Christianies
117 theses under this subject heading
Endülüs Emevi Devletinde convivencia (bir arada yaşama) deneyimi: Madalyonun iki yüzü: Altın çağ ve kaos (711-1031)
İslam, Hıristiyan ve Yahudi dünyası için son derece önemli olan Endülüs tarihi, Americo Castro'nun 1948 yılında bir arada yaşamak anlamında ortaya koymuş olduğu "convivencia" terimi ile, Avrupa'da önemli bir noktaya ulaşmıştır. Ancak terimin ortaya çıkması ile, yapılmış olan pek çok çalışmada bir altın çağ ya da tam tersi bir arada yaşama ortamının yanlışlandığı mitolojik bir çağ perspektifleri çoğunlukla hâkim olmaya başlamıştır. Son yıllarda farklı kaynaklarda bahsettiğimiz perspektiflerin ötesine geçmek üzere çalışmalar yapılmış olsada, fark ettiğimiz, tek boyutlu bir bakış açısı ile ilerlenmiş olduğudur. Bu noktada ilk olarak tezimizde Endülüs'ün Emevi hanedanının sonuna kadar olan siyasi süreç ele alınarak konunun daha iyi anlaşılması amaçlanmıştır. Ardından convivencia kavramı ve Endülüs'teki kaos olayları çok boyutlu bir şekilde analiz edilerek mevzubahis çalışmalara katkı sağlamak amaçlanmıştır. Çalışmamız neticesinde Endülüs Emevi Devletinin bir arada yaşama kavramını pragmatik bir şekilde toplumu kontrol altında tutarak devletin çıkarına kullandığı, altın çağ mı mitoloji mi tartışmasında ne efsanevi bir dönem olduğu ne de sekiz yüz yıllık sorunsuz bir altın çağ olduğu vurgulanmaktadır. Altın çağ kavramının Endülüs'teki tüm toplumlar açısından bakıldığında özünde güçlü birkaç yönetici döneminde ortaya çıktığı ve Yahudiler ile sınırlı kaldığı görülmüştür. Son olarak da kaos olaylarının bir arada yaşama kavramını etkilediği ve bu olaylara sebep unsurun ise Arap asabiyeti ve ülkede tetiklediği zincirleme reaksiyonlar olduğu sonucuna varılmıştır.
Orta Çağ Avrupası'nda kilisenin heretiklerle mücadelesi: Katharlar örneği
Katharizm XII. yüzyılda Oksitanya olarak da bilinen Languedoc bölgesinde Güney Fransa'da ortaya çıkmış ve Katolik Kilisesi tarafından Heretik ilan edilmiştir. Bu bölgenin siyasi, dini ve sosyokültürel yapısı Katharizm'in hızla büyüyüp yayılmasına olanak sağladı. Kilise, kendi otoritesi için tehdit unsuru olarak görmeye başladığı Katharlara yönelik ilk etapta vaazlar yoluyla önlem alıp caydırıcılık sağlamasını ummuşsa da istediği sonucu alamadı. Ardından Papa III. Innocent (1198-1216), bölgeye göndermiş olduğu elçi Castelnau'lu Peter'in öldürülmesi üzerine harekete geçerek tıpkı Müslümanlar üzerine düzenlendiği gibi onlara karşı bir Haçlı Seferi düzenlenmesi çağrısında bulundu. Böylece Hristiyanlar bu sefer kendi dindaşlarına yönelik bir Haçlı Seferi düzenliyor olacaklardı. Dönemin ileri gelenlerinin de yönlendirmesiyle komutan seçilen Simon de Montfort liderliğinde büyük bir kıyım gerçekleşti. Fransa Kralı VIII. Louis'in (1223- 1226) yeni bir Haçlı Seferi amacıyla Languedoc'a yönelmesiyle Haçlılar tekrar birçok yeri kanlı mücadeleler sonunda ele geçirdiler. Katolik Kilisesi, Katharların önünü kesemediği için özel bir mahkeme oluşturdu. Dönemin din adamlarının yetersizliği ve heretiklerin sorgulanışı ile beraber tüm bu süreci devralacak özel bir ekibe ihtiyaç duyuldu. Sorgulama, soruşturma ve işkence yöntemleri ile korku salan ve Katharizm hareketinin kökünü kazıyan bu mahkemeler Engizisyon olarak adlandırılmaktadır. Etkisi kanıtlanmış olan bu mahkeme biçimi İspanya, İtalya, Almanya gibi bölgelerde ve sonraki yıllarda da uzun süre devam etti.
Savaş, din ve şehitlik: Bizans'ın Müslüman düşmanları (VII.-X. yüzyıllar)
Elinizdeki tezi hazırlarken asıl amacımız, VII. yüzyılda İslâm'ın ortaya çıkışından X. yüzyılda Bizans İmparatorluğu'nun Müslümanlara yönelik siyasî mücadelesinde ve savaş arenasında dinî söylemlere ne ölçüde müracaat ettiğini ve bu söylemlere imparatorluğun içinde bulunduğu siyasî konjonktürün ve ihtiyaçlarının ne şekilde etki ettiğini tespit etmek ve bu söylemlerin Müslümanlara karşı bir "kutsal savaş" düşüncesini ortaya çıkarıp çıkarmadığını keşfetmektir. Romalılar ilk dönemlerinden itibaren dinle son derece yakın ilişkiler kurmuşlar, bu durum Bizanslılar tarafından Hristiyanlıkla devam ettirilmiştir. I. Konstantinos'tan itibaren imparatorlar Hristiyanlık aracılığıyla meşruiyetlerini kanıtlamak ve otoritelerini güçlendirmek istemişlerdir. Kilise ise imparatorluğun siyasî gücünü kendi emelleri için kullanmaya çalışmıştır. Böylece iki taraf arasında çıkarlarlara dayalı bir ilişki kurulmuştur. Bizans'ın Kilise ile kurmuş olduğu bu ortaklık sosyal, siyasî ve kültürel alanlarda değişikliklere yol açmış ve Bizans kimliğinin Romalı ve Hristiyan kavramları altında şekillenmesini sağlamıştır. İmparatorlukta Müslümanların ve onlara yönelik mücadelenin algılanışı siyasî konjontür, dolayısıyla dönemlere göre değiştirmiştir. VII. yüzyılda Bizanslılar Müslüman saldırılarını dinî bir hareket olarak görmekten çok siyasî bir Arap fetih silsilesi olarak algılamışlardır. VIII. yüzyılda Müslümanların Bizans'tan ele geçirdikleri bölgelerde kalıcı olduklarının anlaşılması ve iki taraf arasındaki iletişimin gelişmesi Bizanslıların Müslümanların bir dinî görüş çerçevesinde fetihler yaptıklarını anlamalarına sebep olmuştur. IX. yüzyılda imparatorluğun iç ve dış politikada yaşamış olduğu değişimlerin Müslüman algısını sertleştirdiği görülmektedir. X. yüzyıldaysa imparatorluğun hilâfetle gerçekleşen mücadelelerinin artması ve onlara yönelik saldırgan bir politika izlemesi artış gösteren sert dinî söylemin daha da gelişmesine yol açmıştır. Bu durum modern araştırmalarda Bizans'ın Müslümanlara karşı bir kutsal savaş düşüncesine sahip olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Kutsal savaş düşüncesini akla getiren cihâd ve Haçlı Seferleri örneklerinde olduğu gibi Bizanslılar da siyasî konjonktüre göre dini savaşlarda bir motivasyon aracı olarak kullanmaya çalışmışlardır. Ancak dinin savaş sahasındaki kullanımı, Bizans'ın din-siyaset geleneği ve coğrafî koşulları sebebiyle kendisine özgü bir nitelik kazanmıştır.
Türkiye'de Hristiyan İranlı sığınmacıların sosyo-ekonomik durumları ve sorunları: Ankara örneği
Bu tez Türkiye'deki İranlı mülteciler ve İranli Hristiyan mültecilerin sosyo- ekonomik durumları ve sorunlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda mültecilerin durumunu daha iyi anlamak için genel olarak ve dünyada mültecilik ele alınacaktır. Birinci bölümde mülteci, sığınmacı ve göçmen kavramları ve arasındaki farklar ve uluslararası platformda mültecilik irdelenecektir. İkinci bölümde Türkiye'deki mülteciler ve onların hukuki statüleri incelenecektir. Üçüncü bölümde Türkiye'deki İranlı mültecilerin geliş nedenleri ve sorunlarına değinilecektir. Son bölümde ise tezin ana eksenini oluşturan Hristiyan İranlıların Türkiye'deki sosyo-ekonomik durumları, din yaşantıları, siyasal durumları, sorunları ve Türkiye'den geleceğe yönelik beklenti aktarılacaktır.
Alevîlik'teki Hak-Muhammed-Ali inancının Hıristiyanlık'taki teslis ile karşılaştırması: Teslis benzerliği eleştirisi
Alevîlik-Bektaşîliğin temel yapı unsuru Hak-Muhammed-Ali inancıdır. Bu inancın kendine has yapısı onun anlaşılmasını problemli hale getirmektedir. Bu sebeple pek çok yerli ve yabancı araştırmacı bu inancın temelinde Hıristiyanlığın teslis öğretisinin yattığını iddia etmektedir. Ancak tarihî süreç ve bu inancın oluşumunda etki eden unsurlar bütünlüklü olarak incelendiğinde bunun böyle olmadığı fark edilecektir. İşte bu çalışmanın amacı da, Hak-Muhammed-Ali inancının ortaya çıkış serüvenini gözler önüne sermek ve bu inancı teslis öğretisiyle mukayese etmek suretiyle onun Hıristiyanlığın teslis inancının bir kopyası olmadığını ortaya koymaktır. Bu çalışmanın yöntemi ise literatürde Alevîlik-Bektaşîlik tarihi ve inancı hakkında yazılmış çeşitli kaynakları incelemek ve onları analiz etmektir. Bu analiz sonucu ortaya çıkan bulgularsa şu şekildedir; Alevîlik-Bektaşîliğin oluşumunda Türkmenlerin yaşantıları ve onların İslam öncesi inançları etkili olmuştur. İslam'a yeni girmiş bu topluluklar, eski inançlarının mirası üzerinde Hak-Muhammed-Ali inancını inşa etmişlerdir. Bu yönüyle Hak-Muhammed-Ali inancının Hıristiyanlığın teslis öğretisinin bir kopyası olmadığı bilakis Alevîlik-Bektaşîliğin kendi iç dinamikleri ile oluştuğu söylenebilir. İkinci olarak vahdet-i vücûd öğretisinin etkisinde bir hayli kalan Hak-Muhammed-Ali inancının tevhid akidesine de çokça vurgu yaptığı görülmektedir. Bu yönüyle de teslis ile arasında bir farkın olduğu görülmektedir. Ortaya konan bu bulgular ise, Alevîlik-Bektaşîliği özünden kopararak değerlendirmek isteyenlere karşı bir temel direği vazifesi gerçekleştirmeyi ve Alevîlik-Bektaşîliğin daha doğru anlaşılmasını sağlayacaktır.
Mardin ili Artuklu ilçesindeki Süryanilerde ölü gömme gelenekleri ve tarihi mezar taşlarından örnekler
Sanat tarihi açısından birçok bilim dalının ana kaynakları arasında yer alan mezar taşları, yazı ve süsleme kompozisyonları ile bize bulunduğu dönemle ilgili fikirler vermektedir. Mardin'deki Süryani Kiliselerinde bulunan Süryani mezar taşlarını, konu olarak seçmemizdeki amaç; daha önce çalışılmamış olan Süryani mezar taşlarını incelemek, gün geçtikte harap olan bu mezar taşlarını katalog halinde belgelemektir. Ayrıca Süryanilerin, diğer İslami dönem mezar taşı örnekleri ile bağını belirlemek, tarihsel açıdan önemini ortaya koymaktır. Mardin İli'nde yaptığımız bu tez çalışması kapsamında 5 adet Süryani kilisesinde bulunan Süryani mezarlıklarındaki 33 adet Süryani mezar taşı incelenmiştir. Mezar taşları incelenen mezarlıkların tümü, Osmanlı Devleti'nin son döneminden (18.yy. sonu 19.yy. başları) kalma örneklerdir. Tespit ettiğimiz bu mezar taşlarının 9'u kadın, 24'ü ise erkek merhuma aittir. Hazirelerde yer alan mezar taşlarının tümünün süslemeleri, kazıma ve oyma tekniği ile yapılmıştır. Yuvarlak ya da çok dilimli kemer formundaki mezar taşlarında, kemer yüzeylerinde ve bordürlerde en çok karşılaşılan süsleme kıvrık dal ve yaprak motifidir. Mezar taşlarındaki formlar ise; dikdörtgen, kare, prizmatik sanduka, kaide kapak, dikdörtgen prizma şeklinde görülmektedir. Mezar taşlarının en erken tarihli olanı 1731 miladi yılına ait olup, Kırklar Kilisesi'nde bulunan metropolitlere ait mezarlara da rastlanmıştır. Mezar taşlarında ağırlıklı olarak kullanılan malzeme, kalker taşıdır. İncelenen mezar taşlarında doğrudan toprağa gömülenler ile kilise beden duvarına gömü şeklinde olmak üzere iki farklı gömü tarzı ile karşılaşılmaktadır. Önemli din adamları, özellikle kilise içindeki nişler içine oturur vaziyette gömüldükten sonra niş, taş malzeme ile örülerek kapatılmaktadır. Bu niş bir sonraki gömü olayına kadar kapalı kaldıktan sonra, yeni cenazenin gömülmesi için örülen duvar yeniden açılarak tekrar uygulama yapılmaktadır. Önceki cesedin kemikleri uygun bir şekilde nişin bir tarafına istif edildikten sonra yeni ceset yerleştirilmektedir. Örneğin, Kırklar Kilisesi'ndeki Metropolitlere ait mezarda 3 kişi gömülüdür. Doğrudan toprağa gömü ise, diğer toplum ve dinlerde de olduğu gibi, toprak içine açılan dörtgen formundaki mezar şeklindedir. Bu şekildeki gömüler genellikle halktan insanlar için uygulanmıştır. Kişinin sosyal, ekonomik ya da dini statüsüne göre mezar taşı ve lahitler farklılıklar göstermektedir. Kiliselerde yer alan mezar taşlarının büyük bir bölümü kitabelidir ve kitabesi celi sülüs yazı karakteri ile yazılmıştır. Süryaniler, Mardin ve bölgesinde alfabe olarak M.Ö. 2. yy'dan itibaren Süryani Ebced'ini kullanmışlardır. Süryani Ebcedi Arami alfabesinden türeyen Sami Ebced'lerinden biri olup Fenike, İbrani ve Arap alfabesi ile bağlantılıdır. Bölgede Arap ve Süryaniler bir arada yaşadıkları için Arapça'dan da etkilenmiştir. Bu nedenle Süryaniler, mezar taşlarında Arapça ve Aramice dillerini kullanmışlardır. Bazı mezar taşlarında yer alan yazılar, zamanla dış etkilerin sonucu olarak giderek kaybolmuştur. Sanat Tarihi açısından önemli veriler ortaya koyan bu mezar taşlarının korunmasına yönelik tedbirlerin alınmasında yarar bulunmaktadır.
Başkale Çatak ve Gürpınar'daki Tetrakonkos planlı üç kilise
Tezimizin konusunu teşkil eden üç tetrakonkos planlı kiliseden en önemlisi, Van İli, Başkale İlçesi, Yanal Mahallesinde bulunan Soradır Kilisesi'dir. Bu plan tipinin bölgedeki en erken örneği olması açısından Soradır Kilisesi ayrı bir öneme sahiptir. Tetrakonkos plan tipinin en abidevi örneği olan Akdamar Kutsal Haç Kilisesi'nin prototipi olarak da tarif edilebilir. Dört yonca yaprağı plan tipi ile VII. y.y. yapısı olduğu tahmin edilen Van İli Çatak İlçesi Elmacı Mahallesinde bulunan Sortkin Kilisesi, mimarisinin X.y.y.'daki yapılarla benzeşmesinden dolayı bu döneme tarihlendirilmektedir. Sortkin Kilisesi, büyük oranda sağlam kalmış olması nedeniyle bu plan tipinin incelenmeye değer bir örneği olarak karşımızda durmaktadır. Van İli, Gürpınar İlçesi, Yedisalkım Mahallesinde bulunan Boutats Kilisesi kaynaklardan edindiğimiz bilgilerden hareketle tetrakonkos plan tipinin bir diğer örneğidir. Günümüzde büyük oranda değiştirilmiş olan bu kiliseyi detaylı bir biçimde inceleyememe ve günceleyememin üzüntüsünü yaşamaktayız. Tez konusu olan tetrakonkos planlı bu üç kilise, Van'da bulunana ve bu plan tipinde yapılmış olan Akdamar Kutsal Haç Kilisesi, Varagawank (Yedi Kilise) Meryem Ana Kilisesi ile Erçiş Arcuaber (Salmanağa) Kilisesi'ne göre ilk yapılışları itibariyle daha erken tarihli olması açısından önemlidir. Eserler sadece tipolojik olarak ele alınmamış olup aynı zamanda süsleme ve malzeme açısından da değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu plan tipinin yapım aşamasının zorluğu ve kullanım alanlarının darlığı sebebiyle diğer plan tiplerine göre daha az tercih edilmesine yol açmıştır. II Vurgulanması gereken bir diğer husus ise; bu plan tipinin Akdamar ve Varagavank'ta olduğu gibi Van'da dini merkezler olarak işlev gören yerlerde uygulanmış olmasıdır. Bölgemizde önemli bir yere sahip olan Hıristiyan dini mimarisinin tetrakonkos plan tipinin eserlerini inceleyerek, bilimsel araştırmalara az da olsa zemin hazırladığımızı ümit ediyoruz.
Van Gevaş – Bitlis Hizan ilçelerinde bulunan Gargar /Karkar bölgesi kiliseleri
Van'ın Gevaş İlçesi'ne bağlı Anaköy, Daldere, Töreli Köyleri ile bu köylere bağlı Tatlıca, Beşadım ve Doruklu mezraları ile Bitlis'in Hizan İlçesi'ne bağlı Güngörmez Köyü'ne bağlı Erdoğan ve Baltacı mezralarında çalışılmıştır. Bölge; Osmanlı İmparatorluğu döneminde Van Sancağı'na bağlı Gargar / Karkar isimleriyle anılan idari bir bölgeydi. Gargar'da on iki kilise tespit edilmiştir. Bu yapılardan on tanesi incelene bilmiştir. İki tanesi ise günümüze gelememiştir. Bu çalışma bölgede yer alan kiliselerin tamamının Sanat Tarihi metodolojisi açısında ilk defa ele alınarak, gerek mimari gerekse süsleme açısından bilim dünyasına tanıtılması noktasında önem taşımaktadır. Kiliselerin günümüzdeki son durumları saha çalışmaları ile tespit edilmiş, plan çizimleri gerçekleştirilerek görsel malzeme ile desteklenmiştir. Bu temellendirmeden sonra kiliselerin tanıtımı yapılmıştır. Öncelikle Ermeni mimarisindeki yerlerine değinilmiştir. Değerlendirme kısmında ise tek nefli kiliselerin plan tipi ve mimarisine ağırlık verilmiştir. Saha çalışmaları sırasında gerek arazi şartları gerekse güvenlik sorunları nedeniyle zaman zaman sıkıntılı anlar da yaşanmıştır. Ancak bölgede yer alan kiliseler hakkında bilimsel çalışmanın olmaması, bu alanda yer alan kiliselerin bilimsel metotlar ile araştırılmasına önem kazandırmıştır. Yapılan tespitler Gargar / Karkar'da yer alan kiliselerin plan tipolojisinin belirlenmesi açısından değerlidir. Bölge kiliselerinin tamamı tek nefli plan şemasında inşa edilmiştir. Boyut açısından farklılık gösteren kiliselerin, naos bölümleri doğu – batı doğrultusunda dikdörtgen bir alana oturtulup üstü beşik tonoz ile kapatılmıştır. Yapılar bu halleriyle oldukça mütevazi boyutlardadır ve anıtsallık yoktur. 1904 tarihli tamir kitabesi olan Anaköy Noreşan Surp Sarkis Kilisesi hariç diğer yapıların hiçbirinde tarihlendirmeye yardımcı olacak inşa kitabesi tespit edilememiştir. Bu açıdan bakıldığında yukarıda belirtiğimiz kiliselerin plan ve mimari özellikleri tarihlendirmede de önemlidir. Yapıların hiç birisinin üst örtüsünde kubbe kullanılmamıştır. Günümüze ulaşabilen yapıların tamamında farklı sayılarda duvar nişlerine yer verilmiştir. Bu duvar nişleri kiliselerin iç kısımda yer almaktadır. Dış cephelerde hareketliliği sağlayacak herhangi bir duvar niş veya yırtmaç niş bulunmamaktadır. Cephelerde hareketliliği sağlayan tek unsur girişler ve pencere açıklıklarıdır. Kiliselerin tamamında ana taşıyıcı unsuru beden duvarlarıdır. Beden duvarlarının yanında; duvar payeleri ve kemer atılımları da kullanılmıştır. İncelenen yapılar süsleme açısından oldukça sadedir. Ancak devşirme malzeme olarak kullanıldığını düşündüğümüz beden duvarlarındaki haç işlemeli taşlarda süsleme bulunmaktadır. Yapı malzemesi olarak ağırlıklı şekilde moloz taş ve kaba yonu taşın yanı sıra üst örtüde kayaç taş (şist) - yaprak taş kullanılmıştır. Sadece üç yapıda lokal yerlerde azda olsa tuğla malzeme kullanılmıştır. Tüm bu veriler yapıların gösterişten uzak işlevsel amaçlı yapıldıklarını göstermektedir. Bu durum lokal bir bölgede inşa edilen kiliseleri yapanların ekonomik anlamada da gücünün yetersiz olduğunu göstermektedir.
Feminism in Christian and Islamic cultures
It is regarded by scholars and literary critics that feminism as a theory has an intense impact on society either in a positive or negative way. The main goal of this paper is to illustrate this impact of feminism in Christian and Islamic societies, in different literary works and environments. Besides, the attribution of women in each society will be focused on by studying different works. The research will begin with the roots of feminism and its development step by step in Christian societies through women activists, and its impact on Islamic societies respectively. Then, the phases and waves of feminism will be elucidated for a better understanding of the term. Also, Islamic literary feminism will be handled. The reflection of feminism on patriarchal dynasty in Christian societies that was in progress in the nineteenth century still continues today. Likewise, its influence on Islamic societies is also the case. Because women activists think that almost all religions have the same patriarchal attitudes, which makes men superior to women. Although some of them argue that Christianity is better than Islam in giving rights to women, this idea seems to be outdated. So, they claim that it should be modernized with a western feminist perspective. Focusing on some Quranic and Biblical verses to illuminate the issue, and how women are reviled in either the Quran or Bible are also among the priorities of the study.
Bitlis Tatvan'daki hıristiyan dini mimarisi
Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırlarının Doğu Anadolu Bölgesi'nde bulunan Tatvan İlçesi Bitlis İli'ne bağlıdır. Tarih boyunca gölgede birçok uygarlık bir birini izlemiştir. Bölge günümüzden yaklaşık olarak beş bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Geçmişten günümüze kadar gelindiğinde Hurriler, Asurlar, Persler, Sasaniler, Bizanslılar, Emeviler, Abasiler, Selçuklular, Akkoyunlular, Karakoyunlular, İlhanlılar ve Osmanlılara kadar bölge sık sık el değiştirmiştir. Bitlis'in Tatvan İlçesi'ne bağlı Koruklu, Göllü, Dibekli, Tuğ, Kıyıdüzü, Çanakdüzü köyleri ve Tatvan İlçesi'nin Çağlayan Mahallesi ve Düzcealan Köyü'ne bağlı Çamaltı mezraları çalışılmıştır. Bölgede üç manastır ve on kilise tespit edilmiştir. Bu çalışma bölgede yer alan manastır ve kiliselerin tamamını bir bütünlük içerisinde Sanat Tarihi metodolojisi açısından ilk defa ele alarak, gerek mimari gerekse süsleme açısından bilim dünyasına tanıtılması yönüyle önem taşımaktadır. Araştırmamızda amaç olarak belirlediğimiz, Bitlis Tatvan İlçesi'ne bağlı köylerdeki Hıristiyan Dini Mimarisi'ne ait eserleri tespit ederek, gerek plan gerekse mimari özelikleri bakımından incelenmesi gerçekleştirilmiştir. Kiliselerin günümüzdeki son durumları saha çalışmalarıyla ortaya konulmuş, plan çizimleri gerçekleştirerek görsel malzemeyle desteklenmeye çalışılmıştır. IV Değerlendirme aşamasında eserlerin öncelik olarak Ermeni mimarisindeki yerine değinilmiştir. Elde edilen veriler ışığında plan tipleri belirlenmiş, bölge ve dışındaki diğer eserlerle karşılaştırılarak bir sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır. Bölgede yaptığımız çalışmalarımız sırasında gerek arazi şartları gerekse güvenlik sorunları gibi bazı nedelerle zaman zaman sıkıntılı anlar yaşanmıştır. Tesip edilen 13 manastır ve kiliselerde 10 yapıda saha çalışılması gerçekleştirilebilmişken, 3 yapıya gidilememiştir. Toplam 13 yapıdan 3 ayrı plan tipi tespit edilmiştir. Bunlardan 9'u tek nefli, 2'si merkezi, 2'si ise Kapalı Haç Plan tipinde inşa edilmiştir. Süsleme unsurundan oldukça yoksun olan kiliselerde ağırlıklı bir şekilde moloz taş malzeme kullanılmıştır.
Osmanlı Devleti'nde kocabaşlar
Osmanlı Devleti'nde kocabaşlar, özellikle Rumeli ve Anadolu'nun Hristiyan nüfusun yoğunlukta olduğu bölgelerde, Hristiyan cemaatlerin idarî ve malî temsilcileri olarak merkezi bir rol oynamışlardır. Bu yönetici mevkie devletin Millet Sistemi içerisindeki gayrimüslim reayanın yönetiminde kilit bir aracı kurum olarak işlev görmüştür. Kocabaşlara dair ilk bilgiler, 1571 tarihli mühimme defterlerinde yer almakta olup, Osmanlı taşra idaresinde önemli bir yer tuttukları anlaşılmaktadır. XVI. yüzyılın ikinci yarısında, kurumsal bir yapıdan ziyade daha çok kişisel ilişkilere ve yerleşik geleneklere dayalı bir yapının parçası olarak ortaya çıkan kocabaşlık, zamanla saray tarafından önemli görevlerle tevdi edilmiş olsa da, bu yetkiler Osmanlı Devleti'nin belirlediği sınırlar dâhilinde kalmıştır. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nin gücünün zirvesinde olduğu dönemde sadakatle hizmet eden kocabaşlar, XIX. yüzyıldaki Tanzimat ve Islahat Fermanları ile birlikte ortaya çıkan merkeziyetçi eğilimlere karşı çıkarak yerel hâkimiyetlerini korumaya çalışmışlardır. Bu yüzyılda kocabaşılık önemli bir yere sahip olarak resmileştirilmiş; kocabaşların görev ve yetkileri yeniden düzenlenmiş ve bu görevleri yerine getirmeleri karşılığında maaş ve mühür gibi resmiyet işareti addeden imtiyazlar verilmiştir. Ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonraki merkeziyetçilik politikalarıyla birlikte İstanbul başta olmak üzere bazı bölgelerde kocabaşların yetkileri kısıtlanmış ve peyder pey kaldırılması gündeme getirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kocabaş, Millet Sistemi, Tanzimat Fermanı, Osmanlı, Gayrimüslim Cemaat
Ortaçağ İngiltere'sinde "Saracen" algısı (XI-XV. yüzyıllar)
Doğu ve Batı arasındaki etkileşim çok eskilere dayanmaktadır. Bu etkileşimin meydana gelmesinde rol oynayan en önemli etkenlerden birisi Haçlı Seferleridir. Seferler esnasında karşılaşan bu iki medeniyetin mensupları sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda ilişkiler geliştirmişlerdir. 'Saracen' kavramı da Haçlı Seferleri sürecinde bu ilişkiler neticesinde ortaya çıkmış bir kavramdır. Kökenine ve tam olarak kimler için kullanıldığına dair farklı görüşler olsa da Ortaçağ'da genel olarak Araplar, Türkler ve İslam dinine inananlar için kullanıldığını söyleyebiliriz. Yunancada 'doğulular' anlamına gelen sarakenoi/sarakeonoi kelimesinden türetildiği düşünülmektedir. Başlangıçta Sina Yarımadasında yaşayan bir Arap kabilesi için kullanılsa da sonraları Hıristiyanlar tarafından tüm Arap kabilelerini ve Halifelik kurumunu kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Yaygın bir şekilde kullanılmamakla birlikte, Saracen ismi modern zamanlara kadar varlığını devam ettirmiştir. Haçlı Seferleri kroniklerinde Saracen kavramı sıklıkla Müslümanları ifade etmek için kullanılmıştır. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi kavramın çıkış noktasının dini temellerden ziyade coğrafik temellere dayandığı yolunda görüşler mevcuttur. Bazı kaynaklarda Saracen kelimesinin anlamının "Son of Desert", yani "Çölün Oğlu" olduğu söylenmektedir. Ayrıca Ortaçağ'da Hıristiyanlar tarafından, neredeyse Arapça konuşan tüm kavimleri aşağılamak amacıyla kullanıldığına dair görüşler de söz konusudur. Edebi eserlerin birçoğunda Saracenler hain, açgözlü, korkak gibi sıfatlarla tasvir edilmiştir. Kaynakların bir kısmında ise 'Türk' ve 'Saracen' terimlerinin ayrı ayrı kullanıldığı görülmektedir. Özellikle Haçlı Seferlerine yönelik birinci el kaynaklarda Türklerden ve Saracenlerden birbirinden bağımsız iki grup şeklinde bahsedilmiştir. Görüldüğü üzere 'Saracen' terimi pek çok yönden problematik bir kavramdır. Kavramın çıkış noktası, kimler için kullanıldığı, tam olarak ne anlama geldiği yönünde pek çok farklı görüş bulunmaktadır. Bu çalışmada Saracen kavramının Ortaçağ'da Doğu-Batı ilişkilerini ve özellikle Haçlı Seferleri esnasında İngiltere-Doğu ilişkilerini anlamadaki önemi üzerinde durulacaktır. Gerek dönemin kroniklerinin gerek batılı tarihçilerin Müslümanlara ve doğuya bakışı çıkış noktamız olacaktır.
Hıristiyanlık'ta mabet olarak kilise
İbadet yeri anlamına gelen mabet hemen her dinde insanın inandığı aşkın varlıkla irtibat kurduğu, ona olan bağlılığını ve samimiyetini bir takım ibadet, ayin ve ritüellerle yerine getirdiği mekânlardır. Mabetler aynı zamanda cemaati çeşitli vesilelerle bünyesinde toplayan, onların sosyalleşmesine, birlik ve beraberliğine katkı sağlayan binalardır. Tüm bunların yanında mabet, mimari yapısı ile de inşa edildiği dönemin dini, siyasi ve sosyal yaşamı hakkında ipucu veren birer belgedir. İlahi kaynaklı dinlerden biri olan Hıristiyanlığın mabedi olarak kilise bugün bildiğimiz manada yapılar olarak ilk defa 4.yy.da Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyanlığa hoşgörü kapılarını açan Milano Fermanı'yla (M.S.313) birlikte gün yüzüne çıkmaya başlamış bu tarihten sonra İmparatorluğun her yerine kiliseler yapılmıştır. Bu zamana kadar kilise kelimesi mabet anlamında değil cemaat anlamında kullanılıyordu. Erken Hıristiyanlık döneminde inananlar dua, ibadet ve dinlerini yaymak amacıyla mekân olarak farklı yerlerde bir araya geliyordu. Bu uygulamalar meşruiyetini bizzat Hz. İsa'dan alıyordu. Çünkü İncil'de haber verildiğine göre Hz. İsa öğretisini yayarken sadece Kudüs'teki Kutsal mabedi, havraları ve şahsi konutları kullanmakla kalmıyor bunların yanı sıra bazen bir dağ, bir göl veya bir sokak onun tebliğ mekânı haline geliyordu. Halefleri olan Havarileri de yeni bir mabet arayışına girmemiş, bu durum Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyanlara baskı ve zulümlerini artırdığı takibat döneminde de (M.S.2-4.yy arası) devam etmişti. 4.yy.dan sonra ise Hıristiyanların ilk kiliseleri bazilikalardan esinlenilerek ince uzun mimari yapılar olarak inşa edilmiştir. Daha sonra kilisede yapılan ayrıntılı törenler sebebiyle ihtiyaca binaen haç ve kare planlı kilise gibi yeni kilise mimari tipleri ortaya çıkmıştır. Bu çalışma kilisenin bir mabet olarak nasıl ortaya çıktığını ve tarihi süreç içindeki seyrini, kilisenin mimari yapı tarzlarını, bölümlerini ve kilisenin bazı temel fonksiyonlarını ele almayı amaçlamaktadır.
Muhammed Ali es-Sâbûnî'nin "Kabesun min Nûri'l-Kur'âni'l-Kerîm" tefsirinde ehli kitab'a eleştiriler
Muhammed Ali es-Sâbûnî dini ilimlerde temayüz etmiş, son dönemin nadir âlimlerindendir. Muhammed Ali es-Sâbûnî yaşamı boyunca te'lif ettiği çalışmalarıyla çağımızın âlimleri arasında saygın bir konum kazanmıştır. Sâbûnî'nin Kabesun min Nûri'l-Kur'âni'l-Kerîm adlı eseri müellifin daha çok dirayet yönünü gösteren bir eserdir. Kur'an-ı Kerim'i anlamaya ve yorumlamaya çalışan müfessirlerin onu gönderiliş amacına uygun biçimde, ilahi bir kitap olduğu bilinciyle incelemeye çalışmaları gerekmektedir. İşte Muhammed Ali es-Sâbûnî'nin Kur'ân-ı Kerîm'i yorumlarken benimsediği istikamet de budur. Ayetlerin incelikleri üzerinde durması ve ilahi hitabın edebi yönüne ve eşsizliğine sürekli dikkat çekmesi bunun işaretidir. Sâbûnî'nin bu eserinde Ehl-i Kitap olan Yahudiler ve Hristiyanların aynı olmadıkları anlaşılmaktadır. Yahudilerin Hristiyanlara nazaran müminlere karşı daha şiddetli oldukları belirtilmiştir. Ehl-i Kitab'ın hem daha önceki peygamberlere karşı sergiledikleri olumsuz davranışları ortaya serilmiş hem de Hz. Muhammed'e karşı geliştirdikleri komplo ve planlar tenkit edilerek onların bu inanç ve tutumları reddedilmiş, kendileri ortak bir söze, yani tevhide davet edilmiştir. Bu çalışmamızda Ehl-i kitaptan Yahudiler ve Hristiyanların kendi peygamberlerine karşı sergiledikleri tavırlar hem inanç hem de fiil yönleri ile ele alınmış, Kur'an-ı Kerim'in ilgili ayetleri esas alınarak Muhammed Ali es-Sâbûnî'nin bu mesele hakkındaki eleştirilerine yer verilmiştir.
Hristiyan ve müslüman çocuklarda tanrı tasavvuru
Araştırmanın amacı, Hristiyan ve Müslüman çocukların Tanrı'yı nasıl tasavvur ettiklerini tespit etmek ve bahsi geçen tasavvurları karşılaştırmaktır. Ayrıca çocukların benimsediği dinî inanç ve mevcut bilişsel yapıları gibi hem içsel hem de dışsal faktörlerin tasavvur sürecine olası etkilerini saptamaktır. Çocukların Tanrı tasavvurlarının saptanması ve bu süreçte etkili olan faktörlerin neler olduğunun analiz edilmesi, daha sonra elde edilen verilerin eğitim-öğretim süreçlerine ve sosyal yaşamlarına yansıtılması önemli bir husustur. Çocukların Tanrı'yı tasavvur ederken yükledikleri anlamlar kendilerine özgüdür. Dolayısıyla tasavvur sürecini anlamak bireyleri tanımada gereklidir. Araştırmada Şırnak ilinde yaşayan 6-11 yaş aralığındaki, Hristiyan/Süryani ve Müslüman/Sünni çocukların Tanrı tasavvurları ele alınmıştır. Çalışma nitel araştırma çerçevesinde, mülakat tekniğiyle yarı yapılandırılmış açık uçlu 10 soruyla gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgular betimsel analizle kategorilendirilip yorumlanmıştır. Bulgular yorumlanırken Tanrı tasavvuru hakkında çalışmalar yapan araştırmacıların konu hakkındaki düşüncelerine gerekli yerlerde değinilmiştir. Araştırmadan elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde her iki dine mensup bireylerin insanbiçimci/antropomorfik Tanrı anlayışına sahip olduğu gözlenmiştir. Çocukların tasavvurlarında inandıkları dinin, Tanrı'ya yüklediği niteliklerin yansımaları görülmüştür. Diğer yandan çocukların bilişsel yapıları da tasavvur sürecinde etkili olmuştur. Her iki gruptaki çocukların yanıtları göz önüne alındığında tasavvurlarının şekillenmesi tek bir nedenle açıklanamaz. İçsel ve dışsal faktörlerin çocuklar üzerinde farklı tezahür etmesi her katılımcının kendine has Tanrı tasavvuru oluşturmasına neden olmuştur.
Fioreli Joachim'in apokaliptik düşünceleri ve 13. yüzyıl tarikatlarına etkileri üzerine tartışmalar
Dini yoksulluk tartışmaları XII ve XIII. yüzyıllarda Orta Çağ Avrupası'nın gündemindeki en önemli maddelerden biriydi. Gerek mevcut dönemin ekonomik gelişmeleriyle gerekse Hıristiyanlığın onlara yüklediği ahlaki misyonla alakalı olarak inananlar, İsa'nın havarilere öğütlediği gibi yoksul bir hayat sürmeleri gerektiğini düşündüler ve böylece kitleler halinde katı bir yoksulluk anlayışını benimsediler. Bu durum kimi zaman Kilise'nin bu insanlara yönelik sert tepkilerine ve yaptırımlarına sebep oldu. XIII. yüzyılın başlarında, zamanın ruhuna uygun olarak Kilise'nin izniyle kurulan Fransisken Tarikatı, dini yoksulluk anlayışının belki de en önde gelen temsilcisiydi fakat kendi aralarında yoksulluğun ne derecede yaşanması gerektiği problemini çözememişlerdi. Bu durum zaman içerisinde Fransiskenler arasında yoksulluk üzerinden yoğun tartışmalara ve bölünmelere sebep oldu. Kilise'nin duruma müdahil olmasıyla birlikte tartışma tarikatın dışına taştı ve Fransiskenler ile Kilise arasında bir çatışmaya dönüştü. Bu tartışmalar ve çatışmalar sırasında yoksulluğun katı bir biçimde yaşanması gerektiğine inanan Fransisken frerlerin en büyük motivasyonu Hıristiyan toplumunu beklediklerine inandıkları Şabat Çağı düşüncesiydi. Bu düşüncenin temelinde ise XII. yüzyılda yaşamış, Fioreli Joachim (1135-1202) adında bir keşiş vardı. Kitabı Mukaddes'in gizli anlamını çözmeye çalışan bir müfessir olan Joachim, ölümünden yaklaşık elli yıl sonra kendini Fransiskenler ve Kilise arasındaki mücadelenin tam ortasında bulmuştu. Anahtar Sözcükler: Apokaliptisizm, Eskatoloji, Kehanet, Ruhani Fransiskenler, Yoksulluk, Kilise, Hıristiyanlık
Mistisizm ve toplum: orta çağ İslam ve Hristiyan toplumlarında dervişler ve keşişler (13-15. yüzyıllar)
İnsanın görünen nesnelerin ardındaki gerçeklik, sonsuzluk ve birliğe ulaşma yönündeki ruhî tecrübesi olarak tanımlanan mistisizm kavramı, İslam ve Hristiyan dinleri içerisinde Yaratıcı ile ruhani bir bağ kurarak manevi kurtuluşu gerçekleştirme idealini temsil eder. Bu ideali gerçekleştirmek için uygulanması gereken yöntemler ise her iki din içerisindeki akımlarda da değişiklik gösterir. Erken dönem İslam ve Hristiyan mistiklerinin büyük çoğunluğu, toplum hayatını manevi kurtuluşun önünde bir engel olarak görmekteydiler. Bu anlayış gereği halktan uzak münzevi bir yaşam tarzı benimseyen bazı mistiklerin uyguladıkları açlık, tefekkür ve zikir gibi pratikler de daha çok kendi iradelerini terbiye etmeye yönelikti. Yine aynı dönemde mevcut bulunan ve daha az popüler olan diğer bazı akımlara mensup mistikler ise halk içinde aktif bir yaşam tarzı sürmekte ve kurtuluşa topluma hizmet yoluyla ulaşmayı amaçlamaktaydılar. İlerleyen dönemlerde münzevi akımların lehinde olan popülerlik dengesi değişmeye başladı. Özellikle İslam ve Hristiyan toplumlarının siyasi ve toplumsal krizden geçtiği dönemlerde halkın mistik öğretilere karşı artan ilgisi, topluma hizmet anlayışını benimsemiş mistiklerin ideallerini gerçekleştirmek için aradıkları ortamı oluşturmuştu. Bu bağlamda özellikle 13. ve 15. yüzyıllar arasındaki zaman diliminde etki alanlarını genişletme ve teşkilatlanma imkanı bulan bu öğretiler münzevi akımlar karşısında ön plana çıkmaya başladılar. Bunların yanı sıra, halkın gösterdiği bu yoğun ilginin ilerleyen dönemde beraberinde yoğun maddi desteği de birlikte getirmesi, mistik öğretilerin kurumsallaşma sürecine büyük katkı sağladı. Bu dönemde İslam dünyasında tekke ve zaviyelerin yaygınlaşması, Hristiyan toplumda da manastırların kırsal alanlardan şehirlere taşması mistisizmin kurumsallaşmasını yeni bir boyuta taşımış, bu sayede mistikler hem münzevi pratiklerini yerine getirme hem de topluma hizmet verme imkanını bulmuşlardı. Halka hizmet anlayışı dahilinde yolcuları ağırlama, üretim faaliyetlerine katılma, irşat, eğitim faaliyetleri gibi çevre halkın ihtiyaç duyduğu her türde maddi ve manevi yardım mistikler tarafından halka sunulmuştu. Bu faaliyetler zamanla siyasi otoritelerin ve hayırsever soylu sınıfın da dikkatini çekmiş, mistikler ve mistik kurumlar bu kişilerin halka yönelik faaliyetlerinde aracı organ haline gelmişlerdi.
Ayasofya'nın sembolizm açısından incelenmesi
İnsanlık varoluşundan beri birçok inanç sistemi oluşturmuş ve bu inançlar birbirlerinden sonsuz unsurlar alarak kendilerini yeniden ortaya koymuşlardır. Özellikle Hristiyanlık öncesi çoktanrılı inanışının hâkim olduğu Roma İmparatorluğu'nda Hristiyanlığın benimsenmesi sürecinde şiddetli baskılar ve yasaklar koyulmuştur. Hristiyan inancına sahip kişiler bu yasaklar döneminde inanç ve ibadetlerini gizli bir şekilde yaşamak ve yaymak zorunda kaldıklarından, inançlarını semboller ile ifade etmişler. Bu semboller inanış biçiminin sessiz ve herkes tarafından anlaşılamayan bir dili haline gelmiştir. Hristiyanlık, çoktanrılı dinin içinde şekillenmiş ve dönem insanının inanış biçimini yansıtan semboller ile gizil ve derin bir aktarıma dönüşmüştür. Doğu Roma İmparatorluğu Hristiyan geleneği üzerine inşa edilmiştir. Fakat çoktanrılı dinin düşünce yapısı Hristiyanlık ile iççice geçmiş ve kendini birçok Hristiyanlık eserinde ortaya koymuştur. Özellikle Doğu Roma'nın merkezi olan İstanbul bu düşünüş biçimiyle bezenmiştir. İmparatorluk kilisesi olarak inşa edilen Ayasofya'da bulunan Hristiyanlık öncesi semboller ve onların Hristiyanlık dönemi sonrasındaki anlamları bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm sembol ve sembolün bir alt alanı olan dini sembolün incelenmesi, ikinci bölüm Ayasofya'yı tarihi süreci açısından ele aldığımız bölüm ve üçüncü bölüm ise Ayasofya'nın sembolik açıdan öncelikli kavramsal olarak ardından kendinde var olan dini sembollerin Hristiyanlık öncesi ve sonrası dönemde sembolizm bakış açısıyla incelenmesi, kubbenin sembolik açıdan incelenmesi ve Ayasofya'da var olduğu düşünülen kutsal emanetlerin yine aynı bakış açısı ile incelenmesidir.
İstanbul örneğinden hareketle bir arada yaşama kültürünün sosyolojik boyutları
Bu araştırmada kültür ve din sosyolojisinin bilimsel birikim ve çalışma kavramları göz önünde bulundurularak asırlardır farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan ve çoğulcu toplum yapısının önemli bir kaynağını teşkil eden İstanbul'da uzun yıllardır ikâmet eden veyahut çeşitli sebeplerle bu şehre göç ederek yaşamlarını sürdürmeye devam eden farklı dinî ve etnik unsurlardan hareketle bir arada yaşama kültürü kavramının sosyolojik boyutları ile incelenmesi amaçlanmıştır.İstanbul, içinde barındırdığı farklılıkları, toplumsal ve günlük yaşamın her alanında ve çok yönlü olarak etkileşim içinde olduğu sağlam bir hoşgörü ortamı içerisinde yaşatmayı başarmıştır. Zira İstanbul, çoğulcu anlayış üzere inşa edilmiş, farklılıkları kendine özgü katkılar ile zenginleştiren önemli bir tarih ve kültür merkezidir. Bu çerçevede bir arada yaşama kültürü kavramının felsefi ve sosyolojik temelleri incelenerek İstanbul'da yaşayan farklı dinî ve etnik aidiyetlere mensup katılımcılara nitel araştırma yöntemleri içerisinde yer alan mülakat ve tarihsel dokümantasyon tekniği uygulanmıştır.
İslam boşanma hükümlerinin yahudilik, Hristiyanlık ve Hinduizm ile mukayesesi
Boşanma, evliliğin yasal sorumluluklarının iptali veya yeniden düzenlenmesi, ülke veya dinin hukuk sistemi çerçevesinde karı koca arasındaki evlilik bağlarının kesilmesidir. Kısaca boşanma, evlilik ilişkisini sona erdirme sürecidir. Dünyanın çoğu dininde boşanmayla ilgili yasalar vardır. İslam'da boşanmaya izin verilir ve çeşitli biçimler alabilmektedir; bazıları koca (Talak), bazıları karısı (Hul') ve bazıları da mahkeme (Tefrik) tarafından başlatılmaktadır. Yahudilikte, Tevrat'a göre, sadece kadının zina etmesi nedeniyle boşama caizdir. Ancak Halahah (modern Yahudi hukuku), zinanın yanı sıra zülm etmek, terk etmek gibi belirli koşullar altında boşanmaya izin vermektedir. Yahudilikte, kocanın karısına mahkeme tarafından hazırlanan bir boşanma belgesi (Get) vermesiyle boşanma gerçekleşmektedir. Hıristiyanlıkta boşanmaya farklı bir şekilde bakılmaktadır. Katolik kilisesi boşanma yerine evliliğin feshi (iptal) ve fiziksel ayrılığa izin verirken, Ortodoks ve Protestan kiliseleri zina, irtidat, yasadışı evlilik gibi belirli koşullar altında boşanmaya izin vermektedir. Hinduizm bu dinlerden farklıdır. Dini metinlere göre evlilik, Hinduizm'de kutsal bir ayin olduğundan, bu bağ bir kez kabul edildikten sonra her iki tarafça da hayatları boyunca sürdürülmelidir. Bu nedenle, Hindu kutsal metinlerinde diğer dinler gibi boşanma için özel bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte, 1955'ten önce kastlar arasında bazı boşanma biçimleri bulunabilmektedir. Nitekim, 1955 yılında Hindu Evlilik Yasası'nın (Hindu Marriage Act, 1955) onaylanmasından sonra, Hinduizm'de belirli sebep ve koşullar altında boşanmaya izin verilmektedir. Bu araştırma, İslam'daki boşanma hukuku ile Yahudilik, Hristiyanlık ve Hinduizm'deki boşanma hukuklarını karşılaştırmalı bir çalışma ile ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde İslam'da boşamaya ilişkin hükümler ele alınmıştır. İkinci bölüm, Yahudilik, Hristiyanlık ve Hinduizmdeki boşanma hukuklarını incelemektedir. Üçüncü ve son bölüm, bu dört dinin boşanmayla ilgili hukuklarının karşılaştırmalı bir tartışmasını sunmaktadır.
Ahmed Midhat Efendi'nin eserlerinde Müslüman-Hıristiyan tartışma konuları
Tanzimat sonrası Osmanlı kültür evreni, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında aktif bir polemik ortamına sahne olmuştur. Islahat Fermanı ile birlikte gayrimüslimlere karşı yürütülen hoşgörü politikasını fırsat bilen misyonerler İslam aleyhine yayınlar yapmaya ve İncil tercümelerini halka açıktan dağıtmaya başlamışlardır. Bu durumdan rahatsız olan Ahmed Midhat Efendi, Hıristiyanların İslam aleyhinde yazdığı eserlere kapsamlı reddiyeler yazmıştır. Ahmed Midhat'ın polemik eserlerini geniş bir problem yelpazesi kuşatmaktadır. Hıristiyanlığın en köklü teolojik problemlerinden toplumsal meselelere kadar hemen her konuya yer vermeye çalışan müellif, misyon faaliyetlerine karşı Müslümanların tepkisiz kaldığını düşünmektedir. Bu alandaki yetersizliği görerek yazılarıyla tepkisini ortaya koyan Ahmed Midhat Efendi, amacının saldırı niyeti taşımadığını ve İslam'ı müdâfaa olduğunu belirtmektedir. Eserlerinde "Hıristiyanlık tarihi" başta olmak üzere "teslis, Hz. İsa'nın tabiatı, çarmıhın kökeni aslî günah ve kefâret, İncillerin durumu ve beşâir" konularına ağırlık vermektedir. Bu tez çalışmasında Ahmed Midhat Efendi'nin temas ettiği Müslüman-Hıristiyan tartışma konularından yukarıda zikredilen ağırlık verdiği problemler incelenerek yazarın Hıristiyanlık eleştirisi tartışılmaktır. Bununla beraber Midhat Efendi'ye mukabelede bulunan Hıristiyan din adamlarının verdiği cevaplar da yeri geldikçe bahse konu edilmektedir. Midhat Efendi'nin sunduğu deliller ve bu alandaki ilmi derinliğinin günümüz araştırmaları ve tarihi kaynaklarla uyumlu olup olmadığı da tezin muhtevası içerisindedir. Reddiye geleneğinde tartışılagelen Müslüman-Hıristiyan tartışma konularının Ahmed Midhat Efendi dönemine kadar değişip değişmediği ve müellifi bu bağlamda farklı kılan yönler tezin çerçevesi içerisinde yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Tanzimat, Dinler Tarihi, İslam, Hıristiyanlık, Ahmed Midhat.
Memory, modernity and nostalgia: The narratives of Muslim and Christian Mersinli women
This study aims to explore how a group of Muslim and Christian women of Mersin remember and narrate their life experiences in relation to modernity, the Republican reforms and the intercommunal relations between the Muslims and Christians in Mersin. Through the oral history method, the narratives of these 'ordinary' middle class Mersinli women are scrutinized on: 1) how these women remember and narrate the Republican reforms and modernity; 2) how they perceive their hometown Mersin and construct a nostalgic understanding of modernity in the face of recent demographic changes and 3) how they perceive the intercommunal relations between the Muslims and Christians of Mersin. In-terviewees' strong affiliation with the local identity of being Mersinli is evaluated in the framework of the nostalgia they cultivate for the past. The narratives regarding the intercommunal relations and marriages between the Muslim and Christian communities in Mersin, are examined in order to reveal the experience of living in one of the very few cosmopolitan and multi-religious cities of Turkey. A particular focus on the narratives of the Christian women aims to unravel their experiences about being a member of an ethno-religious minority in Mersin, and overall in Turkey.
Contested landscapes of belonging at the Turkish-Syrian border: the (re) making of Antakya and Defne
Based on the new metropolitan municipality system (Law No. 6360) Hatay, a multicultural province located at the Turkish-Syrian border, has undergone major cartographic changes. During this process, Defne has been crafted out of Antakya city as an ethnically and religiously segregated district. In this ethnographic study, I analyze the sociopolitical implications of this process. I examine how and why the Alawite and Christian Arab communities that identify themselves as indigenous peoples of Antakya have found themselves in the newly mapped Defne. I demonstrate how and through what spatial and identity practices these indigenous communities and key political stakeholders compete over the cultural heritage of Hatay and Antakya. Doing so, I aim to reveal the power relations behind the new cartography for Hatay while witnessing and documenting Antakya's (re)make and Defne's metamorphosis into the built and imaginary landscapes of the nation at the Turkish-Syrian border. My research has shown that Defne, now with its non-Sunni population, stands as a sign of difference and segregation in Hatay's new ethno-sectarian landscape, in contrast to Antakya, which has been Sunnified due to recent official districting practices. Nonetheless, the very same place (Defne) has proven to be a new public sphere for Hatay's Arab Alawites to negotiate their local identity by appropriating its space for political and communal engagements.
Moğollarda din ve devlet ilişkisi (1206-1294)
Moğolların tarih sahnesine çıkışı Cengiz Han ile olmuştur. 1206 yılında gerçekleşen kurultayda birleşen Moğollar, büyük bir istila harekâtına girişmiş ve Cengiz Han'ın hükümdarlık yıllarında Türkistan, Çin'in bir bölümü ve İran coğrafyasına kadar uzanan geniş bir coğrafyayı ele geçirmişlerdir. Cengiz Han'ın ölümünden sonra da fetihler devam etmiş ve XIII. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Moğollar, bilinen dünyanın büyük bir bölümüne hükmeder konuma gelmişlerdir. Ancak XIII. yüzyıl ortalarından itibaren siyasi birlik bozulmuş ve dünyanın farklı yerlerinde yarı bağımsız Moğol devletleri ortaya çıkmıştır. Sembolik de olsa Büyük Moğol Kağanlığı'na bağlı olan Moğol devletleri, Kubilay Han'ın 1294 yılındaki ölümüyle birlikte bağlarını koparmışlardır. Yüz yıl gibi kısa bir sürede büyük bir askeri başarı gösteren Moğolların bu başarısının altıda birden fazla neden yatmaktadır. Dinin son derece önemli olduğu Orta Çağ'da Moğolların dini yaklaşımı da askeri harekâtların başarıya ulaşmasına etki etmiştir. Bizlere de son derece tanıdık gelen Gök Tanrı inancına mensup olan Moğollar, gittikleri hiçbir bölgede din adamlarına ve -bilinçli bir şekilde- dini değerlere saldırmamışlardır. Moğollara göre bütün dinler, Tanrı'ya ulaşmanın farklı yolları idi. Bu yüzden, hangi inanca mensup olursa olsun, din adamlarını vergiden muaf tutmuş ve onlara hürmet etmişlerdir. Din adamlarının toplum üzerinde son derece etkili olduğu Orta Çağ'da, Moğolların söz konusu yaklaşımı, rakiplerinin "dini argümanla birleşme" ihtimalini zayıflatmıştır. Öte yandan Moğolların dini yaklaşımı, XIII. yüzyılın ortalarında bir dönüşüm içerisine girmiştir. Semavi dinlere göre ilkel bir inanca sahip olan Moğollar, ele geçirdikleri coğrafyadaki dinlere girmişlerdir. Söz konusu bu dini dönüşüm, ayrılıkların derinleşmesine zemin hazırlamış ve siyasi çıkarların da etkisiyle, özellikle rakip devletlerin sınırlarında kurulan Altın Orda ve İlhanlı Devleti arasında içe dönük bir mücadelenin başlamasına zemin hazırlamıştır. XIII. yüzyılın sonlarına doğru Moğollar, ele geçirdikleri bölgelerin dinlerinden ve kültürlerinden etkilenerek asimile olmuşlardır. Böylece yüz yıl boyunca dünyayı etkisi altına alan Moğol istilasının sonu gelmiş ancak bıraktığı izler büyük dönüşümleri tetiklemiştir. Anahtar kelimeler: Moğol, Cengiz Han, Din, İslamiyet, Hristiyan, Budizm.