Nerve fibers
73 theses under this subject heading
Olfaktör mukozal mezenkimal kök hücrelerin nöral farklılaşmasında peptit jellerin etkisinin ın vitro incelenmesi
Merkezi Sinir Sistemi (MSS) hastalıklarında henüz etkili bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Özellikle de nörodejeneratif hastalıkların görülme sıklığı gün geçtikçe artmakta ve etkin tedavi yöntemleri geliştirilememektedir. Sinir onarımı, büyük ölçüde izole edilmiş hücrelerin ekstraselüler matris ve nörotrofik faktörlerle desteklenmesi gibi sinir doku mühendisliği yaklaşımları ile başarılabilir. Son zamanlarda kök hücreler kendilerini yenileme ve farklılaşma gibi benzersiz özelliklerinden dolayı sinir doku mühendisliği uygulamalarında odak haline gelmiştir. Sinir kök hücrelerinin izolasyon zorluklarının göz önünde bulundurulması mezenkimal kök hücrelerini gündeme getirmiştir. Özellikle de olfaktör mukozal mezenkimal kök hücrelerinin (OM-MKH) nöral farklılaşmaya eğilimli olduğu öne sürülmüştür. Bu bilgilerden yola çıkarak bu tez çalışmasında genç sıçandan izole edilen OM- MKH'leri kullanıldı. İzole edilen hücrelerin nöral farklılaşması doku mühendisliği yaklaşımlarından biri olan kendiliğinden dizilebilen peptit jel ile desteklendi. Ekstraselüler matris görevi gören kendiliğinden dizilebilen PuraMatrix peptit jelinin oligodendrositlere farklılaşmasını ve çoğalmasını desteklediği daha önce gösterilmiştir. Bu tez kapsamında da OM-MKH'lerinin nöral farklılaşması, PuraMatrix peptit jeli ve besi ortamına verilen çeşitli nöral büyüme faktörleri ile desteklendi. Özetle, bu tez çalışması ile OM-MKH'lerinin 2 boyutlu (2B) ve 3 boyutlu (3B) in vitro nöral farklılaşma kapasiteleri ve PuraMatrix peptit jelin bu farklılaşmaya etkileri incelendi. Farklılaşmanın karakterizasyonu beta-III-tübülin, sinaptofizin, glial fibriler asidik proteini (GFAP) ve oligodendrosit belirteci 4 (O4) gibi nöral belirteçler kullanılarak immünohistokimyasal boyama, beta-III-tübülin, sinaptofizin, tirozin hidroksilaz belirteçleri kullanılarak gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ve nöral morfolojiyi belirlemek amacıyla taramalı elektron mikroskop görüntüleme deneyleri aracılığıyla yapıldı. Deney sonuçlarına göre PuraMatrix peptit jelinin OM-MKH'lerinin nöron benzeri hücreye farklılaşmalarını olumlu yönde desteklediği belirlendi. Anahtar Kelimeler: OM-MKH, puramatrix, nöral farklılaşma, sinir doku mühendisliği
Reküren laringeal sinirin farklı elektrostimülatör problar ile uyarılmasının elektrofizyolojik ve klinik karşılaştırılması
Giriş-Amaç: Tiroidektomi esnasında reküren sinir yaralanmasını engellemek, nöral haritalama ve sinir fonksiyonlarının değerlendirilmesi için intraoperatif reküren laringeal sinir monitorizasyonu sıklıkla uygulanan bir yöntemdir. Nöromonitorizasyonda kullanılan bipolar ve monopolar stimulatör problar arasında birbirine üstünlüğünü gösteren bir çalışma bilgimize göre literatürde bulunmamaktadır. Bu çalışmada iki farklı türdeki probun birbirine üstünlüğünü değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Total tiroidektomi ve hemitiroidektomi endikasyonu olan ve daha önce boyun cerrahisi geçirmemiş ve pre-operatif vokal kord bakısı normal olan 21 hasta çalışmaya alındı. Operasyon sırasında, önceden belirlediğimiz 10 anatomik noktadan (vagus, reküren sinir inferior kısım, reküren sinir superior kısım, süperior laringeal sinirin eksternal dalı(EBSLN) gibi ) sinir kılıfları diseke iken ve kılıflar intakt iken ayrı ayrı her iki taraftan (sağ-sol) hem bipolar hem de monopolar stimulatör prob ile alınan amplitüd ve latens değerleri prospektif veri tabanına kaydedildi ve retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Uyarı alınan 20 noktadan 4 tanesinde monopolar prob amplitüd farkı bipolar proba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede fazlaydı(p<0.05). Bir noktada bipolar prob latens değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede uzundu(p=0,038). EBSLN değerlerinde sağ tarafta bipolar propta amplitüd değerleri istatistiksel olarak anlamlı(p=0,024) şekilde fazla idi, sol tarafta ise monopolar probda latens değerleri anlamlı derecede uzun(p=0,000) saptandı. Diğer geri kalan her iki tarafta 13 noktada hem amplitüd hem de latens değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Kılıflar diseke iken alınan amplitüd değerleri intakt iken alınan değerlerden anlamlı derecede yüksekti ve rezeksiyon öncesi ve sonrası değerler karşılaştırıldığında neredeyse yarısında rezeksiyon öncesi değerlere göre amplitüdlerde düşme gözlendi. Reküren sinirin superioru ile inferioru arasındaki ölçümlerde yarısından çoğunda latens değerleri inferiorda daha uzundu ki bu sistemimizin düzgün çalıştığını gösterdi. Tartışma ve Sonuç: Monopolar prob amplitüd verileri dikkate alındığında belli noktalarda nöral haritalama için daha elverişli olup genel olarak bakıldığında bipolar prob ile aralarındaki farklar istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur. Monopolar prob cerrahi enstrümanlar ile modifikasyona izin verdiği için daha geniş kullanım alanı sağlamaktadır. Daha genel bir kanı için daha fazla sayıda hasta içeren ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Deneysel demiyelinizasyon sürecinin periferik sinirlerin hız ve uyarılabilirliği üzerine etkilerinin araştırılması
Periferik sinir sistemini oluşturan nöronların Schwann hücrelerinde hasar oluşması demiyelinizasyon; bu hasarın iyileşme süreci de remiyelinizasyon olarak adlandırılır. Remiyelinizasyon her durumda tam olarak gerçekleşmez; bu nedenle çeşitli periferik sinir hastalıkları oluşur. Bu hastalıkların hayvanlar üzerinde modellenmesi için kullanılan yöntemlerden bir tanesi lizofosfotidilkolinin sinir kılıfı içerisine, mikroenjeksiyon ile zerk edilmesidir. Lizofosfotidilkolinin geçici ve lokal demiyelinizasyona sebep olduğu literatürde görülmektedir. Sinir hücrelerinde oluşan yaralanmaların tespiti için, bu hücrelerin elektriksel özellikleri incelenir. Eşik izleme yöntemi, sinirlere farklı puls desenleri uygulanarak, sinir hücresinin zar sığası ve direnci gibi elektriksel özellikleri ile iyon kanal kinetikleri hakkında veri toplanmasını sağlar. Uyaran-yanıt ilişkisi, şiddet-süre zaman sabiti, toparlanma döngüsü, eşik elektrotonus ve akım-eşik isimli alt-protokoller sinir hücrelerinde iletimden sorumlu farklı mekanizmalar hakkında bilgi verir. Bu çalışmada, demiyelinizasyon ve remiyelinizasyon süreçlerini izlemek, başlangıçlarını yakalamak ve bu süreçlerde sinir lifindeki kanal kinetiklerinin nasıl değiştiğini incelemek için, farklı hayvanlardan lizofosfotidilkolin enjeksiyonu yapıldıktan 3 gün, 7 gün, 10 gün ve 20 gün sonra uyarılabilirlik ölçümleri yapılmış ve kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Bu çalışma sonucunda elde edilen bulgular incelendiğinde, bir çok parametrede grup ortalamalarının seyri, genel olarak literatüre uyumlu sonuçlar vermektedir. Maksimum BAP genliğinde anlamlı fark bulunmasa da, maksimum yanıtın %50'si için gereken uyaran şiddeti ile birlikte ele alındığında demiyelinizasyonun ve remiyelinizasyonun gerçekleştiği ve LPC mikroenjeksiyonu modelinin başarıyla uygulandığı kabaca görülmektedir. Reobaz ve SDTC değerleri LPC ile demiyelinizasyonun ortalama 3 günde sağlandığını ve daha sonra remiyelinizasyonun 20 günden önce başladığını göstermektedir. Uyaran yükü-süresi değerleri de önceki cümledeki sonucu desteklemektedir. Bu çalışmada, iyon kanal dağılımının demiyelinizasyonla değiştiğini ve remiyelinizasyonla önceki haline, kısmen de olsa, döndüğü uyarılabilirlik yönünden gösterilmiş oldu.
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda serum glial fibriler asidik protein, β-III tübülin, sinaptofizin ile optik koherens ilişkisi
Amaç: Bipolar bozukluğun (BPB) etiyolojisi kesin şekilde gösterilememiş olup nörodejeneratif ve nörogelişimsel süreçlerin hastalığın etiyolojisinde rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmanın amacı bipolar bozukluk tanısı olan bireylerde sağlıklı kontrol grubuna kıyasla nörodejeneratif ve nörogelişimsel belirteçler olan serum β-III tübülin, GFAP (glial fibriler asidik protein), sinaptofizin ile OKT (optik koherens tomografi) ölçümlerini karşılaştırmak ve bunlar arasındaki olası ilişkiyi belirlemektir. Yöntem: Araştırma kesitsel ve gözlemsel olarak tasarlanmıştır. Örneklemi BPB tip I tanı ölçütlerini karşılayan bipolar bozukluk tanılı ötimik dönemdeki 43 hasta ve benzer yaş diliminde yer alan 46 sağlıklı gönüllü oluşturdu. Katılımcıların serum β-III tübülin, GFAP, sinaptofizin seviyeleri ölçüldü ve OKT ölçümleri yapıldı. Bulgular: Çalışmada BPB grubunda sağlıklı kontrole kıyasla serum GFAP ve sinaptofizin seviyesi istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmamıştır. Serum β-III tübülin seviyesinin BPB grubunda azalmış olduğu tespit edilmiştir (U=1240,500; p=0,039). BPB grubunda sağlıklı kontrole kıyasla retinal sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı sağ gözde inferior ve nazal kadranlarda, sol gözde ise superior, inferior ve nazal kadranlarda istatistiksel olarak anlamlı azalmış oldukları saptanmıştır. ILM-IPT (iç limitan membrandan iç pleksiform tabakaya kadar olan ölçüm) BPB grubunda sol gözde superotemporal ve inferotemporal kadranlarda istatistiksel açıdan anlamlı azaldığı bulunmuştur. Serum belirteçleri ile RSLT ve ILM-IPT arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Mevcut çalışmada saptanan serum β-III tübülin azalması BPB etiyolojisinde rol oynayan oksidatif stres ve nörodejenerasyon mekanizmaları ile ilişkili olabilir. BPB grubunda saptanan RSLT kalınlığındaki ve ILM-IPL kalınlığındaki azalmanın bipolar bozukluk etiyolojisinde nörodejenerasyon hipotezine destek olabilir. Gelecekteki çalışmaların daha geniş bir örneklem grubu ve nörogörüntüleme eşliğinde planlanması önerilir. Anahtar Sözcükler: bipolar bozukluk, nörodejenerasyon, GFAP, sinaptofizin, β-III tübülin, RSLT, ILM-IPT
Retinopatisi olan ve olmayan diabetes mellituslu hastalarda serum ve aköz hümör BDNF düzeylerinin retina sinir lifi tabakası ve gangliyon hücre kompleksiyle ilişkisi
Amaç: Retinopatisi olan ve olmayan diabetik hastalarda aköz hümör ve serum BDNF düzeylerini belirlemek ve bu faktör düzeyinin hastaların RNFL ve GHK kalınlıklarıyla ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında retinopatisi olmayan DM'li, Non-PDR'li ve PDR'li hastaların kanları ve katarakt ekstraksiyonu sırasında aköz hümörleri toplandı ve BDNF düzeyleri ELİSA yöntemi ile değerlendirildi. Tüm gruplarda OCT ile RNFL ve GHK kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Ortanca serum BDNF düzeyleri kontrol grubunda 485.90 ng/ml (129.25-919.01), retinopatisi olmayan DM'li grupta 367.13 ng/ml (91.72-459.16), Non-PDR'li grupta 276.55 ng/ml (200.47-641.91), PDR'li grupta 188.69 ng/ml (102.93-591.79) olarak değerlendirildi. Ortanca aköz hümör BDNF düzeyleri kontrol grubunda 0.81 ng/ml (0.39-1.04), retinopatisi olmayan DM'li grupta 0.62 ng/ml (0.17-0.77), Non-PDR'li grupta 0.61 ng/ml (0.07-0.71), PDR'li grupta 0.54 ng/ml (0.07-0.70) olarak ölçüldü (sırasıyla p=0.002 ve p=0.0016, Kruskal Wallis). Bütün hasta gruplarında aköz hümör BDNF düzeyleri RNFL ve GHK düzeyiyle orta düzeyde pozitif korelasyon gösterirken, serum BDNF düzeyleri bu parametreler ile korele değildi. Sonuç: Beyinden türetilmiş nörotrofik faktör, retinopatisi olan ve olmayan diabetik hastaların serum ve aköz hümörlerinde azalmaktadır ve bu azalma RNFL ve GHK tabakalarındaki incelmeyle ilişkilidir.
Ciddi aort darlığı hastalarında transkateter aort kapak implantasyonunun retinal kalınlık üzerindeki etkisinin optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç:Ciddi aort darlığı (AD), kanın sistolde aortaya geçişini engelleyen ve sol ventrikül çıkış yolunun anatomik bir obstrüksiyonudur. Bu durum, kalpten kan akışının engellenmesi nedeniyle kalp debisini azaltarak retinal iskemiye neden olabilir. Transkateter aort kapak implantasyonu (TAVİ) mekanik tıkanıklığı giderir ve kalpten tüm vücuda normal kan akışını sağlar. Bu çalışmanın amacı, ciddi dejeneratif AD'li hastalarda TAVİ'nin gözün retina kalınlığı, retina tabakasında bulunan ganglion hücre kompleksi (GCC) kalınlığı ve retinal sinir lifi tabakası (RNFL) kalınlığı üzerindeki etkisini spektral domain optik koherens tomografi (OCT) ile ölçmektir. Materyal ve Metot:Bu çalışma prospektif bir tasarım kullanılarak gerçekleştirildi ve çalışmaya Aralık 2017 ile Haziran 2018 arasında TAVİ uygulanan 50 ciddi AD hastası (yaş 78.5 ± 6.9 yıl) dahil edildi. GCC, retina ve RNFL kalınlıkları TAVİ'den hemen önce ve 1 gün ile 1 ay sonra hastanemiz oftalmoloji bölümü tarafından spektral domain OCT ile ölçüldü. Bulgular: Sol gözde ortalama retinal kalınlığınınTAVİ öncesi değere göre TAVİ'den 1 gün sonra anlamlı olarak arttığı belirlendi(p = 0.04). Buna ek olarak, GCC kalınlığının, TAVİ'den 1 gün sonrası, sol gözün iç inferior kadranda ve dış temporal kadranda TAVİ öncesi değerine göre sırasıyla anlamlı derecede daha ince olduğu saptandı(p = 0.04, p = 0.05). Sağ gözde retinal ve GCC kalınlığında istatiksel anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. Bununla birlikte, TAVİ işleminden sonra her iki gözde RNFL kalınlıklarında belirgin bir değişiklik saptanmadı. Sonuç:Bu çalışmada TAVİ'nin sol gözün ortalama retinal kalınlığı üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, GCC ve RNFL kalınlıklarında aynı etki gösterilememiştir. Bu nedenle, mevcut bulgular yorumlanmadan önce uzun süre takipli büyük vaka serileri yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Transkateter aort kapak implantasyonu, optik koherens tomografi, retina kalınlığı, ganglion hücre kompleksi, retinal sinir lifi tabakası, aort darlığı
Akut ve kronik bipolar bozukluklarda optik koherens tomografi ile retina sinir lifi tabakası, ganglion hücre kompleksi ve makula kalınlığının değerlendirilmesi
Amaç: Bipolar bozukluk (BB) hastalarında optik koherens tomografi (OKT) ile retina sinir lifi tabakası (RSLT), ganglion hücre kompleksi (GHK) ve makulayı değerlendirmek. Yöntem: Prospektif olan çalışmaya, Şubat 2019-Aralık 2019 arasında HMKÜ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı tarafından takip edilen BB tip I tanısı alan 62 hastanın 62 gözü ile, kontrol amacı ile başvuran 63 sağlıklı gönüllünün 63 gözü dahil edildi. Hastalar; 5 yıl ve altı tanı süresi olanlar, 5 yıl üzeri tanı süresi olanlar ve tüm hastalar olarak 3 gruba ayrıldı. Kontroller; 1. kontrol, 2. kontrol ve tüm kontroller olarak 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplara tam oftalmolojik muayene yapılıp, ardından OKT ile RSLT, GHK ve makula kalınlığı ölçümleri kaydedildi. Tüm grupların kendi kontrol grubuyla istatistiksel karşılaştırılması yapıldı. Bulgular: 5 yıl ve altı tanı süresi olan hastalarda; GHK açısından üst-temporal (81,25±7,35), üst (83,97±6,77), üst-nazal (84,66±6,43), alt-nazal (83,72±6,43), alt (81,75±7,52), alt-temporal (82,53±7,99); makula açısından santral (240,63±22,50), iç-temporal (304,13±16,74), iç-nazal (320,91±18,39), iç-üst (321,00±16,84), iç-alt (317,41±17,41); RSLT açısından temporal (69,03±9,50) kadranlarda anlamlı azalma saptandı. 5 yıl üzeri tanı süresi olanlarda, GHK açısından üst-temporal (79,37±7,22), üst (80,40±7,05), üst-nazal (80,97±9,44), alt-nazal (78,97±8,14), alt (76,87±11,23), alt-temporal (80,40±9,16); makula açısından iç-nazal (318,30±21,82), iç-üst (318,63±20,15), dış-üst (276,00±13,58), iç-alt (315,07±17,98); RSLT açısından temporal (112,27±21,94), nazal (115,57±22,67), üst (89,93±14,15) kadranlarda anlamlı azalma saptandı. Hastaların tümü değerlendirildiğinde, GHK açısından tüm kadranlarda [üst-temporal (80,34±7,29), üst (82,24±7,08), üst-nazal (82,87±8,18), alt-nazal (81,42±7,63), alt (79,39±9,73), alt-temporal (81,50±8,58)]; makula açısından santral (243,21±23,00), iç-temporal (301,16±39,59), dış-temporal (261,68±14,03), iç-nazal (319,65±20,00), iç-üst (319,85±18,40), dış-üst (279,65±13,60), iç-alt (316,27±17,59); RSLT açısından üst (115,24±19,52), nazal (66,92±11,68) kadranlarda anlamlı azalma saptandı (p˂0,05). Sonuç: BB hastalarında OKT ile tespit edilebilen dejeneratif değişiklikler olduğu gösterilmiştir. Bu değişiklikler, tanı süresi ile pozitif korelasyon göstermektedir. Anahtar kelimeler: Bipolar Bozukluk, Retina, Optik koherens tomografi.
Siyatik sinir hasarı oluşturulan ratlarda elektriksel stimülasyonun etkilerinin araştırılması
Sunulan çalışmada, siyatik sinir hasarı oluşturulan rat modelinde, elektriksel stimülasyonun sinir sistemi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 28 adet Wistar Albino rat (2 aylık, erkek, 250-300 g) kullanıldı. Her bir grupta 7 hayvan olup, 4 grup oluşturuldu; kontrol (K) grubu, elektriksel stimülasyon (ES) grubu, siyatik sinir hasarı (SSH) grubu ve siyatik sinir hasarı + elektriksel stimülasyon (SSH+ES) grubu. Deneysel siyatik sinir hasarı modeli, siyatik sinir 50 g/cm'lik bir kapanma kuvveti olan Yasargil FE 693 geçici anevrizma ile 2 dakika boyunca sıkıştırılarak yapıldı. Elektriksel stimülasyon 200 μs akım süresinde, 20 Hz frekansta, 2mA amplitude ile 20 dk 15 gün boyunca uygulandı. Çalışmanın sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Siyatik sinir hasarı oluşturulan ratlarda elektriksel stimülasyonun sinirler üzerine olan etkileri, serum ve beyin dokusu beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) ve sinir büyüme faktörü (NGF) düzeylerinın belirlenmesi, ELİSA analizleri ile ortaya konuldu. Beyin BDNF düzeyleri SSH grubunda, diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek ve K grubunda ise diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0,001). ES ve SSH grupları serum BDNF düzeylerinin, K ve SSH+ES gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p<0,01). SSH grubu beyin NGF düzeyinin, K ve SSH+ES gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). SSH grubu ve SSH+ ES grubu serum NGF düzeylerinin, K ve ES gruplarına göre anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p<0,01). Siyatik sinir hasarı oluşturulmasından sonra elektriksel stimülasyon uygulamasının beyin BDNF düzeyinin artmasına, serum NGF düzeyinin ise azalmasına neden olduğu belirlendi. Sonuç olarak, siyatik sinir hasarı sonrası BDNF ve NGF nörotrofinlerinin salınımının ve elektriksel stimülasyonun bu salınıma etkisinin olabileceği düşünülmektedir.
Tiroidektomi yapılan hastalarda ses kalitesini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Bu çalışma tiroidektomi yapılan hastalarda ses kalitesini değerlendirmek amacıyla yapılan prospektif bir çalışmadır. Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'ne Mayıs 2019-Mart 2021 tarihleri arasında total tiroidektomi planlanan 62 hasta araştırıldı. Hastalarda aralıklı sinir monitörizasyonu kullanıldı. Sinir monitörizasyonunda sinyal kaybı yaşanmayan grupta ses kalitesi değerlendirildi. Hastaların preoperatif, postoperatif 1. ay, postoperatif 3. ay, postoperatif 6. ayda ses kalitesi objektif (akustik ve aerodinamik analiz) ve subjektif testlerle (SHİ-10, SİYKÖ) değerlendirildi. Objektif analizde anlamlı fark görülmedi (p>0,05). SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerinde preoperatif ve postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı farklar görüldü (p<0,05). Rezeksiyon öncesi ve sonrası, sağ-sol rekürren sinir, sağ-sol vagus siniri amplitüt değerleri karşılaştırıldı. Her iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Cinsiyete göre, sağ-sol R1, R2, V1, V2 değerleri karşılaştırıldı, kadınlarda sol V1 amplitüdü daha yüksek bulundu (p=0,031). Sinir monitörizasyonu verileri ile objektif parametreler, SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerinin korelasyonu araştırıldı. F0 parametresi postoperatif 1. ay (p=0,008) ve F0 6. ay (p=0,012) disseksiyon sonrası ve öncesi sağ rekürren siniri amplitüt farkı ile F0 postoperatif 6. ay değeri sol vagus disseksiyon sonrası ve öncesi amplitüt farkı ile pozitif korelasyon gösterdi (p=0,043). NHR parametresi ise postoperatif 1. ay sağ rekürren disseksiyon öncesi ve sonrası sinir amplitüt değişimi ile negatif korelasyon gösterdi (p=0,022). Malign ve benign hastalar, sinir monitörizasyon verileri, akustik parametreler, aerodinamik parametreler, SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerine göre karşılaştırıldı. S/Z parametresi 6. ay (p=0,013) değeri ve ameliyat öncesi SHİ-10 anketinde (p=0,048) her iki grup arasında anlamlı fark vardı. Çalışmada sinir monitörizasyonunun sinyal kaybı gelişmeyen hastalarda foniatrik değerlendirmede güvenli olduğu gösterildi. Tiroidektomi öncesi ve sonrası ses bozukluğu değerlendirilmesinin önemli olduğu vurgulandı.
Keratokonus hastalarında gangliyon hücre ve retina sinir lifi tabakaları kalınlıklarının değerlendirilmesi
Amaç: Keratokonuslu hastalarda gangliyon hücre ve retina sinir lifi kalınlıklarını degerlendirmek. Hasta-Metod: Keratokonus tespit edilen 52 hastanın (21 kadın, 31 erkek) 52 gözü ile,görme muayenesi normal olan 50 hastanın (25 kadın, 25 erkek) 50 gözü dahil edildi. Hastalara tam bir göz muayenesi yapıldı. En iyi düzeltilmis görme keskinligi (EDGK) logmar eseli ile alındı. A-scan ultrasonografi kullanılarak göz ön-arka uzunlugu ölçüldü. Nidek, RS- 3000 OCT/SLO system OKT cihazının glokom kombo protokülü uygulandı. Keratokonus grubu keratometri degerlerine göre 3 gruba ayrıldı. Keratometri degeri <47 D grup 1, 47-52 D grup 2, >52 D grup 3 ve grup 4 ise kontrol grubu idi. Keratokonus ve normal grup karsılastırılmasında Kruskal-Wallis testi kullanıldı, 4 grubu karsılastırmak için tek yönlü varyans, çoklu karsılastırmalar için Tukey testi yapıldı. Bulgular: Keratokonuslu gözlerde G6NS, G6TS, G6T kadranlarında, pRSLT besinci ve onbirinci saat kadranında ve cup area oranının normal gruba göre istatiksel olarak anlamlı azaldıgı saptandı (p<0,05). Keratometri degerleri ile RSLT1, RSLT3, RSLT3N kadranları arasında orta derecede negatif korelasyon; keratometri degeri ile G4,5NS ve G4,5TS kadranları arasında negatif korelasyon; arka keratometri degeri ile G4,5TS kadranı arasında negatif korelasyon; korneal volüm ile onbirinci saat kadranı pRSLT kalınlıgı pozitif korelasyon; arka keratometri degeri ile r/d min degeri arasında pozitif korelasyon görülmüstür. AU ile disk alanı degeri arasında negatif korelasyon tespit ettik (p<0,05). Sonuç: Bu bulgularla keratokonus patogenezisindeki proseslerin kornea ile beraber retinayı da etkileyebilecegini düsünmekteyiz
Valnoktamid; Nöropatik ağrının hafifletilmesi üzerine etkinliği ve olası mekanizmaları
Antidepresanlar ve antikonvülzanlar, nöropatik ağrının tedavisinde ilk sırada yer almaktadır. Valproik asidin amid türevi olan valnoktamid, ağrı tedavisinde kullanılma potansiyeli olduğu öngörülen antikonvülzanlardan biridir. Yapılan çalışmalarla anti-allodinik etkinliği kanıtlanan bu ilacın olası antihiperaljezik etkinliği ve etki mekanizmaları henüz aydınlatılmamıştır. Planlanan bu tez çalışmasında; 40, 70 ve 100 mg/kg (i.p.) valnoktamidin sıçanlarda kronik konstriksiyon sinir hasarı ile indüklenen nöropatik ağrı modelinde, dinamik plantar test ve plantar test (Hargreaves metodu) yöntemleri kullanılarak olası anti-allodinik ve antihiperaljezik etkinliğin değerlendirilmesi ve bu etkinliklere sırasıyla serotonerjik, noradrenerjik, opioiderjik ve GABAerjik sistemlerin olası katkılarının 1 mg/kg (i.p.) ketanserin, yohimbin, nalokson ve 0.5 mg/kg (i.p.) bikukulin kullanılarak aydınlatılması amaçlanmıştır. 70 ve 100 mg/kg valnoktamid, nöropati ile birlikte düşen mekanik ve termal eşikleri anlamlı şekilde (P<0.01, P<0.001) yükselterek sırasıyla anti-allodinik ve anti-hiperaljezik etkinlik göstermiştir. Anti-allodinik etkinliğe serotonerjik, noradrenerjik ve opioiderjik sistemin katkısının sınırlı, GABAerjik sisteminkinin ise anlamlı (P<0.001) olduğu görülürken anti-hiperaljezik etkinliğe opioiderjik ve GABAerjik sistemin kısmen, serotonerjik ve noradrenerjik sistemin ise anlamlı (P<0.01, P<0.05) bir katkı sağladığı belirlenmiştir. Bu sonuçlara dayanarak ve VCD'nin yan etki profilinin de düşük olduğu göz önünde bulundurularak VCD'nin nöropatik ağrının hafifletilmesinde tek başına veya diğer etkili tedavilerle kombine olarak kullanılabilecek potansiyel bir ajan olduğunu söylenebilir.
Periferik sinirlerde akrilamid kaynaklı nörotoksisitenin nörobiyofizik yöntemlerle araştırılması
Başlık: Periferik sinirlerde akrilamid kaynaklı nöroksisitenin nörobiyofizik yöntemlerle araştırılması. Amaç: Akrilamid (AKR) hem insanlarda hem de deney hayvanlarında kanıtlanmış nörotoksik etkiye sahiptir. AKR maruziyetinin hem merkezi hem de periferik sinir sistemini etkilemekte olup, Akrilamidin neden olduğu nöropatinin altında yatan mekanizmalar tam olarak bilinmemektedir. Yapılan çalışmada sıçan siyatik sinirinde sinir iletimi ile ilgili parametreler ve sinir uyarılabilirlik göstergelerinin ölçülerek, nörobiyofizik yöntemlerle incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Deneylerde Sprague- Dawley türü 20 adet erişkin erkek sıçan her bir grupta 10 hayvan olacak şekilde kontrol grubu (salin i.p., KON) ve deney grubu (akrilamid i.p., AKR) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Deney grubuna salinle çözünmüş 50 mg/kg/gün miktarda, 11 gün boyunca akrilamid intraperitoneal (i.p.) olarak enjekte edilirken, kontrol grubuna ise aynı miktarda salin intraperitoneal (i.p.) olarak enjekte edilmiştir. 12. gün kan serumu örnekleri alınmış, sinir uyarılabilirlik ve bileşik aksiyon potansiyeli kayıt deneyleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Elde edilen nörobiyofizik bulgular, akrilamidin sıçan siyatik sinir bileşik aksiyon potansiyeli genliğinde, alanında ve iletim hızlarında anlamlı azalmaya neden olduğunu göstermiştir. Biyokimyasal parametreler ise bu etkinin kaynağının oksidatif stres olduğunu göstermiştir. Histopatolojik incelemelerde ise sinir lif çapı, miyelin kılıf kalınlığı ve akson çapının azaldığı gösterilmiştir. Sonuç: Akrilamid nörotoksisitesi periferik sinirlerde oksidatif stres kaynaklı, fonksiyonel ve yapısal değişimlere neden olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Akrilamid, nörotoksisite, sinir iletim hızı, bileşik aksiyon potansiyeli, sıçan
Karpal tünel sendromu hastalarında retinaculum musculorum fleksorumun myofascial olarak gevşetilmesi, median sinir mobilizasyonu ve tendon gliding egzersizlerinin kinesio taping bantlama tekniğiyle karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Karpal tünel sendromu (KTS), n. medianus'un karpal tünel içerisinde sıkışmasıyla oluşan ve en sık görülen tuzak nöropatidir. Bu çalışmada amacımız; KTS'li hastaların tedavisinde, fizik tedavide kullanılan kinesio taping bantlama tekniğinin ne kadar etkin olduğunu saptamak ve kinesio taping bantlama tekniğiyle retinaculum musculorum flexorum'un myofascial gevşetilmesi, n. medianus mobilizasyonu ve tendon gliding egzersizlerinin üçünün birlikte yapıldığı tedavi programının etkinliğini karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Gönüllü KTS'li 40 bayan hasta, iki gruba ayrıldı. Hastaların ilk grubuna 4 hafta boyunca haftada 5 gün retinaculum musculorum flexorum'un myofascial olarak gevşetilmesi, n. medianus mobilizasyonu ve tendon gliding egzersizleri; ikinci gruba pazartesi- perşembe günleri 4 hafta boyunca haftada 2 defa karpal tünel sendromu için uygulanan kinesio taping bantlama tekniği uygulandı. Her bir hasta tedavi öncesi ve sonrası Boston Semptom Şiddeti Skalası ve Boston Fonksiyonel Kapasite Skalası ile değerlendirilip, her grubun tedavisinin kendi içinde etkinliğinin ve iki grubun tedavi etkinliğinin birbiriyle karşılaştırılması yapıldı.Bulgular: Her iki grupta da tedavi öncesi ve sonrası Boston Semptom Şiddeti Skalası ve Boston Fonksiyonel Kapasite Skalası değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmıştır. Egzersiz grubu ve bantlama grubu Boston Semptom Şiddeti Skalası'nda tedavi öncesi ve sonrası arasındaki fark karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken, Boston Fonksiyonel Kapasite Skalası'nda iki grup arasında anlamlı bir fark tespit edildi.Sonuç: Her iki grupta da KTS semptomları açısından olumlu etkiler sağlandığı tespit edilmiş, gruplar arasında istatistiksel olarak fark bulunmamıştır. KTS fonksiyonları açısından değerlendirildiğinde egzersiz grubu bantlama grubundan daha etkin çıkmıştır.Anahtar Sözcükler: Karpal tünel sendromu, n. medianus mobilizasyonu, sinir mobilizasyon egzersizleri, tendon gliding egzersizleri, kinesio taping bantlama tekniği.
Önkol median ve ulnar sinir kesilerinde uzun dönem tamir sonuçları
ÖZETÖnkol seviyesindeki periferik sinir yaralanmaları, fonksiyonel kayba ve ciddisosyal sorunlara neden olabilen durumlardan biridir. Biz çalışmamızda el bileği vedirsek seviyesi arasında median ve ulnar siniri kesilmiş ve kliniğimizde tedavi edilmiş50 hastayı otonom, motor ve duyu iyileşmesini retrospektif olarak değerlendirdik.Çalışmaya dahilen olguların yaş aralığı 7-71 (ort=33,16), takip süresi 1-17 yıl(ort=7,16 yıl), 50 olgunun 40'ı erkek, 10'u kadın idi. En sık etyolojik neden cam kesisi(33, %66) olarak belirlendi. Olguların 30 (%60)unun sağ üst ekstremitesi, 20'sinin(%40) sol üst ekstremitesi yaralanmıştı. Olguların 34'ü (%64) dominant ekstremitesiniyaralamıştı.1996-2011 yılları arasında önkol seviyesinde median ve ulnar sinir kesisinedeniyle kliniğimizde tedavi edilmiş 150 hastadan (dirsek ve el bileği arası, radiyalsinir kesisi hariç) son kontrollere gelen ve kayıtlardan ulaşılabilen 50 hasta retrospektifolarak incelendi.50 hastanın 21'inde median sinir, 19'unda ulnar sinir , 10'unda damedian ve ulnar sinir kesisi mevcuttu.Olguların 8'inde izole sinir kesisi, 15 olguda sinirve tendon kesisi, 27 olguda sinir, tendon ve arter kesisi mevcuttu. 50 hastadan 49'unaerken primer onarım uygulandı. Primer tamir uygulanan 49 olgudan 3'üne erken primeronarım esnasında defekt olması nedeniyle greft uygulandı.1 hastaya geç başvurduğuiçin nöroma eksizyonu ve sekonder onarım uygulandıSeddon değerlendirme ölçütlerine göre iyi ve çok iyi sonuç elde edilen mediansinir kesisi 19 (%90,5), ulnar sinir kesisi 17 (%89,5), ulnar ve median sinir kesisi 4(%40) olarak belirlendi. İzole sinir kesisi olan grupta seddon değerlendirme ölçütlerinegöre iyi ve çok iyi sonuç elde edilen olgu sayısı 6 (%75), sinir ve tendon kesisi olangrupta 14 (% 93,3) , sinir-tendon-arter kesisi olan grupta 20 (% 73,3) olarak belirlendi.Yaş gruplarına göre olgular incelendiğinde 0-18 yaş arası tüm olgularda (%100) çok iyisonuç alınırken, 46 yaş üzeri olgularda ise iyi ve çok iyi sonuç oranı ancak % 55,5 idi.Çalışmaya dahil edilen olguların 45'inde steriognosis mevcut idi(%90), 50olgudan 23'ünde VAS'a göre ağrı mevcuttu (%46).50 hastanın 5'inde PAM mesafesi
Bel ağrılı olgularda sinir mobilizasyonun yürüme ve ayakta duruş parametrelerine etkisi
Bel ağrısı toplumda en çok görülen sağlık problemlerindendir. Ağrı, fonksiyonel yetersizlikler, yürüme ve denge bozuklukları bel ağrısında sık rastlanan semptomlardandır. Bel ağrısında sinir mobilizasyon tekniklerinin etkilerini araştıran randomize-kontrollü çalışma sayısı oldukça azdır. Bu çalışmanın amacı, bel ağrılı olgularda sinir mobilizasyonun yürüme ve ayakta duruş parametrelerine etkisini araştırmaktı. Çalışmamıza 20 bel problemi tanısına sahip çalışma grubu (yaş ortalaması 39.45±8.55 yıl), 21 bel problemi tanısına sahip kontrol grubu (yaş ortalaması 38.33±9.70 yıl) ve 19 sağlıklı kontrol grubu (yaş ortalaması 35.94±9.70 yıl) olmak üzere 60 olgu dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan olguların demografik özellikleri kaydedilmiş ve çalışma ve kontrol gruplarında, ağrı şiddetinin değerlendirilmesi için Vizüel Analog Skalası, düz bacak kaldırma testi açısı, fonksiyonel düzeyleri saptamak için Oswestry Özürlülük Skalası tedavi öncesi ve sonrası uygulanmıştır. Yürüme ve ayakta duruş parametrelerinin ölçümü için Zebris-FDM-2 platformu kullanılmıştır. Çalışma ve kontrol gruplarının vizüel analog skalası ve Oswestry özürlülük skalası ölçümlerinde tedavi öncesi ve sonrasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Çalışma ve sağlıklı kontrol gruplarının düz bacak kaldırma testi ölçümlerinde anlamlı artış olduğu saptanmıştır (p<0.05). Sallanma ve çift destek fazı yüzdesi parametrelerinde üç grupta da ölçümler arasında anlamlı farklılık gösterdiği (p<0.05) fakat grupların birbirine üstünlüğünün olmadığı bulunmuştur(p>0.05). Çalışma sonucunda sinir mobilizasyonun ağrısız kalça fleksiyonu açısı ve fonksiyonelliğin arttırılması, ve ağrının azaltılmasında etkili bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Sinir mobilizasyonu ile yürüme ve ayakta duruş parametrelerinde kazanımlar elde edilmiştir. Sinir mobilizasyon teknikleri bel ağrısının tedavisinde rutin olarak kullanılabilir. Farklı sinir mobilizasyon tekniklerinin değişik seans ve sayıda uygulanacağı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tedavisiz gerileyen prematüre retinopatili olgularla prematüre retinopatisi gelişmeyen prematüre olguların göz bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: Tedavisiz gerileyen prematüre retinopatili (PR) olgularla, PR gelişmeyen prematüre olguların geç dönem refraktif kusurlarının, göz ön ve arka segment bulgularının retrospektif olarak değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2009 ile Aralık 2014 arasında prematüre doğum öyküsü olan ve PR takipleri Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yapılan, çalışmaya dahil edilme kriterlerine uygun, 5-10 yaş arasında 56 olgunun 112 gözünün bulguları dosyalarından geriye dönük tarandı. Her iki gözü de ortalama 45 hafta ve üzerinde tedavisiz gerileyen PR'li olgular grup 1, PR gelişmeyen olgular grup 2 olarak iki gruba ayrıldı. Tüm olguların refraksiyon, düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (EDGK), göz içi basıncı (GİB), aksiyel uzunluğu (AU), maküla, peripapiller retina sinir lifi (RSLT) ve koroid kalınlıkları incelendi. Biyomikroskopik ön ve arka segment muayeneleri ve şaşılık durumları kayıt edildi. Bulgular: Tedavisiz gerileyen PR'li olguların tamamı hafif PR (evre 1 veya "artı" hastalığın eşlik etmediği evre 2) idi. Gruplar istatistiksel olarak doğum haftası (DH), doğum ağırlığı (DA), son muayene yaşı ve olgu sayısı bakımından benzerdi. Tedavisiz gerileyen PR'li olgular ile PR gelişmeyen olguların sferik ekivalan (SE), miyopik, hipermetropik ve astigmatik refraksiyon değeri, ametropi, ambliyopi oranı, GİB ve AU'ları da istatistiksel olarak benzer tespit edildi. Grupların ortalama EDGK'ları benzer olup grup 1'de 0,98±0,07, grup 2'de 0,98±0,05 idi (p=0,716). Şaşılık oranı grup 1'de %10,3, grup 2'de %14,8 idi. Bu değerler arasında istatistiksel fark saptanmadı (p=0,70) ve ezotropya dominant tipti. Grup 1 ve grup 2'deki olguların merkezi fovea (246,09±26,45; 231,19±17,84) ve santral maküla kalınlıklıkları (281,43±19,28; 274,63±15,25) arasında istatistiksel anlamlı fark olup, grup 1'deki olguların merkezi fovea ve santral makülaları daha kalındı (p=0,001; p=0,042). Doğum haftası ve doğum ağırlığı ile merkezi fovea ve santral maküla kalınlığı arasında negatif yönlü istatistiksel anlamlı ilişki tespit edildi. Grup 1'deki olguların nazal RSLT kalınlıklarının grup 2 'deki olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede ince (p=0,006), temporal RSLT kalınlıklarının ise istatistiksel olarak anlamlı derecede kalın olduğu izlendi (p=0,001). Grup 1'deki olguların grup 2'deki olgulara göre ortalama subfoveal ve nazal koroid kalınlıkları istatistiksel anlamlı derecede inceydi (p=0,019; p=0,017). Doğum haftası ve doğum ağırlığı ile RSLT ve koroid kalınlıkları arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Maküla, RSLT ve koroid kalınlıkları ile EDGK arasında istatistiksel anlamlı ilişki tespit edilmedi. Tartışma ve Sonuç: Tedavisiz gerileyen PR'li ve PR gelişmeyen prematüre olgularda ciddi görsel bozukluk yoktu. Tedavisiz gerileyen PR'li olguların OKT ile değerlendirilen maküla, RSLT ve koroid parametrelerinde kalıcı etkiler görüldü. Ancak görme keskinliği ile ilişki tespit edilmedi. Yapısal değişikliklerin klinik önemini ve görme keskinliği ile ilişkisini daha iyi anlamak için geniş hasta sayıları ile yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Prematürite, prematüre retinopatisi, refraktif durum, optik koherens tomografi, maküla, retina sinir lifi kalınlığı, koroid kalınlığı
Elde iki nokta diskriminasyonu duyusunun incelenmesi
Sinir hasarının erken dönemde tanınması, tedavi giderlerini azaltmasının yanında iyileşme oranlarını da arttırmaktadır. Elde meydana gelen sinir hasarının tanısında yapılan nörolojik muayenenin bir parçası olan iki nokta diskriminasyonu (2ND) normal değerlerinin bilinmesi tanıyı da daha sağlıklı bir duruma getirecektir. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı bireylerde elin palmar yüzünde 2ND değerlerini saptamak; cinsiyet, taraf, vücut kitle indeksi ve dominant el ile 2ND değerleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu çalışmaya, 100 erkek 100 kadın olmak üzere toplam 200 sağlıklı erişkin gönüllü katıldı. Elin palmar yüzünde 17 bölge belirlenerek 2ND değerleri saptandı, istatistiksel analizi yapıldı. Elin palmar yüzünde en küçük 2ND değeri her iki elde 2. parmağın distal falanksında saptandı. El dominansisi dikkate alınmadığında; sağ eli dominant bireylerin sol ellerinin 11 bölgesinin sağ ellerinden daha hassas olduğu tespit edildi. Sol eli dominant bireylerde, sol elde sadece 2 bölgenin sağ elden hassas olduğu saptandı. Kadınların sağ ellerinin 4 bölgesinin erkeklerden daha hassas olduğu, sol elde ise cinsiyet farkı olmadığı tespit edildi. Sağ elde 9 bölgede, sol elde ise 10 bölgede 2ND değerleri ile BMI arasında pozitif yönde çok zayıf korelasyon tespit edildi. Bireylerin eğitim durumu ile 2ND değerleri karşılaştırıldığında sağ elde 4, sol elde 3 bölgede istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu tespit edildi. Bu çalışmada, elin palmar yüzünde en hassas bölgelerin distal falankslar olduğu görüldü. Bu çalışma ile elde 2ND normal değer verilerinin, 2ND'nin normal değerlerini tespit etmek için yapılacak çalışmalara katkıda bulunacağını değerlendirmekteyiz. Anahtar Kelimeler: El dominansi, İki nokta diskriminasyonu
Göz tutulumu olmayan Behçet hastalığı tanısı konulmuş olgularda optik koherens tomografisi bulgularının incelenmesi
Behçet hastalığı (BH), 1937 yılında Prof. Dr. Hulusi Behçet tarafından oral aft, genital ülser ve üveit üçlemesi ile tanımlanan, alevlenme ve remisyonlarla seyreden, kronik ve multisistemik bir vaskülittir. Hastalık daha çok orta yaş grubunda görülmesine rağmen tüm yaş grupları etkilenebilir. Tipik oküler tutulum, hipopiyonlu panüveit ve retinal vaskülit şeklindedir. Biz çalışmamızda; optik koherens tomografisi (OKT) ile, otomatik segmentasyon (OS) yazılımı kullanarak, muayenesinde oküler tutulumu olmayan hastalarda peripapiller retinal sinir lifi tabakası (pRSLT), maküler retinal sinir lifi tabakası (mRSLT), maküler ganglion hücre tabakası (mGHT), maküler iç pleksiform tabaka (mİPT), santral maküler kalınlık (SMK) ve koroidal kalınlık (KK) değişimlerini saptamayı; bunun sonucunda hastalığın gözle görülmeyen retinal tutulumunu ortaya çıkarmayı amaçladık. Bu çalışmada mart 2017-mart 2019 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı rutin polikliniklerine oftalmolojik muayene için başvuran, Behçet tanılı fakat göz tutulumu olmayan 53 hastanın 106 gözü (yaş aralığı; 19-57 yıl) ile benzer yaş grubundaki sağlıklı 54 kişinin 108 gözü; OKT ile pRSLT, mRSLT, mGHT, mİPT, SMK ve KK açısından karşılaştırıldı. Ayrıca Behçet hastalarının verileri, kendi içinde, sadece kolşisin kullananlar-kolşisinle beraber ek ilaç kullananlar olacak şekilde karşılaştırıldı. Hasta ve kontrol grubunda yer alanların pRSLT ölçümleri karşılaştırıldığında, superior nazal kadrandaki pRSLT ölçümü hasta grupta daha incedir ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.003). Maküler RSLT ölçümleri karşılaştırıldığında, ortalama hacim, iç süperior, dış süperior ve dış inferior kadranda mRSLT kalınlığı hasta grupta kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olacak şekilde incelmiş saptanmadı (p=0,001, p=0,032, p=0,015, p=0,006). Maküler GHT ölçümleri karşılaştırıldığında; ortalama hacim, iç nazal, dış nazal, iç süperior, iç temporal, dış temporal ve iç inferior kadranda GHT kalınlığı hasta grupta kontrol grubuna göre istatistiksel iv anlamlı olacak şekilde incelmiştir (p=0,004, p=0,003, p=0,019, p=0,001, p=0,016, p=0,014, p=0,010). Maküler İPT, hasta grupta; iç nazal, iç süperior ve iç inferior kadranda istatistiksel anlamlı olacak şekilde incelmiştir (p=0,010, p=0,026, p=0,011). Ortalama SMK açısından istatistiksel anlamlı fark bulunamamıştır. Koroid kalınlığı açısından karşılaştırıldığında; subfoveal koroid kalınlığı (SFKK), nazal koroid kalınlığı (NKK) ve temporal koroid kalınlığı (TKK) iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklı değildi. Behçet hastalığında, muayene ile oküler tutulum olmasa da, OKT ile retinadaki değişiklikleri saptayabileceğimizi düşünmekteyiz. Bu sebepten ötürü, bu hastaların tanı ve takibinde OKT kullanımı gittikçe artan bir öneme sahiptir.
Çeşitli ambliyopi tiplerinde optik koherens tomografi ile retina sinir lifi kalınlığının değerlendirilmesi
Ambliyopi; bir veya iki gözde herhangi bir organik patoloji bulunmaksızın, anormal görsel gelişime bağlı olarak oluşan görme azlığıdır. Ambliyopide görsel korteks primer yer olmasına rağmen, beraberinde retina ve retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığının değişip değişmediği tartışmalıdır. Bu çalışmada tek taraflı anizometropik ve strabismik ambliyop olgular ile kontrol grubunun retina sinir lifi kalınlığının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 35'i strabismik, 36'sı anizometropik ambliyop olgu ile 40'ı kontrol grubu olmak üzere toplam 111 olgu alındı. Kontrol grubundaki olgular benzer yaş ve cinsiyet dağılımına sahipti. Spektralis optik koherens tomografi (OKT) ile ambliyop olguların ambliyop gözleri ile kontrol grubunun sağ gözlerinin ortalama ve 4 kadran(süperior, inferior, nazal, temporal) RSLT kalınlık ölçümleri karşılaştırıldı. Gruplar arasında ortalama RSLT kalınlığında anlamlı fark izlenmedi (p>0,05). Strabismik grupta inferior kadranda anlamlı incelme izlendi (p=0,007). Anizometropik ambliyop olgularda refraksiyon ve RSLT kalınlığı karşılaştırıldığında, hipermetropik refraksiyon arttıkça ortalama RSLT kalınlığının arttığı, miyopik refraksiyon arttıkça ortalama RSLT kalınlığının azaldığı izlenmiştir. Ancak bu değişikliğin ambliyopiden çok miyopi ve hipermetropiye bağlı olduğu düşünülmüştür. Sonuç olarak ambliyop olgularda ortalama RSLT kalınlığında belirgin değişiklik izlenmemiştir. Ambliyop olgularda retinanın yapısal hasarından daha çok lateral genikulat nukleus (LGN) ve görme korteksi gibi daha üst görme yollarında hasar olabileceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Ambliyopi, RSLT, OKT, Anizometropi, Strabismus.
Strabismus olgularında retina sinir lifi tabakası kalınlığının optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Ambliyopi ile birlikte olan ve olmayan strabismik hastaların retina sinir lifi tabakası kalınlığını mukayese ederek, retinal yapısal değişiklikleri belirlemek ve optik koherens tomografinin erken tanı aracı olarak değerini belirlemektir.Gereç ve Yöntem: Strabismusu olup ambliyopisi olmayan 20 hasta, strabismusu ve ambliyopisi olan 21 hasta ve 20 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Tüm olgularda tam bir oftalmolojik muayeneye ek olarak optik koherens tomografi ile retina sinir lifi tabakası kalınlığı ve maküla kalınlığı analizi yapıldı.Bulgular: Strabismusu olup ambliyopisi olmayan hastalarda (grup 1) üst kadran retina sinir lifi tabakası kalınlığı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede ince bulundu(p=0,038). Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop gözleri (grup 2), ortalama retina sinir lifi tabakası, üst kadran ve alt kadran kalınlığı açısından kontrol grubuna göre istatistiksel olarak ince bulundu. Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop olmayan gözleri (grup 3) ortalama retina sinir lifi tabakası, üst kadran ve alt kadran kalınlığı ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak ince bulundu(sırasıyla p=0,031; p=0,018; p=0,021). Strabismusu olup ambliyopisi olmayan hastaların (grup 1) nazal maküler kadran kalınlığı, strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop olmayan gözlerine (grup 3) oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede ince saptandı(p=0,041). Grup 1'in alt maküler kadran kalınlığı, grup 2'den istatistiksel olarak ince saptandı(p=0,043). Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop gözlerinin (grup 2) temporal maküler kadran kalınlığı, kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede kalın bulundu(p=0,021). Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop olmayan gözleri (grup 3) merkez maküla kalınlığı ve temporal maküler kadran kalınlığı açısından, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede kalın bulundu(sırasıyla p=0,065; p=0,005).Sonuç: Strabismus ve ambliyopide saptanan retina sinir lifi değişiklikleri, retinada yapısal hasarın olduğunu göstermektedir. İn vivo, non-invaziv bir görüntüleme yöntemi olan Optik Koherens Tomografi, strabismuslu olgularda ambliyopi erken tanı aracı olarak umut vaat etmektedir.
Iskemik optik nöropatili hastalarda klinik sonuçlarımız
İskemik Optik Nöropatili Hastalarda Klinik Sonuçlarımız Giriş-Amaç: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili hastalarda steroid tedavisinin etkinliğini belirlemek. Gereç-Yöntem: Mayıs 2011- aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Nöroftalmoloji biriminde nonarteritik anterior iskemik optik nöropati tanısı ile takibi yapılan 12 hastanın 14 gözü çalışmaya alındı. Ani görme kaybı geliştikten itibaren ilk 2 hafta içinde başvuran; sistemik olarak kontrendikasyon bulunmayan 5 hastaya (7 göz) Hayreh protokolüne uygun olarak sistemik steroid tedavisi başlandı (Grup 1). Tedavisiz izlenen nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili 7 hasta Grup 2'i oluşturdu. Olguların cinsiyeti, tanı yaşı, lateralite durumu, sistemik ve oküler risk faktörleri, görme keskinlikleri, görme alanları ve retina sinir lifi tabakası analizi yapılarak her iki grup karşılaştırıldı. Bulgular: Tedavi alan olguların Snellen eşeli ile alınan en iyi düzeltilmiş başlangıç görme keskinliği logMar 1,0±0,7 olarak, tedavisiz izlenen olguların logmar 0,8±1,0 olarak saptandı (p=0,689). Grup 1'in görme keskinliği farkı ortalaması (6ay-ilk) logMar -0,4±0,7, grup 2'nin logMar 0,03±0,3 olarak saptandı (p=0,126).Görme alanı parametreleri karşılaştırıldığında Grup 1; MD fark (son-ilk)-0,6±5,7dB , Grup 2'nin -3,3±6,5dB(p=0,7), PSD fark (ilk-son) 0,7±1,7dB ve -1,5±1,4 dB (p=0,192) olarak bulundu. Retina sinir lifi tabakası kalınlığı farkı ortalama-üst-nazal-temporal-alt kadran grup1 ve 2 olarak sırası ile 29,5±35,4μ, -45,7±29 μ (p=0,5), -26,1±30 μ, -43,8±37,2 μ (p=0,2), -12±9,3 μ, -49,1±54 μ (p=0,002), -17±22 μ, -45±29 μ (p=0,2), -22,5±18 μ, -66±55 μ (p=0,007) bulundu. Sonuçlar: Verilerin analizi sonucunda steroid başlanan grupta retina sinir lifi tabakası kalınlığında alt ve nazal kadranda incelmenin daha az olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sistemik kortikosteroid başlanmasının, görme keskinliği, görme alanı mean deviasyon ve patern standart deviasyon parametreleri, RNFL ortalama, üst ve temporal kadranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmasa da iyileşme olduğu görüldü.. Anahtar Kelimeler: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili, steroid tedavisi, Retina sinir lifi tabakası, görme alanı,
Psikiyatrik rahatsızlık nedeniyle ssgi (seçici serotonin gerialım inhibitörü) grubu ilaç kullanan hastalarda gözün arka segment parametrelerinin incelenmesi
Amaç:Depresyon nedeniyle SSGİ grubu antidepresan ilaç kullanan hastalarda gözün arka segment parametrelerini değerlendirmek. Yöntem: Şubat 2017 ve Ağustos 2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları polikliniğine kontrol amaçlı gelen hastalarından oluşan prospektif, klinik, interdisipliner tek merkezli bir çalışmadır. Aynı tarihlerde hastaneye kontrol amaçlı başvuran, sistemik ve oküler hastalığı bulunmayan gönüllüler kontrol grubu olarak seçilmiştir. İlacı 1 yıldan az kullananlar; grup1, 1 yıl ve daha fazla kullananlar; grup 2 ve kontrol grubu; grup 3 olarak alt gruplara ayrıldı. Tüm hastalara tam oftalmolojik muayene ve spektral domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ile retina sinir lifi tabakası (RSLT), santral fovea kalınlığı (SFK) ve koroid kalınlığı ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Çalışma grubunda (40 kadın, 12 erkek ) 52 hasta, kontrol grubunda (40 kadın, 12 erkek ) 52 hasta olmak üzere 104 hastanın 104 gözü değerlendirildi. Hem çalışma ve kontrol grubunda hem alt gruplarda gruplar arasında yapılan ikili karşılaştırmalarda yaş, cinsiyet, düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK), göz içi basıncı (GİB), sferik ekivalan (SE), cup/disk (C/D) oranları, ön arka aksiyel uzunlukları(AXL), SFK, RSLT ve koroid kalınlıkları açısından anlamlı fark saptanmadı (p >0.05). Sonuç: SSGİ kullanan ve kullanmayan olgular arasında gözün arka segment parametrelerinde anlamlı bir fark saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Depresyon, Antidepresan, Seçici Serotonin Gerialım İnhibitörü, Retina Sinir lifi Tabakası, Retina, Koroid
İkincil girişim tiroid kanser cerrahisinde sinir monitorizasyonunun laringeal sinir hasarı oranına etkisi
Amaç: Rekürren Laringeal Sinir hasarı az görülen ancak meydana geldiğinde yaşam kalitesini bozan önemli bir komplikasyondur.Bu prospektif randomize çalışmanın amacı tiroidektomi sırasında intraoperatif sinir monitorizasyonu kullanılan (İOSM) hastalar ile klasik görsel sinir diseksiyonu yapılan hastalar arasında karşılaştırma yaparak, İOSM'nin postoperatif rekürren laringeal sinir felci oranını azaltma, sinir bulma süresi ve operasyon süresine etkisini görmektir. Çalışmada ayrıca yöntemin, postoperatif serum kalsiyum, parathormon seviyelerindeki değişimleri üzerindeki etkileri incelenerek, Çukurova Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniği olarak kendi verilerimizi literatüre sunma amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 ile Şubat 2017 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD polikliniğine başvuran ve çalışmaya dahil edilen 527 hasta nöromonitorizasyon kullanılan (Grup1; n=241), nöromonitorizasyon kullanılmayan (Grup 2; n=286) olmak üzere randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Hastaların, yaş, cinsiyet, postoperatif patoloji sonuçları, yapılan ameliyatlar, preoperatif ve postoperatif serum kalsiyum ve parathormon değerleri, sinir bulma süresi, operasyon süresi, geçici ve kalıcı ses kısıklıkları ve komplikasyonlar istatiksel olarak incelendi. Bulgular: Monitör kullanılan ile kullanılmayan gruplar arasında geçici ve kalıcı ses kısıklığı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Operasyon öncesi ve sonrası serum kalsiyum ve Parathormon seviyeleri arasında monitör kullanılmayan grupta belirgin düşme tespit edilmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Gruplar arasında sinir bulma ve operasyon süreleri karşılaştırıldığında monitör kullanılan grupta anlamlı şekilde düşük saptandı. Sonuç: İOSM'nin kullanımının sinir bulma aşamasını hızlandırdığı ve buna bağlı olarak operasyon süresini kısalttığı gösterilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da sinir hasarını önlemede olumlu katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Rekürren Laringeal Sinir, Nöromonitorizasyon, Tiroidektomi Komplikasyon.
Şizofreni hastaları ve sağlıklı kardeşlerinde retina sinir lifi tabakası ve makula kalınlığının karşılaştırılması ve bilişsel işlevler üzerine etkisi
Geçmiş yıllarda çok sayıda çalışma hem şizofreni hastalarında hem de sağlıklı kardeşlerinde çeşitli yapısal değişiklikler, erken duyusal anormallikler ve bilişsel eksikler göstermiştir. Optik koherens tomografi (OKT), retinanın yüksek çözünürlüklü kesitsel görüntülerini elde etmek için kullanılan nispeten yeni, invazif olmayan bir görüntüleme yöntemidir. Son yıllarda yapılan çok sayıda çalışma, şizofreni hastalarında, merkezi sinir sisteminin dolaylı bir göstergesi kabul edilen retina tabakalarının inceldiğini bildirmektedir ancak bilişsel işlevler ile ilişkisi henüz yeterince araştırılmamış bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilişsel işlevler ile ilişkisini araştırmak ve potansiyel bir endofenotip adayı olarak hastalarda görülenlere paralel olarak sağlıklı kardeşlerinde de retina tabakası değişikliklerinin gözlenip gözlenmeyeceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Psikotik Bozukluklar Birimi'ne bağlı olarak poliklinikte izlenen DSM-5 tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış olan ve çalışmaya dahil edilme ve dışlama ölçütlerini karşılayan 28 adet remisyonda şizofreni hastası ve yaşam boyu herhangi bir kronik psikiyatrik, nörolojik veya organik hastalık tanısı konmamış 28 sağlıklı kardeş ve 28 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Gönüllülere Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, İz sürme Testi, Gözler Testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Ayırt Edilmesi Testi, İma Testi uygulanmış, OKT çekimleri yapılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 22.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda; kontrol grubunun bilişsel kapasitesinin hastalardan anlamlı derecede iyi olduğu, sağlıklı kardeş grubunun bilişsel kapasitesinin ise şizofreni hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında yer aldığı görülmüştür. Gruplar arası karşılaştırmalarda makular hacim, makular kalınlık ve retina sinir lifi tabakası kalınlıklarında bir fark saptanmamıştır. Bunula birlikte cup hacim ölçümlerinde hasta grubunda kontrol grubuna göre her iki göz içinde istatistiksel olarak bir artış bulunmuştur. GHT-İPT kompleksi sol göz ortalama kalınlık hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre azalmış olmakla birlikte benzer fark hasta kardeşi ve kontrol grubu arasında da saptanmıştır. Ancak hasta grubunda ve sağlıklı kardeş grubunda retina katmanları ile hem nörobilişsel hem de sosyal biliş testleri ile zayıf bir korelasyon bulunmuştur. Retina katmanlarının sosyal bilişi öngörmediği yapılan regresyon analizi sonucunda saptanmıştır. Sonuç: Bulgularımız, GHT-İPT incelmesinin genetik ve erken teşhis çalışmaları için yararlı bir endofenotip olarak umut verici olabileceğini, kullanılan antipsikotik ilaçlar ve metabolik değişkenler gibi karıştırıcı faktörlerden etkilenebilme olasılığı nedeni ile cup hacim ölçümlerinin ise tanı ve takipte kullanımı için henüz yeterli kanıt bulunmadığını düşündürmektedir. Bu nedenle şizofreni hastalarında yapısal retinal değişikliklerin bilişsel belirtilerin veya işlevselliğin prognozundan ziyade; yüksek riskli grupların belirlenmesinde önemli bir yeri olabileceği araştırılmaya devam edilmelidir. Bu alanın değerlendirilmesi, şizofreninin nörogelişimsel hipotezinin aydınlatılmasına katkı sağlayabilir.