North Atlantic Treaty Organisation
100 theses under this subject heading
Kolektif savunma örgütlerinin sosyal ağ analizi: NATO örneği
Bu çalışma, sosyal ağ analizinin kolektif savunma örgütleri bağlamında sunduğu açıklayıcı gücü NATO örneği üzerinden inceleyerek güvenlik ağlarının yapısal işleyişini, ittifak dinamiklerini ve savunma yük paylaşımını anlamaya yönelik yenilikçi bir yöntemsel yaklaşım önermektedir. Bu kapsamda, sosyal ağ analizinin kolektif güvenlik örgütlerinin karar alma süreçlerini, üyelik politikalarını, savunma harcamalarının dağılımını ve aktörlerin stratejik rollerini anlamada nasıl etkili olduğunu değerlendirilmektedir. Araştırmada nicel yöntem benimsenmiştir. NATO üyesi ülkelerin coğrafi konumlarına dayalı olarak oluşturulan güvenlik ağı; derece merkeziliği, kenar arasındalığı ve kümelenme gibi ölçütlerle analiz edilmiştir. Bu ağ, ülkelerin savunma harcamaları ile ağırlıklandırılarak ağırlıklı kümelenme ve prestij gibi ölçütlerle akış temelli çözümlemeler yapılmıştır. Bulgular, sosyal ağ analizine dayalı yaklaşımların kolektif güvenlik örgütlerinin yapısal ve işlevsel dinamiklerini anlamada bütünleyici bir çerçeve sunduğunu göstermektedir. Aktörlerin konumlarının güvenlik üretimi ve yük paylaşımı üzerindeki etkisi görünür kılınmıştır. Genişleme süreçlerinin mevcut ağ yapısında yarattığı dönüşümler ve bazı aktörlerin stratejik rollerindeki değişiklikler sistematik biçimde ortaya konmuştur. Ancak, derece merkeziliği ile maddi katkılar arasında doğrudan bir ilişki kurulamaması, ağ analizinin örgütsel davranışı açıklamada bazı sınırlılıkları olduğunu da göstermektedir. Elde edilen sonuçlar, sosyal ağ analizinin yalnızca yapısal ilişkileri değil, aynı zamanda stratejik yönelimleri de anlamada güçlü bir araç olabileceğini ortaya koymuştur. Sonuç olarak, bu tez çalışması sosyal ağ analizinin, kolektif savunma örgütlerinin kurumsal işleyişi, karar alma süreçleri ve güvenlik politikalarının dağılımı konusunda yenilikçi ve işlevsel bir analitik çerçeve sunduğunu ortaya koymuştur. Bu bağlamda, sosyal ağ verilerine dayalı analizlerin gerek politik karar vericiler gerekse akademik araştırmacılar için savunma stratejilerinin daha iyi anlaşılmasına, ittifak dinamiklerinin çözülmesine ve üyelik politikalarının değerlendirilmesine katkı sağlayacağı sonucuna ulaşılmıştır.
Kütahya basınında Türkiye'nin NATO'ya giriş süreci(1948-1952)
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra emperyalist bir politika izleyen komünist Sovyetler Birliği, Türkiye'yi tehdit etmeye başlamıştır. Aynı zamanda Avrupa'yı da tehdit eden bu süper güç karşısında Batılı ülkeler ortak savunma amacıyla ittifak arayışlarına girmiş, ABD'nin de destek ve çabaları sonucu, Kuzey Atlantik Paktı (NATO) oluşturulmuştur. İki kutuplu bir dünyanın oluşmaya başladığı bu dönemde NATO İttifakı, komünist Sovyet yayılmacılığını dengeleyebilecek yegane oluşum olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, iktisadi ve askeri bakımdan zor günler geçirmekte olan Türkiye, NATO ittifakına dahil olmayı en önemli dış politika hedeflerinden biri haline getirmiştir. Nihayet Kore Savaşı ile birlikte Batılı ülkelerin güvenlik çıkarlarının ortaya çıkardığı uluslararası konjonktürde resmen NATO'ya üye olan Türkiye, Sovyet tehdidi karşısında kendini garanti altına almayı başarmıştır. Bu çalışmada; Türkiye'nin NATO'ya giriş süreci Kütahya basını açısından ele alınmıştır. Kütahya basınının bu konuyu nasıl yorumladığı, Kütahya halkının olaylardan nasıl haberdar edildiği, özellikle Kore Savaşı özelinde bu konunun yerel halka nasıl aktarıldığı işlenmiştir. Bu dönemde, Kütahya halkının çoğunluğunun radyo ve yerel gazetelerden başka iletişim imkanının olmadığı düşünüldüğünde, yerel olarak konunun Kütahya basını tarafından halka nasıl sunulduğu önem kazanmaktadır. Yeni bir demokrasi olan Türkiye'nin bu konudaki politikalarının, Kütahya halkı özelinde, Anadolu'daki illerde yerel halka nasıl aktarıldığı ve uluslararası bir konunun yerel basına nasıl intisap ettiği gözler önüne serilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kütahya Basını, Nato, Türkiye, Sovyet Tehdidi, Komünist Yayılmacılık, Kore Savaşı.
Savunma harcamaların sosyal refah harcamaları üzerindeki etkisi: Soğuk Savaş sonrası dönemde NATO üyesi devletleriyle karşılaştırmalı Türkiye analizi
Soğuk Savaş dönemi sona ermesine rağmen savunma hizmetleri hala önemini korumakta ve bu alanda yapılan harcamalar sürekli artmaktadır. Bu durum, ülkelerin kısıtlı bütçeleri üzerinde ciddi bir yük oluşturmaktadır. Bu da kıt kaynakların ne kadarının savunmaya tahsis edilmesi gerektiği sorusunu beraberinde getirmektedir. Zira savunma harcamalarının neden olduğu "fırsat maliyeti" karşısında optimal bir savunma harcaması düzeyinin belirlenmesini gerekli kılmaktadır. Diğer bir ifade ile savunma hizmetlerine daha fazla kaynak tahsis etmek ancak sosyal refah hizmetlerinden (eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik) vazgeçmeyi gerektirmektedir. Bu çalışmada, savunma harcamaları ile sosyal refah harcamaları (eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik) arasındaki trade-off ilişkisi ve bu ilişkinin yönünün tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda 2000-2019 dönemi baz alınarak NATO üyesi 27 ülke analize dâhil edilmiştir. Analiz dinamik panel veri modellerinden olan Sistem Genelleştirilmiş Momentler Metodu (Sistem-GMM) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu metot kapsamında ise üç farklı model kurulmuştur. NATO üyesi 27 ülkenin savunma harcamaları ile kamu eğitim harcamaları arasındaki ilişkiyi inceleyen Model-1'de her iki değişken arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki tespit edilmiştir. Savunma harcamaları ile kamu sağlık harcamaları arasındaki ilişkiyi test eden Model-2'de ise söz konusu değişkenler arasında anlamlı ve pozitif bir ilişkinin olduğu saptanmıştır. Ancak savunma harcamaları ile toplam sosyal refah harcamaları arasındaki ilişkinin analiz edildiği Model-3'te de her iki değişken arasında anlamlı ve negatif bir ilişki tespit edilmiştir.
I. ve II. Körfez Savaşları dönemi Türkiye- ABD ilişkileri
İngilizler tarafından isimlendirilmiş olan Ortadoğu bölgesi özellikle sanayi devriminin gerçekleşmesiyle ve petrol yatakları bakımından zengin olması aynı zamanda kültürel ve tarihi açıdan manevi anlamda önem taşıması sebebiyle uluslararası alanda ele geçirilmesi veya üzerinde söz sahibi olunması gereken bir bölge olarak günümüze kadar önemini korumuştur.Soğuk Savaş sonrasında yaşanan iki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş ve yumuşama döneminin ardından tek süper güç olarak karşımıza çıkan ABD, Ortadoğu üzerindeki amaçlarını gerçekleştirmek amacıyla bölgede dengeleri kendi lehine çevirecek politikalar izlemeye başlamıştır. Türkiye de yakın coğrafik özellikleri neticesinde olayların dışında kalamamıştır. Ayrıca Türkiye özellikle 1991 yılında yaşanan Körfez Krizi ile o yıllara kadar izlemiş olduğu aktif tarafsızlık politikasını terk ederek ABD yanlısı politika benimseyerek olayların içinde bulunmuştur.1991 yılında ABD müttefiki ülke pozisyonunda yer alan Türkiye, Kuzey Irak ve PKK konusunda politikalarının çatışması sebebiyle politikalarında birtakım değişiklik yapmaya başlamıştır. 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin meşruiyeti oldukça tartışılan bir durum yaratmıştır. Bu anlamda Türkiye, güçlü bir Kürt Devleti'nin kurulma tehdidiyle karşı karşıya bulunduğundan ve işgali meşru olarak nitelendiremediğinden askeri anlamda ABD'nin taleplerini gerçekleştirmemiştir. Ancak, daha sonraki dönemlerde almış olduğu kararlarla kendi güvenliğini ön planda tutarak ABD'nin bazı isteklerinin yerine getirilmesi konusunda kararlar almıştır.Ortadoğu'da yaşanan ve özellikle ABD ve Irak'ın savaşı olarak nitelendirilebilecek olan I. ve II. Körfez Savaşı dönemlerinde ABD ve Türkiye arasında yaşanan gelişmeler ile Türkiye'nin bu iki savaşta izlemiş olduğu politikalar paralel değil de değişken nitelik taşımıştır.Anahtar Kelimeler: Ortadoğu, Amerika Birleşik Devletleri, Irak, I. Körfez Savaşı, II. Körfez Savaşı, Türkiye
Transatlantik güvenlik mimarisi bağlamında Türkiye'nin karar alma mekanizmalarının analizi; 1 Mart Tezkeresi örneği
İkinci Dünya Savaşı sonrasında iki zıt ideolojiye sahip olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasındaki mücadele sonucu başlayan Soğuk Savaş, iki büyük savunma örgütünün doğuşuna sahne olmuştur. SSCB öncülüğünde 1955 yılında kurulan Varşova Paktı'nın aksine, ABD öncülüğünde 1949 yılında kurulan NATO Soğuk Savaş'tan galip çıkarak, varlığını Soğuk Savaş sonrasında da sürdürmeye devam etmiştir. Birçok Batı Avrupalı devletin ve Türkiye'nin de içinde yer aldığı NATO, Soğuk Savaş sonrası dönemde yeni tehdit algılamaları çerçevesinde yeni roller edinerek, savunma örgütünden güvenlik örgütüne dönüşmüştür.Soğuk Savaş'ın ardından ABD'ye bağımlılığı azalan ve ekonomik gücünü, dış politika ve güvenlik alanıyla bütünleştirip, uluslararası sistemde daha etkin olmayı hedefleyen AB üyeleri, Soğuk Savaş döneminde NATO'nun Avrupa ayağının güçlendirilmesi amacıyla kurulan Batı Avrupa Birliği'ni AGSP'ye dönüştürmüş, böylelikle Avrupa'da ayrı bir güvenlik yapılanmasına gidilmiştir.Bu yapılanma NATO'nun kurucusu ve lideri olan ABD'yi endişeye sevk etmiştir. Özellikle 11 Eylül 2001'de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon'a yapılan saldırıların ardından ulusal güvenlik stratejisini değiştiren ABD'nin, NATO'yu kendi çıkarları doğrultusunda kullanma girişimi, AB üyesi bazı devletlerin tepkisiyle karşılanmış ve Irak Savaşı'yla NATO içerisindeki çatlak derinleşmeye başlamıştır.Irak Savaş'ında Türkiye, savaşa karşı AB'nin öncü güçleri Fransa ve Almanya yanında yer almıştır. Bu tezde, ABD dış politikasını dönüşüme zorlayan transatlantik çatlağın, 1 Mart Tezkeresi özelinde Türk dış politikası karar alma sürecine etkisi ortaya konulacaktır.Bu tezin yazımında entelektüel birikimiyle yol gösteren değerli danışmanım Doç. Dr. Hüsamettin İnaç'a, tez yazım sürecinde desteğini esirgemeyen arkadaşım Serdar Ülbayi'ye ve yaşamım boyunca, sevgi ve fedakârlıkla birlikte emek veren babam Yusuf Güngör'e ve annem Saniye Güngör'e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.Anahtar Kelimeler: Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikaları, Karar alma, NATO, Soğuk savaş, Tezkere.
İşletmelerin ağ-bilgi sistemlerinde bilgi güvenliğinin yönetimi ve bir uygulama
ÖZET Bilişim çağına ve bilgi toplumuna geçiş süreci ile birlikte "değişimin değişmezliği" temel ilkesi paralelinde organizasyonlar faaliyetlerini sayısal ortama taşımışlardır. Bu gelişim sürecinin kaçınılmaz bir etkisi olarak tüm kurum ve kuruluşlar için bilgisayar ağı yapılanmasıyla birlikte intranet veya internet ortamlarında bilgi paylaşımı zorunlu hale gelmiştir. Elbetteki bu zaruret, bilgiye erişim, bilgiyi işleme, çabuk karar alabilme ve çabuk sonuca varabilme konularında her seviyedeki kurum ve kuruluşlara yüksek fayda sağlamakla birlikte, bilgi güvenliği ihlallerini ve bu konuda alınması gereken önlemleri ve organizasyon yapılanmalarında bir güvenlik yönetimini de gündeme getirmiştir. Yapılan tez çalışmasında bilgi güvenliği yönetiminin esasları, önemi ve hangi konuları kapsaması gerektiği üzerinde durularak, kapsamlı bir bilgi güvenliği yönetim yapısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bölüm 1, ağ sistemleri, ağ sistemlerinin güvenliği, işletmelerin karşılaşacakları tehditler ve alınacak önlemler üzerine yoğunlaşmıştır. Bu bölümde bilgi güvenliğinin teknik kısmı öne çıkmaktadır. Bölüm IIde ise ağ bilgi güvenliği, yönetimsel açıdan incelenmiş ve bilgi güvenliği yönetim modellerini kapsayan konular açıklanmaya çalışılmıştır. İşletmelerin ağ yapılarındaki bilgi güvenliğinin yönetiminin uygulaması, bilgi ağ yapılanmasında önemli bir birikime ve altyapıya sahip olan NATO sistemleri üzerinde yapılmıştır. Uygulama esnasında konu ile ilgili uluslararası standartlar esas alınmıştır.
Uluslararası ilişkilerde Soğuk Savaş sonrası güvenlik çalışmaları ve Türk akademisindeki NATO algısı
İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra devletler, savaşın yıkıcı etkisinden çıkmaya çalışırken, uluslararası sistemdeki değişimlerle birlikte dünya kendini çift kutuplu sistem içerisinde bulmuştur. Savaş sonrası dönemde Sovyet tehdidinin artmaya başlaması nedeniyle, ABD ve Avrupalı güçler ortak bir savunma örgütünün gerekliliğini vurgulayarak Kuzey Atlantik Paktı Örgütü (NATO) temellerini atmışlardır. Günümüzde de varlığını sürdüren NATO'nun özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemden itibaren misyonu ve sorumlulukları sorgulanmaya başlanmıştır. Bu araştırmanın temel amacı, Türkiye'nin de üyesi oldugu ortak güvenlik ve savunma örgütü olan NATO'nun, Uluslararası İlişkiler teorilerı çerçevesinde Türk akademisyenler tarafından Soğuk Savaş sonrası dönemde nasıl algılandığını araştırmak ve bulguları ortaya çıkarmak olmuştur. Çalışmanın sonucunda, Türk akademisinde (Neo)realizm başta olmak üzere, (Neo)liberalizmin ağırlığı göze çarpmıştır. Diğer bir ifadeyle, Türk akademisyenlerin NATO ile ilgili çalışmalarında geleneksel teorileri eleştirel yaklaşımlara nazaran daha çok kullanılmıştır. Bu çerçevede Türkiye'de güvenlik ve NATO çalışmalarında yeni güvenlik çalışmaları bağlamında eleştirel yaklaşımların eksikliği göza çarpmaktadır. Bu durum disiplinin teorik çoğulculuğu ve konuların özgünlüğü açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: NATO, Güvenlik Çalışmaları, İçerik Analizi
Akdeniz deniz güvenliğinde NATO'nun yeri:Etkin Çaba Operasyonu
Tarih boyunca dünya üzerinde ulaşım, ticaret ve etkileşim alanındaki etkinliğiyle düzenler yaratan denizler, 21. yüzyılda da etkinliğini arttırarak sürdürmektedir. Yenilenen ve gelişen teknoloji beraberinde getirmiş olduğu faydalarla, deniz faktörünün daha etkin bir şekilde kullanılmasının önünü açmıştır. Devletler arasında önem arz eden bu alan, güvenlik olgusu etrafında şekillenerek gelişmeler göstermektedir. Bu tez, gelişen sistem içerisinde deniz güvenliğini inceleyerek, ülkemizde bu alandaki çalışmalara katkı sağlama gayesiyle hareket etmiştir. Deniz güvenliği olgusunun, üç tarafı denizlerle çevrili bir devlet için yeterince önem arz etmesi gerekliliğinden yola çıkarak ve günümüz deniz güvenliğinin artan önemi vurgulanarak, bu alanda çalışma yapılmıştır. Tez, NATO'nun Akdeniz'deki pozisyonunu ve gerçekleştirdiği operasyonları incelemiştir. Soğuk Savaş dönemi, Akdeniz'in önemini ve Akdeniz'in ileriye dönük durumunu irdelemiştir. Bölgedeki işbirliği odaklı Akdeniz Diyaloğu, Barselona anlaşması ve İstanbul işbirliği girişimi gibi birlikteliği arttıracak yapılanmalar incelenmiştir. NATO'nun son dönemde Akdeniz'deki yapısal değişimlere karşı takındığı tavır ele alınmış ve bu noktada etkin çaba operasyonunu irdelemiştir. Etkin Çaba operasyonlarının Akdeniz'de göçmen krizi, kaçakçılık, terör faaliyetleri gibi Akdeniz güvenliğine dair tehdit unsuru oluşturacak konulardaki pozisyonlarını ele alınmıştır. Bu konular üzerinde hareket ederken Akdeniz'in günümüz potansiyelinin göz önünde bulundurulmasına önem verilmiştir. Elde edilen veriler ışığında operasyonun sonuçlarına binaen analiz yapılmıştır.
Küresel kamusal mal olarak güvenlik: bir NATO üyesi olarak Türkiye'nin savunma harcamalarının değerlendirilmesi
Silahlı çatışmaların dünya çapında giderek yaygınlaşması ile ulus devletler ve uluslararası kuruluşlar için küresel düzeyde güvenliğin tesisi birincil unsur haline gelmiştir. Ekonomik karşılıklı bağımlılık tüm taraflar için savaşların maliyetini arttırdığından, küresel güvenlik her şeyden önce, uluslararası sisteme hakim olan ekonomik düzenin ve uluslararası ticaretin güvenliği için gereklidir. Fakat Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra devletlerüstü düzeyde AB'nin "yumuşak güç" olma, devletler düzeyinde ABD'nin "demokrasiyi teşvik etme" çabaları gibi tüm sivilleşme çabalarına rağmen dünya çapında silahlanma düzeyi hem devletler düzeyinde hem de yasadışı olarak hızla artmaktadır. Gelişen silah ve iletişim teknolojileri ile birlikte savaşların yıkıcılığı artmış ve inşa süreci hızlanmıştır. Tehdit unsurlarının çeşitlendiği ve bu tehditlere mukabele hızının artması gerektiği bir güvenlik ortamında, ulus devletler güvenlik başta olmak üzere tüm politikalarında millileşme yönünde hareket etmektedir. Bu durum, küresel kamusal mal olarak güvenliğin sunumu ve finansmanı konusunda karşılaşılan engellerin başında gelen, ulus devletlerin egemenliklerinden feraget etmek istemeyişi sorununu daha da pekiştirmektedir. Dünya üzerinde siber tehdit gibi yeni tehdit unsurlarından ve muharebe sahasında ağ merkezli harp tekniklerinin kullanılması gibi taktik düzeyde bir takım yeniliklerden sözedilse de konvansiyel savaşın temel unsurları tüm hakimetiyetini korumaktadır. Yeni silah teknolojileri ile birlikte tank, savaş uçağı, denizaltı, helikopter, füze savunma sistemi gibi büyük teçhizatı üretmenin veya satın almanın ve kalabalık ordular bulundurmanın maliyeti gün geçtikçe artmaktadır. Dünya genelinde savunma harcamaları, bir yandan zorunluluk diğer yandan sosyal refahın feda edilmesi tartışmaları ile beraber artmaya devam etmektedir. Bu tez kapsamında bir NATO üyesi olarak Türkiye'nin savunma harcamaları seçili NATO üyesi ülkeler ile birlikte analiz edilmektedir. Ayrıca hipotezin sağlamasının yapılmasına adına Türkiye'nin yakın coğrafyasında yer alan seçili bölge ülkeleri ve küresel düzeyde örnekler analize dahil edilmiştir. Araştırmanın temel sorusu, dünya ölçeğinde savunma harcamaları sıralamasında birinci sırada yeralan, NATO üyesi ülkelerin tamamının savunma harcamaları toplamından daha fazla savunma harcaması yapan ABD'nin yüksek düzeyde savunma harcamalarının sebebi üzerine şekillenmektedir. Bu tezin amacı, ABD'nin yüksek savunma harcamaları küresel düzeyde tehditlerin bertaraf edilmesi başka bir ifadeyle bir küresel kamusal mal olarak güvenliğin tesisi için mi yoksa ABD'nin küresel güç olma statüsünü korumak için midir sorusuna yanıt aramaktır. Bu sorunun cevabı hem bölgesel güç olarak hem de NATO'da uzun yıllara dayanan müttefiklik konumu itibariyle Türkiye açısından ve ABD'nin küresel ölçekte etkili olan bir aktör olması sebebiyle küresel güvenlik açısından önem arz etmektedir. Araştımanın sorusu, realist güvenlik politikalarının ve güç dengesinin hakim olduğu bir dünyada orduların büyüklüğünün nicel olarak değerlendirilmesi doğal sonucuna karşın, savunmanın sadece güvenlik değil aynı zamanda statü ihtiyacı gibi nitel bir duruma karşılık gelebileceğini amprik olarak ortaya koyması açısından savunma çalışmalarında gözardı edilen bir boşluğu doldurmaktadır. Tez kapsamında, seçili ülkelerin 1980-2020 dönemine ait savunma harcamaları verisi beta yakınsama testi, KPSS ve AESTAR testleri ile analiz edilmiş, seçili ülkelerin savunma harcamalarının ABD'nin savunma harcamalarına yakınsama gösterip göstermediği incelenmiştir. Analizin sonucu, NATO ölçeğinde baskın bir ülke olan ABD'nin, küresel düzeyde de askeri harcamaların seyrini belirlediği, başka bir ifadeyle ABD savunma harcamalarının seviyesini yükselttikçe diğer ülkelerin de gerek bölgesel güç ve statü ihtiyacı ve devamlılığı için gerekse küresel ölçekte varlıklarını sürdürebilmek adına savunma harcamalarının miktarının tayininde bu büyük güce göre konum aldıklarını rasyonel olarak otaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Savunma, Savunma Harcamaları, NATO, Savunma Yönetimi, Küresel Kamusal Mallar, Kammler, Yakınsama
Türkiye'nin NATO'ya girişi ve sonrasının Türk iç ve dış politikasına yansımaları
Bölgesel savunma örgütü olarak kurulan NATO günümüzde yirmi sekiz üyesinin yanı sıra yirmi iki Barış İçin Ortaklık, yedi Akdeniz Diyaloğu ve dört İstanbul İş Birliği Girişimi üyesi devlet ile genişlemesini sürdürmektedir. Türkiye, Kore'ye asker gönderilmesi kararını aldıktan sonra, ABD, Fransa ve İngiltere'ye NATO üyeliği için başvurmuştur. 1951 Mayıs ayında, ABD Milli Güvenlik Konseyi'nde ABD menfaatleri için, Türkiye'nin NATO üyesi yapılmasının en uygun çözüm olacağı konusu öne çıkmış ve Türkiye'nin NATO'ya alınması, kabul edilmiştir. 15 Eylül 1951'de Ottowa'da toplanan NATO Bakanlar Konseyi, ABD'nin önerisi doğrultusunda, Türkiye ile Yunanistan'ın NATO'ya üye olarak davet edilmesine oybirliği ile karar vermiştir. Türkiye, Sovyetler ile çıkması muhtemel bir savaşta NATO'ya destek sağlama potansiyeli, Ortadoğu petrol kaynaklarının ve bölgedeki hava üslerinin emniyete alınmasına yönelik olarak Sovyetleri bölgede engelleme ve tutma kabiliyetinden dolayı NATO'ya alınmıştır. Hükümet NATO'ya girdikten sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (Hava, Kara ve Deniz dâhil, eğitim birlikleri hariç) tamamını NATO emrine verdi. Türkiye, NATO'ya girdikten sonra ABD ile birçok ikili antlaşma imzalamıştır. Gizli olarak imzalanan ikili anlaşmalar kamuoyundan saklandı. Verilen ödünler devletlerarası eşitlik kuralını bile ortadan kaldırıyordu. Kapitülasyonları geride bırakan ödünler, ikili anlaşmalarla verildi. Bunların bir bölümü TBMM'nin onayından geçirilmeyen gizli antlaşmalardır. ABD'nin uygulamaya başladığı yeni sömürgecilik ilişkilerinin kilit kavramı "yardım"dır. Türkiye'nin kapılarını da yardım görüntüsü altında açmış, bağımlılık ilişkilerini de böylece geliştirmeye başlamıştır. 1962 Küba ve Jüpiter füzeleri krizi, NATO'nun önde gelen ülkesi ABD'nin kendi milli menfaatleri söz konusu olunca NATO Antlaşması'nı dahi göz ardı edebileceğini göstermiştir. Türkiye'de konuşlu nükleer füzelerin, Türkiye'nin içinde olmadığı bir pazarlık sonucunda, ABD'nin güvenlik çıkarları için Türkiye'den sökülmesi, Türkiye'ye Amerikalıların oyununda sadece bir piyon oldukları duygusunu vermiştir. Son dönemde NATO içinde ABD ile Avrupalı müttefikleri arasındaki (transatlantic link) söz konusu gerilimin en önemli örneği Irak Krizi sürecinde tecrübe edilen gelişmelerdir. Irak Krizi sırasında, NATO içinde ABD ile İttifak'ın Avrupalı üyeleri arasında belirgin ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle, NATO'nun Soğuk Savaş döneminin mantığına uygun bir örgüt olduğu ancak savaşın bitmesiyle NATO'nun varlık nedenini kaybetmeye başladığı düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Batı Avrupa devletleri savaş üresince güvenliklerini NATO şemsiyesi altında sağlayarak, bu alanda harcanması gereken kaynaklarını ve güçlerini ekonomik ve siyasi entegrasyon için kullanarak bugünkü Avrupa Birliği'ni oluşturmuşlardır. Ancak Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle Batı Avrupa ülkeleri zaten sağlamış oldukları ekonomik güce askeri boyutu da ekleme çabasına girmiş, 1990'lı yılların sonuna doğru gelişen özerk Avrupa güvenlik ve savunma anlayışı NATO'nun marjinal bir örgüt haline gelmesine yol açmıştır. Bu çerçevede NATO'nun Soğuk Savaş sonrasında uluslararası alanda meşruluğu tartışılmaya başlanmıştır. Günümüzde Avrupa'da yeni bir bölümlenme meydana gelmiştir. Yeni oluşan Doğu Avrupa demokrasileri ve Baltık devletleri Batı'ya kayarken, Moskova eski Sovyet Cumhuriyetlerini etrafında birleştirme çabaları göstermekte, buna karşılık Ukrayna ve Gürcistan'da benzer kadife devrimler gerçekleşmektedir. Böylece yeni bir Batı ve Doğu oluşumu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçeklik üzerine Avrupa kıtasında yeni bir güvenlik sistemi oluşturulma çabaları devam etmektedir. Sosyal güvenlik, göç, yüksek oranda işsizlik, transnasyonal suç örgütleri, konvansiyonel silahların yayılma tehlikesi gibi sorunların hepsini NATO'nun tek başına çözmesi mümkün değildir. NATO'nun genişlemesi, Soğuk Savaş sonrası Rus hükümetlerinin, Batı'nın yeni bir çevreleme politikası güttüğüne dair zaman zaman endişelenmesine yol açmıştır. Ayrıca, hangi devletlerin üyeliğe alınacağı hakkındaki tartışmalar örgüt içerisinde güçlükler yaratmıştır. Kabul edilecek devletlerin, NATO'ya ne kazandıracağı hususlarının da iyi irdelenmesi gerekmektedir. Eski Doğu Bloğu ülkesi adayların komuta yapısı, eğitimi, teçhizatı, dil unsurları vb. hususların, NATO üyeleri arasında ortak operasyonların koordinasyonunda çeşitli güçlükler yaratabileceği bu tartışmalarda ortaya konmuştur. ABD'nin gerçek amacı, NATO'nun genişleme politikası ile birlikte, Amerika'nın Almanya üzerindeki etkisini genişletmek ve Rusya'nın Doğu Avrupa'daki gücünü azaltmaktır. NATO genişlemesi Avrupa güvenliğinin geleceği hakkında çözüme ulaştırdıklarından daha fazla sorunu ortaya çıkarmıştır. Yunanistan, 1957 yılında Jüpiter nükleer füzelerinin kendi topraklarında konuşlandırılmasını kabul etmemiş ve bu tutum NATO'da herhangi bir tepkiyle karşılanmamıştır. Türkiye, Sovyetler Birliği'nin doğrudan saldırısına çok yakın bir coğrafi konumda olmasına rağmen, Sovyetler Birliği'nin tehditlerini göze alarak, 1957 yılında Jüpiter nükleer füzelerinin Türkiye'de konuşlandırılmasını milli menfaatine aykırı görmemiş, daha sonraki yıllarda da bir kısım NATO ülkeleri karşı çıkarken, NATO'nun kendi topraklarında nükleer silah konuşlandırmasına karşı çıkmamıştır. NATO'nun 1949-2001 arası dönemde üyelerini dahi tehdit eden terörizme karşı dikkate değer bir tepki vermemesi NATO'nun terörizmi gizli orduları ile desteklediği yolunda görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bağlamda 1990'lardan itibaren bazı araştırmalarda Batı Avrupa'da Soğuk Savaş sırasında bir takım gizli orduların bulunduğu ve bu orduların NATO tarafından koordine edildiğine ilişkin görüşler sıkça dile getirilmektedir. Gizli servisler tarafından yetiştirildikleri belirtilen bu birliklerin Batı Avrupa'nın Sovyetler tarafından işgal edilmesini engellemek ve iktidara gelecek komünist partilere engel olmak amacıyla kuruldukları vurgulanır. Bu çerçevede ABD, NATO'nun kuruluşundan itibaren komünistlerin yasal yollardan iktidara gelmeleri durumunda söz konusu ülkelere müdahale etme hakkını kabul ettirmiş olmaktadır. İtalya'da Gladio adıyla bilinen bu örgütlenmenin, Yunanistan'da Koyun Postu, Belçika'da SDRA-8, Hollanda'da NATO Command, Batı Almanya'da Gehlen Harekâtı, Stay Behind ya da Sword, Avusturya'da Schwert, Fransa'da Rüzgâr Gülü, İspanya'da Anti-Terör Kurtarma Grubu (GAL), İngiltere'de ise Secret British Network olarak bilindiği bu ülkelerin yetkililerince açıklanmıştır. Örgüt, Türkiye'de Kontrgerilla olarak bilinmektedir.
Kore Savaşı ve Gaziantep Kore gazileri
Jeopolitik ve jeostratejik açıdan önemli olan Kore Yarımadası tarih boyunca saldırılara, savaşlara ve işgallere hedef olmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Japon işgalinde olan yarımada, savaş sonunda Japon askerlerinin teslim alınması bahanesiyle ABD ve SSCB tarafından işgal edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası değişen dengeler sonucunda dünya siyasetinde iki hakim güç olarak ortaya çıkan ABD ve SSCB, Kore'de güç mücadelesine girmişlerdir. Kore yarımadası ABD etkisindeki bölge Güney Kore, SSCB kontrolündeki bölge Kuzey Kore olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Kuzey Kore'nin Güney Kore'ye saldırması ile 25 Haziran 1950'de başlayan savaşta, bölgede barışı sağlayabilmek için Birleşmiş Milletler aktif rol üstlenmiştir. Birleşmiş Milletler üyesi olan Türkiye bu savaşa bir tugay asker vererek katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra SSCB'nin tehditlerine maruz kalan Türkiye'nin Kore'ye asker gönderme kararının ülke içinde ve dışında çeşitli yankıları olmuştur. Bir taraftan dünya barışına katkıda bulunmaya çalışırken bir taraftan da ülke güvenliği için NATO'ya girmeye çalışan Türkiye, Kore Savaşı'nda gösterdiği kahramanlıklarla tarihe kazılmış olan ününe ün katmıştır.Anahtar Kelimeler: Kore Savaşı, Türkiye'nin Kore Savaşı'na Katılması, Kore Gazileri, Gaziantep Kore Gazileri.
The impact of international military interventions on institutional effectiveness: The case of NATO's 2011 intervention in Libya
The odyssey of international military interventions under the blanket of Responsibility to Protect (R2P) continues to cause deleterious internal conflicts from which target states struggle to recover. In the aftermath of interventions that bomb down the very foundations of societies, every single intervening state or international entity exits, bigger wars are unleashed and institutions are shattered. International actors and organisations involved in interventions of such a tyre, have taken a laissez-faire approach to the "responsibility to rebuild" citing the excuse that reconstruction should be a domestic process. Such a political declaration makes the international community's participation in reconstruction processes optional hence plunging the target states into deeper crises. It is against this background that the thesis assesses the impact of R2P sanctioned military actions on institutional reconstruction efforts, with focus on Libya's transition case spanning 12 years. The core focus in this was to assess the nexus between R2P and institutional transformation in Libya. Supporting objectives were to examine how exogenous military interventions shape state institutional transformation, as well as to demonstrate how the 2011 Northern Atlantic Treaty Organisation (NATO) intervention snubbed the responsibility to rebuild and its resultant effects on the state of effectiveness of Libyan institutions. Lastly, the research proffers academic and policy recommendations on practice on IMI with specific focus on responsibility to rebuild for effective post-conflict transitions. The thesis methodologically relies on the theoretical lens of the "general theory of institutional change" which captures the exogeneous conflict on institutional change, particularly how institutions change at the convergence point of external and domestic conflict. This is complemented with qualitative research rooted in the constructivist paradigm. The researcher utilised the research methods attendant to the qualitative research paradigm. There are three arguments offered in this study that represent the state of transition in Libya. The first is that there is an apparent crisis of institutions where sudden ruptures in institutional changes are typified by conflict. Over the twelve years of Libyan transition, successive governments have been formed including the NTC, GNC, GNA and GNU. All these governments share common traits such as division, incapacity to formulate and execute policy, and an overall national security crisis that threatens effectiveness in governance. The second is that the involvement of the international community in the reconstruction process has not brought stability and effective transformation to date. This proves that the international community's approach to reconstruction is executed on a piecemeal disjointed basis. The third is that the future attempts to execute the R2P ought to place the international community's role to rebuild at the core with the intervening states coming up with both domestic and foreign policies that facilitate effective transition.
NATO'nun genişlemesi ve Balkanlar
Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni uluslararası sistem, uluslararası kuruluşların yeniden kurumsallaşmaları ve yapılandırılmaları gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. NATO bu süreçten etkilenerek ilgi, yetenek ve faaliyetlerinde anlayış değişikliği içerisine girmiştir. Bu tezde, yeni oluşan güvenlik mimarisinin en önde gelen unsurlarının NATO'nun strateji değişimi ve genişlemesi olguları olduğu değerlendirilmektedir. NATO'nun devamını kolaylaştıran ve bu sürece çarpan etkisi kazandıran etken, NATO'nun Soğuk Savaş sonrası yeni stratejik konseptini oluşturmada oldukça hızlı hareket etmesi ve bu süreci çeşitli faaliyet ve ortaklık programlarıyla dinamik tutmaya çalışmasıdır.Bu çalışmanın amacı, Soğuk Savaş sonrası dönemde NATO için stratejik bir öncelik haline gelen genişlemeyi değerlendirmek ve NATO'nun yeni stratejisinin ilk uygulama örneklerinin yaşandığı Balkanlar ile ilişkisini tanımlamaktır. Bu temel amaç çerçevesinde, NATO'nun dönüşüm sürecinin değerlendirilmesi, Barış İçin Ortaklık Programı'nın NATO'nun genişlemesine ve Balkan ülkelerine olan etkisinin incelenmesi, Yugoslavya'nın dağılma sürecinde NATO'nun gerçekleştirdiği faaliyetlerin Balkan ülkelerinin Avrupa-Atlantik kurumlarına yönelmelerini nasıl etkilediğinin açıklanması, çalışmanın diğer alt amaçlarını oluşturmaktadır.NATO'nun genişlemesi ve Balkanlardaki müdahaleleri, aynı politikanın iki farklı yüzüdür. NATO'nun tarihi açısından, pek çok ilki içermesinden dolayı Bosna ve Kosova müdahaleleri ayrı öneme sahiptirler. Alan dışılık kavramı, Kosova krizi ile yeni bir içerik ve meşruiyet kazanarak NATO'nun bölgesel bir örgütten küresel bir örgüte dönüşümü açısından önem taşımaktadır. NATO'nun Balkanlardaki müdahalelerinden sonra gerçekleşen istikrar ortamı, aynı zamanda bölge ülkelerine İttifak'a katılma imkânı da sağlamıştır.Balkanlar'da hegemon rolü kurumsal yapılarıyla 1990'lı yıllarda askerî anlamda NATO, 2000'li yıllarda ise siyasi ve ekonomik anlamda AB üstlenmeye çalışmıştır. Balkanlar özelinde NATO'nun ve AB'nin genişleme politikaları paralel devam etmiştir. NATO'nun bölgedeki faaliyetleri sonucunda oluşan göreli istikrar ortamı, AB'nin bölgeye yönelik politika geliştirmesini kolaylaştırmıştır. İki kuruma üyelik için de ülkelerin belirli sorumlulukları yerine getirme şartı, bölgedeki ülkeler arasındaki sınır sorunlarının çözülmesi sürecini de hızlandırmıştır. Bu yaşananlar Soğuk Savaş sonrası dönemde İttikak'ın siyasi yönünün öne çıktığını gösteren örneklerdir.Anahtar Sözcükler1.NATO'nun Genişlemesi2.Balkanlar3.Barış İçin Ortaklık4.Alan dışılık5.Dönüşüm
Uluslararası güvenlik sisteminde değişim: Kolektif müdahale doktrininin yükselişi
Birleşmiş Milletler kolektif güvenlik sistemi, uluslararası güvenliğin sağlanması amacıyla insanoğlunun kurabildiği en kapsamlı güvenlik düzenlemesini oluşturmaktadır. Kolektif müdahale doktrini ise bu güvenlik sisteminin en önemli düzen sağlayıcı aracı niteliğindedir. Hayatın her alanında olduğu gibi, uluslararası güvenlik ortamında yaşanan hızlı değişim, uluslararası güvenlik sistemini ve dolayısıyla kolektif müdahale doktrinini dönüşüme zorlamaktadır.Bu çerçevede, Soğuk Savaş sonrasında güvenlik sistemindeki değişimin başlıca unsurlarını ortaya koymayı amaçlayan bu tez çalışması, kolektif güvenlik sisteminin değişime adaptasyonunun görünür yüzü olan kolektif müdahale doktrininin evrimini incelemekte, uluslararası kriz yönetimi çerçevesinde BM'nin yanısıra NATO ve AB'nin bu alanda ağırlık kazanan rolüne değinmektedir.Çalışma, güvenlik sistemindeki değişim ve dönüşümü değerlendirmenin yolunun kolektif müdahale doktrininin uygulamasındaki değişimleri ve farklılıkları incelemekten geçtiği anlayışıyla ve bu temel kurumdan hareketle sistemin tümünü okumayı amaçlamaktadır. Bu anlayışla, çalışmada çeşitli kolektif müdahale örnekleri ele alınmakta, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 51. maddesinde ifadesini bulan meşru savunma kurumu ile saldırı eyleminin tanımında kaydedilen genişlemeye dikkat çekilmektedir.
1999'dan günümüze kadar geçen süreçte Kosova
1999 yılı gerçekleşen NATO müdahalesi ardından, Kosova üzerinde 86 yıllık süren Sırp denetimini sona erdirilmiş ve Kosova, BM Güvenlik Konseyi'nin 1244 sayılı kararı ile BM Kosova Misyonu (UNMİK) denetimine geçmiştir. 1999 sonrası Kosova'da yeni süreci başlatan 1244 sayılı bu karar çelişkili bir karar olup; bu kararda bir taraftan Sırbistan'ın Kosova üzerindeki egemenlik hakları kısıtlanırken diğer taraftan da toprak bütünlüğünü ihlal etmeyeceğini vurgulanmıştır. Sırplar bu kararın, Yugoslavya sınırlarını ihlal etmeyeceğini düşünerek Kosova'nın her zaman Sırbistan'a bağlı kalacağını; Arnavutlar ise, Sırbistan'ın egemenlik haklarını ortadan kaldırdığını düşünerek, Kosova'nın bağımsızlık yönünde atılan adım olarak değerlendirmişlerdir.1999 yılından 2004 yılına kadar uluslararası toplumun bölgede statükocu bir politika izlemesi, bağımsızlık yönünde bir adım atmaması, Arnavutların Kosova'nın kuzeyi Mitrovica'da şiddete yönelmelerine sebep olmuş ve 19 Mart 2004 olayı olarak anılan bu olay da müzakerelerin başlaması açısından dönüm noktası olmuştur. Uluslararası toplum 2005'in ortalarına doğru Kosova'nın geleceği ile ilgili statüsünün belirlenmesi için harekete geçmiştir. BM Güvenlik Konseyi tarafından müzakerelerin yürütülmesi için, Finlandiya'nın eski Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari'yi BM özel temsilcisi olarak atanmıştır. 2005 yılından 2007 yılına kadar Martti Ahtisaari, Belgrad ve Priştina arasında ki müzakerelerde bir sonuç alamamıştır.(Sırp tarafı? bağımsızlıktan az, özerklikten fazlasını? önerirken, Arnavut tarafı bağımsızlık dışında başka bir seçeneği kabul etmeyeceğini söylemiştir.)Martti Ahtisaari tarafından Kosova için ?şartlı bağımsızlık? önerilmiştir. Bu öneri planını Kosovalı Arnavutlar kabul ederken, Sırplar reddetmiştir. Ardından 17 Şubat 2008'de Kosova'nın tek taraflı bağımsızlığı ilan etmesi, başta ABD olmak üzere Batı ülkelerin çoğu tarafından desteklenmiştir. Sırplar bunu uluslararası hukuk ihlali olarak yorumlamış ve konuyu Uluslararası Adalet Divanına taşımıştır. 22 Temmuz 2010 tarihinde Uluslararası Adalet Divanından Kosova için olumlu karar çıkmıştır ve bu kararın ardından günümüze kadar bağımsızlığını tanıyan ülkelerin sayısı artarak toplam 81'e çıkmıştır.Halen AB Kosova Misyonu (EULEX) denetiminde olan Kosova'da uluslararası toplum kuruluşların faaliyetleri devam etmektedir. Bu uluslararası kuruluşlar, Kosova'yı demokratik, hukuki ve çok etnikli bir devlet olma yolunda yetiştirmektedirler.Anahtar Kelimeler:1. Kosova2. Ahtisaari Plan3. Kosova'nın Bağımsızlığı4. Uluslararası Adalet Divanı5. AB Kosova Misyonu
Kırım krizi ve uluslararası aktörlerin krize yaklaşımları
Bölgesel krizler, Soğuk Savaşın bitmesinin ardından Amerika'nın liderliğine soyunduğu tek kutuplu sistemde uluslararası aktörlerin yeni çatışma alanları olmuştur. Bu çatışmalar devletlerarasında doğrudan savaş niteliğinde olmayıp, ya bir devletin ekonomik veya diplomatik yaptırım uygulamasıyla gerçekleşmekte ya da bir uluslararası örgütün şemsiyesi altında verilen mücadeleler olmaktadır. Çalışmamızda da yerelliğinden sıyrılıp bölgeselleşen hatta uluslararası sistemi tümüyle etkileyen Kırım krizi değerlendirilmiştir. Kırım'ın uluslararası aktörler için önemi, aktörlerin neden ve nasıl bu sürece dahil oldukları, kriz sırasında ve sonrasındaki tutumları, uygulamaya koyabildikleri yaptırımları ayrıntılı olarak anlatılmaya çalışılmıştır. Ukrayna'nın egemenliği ve toprak bütünlüğünün savunulması çerçevesinde bireysel çıkarların düşünülerek uluslararası aktörlerce uygulanabilen ve uygulanamayan yaptırım kararları, genel olarak sürece bakış açıları anlatılmıştır. Krizin baş aktörü Rusya, Ukrayna'daki kaostan yararlanıp, uluslararası hukuku ihlal ederek kendi toprağı olduğunu düşündüğü Kırım'ın ilhak sürecini başlatmıştır. Bu süreç Kırım'ın referanduma gitmesi yoluyla başlatıldığı için, Rusya bu durumun Kırım'ın kendi kararı olduğunu savunarak başlattığı ilhak sürecini bitirmek isterken, hemen hemen tüm uluslararası aktörlerin büyük tepkileriyle karşılaşmıştır. Başta ABD, NATO, AB olmak üzere birçok uluslararası aktör Rusya'ya karşı sert söylemlerde bulunmuş, bazı ekonomik yaptırımlar uygulamaya koymuşlardır. NATO, AB, BM ise çeşitli toplantılar yaparak Rusya'ya karşı yaptırım kararları almışlar, Kırım'daki referandumu tanımayacaklarını ve ilhakı yasal bulmadıklarını ifade etmişlerdir. Tüm aktörlerin ortak paydası bu ilhakın tanınmaması olmuş fakat Rusya'yı durdurmak adına hiçbir örgüt, hiçbir devlet askeri bir operasyona girişememiştir. Anahtar Sözcükler: Kırım krizi, Uluslararası aktör, Rusya, Batı, ABD.
Küresel ve bölgesel perspektiften Doğu Akdeniz güvenliği
Doğu Akdeniz, dünyanın en önemli su yollarından üçünün kesişme noktasında bulunması nedeniyle kazanmış olduğu coğrafi değerin yanında, tarihsel ve kültürel öneme de sahip bir havza durumundadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ortaya çıkan Arap-İsrail ve Türk-Yunan sorunlarına Soğuk Savaş'ın ideolojik yapısı da eklendiğinde, Doğu Akdeniz'in girift ilişkiler ağıyla sarmalandığı görülmüştür. Boru hatları ve tankerlerle gerçekleştirilen dünya petrol ve doğalgaz trafiğinin önemli bir bölümüne Doğu Akdeniz ev sahipliği yapmaktadır. Çatışmaların ve terör faaliyetlerinin bölgesel istikrarı ve deniz ticaretini olumsuz etkilemesi, işbirliği olanaklarının artırılması için NATO, Avrupa Birliği, AGİT ve Birleşmiş Milletler gibi örgütlerin girişimlerde bulunmalarını zorunlu kılmıştır. Bununla birlikte ABD, Rusya Federasyonu, Çin, İngiltere ve Fransa gibi küresel etkiye sahip ülkelerin nüfuz mücadeleleri de bölgesel güvenlik stratejilerini şekillendirmektedir. Doğu Akdeniz, dünya çatışma bölgelerinin tam ortasında kalan bir ticaret yolu ve enerji kaynağıdır. Bu nedenle, mevcut şartlarda Doğu Akdeniz'de bölgesel istikrarın ve güvenliğin gerçekleşip gerçekleşemeyeceğine dair soruya cevap aramak için Akdeniz'in genelini ve Ortadoğu'nun tamamını kapsayan, bölgesel ve küresel görüş ve politikaları içeren okumalar ve incelemeler yapılması uygun görülmüştür. Akdeniz'de güvenliğin ve istikrarın sağlanması için katılımcı ve adil bir yapılanmanın gerekliliği taraflarca kabul görmesine rağmen, Doğu Akdeniz kaynaklı sorunların çözümü konusunda bireysel çıkar odaklı hareket edildiği göz önüne alındığında, kısa ve orta vadede etkin bir yapılanmanın mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Doğu Akdeniz, ABD, NATO, Rusya Federasyonu, Avrupa Birliği
Türk – Amerikan ilişkilerinde Kıbrıs meselesi (1945-1980)
İlk başlarda Levant olarak adlandırılan Doğu Akdeniz'de ticari faaliyetler olarak başlayan Türk-Amerikan ilişkileri, sonraki yıllarda özellikle de soğuk savaş döneminde müttefiklik olarak adlandırılabilecek seviyeye gelmiştir. Ancak bu gitgide karmaşık hale gelen ilişki, zaman zaman kopma noktasına gelen sarsıntılar geçirmiştir. Türk – Amerikan İlişkilerinin hayat seyrinde bazı önemli dönüm noktaları ve hayati konular vardır. Doğu Akdeniz'de kapladığı küçük alana rağmen, Kıbrıs'ta yaşanan karmaşık ve uzun anlaşmazlılar, kolay çözülmesi beklenen bir sürecin dışına çıkarak, sarsıntılara sebebiyet veren konulardan birisi haline gelmiştir. Bu anlamda 1945-1980 arasında ikili ilişkiler zaman zaman bölgedeki çıkarlar adına, müttefiklik üzerine kurulurken, zaman zaman da kriz diplomasisine dönüşmüştür. Özellikle Kıbrıs meselesi iki ülkenin ilişkilerini sürekli yeniden değerlendirmesine yol açmakla birlikte ABD'nin genel siyasetinin daha çok NATO ittifakının devamı ve çıkarları etrafında şekillendiği ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Türk – Amerikan İlişkileri, Soğuk Savaş, Kıbrıs, NATO, KKTC
A suggested syllabus for the advanced level English course at Gendarmerie Schools Command in accordance with NATO stanag 6001 level 3 perspective
The aim of this study is to prepare a suggested syllabus in accordance with NATO Stanag 6001 Level 3 perspective for the Advanced Level English Course at Gendarmerie Schools Command which is subordinate to Gendarmerie General Command. It is believed that this study will contribute to other studies in the context of NATO Stanag 6001 language standards at Language Schools of Armed Forces both at home and in the world.The data in this study collected from the trainees, teachers, graduates, and the organization by means of NATO Stanag 6001 Level 3 Questionnaire, Graduate Questionnaire, and Teachers Questionnaire, Trainee Questionnaire Trainee Interest Questionnaire, NATO Stanag Level 3 Exam and KPDS Exam. This data proves that the present course is insufficient in reaching language skills objectives; i.e. listening, reading, speaking and writing which are vitally important to be successful in international joint missions. Therefore, in the suggested syllabus, the aim is to improve four language skills and to put into practice a topic-based syllabus to meet the professional needs of the personnel. In addition, a task-based syllabus is given priority for speaking and writing skills which are usually believed to be insufficient in especially international missions.
NATO'nun 2001 Afganistan müdahalesinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin rolü
Dünya üzerinde barışın ve istikrarın sağlanması ile korunması, tüm devletlerin ortak düşüncesi ve hedefidir. Bu konu ile ilgili uluslararası hukukta birçok görüşmeler yapılmış ve anlaşmalar imzalanmıştır. Ancak değişen ve gelişen dünya düzeninde, devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde barışın ve istikrarın sürdürülmesi hiç mümkün olmamıştır. Bu konuyla ilgili olarak, insanlık tarihi var olduğu günden itibaren büyük yıkım ve savaşlar yaşamıştır. Bu savaşlar ve yıkımlar sonucunda dünya siyasi haritası yeniden şekillenmiş ve şekillenmeye devam etmektedir. Uluslararası terörizmle mücadelenin etkin bir şekilde yürütülebilmesi, uluslararası iş birliğini de beraberinde getirmektedir. Uluslararası terörizmle mücadelede sayıca fazla bölgesel ve uluslararası birliklerin varlığına rağmen, terörizmle mücadele stratejileri hala yetersiz durumdadır. Birleşmiş Milletler ve NATO terörizmle mücadelede etkin olmasının yanında yürütülen faaliyetlerde ve ülkeler arası iş birliğinde yönlendirici bir örgüt olmuştur. 11 Eylül terör eylemlerinden sonra bu saldırıların sorumlusunun Afganistan'ın yönetiminde bulunun Taliban yönetimi ve El Kaide terör örgütünün olduğu tespit edilmiştir. Amerika, İngiltere'nin de desteği ile 7 Ekim 2001 tarihinde Taliban yönetimde bulunan Afganistan'a yönelik olarak Sonsuz Özgürlük Operasyonu'nu başlatmıştır. Harekât sonucunda Taliban yönetimine son verilmesi sonucunda Afganistan'da ortaya çıkabilecek otorite boşluğunu önlemek ve Afganistan'ın yeniden yapılandırılması ve güvenliğinin sağlanması amacıyla içerisinde Türkiye'nin de yer aldığı Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti (ISAF) oluşturulmuştur. Türkiye, Atatürk'ün "Yurtta barış, dünya barış" düşüncesi ile Kore Savaşı'ndan bu yana dünya barışının sürdürülmesine yönelik katkılarda bulunmuş ve bulunmaya da devam etmektedir. Afganistan'da, Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti (ISAF) komutasında birçok operasyona katılan Türk Silahlı Kuvvetleri sorumluluk alanında ve katıldığı operasyonlarda Afgan halkı ile hiçbir sorun yaşamadan Afganistan'ın yeniden inşasında ve güvenliğinin sağlanmasında aktif olarak görevler almaya devam etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri, barışı destekleme operasyonlarına yönelik olarak Afganistan'da olduğu gibi Kore'de, Bosna'da, Kosova ve Somali'de de büyük katkıları olmuştur. Günümüzde Türk Silahlı Kuvvetleri, dünya barışının oluşturulmasında ve devamlılığın sağlanmasında Birleşmiş Milletler ve NATO gibi uluslararası örgütlerin vazgeçilmez unsuru olmaya devam etmektedir. Özellikle de katıldığı barışı destekleme operasyonlarıyla Türk Milleti'nin barışçıl bir millet olduğunu gözler önüne sermektedir. Anahtar Kelimeler: Afganistan, 2001 Müdahalesi, Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO, ISAF, Sonsuz Özgürlük Operasyonu.
NATO ve insani güvenlik söylemi: Bosna-Hersek, Kosova ve Libya müdahaleleri
Soğuk Savaş sonrası dönemde değişen güvenlik ortamıyla birlikte, devletler arası savaşlar azalırken devlet içi çatışmalar önemli ölçüde artmıştır. İç çatışmalardaki bu artışa bağlı olarak, geleneksel güvenlik anlayışının devlet merkezli odağının, insanı merkeze alan bir güvenlik anlayışına evrilmesi yönünde çeşitli tartışmalar yaşanmıştır. Bu tartışma ortamında ortaya çıkan kavramlardan birisi de insani güvenliktir. İnsani güvenlik resmi olarak ilk kez 1994 yılı Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Raporu'nda tanımlanmış ve kısa sürede uluslararası ilişkiler alanının dikkat çeken kavramlarından birisi olmuştur. Soğuk Savaş sonrası dönemde varlığını sürdürmek maksadıyla dönüşüm sürecine giren Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nün [North Atlantic Treaty Organization (NATO)] bu süreçte gerçekleştirdiği askeri müdahalelerde kullandığı temel söylem de insani güvenlik olmuştur. NATO, insani güvenlik söylemiyle gerçekleştirdiği askeri müdahalelere meşruiyet kazandırmak içinse, insani müdahale ve koruma sorumluluğu kavramlarını kullanmıştır. Bu bağlamda tezde; (i) NATO'nun insani güvenlik söylemine dayalı olarak yapmış olduğu müdahalelerin insani güvenliğin sağlanması bakımından ne gibi sonuçlar doğurduğu, (ii) savunma amaçlı askeri bir örgüt olarak kurulan NATO'nun insani güvenliği sağlamadaki rolü ve etkisi, (iii) Soğuk Savaş sonrası dönüşüm sürecinde NATO'nun kullandığı insani güvenlik söyleminin müdahale edilen yerlerde pratikte başarılı olup olmadığı, Bosna-Hersek, Kosova ve Libya örnekleri üzerinden araştırılmıştır. Literatür araştırması, NATO'nun ve diğer uluslararası örgütlerin resmi belgelerinin incelenmesi ve insani güvenliğe ilişkin sayısal verilerin karşılaştırmalı analizi ile yapılan tez çalışmasında; NATO'nun, insani güvenlik söylemi ile gerçekleştirdiği müdahalelerde insani güvenliğin sağlanması bakımından pratikte başarısız olduğu ve kuruluş amacı, kurumsal yapısı, örgüt kültürü ve temel görevi itibariyle insani güvenliğin sağlanması için uygun bir örgüt olmadığı savunulmuştur.
Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası: Türkiye'nin Avrupa savunmasındaki geleceği
İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullarında Avrupa'da doğan ve yaklaşık yarım yüzyıl geçerli olan güvenlik ve savunma dengeleri Soğuk Savaşın bitişi ile aşamalı olarak değişmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan Avrupa'da birlik hareketi, bugün "Ortak Dış ve Güvenlik Politikası" ile adalet ve içişleri alanlarında işbirliği dahil siyasal bütünleşme yolunda ilerlemektedir. Avrupa'da ortak güvenlik ve savunma politikasının oluşturulması çabaları, ekonomik bütünleşme hareketi kadar eskiye dayanmaktadır. Avrupa'da daha önceki girişimlerin başarısızlıkla sona ermesinin ardından, AB savunma ve güvenlik alanlarına yönelmiş ve bu alanları birlik ortak politikaları kapsamına almıştır. Soğuk Savaştan tek süper güç olarak çıkan ABD bakımından Avrupa'da ortak düşmanın ortadan kalkması, bu bölgede güvenlik ve savunma alanlarında daha az taahhüt üstlenmesi ve ABD'nin önceliğinin istikrarın korunması haline gelmesi sonuçlarını doğurmuştur. AB, Maastricht Anlaşması ile ODGP'nı oluşturmaya, Amsterdam Antlaşması ile de dış ve güvenlik politikasında savunma boyutunu; OGSP'nı ön plana çıkarmaya başlamıştır. Köln Zirvesi ile birlik, OGSP'nın üzerine inşa edileceği ana ilkelere dair çerçeveyi çizmiş, Helsinki Zirvesi'nde, OGSP'nın geliştirilmesi süreci ivme kazanmıştır. AB, bu bağlamda, 2003 yılına kadar Acil Müdahale Gücü kurulması kararını vermiş ve "Temel Hedefi benimsemiştir.158 AB Feira Zirvesi'nde, AB üyesi olmayan NATO ülkeleri ile AB'ne aday ülkelerin AB'nin yöneteceği harekatlara katılımlarına dair somut katılım mekanizmaları yerine, danışma mahiyetinde ve ad hoc temelde işleyecek mekanizmalar benimsemiştir. Nice Zirvesi'nde bu mekanizmalar daha da ayrıntılı olarak geliştirilmiştir. AB, AGSP bağlamında NATO'nun olanak ve yeteneklerine güvenceli erişim elde etmek istemektedir. Ancak, AB'nin AGSP karar alma mekanizmasında dışladığı Türkiye gibi NATO ülkeleri bu güvenceyi AB'ne verme konusunda çekimser davranmaktadır. Soğuk Savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği'nin dağılması Türkiye'nin önüne yeni fırsatlar çıkarmıştır. Bununla beraber, Türkiye Ortadoğu kaynaklı yeni tehditlerle de karşılaşmaktadır. Soğuk Savaş boyunca Avrupa güvenlik ve savunmasının merkezinde olan Türkiye'nin stratejik konumu değişmekte ve periferiye kaymaktadır. AB'nin uluslararası ilişkilerde ekonomik ve siyasi gücüne paralel şekilde etkin bir rol oynama hedefi çerçevesinde geliştirdiği AGSP, AB'ne tam üye olmayan Türkiye'nin hayati çıkar bölgelerine etkide bulunabilecektir. Bu durum, Türkiye açısından özellikle Türk-Yunan uyuşmazlıkları bakımından önem taşımaktadır. AGSP'na katılımı Türkiye ile AB arasında iki yıldan uzun bir zamandır uyuşmazlık konusudur. Bu sorunun, 2001 yılı Aralık ayı başında çözümlenmesi, AGSP'nin gelişimine ivme kazandırabilecektir.
Soğuk Savaş döneminde Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkisi (1945-1965) ve Türk dış politikası, cilt 1
Rusya (Sovyetler Birliği), gerek Türkiye gerekse dünya politikası açı sından çok önemli bir konuma sahiptir. Rusya'nın bu konumu, çarlık ve ko münizm dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de devam etmektedir. Sov yetler Birliği, özellikle Soğuk Savaş döneminde, hem dünya politikasının hem de Türk dış politikasının oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. Soğuk Sa vaş döneminde Türk-Sovyet ilişkilerinin incelenmesi, aynı zamanda bu dö nemde Türk-Amerikan ilişkilerinin, hatta Türkiye'nin genel olarak Batı ile iliş kilerinin de incelenmesi anlamına gelmektedir. 1945-1965 döneminde Türk-Sovyet ilişkileri, gerek Soğuk Savaş dö neminin uluslararası politikası, gerekse Türk ve Sovyet dış politikaları bağla mında derinlemesine incelenerek, Türk ve Sovyet (Rus) zihniyetlerinin bu ülkelerin dış politikalarının oluşumuna etkisi ve dış politikayı ne ölçüde yön lendirdikleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ayrıca, iki ülke arasında suni ola rak oluşturulan gerginlik döneminin, Soğuk Savaş döneminden ne kadar et kilendiği ve Soğuk Savaş dönemini ne kadar etkilediği üzerinde de durul muştur. (Post-revizyonist yaklaşım) Soğuk Savaş dönemindeki Türk-Sovyet ilişkileri bilinmeden, Türk dış politikasının en gergin olduğu dönemde, yani Soğuk Savaş döneminde Tür kiye'nin kendi bekasını korumak için geliştirdiği politikaların ve reflekslerin yorumlanması mümkün değildir. Türk dış politikasının genel gidişatının, ulaşmak istediği hedeflerin ve bölgesel güç olabilmesinin ip uçlarına Soğuk Savaş döneminde yoğun olarak rastlanmaktadır. Türkiye bu dönemde, sağ ve sol aydınların haklı olarak eleştirdikleri gibi, Amerika ve NATO'nun fazla etkisi altında kalarak "denge politikasından uzaklaşmış, Amerika'ya tek yanlı tam bağımlı hale gelmiş ve zaman zaman yumuşamaya (detant) bile karşı çıkarak, Soğuk Savaş taraftarı bir dış politika izlemiştir. Ayrıca Soğuk Savaş dönemi, iki süper güç ile aynı anda gizli bir denge politikası izleyen Türkiye'ye, bölgesel güç olmanın dışında izleyeceği politikaların, Türk dış politikasının genel çizgisini bozacağını açıkça göster miştir.530 Cumhuriyet döneminde Türk dış politikasını oluşturanların geliştirdiği önemli bir varsayım da, "Gerginlik dönemlerinde Türkiye'nin öneminin arttığı, yumuşama dönemlerinde ise azaldığı" düşüncesidir. Bu varsayım yanlış ol mamakla birlikte, söz konusu varsayımın ön plana çıkması, Türkiye'yi, ger ginlik dönemlerinin uzun sürmesi için gayret göstermeye, hatta suni gerginlik dönemleri yaratmaya itmiştir. Oysa gerginlik dönemleri, Türkiye'nin özellikle Amerika'ya tek yanlı tam bağımlılığının daha da arttığı ve dış baskı nedeniyle ulusal çıkarlarını zorunlu olarak ikinci plana ittiği dönemler olmuştur. Amerika'nın savunma stratejisindeki değişiklik, 1960'lı yıllarda Türk dış politikasını derinden etkilemiştir. Türk-Amerikan ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen, hatta iki ülke arasında Türkiye açısından güven bunalımına yol açan bir çok olayın (Küba krizi ve Kıbrıs sorunu gibi) temelinde bu stratejik değişiklikler vardır. 1954 yılından itibaren, Soğuk Savaş'ın eski hızını kay betmesi üzerine Amerika nezdinde stratejik önemini kaybeden Türkiye, Sov yetler Birliği'nin 1957 Ekiminde Sputnik'i uzaya fırlatması ve kıtalararası ba listik füzeler konusunda ilerleme sağlamasıyla tekrar önem kazanmıştır. An cak, Amerika'nın denizaltılardan atılabilen kıtalararası Polaris füzelerini geliş tirmesi ve Kitlevi Mukabele doktrini (Massive Retaliation) yerine Esnek Mu kabele doktrinini (Flexible Response) kabul etmesiyle, Türkiye'nin Amerika nezdindeki stratejik önemi tekrar azalmıştır. Esnek Mukabele doktrininin uygulanması sonrasında, Türkiye'nin Amerika nezdindeki stratejik öneminin azalması, Küba krizinde yansımasını bulmuş ve Kıbrıs sorunu ile artarak devam etmiştir. Bu durum, Türkiye'yi, Amerika'dan bağımsız politikalar izleyerek, Amerika nezdinde tekrar önem kazanma gayretine sürüklemiştir. Türkiye'nin, Sovyetler Birliği ve Avrupa ile yakınlaşmasını bu çerçevede yorumlamak lazımdır. 1960'iı yılların ortasından itibaren, Türkiye'nin Küba krizi sırasında gı yabında pazarlık konusu yapılması, Johnson mektubu (5 Haziran 1964) ve hemen akabinde Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin'in Sovyetler Birliği'ni ziyareti (30 Ekim-6 Kasım 1964) sonrasında, Türk dış politikası önemli bir değişim sürecine girmiştir. Türk dış politikası, Amerika önderliğindeki Batı ile yakın ilişkiler kuran "tek odaklı bir politika" olmaktan çıkarak, "çok yönlü bir531 politika" olma yoluna girmiştir. Sovyetler Birliği ile ilişkilerin normalleşmesi yönünde atılan adımlar, Balkan ve Orta Doğu ülkeleriyle düzeltilen ve gelişti rilen ilişkiler, Türk dış politikasına çok yönlü bir nitelik kazandırmıştır. Bu dönemde Türkiye'nin, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini düzeltmek is temesinin ötesinde bölgesel güç olmanın yollarını aradığı, bunun da, kom şuları ve bölge ülkeleriyle dostane ilişkiler kurmaktan geçtiğinin farkına var dığı anlaşılmaktadır. Türkiye, Soğuk Savaş dönemi gibi tek yanlı tam bağım lılığın en üst seviyede olduğu dönemlerde dahi, tarihi misyonunun da zorla masıyla bölgesel güç olmanın yollarını aramış ve dış politikasını da buna göre düzenlemiştir. Türkiye'nin yükselen ulusal burjuvazisi, kendi ulusal çıkarlarını Ame rika'nın global çıkarlarına tercih ederek, Türk dış politikasının çok yönlülüğe geçişini desteklemiş ve hızlandırmıştır. Bu bağlamda Türkiye, tarihi misyonu ve ulusal çıkarları ile global dünya arasında bir denge kurabilirse, jeopolitik öneminin ötesinde stratejik önemini de sürekli hale getirebilecektir. Böylece, hem bölgesel güç olacak hem de bölgesinde liberal ekonomi ve demokrasi nin örnek ülkesi haline gelerek, konjonktürel değişimlerden asgari düzeyde etkilenecek ve sadece jeopolitik önemini ileri sürerek dış yardım bulma tela şına düşmeyecektir. Türkiye'nin bölgesel güç olma isteğinin ve tarihi geçmişinin bu mis yonu Türkiye'ye bir anlamda zorunluluk olarak yüklemesi, ayrıca varlığını ve bekasını devam ettirebilmesi ve stratejik önemini konjonktürel olmaktan çıka rarak devamlı hale getirebilmesi gibi nedenler, Türkiye'yi çok yönlü dış poli tika izlemeye yöneltmiştir. Gelişen ulusal burjuvazinin Türk dış politikasında değişim talebinin ve Türkiye'nin Amerika'ya tek yanlı tam bağımlılık politika sının, Türkiye'nin dış politika taleplerini karşılayamaz hale gelmelerinin öte sinde, Türkiye'nin tarihi birikimi ve misyonu Türkiye'yi bölgesel güç olmaya zorlamaktadır. Soğuk Savaş döneminde Türk-Sovyet ve Türk-Amerikan iliş kilerinin izlediği seyri de bu durumun en somut göstergesidir.
Türkiye'de yabancı askeri kuvvetlerin, üslerin, tesislerin statüsü
Çalışma konumuz kuruluşundan bugüne Türkiye'de resmi olarak bulunmasına izin verilen yabancı devletlerin askeri güçlerini, buna dair sahip oldukları askeri üsleri ve tesislerin hukuki statüsünü, bu askeri güçlerin ve üslerin sahip oldukları hak ve yetkiler ile yerine getirmekle mükellef oldukları yükümlülükleri uluslararası hukuk kuralları ve ev sahibi devlet olarak Türk Hukuku açısından değerlendirmektir. Bununla beraber çalışmada benimsenen amaç Türkiye'de bulunan yabancı askeri üslerdeki görevli personelin işlemiş oldukları suçlar karşısında gerek uluslararası hukuk gerekse ev sahibi devlet olarak Türk Hukuku açısından imtiyazlı bir statüde olduklarını eleştirel bir bakış açısıyla incelemektir. Buna bağlı olarak ayrıcalıklar ve bağışıklıklarda değerlendirme kapsamında tutulmaya çalışılmıştır.