Oksidatif stres
589 theses under this subject heading
Orak hücreli anemi hastalarında hidroksiüre kullanımının total antioksidan kapasite (TAK), total oksidatif stres (TOS) ve antioksidan eser elementler ile ilişkisi
Giriş: Orak hücreli anemi (OHA) otozomal resesif kalıtım gösteren, dünyada sık görülen hemoglobinopatilerden biridir. Oksidatif stresin OHA patogenezinde önemli yeri olduğu gösterilmiştir. Hidroksiüre (HU) kullanımı ile birlikte eser element takviyelerinin OHA tedavisine katkıları araştırılmaya devam edilmektedir. Amaç: Orak hücreli anemide HU kullanımı ve demir (Fe), bakır (Cu), çinko (Zn), selenyum (Se) eser elementlerinin oksidatif stres parametreleri olan TAK ve TOS ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya katılan bireyler; HU düzenli kullanan OHA'lı hastalar (Grup 1), HU kullanmayan veya düzensiz kullanan OHA'lı hastalar (Grup 2) ve sağlıklı kontrol grubu (Grup 3) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hemogram, biyokim-yasal analizler, TAK (Total Antioksidan Kapasite), TOS (Total Oksidatif Stres), Fe, Cu, Zn ve Se düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler OHA hasta grupları ve sağlıklı gönüllüler için kıyaslandı. Bulgular: Serum Fe düzeyleri; Grup 1'de 107,54 25,22 μg/dl, Grup 2'de 148,65 49,35 μg/dl, Grup 3'te 80,63 21,80 μg/dl olup, istatiksel açıdan birbirinden farklı idi (p=0,001). Cu düzeyleri; Grup 1'de 106,71 1 6,80 μg/dl, Grup 2'de 97,53 21,95 μg/dl, Grup 3'te 103,49 25,36 μg/dl idi. Gruplar arasında Cu düzeyleri açı-sından istatiksel fark saptanmadı (p=0,208). Zn düzeyleri; Grup 1'de 80,51 12,32 μg/dl, Grup 2'de 74,53 12,33 μg/dl, Grup 3'te 91,66 12,93 μg/dl olup, istatiksel açıdan birbirinden farklı idi (p=0,001). Se düzeyleri; Grup 1'de 81,31 12,15 μg/dl, Grup 2'de 59,76 15,18 μg/dl, Grup 3'te 102,26 23,50 μg/dl olup, istatiksel açıdan birbirinden farklı idi (p=0,001). TAK düzeyleri; Grup 1'de 3,05 0,69 mmol/L, Grup ix 2'de 3,22 1,06 mmol/L, Grup 3'te 2,15 0,48 mmol/L olup, istatiksel açıdan birbi-rinden farklı idi (p=0,001). TOS düzeyleri; Grup 1'de 13,26 5,55 μmol/L, Grup 2'de 14,40 4,76 μmol/L, Grup 3'te 14,98 6,44 μmol/L idi. Gruplar arasında TOS düzeyleri açısından istatiksel fark saptanmadı (p=0,416). Sonuç: Düzenli HU kullanan OHA grubu ile Düzensiz HU kullanan veya HU kullanmayan OHA grubu arasında TAK ve TOS düzeyleri benzer olarak saptanmıştır. TAK düzeyleri sağlıklı kontrol grubunda OHA hasta gruplarına göre daha düşük sap-tanmıştır. TOS düzeyleri, OHA hasta grupları ve sağlıklı kontrol grubunda benzer ola-rak saptanmıştır. Eser element düzeylerinin OHA ile ve OHA'da düzenli HU kullanımı ile ilişkili olduğu görülmüştür. Bu konu ile ilgili daha ileri araştırmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Orak hücreli anemi, TAK, TOS, hidroksiüre, eser element
Rutinin ratlarda metotreksat ile oluşturulan nefrotoksisiteye karşı koruyucu etkisi
Sunulan çalışmada, rutinin metotreksat kaynaklı nefrotoksisite rat modelinde böbrek dokusu üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 24 adet, 2 aylık, erkek Wistar Albino rat kullanıldı. Kontrol, Rutin, Metotreksat (Met), Metotreksat+Rutin (Met+Rutin), her bir grup için n=6 olup, 4 grup oluşturuldu. Kontrol ve Met gruplarına distile su (0,5 ml/rat), Rutin ve Met+Rutin gruplarına ise rutin 50 mg/kg/gün (0.5 ml distile suda çözdürülerek) oral gavaj yoluyla 15 gün boyunca verildi. Ayrıca, Kontrol ve Rutin gruplarına %0.9'luk serum fizyolojik (0.5 ml/rat), Met ve Met+Rutin gruplarına metotreksat 20 mg/kg tek doz i.p. olarak çalışmanın 8. gününde uygulandı. Çalışmanın 16. gününde tüm ratlar sakrifiye edilerek, böbrek dokuları çıkarıldı. Böbrek dokularında biyokimyasal olarak 8-OHdG, MDA, TOK, TAK ve tGSH düzeyleri, G6PD ve GPx aktiviteleri belirlendi. Ayrıca, böbrek dokularında histopatalojik muayene yapıldı. Böbrek dokusunda Met+Rutin grubunda, Met grubuna göre MDA düzeylerinde önemli düzeyde artış belirlendi (p<0,05). Met+Rutin grubunda hem Kontrol hem de Rutin grubuna göre TOK düzeylerinde önemli düzeyde artış gözlendi (p<0,05). Met+Rutin grubunda hem Kontrol hem de Met gruplarına göre TAK düzeylerinde önemli düzeyde azalış bulundu (p<0,05). Rutin grubunda GPx aktivitesi, kontrol grubuna göre anlamlı azalış gösterdi (p<0,05). Histopatolojik incelemeler sonucunda, makroskopik olarak Met grubunda böbreklerin hafif şişkin olduğu ve normalden daha açık renkte olduğu gözlemlendi. Diğer gruplarda ise böbrekler makroskopik olarak normal görünümde olup, aralarında bir fark gözlenmedi. Met+Rutin grubunda oluşan böbrek doku hasarlarının, Met grubuna kıyasla azaldığı belirlendi. Rutin grubunda tubuller, tubul epitelleri ve glomerüller normal histolojik yapısında gözlendi. Met grubunda ise, tubul epitellerinde geniş alanlar halinde parankimden hidropiğe varan dejeneratif değişiklikler mevcuttu. Ayrıca, Met grubunda böbrek dokusunda küçük odaklar halinde mononüklear yangısal hücre infiltrasyonu gözlendi. Met+Rutin grubu ratların tubul epitellerinde, Met grubunda belirlenen, parankimden hidropiğe varan dejeneratif değişikliklerin olmadığı, sadece hafif dejeneratif değişiklikler olduğu görüldü. Sunulan çalışmada metotreksatın böbrek dokusunda hasara neden olduğu ve rutinin metotreksat kaynaklı nefrotoksisiteyi koruyucu ve iyileştirici etkisi belirlendi. Anahtar kelimeler: Rutin, metotreksat, nefrotoksisite, oksidatif stres
Rat karaciğerinde metotreksat ile oluşturulan oksidatif stres üzerine rutinin etkisi
Sunulan çalışmada, rutinin rat karaciğerinde metotreksat ile oluşturulan oksidatif stres üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 24 adet, Wistar Albino rat (2 aylık, erkek) ile Kontrol (K), Metotreksat (M), Rutin (R), Metotreksat ve Rutin (MR) olmak üzere dört grup oluşturuldu. K ve M gruplarına distile su, R ve MR gruplarına ise rutin 50 mg/kg/gün oral gavaj yoluyla on beş gün boyunca verildi. Ayrıca, çalışmanın sekizinci gününde M ve MR gruplarına metotreksat 20 mg/kg, K ve R gruplarına serum fizyolojik (% 0,9'luk) periton içi (i.p.) uygulandı. Çalışmanın on altıncı gününde karaciğer dokuları çıkarıldı. Karaciğer dokularında malondialdehit (MDA), vitamin C, total glutatyon (tGSH), nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH) düzeyleri ile glutatyon peroksidaz (GPx) ve glukoz-6-fosfat dehidrojenaz (G6PD) aktiviteleri belirlendi. M grubunda, diğer gruplara göre MDA düzeyinde artış ve vitamin C düzeylerinde azalış istatistiksel olarak önemli bulundu (p<0,001). M ve MR gruplarında tGSH düzeyinin K grubuna kıyasla düşük olduğu gözlendi (p<0,05). M grubu NADPH düzeylerinde ve GPx aktivitesinde, K grubuna göre önemli düzeyde azalış olduğu belirlendi (p<0,001). R grubu NADPH düzeyi M grubuna göre yüksek, K grubuna göre düşük bulundu (p<0,001). Ayrıca R ve MR grupları GPx aktiviteleri K ve M gruplarına kıyasla anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0,001). Bu çalışmada, metotreksatın karaciğer dokusunda oksidatif hasara yol açtığı ve rutinin metotreksat kaynaklı hepatik hasar üzerinde koruyucu ve iyileştirici etkileri olduğu belirlendi. Sonuç olarak, rutinin kemoterapötik amaçla uygulanan metotreksatın yan etkilerini azaltmada yararlı olabileceği öngörüldü
β-amiloid ile indüklenen in vitro alzheimer hastalığı modelinde linoleik asit'in koruyucu etkisinin araştırılması
Bu çalışma, β-amiloid (Aβ) ile indüklenen in vitro Alzheimer Hastalığı (AH) modelinde apoptotik yolaklar ve antioksidan enzimler üzerine, esansiyel yağ asitlerinden biri olan ve Omega-6 olarak bilinen Linoleik Asit'in (LA) etkilerini araştırmak amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmada; U87 hücre hatlarından ibaret kontrol grubu, β-amiloid ile indüklenmiş U-87 hücre hatlarını içeren in vitro AH modelinin oluşturulduğu Aβ grubu ve Aβ grubuna LA eklenmesiyle elde edilen Aβ+LA grubu olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Çalışma gruplarında apoptotik yolakları temsilen kaspaz-3; antioksidan durumu değerlendirmek için de süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) enzim düzeyleri ile Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Total Oksidan Seviye (TOS) sonuçları analiz edildi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında Aβ'ya maruz kalmış U87 hücre hattında, SOD, CAT, GPx, TAS düzeylerinin önemli şekilde azaldığı; kaspaz-3 ve TOS seviyelerinin ise anlamlı şekilde arttığı belirlendi. Bununla birlikte Aβ-U87 hücre hattına LA uygulanmasının SOD, CAT, GPx, TAS düzeylerini önemli şekilde artırdığı; kaspaz-3 ve TOS seviyelerini ise azalttığı tespit edildi. Sonuç olarak, LA'nın apoptoza bağlı nörodejenerasyonu azalttığı, antioksidan aktiviteyi destekler mahiyette arttırdığı ortaya konuldu. LA'nın bu etkileri göz önüne alındığında AH'da bu güçlü antioksidanın koruyucu ya da alternatif tedavide kullanım potansiyeline sahip olabileceği, bunun yapılacak daha ileri çalışmalarla desteklenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
Organofosfatlı bileşiklerle akut zehirlenme tedavisinde resveratrolün koruyucu etkisi
Bu tez çalışmasında, sıçanlarda fenthion ile oluşturulan akut toksisite sonrasında farklı dozlarda resveratrol (RES) ve pralidoksimin (PAM) tek başına veya birlikte kulanımının fenthionun sebep olduğu oksidatif hasarlara karşı antioksidan ve koruyucu etkileri biyokimyasal, immünohistokimyasal ve histopatolojik yöntemlerle araştırılmıştır. Akut fenthion toksisitesi sonrasında sıçan kan örneklerinde malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH), askorbik asit, retinol, β-karoten düzeyleri, eritrositlerde süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri ve karaciğer, kalp, böbrek, beyin, akciğer dokularında MDA ve GSH düzeyleri biyokimyasal yöntemlerle incelenmiştir. Bununla birlikte karaciğer dokusunda immünohistokimyasal ve histopatolojik incelemeler yapılmıştır. Tüm toksikasyon gruplarında LPO belirteci MDA'nın arttığı görülmüştür. Tüm tedavi gruplarında RES ve PAM MDA düzeyini düşürerek lipit peroksidasyonunu (LPO) azaltmıştır. RES ve PAM fenthionun sebep olduğu retinol ve β-karoten kaybını önlemiştir. Fenthion SOD, GSH-Px ve KAT aktivitesini arttırmıştır. Ancak tedavi gruplarında kontrole göre anlamlı bir değişiklik olmamıştır. Fenthionun karaciğer, beyin, böbrek ve kalp dokularında LPO'nu arttırdığı, RES'un karaciğer, beyin ve kalpte oluşan LPO'nu anlamlı şekilde azalttığı görülmüştür. Karaciğerin histopatolojik incelemesinde tedavi gruplarında, toksikasyon grubunda meydana gelen lezyonların azaldığı tespit edilmiştir. İmmunohistokimyasal incelemede zehirlenme tüm gruplarda apoptozise kadar varan seviyeye ulaşmasa da fenthionun yol açtığı apoptozisi RES artan dozlarda durdurmuştur. PAM da RES kadar başarılı olmuştur. Sonuç olarak, RES, fenthionun sebep olduğu LPO'nu ve oksidatif hasarı önlemiş, karaciğerde oluşan doku hasarını azaltarak OF zehirlenmesinin zararlarına karşı koruyucu etki göstermiştir.
Levetirasetamın erkek sıçanlarda reproduktif toksisitesinin değerlendirilmesi
İlaçlar ile indüklenen infertilite dahil reproduktif toksik etkiler günümüzde önemli bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle ilaçların kadın ve erkek reproduktif sistem üzerine toksik etkilerinin belirlenmesi ve bu etkilerin fertiliteye yansımasının değerlendirilmesi önemli araştırma alanlarından biri olarak kabul görmektedir. Levetirasetam (LEV) da epilepsi tedavisinde her yaş grubunda güvenilir etki profili nedeni ile sıklıkla tercih edilen bir ilaçtır. Reproduktif yaşlarda sıklıkla kullanılan bu ilacın erkek reproduktif sistem üzerine toksik etkilerinin değerlendirildiği herhangi bir çalışma bulunmadığı dikkat çekmektedir. Bu noktadan hareketle bu tez çalışması kapsamında LEV'in erkek reproduktif sistem üzerine olası toksik etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda levetirasetam 50, 150 ve 300 mg/kg dozlarda oral olarak 70 gün süre ile 12 haftalık erkek sıçanlara uygulanmıştır. Süre sonunda gruplara ait vücut, testis ve epididimis ağırlıkları, bilgisayar destekli sperm analiz sistemi ile sperm konsantrasyonu, motilitesi, morfolojisi ve Comet yöntemi ile sperm DNA hasarı belirlenmiş, testis dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Olası reproduktif toksisitede hormonal durumun etkisinin belirlenmesi amacı ile plazma testosteron, folikül stimule edici hormon (FSH) ve luteinleştirici hormon (LH) seviyeleri ELISA yöntemi ile, oksidatif stresin etkisinin belirlenmesi amacı ile testis dokusundaki glutatyon (GSH), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri ise kolorimetrik yöntemler ile tespit edilmiştir. Sonuçlara göre LEV uygulanan gruplarda sperm konsantrasyonu, motilitesi ve normal sperm morfolojisinin doza bağımlı olarak azaldığı belirlenmiştir. 150 ve 300 mg/kg LEV uygulanan gruplarda sperm DNA hatalarının arttığı dikkat çekmiştir. Özellikle 300 mg/kg levetirasetam uygulanan grupta testiküler hasar bulguları izlenmiştir. Plazma FSH, LH ve testosteron seviyeleri 300 mg/kg LEV uygulanan grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır. Testis dokusunda SOD, GSH ve KAT seviyeleri levetirasetam uygulanan gruplarda anlamlı olarak azalmış ve MDA seviyeleri ise 150 ve 300 mg/kg LEV uygulanan gruplarda anlamlı olarak artmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda LEV uygulaması ile sperm kalitesinin azaldığı belirlenmiş ve hormonal seviyedeki değişimlerin ve testis dokusunda var olan oksidatif stresin reproduktif toksik etkiye katkı sağlayabileceği ileri sürülmüştür. Anahtar Kelimeler: Levetirasetam, reproduktif toksisite, oksidatif stres, Comet yöntemi
Diyabetli sıçanlarda anjiotensin dönüştürücü enzim inhibisyonunun lipit peroksidasyon ve mikronukleus oluşumu üzerine etkisi
Bu çalışmada, kaptoprilin diyabette oksidatif stres ve mikronükleus (MN) oluşumunu değerlendirmek için Sprague Dawley cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar 3 gruba ayrıldı; Kontrol grubu, Streptozotosin grubu (45mg/kg STZ, ip) ve STZ+Kaptopril (45 mg/kg STZ, ip. + 50mg/kg/L içme suyu içinde). Sekiz hafta sonunda eter anestezisi altında kesilen sıçanların kan, karaciğer, kalp ve böbrekleri alındı. Serum ALT, AST, LDH, CK ve CKMB düzeyleri ile doku TBARS, GSH ve TSH düzeyleri değerlendirildi. Ayrıca, Lenfositlerde mikronükleus oluşumu değerlendirildi.Serum ALT, AST ve LDH değerleri ile karaciğer ve böbrekte lipit peroksidasyonun arttığı (sırasıyla p<0.05 ve p<0.001) gözlendi. Ayrıca, karaciğerde GSH düzeyinin anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0.001). Mikronükleus oluşum sıklığı üzerinde anlamlı bir azalma (p<0.01) oluşturmuştur.Çalışmamızın sonuçları, diyabette oksidatif stresin arttığını ve diyabette gelişen komplikasyonlardan serbest radikal artışının sorumlu olabileceğini göstermektedir. Ancak, bir anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörü (ADEİ) olan Kaptoprilin, total tiyol gruplarının artışına katkı sağlamakla birlikte antioksidan etkisinin anlamlı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Kaptopril uygulamasının diyabetik nefropati ve kardiyovasküler komplikasyonlardaki koruyucu etkisinin olduğu konusu ileri çalışmalarla yeniden değerlendirilmelidir.
Sıçanlarda böbrek iskemi reperfüzyonu ile oluşturulan oksidatif hasara karşı deksmedetomidinin etkisi
Amaç: Alfa-2 adrenerjik reseptör agonisti olan deksmedetomidinin iki farklı dozunun sıçanlarda böbrek iskemi-reperfüzyonu sırasında oluşan oksidatif hasara karşı koruyucu etkisi olup olmadığını bulmaya çalıştık. Aynı zamanda böbrek fonksiyon testlerinden olan kan üre azotu (BUN) ve kreatinin (Cre) düzeyleri ile proinflamatuar sitokinlerden olan TNF-? düzeyine etkilerini araştırdık.Materyal ve Metod: Erkek Sprague Dawley sıçanlar herbirinde 10 hayvan olmak üzere 4 gruba ayrıldı: Grup 1 (kontrol), grup 2 (iskemi-reperfüzyon), grup 3 (deksmedetomidin 100 µg/kg) ve grup 4 (deksmedetomidin 10 µg/kg). Sıçanların sağ böbreği alındıktan sonra sol böbreğe 40 dakika iskemi ve sonra 3 saat reperfüzyon uygulandı. Deney sonunda alınan kan ve sol böbrek dokusunda biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: Kontrol grubuna göre Grup 2'de serumda ölçülen BUN ve Cre düzeyleri ile böbrek dokusu malondialdehit (MDA) düzeyi belirgin artarken (p<0.05), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktivitesi ve glutatyon (GSH) seviyesi belirgin azaldı (p<0.05). Grup 2'ye göre grup 3'te BUN ve Cre düzeyleri belirgin azalırken (p<0.05), SOD enzim aktivitesinde belirgin artış görüldü (p<0.05). Tüm ölçümlerde grup 3 ile grup 4 arasında anlamlı fark bulunmadı ve tüm ölçümlerde grup 2'ye göre grup 4'teki değişiklikler, grup 3'teki değişikliklere benzer bulundu. TNF-? yönünden grup 2'ye göre grup 4'te belirgin azalma saptandı (p<0.05).Sonuç: Böbrek iskemi reperfüzyon hasarına karşı deksmedetomidinin 100 µg/kg ve 10 µg/kg dozlarda belirgin antioksidan etkiler göstermektedir.Anahtar kelimeler: Sıçan, böbrek, iskemi-reperfüzyon, oksidatif stres, deksmedetomidin.
Melatoninin ratlarda deneysel olarak oluşturulan travmatik sekonder beyin hasarındaki apoptozis sürecine etkisinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızda deneysel olarak fokal kafa travması oluşturulan ratlarda apoptoz göstergeçlerinin zamansal ve mekansal dağılımlarını inceledik. Ayrıca ratlara bir antioksidan olan melatonin vererek apoptozis göstergeçlerindeki düşüşü ve dolaylı olarak oksidatif stressin postravmatik apoptozise yani sekonder hasara katkısını araştırdık.Materyal ve Metod: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr. arasında değişen 80 adet wistar albino cinsi dişi rat kullanıldı. Ratları kontrol, travma, travma+melatonin ve travma+plasebo olmak üzere dört ana gruba ayırdık. Sonra bu ratları 12, 24, 72, 120 ve 168. saatlerde dekapite etmek üzere beşer alt gruba dağıttık. Deneysel olarak fokal kafa travması oluşturulan ratlarda apoptoz göstergeçleri olarak kabul edilen K3, K8 ve MMP-9'un zamansal ve mekansal dağılımlarını inceledik.Bulgular: Çalışmamızda birçok fizyopatolojik süreçte olduğu gibi posttravmatik sekonder beyin hasarında da oksidatif stres ve apoptozis birlikteliğini gördük. Oksidatif stressin kaspaza bağlı yolakların dışında MMP-9 yolağını da indükleyerek apoptozise katkıda bulunduğunu, ancak bu göstergeçlere karşı immünoreaktivitelerin sadece travma oluşturulan hemisferle sınırlı kaldığını, karşı hemisferi etkilemediğini gözlemledik. Travma oluşturulan hemisferdeki immüoreaksiyonun, dolayısıyla apoptozisin 24 saatte zirveye ulaştığını, bu yüksekliğin 72 saatten sonra hızla düşmeye başladığını tespit ettik. Posttravmatik oksidatif stresi dolayısıyla apoptozisi azaltmak için melatonin verilen ratlarda apoptozis göstergeçlerinin anlamlı derecede (P< 0.05 ) azaldığını gözlemledik.Sonuç: Bulgularımıza dayanarak melatoninin travma sonrası oksidatif stresse bağlı olarak gelişen apoptozisi dolayısıyla postravmatik sekonder hasarı önleyici bir tedavi için en uygun adaylardan biri olabileceğini, ancak bunun için tek başına veya diğer anti-apoptotik ajanlarla birlikte kombine edilerek kullanıldığı daha ileri çalışmalar gerektiğini söyleyebiliriz.Anahtar Kelimeler: Kafa travması, oksidatif stres, apoptozis, melatonin kaspaz, matrix mettalloprotein
Wıstar albıno sıçanlarda streptozotocın ile oluşturulan diyabetik nefropatinin tedavisinde melatonin, quercetın ve resveratrol'ün etkilerinin araştırılması
Böbrek hasarının patogenezinde, oksijen radikallerinin rol aldıkları bilinmektedir. Diyabet'in reaktif oksijen ürünlerinin (ROS) oluşumunu hızlandırdığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda streptozotocin (STZ) ile oluşturulan diyabetin neden olduğu böbrek hasarının giderilmesinde antioksidan özellikleri bilinen melatonin, quercetin ve resveratrol'ün etkilerini karşılaştırmalı olarak incelemektir.Bu çalışmada, İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuvarından temin edilen toplam 47 adet, 300-360 gram, erkek Wistar albino cinsi sıçanlar kullanıldı. Denekler rastgele seçilerek 5 gruba ayrıldı. Grup 1 (n=7): Kontrol, Grup 2 (n=10): Diyabet (STZ 45 mg/kg/tek doz/ip), Grup 3 (n=10): Diyabet + Melatonin (10 mg/kg/30 gün/ip), Grup 4 (n=10): Diyabet + Quercetin (25 mg/kg/30 gün/ip), Grup 5 (n=10): Diyabet + Resveratrol (10 mg/kg/30 gün/ip). Sıçanların deney başında, ortasında ve sonunda açlık kan glukoz değerleri ile vücut ağırlıkları ölçüldü. 30 günlük deney sonunda ketamin anestezisi altında sıçanlar sakrifiye edildi. Pankreas ve böbrek dokuları çıkartıldı. Sol böbrekler ve pankreas histolojik, sağ böbrekler biyokimyasal değerlendirmede kullanıldı. Doku örnekleri %10'luk nötral formalinde fikse edildikten sonra parafine gömüldü. 5 ?m kalınlığında alınan kesitlere Hematoksilen-Eozin, Periyodik Asid Schiff, Toluidin mavisi boyama metodları ile TGF-ß1 immün boyaması uygulandı ve Leica DFC 280 ışık mikroskobunda değerlendirildi.Diyabet grubunda, kontrol grubuna göre açlık kan glikoz seviyelerinde artış ile vücut ağırlıklarında azalma saptandı. Böbrek tubullerinde ve glomerüllerinde histopatolojik değişiklikler gözlendi. Tubullerde epitelyal dökülme, hücre şişmesi, intrasitoplazmik vakuolizasyon, mikrovillus kaybı ve peritubuler infiltrasyon tespit edildi. Glomerüllerde kapiller bazal membran kalınlaşması ve sklerotik değişiklikler izlendi. Bu grupta TGF-ß1 boyanan hücreler belirgindi. Biyokimyasal analizlerde, diyabet grubunda kontrol grubuna göre MDA seviyesi artmış, SOD ve CAT aktiviteleri azalmıştı. Diyabetik sıçanlara melatonin, quercetin ve resveratrol verilmesi böbrek hasarını önemli derecede azalttı. Bu gruplardaki açlık kan glikoz düzeyleri diyabet grubuna göre belirgin olarak azalmıştı. Tubuler ve glomerüler değişiklikler diyabet grubuna göre anlamlı derecede hafifledi. Ayrıca biyokimyasal analizlerde, diyabet grubuna göre MDA seviyesinde azalma gözlenirken, SOD ve CAT aktivitelerinde belirgin bir artış saptandı.Bu çalışmada, sıçanlarda diyabetin neden olduğu böbrek hasarında oksidatif stresin rol oynadığı, diğer yandan melatonin, quercetin ve resveratrol uygulamalarının oksidatif stresi azaltmada etkili olduğu gösterilmiştir. Sonuç olarak, uyguladığımız tüm tedavi edici ajanların diyabete bağlı olarak ortaya çıkan böbrek hasarının giderilmesinde, antioksidan savunma sistemini destekleyerek yararlı olduğu düşüncesindeyiz.
Radiotrofik bir fungus olan Alternaria alternata'da UV-C'nin biyokimyasal belirteçler üzerine etkileri
Dünya üzerindeki yaşam sürekli bir radyasyon akışı içerisinde var olmaktadır. Funguslar, radyasyonla yeryüzündeki diğer canlılardan daha farklı bir etkileşim göstererek doğal ya da insan eliyle oluşturulmuş yüksek seviyedeki ultraviyole veya iyonize radyasyon ile başa çıkabilmektedir. 1986 yılında meydana gelen Çernobil felaketinden 10 yıl sonra, oldukça reaktif olan hasarlı reaktör duvarlarında gelişen ve robotlar yardımıyla toplanan siyah fungusların keşfiyle bu ekstrem canlılarla ilgili araştırmalar başlamıştır. Çernobil reaktörlerinden izole edilen mikobiyotada 37 tür 19 cins saptanmıştır ve çalışmamızda kullanılan Alternaria alternata? da bu izole edilen mikobiyota içerisinde yer almaktadır. Çernobil mikobiyotasındaki türler birbiriyle karşılaştırıldığında yüksek radyasyon ile kontamine alanlarda melanin içeren türlerin geniş yayılım gösterdiği belirlenmiştir. Melanin bütün alemlerde bulunan ve çok çeşitli rolleri olan karmaşık bir pigmenttir. Melanin organizmayı düşük/yüksek sıcaklık, radyasyon, kimyasal stres (ağır metal ve okside ajanlar), biyokimyasal streslere karşı korur; çeşitli ilaçlara ve kimyasallara bağlanır, kamuflaj görevi görür. Melanin ayrıca enerji dönüştürücü olarak görev yapar ve yüksek antioksidan özellik gösterir. Melanin hücrelerdeki reaktif oksijen türlerinin miktarında azalışa neden olarak organizmaya ekstrem çevre koşullarına karşı direnç kazandırmaktadır. Melanin elektron akseptörü olarak görev yaparak, peroxidaz gibi bazı enzimlere bağlanarak ya da suyun hidrolizine engel olarak ve bunun gibi birbirinden farklı pek çok mekanizmayı kullanarak radikal oluşumunu önlemektedir. Bu yüzden melanin çalışmanın temel bileşeninin oluşturmaktadır. Literatür taramaları gösterdi ki; radiotrofik funguslarda UV-C?nin indüklediği reaktif oksijen türleri, bunların etkileri ve bunlara karşı hücresel savunma mekanizmaları ve reaktif oksijen türlerinin temizlenmesinden sorumlu antioksidan sistemleri hakkında yeterince araştırma yapılmamıştır. Bu amaçla radyotrofik bir fungus olan Alternaria alternata?ya inokülasyon işleminden hemen sonra, 9 günlük inkübasyondan sonra ve melanin sentez inhibitörü olan trisiklazol (Tc) fungusiti eklendikten sonra besiyeri içerisinde üretilmiş fungal kültürler belirli sürelerde UV-C?ye maruz bırakılarak enzim aktiviteleri ve glutatyon miktarları tesbit edilmiştir. Sonuçta melaninin antioksidan enzimler üzerine sinerjistik etkiye sahip olduğunu saptadık. Melaninin antioksidan özelikleri sayesinde hücrelerdeki süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon s-transferaz (GST) ve glutatyon redüktaz (GR) gibi enzimlerle beraber çalışarak antioksidan savunma sistemine katkıda bulunduğunu belirledik. ANAHTAR KELİMELER: Alternaria alternata, melanin, UV-C radyasyon, trisiklazol, oksidatif stres, katalaz, glutatyon redüktaz, süperoksit dismutaz, glutatyon S-transferaz.
Testis iskemi/reperfüzyonu oluşturulmuş ratlarda apocyninin testis dokusu üzerine koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması
Amaç: Testis torsiyonu çocuklarda ve adelosanlarda sık görülen, kısa zamanda müdahale gerektiren ürolojik acillerden biridir. Bu çalışmada amacımız testis torsiyonu sonrası dokudaki oksidatif stresi biyokimyasal, histopatolojik olarak belirlemek ve apocynin tedavisinin bu hasar üzerindeki etkilerini incelemektir. Materyal metod: 250-350 gr ağırlığında 32 adet wistar albino rat gelişi güzel olarak 4 gruba ayrıldı. 1.grup sham grubu olarak belirlendi. 2. grupta torsiyon + detorsiyon oluşturuldu, 3. grupta 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak torsiyonun (iskemi) 210. dk?sında tek doz salin tedavisi intraperitoneal uygulandı (10ml/kg ). 4. grupta 2. gruba uygulanan prosedüre ek olarak iskeminin 210. dk?sında tek doz apocynin tedavisi intraperitoneal uygulandı. (20 mg/kg ). Sham grubu hariç diğer gruplara 240 dk `lık torsiyon sonrasında 60 dk detorsiyon (reperfüzyon) uygulandıktan sonra sol orşiektomi yapılıp ratlardan kan örnekleri alınarak ötenazi uygulandı ve işleme son verildi. Bulgular: MDA, TOS ve OSİ değerleri I/R ve I/R+SF grubunda Sham grubuna göre anlamlı olarak artmış izlendi. Süperoksit dismutaz, CAT, GPX ve GSH değerleri IR ve IR+SF grubunda Sham grubuna göre anlamlı olarak azalmış izlendi. Malonoldialdehit, TOS ve OSİ değerleri I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre anlamlı olarak azalmış, SOD ve CAT değerleri ise anlamlı olarak artmış izlendi. Myeloperoksidaz değeri I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre azalmış, TAK değeri ise I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre artmış izlensede tüm gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. İskemi reperfüzyon yapılan gruplarda tübül çapının azaldığı, ancak apocynin tedavisi verilen grupta seminifer tübüllerinin ortalama çapının I/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı saptandı. Sonuç: Torsiyon sonrasında oksidatif enzimlerde, lipid peroksidasyonda artış testis dokusunda oksidatif stresin geliştiğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızın bulguları ışığında apocyninin testisteki oksidatif stresi azalttığını gözlemledik. Bu tedavi modalitesinin insanlarda rutin kullanıma dahil edilebilmesi için randomize, prospektif, geniş kapsamlı ve uzun dönem takip sonuçlarına sahip çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Rat beyninde yüksek doz radyasyonla oluşan akut hasara karşı melatonin ve diklofenak'ın koruyucu etkisi
Bu çalışmayla yüksek doz radyasyonun beyinde oluşturduğu oksidatif stres ve akut inflamasyonu melatonin ve diklofenak ile engellemeyi amaçladık. Çalışmaya 40 adet Wistar-Albino cinsi erişkin (180-220 gr) erkek rat dahil edildi. Kontrol (K) grubuna herhangi bir uygulama yapılmadı. Radyasyon (R) grubuna 70 Gy tüm vücut radyasyon verildi. Melatonin+Radyasyon (M) grubuna radyasyon uygulamasından önce 5 gün boyunca 100 mg/kg ip. Melatonin uygulandı. Diklofenak+Radyasyon (D) grubuna radyasyon öncesi 8 mg/kg Diklofenak oral verildi. Melatonin+Diklofenak+Radyasyon (MD) grubuna radyasyon öncesi 100 mg/kg ip. Melatonin ve 8 mg/kg Diklofenak oral verildi. Radyasyon uygulamasından 48 saat sonra doku ve kan örnekleri alınarak analizlerde kullanıldı. Alınan beyin dokularından hazırlanan homojenatlarda GSH, GSH-Px, GSH-R, Trx, Trx-R ve TBARS analizleri çalışıldı. Serumlarda ise CRP çalışıldı. Ayrıca beyin dokuları histopatolojik olarak ta incelendi. GSH, Trx, Trx-R ve CRP sonuçları istatistiksel olarak anlamlı değildi. TBARS, radyasyon grubunda diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) yüksek bulundu. Melatoninin radyasyona bağlı TBARS yüksekliğini düzelttiği görüldü. GSH-Px ve GSH-R düzeyleri melatonin grubunda istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) yüksek bulundu. Sonuç olarak; melatonin akut yüksek doz radyasyonun beyinde oluşturduğu oksidatif hasarı azaltmaktadır. Diklofenak ta melatonin gibi antioksidan aktivite göstermiştir. Histopatolojik sonuçlara göre diklofenağın beyinde radyasyonla oluşan inflamasyonu baskıladığı ancak bunun biyokimyasal parametrelerden CRP ile korele olmadığı tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Melatonin, Diklofenak, Radyasyon, Oksidatif stres
Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda tedavi şekline göre oksidatif stres durumunun ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması
Amaç Diabetes Mellitus (DM) birçok sistemi etkileyen, kan şekeri yüksekliği ile seyreden endokrin bir hastalıktır. Hastalığın etyolojisinde, erken ve geç komplikasyonlarının oluşumunda oksidatif stresin rol oynadığı bilinmektedir. DM'li hastaların uzun dönemde, hastalığın seyrinden ve tedavinin ömür boyu devam etmesinden dolayı yaşam kalitelerinin etkilendiği gösterilmiştir. Hastalığın uygun tedavi ile kontrol altına alınması, komplikasyon gelişimini önlemekte, yaşam kalitesini de iyileştirmektedir. Bu çalışmanın amacı, Tip 2 DM'li hastalarda tedavi şekline göre oksidatif stres durumunun ve yaşam kalitesinin karşılaştırmaktı. Yöntem Çalışmaya Mayıs 2015 – Kasım 2015 tarihleri arasında Dumlıpınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi dahiliye polikliniklerine başvuran, 45 oral antidiabetik (OAD) kullanan ve 45 insülin tedavisi alan, hipertansiyon (HT) dışında ek hastalığı olmayan, 40 – 60 yaş arası toplam 90 tip 2 DM hastası alındı. Hastalardan rutin tetkiklerine ek olarak Total Antioksidan Status (TAS), Total Oksidan Status (TOS) ve Paraoksonaz-1 (PON-1) değerlerinin ölçülmesi için venöz kan örnekleri alındı. Hastalara SF-36 yaşam kalitesi anketi yapıldı. İstatistiksel analizler GraphPad versiyon 6.05 kullanılarak yapıldı. P< 0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular İnsülin tedavisi alan grupta TOS ve hesaplanan OSI değerleri, OAD grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek saptandı (p<0,001 ve p<0,001). OAD grubunun PON-1 ortalamaları, insülin grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0.007). OAD grubunda SF-36 yaşam kalitesi anketinin fiziksel fonksiyon, sosyal fonksiyon ve ağrı alt ölçek skor ortalamaları, insülin grubunun ortalamalarından anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001, p:0.003 ve p:0.003). Çalışma hastalarının TAS ortalamaları ile AKŞ ve HbA1C arasında negatif korelasyon (r:-0.254, p:0.02 ve r:-0.260, p:0.01), TOS ortalamaları ile HbA1C ve trigliserid değerleri arasında pozitif korelasyon(r: 0.225, p:0.03 ve r: 0.225, p:0.03) ve OSI değerleri ile AKŞ ve HbA1C değerleri arasında da pozitif korelasyon saptandı (r:0.293, p:0.005 ve r:0.342, p:0.001). Sonuç Çalışmamızda OAD ve insülin tedavisi alan diabetik hastaları iki grup halinde karşılaştırdığımızda; insülin tedavisi alan grupta OAD alan gruba göre, oksidatif stres parametrelerinin daha yüksek, yaşam kalitesinin de daha kötü olduğu saptanmıştır. Bu sonuçların diabetin kronik komplikasyonlarıyla yakından ilişkili olabileceği ve literatür bilgisiyle de uyumlu olduğu görüşündeyiz.
Diyabetik ayak tanılı hastaların kanlarındaki bazı oksidan ve antioksidan düzeyleri amputasyon açısından bir risk faktörü müdür?
Diyabet; dünya genelinde görülme sıklığı her geçen gün artan ciddi komorbiditeler ve mortalite ile sonuçlanabilen hiperglisemi ile karakterize bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetli hastalar için geliştirilen tedavi modaliteleri ile diyabetli hastaların ortalama yaşam süreleri artmaktadır. Bu durum diyabete bağlı komplikasyonların görülme sıklığını da arttırmaktadır. Bu komplikasyonların gelişiminin önlenmesi ve tedavisinin düzenlenmesinin önemi her geçen gün artmaktadır. Diyabete bağlı gelişen komplikasyonlardan önemli birisi de diyabetik ayaktır. Diyabetik ayak; ayakta farklı seviyelerde diyabetik ayak yaralarından başlayarak sonucunda amputasyona kadar ilerleyebilen bir diyabet komplikasyonudur. Diyabetik ayak nontravmatik alt ekstremite amputasyonlarının en sık nedenidir. Diyabetik ayak tanılı hastaların amputasyona gidişindeki risk faktörlerinin belirlenmesi ve amputasyona gidişin önlenmesi konusunda henüz tatmin edici tedavi yöntemleri geliştirilememiştir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kliniğine başvurup diyabetik ayak tanısı alan hastalardan kan örnekleri alınmıştır. Hastalardan alınan kan örneklerinden önemli bir antioksidan olan tiyol-disülfit ve oksidan mekanizmanın önemli bir göstergesi olan 8-OHdG düzeyleri çalışılmıştır. Ortalama 9,6(6-16) aylık takip sonucunda amputasyona giden hastalar bu parametreler açısından incelenmiştir. Tiyol-disülfit ve 8-OHdG düzeyleri ölçülerek oksidatif ve antioksidatif mekanizmanın amputasyon açısından risk faktörü olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca hastaların yaş, cinsiyet, Wagner seviyesi ile amputasyon arasında ilişki olup olmadığına bakılmıştır. Yaptığımız çalışma sonucunda diyabetik ayak tanılı hastalarda amputasyona gidiş ile 8-OHdG düzeyleri ve tiyol-disülfit düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Amputasyona giden hastaların yaş ortalaması ve Wagner seviyesi gitmeyenlere göre daha yüksek bulunmuştur.Erkek cinsiyette kadınlara göre amputasyon daha fazla görülmüştür. Sonuç olarak antioksidan kapasiteyi değerlendirmek için kullandığımız tiyol-disülfid ve oksidan durumu değerlendirmek için kullanıdığımız 8-OHdG değerleri amputasyon açısından risk faktörü olarak görülmemiştir. Diyabetik ayak tanılı hastalarda amputasyona gidişte oksidatif stres ve antioksidan kapasite arasında ilişki bulunamamıştır.Daha önce tanımlanmış olan nöropati, mikrovasküler bozukluk, kötü glisemik kontrol, yaş, ayak bakımı gibi faktörler amputasyona gidişte daha önemli görünmektedir. Amputasyona gidişi önlemek için bu faktörlerin tedavisi ve hastaların eğitim ve bilinçlendirilmesinin daha faydalı olacağı anlaşılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Diyabetik ayak, Amputasyon, Oksidatif stres, Tiyol disülfit, 8-OHdG
Investigation of nuclear factor erythroid 2-related factor 2 levels in the sera of children with chronic kidney disease
Free radicals and oxidants are involved in physiological signaling pathways, but an imbalance between pro-oxidant and antioxidant systems leads to oxidative stress and is responsible for the pathogenesis of many diseases such as diabetes mellitus, cancer, rheumatoid arthritis, infectious diseases, chronic kidney disease (CKD) and atherosclerosis. CKD and end-stage kidney disease (ESKD) are among the important causes of mortality and morbidity in childhood. Early diagnosis and treatment of the disease may prevent most CKD patients from progressing to ESKD. For this purpose, 63 patients were included in the study. Of the patients, 26 had peritoneal dialysis (PD), 12 in hemodialysis (HD), and 25 in compensated chronic kidney disease. Twenty healthy individuals were included in the study as the control group. Nuclear factor erythroid 2-related factor 2 (Nrf2), Kelch-like ECH-related protein 1- (Keap1-), glycogen synthase kinase 3 beta (GSK-3ß), peroxynitrite (ONOO-), and malondialdehyde (MDA) levels were measured in the sera of patients and control groups. Among the measured parameters, Nrf2, ONOO-, MDA levels were found to be statistically significantly higher when compared to the control group, but no difference was found in Keap1 and GSK-3ß levels. The results obtained in this study show that the oxidant status is increased in the patient groups and it would be beneficial to add antioxidant substances in addition to the applied treatment.
Erkek maraton koşucularında ve tempolu yürüyüş yapan sporcularda egzersiz stres testi ve serum α-CGRP'nin kardiyovasküler stres ve oksidatif stres belirteçleri ile ilişkisi
Fiziksel egzersiz, kardiyorespiratuar zindeliği destekleyen, kardiyovasküler risk faktörlerini olumlu yönde etkileyen yaşam tarzı değişikliğidir. Ağır dayanıklılık egzersizlerinin ise olumlu sağlık etkilerine dair kanıtlar olmasına rağmen, kardiyopulmoner sisteme uygulanan baskı son derece yüksektir. α-CGRP çeşitli kardiyovasküler hastalıklarda kapsamlı bir şekilde incelenmiş ve koruyucu bir etkisinin olduğu desteklenmiştir. Bu çalışmada maraton koşusu gibi ağır dayanıklılık egzersizi yapan bireylerde gelişen biyokimyasal stres belirteçlerinin α CGRP ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya tam mesafeli (42km) mastır maraton koşucuları (n=18), düzenli orta şiddette egzersiz yapan sporcular (n=22) ve düzenli egzersiz yapmayan sedanter (n=19) bireyler dahil edilmiştir. Tüm gönüllülere egzersiz stres testi uygulanıp test öncesi, sonrası ve 2 saat sonrası kan örnekleri alınmıştır. Alınan kan örneklerinde kardiyovasküler risk, kas hasarı, oksidatif stres biyobelirteçleri ile α-CGRP düzeylerine bakılmıştır. Bulgulara göre egzersiz stres testi sonrası tüm gruplarda akut düzeyde α-CGRP ve bazı oksidatif stres parametrelerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görülmüştür. Maraton koşucularında diğer gruplara kıyasla egzersiz stres testi sonrası PC anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Dinamik Tiyol Disülfit parametreleri maraton grubunda diğer gruplara kıyasla tiyoller lehine anlamlı olarak yüksek bulundu. Kas hasarı parametreleri MM grubunda diğer gruplara kıyasla daha düşük bulundu. Sonuç olarak maraton koşucularında her ne kadar kardiyopulmoner sisteme baskı uygulansa da gelişen kardiyovasküler adaptasyonlar, α-CGRP ve antioksidan tiyol gruplarının artması sonucu, oluşan biyokimyasal risk parametreleri ve oksidatif stresi dengeleyerek kardiyovasküler sistem patofizyolojisinde egzersizin faydaları daha önemli bir rol oynamaktadır.
Bakır oksit ve çinko oksit nanopartiküllerinin yerfıstığındaki (Arachıs hypogaea L.) biyokimyasal etkileri
Bu çalışma, son yıllarda farklı amaçlar için kullanılan ZnO ve CuO nanopartiküllerin, ekolojik ve ekonomik önemli olan tarımsal bitkilerden yerfıstığındaki biyokimyasal etkilerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırmada farklı ZnO ve CuO derişimlerinin (0, 5, 25, 50, 100 ve 250 mg/L) yerfıstığı tohumlarının çimlenmesi, büyüme ve gelişme ile bazı biyokimyasal olaylara etkisi belirlenmiştir. ZnO'nun 100 ve 250 mg/L'lik derişimlerde final çimlenme oranları kontrole göre önemli düzeyde azalmıştır. Bunun yanında, sadece 250 mg/L CuO etkisinde çimlenme oranları kontrole göre önemli azalma göstermiştir. Uygulanan yüksek derişimlerin fidelerin büyüme ve gelişmesine olumsuz etkileri tespit edilmiştir. Fide dokularının protein içerikleri yüksek derişimlerde önemli düzeyde azalmıştır. Toplam karbohidrat içerikleri ise kontrole göre düşük derişimlerde artmış iken, yüksek derişimlerde ise azaldığı belirlenmiştir. Fenolik bileşikler ve protein olmayan sülfidiril grup miktarlarındaki değişimler, ZnO ve CuO'nun yüksek derişimlerinin strese neden olduğunu göstermiştir. Ayrıca reaktif oksijen türleri olan hidrojen peroksit ve oksidatif stres indikatörü olan malondialdehit miktarındaki artışların her iki nanopartikülün yerfıstığı dokularında oksidatif strese neden olduğunu açıkça göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Arachis hypogaea, ZnO, CuO, Biyokimyasal Etki, Oksidatif Stres
Majör depresif bozuklukta sestrin-2 (SESN2), hipoksi ile indüklenebilir faktör-1 alfa (HIF-1α), nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (NRF2) düzeyinin incelenmesi
Majör Depresif Bozukluk(MDB) tüm dünyada yaygın olarak görülen önemli bir mortalite ve morbidite nedeni olan nöropsikiyatrik bir bozukluktur. Çalışmamızda MDB'de Sestrin-2(SESN2), Hipoksi ile İndüklenebilir Faktör-1 Alfa(HIF-1α), Nükleer Faktör Eritroid 2 ile İlişkili Faktör 2(NRF2) düzeylerini ve hastalıkla ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Araştırmamıza DSM-5 tanı ölçütlerine göre MDB tanısı alan 153 hasta,77 sağlıklı kontrol dahil edildi. Katılımcıların serum SESN2, HIF-1α ve NRF2 değerleri Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Gruplar SESN2 ve HIF-1α değerleri bakımından karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark saptandı(p<0.05). Hasta ve kontrol grubunun NRF2 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı(p>0.05). Yapılan korelasyon analizinde hastaların SESN2 ile HIF-1α düzeyleri arasında pozitif yönde zayıf şiddette bir ilişki bulundu (r=0,361; p=0,000). Çok değişkenli lineer regresyon analizinde HIF-1α ve SESN2 ile Beck-D ve KGI-S skorları arasında nedensel ilişki saptandı. Çalışmamız bildiğimiz kadarıyla MDB'de SESN2 ve HIF-1α düzeyinin değerlendirildiği ilk çalışmadır. SESN2 ve HIF-1α'nın MDB etiyolojisini, patofizyolojisini anlamada ayrıca bozukluk şiddetinin nesnel olarak değerlendirilmesinde önemli olacağını düşünmekteyiz.
Plasenta akreata'lı hastaların serumlarında Nrf2-Keap1 yolağı, Sestrin 2 ve oksidatif stresin araştırılması
Amaç: Plasenta akreata spektrumu (PAS), plasenta akreata, inkreata ve perkreata olmak üzere plasentanın uterus myometriumuna patolojik yapışmasını ifade eden, sezaryen oranlarında artış ile birlikte insidansı artış gösteren maternal kanama, histerektomi ve ölüm gibi risklere sahip bir önemli bir hastalık grubudur. PAS'taki artmış anjiyogenezin oksidan ve antioksidan mekanizmalar arasındaki bir dengesizlikle ilişkili olabileceği hipotezine dayanarak plasenta akreatalı gebelerde maternal serum Nrf2-Keap-1 yolağı, sestrin-2 ve bazı oksidan/antioksidan sistem parametrelerinin düzeylerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 38 plasenta perkreata, 3 plasenta inkreata ve 16 plasenta akreata hastası olmak üzere 57 PAS hastası ve 26 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Serum Sestrin 2, Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA-LDL, SOD ve GSH-Px değerleri Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Laboratuvarında yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan PAS ve kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA-LDL seviyeleri, SOD ve GSH-Px aktiviteleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklıydı. Hasta grubunda MDA-LDL değerleri yüksek tespit edilirken, Nrf2, Keap1, GSK-3ß seviyeleri, SOD ve GSH-Px aktiviteleri kontrol grubunda anlamlı derecede yükseklik vardı. Sestrin 2 değerleri hasta grubunun değerlerinden sayısal olarak yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ayrıca invazyon derecesine göre gruplandırdığımızda Nrf2 seviyesinin daha düşük Keap1 seviyesinin daha yüksek olduğunu tespit ettik. Sonuç: Sonuç olarak PAS bozukluğunda oksidan/antioksidan dengenin oksidatif stres artışı yönünde bozulduğunu tespit ettik ve plasental invazyon derecesinin tayininde Nrf2 ve Keap1 parametrelerinin faydalı olabileceğini düşündük. PAS etyopatogenezinde ve invazyon derecesinin tespitinde oksidatif stresin rolünü ortaya koyacak daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Plasenta akreata spektrum, oksidatif stres, Nrf2-Keap1 yolağı, Sestrin2
Tip 1 diyabetes mellituslu ergenlerde periodontal hastalık ve oksidatif stres ile HIF-1 alfa düzeyleri arasındaki ilişki
Diyabetes mellitus (DM) ve periodontal hastalık dünyada yaygın olarak görülen önemli halk sağlığı sorunlarındandır. Periodontal hastalık ve DM patolojisinde oksidatif stres önemli rol oynar. Ayrıca hipoksi HIF yoluyla inflamatuar yanıtı modüle edebildiği için inflamatuar hastalıklarda sıkça araştırılmıştır. Çalışmamızda T1DM ve sağlıklı kontrollerde metabolik durum, klinik periodontal parametreler ve tükürük oksidatif stres ve hipoksi ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza en az 5 yıllık takip süresine sahip 101 T1DM'lu ve 102 sistemik sağlıklı 12-18 yaş aralığındaki ergenler dahil edildi. Sosyodemografik, klinik ve metabolik veriler toplandı. Uyarılmamış tükürükde toplam antioksidan seviye (TAS), toplam oksidan seviye (TOS) ve hipoksiyle indüklenebilir faktör-1 alfa (HIF-1ɑ) seviyeleri belirlendi. Sistemik sağlıklı kontrol (S) ve T1DM grupları arasında klinik periodontal ve tükürük hacmi parametreleri açısından farklılık gözlenmezken (p>0,05), T1DM grubunda TOS ve OSİ değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Çalışma grupları sistemik ve periodontal hastalık varlığına göre gruplandırıldığında (Ss: kontrol-sağlıklı dişeti, Sg: kontrol-gingivitis, T1DMs: T1DM-sağlıklı dişeti, T1DMg: T1DM-gingivitis) PI, GI, SKI, SCD ve PİYA değerleri Sg ve T1DMg gruplarında dişeti sağlıklı gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. On yıldan uzun süre takip edilen T1DM grubunda TOS ve OSİ değerlerinin yükseldiği ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (p<0,05). S grubunda TAS ve HIF1- alfa arasında, T1DM grubunda tükürük hacmi ile TOS, OSİ ve HIF- 1alfa arasında pozitif korelasyon bulundu. Bireylerin ağız bakımı benzer olduğu için T1DM in klinik periodontal parametreler üzerine etkisi görülmeyebilir. Tükürük hacmi, TOS ve OSİ değerlerinin sistemik hastalıktan ve T1DM'nin takip süresinden etkinlendiği tespit edilmiş olup daha sonraki çalışmalara öncülük edebilir.
Nazal polip dokusunda Nrf-2/Keap1 yolağının araştırılması
Amaç: Nazal Polipler; sebebi tam bilinmeyen multifaktöriyel, mukozal inflamasyon zemininde nazal kaviteye doğru büyüyen benign mukozal lezyonlardır. Bu çalışmada oksidatif stres ile nazal polip arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla Nrf2, Keap1, GSK-3ß, peroksinitrit ve malondialdehitin biyokimyasal belirteçler olarak kullanılıp kullanılamayacağını görmek ve nihayetinde nazal polip etyopatogenezi hakkında bilgimizi artıracak yeni farmakoterapötik yaklaşımların geliştirilmesi için literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Anabilim Dalında Şubat-Eylül 2022 tarihleri arasında çalışma koşularını sağlayan 12-65 yaş arası nazal polip nedeniyle ameliyat edilen 49 ve kontrol grubu olarak septoplasti ameliyatı olan 45, toplam 94 hasta çalışmaya dahil edildi. Vaka grubunda nazal polip ve kontrol grubunda alt konkadan alınan dokular biyokimya laboratuarında homojenize edilerek ELISA yöntemiyle çalışılarak; Nrf-2, Keap1, GSK-3ß, malondialdehit ve peroksinitrit düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda hipotezimizle uyumlu olarak istatistiksel olarak anlamlı çıkmasada Nrf2 düzeyi polip grubunda daha düşük, Keap1 ise daha yüksek saptandı. GSK-3β ise kronik rinosinüzit çalışmalarında artan seviyelerde görülmesine rağmen literatür bilgileri ile uyumsuz olarak, polip hastalarında istatistiksel olarak düşük saptandı. Bu sonuç GSK-3β ağının karmaşıklığından veya Keap1'in tek başına Nrf2 inhibisyonu için yeterliliğinden kaynaklanabilir. Oksidatif stresin göstergesi olan peroksinitrit ve malondialdehit düzeyleri ise literatür verileri ile uyumlu olarak yüksek bulunmuştur. Sonuç: Verilerimiz Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA ve peroksinitritin nazal polip etyolojisinde rol alabileceği yönünde bazı kanıtlar oluşturmaktadır. Sonuç olarak, oksidatif stresin düzenlenmesinde merkezi bir rolü olan Nrf2 ve Nrf2 modülatürleri olan Keap1 ve GSK-3ß'nın, peroksinitrit ve malondialdehit ile birlikte NP patofizyolojisinde rol oynadığını düşünmekteyiz. Gelecekte yapılacak çalışmaların daha büyük ve iyi eşleşen bir popülasyonda tekrarlanması, fizyopatolojisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak ve potansiyel tedaviler için yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Gsk-3ß, Keap 1, Malondialdehit, Nazal Polip, NRF2 Peroksinitri, Oksidatif
Diyabetik kalp yetmezliği hastalarında SGLT-2 inhibitörlerinin ekokardiyografik bulgular, oksidatif stres göstergeleri, endopeptidaz enzim dengesi ve fonksiyonel kapasite üzerine etkisi
Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne 15.03.2022 ve 15.06.2022 tarihleri arasında başvuran; Düşük Ejeksiyon Fraksiyonlu Kalp Yetmezliği (HFrEF) olan ve beraberinde Tip 2 diyabeti bulunan 56 hasta ve randomizasyon amacıyla bilinen sağlık problemi olmayan 30 adet sağlıklı gönüllünün dahil edildiği araştırmamızın sonucunda SGLT-2 inhibitörü moleküllerin etkilerinin mekanizmalarını incelemeyi hedefledik. Bunun yanında mortalite ve morbidite azalmasını sağlayan bu gizemli moleküllerin etki mekanizmalarının ekokardiyografik olarak tespit edilebilirliği üzerine de çalışmamızı genişlettik. Hasta grubunda; SGLT-2 inhibitörü ilaç kullanımı başlangıcında ve 3. ayda olmak üzere iki kez, benzer cinsiyette olan kontrol grubundaki sağlıklı gönüllerden ise normalizasyon amacıyla yalnızca başlangıçta bir kez 5 cc venöz kan örnekleri toplandı. Her iki gruba da aynı değerlendirme esnasında rutin transtorasik ekokardiyografik incelemenin yanında sol ventrikül longitudinal ve sol atrial strain ekokardiyografik ölçümler yapıldı. Çalışma sonunda alınan venöz kan örneklerinden Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalı'nda biyokimyasal parametreler, oksidatif stres göstergeleri ve çeşitli endopeptidaz enzim dengesi (MMP, TIMPs, SESTRIN-2, NRF2, KEAP 1, Asprosin) çalışıldı. Çalışmamızın sonucunda kalp yetmezliği olan grubun başlangıç değerleri sağlıklı gönüllülere kıyaslandığında; LVEF (Sol Ventrikül Ejeksiyon Fraksiyonu), GLS Average (Ortalama Global Longitudinal Strain), LA Vmax (Sol Atrial Maksimum Volüm), LA Vmin (Sol Atrial Minimum Volüm), LA EF (Sol Atrial Ejeksiyon Fraksiyonu), LA Strain (Sol Atrial Strain Ekokardiyografi), Sestrin 2 ve Asprosin değerlerinde anlamlı düzeyde azalma tespit edildi. Çalışmanın kalp yetmezliği kolunda SGLT-2 inhibitörü moleküllerin kullanımını takip eden 3. ay değerleriyle başlangıç değerleri kıyaslandığında ise yine LVEF (Sol Ventrikül Ejeksiyon Fraksiyonu), GLS Average (Ortalama Global Longitudinal Strain), LA Vmax (Sol Atrial Maksimum Volüm), LA Vmin (Sol Atrial Minimum Volüm), LA EF (Sol Atrial Ejeksiyon Fraksiyonu), LA Strain (Sol Atrial Strain Ekokardiyografi), HbA1C (Glikolize hemoglobin), CRP (C-reaktif protein), nt-proBNP (N-terminal pro Brain Natriüretik Peptid), Sestrin 2 ve Asprosin değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı artış ve azalmalar saptandı. Anahtar kelimeler; Kalp Yetmezliği'nde Oksidatif Stres, Tip-2 Diyabet, SGLT-2 İnhibitörleri, Global Longitudinal Strain, Pik Atrial Longitudinal Strain
KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinde NRF2/KEAP1 yolağının rolü
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hava akım kısıtlanması ve artmış kronik inflamatuar yanıt ile karakterize yaygın bir akciğer hastalığıdır. Başta sigara olmak üzere, genetik ve çevresel birçok risk faktörü hastalık patogenezinde rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinde Nrf2/Keap1 yolağının rolünün araştırılması, altta yatan patofizyolojinin daha net anlaşılması ve sigara ilişkili KOAH' ta yeni destekleyici belirteçlerin (Nrf2, Keap1, Gsk-3β, Malondialdehit, Peroksinitrit) kullanılıp kullanılmayacağının belirlenmesidir. Çalışmamıza kliniğimize başvuran 31 KOAH hastası, 31 sigara içicisi olup KOAH tanısı almamış olan kişiler ve 34 sigara içmeyen gönüllüler dahil edildi. KOAH hastalarının rutin kan tetkikleri yapıldı. KOAH hastaları ve sigara içen kişilere solunum fonksiyon testi yapıldı. Her üç grubun periferik venöz kan örneklerinde Nrf2, Keap-1, Gsk-3β, Peroksinitrit ve Malondialdehit çalışıldı. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanıldı. Çalışmaya katılan KOAH hastaları, sigara içen kişiler ve sigara içmeyen gönüllüler arasında yapılan karşılaştırmada; Nrf2 düzeyi sigara içen kontrol grubunda diğer iki gruba göre anlamlı düzeyde düşük saptandı. Keap1 düzeyi KOAH grubunda her iki kontrol grubundan anlamlı düzeyde düşüktü. GSK-3β düzeyi KOAH grubunda daha yüksek düzeydeydi fakat bu fark istatistik olarak anlamlı değildi. KOAH hastaları aldıkları tedaviler yönünden değerlendirildiğinde LABA kullanan hastalarda ise peroksinitrit düşük saptandı (p=0,012). Peroksinitrit düzeyleri KOAH grubunda anlamlı düzeyde yüksekti. Verilerimiz Nrf2, Keap1, Gsk-3β, MDA düzeyleri ile KOAH ve sigara kullanımı arasında anlamlı ilişki olmadığını göstermektedir. KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinin açıklanmasında daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır.