Neurodegenerative diseases
68 theses under this subject heading
Deneysel parkinson hastalığı modelinde obezitenin motor becerilere etkisi ve beyin tirozin hidroksilaz düzeyi, dopaminerjik reseptörler ve leptin reseptörleri ile ilişkisinin incelenmesi
Bir halk sağlığı sorunu haline gelen vücut ağırlığındaki aşırı artış çok sayıda hastalıkla ilişkilendirilmektedir. Öte yandan yaşam süresinin uzaması nörodejeneratif hastalıkların görülme sıklığını da artırmaktadır. Vücudun hareketle ilgili mekanizmalarını etkileyen ve ilerleyen yaşla beraber artan nörodejeneratif Parkinson hastalığının (PH) obezite ile ilişkisi tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada, yüksek yağlı diyet ile beslenen hayvanlarda gelişen vücut ağırlığı artışı ile PH'nın klinik semptomları arasındaki ilişkiyi motor fonksiyon testleri ile birlikte beyin kesitlerinde tirozin hidroksilaz, D1, D2 reseptörleri ve leptin reseptör düzeyleri açısından incelemeyi amaçladık. Erişkin erkek Sprague Dawley sıçanlar 8 hafta % 30 yağ içeren yüksek yağlı (YYD, n=15) veya standart yem (STD, n=15) ile beslendi. Hedef vücut ağırlığına ulaşıldıktan sonra stereotaksik olarak 6-hidroksidopamin ile PH modeli oluşturuldu. PH modeli oluşturulmadan ve stereotaksiden 21 gün sonra motor testler gerçekleştirildi. Ayrıca 21. günde dopaminerjik bir agonist olan apomorfin ile deney hayvanlarında PH modelinin gelişimi belirlendi. Sakrifiye edilen hayvanlardan alınan beyin dokularında immünfloresan (IF) boyama ile tirozin hidroksilaz, leptin reseptörü, D1 ve D2 dopamin reseptörleri değerlendirildi. YYD grubundaki hayvanlar stereotaksi uygulaması öncesinde STD grubuna göre daha düşük motor skorlara sahipti. YYD ile STD grupları arasında bu fark stereotaksi uygulaması sonrasında ortadan kalktı. IF boyama yöntemi ile belirlenen, tirozin hidroksilaz miktarı YYD grubunda STD grubuna göre sağlam ve denerve hemisferlerde daha düşük yoğunluktaydı. D1 reseptörü de YYD grubunda hem sağlam hem de denerve hemisferlerde daha düşük yoğunluktaydı. D2 reseptörünün STD grubunda denerve hemisferde sağlam hemisfere göre daha yüksek boyama yoğunluğunda olduğu belirlendi. Leptin reseptörü ise YYD grubunda STD grubuna göre her iki hemisferde de daha yüksek yoğunlukta tespit edildi. Sonuç olarak YYD ile beslenen hayvanlarda gelişen vücut ağırlığı artışı ile PH'nin klinik semptomları arasındaki ilişkinin, dopamin reseptörleri ile birlikte leptin reseptör düzeylerinden de etkilendiği gösterilmiştir. İlgili hücre içi sinyal yolaklarının ve diğer adipokinlerin etkileşimlerinin incelenmesi obezite ve PH arasındaki olası bağlantıların aydınlatılmasına olanak sağlayacaktır.
Multipl skleroz ve Parkinson hastalarında neopterin düzeyi ve kinürenin yolağını inflamasyon ve nörodejenerasyon üzerine etkisi
Santral sinir sisteminin iki kronik nörolojik hastalığı olan multıpl skleroz ve Parkinson hastalığının patogenezinde inflamasyon ve nörodejenerasyon yer almaktadır. Pteridin ve kinürenin yolağının inflamasyon ve nörodejenerasyondaki rolünü değerlendirmek amacıyla yaptığımız bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi nöroloji kliniğine başvuran hastalar arasından, çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayanlardan onam alınarak üç grup oluşturulmuştur. 37 multıple skleroz, 29 Parkinson hastası ve 21 kontrolden oluşan üç grup çalışılmıştır. Multıple skleroz grubu kendi içinde primer progresif, sekonder progresif, relapsing remitting ve naif multıple skleroz hastaları olarak alt gruplara ayrılmıştır. Parkinson grubu ise idiopatik olanlar, GBA mutasyonu ve PARKN mutasyonu olanlar şeklinde alt gruplara ayrılmıştır. İdrarda neopterin, yüksek basınçlı sıvı kromatografi tekniğiyle, serum örneklerinde neopterin, triptofan, kinürenin, kinolinik asit ve kinürenik asit düzeyleri ise enzim aracılıklı immünosorban assay yöntemi ile değerlendirilmiştir. Bakılan metabolitlerde grublar arasında anlamı bir fark bulunmamıştır. Multıple skleroz hastalığında hastalık özürlülük oranı ile serum kinürenin/triptofan oranı arasında anlamlı korelasyon olduğu bu oranın idrar neopterin düzeyi ile doğru orantılı olduğu görülmüştür. Multıpl skleroz grubunda hastalık özürlülük oranı ile kinolinik asit düzeyi arasında da negatif yönde ilişki bulunmuştur. Parkinson hastalığı riskini etkileyen parametreler arasında kinürenin/triptofan ve neopterin düzeyi anlamlı bulunmuştur. Parkinson grubunda hoehn yahr evresi ile triptofan arasında negatif ilişki olduğu gösterilirken idrar neopterin düzeyi ile yaş arasında negatif, serum kinürenik asit ve kinolinik asit düzeyi arasında pozitif yönde korelasyon olduğu tespit edilmiştir. Her iki hastalıkta ortak olarak kinürenin/triptofan oranı anlamlı olarak ilişkili çıkmıştır.
Primer ve sekonder progresif multipl skleroz hastalarında üst ekstremite ve alt ekstremite fonksiyonlarının karşılaştırılması
Multipl skleroz, santral sinir sisteminin demiyelinizasyon, aksonal dejenerasyon, inflamasyon, astrogliozis ile karakterize, ön planda beyaz cevherin tutulduğu, korteksi, derin gri cevheri de etkileyebilen kronik nörodejeneratif bir hastalığıdır. Hastalığın üç alt tipi bulunmaktadır. Relapsing remitting multipl skleroz (RRMS) %85 oranla en sık görülen alt tipidir, RRMS hastalarında özürlülüğün ilerlemesiyle ortaya çıkan sekonder progresif multipl skleroz (SPMS) ve en baştan itibaren progresif seyir gösteren primer progresif multipl sklerozdur (PPMS). Çalışmada PPMS ve SPMS hastalarında üst ve alt ekstremite fonksiyonları karşılaştırıldı. Çalışmaya EDSS (Expanded Disability Status Scale) skoru 4.0-8.5 arasında 27'si PPMS, 38'i SPMS olan toplam 65 progresif MS hastası dahil edildi. Kadın/erkek oranı 1,6/1 bulunmuştur. Çalışmada EDSS skoru birbirine yakın olan hastalarda PPMS'de üst ekstremite ince motor becerisinin ve yürüme becerisinin SPMS'e göre istatistiksel olmasa da göreceli olarak daha iyi olduğu bulunmuştur.
Gene expression omnibus (GEO) veribankası kaynakları kullanılarak nöral krest kaynaklı dental kök hücrelerinin, nörojenik rejenerasyon ile ilişkili gen ifade profillerinin karşılaştırılmalı olarak incelenmesi
Merkezi ve periferik sinir sistemi hücre ve dokuların önemli bir kısmı nöral krest kökenlidir ve diş ve çevresinde yer alan nöral krest kökenli mezenkimal kök hücrelerin nörodejeneratif hastalıklara yönelik rejeneratif terapilerde kullanılabileceği düşünülmektedir. Bu araştırmanın amacı, dental ve periodontal alanda yer alan mezenkimal kök hücre tiplerinin nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde kullanım potansiyellerinin, moleküler biyoloji düzeyinde biyoinformatik yöntemleri ile değerlendirilmesidir. Bu araştırmada; Gene Expression Omnibus (GEO) veri tabanında yer alan araştırmalardan elde edilen veriler, Transcriptome Analysis Console ve STRING-db yazılımları kullanılarak analiz edildi. Analizlerde, dental kök hücreler, nörojenik farklılaşma kapasiteleri kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücreler ile karşılaştırıldı. Dental kaynaklı kök hücrelerin, kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelere göre nöronal yapıların gelişimi ve fonksiyonuyla ilgili ifade düzeylerinin daha yüksek olduğu görüldü. Bu etkinliğin, ortaya çıkmasında ASPM, SLİT2, PTN ve SEMA3A gibi genler ve ilişkili oldukları proteinlerin rol oynayabileceği belirlendi. Dental kaynaklı kök hücreler, kendi aralarında değerlendirildiğinde ise benzer profillere sahip oldukları görüldü. Dental pulpa kaynaklı kök hücrelerde daha yüksek düzeyde ifade edilen LRRTM2 ve WFDC-1 genler ve ilişkili proteinlerin özellikle sinaptik iletim ile ilgili biyolojik süreçler yer aldığı görüldü. Dental kaynaklı kök hücreler, köken aldıkları nöral krest hücreleri ile kıyaslandığında incelenen 40 binden fazla genden sadece %30'unun benzer düzeyde ifade edildiği görüldü. Sonuç olarak; transkriptom verilerine göre dental kaynaklı kök hücrelerin gen ifade profilleri açısından, kemik iliği kaynaklı mezenkimal hücrelere göre nöronal yapılara yönelik rejeneratif tedaviler için daha uygun oldukları görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Dentak kaynaklı kök hücreler, nöral krest hücreleri, nörodejeneratif hastalıklar, dental pulpa kaynaklı kök hücreler, transkriptom
Sağlıklı insan uyarılmış pluripotent kök hücrelerinden (uPKH'lerden) NGN2, LHX3 ve ISL1 üçlü kasedi kullanarak motor nöron eldesi
Nörodejeneratif hastalıklar bireylerin yaşam standartını düşüren, önemli fonskiyonel kayıplara yol açan, ilerleyici ve ölümcül hastalıklardır. Amyotropik lateral skleroz (ALS) hastalığı motor nöron dejenerasyonunun yol açtığı bir hastalıktır ve alt-üst motor nöronları etkilemektedir. ALS hastalığında Superoxide dismutaz (SOD1) genin yanı sıra yaklaşık 40 gen mutasyonunun da bu hastalıkta etkin olduğu görülmüştür. Spinal müsküler atrofi (SMA), SMN1 ve SMN2 genlerindeki mutasyonlar sonucu ortaya çıkan kalıtsal bir hastalıktır. SMA hastalığı motor nöronları etkileyerek kas distrofisine sebep olur. Bireyin merkezi, periferik ve iskelet kas sisteminin kontrollü kas hareketlerini etkiler ve giderek artan güçsüzlük, kas kütlesi kaybı semptomları ile karakterizedir. Nörodejeneratif hastalıkları çalışabilmek için çeşitli yöntemler kullanılmakta fakat insan uyarılmış pluripotent kök hücreler (uPKH'ler) insan hastalıklarının seyrini anlayabilmek ve kişisel tedavi yöntemlerini geliştirmek için güçlü bir alternatif oluşturmaktadır. Bu tez çalışmasında sağlıklı insan uPKH'lerinden Neurogenin 2 (NGN2), Islet 1 (ISL1), LIM homeobox 3 (LHX3) üçlü piggyBac plasmid kaseti kullanılarak motor nöron elde edilmiştir. uPKH'lere piggyBac üçlü kaseti lipid-aracılı transfeksiyon yöntemi ile transfekte edilmiş ve stabil transfekte olan hücreler puromisin seleksiyonu ile seçilmiştir. Doksisiklin ile uyarılan hücrelerde transkripsiyon faktörlerinin aşırı ifadesi sağlanarak uPKH'lerin nöral soya geçişi sağlanmıştır. Elde edilen motor nöronların karakterizasyonu nöronal gen ifadelerine bakılarak ve nöronal belirteçlerle immün floresan boyanarak yapılmıştır. İleride çeşitli ilaç denemelerinin yapılacağı motor nöron hastalıklarını modellemek için kullanılacak bu yöntem ile ön veri sağlanmış ve yöntem optimize edilmiştir.
Oksidatif stres kaynaklı nöron hasarında antioksidanların koruyucu etkisinin incelenmesi
Sunulan bu tez çalışması kapsamında nöronal bir hücre hattı olan SH-SY5Y insan nöroblastoma hücre hattında, iki boyutlu in vitro oksidatif stres modeli oluşturulması ve bu modelde iki farklı antioksidanın koruyucu etkilerinin incelenmesi hedeflenmiştir. Bu hedef doğrultusunda SH-SY5Y hücreleri kültüre edilmiş ve hidrojen peroksit ile hücrelerde oksidatif stres modeli oluşturulmuştur. Bu model üzerinde artan dozlarda n-asetil sistein ve selenyumun koruyucu etkileri deneysel çalışmalarla incelenmiştir. Antioksidanların hücre canlılığına olan etkileri 24, 48 ve 72. saatlerde yapılan 3-(4,5-dimetiltiyazol-2-il)-2,5-difenil-tetrazolyum bromür kalorimetrik testi ve akridin/orange propidyum iyodür floresan boyaması ile belirlenmiştir. 72. saatte, hücrelerde oluşan toplam antioksidan ve oksidan kapasite tayini yapılarak oksidatif stres indeksi tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, n-asetil sistein ve selenyumun belirlenen doz aralıklarında hücreleri oksidatif hasara karşı koruduğu, ancak yüksek dozlarda hücreler için toksik olabilecekleri belirlenmiştir. 24, 48 ve 72 saatlik uygulamalarda hidrojen peroksit hücre canlılığında önemli ölçüde azalmaya sebep olurken, hidrojen peroksit uygulaması öncesinde n-asetil sistein ve selenyum uygulanan gruplarda hücre canlılığı anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Toplam antioksidan ve oksidan kapasitesi tayinleri sonucu elde edilen oksidatif stres indekslerinde hidrojen peroksit uygulanan grubun en yüksek oksidatif strese sahip olduğu, antioksidan uygulanan gruplarda ise oksidatif stresin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Selenyum ve n-asetil sistein koruyucu etkileri arasında ise anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Bu doğrultuda, n-asetil sistein ve selenyumun oksidatif stres kaynaklı nörodejenerasyonda koruyucu olabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte, gelecekte yapılacak olan kapsamlı in vitro ve in vivo çalışmalarla bu sonucun desteklenmesi sayesinde bu iki antioksidan molekülün etkileri çok daha iyi anlaşılmış olacaktır.
Alfa-sinüklein fibrili ile oluşturulan parkinson hastalığı sıçan modelinde alfa-sinüklein patolojisinin şiddet ve dağılımında glimfatik sistemin rolü
Parkinson hastalığı (PH), ikinci en sık nörodejeneratif hastalıktır ve yaşlı popülasyondaki artışla beraber sıklığı giderek artmaktadır. Patofizyolojisinde α-sin patolojik birikimlerinin nörotoksisitesi ve dopaminerjik hücre kaybı rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı, beyinden makromoleküllerin temizlenmesinde rol oynayan bir yolak olarak önemi yakın dönemde daha iyi anlaşılan glimfatik sistemin PH patofizyolojisine katkısının araştırılmasıdır. Bu amaçla striatuma α-sinüklein pre-formed fibrilinin (α-sin PFF) enjeksiyonu ile oluşturulan PH sıçan modelinde, derin servikal lenf nodlarının (dsLN) lenfatik damarları bağlanarak glimfatik sistem disfonksiyonu oluşturulmuştur. Ardından 6. haftada lomber ponksiyon ile intratekal paramanyetik kontrast madde enjeksiyonu sonrasında aralıklı olarak üç kez kontrastlı beyin MRG görüntüleri alınarak glimfatik sistemin işleyişi incelenmiştir. Fibril enjekte edilen ve dsLN ligasyonu yapılan sıçanlarda, ligasyon yapılmayanlara göre subaraknoid aralıktan parankime kontrast geçişinde postkontrast 30 ve 60. dakikalarda belirgin azalma izlenmiştir. Ayrıca dsLN ligasyonu yapılmayan sadece fibril enjekte edilen grupta da naive kontrollere göre beyin sapı ventralinde parankime kontrast geçişinde 30. dakikada azalma izlenmiş, 1. saatte bu etki kaybolmuştur. 7. haftada uygulanan açık alan ve apomorfin ile indüklenen lokomotor aktivite testlerinde gruplar arasında fark izlenmemiştir (p>0,05). Silindir testinde tüm gruplarda naive kontrollere göre kontralateral ekstremite kullanımında düşüş eğilimi olsa da istatiksel fark saptanmamıştır (p>0.05). İmmunohistokimyasal işaretlemeler ile striatumda ve substansiya nigrada dopaminerjik nöronlarda ve çevresinde α-sin ekspresyonu ve agregat benzeri oluşumlar gösterilmiştir. Sonuç olarak α-sin PFF modelinde glimfatik sistem işleyişinin özellikle de α-sin patolojisinin daha yoğun olduğu beyin bölgelerinde bozulduğu, dsLN ligasyonu ile bu bozukluğun çok daha şiddetli ve yaygın hale geldiği saptanmıştır.
Spinal müsküler atrofi hastalarının fibroblast kültürlerinde mikrotübül stabilitesinin araştırılması
Spinal müsküler atrofi (SMA) motor nöron kaybı ve kas atrofisi ile karakterize olan, çoğunlukla yenidoğan ve çocukları etkileyen, otozomal resesif kalıtım gösteren nörodejeneratif bir hastalıktır. SMA 5q13.3 kromozom bölgesinde yer alan survival of motor neuron 1 (SMN1) genindeki mutasyonlardan kaynaklanmaktadır. SMN proteini tüm dokularda sentezlenmesine rağmen eksikliğinden spesifik olarak motor nöronlar etkilenmektedir. SMN eksikliğinde nöron morfolojisinde ve fonksiyonunda görülen hatalar hücre iskeleti elemanlarının yapısal ve fonskiyonel bozukluklarıyla ilişkilendirilmektedir. Hücre iskeletinin temel elemanlarından olan mikrotübüller, nöronlar gibi özelleşmiş hücrelerde akzon ve dendrit yapılarının kurulması ve hücre içi transportun sağlanması açısından önemlidir. SMN eksikliğinde in vitro ve in vivo modeller ile yapılan çalışmalarda mikrotübüllerin yerleşimleri, mimarisi ve polimerizasyonundaki değişiklikler gösterilmişse de altında yatan moleküler mekanizma detaylı olarak açıklanamamıştır. Mikrotübüller alfa (α) ve beta (β) tübülin proteinlerinin bir araya gelmesiyle oluşan dinamik, içi boş ve silindirik yapılardır. Tübülin proteinlerinin mikrotübül yapısına eklenmesiyle mikrotübüller polimerize olmakta, yapıdan ayrılması ile depolimerize olmaktadır. Mikrotübül dinamiği ve stabilitesi mikrotübül-asosiye proteinler (MAP) ve tübülin proteinlerinin post-translasyonel modifikasyonları tarafından düzenlenmektedir. α ve β tübülin proteinlerinin amino ve karboksil uçlarında çeşitli post-translasyonel modifikasyonlar (ör; asetilasyon, detirozinasyon, delta2-tubulin vb.) gerçekleşmektedir. Tübülin post-translasyonel modifikasyonları, mikrotübüle bağlanarak yapı ve fonksiyonu düzenleyen proteinleri ve diğer hücre iskelet elemanlarının mikrotübül ile etkileşimlerini düzenlemektedir. Anabilim Dalı'mızda SMA hastalığının moleküler mekanizmasının aydınlatılmasına yönelik temel araştırmalar yürütülmektedir. SMA hastalığının in vitro ve in vivo modelleriyle yaptığımız önceki çalışmalarda, SMN eksikliğinde mikrotübül stabilitesini düzenleyen bazı proteinlerin ifadesinde (MAP1B, MAP2 ve EB3) ve tübülin post-tranlasyonel modifikasyonlarında (asetilasyon ve detirozinasyon) anlamlı değişiklikler saptanarak mikrotübül stabilitesinin azaldığı gösterilmiştir. Literatürde ve önceki çalışmalarımızda SMN eksikliğinde saptanan bu hatalar, in vitro ve in vivo model sistemlerde gösterilmiş olup hastalara ait örneklerde mikrotübül yapı ve stabilitesinin araştırıldığı bir çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle önerdiğimiz tez çalışmasında, SMA hastalarının fibroblast kültürlerinde mikrotübül stabilitesinin araştırılması amaçlanmıştır. Hastalığı farklı ciddiyette seyreden iki hasta (Tip I ve Tip II) ve iki sağlıklı kontrol bireye ait ticari olarak temin edilmiş olan fibroblast hücrelerinde mikrotübül ağ yapısı ve stabilitesi analiz edilecektir. Bu tez çalışması ile, mikrotübül stabilitesi SMA hasta fibroblast kültürlerinde ilk kez çalışılacaktır. SMA hastalığının moleküler düzeyde daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacak bu tez çalışması sonucunda mikrotübül stabilitesinde fark saptanması durumunda mikrotübül fonksiyonlarının (hücre içi transport, organel pozisyonu vb) analizi ve stabiliteyi sağlayabilecek küçük moleküllerin etkilerinin araştırılması mümkün olabilecektir.
Lipopolisakkaritle oluşturulan nöroinflamasyon modelinde pro-inflamatuar sitokinlerin ve yolaklarının glia limitans üzerine etkileri
Nöroinflamasyon (Nİ) merkezi sinir sistemi (MSS)'ne özgü, herhangi bir hasara veya şiddetli uyarana maruziyet sonucu esas olarak mikroglia ve astrositlerin inflamasyon benzeri cevaplarıyla oluşan karmaşık hücresel ve hücreler arası ilişkileri içeren bir süreçtir. Nörodejeneratif (ND) hastalıklar, travmatik beyin hasarı, inme ve nöropatik ağrı gibi pek çok hastalığın etyopatogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Nİ'de aktive olan mikroglialar ve astrositler pek çok potansiyel nörotoksik kemoatraktan molekülün ve sitokinlerin ifadelerini arttırırlar. Nöral dokunun en dış tabakası olan, astrosit son ayakları ile vasküler yapıları çevreleyen parenkimal bir bazal membrandan oluşan glia limitans (GL), küçük moleküller ve hücrelerin beyin parankimine doğru olan hareketlerinin denetlenmesinde modifiye bir kan-beyin bariyeri gibi rol alır. Diğer dokularda organ parenkimi ile onu çevreleyen adventia tabakası arasındaki ilişki çalışılmış ve nöral dokuda bu ilişkinin adventia'dan (beyin zarları ve GL) parenkime olan yönü incelenmiş olmasına karşın, kronik Nİ'da önemli olduğunu düşünülen parenkimden adventisya'ya doğru olan etkileri çalışılmamıştır. Bu tez çalışmasında, intraserebroventriküler (İSV) lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenen Nİ fare modelinde -ND hastalıklardakine benzer ama farklı olarak- hiperakut dönemde (2. ve 4. saatlerde) pro-inflamatuar sitokinler (İnterlökin 1 beta - IL1β, İnterlökin 6 - IL6, Tümör nekrosis faktör alfa - TNFα) ve reseptörleri (tümör nekrosis faktör reseptörü 1, 2 - TNFR1, TNFR2, interlökin 1 reseptörü 1 - IL1R1), moleküler (Western blotlama) ve görüntüleme (immünohistokimyasal işaretlemeler, aşırımlı (transmission) ve immunogold elektron mikroskopi) yöntemleriyle ilk defa GL'nin hem perivasküler (GLp), hem de teknik zorluklar nedeniyle daha zor görüntülenebilen süperfisiyal (GLs) kısımlarında araştırılmıştır. İSV LPS ile indüklenen Nİ farede modelinde 2. ve 4. saatlerde astrositik son ayaklarda şişme, bu yapıların distal kutuplarına doğru enerji kullanımının artışını destekleyen sinsityal oluşum gösteren mitokondriyonlar aşırımlı elektron mikroskobu (TEM) ile görüntülenmiştir. Aktive olan astrositlerden salgılanacak olan sitokinleri içeren veziküller TEM, veziküllerin sitokin içeriği ise TEM immünogold tekniği ile izlenmiştir. İmmünohistokimya (İHK) görüntülemelerinde aynı saatlerde astrositik aktivasyona uygun olarak IL1β yüzeyel kortikal alanlarda daha çok bulunan yüzey bağlantılı astrositlerin hem GLs'de, hem de parankime doğru inen kısımlarında gözlenmiştir. GLp'de astrosit son ayaklarının perivasküler yerleşimlerine uygun olarak aktivite artışı saptanmıştır. TNFα hem GLs hem GLp'de noktasal, sitoplazmik ve yaygın olarak gözlenmiştir. IL6 ise hem inflamatuar hem nöroprotektif özelliklerinden ve muhtemelen diğer 2 sitokine göre biraz daha geç ve az ifade edilmesinden dolayı GL'de belirgin bir paternde görüntülenememiştir. IL1R1, IL1β dağılımına benzer şekilde hem GLs hem de GLp'de izlenmiştir. Nİ'nun 4. saatinde, farelerin GL'sini içeren yüzeyel kortekslerinde Western blotlama ile IL6 ve IL1β'nın anlamlı olarak arttığı saptanmıştır. Bu bulgular, İSV LPS ile indüklenen Nİ'nin erken döneminde astrositlerde ve GL'de inflamatuar değişikliklerin ortaya çıktığını ve ND hastalık süreçlerinde astrositlerin de önemli olduğunu düşündürmektedir.
Nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde kullanılmak üzere biyomalzeme temelli kontrollü salım sistemlerinin geliştirilmesi
Bu tez çalışmasında, Alzheimer hastalığının semptomatik tedavisinde kullanılan FDA (U.S. Food and Drug Administration) tarafından onaylı bir asetilkolinesteraz inhibitörü Galantamin hidrobromür (GAL) etken maddesinin kontrollü salımı için mini emülsiyon polimerizasyon yöntemi ile p(HEMA-MAPA) nanopolimerleri sentezlenmiştir. Sentezlenen nanopolimerlerin morfolojik özelliklerini ve yüzeydeki elementlerin miktarını belirlemek için SEM-EDS analizi yapıldı. Kimyasal yapılarının tespit edilmesi için FTIR analizi yapıldı ve partikül boyutu Zeta-Sizer cihazı ile belirlendi. SEM analizi sonucunda nanopolimerlerin yüzey morfolojisinin küresel olduğu görülmüş, Zeta-sizer analizine göre ortalama partikül boyutunun 113,3 nm olduğu bulunmuştur. Nanopolimerlerin spesifik yüzey alanı ise 844,38 m2/g olarak hesaplanmıştır. GAL'in nanopolimerlere optimum adsorpsiyon koşulları altında maksimum adsorpsiyon miktarının 1:39 polimer-ilaç oranında, 25 ̊C'de, 120 dakika temas süresinde, pH 5,5'te, 250 μg/mL GAL konsantrasyonunda 109,29 mg/g olduğu bulunmuştur. GAL'in p(HEMA-MAPA) ile adsorpsiyonunun Langmuir izotermi ile uyumlu olduğu bulunmuştur. Optimum koşullarda nanopolimere yüklenen GAL'in in vitro kontrollü salım çalışmaları için pH ve sıcaklık denemeleri ise diyaliz yöntemi ile yapılmıştır. Anahtar sözcükler: Alzheimer Hastalığı, Asetilkolinesteraz inhibitörü, Nanopolimer, Galantamin hidrobromür, Kontrollü Salım Sistemleri, Mini emülsiyon polimerizasyonu
Alzheimer hastalığı hücre hattı modelinde mitokondri spesifik antioksidan MitoQ'nun mitokondriyal disfonksiyon üzerindeki etkinliğinin araştırılması
Ortalama yaşam süresinin uzamasıyla beraber, toplumda nörodejeneratif hastalıkların insidansında bir artış görülmektedir. Bu durum hem bireylerin yaşam kalitelerini olumsuz olarak etkilemekte hem de sağlık sektörü için büyük bir yük teşkil etmektedir. Demansın yaygın görülen bir formu olan Alzheimer hastalığı (AH) nöronların erken ölümüyle ilişkili progresif bir hastalıktır. Günümüzde yaklaşık 36 milyon insanın etkilendiği AH'nin, 2050 yılında 115 milyon insanı etkilemesi beklenmektedir. AH genetik ve çevresel faktörlerle tetiklenebilen bir hastalıktır. AH'li hastaların yaşam kaliteleri hastalığın ilerlemesiyle büyük ölçüde düşmekte ve hastalar bakıma muhtaç hale gelmektedir. Hatta ileri evrede beyin fonksiyonlarının önemli ölçüde hasara uğramasıyla beraber, bu hastalar kaybedilmektedir. AH tedavisinde kullanılmak üzere 1998 yılından itibaren 244 ilaç çalışması yapılmış olup bugün yalnızca donepezil, rivastigmin, galantamin ve memantin tedavide kullanılmaktadır. Bu ilaçlar AH belirtilerinin yavaşlatılmasına yöneliktir. AH'nin ortaya çıkmasında geçerli olduğu düşünülen 5 hipotez bulunmaktadır. Bunlar; kalıtsal olarak aktarılması, asetilkolin sentezinde azalma, beyinde Amiloid-beta (Aβ) plak birikiminin nörotoksik etkileri, hiperfosforile tau nedeniyle beyinde nörofibril yumaklarının oluşumu, mitokondri dinamiklerinde ve fonksiyonlarında bozulmalardır. Aβ plakları nöronlar arası komünikasyonu bloke ederek, tau yumakları ise hücre içine esansiyel moleküllerin ve besinlerin girmesini engelleyerek etki gösterirler. Mitokondri disfonksiyonu AH'nin erken evrelerinde ortaya çıktığından hastalığın sebebi olabileceği üzerinde durulmakta ve hastalığın erken teşhisi ve tedavisine imkan sağlayabileceği düşünülmektedir. Mitokondri kendi genetik materyalini taşıyan bir organeldir. Mitokondriyal DNA (mtDNA) solunum zincirinde elektron taşınması için gerekli 80 proteinden 13'ünü kodlamaktadır. AH'de bazı mitokondriyal fonksiyonların etkilendiği gösterilmiştir. Bu fonksiyonlardan bazıları glukoz metabolizmasında azalma, mitokondriyal enzimatik hasar ve ROS üretimindeki artıştır. Mitokondri dinamiklerinde saptanan değişimler ise; mitokondriyal füzyon ve fizyon dengesinde bozulma, mitokondrinin aksonlar üzerindeki taşınmasında azalma, hücre içi mitokondri oranında düşüş ve morfoloji bozulmalarıdır. Bu tez çalışmasında ülkemizde yaygın olarak görülen nörodejeneratif hastalıklardan biri olan AH'nin mekanizmasının tanımlanmasına katkıda bulunmak, mitokondri disfonksiyonu ile AH'nin patogenezi arasındaki ilişkinin açığa çıkarılması ile potansiyel terapötik hedefler ortaya koymak amaçlanmıştır. Bu amaçla SH-SH5Y nöroblastoma hücrelerinde Aβ42 agregatları ile AH modeli geliştirilmiştir. Mitokondri hedefli yeni nesil bir antioksidan molekül olan MitoQ uygulanarak, Aβ42'nın sebep olduğu oksidatif stresin ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. Yapılan analizler sonucunda, MitoQ'nun antioksidan özelliği sayesinde Aβ42'nin hücreler üzerindeki olumsuz etkilerinde ve mitokondri disfonksiyonu üzerinde iyileşme sağladığı gösterilmiştir.
BV2 mikroglial hücrelerinde LPS ile indüklenen inflamasyonda oluşan sitokin değişimlerinin tespit edilip, CRP ve Kininogen-1'in deiminasyonunun western blot ile araştırılması
Nörodejenerasyon; prevalansı hızla artan ve tedavide güçlükler yaşanan birçok nörodejeneratif hastalığın ortak özelliğidir. Posttranslasyonel modifikasyonlardan biri olan deiminasyon (sitrülinasyon) inflamasyona bağlı olarak meydana gelebilir ve bu modifikasyondan Peptidil arjinin deiminaz (PAD) enzimleri sorumludur. Bu çalışmada BV2 mikroglial hücre hattına nöroinflamasyon oluşturmak için LPS uygulaması yapıldı ve sitokinlerden IL-1β'da anlamlı artış gözlemlendi. PAD2, hedeflediğimiz proteinler olan CRP ve Kininojen'deki değişimi belirlemek için RT-PCR yapıldı. PAD2 ekspresyon seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi. Fakat Kininojen ve CRP ekpresyonunda anlamlı bir değişiklik olmadı. Deimine proteinlerin tanımlanabilmesi için F95 antikoru ile Western blotlama yapıldı. CRP için beklediğimiz bölgede bant saptandı ve CRP'nin deiminasyon adaylarından biri olabileceği görüldü. PAD ekspresyon seviyesindeki düşüşe rağmen çeşitli protein gruplarında deiminasyon tanımlandı. Bu durum daha çok enzimin aktivitesi ile bağlantılı olarak görülmektedir.
Searching for a correlation between the clinical progression of alzheimer's disease patients and miRNAs as potential biomarkers
Alzheimer's disease (AD) is the most common neurodegenerative disease, it's characterized by progressive cognition decline until the individual is unable to perform his daily needs, and for that, it's considered a public health issue. Exosomes are small extracellular vesicles having an essential role in cellular communication in tissue's physiological and pathological state, particularly the central nervous system (CNS). Many studies showed the potential of exosomal miRNAs as a reliable biomarker reflecting pathological changes in the human body. We considered a systematic study to detect the most prominent, experimentally validated circulating miRNAs that target genes related to AD in our study, we observed the expression of hsa-miR-375, hsa-miR-107, hsa-miR-193b and hsa-miR-29c in three different groups: control, MCI, and AD. Our RT-qPCR result suggests that hsa-miR-375, hsa-miR-107, and hsa-miR-29c has the potential to be considered AD biomarker.
Parkinson hastalarında yaşam kalitesinin ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Parkinson Hastalarında Yaşam Kalitesinin ve İlişkili Faktörlerin Değerlendirilmesi Öğrencinin Adı : Meltem CİVİL Danışman : Prof. Dr. Zehra DURNA Anabilim Dalı : Hemşirelik Amaç : Parkinson Hastalarının yaşam kalitelerini etkileyen faktörlerin belirlenmesi , değerlendirilmesi ve Parkinson Hastalarında uygun hemşirelik yaklaşımlarının geliştirilmesine katkı sağlamak amacıyla planlandı. Gereç ve Yöntemler : İstanbul ili Avrupa yakasında özel bir hastanede 61 parkinson hastası ile gerçekleştirildi. Kurum izni ve etik kurul onayı alınarak anket formu ile veriler toplandı. Kişisel Bilgi Formu, Hoehn ve Yahr Klinik Evreleme Ölçeği, PDQ39 Parkinson Hastalığı Anketi kullanıldı. Anketler SPSS 21.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular : Araştırma sonuçlarına göre; örneklemin çoğunluğunun erkek hastaların oluşturduğu, büyük çoğunluğunun evli ve ilköğretim mezunu olduğu saptandı. Hastaların büyük çoğunluğunun Hoenh Yahr evrelemesinde Evre 1-2 ve 3 olduğu tespit edildi. Örneklemin çoğunluğunun oral tedavi aldıkları ve büyük çoğunluğunun tedaviyi düzenli kullandığı belirlendi. Hastaların şu an uygulanan tedavinin kendilerini olumsuz etkileyen yan etkilerine göre dağılımları incelendiğinde; hastaların çoğunlukla mide problemi yaşadığı tespit edildi. Hastaların yaşam kalitelerini incelediğimiz araştırmamızda hastaların en çok mobilite açısından yaşam kalitelerinin etkilendiği tespit edildi. Mobiliteden sonra günlük yaşam aktiviteleri, emosyonel durum, stigma, sosyal destek, kognisyon, iletişim ve ağrıdan yaşam kalitelerinin etkilendiği saptandı. Anahtar kelimeler : Parkinson Hastalığı, yaşam kalitesi, hemşirelik bakımı.
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda serum glial fibriler asidik protein, β-III tübülin, sinaptofizin ile optik koherens ilişkisi
Amaç: Bipolar bozukluğun (BPB) etiyolojisi kesin şekilde gösterilememiş olup nörodejeneratif ve nörogelişimsel süreçlerin hastalığın etiyolojisinde rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmanın amacı bipolar bozukluk tanısı olan bireylerde sağlıklı kontrol grubuna kıyasla nörodejeneratif ve nörogelişimsel belirteçler olan serum β-III tübülin, GFAP (glial fibriler asidik protein), sinaptofizin ile OKT (optik koherens tomografi) ölçümlerini karşılaştırmak ve bunlar arasındaki olası ilişkiyi belirlemektir. Yöntem: Araştırma kesitsel ve gözlemsel olarak tasarlanmıştır. Örneklemi BPB tip I tanı ölçütlerini karşılayan bipolar bozukluk tanılı ötimik dönemdeki 43 hasta ve benzer yaş diliminde yer alan 46 sağlıklı gönüllü oluşturdu. Katılımcıların serum β-III tübülin, GFAP, sinaptofizin seviyeleri ölçüldü ve OKT ölçümleri yapıldı. Bulgular: Çalışmada BPB grubunda sağlıklı kontrole kıyasla serum GFAP ve sinaptofizin seviyesi istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmamıştır. Serum β-III tübülin seviyesinin BPB grubunda azalmış olduğu tespit edilmiştir (U=1240,500; p=0,039). BPB grubunda sağlıklı kontrole kıyasla retinal sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı sağ gözde inferior ve nazal kadranlarda, sol gözde ise superior, inferior ve nazal kadranlarda istatistiksel olarak anlamlı azalmış oldukları saptanmıştır. ILM-IPT (iç limitan membrandan iç pleksiform tabakaya kadar olan ölçüm) BPB grubunda sol gözde superotemporal ve inferotemporal kadranlarda istatistiksel açıdan anlamlı azaldığı bulunmuştur. Serum belirteçleri ile RSLT ve ILM-IPT arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Mevcut çalışmada saptanan serum β-III tübülin azalması BPB etiyolojisinde rol oynayan oksidatif stres ve nörodejenerasyon mekanizmaları ile ilişkili olabilir. BPB grubunda saptanan RSLT kalınlığındaki ve ILM-IPL kalınlığındaki azalmanın bipolar bozukluk etiyolojisinde nörodejenerasyon hipotezine destek olabilir. Gelecekteki çalışmaların daha geniş bir örneklem grubu ve nörogörüntüleme eşliğinde planlanması önerilir. Anahtar Sözcükler: bipolar bozukluk, nörodejenerasyon, GFAP, sinaptofizin, β-III tübülin, RSLT, ILM-IPT
Sistein-S-sülfat ile tetiklenen hücre ölümünde korteks ve hipokampal nöronlarda kaspaz 3 bağımlı ve kaspaz bağımsız apopitotik sürecin in-vitro incelenmesi
Sistein-S-Sülfat (SSC) toksisitesinin sülfit oksizdaz enzim eksikliği veya molibden kofaktör eksikliğindeki ağır nöropatolojinin nedeni olabileceğine dair Literatürde çalışmalar mevcuttur. SSC'nin nörotoksik etkisi gösterilmiş olup, apopitotik süreç aydınlatılmamıştır. Bu çalışmada, sekonder hipokampal (HT-22) ve primer kortikal nöron (PKN) dizilerinde SSC'nin tetikleyebileceği muhtemel kaspaz bağımlı ve bağımsız apopitotik mekanizmaların araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla HT-22 ve PKN dizilerinde LD50 değerlerini ve apopitotik indükleyici faktör (AIF), kalpain ve sitokrom c inhibitörlerinin güvenli dozlarını belirlemek ve inhibitörlerin SSC'nin toksisitesini baskılamadaki etkisini saptamak için sitotoksisite deneyleri yapıldı. Nöron dizilerine SSC eklenerek zamana bağlı indirgenmiş glutatyon (GSH) miktar analizi ile apopitozun tetiklenme anı saptandı. AIF, sitokrom c, kalpain ve kaspaz düzeyleri kolorimetrik olarak ölçüldü.SSC'nin LD50 değeri HT-22 için 150 µM, PKN için 155 µM olarak bulundu. Kalpain 1, AIF ve sitokrom c inhibitörlerinin, güvenli dozları PKN için sırası ile 10µM, 10nM, 20µM, HT-22 için 10µM, 10nM, 10µM saptandı. Zamana bağlı GSH ölçümlerinde SSC eklenmiş PKN dizilerinde 2-8 saatlik zaman diliminde GSH miktarının arttığı, 8-16 saatlik zaman diliminde azaldığı gözlendi. HT-22 dizilerinde 2. ve 8. saatte SSC eklenmiş gruplarda kontrol grubuna göre GSH miktarının arttığı saptandı. PKN dizilerinde kalpain, AIF, sitokrom c ve kaspaz 3 miktarının, HT-22 dizilerinde ise AIF ve kalpain miktarlarının kontrol gruplarına göre daha fazla olduğu belirlendi. AIF, sitokrom c ve kalpain inhibitörlerininin SSC'nin toksik etkisini azalttığı bulundu. Bu tezde SSC ile indüklenen apoptozisin HT-22 hücre hattında AIF, kalpain aktivitesini arttırarak kaspaz bağımsız yolak ile indüklendiği gösterildi. PKN hücre hattında ise SSC etkisinin AIF, sitokrom c ve kalpain ve kaspaz 3 aktivitesini arttırarak kaspaz bağımlı (sitokrom c, kaspaz 3 aktivitesi) ve bağımsız (AIF, kalpain aktivitesi) yolakla apoptozisi indüklediği gösterildi. Apoptoz inhibitörlerininin SSC kaynaklı nörotoksisteye karşı tedavi yöntemleri geliştirilmesinde kullanılabileceği sonucuna varıldı.
Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda pupil kontraksiyonunun değerlendirilmesi ve nörodejenerasyon ile ilişkisi: Optik koherens tomografi (OCT) çalışması
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) dikkat sorunları, aşırı hareketlilik ve dürtüsellikle karakterize çocukluk çağı başlangıçlı bir psikiyatrik bozukluktur. Son yıllarda psikiyatrik hastalıkların etiyopatogenezini açıklamaya yönelik çalışmalarda ciddi ilerlemeler olmuştur. Özellikle nörodejeneratif süreci göstermek için nörogörüntüleme yöntemleri ile yapılan çalışmalar hız kazanmıştır ve bu çalışmalarda, artan miktarda nörodejenerasyonu destekleyen kanıtlar bulunmuştur. Psikiyatrik bozukluklardaki düzensiz dopamin girdisinin retina ganglion hücrelerinde de olabileceği, bunun anormal glutamat sentezine neden olup aksonal atrofiye yol açabileceğinden yola çıkarak özellikle şizofreni başta olmak üzere psikiyatrik bozukluklarda da OCT ile çalışmalar yapılmaktadır. DEHB'si olan hastalarda dopamin disregülasyonu mevcuttur. Bu hastalarda dopamin disregülasyonunun glutamat eksotoksisitesi yoluyla neden olduğu nörodejenerasyon bulgularını noninvazif bir yöntem olan OCT ile görüntülemeyi amaçladık. Daha önce yapılmış olan ışığa hassasiyet ile ilgili anket çalışmasından yola çıkarak, bizde bu çalışmada DEHB'li bireylerde retinadaki nörodejenerasyonun pupil kontraksiyonunu etkileyerek gözün ışığa uyumunda sağlıklı bireylere göre zorluğa sebep olup olmadığını ortaya koymayı amaçlayarak hastalarda pentecam yöntemiyle pupil çaplarının ölçümünü gerçekleştirdik. DSM-5'e (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 5th edition) göre çocuk ve ergenlerde tanının konulabilmesi için belirtilerin 12 yaşından önce başlaması, dikkat eksikliği ve/veya hareketlilik/dürtüsellik alanlarındaki belirtilerden 6 veya üzerinde belirtinin olması, en az iki farklı sosyal ortamda yaygın şekilde gözlenmesi, en az 6 ay süre ile gelişim düzeyiyle uyumsuz şekilde devam etmesi ve işlevselliği bozması gerekmektedir. 17 yaş ve sonrasındaki başvurularda ise belirti sayısının herhangi bir alanda en az 5 olması gerekmektedir. Bizde çalışmamızda DSM-5'te belirtilen kriterlerden 5 ve üzeri kriteri karşılayanları hasta grubuna dahil ettik bu kriterleri karşılamayanları ise kontrol grubuna aldık. Bu çalışmaya DIVA ve Turgay ölçekleri ile değerlendirilen DEHB tanı kriterlerini karşılayan 40 hasta ve 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalarda dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip olarak kategorize edilmiştir. Dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip gruplarında kontrol grubu ile kıyaslandığında güneş gözlüğü kullanımının daha fazla olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur. Dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip grubunda gölgede güneş gözlüğü kullanımı kontrol grubuna göre daha fazla ve istatistiksel olarak anlamlıydı. Literatürde bununla ilgili bir bilgi olmayıp DEHB'luğu olan bireylerde ışık hassasiyeti olduğuna dair 2014 yılında yayınlanmış bir makalede bilgiye rastlanmış ve verilerimizle uyumlu bulunmuştur. DEHB nörogelişimsel bir bozukluktur yani doğumdan itibaren vardır, prefrontal kortex gelişiminde duraksama ya da bozukluk olması nöroektodermden gelişen bu yapının başka dokularda da semptom ortaya çıkarabileceğini düşündürmüş ve nöroektoderm kökenli olan gözde ışık hassasiyetini pentecam ve sinir hasarını gösterebileceğini düşündüğümüz OCT yöntemleriyle ölçümler yapmaya yönlendirmiştir. Kontrol dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip dehb gruplarında sağ ve sol sinir lifi kalınlıklarına bakıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamış, nörodejenerasyona ait herhangi bir bulgu OCT ile ölçümde tespit edilememiştir, bu durum sinir lifi kalınlığından ziyade işlevsel ya da moleküler düzeyde iletim bozukluklarının olabileceğini düşündürmekle birlikte bu alanda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Özetle kontrol grubunda sinir lifi kalınlığı ile ışığa uyum ilişkili bulunmuş olup, sinir lifi kalınlığı arttıkça ışıklı ortama adaptasyon ve pupil çapı küçülmesi daha çok olarak bulunmuştur. Dikkat eksikliği baskın tip grubunda sinir lifi kalınlığı ile ışığa uyum ilişkili bulunmamış ve sinir lifi kalınlığı arttıkça ışıklı ortama adaptasyon ve pupil çapı küçülmesi anlamlı olarak bulunmamıştır. Bileşik tip dehb grubuna baktığımızda ise sinir lifi kalınlığı artmasına rağmen ışığa uyum bozulmuş ve ışıksız ortamda beklenilen pupil dilatasyonu gerçekleşmemiş ve pupil çapı azalmıştır. Bu çalışma ile DEHB'luğu olan bireylerde OCT çekimi ile sinir lifi kalınlığı ölçülmüş ve sinir lifi kalınlığının artmasına rağmen işlevsellik açısından hastalığı taşıyan bireylerde bozulma olduğunu düşündürmüş ve retinadaki bu durumun pupil kontraksiyonunu etkileyerek gözün ışığa uyumunda sağlıklı bireylere göre zorluğa sebep olduğuna yönelik veriler elde edilmiştir. Bu çalışma ortak embriyonik kökene sahip dokularda DEHB'li bireylerde morfolojik olmasa da işlevsel bozuklukların olabileceğini düşündürmüştür. İleriki çalışmalarda özellikle embriyonik olarak ortak kökenden gelişen organların işlevlerinin nöroradyolojik, nörobiyolojik, histolojik ve biyokimyasal parametrelerle incelenmesi gerektiğini göstermiştir. Bununla birlikte alt gruplara ayrılan hastaların ve ilaç kullanımları da göz önünde bulundurularak geniş örneklemlerde çalışılması literatüre önemli bilgiler kazandırabileceğini düşündürmüştür.
Serum galectin-3 ve galectin-4 düzeylerinin idiopatik parkinson hastalığı ile ilişkisi
Giriş: İdiopatik Parkinson Hastalığı (İPH), bazal ganlionlarda substansiya nigra hasarı sonucu dopamin salgılayan hücrelerin kaybı ile olannörodejeneratif bir hastalıktır. Galektinler multipotent, evrimsel olarak korunmuş,hücre yüzeyel glikokonjugat ile çapraz bağlanan karbohidrat bağlayan proteinlerdir. Bu proteinlerin hastalığın tanısındaki rolü araştırılmıştır. Materyal metod: İdiopatik parkinson hastalığı tanısı alan hastalar Hoehn Yahrsınıflamasına göre erken (evre 1-2) ve ileri evre (evre3-5) olarak sınıflandırıldı. Ayrıca parkinson hastalığı olmayan gönüllü vakalar kontrol grubunu oluşturdu. Parkinson ve kontrol grupları ile erken evre ve ileri evre parkinson hasta grupları arasında serum Galectin-3 ve serum Galectin-4 düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Yaş ve cinsiyet eşitlenmiş 30 kontrol ve 60 parkinson hastası mevcuttu. Kontrol grubunda Serum Galectin-3 düzeyi 914,05 ±643,61, hasta grubunda 2691, ±1754,43 ve P<0,01, galectin-4 düzeyleri sırasıyla 197,97±46,42 ve 334,26 ±37 ve P<0,01. Erken evre parkinson grubunda 20 hasta ileri evre grupta 40 hasta mevcuttu. Bu gruplar arasında serum galectin-3 düzeyinin ileri evreyi tahmin edebilirliliği 1909,81 değerinde sensitivite:%90, AUC: 0,923,P<0,01. Galectin-4 için 293, 5değerinde ileri evre tahmin edebilme özelliği sensitivite: %67,5, spesifite:%99,9, P<0,01 olarak bulundu. Sonuç:Serum Galectin-3 ve galectin-4 düzeyleri parkinson hastalığının tanısının konmasında ve ileri evre hastalığı tahmin etmede iyi birer belirteç olabilirler. Anahtar Kelimeler:Nörodejeneratif hastalık, Parkinson hastalığı, Galektinler, Galectin-3,Galectin-4.
Servikal MS ön tanılı olgularda kord lezyonlarının değerlendirilmesinde ek sekansların tanıya katkısı
AMAÇ: Multipl skleroz (MS), santral sinir sisteminde (SSS), kesin patogenezi bilinmeyen, multifaktöriyel, multipl, inflamatuvar demyelinizan plaklar ile karakterize progresif miyelopati ile seyreden nörodejeneratif bir hastalıktır. MS hastalarının %55-75' inde spinal kord tutulumu izlenir. Spinal kord tutulumu olan hastaların da %67'sinde servikal spinal kord tutulumu izlenmektedir. Spinal kord lezyonlarının değerlendirilmesinde rutin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) protokolü olarak sagital T2A, aksiyal T2A, sagital TIRM, Sagital T1A ve bazı hastalarda yağ baskılı kontrastlı T1A sekansları kullanılır. Bazı hastalarda teknik sebepler, spinal kanal içerisindeki BOS hareketi ve çevre vasküler yapılardan kaynaklanan artefaktlar nedeniyle rutin protokolde alınan sekanslar yetersiz kalabilmektedir. Böyle durumlarda rutin sekanslara ek olarak sagital PSIR, sagital PD+T2A, aksiyal TIRM sekansları alınabilir. Bu çalışmadaki amacımız alınan ek sekansların servikal MS plaklarının saptanmasındaki üstünlüklerini ve eksikliklerini belirlemek ve tanıya katkısını tespit etmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: 01.06.2016-26.09.2018 tarihleri arasında servikal MS tanısında rutin sekanslara ek olarak sagital PSIR, sagital PD+T2A, aksiyal TIRM sekansları alınmış olgular retrospektif olarak tarandı. Toplam 48 hasta, 111 lezyon incelendi. Sagital görüntüler sagital TIRM ile, aksiyal görüntüler aksiyal T2A ile kıyaslandı. Lezyonların görülebilir olup olmadıkları, lokalizasyonları, sayıları, boyutları, sınır keskinlikleri, intensiteleri ve intensite oranları ayrı ayrı değerlendirildi. BULGULAR: Yapılan istatistiksel analiz sonuçlarına göre görülebilirliği en yüksek olan sekanslar sagital PSIR, sagital TIRM ve aksiyal TIRM sekanslarıydı. PD+T2A sekansta ve aksiyal T2A sekansta görülmeyen lezyonlar mevcuttu. Lezyon boyutlarının değerlendirilmesinde sagital ve aksiyal TIRM sekanslarında lezyonlar daha büyük olarak saptandı. Sınır keskinliği aksiyal TIRM sekansında en yüksek, PD+T2A sekansında en düşük olarak saptandı. İntensite oranları açısından değerlendirme yapıldığında ise sagital PSIR sekansı en belirgin kontrast farkının izlendiği sekans olarak belirlendi. SONUÇLAR: Bu sonuçlara dayanarak sagital TIRM ve aksiyal TIRM sekansları ile görülebilirlik, sınır keskinliği, boyut ölçümünde oldukça başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir. Servikal MS değerlendirilirken özellikle sagital ve aksiyal TIRM sekanslarının mutlaka görüntüye eklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca sagital PSIR sekansı ile intensite oranları ve görülebilirlik sonuçlarının iyi olduğunu tespit ettik. Bu nedenle özellikle çevre dokulardan zor ayırt edilebilen lezyonların varlığında tanıya katkı sağlayacağını düşünüyoruz.
Sıçanlarda metotreksat kullanımının neden olduğu sinir sistemi dejenerasyonuna agmatinin etkisi
Amaç: Kemoterapötik tedavinin yaygın yan etkilerinden biri merkezi sinir sistemi nörotoksisitesini ve periferal nöropatiyi içeren nörodejenerasyondur. Bu çalışmada kemoterapötik bir ajan olan Metotreksat (MTX) ile oluşturulan nörotoksisite ve periferal nöropatide Agmatinin (AgM) terapötik etkinliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Wistar albino cinsi erkek sıçanlardan kontrol, MTX, AgM ve MTX-AgM (n=10) olmak üzere 4 deney grubu oluşturulmuştur. MTX gruplarına, 3 hafta boyunca, haftada 1 kez 37,5 mg/kg MTX intraperitonal (i.p) enjeksiyonu uygulanarak kimyasal nöropati modeli oluşturulmuştur. Sonrasında, tedavi gruplarına 1 hafta boyunca, günde 2 doz 40 mg/kg AgM (i.p) uygulanmıştır. Deney süresince siyatik fonksiyonel indeks (SFI), açık alan (OF) nosiseptif testleri; AgM uygulamasının bitimiyle su labirenti ve rotarod davranış testleri uygulanmıştır. Siyatik sinirden gerçekleştirilen elektrofizyolojik ölçümlerden sonra denekler sakrifiye edilerek siyatik sinir ve omurilik dokuları alınmıştır. Dokulardaki bazı apoptotik ve mitofajik yolak proteinlerinin ekspresyon seviyeleriyle ve histopatolojik değişimler belirlenmiştir. Bulgular: MTX uygulamasının, siyatik sinir dokusunda akson çapını, miyelin kılıf kalınlığını, miyelinli sinir lif çapını azaltığı; dolayısıyla nosiseptif ağrı algısında, sinir ileti hızında ve SFI skorunda düşüşe neden olduğu gözlemlenmiştir. MTX uygulanan gruplarda AgM'in akson çapında, miyelinli kılıf kalınlığında, nosiseptif ağrı algısında, sinir ileti hızında ve SFI skorunda artış sağladığı gözlemlenmiştir. MTX uygulamasıyla azalan lokomotor aktivite, öğrenme ve hafıza becerilerinin AgM uygulamasıyla arttığı gözlemlenmiştir. MTX uygulamasının apoptotik yolakta anlamlı olmayan bir aktivite artışına ve mitofaji ile ilgili yolakta anlamlı bir değişime neden olmadığı görülürken; MTX-AgM uygulamasının apoptozu baskıladığı gözlemlenmiştir. Omurilik dokusu torakal bölgede MTX nedenli oluşan dejeneratif değişikliklerekarşı AgM'nin terapötik etki gösterdiği gözlemlenmiştir. Sonuç: AgM'in, MTX'la indüklenen nörodejenerasyonda umut vadeden bir terapötik etkinliği olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Metotreksat, Agmatin, Siyatik sinir, Omurilik, Periferal Nöropati, Nörodejenerasyon.
Seçici monoaminoksidaz-B inhibitörü yeni bileşiklerin tasarımı, sentezi ve parkinson hastalığının tedavisindeki etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu tez çalışmasında, çeşitli sübstitüe benzaldehit ve asetofenon türevlerinin piridazinon halkası taşıyan hidrazitle reaksiyonu sonucunda yeni 20 hidrazon türevi elde edilip bu bileşiklerin MAO-B inhibitör etkileri araştırılması amaçlanmıştır. Söz konusu bileşiklerin MAO-B enzim inhibisyonu aracılığıyla henüz radikal tedavisi bulunmayan parkinson hastalığının tedavisine katkı sunulması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Tez bileşikleri için sırasıyla 3-kloro-6-[4-morfolinopiperazin-1-il]piridazin, 6-[4-morfolinopiperazin-1-il]-3(2H)-piridazinon, Etil 6-[4-morfolinopiperazin-1-il]-3(2H)-piridazinon-2-il, 6-[4-morfolinopiperazin-1-il]-3(2H)-piridazinon-2-il asetohidrazit başlangıç maddeleri sentezlenmiştir. Sonuç maddeleri ise 6-[4-morfolinopiperazin-1-il]-3(2H)-piridazinon-2-il asetohidrazit ile çeşitli benzaldehit ve asetofenon türevlerinin reaksiyonu sonucunda sentezlenmiştir. Sentezlenip saflaştırılan bileşiklerin Rf değerleri, erime dereceleri, yüzde verimleri ve fiziksel özellikleri belirlenmiştir. Söz konusu bileşiklerin yapıları 1H-NMR, 13C-NMR ve kütle spektrumlarıyla aydınlatılmıştır. Bileşiklerin MAO inhibisyon aktiviteleri ise ELISA yöntemiyle Bari Aldo Moro Üniversitesinde yapılmıştır. Parkinson tedavisinde kullanılan selejilin gibi MAO-B inhibitörü ilaçlarla etkileri kıyaslanarak, bileşiklerden aktif olanların kan beyin bariyerini geçişleri araştırılmıştır. Bulgular: Bileşiklerin MAO-A inhibitörü etkileri oldukça düşük çıkmış; bileşik Y8, Y15 ve Y16 hiç MAO-A inhibitörü etki göstermemiştir. Yüksek MAO-B enzim inhibisyonu yüzdesine sahip Y5 ve Y11'in IC50 değerleri sırasıyla 0.704 ± 0.106 ve 0.453 ± 0.035'dir. Sonuç: Tez kapsamında sentezlenen bileşiklerin, yapı-aktivite ilişkilerinin belirlenmesi ile yapılacak modifikasyonlar ve yeni ilaç tasarımları ileri çalışmalara ışık tutacak ve en aktif kolinesteraz inhibitörlerine ulaşmayı sağlayacaktır.
İnsan olfaktör mukozadan elde edilen nöral kök hücrelerin dopaminerjik nöron benzeri hücrelere farklılaştırılması
Başlık: İnsan olfaktör mukozadan elde edilen nöral kök hücrelerin dopaminerjik nöron benzeri hücrelere farklılaştırılması Amaç: Bu tez çalışmasında, in vitro kök hücre izolasyonu yöntemleri gerçekleştirilerek; insan olfaktör mukozadan (iOM) nöral kök hücrelerin izole edilmesi, çoğaltılması ve karakterizasyon analizlerinin gerçekleştirilerek, belirli nörotrofik faktörlerin etkisi altında in vitro ortamda dopaminerjik nöron benzeri hücrelere farklılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: İnsan olfaktör mukozadan nöral kök hücreler (iO-NKH) izole edilip, karakterizasyonları için immunofenotipik ve MTT analizleri gerçekleştirildi. iO-NKH'ler, 3B kültüre edilerek nörosferik yapılar oluşturuldu. Nörosferlerin karakterizasyon analizleri için immunofenotipik ve nöronal farklılaştırma analizleri gerçekleştirildi. Daha sonra iO-NKH'ler in vitro dopaminerjik nöron benzeri hücrelere farklılaştırıldı. Farklılaştırma analizi sonrası, dopaminerjik nöron benzeri hücrelerin immunofenotipik ve genotipik karakterizasyon analizleri yapıldı. Bulgular: iOM'den NKH izolasyonu gerçekleştirilerek NKH'lere özgü hücre belirteçlerinin (CD56, CD133, SOX2 ve NESTİN) pozitif ekspresyonları gösterildi. Karakterizasyon analizleri için nöronal ve glial yönde farklılaştırılan nörosferlerin, nöronal ve glial hücrelere özgü hücre belirteçleri (TUBB3, GFAP, NG2) immunofloresan işaretleme ile pozitif olarak gösterildi. İn vitro dopaminerjik nörona farklılaştırılan iO-NKH'lerin dopaminerjik nörona özgü protein (TH) ve gen (Dat, TH, Pitx3, Nurr1) ile karakterizasyonu için immunositokimyasal ve qRT-PCR analizleri gerçekleştirildi. Sonuç olarak dopaminerjik nörona özgü proteinin (TH) pozitifliği ve genlerinin (Dat, TH, Pitx3, Nurr1) ekspresyonunun anlamlı ölçüde arttığı gözlendi. Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre, nörodejeneratif hastalıklarda hücre replasman tedavilerinde kullanılabilecek, hücre kültürlerine dayanıklı, nöronal ve glial yönde farklılaşma gösteren, elde edilmesi kolay ve az maliyetli nöral kök hücre kaynağı oluşturulabileceği sonucuna ulaşıldı.
Epinefrin tayini için altın elektrot temelli elektrokimyasal sensörlerin hazırlanması
Bu tez çalışmasında, nörolojik bozuklukların tanısında önemli bir nörotransmitter madde olan epinefrin hormonunun tayini için, altın elektrotlara dayalı elektrokimyasal sensörler hazırlamak amaçlanmaktadır. Bunun için çalışma elektrodu olarak seçilen altın disk (AuE) ve altın ekran baskılı (AuSPE) elektrotlar, sistein (CYS), karboksil fonksiyonilize çok duvarlı karbon nanotüp (MWCNT-COOH) ve gümüş nanopartikülleri (AgNPs) ile modifiye edildi. Hazırlanan AuE/CYS-MWCNT/AgNPs ve AuSPE/CYS-MWCNT/AgNPs elektrotların yüzey özellikleri, Taramalı Elektron Mikroskobi (SEM) tekniği ile, elektrokimyasal karakterizasyonu ise dönüşümlü voltametri (CV) ve elektrokimyasal empedans spektroskopisi (EIS) teknikleri ile araştırıldı ve elde edilen veriler modifiye edilmemiş elektrotlar ile karşılaştırıldı. Uygun sistein derişimi, pH gibi çalışma koşulları optimize edildi ve sensörler cevaplarının tekrarlanabilirliği, kararlılığı ve diğer türlerin cevap üzerine etkileri gibi performans faktörleri çalışıldı. Uygun koşullarda hazırlanan iki tür sensör için epinefrin için çalışma aralıkları sırasıyla, 0,0008-0,8 mmol L-1 ve 0,003-8 0,0008-0,8 mmol L-1 olarak belirlendi. Söz konusu sensörler sentetik serum numunelerinde epinefrin tayini için kullanıldı ve % geri kazanım değerleri hesaplandı.
Neurodegeneration in the mice brain: Effects of calorie restriction on sirtuin protein levels
Neurodegenerative (ND) disorders affect a significant portion of the world's population. Alzheimer's disease and Parkinson's disease are gaining importance as a significant public health problem. Despite many advancements in current medicine and clarification of the molecular pathways involved in neurodegeneration, these diseases are progressive and there is no cure at the moment. Calorie restriction (CR) is accomplished as a neuroprotective method and have beneficial roles in the metabolism. CR is suggested to activate protective mechanisms in ND and age-related diseases. There are different types of established CR models. It is shown that CR extended the life-span by increasing the activity of the Sirtuins (SIRT). SIRT are a family of proteins which are histone deacetylases bound to nicotinamide adenine dinucleotide. They were identified as genetic silencing factors and were found to prolong life in the yeast. When the histones are deacetylated by SIRT, the chromatin is closed, or tightly and precisely wound, meaning gene expression is stopped, or silenced, protecting the DNA from damage. SIRT have a protective role in ND diseases related to aging. SIRT 1, 3, and 6 have critical roles in the brain. In this research study we have tested the effect of different types of CR as chronic CR, or intermittent CR on SIRT levels and neurodegeneration in the mice brain. SIRT 1, SIRT 3 and SIRT 6 protein levels were measured via ELISA method. Neurodegeneration was evaluated by fluoro-jade fluorescein staining and image-based quantification method. We found significantly increased mean SIRT values in CR groups compared to Ad-libitum and baseline controls. Fluoro-jade image quantification results revealed significantly increased neurodegeneration in ad-libitum compared to CR groups. We have concluded that different types of CR prevents neurodegeneration in the mice and SIRT are involved in this process. Our findings of significantly increased SIRT expression and decreased neurodegeneration after intermittent CR is a novel contribution which can be a therapeutic strategy in the treatment of ND diseases in the future. Key Words: Ad libitum, calorie restriction, ELISA, fluoro jade, mice brain, neurodegeneration, sirtuin