceği düşünülen bir probiyotiktir. Bu çalışma, yüksek yağlı diyetle (YYD) beslenen fare modelinde kefir tüketiminin lipid profili ve adipokinler üzerindeki etkilerini inceleyerek kefirin olası terapötik etkisini araştırmayı ve bu konuya yönelik literatüre katkı sağlamayı amaçlandı. Bu çalışmada YYD beslenen farelerde kefir tüketiminin vücut ağırlığı, epididimal yağ ağırlığı, lipid profili (Total kolesterol, HDL kolesterol, LDL kolesterol, Trigliserid), adipokin hormonlar (Leptin, Adiponektin, Vaspin, Resistin) ve İrisin/FNDC5 üzerine etkisi incelenmiştir. BALB/c suşu erkek fareler; kontrol grubu (n=10), Yüksek yağlı diyet (YYD) (n=10) ve YYD+Kefir (n=10) olmak üzere 3 gruba ayrıldılar. Kontrol grubuna standart pelet yem, YYD grubuna %60 yağ içeriğine sahip yüksek yağlı diyet, diğer gruba da yüksek yağlı yeme ilaveten oral gavajla 15ml/kg kefir verilerek 8 hafta süresince beslenmişlerdir. Lipid profili otoanalizörde ticari kitler kullanılarak ölçüldü. Adipokin hormonlar ve İrisin/FNDC5 düzeyleri düzeyleri ticari olarak temin edilen kitler kullanılarak enzim bağlı immunosorbent ölçüm (ELISA) yöntemi ile ölçüldü. Deneyin sonucunda grupların vücut ağırlık kazanımları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Grupların epididimal yağ ağırlıkları arasında anlamlı bir fark bulundu. YYD ve YYD+Kefir grubu epididimal yağ ağırlıkları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. YYD ve YYD+Kefir grubu epididimal yağ ağırlıkları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. YYD ve YYD+Kefir grubu Total kolesterol, HDL-K, LDL-K değerleri Kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. YYD+Kefir grubu ve YYD grubu arasında ise Total kolesterol, HDL-K, LDL-K değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Trigliserid değerlerinde gruplar arası fark bulunmadı. YYD+Kefir grubunun Adiponektin ve İrisin/FNDC5 değerleri Kontrol grubu ve YYD grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. Kontrol grubu ve YYD grubu arasında Adiponektin ve İrisin/FNDC5 değerleri için istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Vaspin, Leptin, Resistin değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı.
Ventral kohlear çekirdek nöronlarının serotonerjik modülasyonu
Dorsal rafeden kaynaklanan serotonerjik nöronların kohlear çekirdeğe yaygın projeksiyonlar gönderdiği bilinmektedir. Anteroventral kohlear çekirdek (AVKÇ) nöronlarında (yıldız ve çalı) bazı serotonerjik reseptör alt tiplerinin (5-HT1A, 5-HT2A ve 5-HT2C) ifade edildiği gösterilmiştir. Bu çalışmada AVKÇ nöronlarının uyarılabilirlikleri üzerine serotoninin etkisi ve bu etkiden sorumlu reseptörler ile iyon kanallarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla yukarıda belirtilen reseptör tiplerinin AVKÇ nöronlarında eksprese edilip edilmediğini test etmek için immünohistokimyasal çalışmalar yapıldı. Ayrıca serotoninle nöronların modülasyonu ve söz konusu modülasyonun iyonik temeli elektrofizyolojik yama kenetleme tekniği ile incelendi. İmmünohistokimyasal çalışmalar için 30-35 günlük, elektrofizyolojik çalışmalar için 14-17 günlük yaştaki BALB/c fareler kullanıldı. İmmünohistokimyasal çalışmalarda 5-HT1A ve 5-HT2A reseptörleri, 5-HT2C reseptörlerine göre daha yoğun olarak etiketlenmiştir. Elektrofizyolojik çalışmalarda serotonin yıldız ve çalı tipi hücrelerini sırasıyla 4.93 mV ve 5.78 mV depolarize etmiştir. Serotonin yıldız tipi hücrelerde aksiyon potansiyeli sayısını istatistiksel anlamlı düzeyde arttırdı (n=11, p<0.005). Serotonin reseptörlerinin (5-HT1A, 5-HT2A ve 5-HT2C) antagonistleri sırasıyla WAY 100635 (10 µM), 4F 4PP oksalat (1 µM ) ve SB 242084 (10 µM) her iki hücre tipinde de serotoninin sebep olduğu depolarizasyonu değişik derecelerde azalttı. Serotoninin depolarize edici etkisinin HCN kanalları aracılığıyla olduğu belirlenmiştir. Serotonin uygulaması sonucu yarı aktivasyon voltaj değerini yıldız ve çalı tipi nöronlarda sırasıyla 2.4 mV ve 3.1 mV pozitif yönde (sağa) kaydırdığı belirlenmiştir. Elektrofizyolojik olarak serotoninin Ih akımının kararlı-durum aktivasyon eğrisini depolarizasyon yönünde kaydırarak bu nöronların pasif ve aktif zar özelliklerinin modülasyonuna neden olduğunu göstermektedir.
Parkinson fare modelinde zorunlu egzersizin leptin ve nöropeptid Y üzerine etkisi
Parkinson hastalığı, substantia nigra pars compactadaki dopaminerjik nöronların ilerleyici kaybıyla karakterize yaygın bir nörodejeneratif bozukluktur. Parkinson hastalarında karakteristik olarak görülen semptomlar, hastaların yaşam kalitesini önemli oranda azaltmaktadır. Mevcut tedavi yöntemleri semptomatik rahatlamayı sağlayan dopamin nörotransmisyonunu arttırmayı hedeflemektedir ancak hala kesin bir tedavi bulunmamaktadır. Aerobik egzersizin Parkinson hastalığında motor semptomları azalttığı kanıtlanmıştır. Ayrıca, son zamanlarda Parkinson hastalığında leptin sinyallemesinin ve nöropeptid Y'nin nörotrofik ve nöroprotektif işlevlerine dair kanıtlar artmaktadır. Bu nedenle egzersizin Parkinson hastalığında Nöropeptid Y ve leptin üzerindeki etkisini histolojik, biyokimyasal olarak ve in vivo deneylerle araştırmayı amaçladık. Bu çalışmada, 8-10 haftalık C57BL/6 tip erkek farelere zorunlu egzersiz protokolü uygulanarak motor ve motor olmayan semptomlar; çubuk testi, rotarod testi, açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testi ile değerlendirildi. Striatum dokusundaki hücreler hematoksilen-eozin boyama sonrası incelendi. Leptin ve nöropeptid Y seviyeleri enzime bağlı immünosorban aktivite tayini kitleri aracılığıyla ölçüldü. Parkinson hastalığındaki semptomatik değişimler araştırıldı. Sonuçlarımız, egzersizin PH'de NPY seviyelerini anlamlı şekilde değiştirmediğini gösterirken striatal leptin ekspresyonunun, sağlıklı kontrollere ve egzersiz yapmayan Parkinson grubuna kıyasla endojen olarak arttırdığını (p<0.05) kanıtladı. Anksiyete ve depresyon düzeyi, egzersiz yapmayan Parkinson grubunda en fazlaydı. Egzersiz yapan Parkinson grubunun hücreleri yapmayanlara kıyasla daha sağlıklıydı ve nörofibril kaybı daha azdı. Egzersizin nörokorumasına leptinin aracılık ettiğini, sağlıklı durumda egzersiz merkezi leptin ekspresyonunu anlamlı olarak değiştirmezken Parkinson hastalığında egzersizin leptin aracılı nörokoruyucu etki gösterdiğini bulduk. Anahtar Kelimeler: Parkinson Hastalığı, NPY, Leptin, Zorunlu egzersiz, MPTP
Deneysel parkinson fare modelinde oridoninin oksidatif stres parametreleri üzerine etkisi
Dopaminerjik nöronların ilerleyici kaybıyla oluşan Parkinson hastalığı dünyada en sık görülen ikinci nörodejeneratif hastalıktır. L-dopa tedavisi ile semptomatik tedavi edilmesi dışında bilinen kesin bir tedavisi yoktur ancak hastaların hayat kalitesini arttırmak amacıyla çeşitli tedavi yöntemlerinin varlığı daima araştırılmaktadır. Rabdosia rubescens'ten elde edilen oridonin anti-inflamatuar, antibakteriyel, antitümoral gibi çeşitli farmakolojik ve biyolojik aktivitelere sahip bir bileşiktir. Alzheimer üzerine etkisinin incelendiği birkaç çalışmada, oridoninin sinaptik kayıpları önlediği, uzamsal öğrenmeyi ve hafıza bozukluklarını iyileştirdiği bildirilmiştir. Bununla birlikte, PC12 hücrelerinde MPTP ile indüklenen hasara karşı etkisi araştırılmış ve oridoninin reaktif oksijen türlerinin sayısını azalttığı, glutatyon seviyesini yükselttiği, antioksidan enzim aktivitelerini arttırdığı bulunmuştur. Biz de bu çalışma ile MPTP ile indüklenmiş Parkinson fare modelinde, oridoninin motor ve motor olmayan semptomlar ile oksidatif stres üzerindeki etkisini incelemeyi amaçladık. Bu çalışmada, 8-10 haftalık, C57BL/6 erkek fareler (n=6) 3 gruba ayrıldı: 1) Sham grubuna yalnızca oridonin çözücüsü verildi, 2) MPTP grubuna MPTP (intraperitonel) verilerek Parkinson hastalık modeli oluşturuldu, 3) MPTP+oridonin grubuna önce MPTP verilerek Parkinson hastalık modeli oluşturuldu, daha sonra 15 gün boyunca 10 mg/kg oridonin verildi. Motor semptomlar ve bradikinezi değerlendirmesi rotarod performans testi ve çubuk testi ile, anksiyete ve depresyon ise yükseltilmiş artı labirent testi ve açık alan testi ile yapıldı. Deney sonunda striatum dokusunda SOD, GSHPx, Nrf-2 ve MDA seviyeleri ELISA yöntemiyle belirlendi. Striatum ve substantia nigra bölgelerinde hematoksilen eozin boyama ile hücre sayıları, hücresel bozulmalar incelendi. Sonuçlarımızda, Parkinson fare modelinde oridonin tedavisinin, lokomotor aktivite ile anksiyete, depresyon benzeri davranışlar üzerinde iyileştirici etkisinin bulunmadığı ancak oridonin tedavisi alan grupta antioksidan seviyelerinin, MPTP grubuna göre arttığı ve oksidatif hasar belirteçlerinin azaldığı belirlenmiştir. Histopatolojik bulgularımız ise MPTP uygulanan farelerin nöronlarında nörofaji ve dejenerasyonun görüldüğünü, substantia nigra ve striatumdaki hücre sayılarında önemli derecede azalma olduğunu, ayrıca MPTP+oridonin grubunda nörofaji görülmemekle birlikte, MPTP grubuna göre daha hafif şiddette nöronal dejenerasyon izlendiğini gösterdi. Sonuç olarak, oridoninin parkinsonun motor ve motor olmayan semptomlarında belirgin bir iyileşme sağlayamadığı ancak oksidatif stresi azaltabileceği ve oksidatif stres sonucu oluşan hasara karşı nöroprotektif bir ajan olabileceği gösterilmiştir.
Endosulfanın Mus musculus kan, karaciğer ve meme dokusu üzerine etkisi
ÖZET Endosulfanın Mus musculus Kan, Karaciğer ve Meme Dokusu Üzerine Etkisi Son yıllarda Türkiye'de ve özellikle Çukurova bölgesinde meme kanseri insidansının artışı ile bölgemizde çok yaygın olarak kullanılan endosulfan arasında bir bağlantı olabileceği düşünüldüğünden, anaç Mus musculus'vm kan, karaciğer ve meme dokularında endosulfanın hematolojik, biyokimyasal ve histopatolojik etkileri araştırılmıştır. Araştırmamızda Çukurova Üniversitesi Tıbbi Deneysel Cerrahi Araştırma Merkezi'nden (TTJBDAM) alman 23-40 g ağırlığında 60 adet (30 kontrol, 30 deneysel) anaç M. musculus kullanılmıştır. Endosulfanın M. musculus 'un kan, karaciğer ve meme dokusu üzerindeki etkilerinin değerlendirilebilmesi için hematolojik verilerin, eritrosit, karaciğer ve meme antioksidan sistemlerin, laktik dehidrogenaz (LDH) ve malondialdehit (MDA) düzeylerin referans değerleri saptanmıştır. Deneysel gruba endosulfan (0.24 mg/l00g vücut ağırlığı/gün) 90 gün (kısa dönem) ve 180 gün (uzun donem) oral yolla uygulanmıştır. Endosulfanın hem kısa hem de uzun dönemde vücut ve meme ağırlıklarını etkilemediği, karaciğer ağırlığını ve hepato/somato indeksini arttırdığı, lökositoz ve anemiye neden olduğu saptanmıştır. Endosulfan eritrosit ve karaciğer dokusundaki antioksidan sistemlerini, LDH aktivitelerini ve MDA düzeylerinin belirgin şekilde etkilerken, meme dokusu verilerini etkilemediği görülmüştür. Karaciğer dokularının histopatolojik açıdan incelenmesinde, kısa dönemde ağır tahribat bulguları, uzun dönemde ise ağır tahribat bulgularının yanısıra hafif-orta derecede rejenerasyon bulguları saptanmıştır. Meme dokularının histopatolojik açıdan incelenmesinde ise hem kısa hem de uzun dönemde stroma'da infiltrasyon bulguları saptanmıştır. Sonuç olarak, çalışmamızda endosulfanın kan, karaciğer ve meme dokusu üzerinde non-karsinojenik etkileri görülmüş, kısa dönemde doku düzeyinde oluşan hasarın geri dönüşümlü olduğu ve organizmanın uzun dönem toksisitesine uyum sağladığı saptanmıştır. Anahtar sözcükler: Anaç Mus musculus, endosulfan, kan, karaciğer, meme dokusu XV11
Fare balb/c ve C57BL/6J hatlarında in vitro fertilizasyon ve heterolog zigot aktarılması
ÖZET Solunum yolu basısı benign tiroid büyümelerinde yeterli semptom olmaması durumunda hekimler tarafından uzun zaman tanınmayabilir. Doğru tanı konamayan hallerde hastaların yanlış tanılarla tedavi edilmesine yol açabilmesi açısından önemlidir. Böyle durumlarda hastanın yaşam kalitesi düşer. Yapılan araştırmalarda üst hava yolu obstrüksiyonu nedeni ile tiroidektomi yapılan hastalarda, ameliyat sonrası dönemde solunum fonksiyon testlerinde belirgin iyileşme saptanmıştır. Bununla birlikte bildirilen çalışmalarda solunum yolu basısına ait semptom derecesi veya radyolojik bulgulardan elde edilen veriler yardımı ile tiroidektomi endikasyonu konacak objektif kriterlerden bahsedilmemektedir. Çalışmamız, herhangi bir nedenle tiroidektomi yapılan hastalarda ameliyat sonrası dönemde hava yolu basısına ait şikayetlerde gerileme olması gözlemine dayanarak planlandı. Bu amaçla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı' nda yatmakta olan ve benign tiroid patolojisi nedeni ile tiroidektomi kararı alınan ve havayolu basısına ait değişik derecelerde dispne şikayeti olan 50 hasta değerlendirildi. Ameliyat öncesi dönemde dispne skorlaması, trakea çapı ölçümleri, tiroid ultrasonografısi yapıldı ve solunum fonksiyon testleri ile üst hava yolu basısına ait objektif bulgular arandı. Ameliyat sonrası dönemde hastalar kontrole çağırılarak yapılan yeni solunum fonksiyon testleri ile tiroidektominin solunum fonksiyonları üzerine etkisi değerlendirildi. 53Çalışmanın sonucunda hastalarda saptanan semptom derecesinin, trakea çapının, tiroid volümünün solunum fonksiyon testleri ile korelasyon gösterdiği ve tiroidektominin üst hava yolu obstrüksiyonu olan olgularda basıya ait solunum fonksiyon testi bulgularını ortadan kaldırdığı gösterilmiştir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda klinik sorgulama, trakeanın radyolojik olarak basit grafı ile görüntülenmesi, tiroid volümü saptanması gibi basit ve non- invaziv metodlarla elde edilen bulguların solunum fonksiyon testleri ile birlikte değerlendirmesi yapıldığında üst hava yolu basısı hakkında önemli bilgiler vereceğini düşünmekteyiz. 54
SDS-PAGE, agarose cellulose asetat teknikleri kullanılarak farelerde (Musmusculus var. albinus) oluşan anyonik immünglobülin prodiksiyonunun saptanması
76 6. ÖZET Bu çalışmada çeşitli bakteri antijenleri ile aşılanmış Mus muscutus var. albinos farelerinde immün cevap oluşumunun saptanmasında çeşitli elektroforez tekniklerinin başarı düzeyi araştırılmıştır. Aşılama için P. aeruginosa, Klebsiella sp., S. albus, S. aureus ve Streptococcus bakterileri kullanılmıştır. Değişik periyodfarda ve konsantrasyonlarda subkutan antijen uygulamasından sonra dalak, kalp, böbrek, karaciğer ve serum örnekleri çeşitli elektroforez teknikleri kullanılarak analiz edilmişlerdir. Ayırma ortamı olarak homojen SOS-PAGE, Gradient SDS-PAGE, Nativ- PAGE, Agarose ve selluloz asetat teknikleri kullanılmıştır. Homojen jeller % 7.5- to konsantrasyonlarda kullanılırken, gradient Jeller % 3.5-25 arasında değişen konsantrasyonlarda uygulanmıştır. Agarose jeller % 0.8, nativ jel ise % 7.5 konsantrasyonda tatbik edilmiştir. Analizler sonucunda kalp ve karaciğer (toplam 10 farklı protein fragmenti ortaya çıkmıştır) dokularının İmmün cevabın gelişmesinde diğer sistemlere göre daha iyi sonuç verdikleri bulunmuştur. Kullanılan bakteri antijenlerinin immünojenik etkisi en fazla 5. albus antijeninde görülmüş ve bunu sırasıyla Klebsiella sp., ve S.aureus antijenleri izlemiştir. Elektroforez teknikleri arasında en başarılı separasyon gradient jeilerte gerçekleştirilmiştir (toplam 29 protein fragmenti). En başarısız separasyon agarose ve sellulose asetat tekniklerinde görülmüş ve toplam 4 protein fragmenti saptanabilmiştir. Denature edilen örneklerde iyi bir separasyon sağlanmasına karşın, denature edilmemiş örneklerde birbirinden ayrılmış protein fragmenti saptanamamıştır. Selüloz asetat yöntemi ile separe edilen protein fragmentleri densitometrik olarak değerlendirilmiş ve antijen uygulanmış bütün örneklerde, albumin düzeyinde azalma olduğu görülmüştür.
Fare embriyoları ile partenotlarının gelişimsel potansiyelleri ve morfolojik özelliklerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, in vitro koşullarda elde edilen insan embriyolarının deneyselamaçlarla kullanımı ile ilgili etik ve legal kaygılar temel alınarak doğal fareembriyoları ile fare oositlerinden partenogenetik aktivasyon protokolleri ileüretilen partenotların gelişimsel ve morfolojik olarak karşılaştırılması vepartenotların ne ölçüde embriyo yerine kullanılabileceğinin saptanmasıamaçlanmıştır.Çalışmada, 80 adet dişi ve 20 adet erkek olmak üzere toplam 100 adet farekullanıldı. Süperovulasyon sonrası farelerin yarısından, doğal yolla fertilize olmuşpreimplantasyon evresindeki embriyolar; kalan yarısından ise toplanan oositlerinstronsiyum ve sitokalazin B içeren medyum içerisinde aktive edilmesini izleyerekdiploid partenotlar elde edildi. İki grup hem gelişimsel yönden izlendi ve ışıkmikroskop altında değerlendirildi, hem de ince yapı düzeyinde incelendi.Gelişim takibi sonucu pronüklear aşamada elde edilen embriyolardan, ertesigün %89,19'u gelişimlerine devam etti ve 5. gün %43,24'ü blastokist evresineulaştı. Partenot eldesi için oviduktlardan toplanan olgun oositlerden %31,88oranında aktivasyon başarısı elde edildi. Dördüncü gün kontrolünde %3,75'inincanlılıklarını korudukları ve 2 tanesinin (%2,50) morula evresine ulaştığı görüldü.Embriyolar ile partenotların gelişimleri karşılaştırıldığında, partenotpotansiyelinin ilerleyen günlerde belirgin olarak azaldığı izlendi. Ultrastrüktürelolarak incelendiğinde, hem embriyolar hem de partenotların kortikal, ara veperinüklear yerleşimli organel topluluklarına sahip oldukları ve bu topluluklardahilinde mitokondriyonlar başta olmak üzere, lipid damlacıkları, lizozomalyapılar, ribozomlar, miyelin yapılar, agranüler ve granüler endoplazmikretikulum, fibriler kafes ve veziküler yapıların yer aldığı izlendi. Ayrıca gelişimilerledikçe embriyolarda multiveziküler cisimcik ve kristalloid yapılarıngörülmeye başlandığı fark edildi. Partenotlarda, ileri evre embriyolarda görülenbenzer oluşumlar yanısıra kristalloidler ile ilişkili organelsiz bölgeler gelişimindaha erken evrelerinde yer almakta idi.Sonuç olarak; özellikle gelişimin ilk gününde partenotlar ile embriyolarıngelişimsel potansiyelleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde benzerbulundu(p=0,98102). Ancak, ışık mikroskobik olarak hem embriyo hem departenotlar, blastomer boyutu ve regülaritesi, blastomer sitoplazmasınıngranülaritesi ve fragmentasyon kriterlerine göre değerlendirildiğinde, ilerleyengünlerde partenotlarda gelişme geriliği izlendi. Ultrastrüktürel olarak da özelliklepartenotlarda, multiveziküler cisimciklerde, miyelin ve kristalloid yapılarda artış,perinüklear bölgede organellerin azalması ve organelsiz bölgelerin ortaya çıkması,gibi dejeneratif belirtilerin embriyolara kıyasla daha erken evrelerde görülmeyebaşladığı dikkati çekti.
BALB/c farede sinir sisteminin farklı kritik gelişim pencerelerinde NMDA reseptör blokajının yetişkin dönemde çevresel faktörlere bağlı beynin bilişsel ve duygusal işlevleri üzerine etkisi
Amaç: Çalışmamızda, sinir sisteminin farklı kritik gelişim dönemlerinde NMDA reseptör sistem hipofonksiyonunda zengin çevrenin yetişkin dönem lokomotor, duygusal ve bilişsel ilişkiler üzerine etkisi değerlendirilmiştir.Gereç ve yöntem: Bu amaçla, üç gelişim penceresi 5-10. günler birinci gelişim penceresi; 15-20. günler ikinci gelişim penceresi; 25-30. günler üçüncü gelişim penceresi model olarak alınmıştır. Bu gelişim pencerelerinde MK-801 (5 gün süre ile 0,25 mg/kg günde iki kez, periton içine) ile NMDA reseptör hipofonksiyonu oluşturulmuştur. MK-801 uygulanan, standart ve zengin nesnel çevre koşullarında yetişen Balb/c farelerde yetişkin dönemde duygusal davranışları açık alan testi, yükseltilmiş artı düzenek testi ve aydınlık-karanlık tercih testinde, bilişsel işlevler Morris su havuzunda değerlendirilmiştir.Bulgular: Birinci gelişim penceresinde nesnel zengin çevre koşulları, NMDA reseptör blokajı ile bozulan lokomotor aktiviteyi, duygusal ve bilişsel işlevleri onarmamıştır. İkinci gelişim penceresinde, MK-801 açık alan, yükseklik ve ışıkla tetiklenen korku yanıtlarını etkilememiş ve nesnel zengin çevre koşulları, MK-801'in uzaysal araştırıcı davranış, risk değerlendirme ve bilişsel işlevlerdeki bozucu etkisini onarmıştır. Üçüncü gelişim penceresinde nesnel zengin çevre, MK-801 ile azalan risk değerlendirmeyi onarırken, bilişsel işlevlerdeki bozulmayı etkilememiştir.Sonuç: Nesnel zengin çevre koşulları, yalnızca ikinci gelişim penceresinde NMDA reseptör hipofonksiyonuna bağlı duygusal ve bilişsel işlevlerdeki bozulmayı onarabilmektedir. Pratik olarak, nesnel zengin çevre koşulları, erken çocukluk döneminde NMDA reseptör sistem bozukluklarını onarabilir.Anahtar Kelimeler: Kritik gelişim dönemi, MK-801, Balb/c fare, Zengin nesnel çevre, Duygusal ve bilişsel işlevler
Farelerde siyatik sinir bağlama yöntemi ile oluşturulan kronik ağrının oosit sayı ve matürite üzerine etkisinin araştırılması
Kaçınılamaz bir stres faktörü olarak nitelendirilen kronik ağrı, neden olduğu fiziksel ve mental işlev bozukluklarına bağlı olarak kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilemektedir. Kronik ağrının hipotalamus-hipofiz-adrenal aksı ile ilişkisi nedeniyle nöroendokrinolojik sistemi etkilediği bilinmektedir.Bu çalışmada bir kronik ağrı tipi olan nöropatik ağrının fertilite üzerindeki etkilerini incelemek amacıyla oogenetik sürecin göstergeleri olan oosit sayı ve matüritesindeki farklılıklar, ayrıca çiftleşme davranışındaki değişimler araştırılmıştır. Bu amaçla dişi farelerde kronik siyatik sinir bağlama yöntemi ile nöropatik ağrı oluşturulmuştur.Deneylerde; 4-8 haftalık, 25-30 g ağırlığında, toplam 100 adet Balb/c soyu dişi fareler kullanıldı. Bu dişi fareler; kontrol (naive, K), sham (Sh) operasyonu ugulanan ve siyatik siniri bağlanarak nöropati (NP) oluşturulan gruplar halinde incelenmiştir. Siyatik siniri bağlanmış deney hayvanlarında ağrının gelişip gelişmediğini kontrol etmek için cold plate (soğuk plaka) testi kullanılmıştır.Kontrol (K), sham (Sh) ve nöropati (NP) uygulanan deney gruplarındaki farelerin hepsine süperovülasyon protokolü uygulandıktan sonra her bir grup iki alt gruba ayrıldı. Alt gruplardan birinde indüksiyonu takiben erkek fare ile aynı kafese konularak çiftleşmeleri sağlandı. Diğer alt gruptaki dişiler ise erkek fare ile yanyana getirilmedi. İndükte edildikten sonra erkek fare ile aynı kafase konulan dişi farelerin ampüllalarından oositler/zigotlar, erkek farelerden ayrı kalan dişi farelerin ampullalarından ise oositler izole edildi. Sınıflandırma, morfolojik özelliklerine göre; Metafaz I (MI), Metafaz II (MII) ile dejenere oosit ve zigot olarak yapıldı.Kronik ağrı deneylerinin sonuçlarına göre;-Siyatik sinir bağlaması yapılarak nöropati oluşturulmuş farelerin cold-plate latensleri (CPL) kontrol ve sham grubundan anlamlı olarak kısa süreli olarak bulundu.Oosit sayı ve matüritesi ile kopülasyon oranı deneylerinin sonuçlarına göre;-Nöropatili hayvanlarda toplam oosit sayıları kontrol ve sham gruplarından daha düşük,-Erkekle yan yana konulan nöropatili hayvanlarda oosit maturasyon değerleri aynı koşullardaki kontrol ve sham gruplarına göre belirgin olarak düşük,-Kontrol, sham ve NP gruplarının kendi içlerinde tek ve erkekle yan yana konulma durumuna göre maturasyon değerlerinin karşılaştırılması sonucunda kontrol ve sham gruplarında anlamlı farklar,Erkekle yan yana konulan alt gruplarda Kontrol, sham ve NP grupları arasında yapılan kopülasyon oranı karşılaştırmaları sonucunda NP li grubun kontrol ve sham grubundan düşük kopülasyon oranı gösterdiği bulunmuştur.Sonuç olarak, nöropatili farelerde CPL'nin düşük oluşu allodini eşiğinin düştüğünü, başka bir deyişle nöropatik ağrı oluştuğunu göstermektedir. Nöropatili hayvanların oosit sayı ve matüritesi ile kopülasyon oranlarındaki farklılıklar ise nöropatik ağrının oogenetik süreci olumsuz olarak etkilediğini düşündürmektedir.Anahtar sözcükler: Fare, kronik ağrı, matürite, oosit, sinir bağlama metodu,
Methamidophos' un fare testis dokusu üzerine etkilerinin elektron mikroskobik düzeyde araştırılması
Amaç: Bu çalışmada Methamidophosun fare testisine olan etkilerinin elektron mikroskobik düzeyde araştırılması ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 50 adet fare 3 gruba ayrılmış, 1. Gruba (Deney grubu) letal dozda ((LD50)=30 mg/kg) Methamidophos uygulanmış ve kolinerjik bulgular gelişinceye dek beklenmiş, 2. Gruba (Kontrol grubu) Methamidophosla aynı miktarda izotonik sodyum klorür verilmiş, 3. Gruba (Tedavi grubu) ise yine letal dozda Methamidophos verilmiş ve kolinerjik bulgular gelişinceye dek beklenip sonra tedavi edilmiştir. 3 grubun testis dokuları alınıp elektron mikroskop ile incelendi.Bulgular: Methamidophos uygulanmış grupta yer alan farelerin testis doku örneklerinde membrana proprida total kalınlık artışı, Sertoli hücrelerinde elektron denslikte artış, agranüler endoplazmik retikulum vakuolizasyonuna bağlı köpüğümsü görünüm, dens mitokondriyonlar, dev lipid damlacıklarının artışı ve çoğu tübüllerde sitoplazmik lizis bulgularına rastlandı. Ayrıca spermatojenik hücrelerde arrest, lümene immatur dökülme ve apopitotik değişiklikler gözlendi. Tedavi uygulanan grup örneklerinde ise bazı tübüllerde minimal değişiklikler görülmekle birlikte, tübüllerin çoğunluğunda, membrana propria, Sertoli hücreleri ve spermatojenik hücrelerde deney grubundakilere benzer değişiklikler meydana geldi ve dikkati çeken yapısal düzelme görülmedi. Kontrol grubunda ise normal testis yapısı izlendi.Sonuç: Çalışmamızda Methamidophosa akut olarak maruz kalmanın testis ultrastrüktüründe önemli dejeneratif değişiklikler oluşturduğu, antidot tedavisiyle hücresel dejenerasyonların akut dönemde geri dönüşümlü olmadıkları sonucuna ulaşıldı.Anahtar sözcükler: Methamidophos, organofosfat, testis dokusu, ultrastrüktür.
Erken embriyonik dönemde alkalozdan savunma mekanizmasının incelenmesi
Hücre içi pH (pHi) düzenlenmesi, temel homeostatik mekanizmalardan biridir. Bu düzenleme, alkali şoklara karşı HCO3-/ Cl- değiştiricisi (AE), asidik şoklara karşı ise Na+/H+ ile Na+,HCO3-/Cl- değiştiricileri ile gerçekleştirilir. Yeni canlının gelişimini sağlayacak olan oosit ve sonuçta gelişen embriyoların sağlıklı olabilmesi için, bu düzenleyicilerle pHi değerlerini dar sınırlar içinde tutmaları gerekir. Yapılan çalışmalar, profaz I aşamasındaki oositlerde AE aktif iken mayotik matürasyon sürecinde bu değiştiricinin baskılandığını göstermiştir. Bu çalışmada ise, saptanan bu değişimin daha sonraki embriyonik gelişim aşamalarında, pronüklear zigottan (PN) sekiz hücreli (8h) embriyolara kadar, incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada beş ? sekiz haftalık matür Balb/c soyu farelere süperovülasyon protokolü uygulanarak ve kopülasyonları sağlanarak uygun zamanlarda PN zigot, iki hücreli (2h), dört hücreli (4h) ve 8h embriyolar elde edildi. Kültür ve kayıt solüsyonları olarak KSOM esaslı solüsyonlar kullanıldı. Elde edilen zigot ve embriyolar, pH-sensitif florofor 2,7 bis karboksi etil 5-6 karboksi florosin (BCECF) ile yüklendi ve mikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı. Cl- uzaklaştırma metodu ile AE aktivitesi fonksiyonel olarak saptandı. Zigot/embriyoların amonyum puls tekniği ile indüklenen alkalozdan iyileşmeleri ve bu iyileşmelerin AE inhibitörü DIDS ile etkilenmesi incelendi. Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, PN zigot aşamasında yüksek iken (0,068±0,01 pHU/dk) 2h, 4h ve 8h embriyo aşamasına kadar olan gelişimsel süreçte giderek azaldı (pHU/dk olarak sırasıyla; 0,058±0,01; 0,042±0,01 ve 0,033±0,01). Aktivitedeki bu azalma 8h aşamada, PN zigot ve 2h embriyo değerlerine göre, istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). PN zigot ve tüm embriyo aşamalarında indüklenmiş alkali şoklardan tam olarak iyileşme gerçekleşti. Çalışılan PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi, ortama eklenen DIDS ile anlamlı olarak baskılandı ancak DIDS, 8h embriyolarda etkisiz idi. Preimplantasyon aşamalarında bulunan PN zigot, 2h, 4h ve 8h embriyoların gelişim sürecinde AE aktivitesi giderek azalmakta, buna karşın çalışılan tüm aşamalarda alkalozdan iyileşme tam olarak gerçekleşmektedir. Bu iyileşme PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi sayesinde olmakta iken 8h embriyolarda alkalozdan iyileşmenin doğası saptanamamıştır. Bu bulgular ışığında, gelişmekte ve metabolizmaları değişmekte olan embriyoların (daha fazla asidik yük oluştururlar), alkali ovidukttan asidik uterusa ilerlerken, metabolizma ve dış ortamlarına uygun şekilde savunma mekanizmalarını oluşturdukları sonucuna varılabilir. Anahtar Sözcükler: Anyon değiştirici, fare, hücre içi pH düzenlenmesi, zigot, embriyo
Fare korpus kavernosum düz kasında hidrojen sülfür'ün gevşetici etki mekanizmasının araştırılması
Çalışmamızda, izole fare korpus kavernosum dokusunda hidrojen sülfür (H2S)?ün gevşetici etki mekanizması araştırıldı. Bu amaçla, fenilefrin ile kastırılmış izole fare korpus kavernosum dokularında L-sistein (10-6-10-3) ve H2S donörü sodyum hidrojen sülfür (NaHS;10-6-10-3) ile gevşeme yanıtları oluşturuldu. L-sistein (10-3 M) ile oluşan gevşeme yanıtları sistation beta sentaz inhibitörü aminooksiasetik asid ile etkilenmezken, sistation gama liyaz enzim inhibitörü D,L-proparjil glisin ile anlamlı olarak azaldı. Endotelyumsuz dokularda, NaHS ile oluşan gevşeme yanıtlarında bir değişiklik gözlenmedi. Nitrik oksid sentaz inhibitörü N?-nitro-L-arjinin (10-4 M), guanilil siklaz inhibitörü ODQ (10-4 M) ve bu inhibitörlerin kombinasyonu NaHS ile oluşan gevşeme yanıtlarını artırdı. Fosfodiesteraz inhibitörleri zaprinast ve sildenafil NaHS gevşeme yanıtlarını azalttı. Adenilil siklaz inhibitörleri NEM (2.5x10-5 M) veya SQ22536 (10-4 M) ile NaHS gevşeme yanıtlarında anlamlı bir azalma gözlendi. NaHS gevşemeleri, yüksek K+ (50mM), voltaja-bağımlı K+ kanal inhibitörü 4-aminopiridin (10-3 M), ATP?ye duyarlı-K+ kanal inhibitörü glibenklamid (10-5 M) ve içeri doğrultucu K+ kanal inhibitörü baryum klorür (10-5 M) varlığında anlamlı bir şekilde azaldı. Ancak, küçük kondüktanslı Ca2+ ile aktive edilen K+ kanal blokörü apamin, orta ve yüksek kondüktanslı Ca2+ ile aktive edilen K+ kanal blokörü karibdotoksin ve apamin + karibdotoksin kombinasyonu, NaHS ile dokularda oluşan gevşeme yanıtlarında bir değişiklik oluşturmadı. L-tipi Ca2+ kanal inhibitörü nifedipin (10-6 M) ve muskarinik reseptör blokörü atropin (10-6 M) NaHS gevşemelerini inhibe etti. Ancak, Na+-K+-ATPaz inhibitörü uvabain (10-4 M) NaHS gevşemelerini etkilemedi. Sonuç olarak, fare korpus kavernosum dokusunda endojen olarak H2S?in L-sistein?den , sistation gama liyaz enzimi aracılığıyla sentezlendiği, gevşetici etkisini endotelyum?dan bağımsız olarak direkt düz kas üzerinden; i)adenilil siklaz/cAMP, ii) K+ kanalları, iii) L-tipi voltaja-bağımlı Ca2+ kanalları ve iv) muskarinik reseptörler aracılığıyla gerçekleştirebileceği ve bu etkisinin NO/sGMP tarafından baskılandığı düşünülmektedir.
Sigara dumanı maruziyetine bağlı damar hasarının moleküler temeli ve yeni tedavi yaklaşımı: Alfa-linolenik asit
Sigara dumanı maruziyeti damar hasarına neden olmaktadır. Ve bu hasarın mekanizması moleküler düzeyde yeterince aydınlatılmamıştır. Bundan dolayı şimdiki çalışmada farelerde antiinflamatuar etkisi olduğu bilinen ve doğal olarak gıdalarda bulunan alfa-linolenik asid'in sigara dumanı maruziyeti ile oluşan damar hasarını önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler çeşitli gruplara ayrıldı: Kontrol (duman varlığında ve yokluğunda), alfa-linolenik asit (duman varlığında ve yokluğunda) grupları oluşturuldu. Bu gruplara ayrı ayrı 2 ay boyunca (haftada 5 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. 2 ay sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek torasik aortları izole edildi. İzole edilen torasik aortların bir bölümü endotel fonksiyonlarını değerlendirmek için organ banyosuna asıldı. Daha sonra dokular fenilefrin ile kastırılıp asetilkolin ile gevşetildi. Alfa-linolenik asit uygulaması asetilkolin gevşemelerini artırdı. Duman uygulaması gevşeme yanıtlarını azaltırken duman ile birlikte Alfa-linolenik asit uygulaması bu azalmayı geri çevirdi. Düz kas fonksiyonlarını değerlerlendirmek için ise KCl ile kastırıldıktan sonra papaverine verdiği gevşeme yanıtları ölçüldü. Sigara dumanı, alfa-linolenik asit ve indometazin uygulaması papaverin ile oluşturulan gevşeme yanıtlarını değiştirmedi. Torasik aortların bir bölümü de nitrik oksid sentaz, fosfolipaz A2 ve siklooksijenaz enzimlerinin düzeyleri belirlemek için kullanıldı. Sigara dumanı siklooksijenaz-2 ve fosfolipaz A2 enziminin miktarında artışa neden oldu. Alfa-linolenik asit bu artışı azalttı. Sigara dumanı endotelyal nitrik oksit sentaz enziminin miktarında azalmaya neden oldu ancak bu azalma anlamlı bulunmadı. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyeti kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörü olduğu ve alfa-linolenik asit içerikli besin kullanımının bu hastalıkların riskini azaltabileceğini göstermiştir.
Farelerde oluşturulan deneysel nöropatik ağrıya karşı tramadol ve agmatinin etkilerinde nitrerjik sistemin rolü
Yaşam kalitesini belirgin olarak düşüren nöropatik ağrının tedavisinde antikonvülsanlar, antidepresanlar, lokal anestezikler, NMDA antagonistleri, sodyum kanal blokörleri, narkotik analjezikler gibi çeşitli ilaçlar kullanılmakla birlikte alternatif tedaviler üzerine de yoğun olarak çalışılmaktadır. Üzerinde çalışılan ilaçlardan birisi olan tramadol?un, nöropatik ağrı semptomlarını azalttığı bildirilmiştir. Santral sinir sisteminde yeni bir nöromediyatör olarak bilinen agmatin?in ise deneysel akut ve kronik ağrı çalışmalarında antinosiseptif etkileri bildirilmiştir. Bu tez çalışmasında siyatik sinir parsiyel sıkı ligasyonu ile oluşturulan nöropatik ağrı modelinde tramadol ve agmatinin tek ve kombine kullanıldıklarında antiallodinik etkileri ile bu etkilerde nitrerjik sistemin rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Balb/c türü erkek farelerde anestezi altında sağ siyatik sinir bağlanarak nöropati oluşturuldu. Naive, sham, NP kontrol ve NP + İlaç grupları oluşturuldu. Nöropatik ağrı, soğuk allodini (cold-plate) yöntemi ile siyatik sinir ligasyonundan iki hafta sonra test edildi. Tramadol ve agmatin?in antiallodinik etkileri incelendi. Bu etkilerde nitrerjik sistemin rolünü araştırmak üzere nitrik oksid prekürsörü L-arjinin (LA), nitrik oksid sentaz inhibitörleri L-NAME, L-NMMA ve 7-NI kullanıldı. Son olarak tramadol ve agmatin kombinasyonunun antiallodinik etkisi incelendi. Deneylerin sonuçlarına göre tramadol ve agmatin nöropati oluşturulan farelerde cold-plate latensini uzatarak antiallodinik etki oluşturdu. LA her iki ilacın antiallodinik etkisini değiştirmedi. Uygulanan üç NOS inhibitörü tramadol?un antiallodinik etkisini artırırken, agmatinin etkisini ise sadece L-NAME artırdı. Kombine uygulanan tramadol ve agmatin, tek başlarına göstermiş olduklarından daha yüksek bir antiallodinik etki gösterdiler. Bulgularımıza göre tramadol ve agmatin?in nöropatik ağrıda ümit veren bileşikler olduğu ve iki bileşiğin kombine kullanımının daha etkili olacağı söylenebilir. Bu maddelerin antiallodinik etkilerinde NOS inhibisyonunun rolü farklı derecelerdedir ve etkilerinde sadece NOS inhibisyonu değil, farklı mekanizmalar da rol oynayabilir.
Fare kohlear çekirdek nöronlarında ERG kanallarının elektrofizyolojik olarak incelenmesi
ERG (Ether a go go ilişkili gen) kanalları (Kv 11); voltaj bağımlı potasyum kanal ailesine ait olan, kendi içerisinde ERG1 (Kv11.1), ERG2 (Kv11.2) ve ERG3 (Kv11.3) olmak üzere üç alt tipi bulunan bir iyon kanal grubudur. ERG kanallarının işitme yolağının ilk çekirdeği olan kohlear çekirdek nöronlarında nasıl bir farmakolojik ve biyofiziksel özelliklere ve fonksiyona sahip olduğu bilinmemektedir. Bu nedenle ventral kohlear çekirdek (VKÇ) nöronlarından yıldız tipi (stellate), ahtapot tipi (octopus) ve çalı tipi (bushy) hücrelerinde ERG kanallarının biyofiziksel ve elektrofizyolojik özellikleri ile fonksiyonel rollerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma için 14-17 gün yaşta toplamda 70 adet fare kullanıldı. Kohlear çekirdekten kesitler alınarak ERG kanallarının elektrofizyolojik karakterizasyonu yama kenetleme (patch clamp) tekniği kullanılarak yapıldı. Akım kenetleme çalışmalarında, ERG kanal blokörleri olan terfenadin (10 µM) ve E-4031 (10 µM) uygulaması her üç hücre grubunda input direncini arttırmıştır (p<0,05). Yıldız tipi nöronlarda spontan aktiviteyi ve kare dalga akımına yanıt olarak oluşan aksiyon potansiyeli (AP) frekansının arttırdığı gözlendi (p<0,05). Her üç hücre grubunda da uyarılabilme eşik değerini düşürdüğü tespit edildi (p<0,05). Voltaj kenetleme çalışmalarında ERG kuyruk akımının kararlı durum aktivasyon eğrisi çizilerek, kanalların yarı aktivasyon voltaj değeri (V0,5) ve eğrinin eğim derecesi (k faktör) bulundu. Bu değerler her üç hücre tipi için ortalama olarak yaklaşık -50 mV ve 7 mV olarak hesaplanmıştır. İnaktivasyon eğrisinden belirlenen V0,5, -70 ila -78 mV arasında ve k faktör ise 7-10 mV arasında bulunmuştur. Sonuç olarak, elde edilen veriler, ERG kanallarının yıldız tipi nöronda AP frekansına, yine her üç hücre tipinde de uyarılabilirlik eşik değerine ve istirahat zar potansiyelinin oluşmasına katkıda bulunduğunu göstermektedir.
Sigara dumanı maruziyetinin fare uterusundaki etkisi ve kantaron ekstresinin koruyucu rolü
ÖZET Sigara Dumanı Maruziyetinin Fare Uterusundaki Etkisi ve Kantaron Ekstresinin Koruyucu Rolü Sigara dumanı maruziyeti birçok dokuda çeşitli etkilerle hasara neden olmaktadır. Ayrıca enflamatuar süreçleri arttırarak hemen hemen tüm insan dokularında patolojik durumlara yol açtığı bilinmektedir. Sigara kullanımı insan gebelikleri ve üreme fonksiyonları üzerine de olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Sigara ilişkili hasarın mekanizması yeterince aydınlatılamamıştır. Biz çalışmamızda sigara dumanının fare myometriyumu üzerindeki olası etkilerini enflamatuar süreçlerde rol oynayan enzim yolakları aracılığıyla göstermeye çalıştık. Ayrıca bu çalışma ile çeşitli dokularda antienflamatuar etkisi olduğu gösterilmiş ve doğada yetişen sarı kantaron bitkisinin sigara dumanı maruziyeti ile oluşması beklenen myometrial enflamatuar yanıtı önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler üç gruba ayrıldı: Kontrol (duman yokluğunda), sigara dumanı grubu ve kantaron grubu(duman varlığında). Bu gruplara ayrı ayrı sekiz hafta boyunca (haftada 6 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. Sekiz hafta sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek uterusları izole edildi. İzole edilen fare uteruslarından hazırlanan homojenatlar ELISA tekniği ile enflamatuar cevaplar açısından değerlendirildi. Enflamatuar kaskadın önemli yolağı olan siklooksigenaz 2 ve sitozolik fosfolipaz A2 ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz enzim düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenerek enflamatuar yanıtta oluşan değişiklikler değerlendirildi. Sonuçta sigara dumanı maruziyeti ile oluşturulan durumda adı geçen her üç enzim aktivitesinde de istatistiksel anlamlı oranda artış olduğu gözlendi. Duman uygulaması myometrial dokuda enflamatuar süreçlerin ana belirleyici yolaklarında kritik öneme sahip enzim düzeylerinde belirgin artışa yol açtığı gösterildi. Ayrıca sigara dumanı ve kantaron uygulanan grupta ise enflamatuar enzim ekspresyonlarındaki artışın istatistiksel anlamlı düzeyde inhibe edildiği gösterildi. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyetinin fare uterus myometriyumunda enflamatuar cevabı artırdığı ve sarı kantaron ekstresinin ise bu etkiyi geri çevirdiği göstermiştir. Sigara kullanımı ile insanlarda erken doğum ve prematür bebek doğumlarında artış olduğu bilinmektedir. Sigara dumanının bu olumsuz etkilere yol açmasında myometrial dokuda enflamatuar cevabı artırmasının rolü olması mümkündür. Bizim çalışmamızdaki bulgular insan gebeliğinde gözlenen sigara kaynaklı olumsuz sonuçların altta yatan mekanizmalarına ışık tutabilecek veriler sağlamaktadır. Kantaron bitkisinin bu süreçte koruyucu rolü olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle sigara ilişkili üreme ve gebelik süreçlerinde myometrial dokuda gözlenen patofizyolojik mekanizmaların önemi ileri çalışmalarla tanımlanmalı ve kantaron ekstresinden ayrıştırılacak aktif bileşenlerle bu bitkinin koruyucu rolünün önemi aydınlatılmalıdır.
Fare alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde RHO-RHO kinaz sinyal ileti yolunun incelenmesi
ÖZET Fare Alt Ekstremite İskemi-Reperfüzyon Modelinde Rho-Rho Kinaz Sinyal İleti Yolunun İncelenmesi Giriş ve Amaç: İskemi ve reperfüzyon (İ/R) hasarı, enfeksiyon veya kanser gibi çok sayıda klinik durumu ilgilendiren; klinik veya moleküler düzeyde pek çok basamağı tam olarak aydınlatılmamış geniş fizyopatolojik bir süreçtir. Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun iskemi-reperfüzyon hasarı ile ilişkili olduğu; serebral, renal, myokardiyal ve hepatik sistemlerde gösterilmiştir. Bu çalışmada amaç, fare alt ekstremisinde oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarında, Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun iskelet kası dokusunda gerek enzim aktivitesi gerek protein düzeyleri anlamında uğradığı değişikliklerin irdelenmesidir. Bu sayede, özellikle serbest kas dokusu transferlerinde, iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasına yönelik yeni stratejiler geliştirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, Rho Kinaz inhibitörlerinin, plastik cerrahinin klinik uygulamalarında kullanılabileceği alanlar tartışılmıştır. Materyal ve Metod: Ağırlıkları 20-30g arasında değişen, swiss albino cinsi fareler, kontrol ve deney grubu olarak 12'şer fareden oluşan iki gruba ayrıldı. Deney grubu, ksilazin ve ketamin anestezisi altında, alt ekstremitesine "trochanter majus" düzeyinden uygulanan turnike ile, 4 saat iskemiye maruz bırakıldı. Dört saatin sonunda turnike çözüldü ve 4 saat reperfüzyon dönemine bırakıldı. Toplam 8 saatin sonunda "biceps femoris" kasından kas örneği alınarak ELISA yöntemi ile RhoA proteini, Rho Kinaz enzimi düzeyi ve Rho Kinaz enzim aktivitesi ölçüldü. Kontrol grubunda ise turnike uygulanmaksızın, 8 saat anestezi sonrası kas biyosisi alındı ve ELISA ile sonuçlar karşılıştırıldı. İskemi reperfüzyon hasarını göstermek amacı ile histopatolojik inceleme için, kas dokusundan örnekler alındı. Bulgular: Rho kinaz aktivitesi İ/R grubunda kontrole göre anlamlı olarak artmıştır. Rho Kinaz düzeylerinde fark bulunmazken, RhoA düzeyleri İ/R grubunda anlamlı olarak azalmıştır. Sonuçlar: Bu çalışmanın sonuçları, Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun, iskelet kası iskemi-reperfüzyonu ile, kinaz aktivitesi düzeyinde uyarıldığını göstermektedir. Rho Kinaz inhibitörleri, özellikle serbest kas dokusu transferlerinde, gerek nekrozun gerek apoptozun azalmasına katkı sağlayarak, ameliyat başarısına olumlu etkilerde bulunabilirler. Anahtar Kelimeler: İskemi-reperfüzyon, iskelet kası, Rho, Rho Kinaz
Adrenalinle uyarılan mezenkimal kök hücre transplantasyonunun, periferik nöropati oluşturulan farelerde ağrı davranışı ve histopatolojik karakterler üzerine etkisi
Kök hücre uygulamasının nöropatik ağrıda etkili olduğu yönünde birçok çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalarda, kemik iliğinden elde edilen mezenkimal kök hücrelerin (MKH) rejeneratif etkisinin olduğu gösterilmiştir. MKH'lerin proliferasyon, migrasyon ve rejeneratif etkisinde kültür ortamına konan farklı maddelerin rolü yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Çalışmamızda, adrenerjik sistem agonisti adrenalin, antagonisti propranolol ve fentolaminle uyarılan MKH deneysel periferik nöropati yapılan farelerde uygulanarak hasarlı bölgedeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Deney gruplarında motor koordinasyon ve ağrı parametreleri üzerine uyarılmış MKH'lerin etkilerinin araştırılması planlanmıştır. Periferik nöropati modelinde sinir-kas dokusunun yapısında çeşitli değişiklikler olduğu bilinmektedir. Uyarılmış MKH'lerin bu dokular üzerindeki etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca adrenalinin mezenkimal kök hücrede nöronal belirteçlerle ilişkili gen ekpresyonları üzerindeki etkisini belirlemek hedeflenmiştir. Yöntem: Farelerde siyatik sinir ligasyonu ile mononöropati oluşturulmasından 24 saat sonra kas içine adrenalin, propranolol ve fentolanamin'le uyarılmış MKH injeksiyonu uygulanacaktır. Kontrol, sham, nöropati, nöropati+ MKH, nöropati+ adrenalinle uyarılmış MKH, nöropati+ adrenalin+propranolol'la uyarılmış MKH ve nöropati+ adrenalin+ fentolamin'le uyarılmış MKH grupları oluşturulacaktır. Bu gruplarda, dördüncü, altıncı, onuncu haftalarda soğuk allodini ve motor koordinasyon testleri yapılacaktır. 10. haftanın sonunda oluşturulan deney gruplarının her birinden siyatik sinir ve soleus kası çıkarılarak ışık mikroskopisi ve elektron mikroskopisiyle incelenecektir. Adrenalinin mezenkimal kök hücredei nöronal belirteçler üzerine etkisini RT-qPCR ile Beta III Tübülin, Nerve Büyüme Faktör (NBF) ve Nestin mRNA ifadeleri çalışılacaktır. Bu çalışmada, adrenalinle uyarılan MKH'nin periferik nöropatide uygulanması sonucu sinir-kas dokusundaki etkisinin motor koordinasyon, ağrı ve gen ekspresyonuna bakılarak belirlenmesi amaçlanmıştır.
Deneysel şizofrenibenzeri model oluşturulan farelerde dexmedetomidine (DEX)'nin öğrenme ve bellek üzerine etkisinin davranışsal ve moleküler incelenmesi
Çalışmamız Deksmetedomidinin Şizofreni hastalığı için davranışsal ve moleküler düzeyde iyileştirici rolünün değerlendirmektir. Bu amaçla altı grup oluşturulmuştur. Her bir grupta kullanılacak ilaçlar intraperitonal olarak enjekte edilmiştir. ( MK-801, DEX1, DEX2, SF, MK801+DEX1, MK801+DEX2). Yetişkin Balb/c farelerde bilişsel işlevler Morris su havuzu testi ile değerlendirilmiştir. Daha sonra servikal dislokasyonla limbik sistemdeki Hipokampüs çıkarılıp COMT, RELN, DISC-1, DTNBP-1, NRG-1, BDNF genlerin mRNA ekspresyon düzeyleri moleküler düzeyde değerlendirilmiştir. MK-801 grubunda bilişsel işlevler için uygulanan Morris su havuzu testinde (MWM) platformu bulma sürelerinde artış meydana gelmiştir. DEX uygulanan grup ve kontrol grubunda benzer sonuçlar saptanmıştır. MK801-DEX gruplarında bu süre azalarak bilişsel işlevdeki bozulmayı onarıcı yönde etki göstermiştir. MK-801 grubunda COMT, RELN, BDNF, NRG-1, DISC-1 genlerinin mRNA ekspresyon düzeylerinde azalma meydana gelirken, DTNBP-1 geni mRNA ekspresyon düzeyinde değişiklik gözlenmemiştir. DEX1 ve DEX2 gruplarında bu genlerin mRNA ekpresyon düzeyleri kontrol grubuyle benzer sonuçlar vermiştir. MK-801+DEX1 ve MK-801+DEX2 grupları ile MK-801 grubu karşılaştırıldığında bu genlerin mRNA ekspresyon düzeylerinde artış meydana gelmiştir. Bilişsel işlev ve moleküler düzeyde değerlendirme ışığında DEX'in onarıcı etkisinin ileriki dönemlerde şizofreni hastalığının tedavisinde yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
Uzun süreli steroid baskısı altındaki farelerde oluşturulan yara modelinde fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositlerin yara iyileşmesi üzerine olan etkisi
Kronik hastalıklara bağlı uzun dönem steroid kullanımı yara iyileşmesini geciktirerek kronik yaralara neden olmaktadır. Deksametazon sıklıkla kullanılan glukokortikoidlerden biridir. Bu uzmanlık tezinin amacı farelerde uzun dönem steroid kullanımında, fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinosit benzeri hücrelerin yara iyileşmesine etkilerinin histokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle incelenmesidir. 64 adet balb-c tipi erkek fare sadece yara modeli oluşturulan (yara grubu); yara modeli oluşturulduktan sonra keratinosit uygulanan (hücre grubu); 1 hafta günde 2 mg/kg deksametazon uygulandıktan sonra yara yeri oluşturulan ve deksametazon uygulamasına devam edilen (steroid grubu) ve yara modeli oluşturulmadan önce 1 hafta günde 2 mg/kg deksametazon uygulanan, yara modeli oluşturulduktan sonra keratinosit uygulanan ve deksametazon uygulamasına devam edilen (steroid+hücre grubu) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yara yerine uygulanacak olan keratinosit benzeri hücrelerin, fare embriyonik kök hücrelerinin fare fibroblastları ile kültüre edilmesi ile çoğaltıldı, BMP-4 uygulaması ile farklılaştırıldı, sitokeratin-8 ve sitokeratin-14 seviyelerinin hem immünositokimyasal hem de akış sitometrisi ile doğrulanmasıyla karakterizasyonları tamamlandı. Keratinosit benzeri hücreler sadece hücre ve hücre+steroid grubuna bir kez uygulandı, deksametazon uygulamasına steriod ve hücre+steroid grubunda yara oluşturulduktan sonra 21 gün boyunca devam edildi. Yara oluşturulması sonrası 10. ve 21. günlerde alınan deri doku kesitleri öncelikle hematoksilen-eozin boyaması ile değerlendirildi. Sonrasında sitokeratin-8, sitokeratin-14, MCP-1, TNF-α, VEGF, IL-1β ve COL1A1'in dağılımları immünohistokimyasal olarak değerlendirilerek yara iyileşme süreçleri izlendi ve grupların birbirleriyle karşılaştırılması yapıldı. Sonuçlar uzun dönem steroid varlığında (21 gün) histokimyasal olarak yara iyileşmesinin hücre uygulaması ile pozitif yönde etkilendiğini, immünohistokimyasal olarak keratinosit benzeri hücrelerin yara yerinde sitokeratin ekspresyonuna devam ettiğini, 21 gün boyunca bazal düzeyde kalan TNF-α'ya karşın negatif izlenen IL-1β'ya ek olarak MCP-1, VEGF ve COL1A1 seviyelerindeki artış birlikte yara yerine hücre uygulamasının keratinizasyonu destekleyerek yara iyileşmesine katkı sağlandığını gösterdi. Bu uzmanlık tezi klinik pratik için bir ön bilgi sağlamıştır, halen farklı gereç ve yöntemlerle yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır.