Mice

248 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak oluşturulmuş meme tümörlerinde kuersetin'in poliamin metabolizması üzerine etkileri

Meme kanseri dünya genelinde kadınlarda en sık görülen kanser türü ve kanser sebepli ölümlerin önde gelen nedenidir. Putresin, spermidin ve spermin memeli hücrelerinde bulunan başlıca üç poliamindir. Poliaminler hücre büyümesi ve çoğalması için gerekli moleküllerdir. Yüksek poliamin düzeylerinin kanserle ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, deneysel olarak meme tümörü oluşturulmuş farelerde kuersetinin serum ve tümör dokusunda birer poliamin olan putresin, spermidin ve spermin düzeylerine etkisini incelemektir. Çalışmada 50 adet erkek Balb/c cinsi fare kullanıldı. Sağlıklı kontrol ve tedavi, tümör kontrol, tedavi 1 ve 2 olmak üzere 5 deney grubu oluşturuldu (n=10). Tümör kontrol, tedavi 1 ve 2 gruplarındaki farelerin sol bacak içlerine subkutan yolla 200µL Ehrlich assit tümör hücresi enjekte edilerek meme kanseri modeli oluşturuldu. Sağlıklı ve tümör kontrol grubuna sadece çözücü sıvı uygulanırken, sağlıklı tedavi ve tedavi 1 grubuna 10 mg/kg, tedavi 2 grubuna 30 mg/kg kuersetin 14 gün boyunca intraperitoneal yolla enjekte edildi. Tümör dokusu ve serumda putresin, spermidin ve spermin düzeyleri yüksek performanslı sıvı kromatografisi yöntemiyle ölçüldü. Tümör kontrol grubunda sağlıklı kontrol grubuna kıyasla serum putresin, spermidin ve spermin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Her iki tedavi grubunda tümör dokusu ve serum putresin, spermidin ve spermin düzeyleri tümör kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu. Tedavi grubu 2'de daha belirgin olmak üzere tedavi gruplarının histopatolojik görüntüsünde tümör kontrol grubuna göre belirgin bir iyileşme gözlendi. Sonuç olarak çalışmamız, deneysel olarak meme tümörü oluşturulmuş farelerde kuersetinin serum ve tümör dokusunda artan putresin, spermidin ve spermin düzeylerini azaltarak antikanser etkiye sahip olabileceğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, putresin, spermidin, spermin, kuersetin

FarelerKuersetinMeme kanseri+5
Furkan Serin
Trakya University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

APC mutant fare modelinde azaltılmış BDNF ekspresyonunun intestinal tümör gelişimi üzerine etkilerinin araştırılması

Wnt sinyalini negatif yönde düzenleyen adenomatöz polipozis koli (Apc) tümör baskılayıcı genindeki mutasyon, kolon kanserlerinde en çok rastlanan mutasyondur. Wnt sinyal yolağı nın düzenlediği genlerden biri olan beyin türevli nörotrofik faktör Bdnf ), kolorektal kanser ler gibi birçok tümör dokusunda yüksek seviyede ifade olur . Bu tez çalışmasında; Apc mutant farelerde Bdnf ekspresyonundaki azalmanın intestinal tümör gelişimine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda; 36 hafta boyunca Apc+/-, Bdnf+/-, Apc+/-Bdnf+/- ve yabanıl tip fare deney ve kontrol gruplarını takip ettik ve Bdnf mutasyonunun Apc mutant fareler üzerindeki etkilerini fenotipik ve moleküler düzeyde araştırdık. Deneyler sonucunda; Apc+/- ve yabanıl tip farelere kıyasla, Bdnf+/- dişi ve erkek fare gruplarında; grubun yarısı normal vücut ağırlığına sahipken diğer yarısında belirgin bir kilo artışı olduğu gözlemlendi. Benzer kilo alım ı eğilimi Apc Bdnf farelerde de gerçekleşti. Apc Bdnf fareler de , Apc farelere kıyasla, ilk 6 ay boyunca anemi, zayıflama, kürkte bozulma, postürde bozulma gibi hastalık fenotip leri gö rülmedi . Apc+/- Bdnf+/- farelerin sağkalım süreleri, Apc+/- farelere göre yaklaşık 2 ay kadar arttı. Apc farelerde Bdnf ifadesinin azaltılması ; ince bağırsaktaki poli p sayısını az miktarda azaltırken, kolondaki polip sayısını belirgin olarak artı rdı . Apc+/ Bdnf+/ farelerin tümörlerinde; Bdnf, Trk B , beta katenin ve Lgr5 gen ifadeleri ile matür ve immatür Bdnf ve beta katenin protein düzeyi, Apc farelere göre azaldı, böylelikle kök hücre dinamiklerinin de değişebileceği düşünüldü. Bu çalışma sonucunda; Apc mutasyonu ile başlayan intestinal tümörlerde tedavi için BDNF'in önemli bir aday molekül olabileceği ni düşünmekteyiz.

Bağırsak hastalıklarıBağırsak neoplazmlarıBağırsaklar+7
Ayşenur Gök
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Laurik asit ve resveratrol alımının farelerde diyetle indüklenen nöroinflamasyon, CD36 düzeyi ve kognitif davranışlar üzerine etkileri

Bu çalışmanın amacı, laurik asit ve resveratrol alımının farelerde yüksek yağlı yüksek fruktozlu diyet ile indüklenen nöroinflamasyon, anksiyete ve öğrenme ile ilişkili bazı davranışlar üzerine etkilerini incelemek ve ilişkili mekanizmalarda CD36'nın olası rolünü saptamaktır. C57BL/6 orjinli (8 haftalık, erkek, n=31) fare çalışmaya dahil edilerek 4 gruba ayrılmıştır, 6 hafta boyunca diyet müdahalesi uygulanmıştır. Kontrol grubu (n=8) standart kemirgen yemi (%10 kkal yağ) ve sade içme suyu ile beslenmiştir. Diğer üç grup yüksek yağlı yem (%60 kkal yağ) ve fruktozlu içme suyu (%5 w/v fruktoz) ile beslenmiştir (HFFD). İkinci grup yalnızca HFFD (n=8) diyetini alırken, üçüncü ve dördüncü gruba HFFD'ye ilave olarak oral gavaj ile resveratrol (7,5 mg/kg, HFFD-RSV, n=7) veya laurik asit (750 mg/kg, HFFD-LA, n=8) verilmiştir. Müdahale sonunda plazma, beyin dokularında inflamatuvar belirteçler, yağ asidi translokaz proteini (CD36) düzeyi, karaciğer dokusu histopatolojisi, hayvan karkaslarında vücut su, protein ve yağ oranları incelenmiştir. Günlük diyetle ortalama enerji alımları HFFD, HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarında kontrol grubundan daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun toplam vücut ağırlığı artışı ortalaması kontrol grubundan yüksektir (p<0,05). HFFD-RSV grubunun toplam vücut ağırlığı artışı ortalaması HFFD grubundan düşüktür (p<0,05). HFFD grubunun toplam vücut yağ oranı kontrol grubunun yüksektir (p<0,05). HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarının toplam vücut yağ oranları HFFD grubundan düşüktür (p<0,05). HFFD anksiyete benzeri davranışlara yol açarken HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarında anksiyete benzeri davranışlar gözlenmemiştir (p<0,05). HFFD-LA öğrenme ve belleği ölçen testte diğer diyet gruplarından daha yüksek diskriminasyon oranı göstermiştir (p<0,05). HFFD grubunun beyin ve plazma glial fibriler asidik protein (GFAP) ve CD36 seviyeleri kontrol grubundan yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda beyin GFAP, CD36 ve plazma CD36 seviyelerini HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-LA grubunda beyin GFAP, CD36 ve plazma GFAP seviyelerini HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun beyin IL-6, MCP-1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri kontrol grubundan yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda beyin IL-6, MCP1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri HFFD grubundan düşük; IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFDLA grubunda beyin MCP-1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri HFFD grubundan düşük, IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun plazma IFN-γ, TNF-α, IL-12p70 seviyeleri kontrol grubundan yüksek, IL-10 seviyeleri düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda plazma IFN-γ, TNF-α, IL12p70 seviyeleri HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-LA grubunda beyin IFN-γ, TNF-α, IL-12p70 seviyeleri HFFD grubundan düşük, IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD karaciğerde hepatosit dejenerasyonu ve mikrovesiküler steatoza neden olmuştur (p<0,05). HFFD-RSV ve HFFD-LA karaciğerde HFFD ile indüklenen hepatosit dejenerasyonu ve/veya mikrovesiküler steatozu azaltmıştır (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışmada resveratrol ve laurik asit eklenmesi HFFD ile indüklenen obezite, nöroinflamasyon, sistemik inflamasyon, anksiyete benzeri davranış, hepatosit dejenerasyonu ve mikrovesiküler steatozu azaltmıştır. Laurik asit kognitif performans üzerinde olumlu etkiler göstermiştir. CD36 diyet ve nöroinflamasyon için potansiyel bir biyobelirteç olabilir. Yeterli ve dengeli bir diyet modelinde resveratrol ve laurik asit kaynaklarına yer verilmesinin nöroinflamasyon ile ilişkili sağlık parametrelerini olumlu yönde geliştirebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Nöroinflamasyon, yüksek yağlı diyet, fruktoz, laurik asit, resveratrol, CD36

Bilişsel davranışlarDiyetFareler+7
Betül Kişioğlu Halis
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Siklofosfamid ile indüklenmiş fare sistit modelinde agonist ile indüklenen kasılma yanıtlarındaki bozulmada hidrojen sülfür ile reaktif oksijen türevlerinin rolü ve etkileşimi

İnterstisyel sistit, alt üriner sistemin duyusal ve motor disfonksiyonu ile karakterize bir sendromdur. Hidrojen sülfür, endojen olarak üretilen bir gazotransmitter olup birçok fonksiyonun düzenlenmesinden sorumludur. Bu tez çalışmasında, farede intraperitoneal olarak uygulanan siklofosfamid ile oluşturulan akut sistit modelinde, mesane ürotelyum dokusunun agonist ile indüklenen kasılma yanıtları üzerine etkisinin yanı sıra hidrojen sülfür ile reaktif oksijen türevleri süpürücülerinin sistitteki rolü ve etkileşimi incelenmiştir. Sistit geliştirilen mesane preparatlarında karbakol ile indüklenen kasılma yanıtları artmakta ve ürotelyumun fonksiyonu hasarlanmaktadır. Bunun yanı sıra, sistit geliştirilen farelerde kümülatif karbakol ile elde edilen kasılma yanıtları, ürotelyumlu mesane detrusor düz kası şeritlerinde katalaz, süperoksit dismutaz ve N-asetil sistein ile değişmezken NaHS ile inhibe olmaktadır. Ayrıca, ürotelyumu çıkarılmış mesane detrusor şeritlerinde, katalaz ve NaHS'in birlikte uygulanması ile, maksimum karbakol ile elde edilen kasılma yanıtları azalmaktadır. Elde edilen sonuçlar, sistitin mesanedeki patofizyolojik etkilerini anlamak ve yeni tedavi hedefleri geliştirebilmek açısından önemlidir.

AgonistlerFarelerHidrojen sülfür+6
Ayberk Onur Yılmaz
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yağlı karaciğer fare modelinde hepatit B aşı immünitesinin araştırılması

Bu çalışmada, Alkol Bağımsız Yağlı Karaciğer Hastalığı (NAFLD) fare modelinde normal ve yüksek doz Hepatit B Virüsü (HBV) aşı programlarının aşı yanıtına etkisini araştırılmak amaçlandı. NAFLD oluşturmak için fareler (N=18), kolinsiz ve %45 yağ enerjisi içeren diyet (HFD/C¯) + %20 fruktoz içeren içme suyu ile, Kontrol grubu (N=18) ise %10 yağ enerjisi içeren kontrol diyeti ve arıtılmış çeşme suyu ile beslendi. 10 haftalık beslemenin ardından her iki grup 3 alt gruba (n=6) ayrıldı. Normal doz aşılama programında (ND) 0., 7. ve 21. günlerde, 4 µg HBV yüzey antijeni (HBsAg) içeren üç doz aşı uygulandı. Yüksek doz aşılama programlarında, 0. ve 7. günlerde (YD2) ve 0., 7. ve 21. günlerde (YD3) 8 µg HBsAg içeren aşı uygulandı. İn-vivo deneyler 16. haftada sonlandırılarak HBV yüzey antikoru (HBsAb) titreleri, T foliküler yardımcı (Tfh), düzenleyici T (Treg), CD27+ ve CD38+ hücre analizleri yapıldı. Karaciğer yağlanması histopatolojik skorlamayla, dalak ve timüs bezindeki immun yanıtlar ise immünfloresan boyama ile değerlendirildi. NAFLD grubunda Kontrol grubuna göre aşılama öncesi alınan kanlarda CD27+'nin düşük ve CD38+'in yüksek olduğu belirlendi. Her üç aşı programında immünizasyon sonrası HBsAb düzeyleri benzerdi. Kontrol/YD2 grubunda Tfh'ın yüksek, NAFLD/YD2 grubunda ise CD27+'nin yüksek olduğu belirlendi. NAFLD/YD3 grubunda Treg hücre düzeyleri Kontrol/YD2 grubunda ise Tfh hücre düzeyleri aşı öncesine göre yüksekti. Hem Kontrol/YD2 hem de NAFLD/YD2 grubunda CD27+CD38+ aşı öncesine göre hücre sayısının düşük olduğu belirlendi. NAFLD grubunda aşılama programından bağımsız olarak immünizasyon sonrası antikor titreleri ile Tfh ve CD27+ hücre sayıları arasında negatif, CD38+ hücre sayıları arasındaysa pozitif korelasyon belirlendi. Hem Kontrol hem de NAFLD gruplarında uygulanan farklı HBV aşı programlarının HBV aşı etkinliğinde herhangi bir farklılık yaratmadığı görüldü.

FarelerHayvan deneyleriHepatit+6
Tuğba Kütük
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare kafa travması modelinde amantadinin nöroprotektif etkilerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), dünya genelinde kalıcı veya geçici sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Travma sonrası nörolojik fonksiyon kayıplarına neden olan ikincil (sekonder) hasar süreci ilerleyici nörodejenerasyona ve gecikmiş hücre ölümüne sebep olmaktadır. İkincil hasarda verilen cevaplardan biri olan nöroinflamasyon, santral sinir sisteminin patojenlere veya hücresel hasar sonucu oluşan sinyal moleküllere karşı oluşan doğal immün yanıttır. Bunun yanı sıra geç dönemde lenfosit ve mikroglia/makrofaj aktivasyonu izlenir. Amantadinin, nöroprotektif etkileri birçok deneysel hayvan modelinde ve klinik çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada, kafa travması modelinde intraperitoneal olarak verilen Amantadinin, 24. saatte nöroprotektif etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 40 adet fare kullanılmıştır. 5 ayrı grup ve her grupta 8 fare (n=8) olacak şekilde gruplandırma yapılmıştır. 8 fare naive, 8 fare sham, 8 fare kontrol grubu, 8 fare 20 mg/kg/gün Amantadin ve 8 fare 40 mg/kg/gün Amantadin deney grubu olarak ayrılmıştır. Hayvanlara 9 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan 1 saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplara ise intraperitoneal sırasıyla 20 ve 40 mg/kg Amantadin enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm grupların 1. ve 24. saat sonunda nörolojik değerlendirmeleri mNSS ile yapılıp fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Histopatolojik incelemelerde; 1) 20 mg/kg Amantadin ile nöron dejenerasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0007, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.1745, n=8/grup). 2) 20 mg/kg Amantadin ile mikroglial aktivasyon anlamlı olarak azalmakta (p=0.0073, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0.9999, n=8/grup). 3) 20 mg/kg Amantadin ile astrosit aktivasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0063, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.3566, n=8/grup). 4) Histopatolojik incelemelerde, 20 mg/kg Amantadin verilen deney grubunda sitotoksik ödemin anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. Sonuç: Swiss albino farelerde ağırlık düşürme metoduyla oluşturulan nörolojik muayenede gerilemeye sebep olmayan ancak histopatolojik düzeyde inflamasyona yol açan hafif kafa travması modelinde travma sonrası 1. saatte verilen tek doz 20 mg/kg Amantadin nöroinflamasyon ve astrogliozisi inhibe ederek sekonder hasarın azalmasına katkı sağlamaktadır.

AmantadineBeyinFareler+6
Alaeddin Acar
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Peganum harmala L. (üzerlik) tohum ekstresinin analjezik aktivitesi ve akut toksisitesinin fareler üzerinde belirlenmesi

Bu çalışmada P. harmala tohum ekstresinin medyan letal dozu (LD50) ve analjezik aktivite yönünden incelenmesi amaçlandı. Tohum ekstresinin LD50 dozu 0,178 ml/kg olarak bulundu. Analjezik aktivite deneylerinde ise, her bir gruba sırasıyla serum fizyolojik, DMSO, P. harmala tohum ekstresi, aspirin ve morfin uygulandı. Asetik asit ile ağrı oluşturma deneyinde, P. harmala tohumları 30 ve 60 mg/kg dozlarında aspirine göre anlamlı, 90 mg/kg dozunda aspirine göre çok anlamlı bir etki gösterdi. Tail Flick deneyinde, P. harmala tohumlarının 30 ve 60 mg/kg dozlarında analjezik etkisi 100 mg/kg aspirine denk bulundu ve 10 mg/kg morfine göre ise istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmadı.

FarelerPeganum harmala L.Üzerlik
Yılmaz Koçak
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Aç farelere skopolamin uygulanması ve yem verilmesi ile oluşan konvülsiyonlarda MK-801'in beyin dokusundaki oksidatif stres, inflamasyon ve ghrelin düzeylerine etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada deneysel olarak 48 saat aç bırakıldıktan sonra skopolamin (Skop) uygulanıp ardından yem verilen farelerde meydana gelen konvülsiyonlarda, MK-801'in, beyin dokusundaki oksidatif stres (OS), enflamasyon ve ghrelin (GHR) düzeylerine etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmamızda 36 adet, 25-30 gr ağırlığında Balb/C cinsi beyaz erişkin erkek fare kullanıldı. Fareler rastgele seçilerek 6 gruba ayrıldı. 1.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. serum fizyolojik (SF) enjeksiyonu yapıldı. 2.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. Skop enjeksiyonu yapıldı. 3.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. SF enjeksiyonu ve hemen ardından i.p. 0.17 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. 4.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. SF enjeksiyonu ve hemen ardından i.p. 0.51 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. 5.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. 3 mg/kg Skop enjeksiyonu yapıldı ardından i.p. 0.17 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. 6.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. 3 mg/kg Skop enjeksiyonu yapıldı ardından i.p. 0.51 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. Tüm gruplara enjeksiyondan 20 dakika sonra yem verildi. Beyin dokularında malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO), prostaglandin E2 (PGE2), redükte glutatyon (GSH) ve protein karbonil (PCO) düzeylerine, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz, glutatyon peroksidaz (GSH-Px), paraoksonaz (PON) ve aril esteraz (ARE) aktivitelerine bakıldı. Ayrıca hayvanlardan toplanan plazma ve doku örneklerinde GHR miktarları belirlendi. Çalışmada MK-801'in konvülsiyonları baskıladığı, beyin dokusundaki SOD ve CAT aktivitelerini arttırdığı, GSH-Px, PON ve ARE aktiviteleri ile MDA ve GSH düzeyini değiştirmediğini, NO, PGE2 ve PCO düzeyini azalttığı, doku ve serum GHR düzeyini arttırdığı görülmüştür.

AçlıkBeyinFareler+5
Yakup Akkuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Farelerde deneysel epileptik modelde propolisin beyinde asetilkolinesteraz ve oksidatif stres üzerine etkisinin araştırılması

Yaptığımız çalışmada, epilepsi modeli oluşturulan farelerde propolis uygulamasının beyin dokusundaki oksidatif stres parametrelerine ve asetilkolinesteraz aktivitesine etkileri araştırılmıştır. Çalışmada 35 adet fare kullanılmış olup her grupta 7 fare olacak şekilde toplam 5 gruba ayrılmıştır. Bu gruplar; kontrol grubu, pentilentetrazol (PTZ) grubu, propolis grubu, PTZ + propolis grubu ve PTZ + valproik asit grubudur. Kontrol grubuna serum fizyolojik (SF), PTZ grubuna 65 mg/kg PTZ + serum fizyolojik, propolis grubuna 100 mg/kg propolis ve 45 dakika sonra serum fizyolojik, propolis + PTZ grubuna 100 mg/kg propolis ve 45 dk sonra 65 mg kg PTZ, valproik asit grubuna 100 mg/kg valproat ve 45 dk sonra 65 mg kg PTZ yedi gün boyunca uygulanmıştır. Her grubun nöbet tespiti, nöbet skorları ve toplam nöbet süresi izlenerek kaydedilmiştir. Uygulama sonrası farelerin beyin dokusundaki asetilkolinesteraz enzim aktivitesi ile oksidatif stres göstergesi olarak da total antioksidan kapasite (TAS) ve total oksidan kapasite (TOS) düzeylerine bakılmıştır. PTZ grubunun TAS düzeyi, kontrol grubu ile karşılaştırıldığı zaman istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulundu (p<0.05). Propolis, PTZ+Propolis ve PTZ + Valproik asit gruplarının TAS düzeyleri PTZ grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0.05). PTZ grubunun TOS düzeyleri, kontrol grubu ile karşılaştırıldığı zaman istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Propolis, PTZ+Propolis ve PTZ+Valproik asit gruplarının TOS düzeyleri, PTZ grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, propolis ekstresinin, epilepsinin davranışsal belirtilerini ve oksidatif stresi azalttığı görülmüştür. Ayrıca propolis ekstresinin, epilepsinin komplikasyonlarını önleyebileceği gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Epilepsi, Beyin, Propolis, Oksidatif Stres, Asetilkolinesteraz Aktivitesi

AsetilkolinesterazBeyinEpilepsi+4
Beşir Karayel
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Application of atropine in fasted animals and convulsions caused by feeding investigation of the effect of glibenclamide, minoxidil, caffeine, and usnic acid

Epilepsy is considered a prevalent neurological disorder, characterized by disorder in electrical activity which is located in the brain area and well-known as epileptic seizures. Thisstudy was aimed to establish the pharmacological effect of the glibenclamide, minoxidil, caffeine, and usnic acid, on the atropine inducing convulsions in mice fasted for 24 hours and then allowed to access the food. Materials and Methods: After 24 hours of fasting, animals were divided as control group' drug-treated groups and only atropine treated group. The control group was treated with normal saline solution, the drug-treated groups were administered with glibenclamide at a dose of 25 or 50 mg/kg, minoxidil at dose of 25 or 50 mg/kg, caffeine at a dose of 10 or 20 mg/kg, usnic acid at a dose of 100 or 300 mg/kg, Each group separately and respectively and 10 minutes later (drug-treated groups) were treated with atropine at a dose of 2.4 mg/kg; and lastly, the atropine treated group was injected only with atropine at a dose of 2.4 mg/kg. The animals was allowed to ad libitum feeding and were observed for 30 minutes to evaluated the onset of convulsions the duration and frequency of convulsions. Within the scope of biochemical assays, the obtained tissue samples were examined in terms of oxidative stress and antioxidant activity of enzymes. Results: The convulsions occurred in mice that were fasted for 24 hours following the administration of atropine. The effects of evaluated pharmacological agents on the seizure scores were not found to be statistically significant. The pharmacological agents were observed to positively change some of the biochemical parameters. Moreover, high dose minoxidil was observed to cause an increase in the duration of seizure onset. Conclusion: It can be concluded from this study that the use of the above drugs in the prevention of convulsion resulting from the use of atropine in fasted mice was not effective except for high dose minoxidil which exhibited an effect delaying at the onset time of the seizures.

AtropineEpilepsyMice+3
Taha Safauldeen Taha Al-hajjar
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

APC mutant fare intestinal organoidlerinde WNT yolak modülasyonunun kök hücreler üzerine etkilerinin araştırılması

Kolorektal kanser (KRK) gelişiminin en önemli nedenlerinden bir tanesi WNT sinyal yolağında rol alan genlerin mutasyonlarıdır. Vakaların büyük çoğunluğunda WNT sinyal yolağı yıkım kompleksinde negatif düzenleyici olarak görev almakta olan APC tümör baskılayıcı gen mutasyonlarına rastlanmaktadır. Çok hızlı bir çoğalma ve yenilenme sürecine sahip olan intestinal epitel hücrelerde WNT sinyal yolağı yüksek aktivite göstererek intestinal kök hücrelerin ve doku homeostazının düzenlenmesinde aktif görev almaktadır. APC genine ait mutasyonların çoğunluğu yıkım kompleksinin bir diğer elemanı olan AXIN bağlanma bölgesinde gerçekleşmektedir. Yıkım kompleksi elemanlarında oluşan çeşitli mutasyonlar nedeniyle görevini tam olarak yerine getirememektedir. Β-catenin proteini yıkım kompleksi tarafından sitoplazmik bölgede proteozomal degradasyona uğrayamadığında çekirdeğe translokasyonu gerçekleşmekte ve böylece TCF/LEF transkripsiyon faktörünün düzenlenmesinde görev aldığı WNT hedef genlerinin transkripsiyonel aktivitesini arttırmaktadır. Bu tez çalışması kapsamında laboratuvarıma özgü mutant ApcΔ750 fare ince bağırsak dokularından üretilen olan intestinal organoidlerde WNT ilişkili genlerden Ctnnb1, Axin2 ve Lgr5 RNA düzeyinde incelenmiştir. Analizlerin sonucunda bu genlerin ifadelerinin ApcΔ750 intestinal organoidlerde yüksek olduğu ispatlanmıştır. Tez çalışmasının birincil amacı olarak, anti-kanser etkisi olduğu bilinen XAV939 ve Niklozamit ilaçlarının ApcΔ750 organoidlere uygulandığında Ctnnb1, Axin2 ve Lgr5 gen ifadelerinin RNA düzeyinde azaldığı gösterilmiştir. Ayrıca immünfloresan boyama tekniği uygulanarak kript ve villus domeynlerindeki Ctnnb1 protein seviyesi incelenmiştir. Böylece XAV939 ve Niklozamitin KRK oluşumu öncülü organoidlerdeki Wnt sinyal yolağını inhibe ettiği ve bununla ilişkili olarak İKH aktivasyonunu baskıladığı gözlenmiştir. Çalışmanın ikincil bir amacı ise laboratuvarımızda üretilen ApcΔ750 fare modelinin in vitro çalışmalarda da başarı sağladığını gösterebilmektir.

FarelerKolorektal neoplazmlarKök hücreler+4
Sinem Bakır
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare melanom tümör modelinde radyoterapide kullanılan farklı doz hızlarının tümör mikroçevresi üzerine etkileri

Radyoterapide (RT) doz hızı hücre sağ kalımını etkileyen önemli bir değişkendir. Doz hızının, tümör hücreleri üzerine etkileri iyi tanımlanmış olsa da kanser prognozu, rekürrensi ve tedavi yanıtında önemli olan tümör mikroçevresi (TMÇ) üzerine etkileri bilinmemektedir. Bu çalışmada, eksternal RT uygulamalarında sık kullanılan 3 farklı doz hızının TMÇ üzerine etkileri araştırmak amacı ile sinjenik tümör modeli oluşturuldu. Bu modeli oluşturmak için 54 adet 6-8 haftalık C57BL/6 fare ve B16-F10 hücre dizisi kullanıldı. Farelerin flankına ekilen tümör günlük olarak takip edildi. En az 0,5 cm çapa gelen tümörlere 2 farklı dozda (2 ve 10 Gy) ve 3 farklı doz hızında (1 Gy/dk, 6 Gy/dk, 14 Gy/dk) RT uygulandı. RT sonrası 7. günde farelerin kanları ve tümör dokuları hasat edildi. Tek hücre jel elektroforezi ile kan mononükleer hücrelerinde DNA kırığı miktarı ölçüldü, tümör dokusunda ise TMÇ histomorfolojik özellikleri incelendi. Yüksek doz RT alan kolda, daha küçük tümör boyutu (p<0.01), TMÇ'de kanser hücrelerinde azalmış mitoz (p=0.01) ve artmış pleomorfizm (p<0.01) gözlendi. Yüksek ve düşük doz alan kollardaki DNA hasar miktarı benzerdi (p=0.65). Her bir doz için, 3 farklı doz hızında tümör boyutu, DNA kırık miktarı ve TMÇ histomorfolojik özellikleri arasında fark bulunmadı. Bu çalışma ile malign melanom tümör modelinde, klinikte kullanılan farklı doz hızlarının TMÇ'de farklı etkiye sebep olmadığı gösterildi.

Doz-cevap ilişkisi-radyasyonFarelerHayvan deneyleri+5
Melek Tuğçe Yılmaz Aslan
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farede lipopolisakkarit ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde alfa-7 nikotinik reseptör agonisti PNU-282987'nin, mezenter-portal perfüzyon ve organ hasarına etkileri

Sepsis enfeksiyona karşı düzensiz konak yanıtının neden olduğu yaşamı tehdit eden organ disfonksiyonudur. Dünya genelinde yoğun bakım ünitelerine en sık başvuru nedenleri arasındadır. Sepsis sistemik inflamasyon, hipoperfüzyon, karaciğer ve dalakta olmak üzere yaygın organ hasarı ile karakterizedir. Vasküler sistemin tonusu ve fizyolojik işlevi, sepsis ilişkili yanıt düzensizliği sebebiyle heterojen şekilde hasarlanır. Hipoperfüzyon sonucunda organ hasarı ve disfonksiyonu gözlenir. Kolinerjik antiinflamatuvar yolak, vagus sinir stimülasyonu ve alfa-7 nikotinik asetilkolin reseptörü (α7nAChR) aracılığıyla inflamatuvar yanıtları azaltır. Bu çalışmada, farede LPS (O111:B4) ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde α7nAChR agonisti PNU-282987'nin mezenter arter ve portal ven kan akım hızı ile karaciğer ve dalak hasarına etkisi incelendi. PNU-282987 (i.p.) aynı dozda, LPS (i.p.) enjeksiyonundan 1 saat önce (LPS+PNU-pre) ve 1 saat sonra (LPS+PNU-post) farklı gruplara uygulanarak tedavideki etkileri karşılaştırıldı. LPS enjeksiyonundan 4 saat sonra anestezi altında kan akım hızı ölçümleri yapıldı. Histopatolojik değerlendirme ve ELISA analizleri için karaciğer ve dalak doku örnekleri toplandı. Oksidatif ve inflamatuvar yanıtlar için TNF-α, IL-1β, TAS ve TOS düzeyleri ölçüldü. Mezenter arter kan akım hızı LPS uygulanan hayvanlarda, salin grubuna göre anlamlı olarak azaldı. LPS+PNU-pre ve LPS+PNU-post gruplarında ise LPS grubuna göre anlamlı olarak arttı. Portal ven kan akım hızı LPS+PNU-post grubunda LPS ve LPS+PNU-pre gruplarına göre anlamlı olarak arttı. Karaciğer ve dalak örnekleri histopatolojik olarak incelendiğinde, LPS gruplarında oluşan doku hasarının LPS+PNU-post grubunda LPS+PNU-pre grubuna göre daha fazla azaldığı gözlendi. TNF-α ve IL-1β düzeylerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Karaciğer TAS düzeyi LPS+PNU-pre ve LPS+PNU-post gruplarında LPS grubuna göre anlamlı olarak arttı. Dalak TOS düzeyi LPS grubunda salin grubuna göre anlamlı olarak artarken, LPS+PNU-pre grubunda LPS grubuna göre anlamlı olarak azaldı. Sonuçlarımız α7nAChR agonisti PNU-282987'nin deneysel sepsis modeli oluşturulmuş farelerde, azalmış kan akım hızını artırdığını, karaciğer ve dalak dokusundaki hasarı düzeltici yönde etkili olduğunu göstermektedir.

FarelerLipopolisakkaritlerPerfüzyon+4
Mukaddes İspirli Altınışık
Hacettepe University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Parenteral lipid emülsiyonlarının deney fare sepsis modelinde mezenterik hipoperfüzyon, oksidatif stres ve organ hasarına etkisi

Bu çalışmada, farede lipopolisakkarit ile oluşturulan septik şok modelinde farklı parenteral lipid emülsiyonlarının, mezenterik hipoperfüzyon, inflamasyona bağlı oksidatif hasar ve organ hasarına etkisi incelenmiştir. Mezenterik kan akımı değerlendirildiğinde, lipopolisakkarit uygulanan hayvanlarda akım, kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde azaldı (ml/dk, kontrol: 3,02 ± 0,10, LPS: 1,44 ± 0,10). Kontrol grubunda zeytinyağı ve soya yağı mezenterik kan akımını azalttı. Lipopolisakkaritle azalan mezenterik kan akımını, balık yağı düzeltti ancak veri vücut ağırlığına göre yorumlandığında bu fark gözlenmedi. Lipopolisakkarit uygulaması sonrasında artan karaciğer ve dalak yaş ağırlığını lipid emülsiyonları önlemedi. Soya yağı, karaciğer, akciğer ve serumda oksidatif stres indeksini istatistiksel anlamlı olarak arttırdı. Zeytinyağı, dalakta, lipopolisakkarit ile artmış olan oksidatif stres indeksini azalttı, ancak serumda kontrol grubunda arttırdı. Histopatolojik incelemede, kullanılan dozlarda lipid emülsiyonları, normal fare karaciğer ve dalağı için histopatolojik olarak zararlı etkiler göstermektedir. Lipopolisakkarit varlığında balık yağı, sadece lipopolisakkarit uygulamasına göre karaciğere daha az hasar vermektedir. Bu sonuçların ana bulgusu yüksek omega-3 yağ asidi içeren balık yağı emülsiyonlarının deneysel sepsis modelinde azalmış mezenter kan akımını arttırması ve karaciğer hasarını önlemesidir. Balık yağı emülsiyonları, sepsis oluşturulmuş farelerde, koruyucu etki gösterdiği dozlarda, sağlıklı hayvanlarda organ hasarına sebep olmaktadır.

EmülsiyonlarFarelerHayvan deneyleri+6
Gökşen Öz
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Diyetle alınan bazı heterosiklik aromatik amin türlerinin farelerde ateroskleroz, kan lipid profili ve endotel disfonksiyon üzerine etkisi.

Heterosiklik aromatik aminler protein içeren besinlerin pişirilmesiyle oluşmaktadır. Genel olarak kanser oluşumu üzerindeki etkileri araştırılırken; kardiyovasküler hastalıklar üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmalar oldukça yetersizdir. Ayrıca heterosiklik aminlere maruz kalınan sürenin dislipidemi ve ateroskleroz gelişimindeki etkilerini inceleyen çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle bu tez heterosiklik aminlerin kısa veya uzun süreli alımının etkilerinin ateroskleroz ve kardiyovasküler hastalıkların temel oluşum mekanizmaları açısından incelenmesi amacıyla planlanmıştır. C57Bl/6 orijinli (n=80, 3 haftalık, dişi) fare 21 hafta boyunca yüksek yağ ve kolesterol (%20,w/w Hindistan cevizi yağı; %0,2 w/w kolesterol) içeren diyet ile beslenmiştir. Randomize olarak 8 gruba ayrılan farelere 3 ya da 10 hafta boyunca farklı türde heterosiklik amin içeren yüksek yağlı yem verilmiştir (10 mg/kg va PhIP, MeIQx veya PhIP+MeIQx). Müdahalenin sonunda plazma ve karaciğerde total kolesterol, trigliserit, LDL, VLDL, HDL, Apo B, Apo A1; plazmada VCAM-1 ve ICAM-1 düzeyleri kolorimetrik/ELISA yöntemiyle; aortta ICAM-1 ve VCAM-1 miktarı Western Blot yöntemiyle; ekspresyon düzeyleri RT-qPCR yöntemiyle incelenmiştir. Plazma ve karaciğerde total kolesterol, LDL, Apo A1 ve Apo B düzeyleri hem heterosiklik amin türünden hem de alım süresinden etkilenmemektedir (p>0,05). Yüksek yağlı ve kolesterol içeren diyet alan farelerde uzun süreli (10 hafta) heterosiklik aromatik amin alan gruplarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma trigliserit (p=0,037) düzeylerinin azaldığı, karaciğer HDL düzeylerinin arttığı (p=0,025) bulunmuştur. Aynı heterosiklik amini uzun ve kısa süreli alan gruplar karşılaştırıldığında plazma HDL düzeylerinin PhIP gruplarında kısa ve uzun süre sırasıyla; 0,284±0,03 ve 0,152±0,01 mmol/L, MeIQx gruplarında 0,204±0,02 ve 0,210±0,01 mmol/L her iki türü birlikte alan gruplarda 0,250±0,02 ve 0,216±0,01 mmol/L olduğu bulunmuştur (p<0,05). Endotel disfonksiyon ve aterosklerotik plak gelişiminde gruplar arasında anlamlı farklılık olmadığı görülmüştür (p>0,05). Sonuç olarak heterosiklik amin alımının vücutta meydana getirdiği kardiyovasküler hastalık riski ve karsinojenik/mutajenik etki gibi etkileri de göz önüne alınarak diyetle alımının sınırlandırılması önemlidir.

AminlerAterosklerozDiyet+5
Armağan Aytuğ Yürük
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare kafa travması modelinde doksisiklinin inflamasyon uüzerine etkilerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH) dünyada gençlerin önemli ölüm nedenlerden biridir. TBH son yıllarda önemli bir halk sağlığı sorunu olup dünya genelinde sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Hasar oluşumunu takiben ilk 24 saatte mikroglialar tarafından TNF-α, IL-1β ve IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler salgılanır. Akut dönemin ardından, inflamazomlar (NLRP3) aktive olur. Bunun sonucunda inaktif formda bulunan kaspaz enzimi NLRP3 kompleksi tarafından aktif formuna dönüşür. Aktifleşen kaspaz-1 inflamatuar olaylarda rolü olan IL-1β ve IL-18 sitokinlerinin salınımını uyarır. Doksisiklin (DOX), Food and Drug Administration (FDA) tarafından onaylanmış olan bir antibiyotiktir ve kan-beyin bariyerinden iyi geçişi vardır. Doksisiklin mikrogliada, matriks metalloproteinaz-3(MMP-3)'ü azaltarak, nitrik oksid (NO), TNF alfa, İL-1, İL-6, İL-8 üzerine inhibitör etki yapar. Bu çalışmada, kafa travması modelinde düşük ve yüksek dozlarda verilen intraperitoneal doksisiklin'in, üçüncü günde inflamasyon üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 4 ayrı grup (sham, kontrol, düşük ve yüksek doz DOX) ve her grupta 5 fare (n=5) olacak şekilde toplam 20 adet fare kullanılmıştır. Hayvanlara 11 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra kontrol grubuna serum fizyolojik, düşük doz grubuna 10 mg/kg ve yüksek doz grubuna 100 mg/kg intraperitoneal doksisiklin enjeksiyonu yapılmıştır. Hayvanlar üçüncü günde sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik ve immünhistokimyasal bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: IL-6 sinyal pozitifliği, 10 mg/kg DOX verilen grupta anlamlı olarak azalmıştır (p=0,003). 100 mg/kg DOX verilen grupta pozitif hücre sayısında azalma görülmüştür, fakat bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,58). Iba-1 (İyonize kalsiyum bağlayıcı adaptör molekül-1) ile işaretlenen mikrogliaların hasarlı bölgeye göçünün, kontrol grubuna göre 10 mg/kg ve 100 mg/kg DOX verilen gruplarda daha az olduğu görülmektedir (p=0,0001, p=0,003). CD-3 sinyal pozitifliği ve pozitif hücre sayısı, 10 mg/kg ve 100 mg/kg DOX verilen gruplarda anlamlı olarak azalmıştır (p=0,00001, p=0,003). Son olarak, düşük ve yüksek doksisiklin verilen travma gruplarında, ilaçsız travma grubuna göre daha yüksek oranda apoptoza gitmeyen nöron ve glia oranları görüldmüştür. Sonuç: Kafa travmasında DOX kullanımı, akut nöroinflamasyon ve mikroglia aktivasyonunu inhibe ederek kafa travması sonrası ortaya çıkan ikincil hasarın azaltmasında etkin olarak kullanılabilecek yeni bir tedavi yöntemi olarak umut vaat etmektedir.

BeyinBeyin yaralanmalarıDoksisiklin+5
Saeıd Marjanı
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare kafa travması modelinde brimonidin tartaratın nöroprotektif etkilerinin incelenmesi

Kafa travması sonucu ortaya çıkan ikincil beyin hasarı genellikle travma başlangıcından itibaren travmayı takip eden saatler veya günler boyunca süren hücresel ve moleküler hasarla ilgilidir. Brimonidin tartarat selektif alfa-2 reseptor agonistidir. Glokom tedavisinde kullanılan ve retinal ganglion hücrelerinde nöroprotektif etkileri olduğu bilinen Brimonidin tartaratın travmatik beyin hasarında nöroinflamasyona etkisini gösteren bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmada toplam 21 adet erkek Swiss albino fare 3 gruba ayrılmış ve ağırlık düşürme modeli ile kapalı kafa travması oluşturulmuştur. Travmadan 24 saat sonra fareler sakrifiye edilmiştir. Sakrifiye edildikten sonra beyin dokularının hemotoksilen&eozin boyası ve immünohistokimya yöntemi ile incelenmiştir. Sham grubuna göre NeuN pozitif hücre sayısı travma grubunda belirgin azalmıştır(p=0,0015). Travma sonrası brimonidin uygulanan grup sadece travma uygulanan grupla karşılaştırılınca NeuN'la işaretli hücrelerde artış gözlendi(p=0,13). CD163 antikor işaretlemesinde sham grubunda hücrelerin %46,6'sı, travma grubunda %65,1'i, travma+brimonidin grubunda ise %56,8'i CD163 antikoru ile pozitif işaretlenmiştir. MHC2 antikoru ile işaretlemede sham grubu ile travma uygulanan grup karşılaştırıldığında travma uygulanan grupta istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanmıştır(p=0.03). Travma ve travma+brimonidin uygulanan gruplar karşılaştırıldığnda ise; travma+brimonidin uygulanan grupta azalma olduğu saptanmıştır(p=0.09). BDNF antikoru ile işaretlemede travma ve travma+brimonidin uygulanan gruplar karşılaştırıldığında travma+brimonidin uygulanan grupta BDNF düzeyinin arttığı görülmekte ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir(p=0.19). Son olarak histopatolojik incelemelerde travma grubunda görülen yoğun hücre infiltrasyonu ve parankimde görülen güve yeniği şeklinde ödemin birimonidin uygulanan grupta görülmemesi antiinflamatuar etkisini göstermektedir. Fare kafa travması modelinde birimonidinin nöroinflamasyon ve mikroglial aktivasyonu baskıladığı gösterilmiştir. Brimonidinin erken dönemde istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmaması sekonder hasarın doğası gereği bu etkinin kümülatif olarak ilerleyen günlerde ortaya çıkabileceği düşünülmüştür.

Beyin yaralanmalarıBrimonidinFareler+3
Eray Tekirdaş
Hacettepe University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

BMPR1A'nın plazma hücrelerinin gelişimine etkisinin ve germinal merkez dinamiklerindeki öneminin araştırılması

Bone morfogenetik protein reseptör 1A (BMPR1A) sinyal yolağı erişkin ve embriyonik kök hücrelerde aynı zamanda erişkin lenfoid hücrelerde kendini yenileme, çoğalma ve farklılışmayı düzenler. Bu çalışmada, B hücrelerinde kondisyonel Bmpr1a kaybı olan transgenik fareleri ve yeni Bmpr1a.IRES.EGFP fareleri kullanarak BMPR1A'nın germinal merkez dinamiklerini ve kemik iliği plazma hücre kompartmanının oluşumunu düzenlediğini gösterdik. C57Bl/6J (B6) farelerde, Bmpr1a mRNA'sının germinal merkez B hücreleri (GMBH), hafıza B hücreleri (HBH) ve kemik iliği plazma hücreleri (KİPH) içinde yüksek düzeyde olduğunu saptadık. B hücre-spesifik Bmpr1a kaybı olan farelerde, GMBH kompartmanı boyutunun kontrol farelerin % 77'sine düştüğünü ve IgG1+ KİPH kompartmanının kontrol grubunun % 34'üne gerilediğini saptadık. Benzer şekilde, yüksek afiniteli IgG1 ve orta afiniteli IgM antikorları serumda azaldı. T-bağımlı cevapta BMPR1A'nın önemine rağmen, T-bağımsız cevapta BMPR1A sinyali gerekli değildi. Sınıf-değişim mekanizması da Bmpr1a yokluğunda etkilenmedi. İlginç şekilde, Bmpr1a ifadesi Xbp1, IRF-4 ve Blimp1 ifadesi yüksek olan germinal merkez B hücre alt grubuna özgüydü. Bmpr1a.eGFP fare çalışmaları Bmpr1a ifadesinin germinal merkez B hücrelerinde zaman içinde arttığını ve KİPH populasyonunun bir alt-grubunda Bmpr1a'nın yüksek düzeyde olduğunu gösterdi. Genel olarak, bu çalışma BMPR1A sinyalinin germinal merkez dinamiklerinin düzenlenmesinde ve T-bağımlı cevapta kemik iliği plazma hücresi oluşumunda rolü olduğunu gösterdi.

B lenfositleriDalakFareler+6
Selda Karaaslan
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde donepezilin beyin hasarına etkisi

Giriş ve amaç: Spontan subaraknoid kanama, yüksek mortalite ve morbiditeye neden olan ve en sık nedeni anevrizmalar olan bir patolojidir. Hastalar kanama anını atlatsalar dahi, hastanedeki izlemlerinde mortalite ve ağır morbiditeler gelişebilir. Hiperakut dönemdeki beyin hasarı ve buna bağlı mortaliteden artmış intrakranial basınç sorumlu iken, sonrasında hastaların önemli bir kısmında beyin hasarında artış görülmekte ve ek nörolojik defisitler ve ölümler görülmektedir. Eksitatör bir nörotransmitter olan glutamatın aşırı artışının, N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörlerini uyararak hücre içine kalsiyum akışını artırdığı ve apoptoza neden olduğu düşünülmektedir. Aşırı artmış glutamatın neden olduğu nörotoksisite (eksitotoksisite) birçok patolojide (Travma, iskemi, nörodejeneratif hastalıklar vb.) etkin olduğu gösterilen ve beyin hasarına neden olan bir mekanizmadır. Subaraknoid kanamalı hastaların beyin omurilik sıvılarında yapılan ölçümlerde glutamat miktarının artmış olduğu gösterilmiş olup, bu hastalarda da eksitotoksisitenin nöron hasarında önemli bir paya sahip olduğu düşünülmektedir. Çeşitli patolojilerdeki glutamat eksitotoksisitesini engelleyerek nöron hasarını durdurmak için, NMDA antagonistleri ve glutamat salınım blokörleri gibi ajanlar denenmiş, ancak klinik çalışmalardaki yetersiz sonuçları ve yan etkileri nedeniyle kullanıma sokulamamıştır. Donepezil ise, doğrudan bir glutamat antagonisti olmayıp, bir asetilkolinesteraz blokörüdür ve net etkisi asetilkolin miktarını artırmaktır. Artan asetilkolin, α7 nikotinik asetilkolin reseptörlerini (α7-nAchR) uyarır ve bu reseptörün uyarılması hücre yüzeyindeki glutamat reseptörlerini internalize ederek glutamat eksitotoksisitesini azaltır. Ancak sinapslardaki glutamat nörotransmisyonunu bozmaz, bu nedenle glutamat antagonizması için kullanılan ajanların olumsuz etkisine sahip olmadığı düşünülebilir. Alzheimer tedavisi için geliştirilen bir ajan olan donepezilin insandaki yan etki profili de iyi bilinmektedir. Donepezil, Alzheimer'in yanında, travma ve iskemi için hayvan modellerinde denenmiştir, ancak subaraknoid kanamada etkinliğini gösteren çalışma yoktur. Çalışmamızda, Donepezilin subaraknoid kanamadaki nöroprotektif etkileri araştırıldı. Gereç ve yöntem: Deneylerde 5 grup Swiss albino fare kullanıldı. Sham, kontrol, düşük doz donepezil ile tedavi ve yüksek doz donepezil ile tedavi grupları için 7'şer, TUNEL/MAP-2 boyamasının standardizasyonu için oluşturulan naive grubu için 4 fare ile toplamda 32 denek kullanıldı. Farelerde subaraknoid kanama oluşturmak için, filaman perforasyon modeli kullanıldı. Subaraknoid kanamadan 2 saat ve 24 saat sonra tedavi gruplarına 1,8 mg/kg ve 5,6 mg/kg dozlarında donepezil intraperitoneal yolla verildi, kontrol ve sham gruplarına ise kg başına aynı hacimde %0,9 serum fizyolojik solüsyonu verildi. 2. saat, 24. saat ve 48. saatte tüm deneklerin nörolojik değerlendirmeleri yapıldı ve 48. saatteki muayeneden sonra fareler feda edilerek %4 formaldehit solüsyonu ile perfüze edildi, sonrasında beyinleri formaldehit solüsyonuna koyuldu. Beyinlerden elde edilen preparatlar, immünohistokimyasal yöntemler(TUNEL/MAP2, iNOS ve Hematoksilen Eozin) ile boyandı, muayene ve preparatların değerlendirilmesi ile elde edilen veriler gruplar arasında karşılaştırıldı. Sonuç: Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde, düşük doz donepezil(1,8 mg/kg/gün) subaraknoid kanama sonrasında gelişen apoptozu azaltmıştır ve koruyucu etki göstermiştir. Yüksek doz donepezil (5,6 mg/kg) uygulaması ile bu etki gözlenmemiştir.

ApoptozisAsetilkolinBeyin+7
Süleyman Çağrı Akpınar
Hacettepe University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kojik asit türevi bileşiklerin tasarımı, sentezi ve melanoma hücresine karşı sitotoksisiteleri ile tirozinaz inhibisyonu etkilerinin değerlendirilmesi

Tirozinaz; funguslarda, bitkilerde ve hayvanlarda bulunan, deriye rengini veren melanin pigmentinin biyosentezinde katalizör olarak görev yapan bir enzimdir. Melanin pigmentinin aşırı üretimi ve birikmesi hiperpigmentasyon, postinflamatuvar pigmentasyon, melazma ve cilt yaşlanması gibi durumlara neden olmaktadır. Ayrıca gıdaların renklerinin koyulaşarak kalitelerinin düşmesine yol açmaktadır. Bu nedenle tıp, kozmetik ve gıda endüstrilerinde, melanin oluşumunu azaltabilen veya engelleyebilen tirozinaz inhibitörü bileşikler yoğun ilgi görmektedir. Kojik asit (5-hidroksi-2-hidroksimetil-4H-piran-4-on), antibakteriyel ve antifungal özelliklerinin yanı sıra, antitirozinaz özelliği ile bilinen bir bileşiktir. Melaninin biyosentezinde hız belirleyici, esansiyel enzim olan tirozinazın kateşolaz aktivitesini inhibe etmektedir. Ancak kojik asit ile çoğu türevinin yağda çözünürlüklerinin az ve yüksek sıcaklığa dayanıksız olması nedeniyle, kojik asitin fiziksel özellikleri ile biyolojik aktivitelerini iyileştirmek ve endüstriyel uygulamalarını arttırmak amacıyla daha güvenli yeni türevlerin elde edilmesi çalışmaları önem kazanmaktadır. Bu bilgiler ışığında tez kapsamında, kojik asitten hareketle 2-(4-(sübstitüefenil)piperazin-1-il)metil-3-hidroksi-6-(piperidin/3-metilpiperidin/4-metilpiperidin)metil-4H-piran-4-on yapısında on iki yeni bileşik sentezlenmiştir. Bileşiklerin yapıları IR, 1H-NMR, 13C-NMR, kütle spektroskopisi ve elemental analiz yöntemleriyle kanıtlanmıştır. Tirozinaz enzim inhibisyonları ise L-DOPA'nın substrat olarak kullanıldığı spektrofotometrik yöntemle belirlenmiştir. Bileşikler daha sonra, B16F10 fare melanoma hücrelerinde sitotoksik etkileri açısından Sülforodamin B (SRB) deneyi ile değerlendirilmiş ve her bir bileşik için IC50 değerleri hesaplanmıştır.

FarelerHayvan deneyleriKlorokojik asit+5
Tuğba Adak
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare kafa travması modelinde papaverinin nöroinflamasyon ve serum S100B üzerine etkilerinin incelenmesi

Giriş ve amaç: Travmatik beyin hasarı tüm dünyada yaygındır ve ölüm, kalıcı veya geçici sakatlıklara sebep olmaktadır. TBH mekanizmalarından birincisi travma esnasında ortaya çıkan primer hasardır. Sekonder beyin hasarı genellikle travmayı takip eden saatler veya günler boyunca süren hücresel ve moleküler hasarla ilgilidir. Sekonder hasar mekanizmaları olarak nörotransmitter aracılı eksitotoksisite, elektrolit dengesizliği, mitokondriyal disfonksiyon, nöroinflamasyon, apoptoz, vazospazm, fokal mikrovasküler tıkanıklık araştırılmaktadır. Yeni çalışmalarda papaverinin RAGE reseptör inhibisyonu ve apoptoz yolaklarından Nf-KB yolak inhibisyonu ile mikroglial aktivasyonu baskıladığı gösterilmiştir. Bu sayede papaverinin travmada sekonder hasar sonucu oluşan apoptoz ve nöroinflamasyon üzerine etkili bir ajan olabileceği düşünülmüştür. S100B RAGE reseptörü üzerinden mikromolar düzeylerde nöron, astrosit ve mikrogliada apoptoz ve inflamasyonu uyarır ve prognostiktir. Bu çalışmada, fare kafa travması modelinde intraperitoneal papaverin uygulamasının travmanın 24. saatinde nöroinflamasyon ve nöroproteksiyon üzerindeki etkilerinin incelenmesi, davranış testleri ile post travmatik anksiyete ve depresyona etkilerinin değerlendirilmesi ve gruplar arası serum S100B seviyelerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada her grupta 7 adet (n=7) olacak şekilde toplam 28 adet erkek Swiss albino fare kullanılmıştır. Gruplar Sham grubu, travma grubu, travma ve papaverin uygulanan grup ve sadece papaverin uygulanan grup olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Farelere izofluran anestezisi altında 9 cm yükseklikten 80 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplarına ise 40 mg/kg papaverin intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Tüm grupların sakrifikasyon öncesi davranış deneyleri yapılmış. 24. saatin sonunda fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik ve immunhistokimyasal bulgular ve serum 100b düzeyleri gruplar arası karşılaştırılmıştır. Bulgular: Travma grubunda sham grubuna göre RAGE işaretli hücre sayısı artmıştır (p: <0,0001). Ancak bu artış nöronlarda glia hücrelerine göre daha anlamlıdır (p<0,0001 – p:0,0019). Aynı zamanda NF-κB işaretli total hücre sayısı travma grubunda sham grubuna göre artmıştır (p< 0,0001). Ancak bu artış nöronlarda glia hücrelerine göre daha anlamlıdır (p<0,0001 – p: 0,0002). Travma sonrası papaverin verilen grupta travma grubuna göre RAGE + boyanan total hücre sayısı azalmıştır ( p=0, 0016). Ancak papaverinin travma sonrası RAGE inhibitor etkisini esas olarak nöronlar üzerinde gerçekleştirdiği saptanmıştır (p: 0,018). Aynı zamanda travma sonrası papaverin verilen grupta NfKB immunoreaktivitesinde belirgin azalma tespit edilmiştir (P=0006). Bu azalış boyanan glia hücrelerinde, nöron hücre boyanmasına göre daha anlamlı bulunmuştur (p=0,0003 / p= 0,002). Travma sonrası P2RY12 ile işaretli mikroglia sayısı artmış, papaverin verilemesiyle sham grubu seviyelerine kadar azalmıştır (p< 0,0001). Travma sonrası papaverin uygulanan grupta NeuN işaretli hücre sayısı travma grubuna göre artmıştır ( p< 0,0001). Sadece papaverin verilen grupta nöronda NF-kB' sham grubuna göre artmıştır ( p<0,0001 ). Yine sadece papaverin verilen grupta serum S100B düzeyleri azalmıştır ( p<0,002). Travma grubunda sham grubuna göre lokomotor aktivite azalmıştır (p= 0,005). Travma uygulanan farelere papaverin verilmesinin travma grubuna göre lokomotor aktivite artışına yol açtığı gözlenmiştir (p=0,068). Papaverin histopatolojik olarak travma sonrası ödemi belirgin olarak azaltmıştır. Ayrıca nörodejeneratif görünümdeki hücre sayısını da travma grubuna göre azaltmıştır. Sonuç: Sonuç olarak orta şiddette kafa travmasına bağlı nöroinflamasyonda RAGE- NF-kB yolak aktivasyonu immunhistokimyasal olarak gösterilmiştir. Papaverin bu yolak üzerinden etki ederek nöroinflamasyonu baskılamıştır. Ancak bu inhibisyon özellikle nöronlar üzerinedir. Papaverin belirgin mikroglia inhibisyonuna sebep olmuştur. Diğer taraftan papaverinin lokomotor aktiviteyi arttıcı özellikte olduğu düşünülmüştür. Aynı zamanda serum S100B düzeylerini düşürerek de nöroproteksiyona katkıda bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Travmatik beyin hasarı, papaverin, S100b, nöroinflamasyon

FarelerHayvan deneyleriKafa yaralanmaları+4
Emre Sağlam
Hacettepe University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Fare ligaman perforasyon sak modelinde squalene adenozin nanoparçalarının beyin kan akımı ve nörolojik skorlara etkisi

Bu tez çalışmasında amaç, fare filaman perforasyon SAK modelinde, ilk 24 saat içinde serebral kan akımı (SKA) değişikliklerini incelemek, squaelen ile konjüge edilmiş adenozinin SAK sonrası SKA, farelerin fonksiyonel ölçütleri ve serebral histolojik bulgularına etkisini incelemektir. Tez çalışmasında her bir grupta (kontrol SAK, sham, squalene, düşük doz adenozin, yüksek doz adenozin, düşük doz squalene adenozin ve yüksek doz squalene adenozin) 6'şar olmak üzere toplam 42 Swiss albino fare kullanıldı. Sham grubu dışındaki gruplarda SAK oluşturuldu. Lazer beneklenme kontrast görüntüleme (LSCI) yöntemi kullanılarak farelerin bazal, SAK sonrası erken dönem ve 24. saat SKA değerleri incelendi. 24 saat sonunda açık alan testi ile lokomotor aktiviteleri değerlendirildi. Fonksiyonel değerlendirmeleri yapılan deneklerin beyinleri cresyl violet, TUNEL ve Masson's trichrome boyamasına tabi tutuldu. SAK sonrası erken dönemde, kanama gruplarında SKA'nın global ve ciddi derecede azaldığı görüldü. Yüksek doz squalene adenozin tedavisi uygulanan grupta SKA değerlerinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu gözlendi. Benzer şekilde yüksek doz squalene adenozin tedavisi uygulanan grubun açık alan testi ile elde edilen lokomotor aktivite skoru daha yüksek bulundu. Histolojik incelemelerde, yüksek doz tedavi grubunda daha az yoğun olmak üzere tüm kanama gruplarında nöronal dejenerasyon, apoptoz ve intravasküler fibrin tıkaçları görüldü. Sonuçta, LSCI ile SAK'a bağlı SKA değişimlerinin değerlendirilebildiği, yüksek doz squalene adenozin uygulanmasının SAK sonrası SKA seviyesini düzelttiği bu değişimin fonksiyonel değerlendirmeye yansıdığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Erken beyin hasarı, LSCI, serebral vazospazm, subaraknoid kanama, squalene adenozin.

AdenozinBeyinBeyin hastalıkları+7
Ahmet İlkay Işıkay
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde lipopolisakkarit ile indüklenen solunum yolu inflamasyonunda mitokondriye hedeflendirilmiş yavaş hidrojen sülfür salıveren ap39'un ve nitrik oksit sentaz inhibitörü asimetrik dimetil arjinin (ADMA)'nın etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenen solunum yolu inflamasyonunda mitokondriye hedeflendirilmiş hidrojen sülfür'ü yavaş salıveren donör AP39'un etkileri in vitro ve in vivo modeller ile incelendi. In vitro modelde farelerden izole edilen trakea halkaları ve akciğer dokuları doku kültüründe LPS ile dört gün boyunca inkübe edildi. LPS inkübasyonu trakea halkalarında 5-hidroksitriptamin ve bradikinin ile elde edilen kasılma yanıtlarında artışa ve akciğer dokularında interlökin (IL)-1β, tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α), IL-6 düzeylerinde artışa yol açtı. AP39 inkübasyonu 30 nM konsantrasyonda trakeal 5-HT hiperreaktivitesini ve 30 ve 300 nM konsantrasyonlarda TNF-α, IL-6 düzeylerindeki artışı önledi. In vivo modelde ise LPS ve AP39 farelere intranazal olarak uygulandı. AP39 (250, 500 ve 1000 nmol/kg) tedavisi LPS ile indüklenen bronşiyal hiperreaktiviteyi ve bronkoalveolar lavaj sıvısında IL-6 artışını bütün dozlarda, nötrofil sayısındaki artışı 1000 nmol/kg, TNF-α artışını 250 ve 500 nmol/kg dozlarda engelledi, akciğerde parankimal inflamasyonu ise etkilemedi. AP39 500 nmol/kg dozda, LPS ile indüklenen glukoz-6-fosfat ve süksinat birikimini önledi, 250 nmol/kg dozda ise sistein düzeyindeki azalmayı inhibe etti ve glutatyon ve taurin düzeylerini artırdı. Bu çalışmada ayrıca endojen bir nitrik oksit sentaz inhibitörü olan asimetrik dimetil arjinin (ADMA)'in LPS ile indüklenen solunum yolu inflamasyonundaki rolü araştırıldı. Doku kültüründe ADMA (3μM) inkübasyonu 5-hidroksitriptamin ve bradikinin ile indüklenen kasılmaları artırdı. Ancak, LPS varlığında ADMA (30 ve 100 μM) inkübasyonu 5-hidroksitriptamin hiperreaktivitesini önledi. LPS ile indüklenen in vivo solunum yolu inflamasyonunda ADMA (200 nmol/kg)'nın intratrakeal yoldan akut olarak veya intranazal (30 mg/kg) olarak uygulanması bronşiyal hiperreaktiviteyi inhibe etti ve intranazal uygulama bronkoalveolar lavaj sıvısındaki nötrofil sayısındaki artışı da önledi. Bulgularımıza göre AP39, solunum yolu inflamasyonunu azaltmakta ve bronşiyal hiperreaktiviteyi önlemektedir; ancak uygulanacağı doz kritik görünmektedir. ADMA nitrik oksit sentaz enziminin indüklenebilir ve yapısal alt tiplerini inhibe ederek solunum yolu fonksiyonlarının düzenlenmesine katılmaktadır ve solunum yolu inflamasyonunda terapötik potansiyeli olabileceği düşünülmektedir.

ADMABronşiyal hastalıklarBronşiyal hiperaktivite+5
Yasemin Karaman
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

CORM2 molekülünün penil dokuda vasküler tonus üzerine etkisi

Amaç: Erektik disfonksiyon temelinde endotel bozukluğun geliştirdiği çok boyutlu bir hastalık olmakla birlikte hipertansiyon, diyabet gibi kardiyvasküler hastalıkların erken belirtisi olarak düşünülmektedir. Son yıllarda kardiyovasküler hastalıklarda gazotransmitterlerin önemi giderek artmıştır. Gazotransmitter olarak bilinen NO, H2S ve CO arasındaki etkileşim birçok çalışmaya konu olmuştur. Bu çalışmadaki amaç CO donörü olan CORM-2'nin corpus cavernosumda gevşeme yanıtları üzerine etkilerinin ve diğer gazotransmiterler olan NO ve H2S aracılı yanıtlarla ilişkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: CO'nun H2S ve NO ile ilişkisinin araştırılması için fare korpus kavernosum dokularında NO inhibitörü olan L-NAME ve H2S inhibitörü olan AOAA varlığında kümülatif CORM-2 yanıtları alınmıştır. Endojen H2S' e CORM-2 etkisini değerlendirebilmek amacıyla CORM-2 inkübasyonu yapılmış dokularda kümülatif L-sistein yanıtları alınmıştır. Bir diğer deney setinde ise CORM-2'nin yukarıda bahsedilen inhibitörler varlığında H2S' e etkisinin değerlendirilmesi amacı ile metilen mavisi analizleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: H2S inhibitörü olan AOAA varlığında alınan CORM-2 yanıtları endotelli ve endotelsiz dokularda farklılık göstermektedir. L-NAME varlığında alınan CORM2 yanıtlarında kontrol grubuna kıyasla Emaks değerleri anlamlı olarak azalmaktadır. CORM-2 inkübasyonu varlığında L-sistein yanıtlarında ise Emaks'da anlamlılık bulunmamıştır. Metilen mavisi deneyinde elde edilen sonuçlara göre, L-sistein ile indüklenen CORM-2'nin H2S düzeylerini artırdığı bu artışın ise AOAA ile geri döndüğü gösterilmiştir. Sonuç: Bütün çalışmaların doğrultusunda CORM-2 yanıtlarının endotelli ve endotelsiz dokularda farklı olması CO'nun H2S ve NO ile etkileşimine ışık tutacak yeni bir bulgu içermektedir. Anahtar Kelimeler; CORM-2, Nitrik oksit, Hidrojen sülfür, Erektil disfonksiyon

Erektil disfonksiyonFarelerHayvan deneyleri+6
Sinem Yılmaz
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00

Related subjects