Drugs

218 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Halk tarafından sıkça kullanılan bazı bitkilerin antibakteriyel etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada, çörek otu (nigella sativa), badem (Prunus Dulcis), chia (Salvia hispanica), defne (Laurus Nobilis L.), sarı kantaron (Hypericum Perforatum) ve hindistan cevizi (Cocos Nucifera) bitkilerinden elde edilen uçucu ve sabit yağların, tüp dilüsyon yöntemi kullanılarak, Gram pozitif bakterilerden Staphylococcus aureus, Gram negatif bakterilerden Escherichia coli ile Pseudomonas aeruginosaya karşı antimikrobiyal etkinlikleri değerlendirilmiştir. Çalışmada elde edilen sonuçlara baktığımızda, E.coli üzerine farklı değerlerde etki etmiştir. Prunus Dulcis; 25 µl/ml, salvia hispanica; 12,5 µl/ml, nigella sativa 25 µl/ml, laurus nobilis; 25 µl/ml, cocos nucifera; 12,5 µl/ml, hypericum perforatum; 25 µl/ml oranlarda antibakteriyel etki göstermiştir. S.aureus üzerine prunus dulcis; 25 µl/ml, salvia hispanica; 25 µl/ml, nigella sativa; 0,21 µl/ml, laurus nobilis; 12,5 µl/ml, cocos nucifera; 12,5 µl/ml, hypericum perforatum; 25 µl/ml oranlarda antibakteriyel etki göstermiştir. P.auregunosa üzerine ise prunus dulcis; 25 µl/ml, salvia hispanica; 25 µl/ml, nigella sativa; 25 µl/ml, laurus nobilis; 25 µl/ml, cocos nucifera; 25 µl/ml, hypericum perforatum; 25 µl/ml oranlarda etkinlik gösterdiği görülmüştür. Bitkilerin hem Gram-pozitif hem de Gram-negatif bakterilere karşı anti-bakteriyel aktiviteye sahip oldukları gösterilmiştir. Bu sonuçlar, bakteri türlerine karşı antibakteriyel aktivitelerden sorumlu ümit verici bileşikler bulma olasılığı açısından bitki türlerinin seçilmesi için bir kılavuz görevi görebilir. Anahtar Kelimeler: Nigella Sativa, Prunus Dulcis, Salvia Hispanica, Laurus Nobilis, Antibakteriyel Etki.

Antibakteriyel ajanlarBitkisel ilaçlarLaurus nobilis+5
Mehmet Fatih Derin
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

2-sübstitüe-n-[4-(1H-imidazol-1-İL)fenil] asetamid türevlerinin sentezi ve antimikrobiyal aktivitelerinin incelenmesi

Günümüzde pek çok antimikrobiyal ajan olmasına karşın, istenmeyen yan etkiler, toksik etkiler ve direnç problemleri gibi bazı durumlar yüzünden tedaviler yetersiz ve eksik kalmaktadır. Bu nedenle, farklı metodlarla daha az yan etkili, yeni ve etkili bileşiklere ulaşabilmek amacıyla bu alandaki çalışmalar halen devam etmektedir. Bu tez kapsamında 2-Kloro-N-[4-(1H-imidazol-1-il)fenil]asetamid bileşiği ile çeşitli merkapto azol türevlerinin reaksiyonu sonucu 14 adet 2-sübstitüe-N-[4-(1H-imidazol-1-il)fenil]asetamid türevleri sentezlenmiştir. Sentezlenen bileşiklerin yapıları spektroskopik yöntemler ve elemental analiz ile aydınlatılmıştır. Bileşiklerin antimikrobiyal etkileri in vitro aktivite testleri ile belirlenmiştir. Antibakteriyel etki testleri, Staphylococcus aureus ATCC 25923, Enterococcus faecalis ATCC 29212, Enterococcus faecalis ATCC 51922, Listeria monocytogenes ATCC 1911, Klebsiella pneumoniae ATCC 700603, Pseudomonas aeruginosa ATCC 27853, Escherichia coli ATCC 35218 ve Escherichia coli ATCC 25922 türleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Kloramfenikol standart antibakteriyel madde olarak kullanılmıştır. Antifungal aktivite testleri ise Candida albicans ATCC 90028, Candida glabrata ATCC 90030, Candida krusei ATCC 6258 ve Candida parapsilopsis ATCC 22019 türleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Ketokonazol standart antifungal madde olarak kullanılmıştır. Mikrobiyolojik çalışmalar sonucunda, sentezlenen bileşiklerin orta derecede antimikrobiyal etkinliğe sahip olduğu tespit edilmiştir.

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarAntifungal ajanlar+5
Ayşen Işık
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Hedeflendirilmiş kanser tedavisinde vinkristin ve ε-viniferin yüklü polimerik nanopartiküllerin hazırlanması, karakterizasyonu ve in vitro uygulamaları

Konvansiyonel kemoterapi ilaçlarının, biyodağılıma uğraması, yüksek doz gerektirmesi, patolojik bölgelere afinitelerinin düşük olması ve toksik etkilerinden dolayı, bu alandaki çalışmalar ilaçların taşıyıcı sisteme yüklenerek hedeflendirilmesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Vinkristin Sülfat (VS) kemoterapide yaygın kullanılan hücre döngüsüne spesifik anti-kanser bir ajandır. ε−Viniferin (EV) ise "Vitis Vinifera" dan izole edilen resveratrol türevi bir antioksidandır. EV ve VS'ın kombine kullanımının HepG2 hücrelerinde sinerjik etkisinin olduğu önceden gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında, yüksek dozdan kaynaklı yan etkilerin azaltılmasına yönelik olarak, pasif hedeflendirme sağlayabilecek EV ve VS yüklü PLGA-b-PEG nanopartikül formülasyonu hazırlanması amaçlanmıştır. Nanoçöktürme yöntemiyle hazırlanan formülasyonun partikül boyutu, zeta potansiyeli ve polidispersite indeksi belirlenmiştir. Atomik Kuvvet Mikroskobu (AFM) ile yapılan morfolojik incelemede, nanopartiküllerin küresel şekilde ve düzgün yüzey özellikte olduğu görülmüştür. İn vitro salım çalışmaları pH 7.4 Tris-HCl tamponu içerisinde, termal analizler ise Diferansiyel Taramalı Kalorimetri (DSC) ile gerçekleştirilmiştir. Kumarin-6 ile işaretlenmiş nanopartiküllerin HepG2 hücreleri içerisine alımı farklı zaman aralıklarında kalitatif ve kantitatif olarak belirlenmiş ve hücre içine alımının uygun olduğu görülmüştür. MTT ile yapılan sitotoksisite analizinde ilaç yüklü PLGA-b-PEG nanopartiküllerinin serbest haldeki etkin maddelerden daha etkili olduğu görülmüştür. Akridin oranj/Propidyum iyodür boyamasıyla ve Annexin V-FITC flow sitometri analizleriyle apoptoz oranı kalitatif ve kantitatif olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak EV ve VS yüklü PLGA-b-PEG nanopartiküllerinin pasif hedeflendirmeyle kanserli hücreye alımının ve etkinliğinin arttırılmış olması, in vivo verilişte yan etkilerde azalma ve hasta yaşam kalitesinin iyileşmesi yönünde fayda sağlayabilecektir.

Antineoplastik ajanlarNanopartiküllerNeoplazmlar+5
Yüksel Öğünç
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Karvedilol içeren katı lipit nanopartikül formülasyonlarının hazırlanması ve in vitro değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasının amacı, oral olarak uygulanan katı lipit nanopartikül taşıyıcı sisteminin hazırlanması, seçici olmayan beta(β)-adrenerjik ve alfa1(α1)-reseptör antagonisti özelliği olan, kalp yetmezliği (KY) ve miyokard infarktüsü (Mİ) sonrası tedavide klinik etkinliği kanıtlanmış bir etkin madde olan Karvedilol'ün sisteme eklenmesi, kontrollü salım gösteren yeni ilaç taşıyıcı sistemin geliştirilmesi ve in vitro salım çalışmalarının yapılmasıdır. Karvedilol, α1, β1 ve β2 adrenerjik reseptör blokajı özelliği olan bir adrenerjik reseptör blokörüdür. Karvedilolün organ koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir. Karvedilol etkili bir antioksidandır ve reaktif oksijen radikallerini ortadan kaldırır. Karvedilol rasemiktir ve hem R (+), hem de S (-) izomerlerinin α1 adrenerjik reseptör blokajı ve antioksidan özellikleri vardır. Karvedilolün insan damar düz kas hücreleri üzerine antiproliferatif etkisi vardır. Hafif veya ciddi kalp yetmezliği hastalarında ventrikül fonksiyonunu düzelttiği, mortalite ve morbiditeyi azalttığı çalışmalarda kanıtlanmıştır. Bu nedenle kalp yetmezliği hastalarında standart tedavi seçeneği olarak düşünülmelidir. Bu çalışmada, Karvedilol içeren katı lipit nanopartikül (KLN) sistemi geliştirilmiştir. Formülasyonda, katı lipit olarak Dynasan® 114, yüzey etkin madde olarak Tween® 80 kullanılmıştır. KLN sistemlerinde lipit yapıların değişmediği X-ışını kırınım (XRD), diferansiyel taramalı kalorimetri (DSC), infrared (IR) ve nükleer manyetik rezonans (NMR) analizleri ile kanıtlanmıştır.

Antihipertansif ajanlarFarmasötik teknolojiKarvedilol+4
Zeynep Terzi
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı yeni benzoksazol türevlerinin sentezi ve antikanser aktivitelerinin incelenmesi

Kanser vücudun çeşitli organ ve sistemlerinde ortaya çıkan karmaşık bir hastalıktır. Dünya çapında kanser kaynaklı ölümlerin 2030 yılına kadar 12 milyona ulaşacağı düşünülmektedir. Yıllar geçtikçe hasta popülasyonun artmasının sebebi ilaçlara karşı gelişen direnç, selektif olmayan anti kanser ajanlar ve ilaçların toksik etkileri ile açıklanabilir. Dolayısıyla, yeni anti kanser ajan geliştirmesine hala ihtiyaç duyulmaktadır. Benzotiyazol yapısı taşıyan Phortress antikanser aktivite gösteren bir ön ilaçtır. Phortress'in aktif metaboliti Aril hidrokarbon reseptörü (Ahr) için güçlü bir agonisttir ve sitokrom CYP1A1 gen ekspresyonu üzerinde değişiklik yapar. Bunun yanı sıra hidrofilik bir halka olan piperazin imatinib ve razoksan gibi bazı antikanser ilaçların yapısında bulunmaktadır. Bu çalışmada, yeni antikanser ajan geliştirmek amacıyla bazı benzoksazol türevleri sentezlenmiştir. Phortress'in yapısında bulunan benzotiyazol yerine biyoizosteri olan benzoksazol getirilmiştir. Polariteyi, hücre membranından geçişi ve antikanser aktiviteyi arttırmak amacıyla yapıya piperazin eklenmiştir. Bileşiklerin sentezleri literatür metotlarına göre gerçekleştirilmiştir. Bileşiklerin yapıları IR, 1H-NMR, 13C-NMR, 2D-NMR ve yüksek çözünürlüklü kütle spektroskopisi ile aydınlatılmıştır. Antikanser aktivite testleri kolon (HT-29), meme (MCF7), akciğer (A549), karaciğer (HepG2) ve beyin (C6) kanseri hücre tipleri üzerinde gerçekleştirilmiştir. 3m ve 3n kodlu bileşiklerin CYP1A1/2 enzimi üzerindeki indüksiyon potansiyelleri araştırılmıştır. 3m ve 3n bileşikleri için biyotransformasyon çalışmaları LCMS-IT-TOF kullanılarak gerçekleştirilmiştir. 3n bileşiği ve bazı metabolitleri için docking çalışması gerçekleştirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Benzoksazol, Piperazin, Phortress, Antikanser, CYP1A1

Antineoplastik ajanlarBenzoksazollerFarmasötik teknoloji+3
Derya Osmaniye
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Antihistaminik etkili oftalmik kontrollü salım gösteren farklı sistemler üzerinde çalışmalar

Alerji oküler yüzeyde en sık karşılaşılan hastalıklardan biridir. Oküler alerji tanısı konulduktan sonra genel olarak antihistaminik etkin madde ile tedavi edilmektedir. Ancak gözün doğal koruma mekanizması ve anatomisi ilaç taşıyıcı sistem için problem oluşturmaktadır. Gözyaşı ile atılım, drenaj, gözün alabildiği sıvı kapasitesinin düşüklüğü ve kornedan geçişin düşük olması gibi nedenler ilacın emilimini engellemektedir. Histamin H1 reseptörünü aktive eden olopatadin hidroklorür göz alerjisinde kullanılan ikinci nesil antihistaminik sınıfından antialerjik maddedir. Bu nesil antihistaminikler hastalarda daha az yan etkiye yol açmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada etkin madde olarak olopatadin hidroklorür kullanılmıştır. Oftalmik formülasyonların çoğu topik uygulama için göz damlası şeklinde hazırlanmaktadır. Ancak konvensiyonel oftalmik çözelti uygulamanın ardından gözden hızla elimine olup prekorneal alanda etkin maddenin etkin konsantrasyonunu sağlayamamaktadır. Bu çalışmada, ilaç salımını uzatmak için umut vaat edici olan polimerik nanopartikül, mikroemülsiyon ve in situ jelleşen sistemler hazırlanmıştır. Hazırlanan sistemlerin farklı sıcaklık ortamlarındaki davranışları kararlılık çalışması ile incelenmiştir. Farklı formülasyon tipinin göz yüzeyinde kalma süresi koyunlarda karşılaştırılmıştır. Piyasa preparatına oranla daha uzun süre gözde kalabilen oküler sistemler başarıyla hazırlanmış ve istenilen oftalmik özelliklerin sağlandığı belirlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Olopatadin hidroklorür, Oküler, Polimerik nanopartikül, Mikroemülsiyon, İn situ jelleşen sistem

Göz hastalıklarıHipersensitiviteMikroemülsiyon+5
Umay Merve Güven
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siyatik sinir bloğunda adjuvan rasemik ketaminin etkinlik ve nörotoksisite açısından değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, ratlarda oluşturulan siyatik sinir bloğu modelindelokal anesteziğe eklenen iki farklı dozda ketaminin, proprioseptif, motor ve duysal blokbaşlama ve sonlanma sürelerine etkilerini ve sinir hasarı oluşturup oluşturmadıklarınıtespit etmektir.Gereç ve Yöntem: Toplam 64 adet, Sprague-Dawley türü dişi rat kullanıldı.Eter anestezisi sonrası posterior yaklaşımla ve lateral insizyon ile siyatik sinir eksploreedilerek epinöryum ve perinöryum bütünlüğüne zarar vermeden siniri çevreleyen fasyaaltına test dozu enjekte edildi. Uygulanan test dozlarına göre gruplar şöyle idi: Shamgrubu (n=8), Salin grubu (n=8); 0.2 mL salin, Bup grubu (n=8); 0.1 mL %0.5bupivakain+0.1 mL salin, Ket0.5 grubu (n=8); 0.1 mL ketamin 0.5 mg/kg+0.1 mL salin,Ket1 grubu (n=8); 0.1 mL ketamin 1 mg/kg+ 0.1 mL salin, BupKet0.5 grubu (n=8); 0.1mL %0.5 bupivakain+ 0.1 mL ketamin 0.5 mg/kg, BupKet1 grubu (n=8); 0.1 mL %0.5bupivakain ve 0.1 mL ketamin 1 mg/kg. Daha sonra gruplardan habersiz araştırmacıtarafından proprioseptif, duyusal ve motor blok süreleri değerlendirildi. Değerlendirmesonrası, siyatik sinirler perinöral inflamasyon veya sinir hasarı açısından incelenmeküzere 24.saatte veya 8. Günde eksize edildi.Bulgular: Bupivakaine eklenen 0,5mg/kg ketamin ile bupivakain kombinasyonuproprioseptif, motor ve nosiseptif blok sonlanma sürelerinde sırasıyla %41, % 23, %33oranlarında uzamaya neden olmuştur. 1 mg/kg ketamin ile bupivakain kombinasyonu,proprioseptif, motor ve nosiseptif blok sonlanma sürelerinde sırasıyla %45, % 37, %31oranlarında uzamaya neden olmuştur. Siyatik sinire sadece ketamin enjeksiyonu motor44blok oluşturmazken, diğer gruplardan daha kısa süreli proprioseptif blok ve benzersürelerde duysal blok sağlamıştır. Blok sürelerindeki değişikliğin doz bağımlı olmadığıgörülmüştür. Nörotoksisite açısından gruplar arasında fark bulunamamıştır.Sonuç: Ketaminin periferik sinir blokları açısından iyi bir adjuvan olabileceği,rasemik formunun periferik sinirlerde güvenle kullanılabileceği kanısına varıldı.Anahtar kelimeler: Siyatik sinir bloğu, Rasemik ketamin, Bupivakain,Nörotoksisiste.

Anestezi-kondüksiyonAnestezi-lokalKetamin+3
Abdulvahap Aslan
İnönü University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Soğuk algınlığı ve öksürük tedavisinde kullanılan şuruplardaki aktif maddelerin HPLc metoduyla tayin edilmesi

ÖZETÖksürük ve soğuk algınlığında kullanılan farmasötik preparatlar dünyanın en geniş formülasyonlarından biridir. Bu preparatlar; lezzet verici ajanlar, sakkaroz, asit düzenleyiciler, doğal ya da suni renklendirici, tatlandırıcılar, koruyucular gibi geniş spektrumlu yardımcı maddeler ve birkaç etken madde içeren kompleks formülasyonları temsil etmektedir. Bu katkı maddelerinin çoğunluğu, bazik azotlu amino bileşiklerin karışımı olarak bulunurlar ve fiziksel ve kimyasal özelliklerinin benzerlikleri nedeniyle bu farmasötik formların ayrılması oldukça karmaşıktır.Öksürük ve soğuk algınlığı ilaçlarında bulunan psödoefedrin HCI, feniramin maleat, asetaminofen, guaifenesin, pirilamin maleat, klorfeniramin maleat, triprolidin HCI, dextrometorfan HBr, difenhidramin HCI nin eşzamanlı tayini için yeni, basit ve duyarlı bir metot geliştirilerek valide edilmiştir. Bu bileşiklerin ayrılması, izokratik elüsyon kullanılarak Nucleodur gravity C18 kolonla 37.9 dakikada gerçekleştirilmiştir. Mobil faz için; hacimce %10 luk ortofosforik asit ilavesiyle pH'ı 3.0'a ayarlanmış 80 mM KH2PO4'dan %62 ve metanolden %38 oranında karıştırılmıştır. Bu bileşiklerin kromatografik ayrılma işlemi 0.75 mL/dk akış hızında ve oda sıcaklığında gerçekleştirilmiştir. İç standart olarak 2,4,6-trimetoksibenzaldehit kullanılmıştır. Ultraviyole absorpsiyon 210 nm'de izlenmiştir.Seçicilik, kalibrasyonun (eğrisinin) doğrusallığı, doğruluk, güniçi ve günler arası kesinlik, geri kazanım ve zorlanmış bozunma çalışmaları metot validasyonunun bir parçası olarak incelenmiştir. Önerilen sıvı kromatografi metodu; soğuk algınlığı ve öksürükte kullanılan şurup ve tabletler gibi farklı farmasötik ilaçların rutin analizinde başarıyla uygulanmıştır.Anahtar Kelimeler: Ters faz sıvı kromatografi, eşzamanlı tayin, öksürük şurubu, validasyon, soğuk algınlığı ilaçları, zorlanmış bozunma

Kromatografi-yüksek basınçlı-sıvıÖksürükİlaçlar+1
Hatice Çağlar
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda potansiyel ilaç etkileşimlerinin sıklığı ve risk faktörleri

Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir. Yaşamları boyunca her altı kadından birinde meme kanseri gelişme riski mevcuttur. Meme kanseri çoğunlukla ileri yaşlarda görülmektedir. Meme kanserli hastalar sitotoksik tedavi ile birlikte hormonal tedavi, komorbid hastalıklarının tedavisi ve palyatif tedavi amacıyla birçok ilaç kullanmaktadırlar. Hastalar kullandıkları bu çoklu tedaviler nedeniyle potansiyel ilaç etkileşimleri açısından risk altındadırlar. Çalışmamızda meme kanserli hastalarda potansiyel ilaç etkileşimlerinin sıklığını, şiddetini, klinik önemini ve risk faktörlerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç?Yöntem: Çalışmaya Mayıs?Temmuz 2013 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Hastanesi medikal onkoloji polikliniğinde ayaktan ve medikal onkoloji servisinde yatarak tedavi gören 200 meme kanserli hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, aldıkları kanser tedavisi, komorbid hastalıkları ve destek tedavisi amacıyla kullandıkları ilaçları içeren bilgiler çalışma için hazırlanan anket formuna kaydedilmiştir. İnternet tabanlı ''interaction checker '' programı olan www.medscape.com programı ile ilaç etkileşimlerinin saptanması ve ciddiyetine göre sınıflandırılması yapılmıştır. Bulgular: Hastaların % 99' u kadın , % 1'i erkekti. Ortanca yaşları 51.26 idi. Kullanılan ortanca ilaç sayısı 3 olarak bulundu. Hastaların % 93.5' i poliklinik takipli hasta ve % 6.5' i yatan hastalardan oluşmaktaydı. Poliklinik takipli hastaların kullandıkları ortalam a ilaç sayısı 3.47, ortalama ilaç etkileşim sayısı 1.58 iken serviste yatan hastaların kullandıkları ortalama ilaç sayısı 5.15, ortalama ilaç etkileşim sayısı 4.58 olarak saptandı. Hastaların % 52' sinde en az bir komorbidite saptanmış ve hastaların %94' ü palyatif ilaç kullanmaktaydı. Komorbid hastalıklar değerlendirildiğinde % 22 hipertansiyon, %15.5 diyabetes mellitus saptandı. Komorbiditesi olan hastaların % 83.7' sinde potansiyel ilaç etkileşimi saptanmıştır. İlaç gruplarına göre değerlendirildiğinde % 68' inde antineoplastikler arası etkileşim, %14.5' inde komorbidite ilaçları arasında etkileşim saptanmıştır. Hastaların %80' inde en az bir potansiyel ilaç etkileşimi saptanmıştır. İlaç etkileşimlerinin % 72.5' i orta seviyede, % 20.1' i minör seviyede ve % 4.3' ü ciddi seviyede etkileşim olarak saptandı. Çok değişkenli analizde kullanılan ilaç sayısı, yatan hasta olmak ve komorbidite varlığının ilaç etkileşimlerini arttırdığı bulundu (p<0.01). Sonuç: Meme kanserli hastaların yaşam süresi uzadığından ve çoğunlukla ileri yaşlarda görüldüğünden komorbid hastalıkları nedeniyle birçok ilaç tedavisi almaktadırlar. Meme kanserli hastalarda potansiyel ilaç etkileşimleri sık görüldüğünden hastalara tedavi başlamadan önce kullandıkları ilaçlar sorgulanmalıdır. Kullanılan ilaç sayısı, komorbidite varlığı ve yatan hasta olmak potansiyel ilaç etkileşimleri için belirlenen risk faktörleridir. Anahtar Kelimeler: Meme Kanseri, İlaç Etkileşimleri, Risk Faktörleri

Meme neoplazmlarıNeoplazmlarRisk faktörleri+2
Fatma Acar Bakırhan
İnönü University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Milli düzeyde, atletizm, güreş, judo ve halter yapan sporcuların doping ve ergojenik yardım hakkındaki görüşlerinin ve bilgi düzeylerinin belirlenmesi

Bu çalısmanın amacı; milli düzeyde spor yapan atletlerin, güresçilerin, judocuların ve haltercilerin doping ve ergojenik maddeleri ve kullanımı hakkındaki görüslerini ve bilgi düzeylerini belirlemektir. Bu amaç dogrultusunda konu ile ilgili literatür taranmıs ve uzman görüsleri alınarak veri toplama aracı olarak anket hazırlanmıstır. Tüm istatistikler % 95 geçerlilikle yapılmıstır. Arastırmanın çalısma grubunu, milli düzeyde spor yapan atletler, güresçiler, judocular ve halterciler olmak üzere 4 farklı branstan toplam 120 sporcu olusturmustur. Çalısmanın amacına yönelik olarak elde edilen veriler, SPSS programında tanımlayıcı istatistikler kullanılarak analiz edilmistir. Denekler ergojenik ve doping maddeleri ve kullanımı hakkındaki bilgi düzeylerine göre bes gruba ayrılmıstır: Deneklerin doping hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları tespit edildi (n:87, % 72,5). Arastırmaya katılan sporcular dopingin saglıga zararları hakkında bir fikirlerinin olmadıgı (n:56, % 46,7) tespit edilmistir. (n:26, % 21,7). Deneklerin büyük kısmının (n:20, % 16,7) 18 yas grubunda oldugu saptanmıstır. Anket uygulanan sporcu gurubunun % 45,8'lik oranla büyükler, % 31,7'lik oranla gençler, % 22,5'lik oranla yıldızlar kategorilerinde milli sporcu oldukları tespit edildi. Üniversite mezunu olanların (n:63, % 52,5) büyük bir kesimi olusturdugu tespit edilmistir. Denekler sporda doping kullanımının tercih edilme nedenlerinin; yüksek performans (n:80, % 66,7) elde etmek için, asırı kazanma (n:84, % 70) istegiyle, cazip olan (n:98, % 81,7) maddi tesviklerin oldugunu belirtmislerdir. Denekler sporda kullanılan doping çesitleri hakkında en çok uyarıcıların (n:66, % 55), anabolik steroidlerin (n:73, % 65,8) ve maskeleyici ajanların (n:72, %60,0) kullanıldıgını belirtmislerdir. Ankete katılan sporcular, sporda doping kullanımı konusunda; sporda doping kullanımının serbest bırakılmamasını (n:90, % 75), dopingin sporcular, antrenörler, ve idareciler tarafından yeterince iyi bilinmedigini (n:81, % 67,5), doping kullanımının sporda önemli bir sorun oldugunu (n:94, % 78,3), devletin, sporda dopingi önleme (anti-doping), bilinçlendirme, dopingin zararları, haksız rekabet ve dopingin spor ahlakına ters düstügü hususunda üzerine düsen görevi yapmadıgını (n:93, % 77,5) belirtmislerdir. Sporcuyu dopinge en fazla yönlendirenlerin arkadaslar (n:84, % 70) ve antrenörler (n:78, % 65) oldugu tespit edilmistir. Ankete katılan sporcuların çogunlugunun (n:61, % 50,8) ergojenik yardımcılar hakkında fazla bilgi sahibi olmadıkları, ancak deneklerin büyük bir kısmının (n:70, % 58,3) ergojenik yardım kullandıgı ve ergojenik yardımcılardan besinsel yardımcıları (n:50, % 41,7) kullandıkları saptanmıstır. Deneklerin büyük bir kısmı ergojenik yardımların gerektiginde kullanılmasını (n:31, % 25,8) belirtmislerdir. Deneklerin ergojenik yardımcıların yasal olup olmadıgı konusunda (n:62, % 51,7) ve ergojenik yardımların doping olarak sayılıp sayılmadıgı (n:68, % 56,7) konusunda kararsız oldukları tespit edilmistir. Sporcuların egitim seviyelerinin doping ve ergojenik yardımcılar hakkındaki bilgi düzeyleriyle anlamlı bir iliskisi olmadıgı görülmüstür.

PerformansSporSporda doping+2
Mehmet Fatih Eröz
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geriatrik hastaların, acil servise tekrarlayan başvurularının reçete edilen potansiyel olarak uygunsuz ilaçlarla ilişkisi

Bu çalışmada; Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na başvuruları sırasında reçete edilen Potansiyel Olarak Uygun Olmayan İlaçların, geriatrik hastalarda artan acil servis başvuruları ile ilişkili olup olmadığını belirlemeyi hedefledik. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na başvuran 65 yaş üstü hastalara düzenlenen reçeteler, geriye dönük arşiv taraması yapılarak incelenmiştir. Potansiyel olarak uygunsuz ilaç alma durumu, yaş grupları, cinsiyet, başvuru şikâyeti, reçetelerdeki ilaç sayısı, taburculuktan sonraki 30 gün içerisinde acil servise tekrarlayan başvurularının olup olmaması, taburculuktan sonraki 30 gün içerisinde hastaneye yatış olup olmaması ve reçetelerin ortalama maliyetleri gibi veriler toplanarak, bu verilerin istatistiksel analizi SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ile yapıldı. Araştırma evreni 1 Eylül 2020 ve 31 Ocak 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Erişkin Acil Servisi'ne başvurmuş 65 yaş ve üstü, reçete ile taburcu edilmiş hastalardan oluşmaktadır. Çalışmamıza %48'i erkek (n=4142), %52'si ise kadın (n=4422) olmak üzere toplam 8564 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %51'i (n=4341) reçete alırken, %49'u (n=4223) ise reçete almamıştır. Çalışmaya dahil olup reçete alan hastaların %59 gibi yüksek bir oranla 65-74 yaş arası olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilip reçete ile taburcu olan hastaların %50,2'sine (n=2181), herhangi bir ilacın endikasyon dışı veya yan etki açısından yüksek risk alınarak kullanımı olarak tanımlanan 'potansiyel olarak uygunsuz ilaç' reçete edilmiş olup, %49,8'ine (n=2160) potansiyel olarak uygunsuz ilaç reçete edilmemiştir. Potansiyel olarak uygunsuz ilaç reçete edilen hastaların acil servise 30 gün içerisinde mükerrer başvuru oranları ve bu başvurular sırasında hastaneye yatış oranları anlamlı derecede düşük olarak tespit edildi. Acil Tıp kliniğimize, reçete ile taburcu olduktan sonraki 3-30 gün içerisinde tekrardan başvurma sırasında hastaneye yatış durumu, 4 adet ve üzerinde ilaç alan hastalarda anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmaya dahil edilen katılımcılara düzenlenen reçetelerin %48'i 150TL ve üstü, %19'u 100-150TL arası, %21'i 50-100TL arası ve %12'si ise 1-50TL arası ortalama maliyete sahipti. Bu çalışmada, 65 yaş üstü hastaların acil servise tekrarlayan başvurularının ve hastaneye yatış oranlarının, reçete edilen potansiyel olarak uygunsuz ilaçlarla ilişkili olamayabileceği, hastane yatış oranlarının daha çok reçete edilen ilaç sayısı ile ilişkili olabileceği sonucuna varılabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Potansiyel olarak uygunsuz ilaç; Geriatrik hastalar; Beer's kriterleri; Acil servis.

Acil servis-hastaneAcil tıpAkılcı ilaç kullanımı+7
Ahmet Doksöz
Gaziantep University
2022
00
Pharmacy SpecialtyOpen AccessTR

Nar (Punica Granatum l.) meyve kabuklarının gıda, kozmetik ve bitkisel ilaç sanayisinde değerlendirilmesi

Nar ağacı (Punica granatum L.) 2-5 metre uzunluğuna yükselebilen çalımsı, uzun ömürlü bir ağaç türüdür. Türkiye, narın anavatanı sınırları içindedir ve yetiştiriciliği için uygun özelliklere sahiptir. Ülkemizde Hicaznar (Hicaz Narı), Fellahyemez, Lefan, Katırbaşılı, Ernar, Katırbaşılı, Ekşi Göknar, Erdemli Aşınar, Ekşilik gibi nar çeşitleri bulunmaktadır. Nar meyvesi, besin değerlerinin yanında sağlık açısından pek çok yararı bulunmaktadır. Bu sebeple fonksiyonel gıda kategorisinde değerlendirilmektedir. Meyvesinin kabuk kısımları, sağlık açısından faydalı olduğu düşünülen fenolik maddeler yönünden zengindir. Bu çalışmada ülkemizin doğal florasında bulunan Punica granatum L. meyve kabuklarının gıda, kozmetik ve bitkisel ilaç sanayisindeki kullanım olanaklarının aydınlatılması amaçlanmıştır. Endüstri ölçekli üretim yapılmadan önce laboratuvar ölçekli ekstreler hazırlanmış ve bu ekstrelerde total fenolik, total flavonoid ve HPLC (Yüksek basınçlı sıvı kromatografisi) analizleri yapılmıştır. Folin-Ciocalteu yöntemi üzerinden yapılan total fenolik madde miktarı en yüksek bulunan ekstraksiyon çözücüsü % 70 (g/g) etil alkoldür. Alüminyum klorür kolorimetrik yöntemi üzerinden yapılan total flavonoit madde miktarı açısından en yüksek bulunan ekstraksiyon çözücüsü %40 (g/g) etil alkoldür. Major etkin madde olan elajik asit açısından en yüksek bulunan ekstraksiyon çözücüsü %50 (g/g) etil alkoldür. Ön çalışmalardan elde edilen sonuçlar doğrultusunda endüstriyel üretim için %50 (g/g) etil alkol çözeltisi ekstraksiyon çözücüsü olarak kabul edilmiştir. Nar kabukları alkol ve suyla eşit oranda ve ayrı ayrı ekstre edilerek verim artırılması amaçlanmıştır. Nar meyve kabuğu meyvenin yaklaşık olarak % 40-50'sine karşılık gelmektedir. Endüstride narın işlenmesi sonucu yoğun fenolik içeren bu kısımlar sıklıkla atılmakta veya hayvan yemi olarak kullanılmaktadır. Elde edilen sonuçlar ve literatür taramaları ile bu çalışmamız narın işlenmesi sonucu atılan kısımlarının gıda, kozmetik ve bitkisel ilaç sanayisine geri kazandırılma ve gelecekteki kullanım olanakları konusunda ışık tutmuştur. Ayrıca ülkemizde doğal olarak yetişen nar meyvesi ilaç adayı moleküllerin elde edilmesinde potansiyel kaynak olarak görülebilir.

Bitki özütüFenolik bileşiklerGıda endüstrisi+7
Melike Nur Akbaş
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Pharmacy SpecialtyOpen AccessTR

Antitrombotik tedavi alan hastalarda klinik eczacılık hizmetlerinin değerlendirilmesi

Antitrombotik ilaçlar kardiyoloji servisinde sıklıkla kullanılmaktadır ve bu hastaların ilaç ile ilişkili sorunlara (İLİS) açık olacağı düşünülmektedir. Bu çalışma ile antitrombotik tedavi alan hastalarda İLİS'lerin tespit edilmesi ve önlenmesi konusunda klinik eczacılık hizmetlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma, prospektif randomize kontrollü bir çalışma olarak iki grup şeklinde tasarlanmıştır. Bir üniversite hastanesinin Kardiyoloji servisinde Kasım 2021-Kasım 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Klinik eczacı tarafından İLİS ve nedenleri tespit edilmiştir ve müdahale grubundaki hastalar için klinik açıdan anlamlı gördüğü İLİS'lere yönelik hekimlere önerilerde bulunulmuştur. İLİS sınıflandırması, PCNE (Pharmaceutical Care Network Europe) v9.1'e göre yapılmıştır. Hastalar taburculuk sonrası 1 ve 3 ay içerisinde tekrar hastane yatışları açısından incelenmiştir. Toplam 400 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol ve müdahale grubundaki hastaların yaş ortalaması sırasıyla 67,2±12,2 ve 67,8±12,3 olarak bulunmuştur. Koroner arter hastalığı (%74,5; %74,5) ve hipertansiyon (%70,5; %70) en yaygın hastalıklar olarak görülmüştür. Tespit edilen İLİS sayısı kontrol grubunda 561 ve müdahale grubunda 497 idi. Her iki grupta da en sık tespit edilen sorun tedavi güvenliği (%73,62; %74,25) ile ilişkili bulunmuştur. Sonrasında tedavi etkililiği (%24,06; %23,14) gelmiştir. Başlıca İLİS nedenlerinin ilaç seçimi (%81,11; %80,88) ve doz seçimi (%19,08; %16,10) olduğu belirtilmiştir. Çalışma sırasında klinik açıdan anlamlı görülen 266 İLİS'e yönelik 248 (%93,23) öneride bulunulmuştur. Bu önerilerin 235'i (%94,76) hekimler tarafından kabul edilmiştir. İlaç düzeyindeki girişimler en çok doz değiştirilmesi (%29,65) ve yeni ilaca başlanması (%28,49) şeklinde olmuştur. Gruplar arasında 1 ve 3 ay içerisinde tekrar hastane yatışı açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05) fakat müdahale grubunda sayısal olarak azalma gözlemlenmiştir. Çalışmamızda her iki grupta da İLİS'lerin fazla olduğu görülmüştür. Müdahale grubundaki sorunlara dair önerilerin kabul oranlarının yüksek olması, klinik eczacının İLİS'lerin azaltılmasında pozitif yönde bir katkısı olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar, klinik eczacının sağlık ekibine dahil edilmesinin ve sunduğu hizmetlerin yaygınlaştırılmasının, daha kaliteli bir sağlık hizmeti sağlayacağını ortaya koymaktadır. Klinik eczacılar hastanede daha aktif bir rol oynayarak, hastaların tedavi sürecinin daha etkili ve verimli yönetilmesine yardımcı olabilir.

AntikoagülanlarEczacılarEczacılık+6
Damla Sosyal
Bezmialem Vakıf University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kullanılan bazı tıbbi ilaçların canlı aktif çamur biyokütlesi tarafından adsorplanma özelliğinin incelenmesi

Bu çalışmada, ağrı kesici grubundan olan tıbbi ilaçlardan diklofenak, parasetamol, ibuprofen ve naproksenin kesikli sitemde canlı aktif çamur tarafından adsorpsiyonla giderim özellikleri incelenmiştir. Her bir ilacın canlı aktif çamur tarafından belirli oranlarda adsorplandığı ve adsorpsiyon işleminin büyük oranda ilk 20-40 dakika içerisinde gerçekleştiği ve tüm ilaçlar içinde, 80 dakika içerisinde dengeye ulaşıldığı tespit edilmiştir. Giderim verimi ilaç türüne bağlı olarak %40-79 arasında değişim göstermektedir. Yapılan denge deneylerinde elde edilen sonuçlar Langmuir ve Freundlich izoterm modellerine uygulanmış ve her bir ilacın aktif çamur tarafından adsorpsiyonunun Freundlich izotermine daha iyi uyum gösterdiği görülmüştür. Her bir ilacın canlı aktif çamur tarafından adsorplanma kinetikleri incelenmiş ve adsorpsiyon hızlarının yalancı ikinci dereceden hız modeline uyduğu bulunmuştur. Çalışmada ayrıca deneysel olarak elde edilen değerler adsorpsiyon katsayılarının (Kd) hesaplanmasında da kullanılarak canlı aktif çamurun ilaçları adsorplama özellikleri değerlendirilmiştir.

İlaçlar
Halil Kabak
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adana ilindeki insanların ilaç kullanım alışkanlıkları

Amaç: Akılcı olmayan ilaç kullanımı, tüm ülkelerin önemli sağlık sorunlarındandır. Ülkemizde de akılcı olmayan ilaç tüketimi alışkanlıkları ciddi bir sorun olup ilacın genel sağlık harcamaları içerisindeki payını da artırmaktadır. Çalışmamızın amacı; Adana ilindeki insanların ilaç kullanım alışkanlıklarının tanımlanması, insidansının saptanması ve veri tabanı oluşturulmasıdır.Gereç ve Yöntem: Adana ilinde planlanan örneklem büyüklüğü 1222 idi. Çalışmamız için aranacak telefon numaraları Adana ilindeki Türk Telekom santrallerinden seçilmiştir. Hazırladığımız Akılcı İlaç Kullanım Anketi görüşmeyi kabul eden 1111 kişiye telefonla uygulanmıştır.Bulgular: Görüştüğümüz kişilerin % 63,5'i kadın bulunmuştur. Kadınların yaş ortalaması 42,71 ± 14,1, erkeklerin yaş ortalaması 41,67 ± 15,8 bulunmuştur. Çalışmaya katılanların büyük çoğunluğu ilkokul mezunu kişiler, ev hanımları ve 25 yaş altı kişiler bulunmuştur. % 15,5'inin sosyal güvencesi yoktur. Katılanların % 57,2'si doktora danışmadan ilaç kullanmaktadırlar. Doktora danışmadan ilaç kullanan 635 kişiden 625 kişi (% 98,4) ağrı kesici, ateş düşürücü kullandığını söylemiştir . Katılımcıların % 8'i akraba, arkadaş, komşu tavsiyesiyle ilaç kullandıklarını belirtmişler, % 14,9'u akraba, arkadaş, komşularına ilaç tavsiye ettiklerini belirtmişlerdir. Tavsiye ile en çok kullanılan ilaç ve en çok tavsiye edilen ilaç ağrı kesiciler bulunmuştur. Katılımcıların % 30,5'i grip soğuk algınlığı durumlarında doktora sormadan antibiyotik kullandıklarını söylemişlerdir, % 47,9'u doktorun verdiği antibiyotikleri bitirmeden bıraktıklarını söylemişlerdir, % 85,8'i ilaçların son kullanma tarihlerine baktıklarını söylemişlerdir, % 28,9'u evde bulunsun düşüncesi ile ilaç yazdırdığını söylemişlerdir. Görüşülen kişilerin yarıya yakını ilaçların son kullanma tarihleri geçmişse çöpe attıklarını söylemişlerdir.Sonuç: Çalışmamıza katılan kişilerin tüm sorulara verdikleri yanıtları Akılcı İlaç Kullanım Skoruna göre puanlarını hesapladık. 100 üzerinden tüm bireylerin aldıkları ortalama puan 68,366 ± 13,5117 bulunmuştur. Bu da Adana ilindeki insanların akılcı ilaç kullanım bilgisinin yeterli olmadığını, halkın eğitimi ile bilinç düzeyinin artırılması gerektiğini düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Adana ili, Akılcı ilaç kullanımı, Telefonla anket

AdanaAnketlerMadde kullanım bozuklukları+2
Neslihan Pınar
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti-TNF ve IL-17a inhibitörüyle tedavi olan ankilozan spondilit hastalarında mikroRNA-210 ve mikroRNA-214 seviyelerinin karşılaştırılması

Bu çalışmada, Ankilozan Spondilit (AS) hastalarında serum mikroRNA-210 (miR-210) ve mikroRNA-214 (miR-214) düzeylerinin, Anti-Tümör Nekroz Faktör (Anti-TNF) ve İnterlökin-17A inhibitörü Secukinumab tedavileri ile ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya ASAS 2009 kriterine göre, en az iki yıldır AS tanısı olan, biyolojik tedavi kullanan 34 hasta (17 Anti-TNF, 17 Secukinumab) ile yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 16 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Klinik değerlendirmelerde Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFI) ve Vizüel Analog Skala (VAS) kullanılmıştır. Serumda C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimantasyon hızı (ESH), kemik metabolizmasına ait biyokimyasal parametreler [Tartrate-resistant acid phosphatase 5b (TRAP5b), Tip I kollajen C-terminal telopeptidi (CTX-I), Prokollajen I N-terminal peptidi (PINP)] ölçülmüş; tam kandan miR-210 ve miR-214 düzeyleri qPCR ile analiz edilmiştir. Sonuçlar, AS hastalarında CRP düzeylerinin anlamlı derecede yüksek (p=0.028), CTX-I (p<0.001) ve TRAP5b (p=0.003) düzeylerinin ise daha düşük olduğunu göstermiştir. Ayrıca miR-214 düzeylerinde hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.014). ROC analizinde miR-214'nin ayırt edici tanısal potansiyel taşıdığı belirlenmiştir (AUC>0.7). Tedavi grupları karşılaştırıldığında Anti-TNF grubunda CRP daha yüksek, Secukinumab grubunda CTX-I ve TRAP5b daha düşük bulunmuştur. Korelasyon analizlerinde, Anti-TNF grubunda BASDAI ile CRP arasında pozitif ilişki, Secukinumab grubunda ise BASDAI'nin BASFI ve VAS ile daha güçlü ilişkileri saptanmıştır. Sonuç olarak, AS inflamasyon ve kemik metabolizması değişiklikleri ile karakterize olup, biyolojik tedaviler bu süreçler üzerinde farklı etkiler göstermektedir. Secukinumab'ın kemik metabolizmasına belirgin etkisi ve miR-214'nin tanısal potansiyeli, hastalık yönetiminde yeni yaklaşımlar için umut vaat etmektedir.

AnkilozKemik defektleriİlaçlar
Babor Qaderı
Gaziantep University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Dentin hassasiyeti tedavisinde taşıyıcı esaslı sistemlerin geliştirilmesi

Çalışmamızda, Sodyum Florür (NaF), Clinpro white varnish ve farklı taşıyıcı sistemlerle (Kitosan, Karbomer ve HPMC) kombine edilen NaF' ün tek başlarına ve Nd:YAG (1.5 W,10 Hz, 60 sn) lazerle kombinasyonlarının açık dentin tübüllerine olan etkisi ve penetrasyon derinlikleri in vitro olarak değerlendirildi. Bu amaçla ağız ortamına açılmamış ve yeni çekilmiş gömülü insan 3. molar dişleri kullanıldı. Dişlerin kök yüzeylerinden elde edilen dentin kesitleri 22 gruba ayrılarak (n=15) uygulanan hassasiyet giderici ajanların etkileri elektron taramalı mikroskop (SEM) ve konfokal taramalı floresans mikroskobu (CLSM) kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda elde edilen SEM görüntülerinin değerlendirilmesinde Kruskall Wallis ve Dunn çoklu karşılaştırma testi, jellerin penetrasyon derinlikleri tek yönlü ANOVA ve LDS testleri kullanılarak değerlendirildi. Sonuç olarak kullanılan tüm deneysel ürünlerin kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde dentin yüzeyinde tıkayıcı bir katman oluşturduğu ve dentin tübüllerinin çaplarını daralttığı gözlendi (P<0.05). NaF'ün Kitosan ile kombinasyonu dentin tübül tıkanması açısından en iyi sonucu göstermiştir. Ayrıca kontrol grubu ile kıyaslandığında açık dentin tübül sayısı da azalmıştır. Lazer uygulaması penetrasyon derinliğini istatistiksel olarak etkilemezken, Clinpro white varnish'in tübül tıkamasını arttırmıştır. Penetrasyon derinliği en fazla Clinpro white varnish uygulanan grupta tespit edildi (P<0.05). Kullanılan taşıyıcı sistemler, NaF'ün dentin yüzeyinde kalma süresini uzatması ve dentinin geçirgenliği azaltması nedeniyle dentin hassasiyeti tedavisi açısından umut verici sonuçlar vermiştir.

DentinDentin duyarlığıDişler+4
Samet Tosun
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Beslenme intoleransı olan prematüre bebeklerde domperidon ve eritromisinin etkinliğin değerlendirilmesi

Beslenme İntoleransı Olan Prematüre Bebeklerde Domperidon ve Eritromisinin Etkinliğin Değerlendirilmesi Amaç: Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan, beslenme intoleransı olan prematüre bebeklerde eritromisin ve domperidon?nun tam enteral beslenmeye geçiş hızına etkisini değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2011 - Mart-2013 tarihleri arasında yenidoğan yoğun bakımda yatarak tedavi gören ?34 gestasyonel hafta 6 gün ve ?1999 gram altındaki beslenme intoleransı olan preterm bebekleri kapsamaktadır. Hastalar retrospektif olarak üç ayrı gruba ayrılmıştır; 1.grup eritromisin, 2. grup domperidon, 3.grup prokinetik ajan kullanılmayan ve beslenme intoleransına yönelik herhangi bir başka tedavi yönteminin uygulanmadığı hastalardan oluşmaktadır. Tüm gruplar ayrıca kendi içinde üç alt grupa (?999 gram altı ve ?1000 gram üzeri, ?1499 gram altı ve ?1500 gram üzeri, ?31 gestasyonel hafta 6 gün altı ve ?32 gestasyonel hafta üzeri ) ayrılmıştır. Tüm hastalar ilk 5 gün içinde beslenemeyen ve gastrik rezidünün yanı sıra; abdominal distansiyon, kusma, apne, bradikari ve saturasyon düşüklüğü bulgularından en az birinin eşlik ettiği vakalardan oluşmaktadır. 1.grup eritromisin 4 x10 mg/kg 2 gün ve 4 x 4 mg/kg 5 gün (max. 7 gün), 2. grup domperidon 3 x 0.3 mg/kg (max. 7gün) almıştı. Bulgular: Bu çalışmada retrospektif olarak beslenme intoleransı olan 73 preterm yenidoğan değerlendirilmiştir. Eritromisin grubu 30, domperidon grubu 21 ve kontrol grubu 22 hastadan oluşmaktadır. Tam beslenmeye geçiş başarısı ve zamanı için üç grup arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (P>0,05). Her grupta subgruplar tam enteral beslenmeye geçiş başarısı için karşılatırıldığında, üç grup için de istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (P>0,05). Üç grubun tüm subgruplarının tam beslenmeye geçiş başarısı için karşılaştırılmasında, hiçbir subgrupta gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (P>0,05). Umbilikal arter kateterinin kalma süresi için tam beslenmeye geçen ve geçemeyen vakalar karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (P>0,05). Umbilikal ven kateterinin kalma süresi için tam beslenmeye geçen ve geçemeyen vakalar karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (P>0,05). Toplam 38 vakada beslenmeyi takip eden 1. ve 2. saatin sonunda mide içerik hacimleri ölçülerek mide boşalma hızları değerlendirilmiştir. Üç grup arasında istatistiksel anlamlı fark gösterilememiştir (P>0,05). Sonuç: Prematüre bebeklerde beslenme intoleransı tedavisinde, eritromisin ve domperidon prokinetik etkinlikleri nedeniyle araştırılmaktadır. Bizim çalışmamızda, her iki ilaç kontrol grubu ve birbiriyle karşılaştırılmıştır. Üç grup arasında tam enteral beslenmeye geçiş hızı ve başarısı için yapılan karşılaştırmada istatistiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır. Her iki ilaca ait yan etki izlenmemiştir. Bu sonuçlar ışığında eritromisin ve domperidonun prematüre bebeklerde kullanılmasının güvenli olduğu ancak çok düşük doğum ağırlıklı prematür bebeklerde beslenme intoleransı tedavisinde rutin kullanımına yönelik öneri yapılabilmesi için daha fazla randomize kontrollü çalışma yapılmasının gerekli olduğu kanaatine vardık. Ultrason ile mide içerik hacimleri ölçülen hastalarda beslenme sonrası 1. ve 2. saatte ölçülen mide içeriği hacimlerini benzerdi. Mide boşalma hızının değerlendirilmesinde bu metodun rutin kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi için daha fazla randomize kontrollü çalışma yapılmasının gerekli olduğunu düşündük. Anahtar Kelimeler: Beslenme intoleransı, Enteral beslenme, Gastrointestinal motilite Prematüre, Prokinetik ilaçlar

Bebek-prematürBeslenmeBeslenme incelemeleri+5
Hüseyin Selim Asker
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste yazılan reçetelerin analizi–retrospektif 2 yıllık çalışma

Amaç: Bu çalışmanın amacı; acil servise başvuran hastalara reçete edilen ilaçların analizini yapmaktır. Gereç Ve Yöntem: 01.06.2013-01.06.2015 tarihleri arasındaki iki yıllık süre içinde Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisine başvuran ve reçete yazılan hastaların yaş, cinsiyet, ICD tanı kodları, geliş zamanları ve yazılan ilaçlar incelendi. İstatistiksel analiz için SPSS 22.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: 01.06.2013-01.06.2015 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisine başvuran hasta sayısı 358.437'dir. Bunun 189.437'si erkek, 169.336'sı kadın hastadır. Bunlardan 40.875 hasta herhangi bir servise yatış verilmiştir. 1010 hasta eks olmuştur. 39.867 hasta ise ya başka kuruma sevk edilmiş ya da reçete yazılmadan taburcu olmuştur. 276.685 hastaya reçete yazılmıştır. Reçete yazılan 140.573 hasta (%50,8) erkek, 136.112 hasta ise (%49,2) kadındır. Yaş sınıflamasına baktığımızda en çok başvuru 16-35 yaş aralığında olup 151.994 (%54,9) hastadır. ICD-10 tanı kodlama sistemine göre en çok başvurunun J tanı koduyla solunum sistemi hastalıkları olduğu görülmüştür. En çok başvuru yapılan günlere bakıldığında hafta sonu ve hafta içi günler arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. Cuma, Cumartesi, Pazar günleri kadın hasta başvurularının daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Saatlere göre başvuru sıklığı incelendiğinde en çok başvurunun 20.00-21.00 saatleri arasında, en az başvurunun ise 03.00-06.00 saatleri arasında olduğu görülmektedir. Yazılan ilaçlar incelendiğinde toplam 310.404 kutu ilaç yazıldığı ve bunun 97.682 (%31,6) kutusunun antibiyotik olduğu tespit edilmiştir. Antibiyotikleri 84.667 (%27,6) kutu ile ağrı kesici ilaçlar takip etmektedir. Sonuç: Acil servisler her türlü hastanın 24 saat direk başvurabildiği sağlık tesisleridir. Sevk zincirinin olmadığı ülkemizde birçok hasta acil olmayan sağlık problemlerini de acil servislerde çözmeyi tercih etmektedir. Bu nedenle acil servisten en çok reçete edilen ilaçlar antibiyotik ve analjezik grubu ilaçlar olmuştur. En çok başvurunun diğer sağlık tesislerinin kapalı olduğu mesai saatleri dışında olması da bunun en önemli göstergesidir. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Akıllı İlaç Kullanımı , Reçete Yazımı ,Triaj, ICD10

Acil servis-hastaneAcil tıpRetrospektif çalışmalar+3
Cem Şen
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geriatri kliniğinde yatan hastalarda akılcı ilaç kullanımı ve akılcı ilaç kullanımı ile yaşam kalitesi-düşme riski arasındaki ilişkinin saptanması

Giriş ve amaç: Yaşlanma ile organ fonksiyonları azalırken beraberinde kronik hastalık sayısında artış olmaktadır. Yapılan çalışmalar yaşlanma ile beraber reçete edilen ilaç sayısının da arttığını göstermektedir . Çoklu ilaç kullanımı; ilaçların yan etkilerinde, ilaçlar arası etkileşim riskinde, tedavi maliyetinde, hospitalizasyon gereksiniminde, medikal tedaviye uyumsuzluk oranlarında ve buna bağlı gelişen problemlerde artışa neden olmaktadır. Bu çalışmada Geriatri Servisinde yatmakta olan hastalarda uygunsuz ilaç kullanım oranları ve uygunsuz ilaç kullanımı ile yaşam kalitesi-düşme riski arasındaki ilişkinin irdelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Gaziantep Tıp Fakültesi Geriatri Servisinde yatan 65 yaş ve üzeri 342 hastayı dahil ettik. Katılımcılara START/STOPP kriterleri ile SF-36 yaşam kalitesi ölçeği ve Hendrich II düşme riski ölçeğini uyguladık. Bununla beraber hastaların yaş, cinsiyet, kronik hastalık sayısı,son bir sene içerisinde hastaneye yatış sayısı ve kullandığı ilaç sayısına baktık. Bulgular: Katılımcıların medyan yaşı 72.0+ 6.4, cinsiyet dağılımı ise kadın olanların oranı %55.0, erkek olanların oranı %45.0 idi. STOPP kriterlerine göre en az bir adet uygunsuz ilaç kullanan hasta sayısını 88(%25.7) olarak saptadık. START kriterlerine göre hastalarda gözardı edilen en az bir adet ilaç kullanım sayısı 225(%65.8) olarak saptandı. Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışmada 65 yaş ve üstü hastaların büyük çoğunluğuna kronik hastalıkların eşlik ettiği ve bunun hastalarda polifarmasi sıklığını arttırdığı görülmüştür. Polifarmasi ilaca bağlı istenmeyen etkiler ve ilaç kullanımı ile ilgili uygunsuzlukların görülme sıklığının artmasına neden olmuştur. Uygunsuz ilaç kullanımının önlenmesi ile hastaların yaşam kalitesinin yükseleceğini, düşme riski oranlarının ve hospitalizasyon sayılarının azalabileceğini düşünmekteyiz.

Düşme kazalarıGeriatriRisk faktörleri+6
Ali Kalem
Gaziantep University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Çukurova bölgesindeki klinik örneklerde tüberküloz dışı mikobakteri (TDM) tür dağılımı ve antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi

Dünyada tüberküloz dışı mikobakteriler (TDM), özellikle immün sistemi zayıflamış kişilerde çevreden doğrudan bulaş yolu ile veya kolonizasyon sonucu ciddi enfeksiyonlara sebep olan mikroorganizmalardır. TDM'ler Mycobacterium tuberculosis kompleksinden ayrımındaki zorluklar sebebi ile yanlış tanı ve tedavilere yol açmaktadırlar. Son yıllarda AIDS gibi immun sistemi zayıflatan hastalıkların insidansındaki artış ile TDM enfeksiyonlarının önemini giderek artırmaktadır. Yapılan çalışmalarda şimdiye kadar tanımlanmış olan 140'dan fazla TDM türünden en az 25'i hastalık etkeni olduğu, geri kalanının çevresel olduğu ve nadiren klinik örneklerden izole edildiği bildirilmiştir. Bu mikroorganizmaların üretilmesi ve fenotipik açıdan tür ayrımının yapılması oldukça zor ve zaman alıcıdır. Bu sebeple, günümüzde TDM'lerin tür ayrımında revers hibridizasyon, PCR-RFLP, DNA dizi analizi gibi moleküler yöntemler önem kazanmışlardır. Ancak, mikobakteri türleri arasında genetik yapıdaki büyük benzerlik, her geçen gün yeni bir türün keşfedilmesi ve tür içinde alt türlerin tanımlanması gibi sebepler moleküler tanıyı da büyük oranda sınırlandırmaktadır. Son çalışmalar atipik mikobakterilerin iyi korunmuş olan Hsp65, 16S rRNA ve 16S–23S rRNA gen bölgelerinin dizi analizinin tür tanımlanmasında fenotipik testlerden daha duyarlı olduğunu göstermiştir. Bütün mikobakterilerde mevcut olan hsp65 geni 16S rRNA'ya göre daha değişken yapıya sahip olduğu için genetik olarak yakın olan türlerin tanımlanmasında daha kullanışlıdır. Bu çalışmanın amacı Çukurova bölgesindeki TDM tür dağılımı ve antibiyotik duyarlılıkları belirlemek, ayrıca, kullanılan yöntemlerin avantaj ve dezavantajları da irdelemektir. Bu araştırmada Kasım 2012 – Eylül 2014 tarihlerinde Adana ve çevre illerde pulmoner tüberküloz klinik tanısı almış ve/veya şüpheli temas öyküsü olan kişilerden alınan ve M. tuberculosis tanısı için değerlendirilmek üzere ÇÜ THAUM ve Bölge Tüberküloz Laboratuvarına gönderilen 21918 klinik örnekten izole edilen 96 TDM suşu spesifik hsp65 gen bölgesini hedef alan DNA dizi analizi yöntemi ile tür düzeyinde tanımlandı. Klinik izolatların antibiyotik duyarlılıkları Löwenstein Jensen - Agar Proporsiyon Duyarlılık (LJ-APD) testi ile araştırılıldı. Bölgemizde en sık izole edilen TDM türünün % 24,7 ile M. abscessus (23/93) olduğu, TDM suşlarında en çok antimikrobiyal direncin % 17,2 ile Doxycycline ve Moxifloxacin'e (her ikisinde de 16/93) karşı geliştiği görülmüşken, en az direnç oranı Clarithromycin için % 5,4 (5/93) olarak bulundu. Sonuç olarak, incelenen bol miktarda örnek sayısı da göz önüne alındığında, Çukurova bölgesindeki TDM tür dağılımı ve antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesinin yanında, bölgede bilinen türlerin toplum içerisindeki hareketleri de izlenmiş oldu.

AgarDNADNA analizi+6
Farhad Kohansal
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Pulmonar tüberkülozlu hastaların balgam örneklerinden izole edilen mycobacterium tuberculosis suşlarında rifampisin direncinin moleküler mekanizmalarının araştırılması

Pulmonar Tüberkülozlu Hastaların Balgam Örneklerinden İzole Edilen MycobacteriumtuberculosisSuşlarındaRifampisin Direncinin Moleküler Mekanizmalarının Araştırılması Rifampin (RIF) direnci tüberküloz tedavi ve kontrolü için ciddi ve önemli bir tehdit oluşturmaktadır. İlaca dirençli tüberkülozun kontrolü, dirençli vakaların doğru tedavisine ve hızlı tanısına bağlıdır. Farklı bölgelerden izole edilen RIF dirençli M. tuberculosissuşlarınınmoleküler tanı metodları ile genetik karakterizasyonu; Çoklu ilaç Dirençli (ÇİD) ve Yaygın ilaç Dirençli (YİD)M. tuberculosisepidemiyolojisi hakkında faydalı bilgiler sağlayabilir. Bu araştırmanın amacı, Çukurova Bölgesi'nde izole edilenrifampisine dirençli Mycobacteriumtuberculosiskökenlerinin moleküler epidemiyolojisini incelemektir. Otomatize DNA dizi analizi yöntemi ile 50 kökenin rpoBgeninin 481-589. Kodonlarında yer alan 327 baz çifti dizisi mutasyon yönünden değerlendirilmiştir. Kökenlerin %98'inde mutasyon tespit edilirken, bir kökende (%2)mutasyon bulunmamıştır. En sık (%51,02) Ser531Leu mutasyonu izlenmiştir. Araştırmada toplam olarak 12 kodonu ilgilendiren 15 farklı mutasyon tespit edilmiştir. En sık 531 (%65,30), 516 (%10,20) ve 526. (%6,12)kodonlarda mutasyona rastlanmıştır. Sonuç olarak, araştırmadan elde edilen verilerin bölgemizde izole edilen ilaca dirençliM. tuberculosiskökenlerinin moleküler epidemiyolojisinin belirlenmesine yardımcı olacağı düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: İlaç direnci, Mycobacteriumtuberculosis,rpoB geni, sekans analizi.

BalgamGenlerMycobacterium tuberculosis+5
Adnan Atılgan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastaların kontrol ve tedavi uyumunun değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma 2006-2013 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Servisinde bipolar bozukluk tanısıyla yatırılarak izlenen hastaların taburculuk sonrası önerilen ilaç tedavisine uyumunu etkileyen değişkenlerin ortaya konulmasını hedeflemektedir. Yöntem ve Gereç: 2006-2013 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Servisinde bipolar bozukluk tanısıyla yatan 107 hastanın geriye dönük olarak klinik kayıtları incelendi. Bu hastaların 85'i ötimik hale gelince morisky uyum ölçeği doldurulmak üzere tekrar çağrıldı. Bulgular: 2. Eksen tanısı varlığı istatiksel olarak anlamlı olmasa da tedaviye uyumu olumsuz yönde etkilemektedir. Alkol ve madde kullanımının eşlik ettiği az sayıda hastada ise % 62.5 oranında düşük uyum düzeyi tespit edilmiş olup tedaviye uyumu olumsuz yönde etkilediği görülmektedir. Sosyal desteği olanların ve medeni durumu evli olan hastaların tedaviye uyumunun istatistiksel olarak daha anlamlı olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Çalışmaya göre hastaların sosyal destek azlığı ve medeni durumunun bekar olması uyumu en çok etkileyen faktörler olmakla birlikte, hastanın eğitim durumu, önerilen ilaç rejiminin karmaşıklığı, hastalık tanısı aldığı günden bu yana geçen süre gibi çeşitli kişisel faktörler uyum üzerinde belirleyici olabilmektedir.

Bipolar bozuklukRetrospektif çalışmalarTedavi+3
Mahmut Onur Karaytuğ
Çukurova University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

İlaç uygulanan domuzların postmortem organ ve kemiklerinde ilaç dağılımının belirlenmesi

Adli toksikolojik analizler, ölümün nedenini ve mekanizmasını belirlemede kullanılan en önemli araçlardan bir tanesidir. Zehirlenmelere bağlı ölüm olgularında geleneksel olarak kan ve idrar gibi vücut sıvıları incelenmektedir. Fakat ölümden belirli bir süre geçtikten sonra otoliz/putrefikasyon nedeniyle çürüyen ve iskeletleşmiş cesetlerde, bu örnekler analiz için uygun değildir. Böyle durumlarda, yapısal bütünlüğünü korumuş olmak kaydıyla, visseral doku ve kemik örnekleri, toksik madde ve ilaç zehirlenmesi olgularının toksikolojik analizinde alternatif birer örnek olarak kullanılabilir. Bu çalışmada, farklı sınıflardan oluşturulan ilaç gruplarının domuzlara uygulanarak, domuzlardan çürümüş-kokuşmuş halde örneklendirilen visseral dokularda ve gömülü halde örneklendirilen kemiklerde miktarsal tayin yapılması ve çürüme ve gömülmenin, elde edilen organ ve kemiklerde biriken ilaç düzeyi üzerindeki etkisinin saptanması amaçlanmıştır. Biri kontrol olmak üzere (n=4+1) her bir domuza farklı sınıflardan oluşturulan ilaç grupları; katılar gastrointestinal ve sıvılar intravenöz yolla olmak üzere toksik dozda uygulandı. Domuzlar, propofol verilerek sakrifiye edildi ve hemen taze periferal kan, organ ve kemik örnekleri alındı. Çürümenin 24., 48., 72. ve 96. saatlerinde organ örnekleri alındıktan sonra toprak altınagömülen cesetten, gömülmenin onuncu ayına kadar belirli aralıklarla feth-i kabir işlemi yapılarak kemik örnekleri alındı. Örnekler, uygun yöntemlerle analize hazır hale getirildikten sonra LC-MS/MS cihazı ile analiz edildi. Elde edilen bulgular gösterdi ki, postmortem redistribüsyon gibi henüz tam olarak açıklanamayan ve toprak altında cesedin maruz kaldığı bilinmeyen mekanizmalar nedeniyle dekompoze ve gömülü cesetlerden farklı zaman aralıklarında toplanan organ ve kemik dokularındaki ilaç düzeyleri değişkenlik arz etmektedir ve kanın uygun olmadığı koşullarda toplanan bu örnekler kandaki ilaç konsantrasyonlarını öngörmek için kullanışlı değildir.

Adli tıpDomuzKemik ve kemikler+5
İsmail Ethem Gören
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00

Related subjects