Oxidative stress
675 theses under this subject heading
Deneysel hipertansiyon modelinde agomelatinin arteriyel kan basıncı ve kardiyak yeniden şekillenme üzerine etkisinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Agomelatinin hipotansif etkilerinin altında yatan mekanizmalar ve kardiyak yeniden şekillenme üzerine etkileri tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı, NOS inhibisyonu ile oluşturulan deneysel hipertansiyon modelinde agomelatinin arteriyel kan basıncı ve kardiyak yeniden şekillenme üzerine olası etkisinde NO/cGMP, HSP90 ve antioksidan mekanizmaların rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Spraque-Dawley türü 32 adet yetişkin erkek sıçan Kontrol (K), Agomelatin (AGO), Hipertansiyon (HT) ve Hipertansiyon+Agomelatin (HT+AGO) olmak üzere dört gruba ayrıldı. HT ve HT+AGO gruplarının içme suyuna 6 hafta boyunca L-NAME 400 mg/L eklendi. Deneyin son iki haftası AGO ve HT+AGO gruplarına agomelatin (40 mg/kg/gün) intraperitonal olarak verildi. Serum ve sol ventrikülde eNOS, cGMP ve HSP90 düzeyleri ELISA yöntemiyle, NO düzeyi spektrofotometrik yöntemle incelendi. Sol ventrikül dokusunda ERK1/2 ve p-ERK1/2 western blot ve immünohistokimyasal yöntemlerle, MDA ve GSH düzeyleri ise spektrofotometrik yöntemle incelendi. Ayrıca sol ventrikül kardiyomiyosit çapları Hematoksilen Eozin ile boyanarak belirlendi. Bulgular: Sistolik kan basıncı HT grubunda ilk haftadan itibaren K grubuna göre yükselirken (p<0,001), HT+AGO grubunda HT grubuna kıyasla azaldı (p<0,001). HT+AGO grubunda, serum eNOS, NO ve cGMP düzeyleri ile sol ventrikül GSH düzeyleri HT grubuna göre yüksek bulundu (tümü p<0,05). Serum HSP90 düzeyi ise HT+AGO grubunda K grubuna göre yüksek bulundu (p<0,05). Sol ventrikül dokusunda p-ERK1/2 / ERK1/2 oranı HT grubunda K grubuna göre yüksek (p<0,01) ancak HT+AGO grubunda HT grubuna göre düşük bulundu (p<0,05). Sol ventrikül kardiyomiyosit çapı HT ve HT+AGO gruplarında, K ve AGO gruplarına göre yüksekti (tümü p<0,01). Sonuç: Agomelatinin arteriyel kan basıncı üzerine azaltıcı etkisinde NO-cGMP yolağı ve HSP90 düzeyi artışı rol oynamaktadır. Agomelatin, kardiyak dokuda GSH düzeyinde yükselmeye neden olarak antioksidan etki ve ERK1/2 protein aktivasyonunu azaltarak antihipertrofik etki oluşturabilir. Ancak bu etkiler sol ventrikülde morfolojik düzeyde belirgin değişime neden olmamıştır.
Astımlı çocuk hastalarda serum srage düzeyleri ve oksidatif stres ile ilişkisi
Astım; birçok enflamatuar hücre ve medyatörlerin önemli rol aldığı, solunum yollarının tam veya kısmi olarak geri dönüşümlü obstrüksiyonu ile karakterize bir havayolu hastalığıdır. Bu çalışmada, astım tanısı alan 5-15 yaş arası çocukların oksidatif stresin durumunu gösteren dolaşımdaki bir biyobelirteç olan sRAGE düzeylerinin değerlendirilmesi, ayrıca sağlıklı çocukların düzeyleri ile karşılaştırarak oksidatif stres parametrelerinden olan MDA, SOD ve CAT düzeyleri ve serum total IgE, CRP ve tam kan sayım düzeylerinin sRAGE belirteci ile olan ilişkisinin araştırılmasıdır. Aynı zamanda astımda oksidatif stres varlığını ve sRAGE düzeyleri ile ilişkisini araştırmaktır. Namık Kemal Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine müracaat eden 5-15 yaş arası astım tanısı almış 52 hasta alındı. Kontrol grubu ise 33 sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Astım hastaları hastalık aktivitesine göre kendi içinde kontrol düzeyleri iyi (n=6), kısmi (n=31) ve kontrolsüz (n=15) olarak ayrıldı. Serum sRAGE, SOD, MDA, CAT, total IgE, CRP ve hemogram düzeyleri ve demografik bilgileri dosya taraması ile elde edildi. Astımlı çocuklarda serum sRAGE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,000). Lenfosit, nötrofil ve eozinofil düzeyleri ve total IgE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,001, p=0,002, p=0,001, p=0,000). CAT düzeyleri ise astımlı hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,002). Hastalık aktivitesi artmış ağır astımlı hastalarda MDA düzeyleri kısmi kontrollü hasta grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p=0,010). Astımlı hasta grubunda uygulanan korelasyon analizinde SOD ile BKS düzeyleri arasında pozitif ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç olarak astımlı hastalarda sRAGE düzeyleri oksidatif stres parametreleri ile anlamlı bir ilişki bulunmuştur. SRAGE oksidatif stres etkilerine karşı koruyucu bir role sahiptir denilebilir. sRAGE'nin astım hastalığının tanı ve takibinde iyi bir belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Yüksek fruktozlu mısır şurubu tüketimine bağlı gelişen kardiyovasküler sistem toksisitesinde pantotenik asit türevi olan dekspantenolün koruyucu etkilerinin araştırılması
Yüksek fruktozlu mısır şurubu (YFMŞ) gıda ürünlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Yapılan çalışmalar, YFMŞ'nin kardiyovasküler hastalıklar gibi sağlık sorunlarına neden olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmada, YFMŞ'ye bağlı kardiyovasküler hasarda dekspantenolün (Dex) koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 32 adet Wistar Albino türü erkek sıçan Kontrol, YFMŞ, YFMŞ-Dex ve Dex olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. YFMŞ ve YFMŞ-Dex gruplarındaki sıçanlara 8 hafta boyunca %20 YFMŞ-55 solüsyonu verilmiştir. Deneyin son 4 haftasında YFMŞ-Dex ve Dex gruplarına 500 mg/kg dozunda Dex intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Diğer gruplara ise aynı hacimde serum fizyolojik intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Sıçan serumlarının biyokimyasal analizleri sonucunda, YFMŞ'nin serum insülin, LDH ve ürik asit seviyelerini artırdığı bulunmuştur. Serum glikoz ve insülin değerleri kullanılarak hesaplanan HOMA-IR indeksi de YFMŞ'ye bağlı artış göstermiştir. YFMŞ'nin kilo alımını da artırdığı gözlemlenmiştir. Yapılan genetik analizlerde, YFMŞ'nin kalp dokusunda GRP-78, PERK, CHOP ve BAX mRNA ekspresyon düzeylerini artırırken, BCL-2 ekspresyon düzeylerini ise azalttığı saptanmıştır. Kalp dokusundaki immünohistokimyasal analizlerde ise kaspaz-3 ve TNF-α immünoreaktivitesi YFMŞ grubunda artış göstermiştir. Oksidatif stres parametreleri olan MDA ve OSI düzeyleri de YFMŞ grubunda yükselmiştir. Dex LDH ve ürik asit seviyelerini; GRP-78, PERK, CHOP, BAX, kaspaz-3 ve TNF-α ekspresyonlarını; MDA ve OSI değerlerini azaltmıştır. Dex uygulaması BCL-2 ekspresyonlarını ise artırmıştır. Histopatolojik analizlerin sonuçları çalışmanın diğer bulgularını desteklemektedir. Çalışmamızın sonuçları dikkate alındığında, Dex'in antiapoptotik, antioksidan, antiinflamatuar ve ER stresini azaltıcı etkileri ile YFMŞ kaynaklı kardiyotoksisitede potansiyel koruyucu bir ajan olarak kullanılabileceğini öngörmekteyiz. Ancak doz, kullanım süresi ve etki mekanizmalarının netleştirilmesi açısından daha kapsamlı çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Dekspantenol, ER stresi, Kardiyotoksisite, Oksidatif stres, YFMŞ
Tip 2 diyabetik ratlarda Rhaponticoides iconiensis (Tülüşah) ekstresinin antidiyabetik etkisinin araştırılması
Diabetes Mellitus (DM), insülin salınımı, insülin etkisi veya bu faktörlerin her ikisinde de bozukluk nedeniyle ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. Yaşlanan nüfus, kentleşme ve değişen yaşam tarzları diğer kronik hastalıklarla birlikte diyabet epidemisini de hızla artırmaktadır. Hızla artan diyabet insidansı ile birlikte, hayati organların diyabetik hasardan korunması, tedavi edilmesi ve özellikle Tip 2 diyabetin toplam diyabet vakalarının yaklaşık %90'ını oluşturduğu göz önüne alındığında, bu konu ciddi önem taşımaktadır. Oksidatif bir stres hastalığı olan diyabet tedavisinde antioksidan aktiviteye sahip bileşiklerin olumlu etkileri olabilmektedir. Bu çalışmada, yan etkisi olabileceği düşünülen ilaçlara destek olarak Rhaponticoides iconiensis'in antioksidan etki ve içerdiği fenolik bileşenlerinden dolayı antidiyabetik etki potansiyeline sahip olması açısından yüksek yağlı diyet ve STZ ile Tip 2 Diyabet oluşturulan ratların tedavisine ek olarak kullanılabilirliği araştırıldı. Rhaponticoides iconiensis (Rİ) kök, yaprak ve çiçeklerinden elde edilen çeşitli ekstrelerin içerdiği fitokimyasal bileşiklerin antidiyabetik içerikleri yapılan çalışmalarla ortaya konmuş ancak antidiyabetik etkisi değerlendirilmemiştir. Bu nedenle ön görülen tez çalışmasında Rİ yaprak ekstresinin, önceden ortaya konmuş antioksidan, α-amilaz ve α-glukozidaz aktivitelerine etkisinin ratlar üzerinde in vivo şartlarda değerlendirilmesi planlandı. Rİ ekstresinin ratlarda oral uygulanmasından elde edilen sonuçlarla hiperglisemi, dislipidemi, kronik inflamasyon ve oksidatif stresi azaltarak Tip 2 Diyabetes Mellitus (T2DM) tedavisi ve diyabetin yol açtığı komplikasyonların önlenmesinde takviye olarak etkinliğini TAS, TOS, TNFα, IL-1β, IL-6, WNT5A, SFRP5 biyokimyasal belirteçler üzerinden ve Anti- İnsülin, Anti-Kaspaz 3, Anti-TGFβ1 antikor işaretleme, Hematoksilen & Eozin (H&E) boyama ile histopatolojik olarak araştırıldı. Rİ ekstresinin antidiyabetik etkinliği tedavide kullanılan Akarboz (Glukobay®) ile kıyaslamalı olarak araştırıldı. 46 rat; Kontrol, DM, DM + 30 mg/kg Akarboz, DM + 100 mg/kg Rİ ekstresi (Rİ1), DM + 200 mg/kg Rİ ekstresi (Rİ2), DM + 300 mg/kg Rİ ekstresi (Rİ3) olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Deneysel diyabet, yüksek yağlı diyet (YYD) ve bir hafta ara ile iki doz streptozotosinin intraperitoneal (i.p.) olarak enjeksiyonu ile T2DM oluşturuldu. Rİ ektresinin tüm dozları ve Akarboz 28 gün boyunca gastrik gavaj yolu ile verildi. Sonuç olarak; Rİ'nin metanol ile elde edilen biyoaktif bileşenlerce zengin ekstresinin T2DM oluşturulmuş ratlar üzerinde akarboz benzeri antidiyabetik etki yaparak mevcut tedavilere takviye olabileceği sunulan bu çalışma ile gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Tip 2 Diyabet, Rhaponticoides iconiensis, İnflamasyon, Antioksidan, Oksidatif stres
Kronik astımlı kadınlarda diyetle flavonoid alımı ile antioksidan durum ve bazı inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma kronik astımlı kadınlar ile sağlıklı kadınlar arasında antioksidan diyet bileşenleri (A, C ve E vitaminleri ile çinko, magnezyum, selenyum, bakır minerallerinin ve flavonoidlerin) alımları arasındaki farkın belirlenerek, serum oksidatif stres ve bazı serum inflamasyon parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve astım riski ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma Sağlık Bilimleri Üniversitesi Antalya Eğitim Araştırma Hastanesi'nde yaşları 19-50 yıl arasında değişen, çalışmaya katılmaya gönüllü olan kronik astımlı kadınlar (vaka=30) ve sağlıklı kadınlar (kontrol=30) olmak üzere toplam 60 kişi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Vaka ve kontrol grubunun genel beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, bazı biyokimyasal, oksidatif stres ve inflamasyon parametreleri, solunum fonksiyonları, beslenme durumları ile Akdeniz diyetine uyumları incelenmiştir. Diyetle antioksidan bileşenlerin alımlarını incelemek için miktarlı besin tüketim sıklığı anketi kullanılmış, Akdeniz Diyeti'ne uyumları ise "Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği" kullanılarak değerlendirilmiştir. Bireylerin oksidatif stres durumları serumda total antioksidan durum (TAS), total oksidan durum (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) belirteçleri ile inflamasyon durumları ise serumda IL-6, TNF-α ve hs-CRP düzeyleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Vaka ve kontrol grubu bireyler arasında diyetle enerji alımlarında anlamlı farklılık olması nedeniyle besin ögesi kalıntı modeli uygulanmıştır. Besin ögesi kalıntı modeline göre vaka ve kontrol grubundaki kadınların günlük diyetle almış oldukları sırasıyla A vitamini [1784,92 μg; 1709,91 μg], C vitamini [198,94 mg; 213,38 mg], E vitamini [21,61 mg; 20,54 mg] ile çinko [10,06 mg; 10,40 mg], magnezyum (365,24 mg; 366,14 mg), selenyum [11,32 μg; 11,75 μg], bakır (2,08 mg; 2,03 mg) ve manganez (4,70 mg; 4,74 mg) mineralleri alımları incelendiğinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Antioksidan özellik gösteren diğer diyet bileşenleri incelendiğinde ise besin ögesi kalıntı modeli uygulandıktan sonra vaka grubunda sadece toplam antosiyanidin alımlarının, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük olduğu belirlenmiştir [sırasıyla; 31,74 (18,63-56,69) mg ve 52,50 (33,32-97,99) mg] (p<0,05). Vaka grubunda diyetle alınan antioksidan besin ögeleri ile IL-6 ve TNF-α inflamasyon parametreleri arasında bir ilişki belirlenmezken (p>0,05), kontrol grubunda besin ögesi kalıntı modeline göre diyetle C vitamini ile IL-6 düzeyi arasında ters ilişki olduğu saptanmıştır (r=-0,442; p<0,05). Ayrıca vaka grubunda besin ögesi kalıntı modeline göre diyetle toplam flavonol alımı ile TOS arasında anlamlı ve ters ilişki (r=-0,384; p<0,05), diyetle toplam flavan-3-ol ve flavonol alımları ile OSİ arasında anlamlı ve ters ilişki bulunmuştur (sırasıyla; r=-0,377 ve r=-0,457; p<0,05). Lojistik regresyon analizine göre, potansiyel karıştırıcı faktörlere göre düzeltme yapıldığında zeytinyağı tüketiminin astım riskini anlamlı olarak azalttığı belirlenmiştir (OR = 0.809, %95 GA: 0.679, 0.963). Araştırma sonuçlarımız, vaka ile kontrol grubundaki kadınlar arasında diyetle flavonoid alımı ile flavonoid içeriği zengin besin alımlarında farklılık olabileceğini ve bu farklılıkların serum IL-6 ve oksidatif stres belirteçleri ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Araştırma sonuçlarına göre astım riskini azaltabilecek veya astımla ilgili sonuçları iyileştirebilecek değiştirilebilir diyet faktörlerinin belirlenmesi, bireyselleştirilmiş beslenme planlarının oluşturulması ve bu konuya yönelik geniş kapsamlı çalışmaların yapılması önerilebilir. Astımlı kadınlarda diyet örüntüsü açısından besin içeriği çeşitli, flavonoid içeriği zengin ve sağlıklı bir diyetin teşvik edilmesi, kronik inflamasyon ve oksidatif stresi azaltarak olumlu etki sağlayabileceği düşünülmektedir.
Kistik fibrozisli çocuklarda tele rehabilitasyon ile yapılan farklı egzersiz modalitelerinin fonksiyonel kapasite, oksidatif stres ve solunum parametreleri üzerine etkisi
Kistik fibrozisli (KF) bireylerde solunum problemleri ve fonksiyonel kapasitede azalma görülebilmektedir. Oksidatif stres hastalık patofizyolojisinde önemli bir role sahip olabilir. KF'de akciğer hastalığı veya komorbiditeler, artmış oksidatif strese yol açabilir. Bu randomize kontrollü çalışmanın amacı KF'li çocuklarda tele rehabilitasyon ile yapılan farklı egzersiz modalitelerinin fonksiyonel kapasite, oksidatif stres ve solunum parametreleri üzerine etkilerinin araştırılmasııdır.39 KF'li birey rastgele olarak lumbal stabilizasyon egzersizleri ve aerobik egzersiz eğitiminin birlikte uygulandığı kombine egzersiz eğitimi grubu (13 birey), sadece lumbal stabilizasyon egzersizlerinin uygulandığı lumbal stabilizasyon egzersizleri grubu (13 birey) ve fiziksel aktivite önerileri verilen kontrol grubu (13 birey) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Lumbal stabilizasyon egzersizleri, lumbal stabilizasyon egzersizleri grubunda haftada 3 gün uygulandı. Kombine egzersiz eğitimi grubunda lumbal stabilizasyon egzersizlerine ek olarak, aerobik egzersiz eğitimi lumbal stabilizasyon egzersizlerinin yapılmadığı günlerde haftada 3 gün yapıldı. Egzersiz modaliteleri 8 hafta boyunca tele rehabilitasyon yoluyla fizyoterapist tarafından her seans 30-45 dk sürecek şekilde uygulandı. Fonksiyonel kapasite (6 dakika yürüme testi, modifiye mekik yürüme testi), solunum fonksiyonları (spirometre), solunum kas fonksiyonları (ağız içi basınç ölçüm cihazı, inspiratuar kas eğitim cihazı), oksidatif stres (total antioksidan durum, total oksidan durum, oksidatif stres indeksi, süperoksit dismutaz, protein karbonil, malondialdehit ve katalaz) ve irisin parametreleri değerlendirildi. Kombine egzersiz eğitim grubunda daha fazla olmak üzere her iki egzersiz eğitim grubunda kontrol grubuna kıyasla fonksiyonel kapasitede anlamlı gelişmeler bulundu (p<0,05). Ek olarak her iki egzersiz eğitimi grubunda benzer olmak üzere kontrol grubuna kıyasla solunum kas fonksiyonlarında anlamlı gelişmeler gözlendi (p<0,05). Total antioksidan durum ve süperoksit dismutaz parametrelerinde tüm gruplarda 8 hafta sonunda azalma gösterilse de (p<0,05) gruplar arasında oksidatif stres ve irisin parametrelerinde anlamlı farklılık gözlenmedi (p>0,05). KF'li bireylerde tele rehabilitasyon ile uygulanan lumbal stabilizasyon egzersizlerinin fonksiyonel kapasite ve solunum kas fonksiyonları üzerine yararlı etkileri bulunmaktadır. Lumbal stabilizasyon egzersizleri ile birlikte uygulanan aerobik egzersiz eğitimi fonksiyonel kapasitede daha fazla artış sağlamaktadır. KF'de farklı egzersiz eğitimlerinin oksidatif stres üzerine etkilerinin araştırıldığı ileri araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tüm vücut titreşiminin immobil sıçanlarda testis morfolojisi ve oksidatif stres üzerine etkisi
İnfertilite, cinsel aktif bir çiftin bir yıl korunmasız, düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebeliğin oluşmaması olarak tanımlanır. Çiftlerin yaklaşık %15'i infertil olup, bunların %50'sinden tek başına ve ya kadın faktörü ile beraber erkek faktörü sorumludur. Varikosel, kemoterapotik ilaçlar, Klinefelter sendromu gibi iyi tanımlanmış faktörlerin yanı sıra çeşitli yaşam tarzı faktörlerinin de (örneğin sigara içme, alkol tüketimi, ilaç kullanımı, obezite, sedanter yaşam ve psikolojik stres) erkek infertilitesine neden olabileceği ortaya konmuştur. Sedanter yaşam tarzı, günlük hayat rutininde düzenli hareket aktivitelerinin olmaması ile karakterize olup, fertilite üzerindeki olumsuz etkileri antioksidan/oksidan dengesinin bozulması ve enflamatuar süreçler ile açıklanmaktadır. Oksidatif stres(OS), DNA hasarı ile sonuçlanan bir dizi hücresel reaksiyona neden olmaktadır, testis ve germ hücreleri oksidatif strese oldukça duyarlıdır. Bunun en önemli nedeni testis hücrelerinin yüksek oranda poliansature doymamış yağ asitlerini içermeleridir. Sedanter yaşamın bu olumsuz etkilerini önlemek için antioksidan terapiler ve ya daha ucuz ve kullanışlı olan egzersizler önerilmektedir. Literatürde düşük ve orta şiddetli egzersizlerin OS dengesini olumlu yönde etkilediğini gösteren çeşitli çalışmalar mevcut. Tüm Vücut Titreşimi (TVT), özellikle düzenli egzersiz yapamayan sedanter bireyler için alternatif bir egzersiz modalitesi olarak düşünülmektedir.Bu çalışmamızda immobilizasyonu, sedanter yaşamı taklit edebilecek uygun, fizyolojik bir model olarak değerlendirerek sedanter yaşamın etkilerini testis dokusunda görmeyi hedefledik. Böylece TVT'nin düşük ve ya orta yoğunlukta egzersiz gibi etki göstereceğini ve üreme sistemi ve testis dokusu üzerine olumlu etki edeceğini ve böylece sedanter yaşamın testis dokusunda yol açacağı olası olumsuz etkilerin tüm vücut titreşiminin eklenmesi ile önlenebileceğini öngördük. Bu çalışmada immobilizasyonun testis dokusunda histomorfolojik ve Oksidatif stress üzerine etkilerini araştırmak primer amaç olarak belirlenmiştir. Aynı zamanda literatürde bir ilk olarak TVT'nin immobil sıçanlarda testis dokusunda OS, apoptozis ve serumda hormon düzeylerine etkisi araştırılmıştır. Dört farklı grupta toplam 32 sıçan çalışmaya dahil edildi. Gruplar Kontrol(K), İmmobilizasyon(İ), İmmobilizasyon/Titreşim(İT) ve Titreşim(T) olarak belirlendi. Sıçanlar deney prosedürlerinin sonunda derin anestezi altında iken ötenazi edilmiş ve her iki testis izole edilerek 80 ̊C dondurucuda saklanmıştır. İmmobilizasyon grubunda histomorfolojik değişiklikler ve apoptozis , OS ve hormon düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark görülmese de, immobilizasyonun antioksidan dengeyi bozarak germinal epitel kalınlığını azalttığı, apoptotik tübül sayısını arttırdığı, ve sonuç olarak hormon düzeylerini azalttığı görüldü. Aynı zamanda TVT uygulamasının İmmobilizasyon /Titreşim gurubunda istatistiksel olmasa dahi klinik olarak bu olumsuz etkileri önleyebileceği gösterildi.
Kalıtsal metabolik hastalıklarda otofaji, oksidatif stres ve inflamasyon ilişkisi
Kalıtsal metabolik hastalıklarda, hastaların klinik izlemi sırasında epilepsi, katarakt, hepatik yetmezlik, kronik böbrek hastalığı gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu çalışmanın amacı bu komplikasyonların gelişmesinde otofajik disfonksiyon, inflamasyon ve oksidatif stresin rolünü araştırmaktır. Klasik galaktozemi, akça ağaç şurubu hastalığı (MSUD), herediter tirozinemi tip 1, lizinürik protein intoleransı (LPI) tanılı 48 hasta ve 10 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında otofaji (Beclin 1, LC3B-II, p62) ve inflamazom (NLRP3, ASC, Kaspaz 1, NF-Ƙβ) yolağında yer alan gen ve protein ekspresyonlarının analizi, oksidatif stres biyobelirteçlerinin (total tiyol, nativ tiyol, disülfit, tiyol/disülfit denge, total antioksidan kapasite ve total oksidatif stres) ve sitokin düzeylerinin ölçümü, lenfosit alt grupları ve lenfosit aktivasyon belirteçleriyle immun fenotiplendirme, hedefsiz metabolomik analizle metabolomik profilleme çalışmaları gerçekleştirildi. En yüksek total tiyol, nativ tiyol, TAS ve TOS değerleri MSUD grubunda gözlendi. En yüksek disülfit ve en düşük TAS değerleri LPİ grubunda saptandı. Hasta ve kontrol grupları arasında sitokin düzeyleri belirgin farklılık göstermedi. Bütün gruplarda NLRP3/p62 gen ekspresyonları yükselmişti. En yüksek kat değişimleri galaktozemi ve LPI gruplarında gözlendi. Otofaji disfonksiyonu tüm gruplarda mevcuttu. p62, molekülü, antioksidan, otofaji ve inflamasyon yolaklarını birbirine bağlayan önemli bir oyuncu olarak görünmektedir. Çalışmamızda NLRP3 gen ekspresyonları, katarakt geliştiren galaktozemi, akciğer tutulumu olan LPI grubunda ve hepatik fibrozis geliştiren tirozinemi hastalarında daha yüksek bulundu. İmmün fonksiyonlar açısından yapılan incelemede T ve B lenfositlerle, DNT, NKT, CD3HLADR, klasik ve klasik olmayan monosit düzeyleri açısından hasta gruplarında göre istatistiksel olarak belirgin farklılık gözlendi. Yolak analizlerinin PLS-DA istatistik yöntemi ile değerlendirilmesinde hasta gruplarında sağlıklı kontrol gruplara göre belirgin farklılaşmış metabolitler tespit edildi. Özellikle steroid biyosentezi, lipid, pürin-pirimidin metabolizması, enerji metabolizması gibi genel metabolik yolaklarda yer alan metabolitlerin hasta grubunda normal gruba göre değişkenlik gösterdiği saptandı. LPI hastalarının metabolomik profillemesi kronik inflamatuvar hastalıklarda etkilenen yolaklara benzerlik göstermekteydi. Çalışmamız intoksikasyon tip kalıtsal metabolik hastalıklarda, aynı anda inflamazom ve otofaji gen ve protein ekspresyonlarını, oksidatif stres, otofaji ve inflamasyon ilişkisini, immun fonksiyonları ve metabolomik profillemeyi araştıran ilk çalışmadır. Çalışmanın sonuçları metabolik hastalıkların patogenezinde otofajik disfonksiyon oksidatif stres, inflamasyon ve immun disregülasyonun önemli rol oynayabileceğini gösterdi. Anahtar Kelimeler: İnflamazom, otofaji, oksidatif stres, hedefsiz metabolomik analiz, kalıtsal metabolik hastalıklar
Karyojenik bakterilerin dental pulpa hücresinde oluşturduğu oksidatif stresin incelenmesi
Çürük yapıcı patojen mikroorganizmalar (karyojenik mikroorganizmalar) pulpal inflamasyon ve enfeksiyonun majör kaynağıdır ve salgıladıkları hücre zarı komponentleri ile reaktif oksijen moleküllerinin (ROS) oluşumuna dolayısıyla da oksidatif hasarın artmasına neden olurlar. Bu çalışmada sağlıklı insan diş pulpasından hazırlanan primer hücre kültüründe karyojenik mikroorganizmaların oluşturduğu oksidatif stres parametreleri olan ROS, Glutatyon (GSH), Glutatyon S-Transferaz (GST) ve oksidatif hasarın elimine edilmesinde etkin bir antioksidan molekül olan N-asetilsistein'in (NAC) etkisi incelendi. Bu amaçla sağlıklı genç bireylerden gömülü yirmi yaş dişlerinden elde edilen sağlıklı diş pulpaları ile primer hücre kültürü hazırlandı. 4.-7. Pasaj aralığındaki dental pulpa hücreleri 40 g/ml lipopolisakkarit (LPS), 40 g/ml lipoteik asit (LTA) ve 0,3 mM hidrojen peroksit (H2O2) ile tek başına ve 10 mM NAC preinkübasyonu ile inkübe edildi. Dental pulpa hücrelerinde ROS, GSH ve GST protein düzeyleri ve immunohistokimyasal boyamaları yapıldı. Ayrıca akım sitometri ile hücre canlılığı ve nekroz-apoptoz düzeyleri incelendi. Gruplar arası istatistiksel farklılıklar Kruskal Wallis analiziyle, ikili karşılaştırmalar da Mann-Whitney-U analiziyle =0,05 güven aralığında değerlendirildi. Hücre canlılığının LPS, LTA ve H2O2 uygulamalarında istatistiksel olarak fark yaratmayacak düzeyde azaldığı, NAC preinkübasyonunun önemli bir değişiklik oluşturmadığı gözlendi (p>0.05). NAC preinkübasyonunun LPS, LTA ve H2O2 uygulanan dental pulpa hücrelerindeki ROS düzeylerini önemli derecede azalttığı hem biyokimyasal analizlerle hemde immünfloresans yöntemiyle gözlenmiştir (p<0.05). Biyokimyasal analiz sonuçları LPS, LTA ve H2O2 inkübasyonunun dental pulpa hücrelerinin hücre içi GSH değerlerini düşürürken, NAC preinkübasyonunun hücre içi GSH'u rejenere etmede yetersiz kaldığını gösterdi. Diğer taraftan immün boyama sonuçlarına göre NAC+ H2O2 kontrole göre hücre içi GSH'u önemli derecede artırmıştır (p<0.05). Deney grupları arasında GST enzim aktivite değerleri açısından önemli bir fark gözlenmemiştir. Sonuç olarak LPS, LTA ve H2O2 dental pulpa hücrelerinde oksidatif stresi farklı düzeylerde etkilerken, NAC molekülü ROS düzeylerini azaltmasına rağmen hücre içi GSH düzeyleri üzerine belirgin bir etki gösterememiştir. Anahtar kelimeler: Apoptoz, dental pulpa, GSH, GST, inflamasyon, oksidatif stres, ROS.
Anti-VEGF ilaçların (aflibercept, ranibizumab, brolucizumab) insan retina pigment epiteli (ARPE-19) ve insan umblikal ven endotel hücreleri (HUVEC) üzerindeki antiproliferatif ve apoptotik etkisi
Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu (YBMD) görme kaybı ile karakterize, esas olarak arka kutbu etkileyen, yaşla birlikte görülme sıklığı artan, ilerleyici bir hastalıktır. YBMD patogenezi retina pigment epiteli (RPE), koroid ve fotoreseptörler arasındaki etkileşime ve oksidatif hasar, immün sistem aktivasyonu, inflamasyon gibi çeşitli mekanizmalara bağlıdır. YBMD patogenezinde anjiyojenik yolaklar ile vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) öneminin anlaşılması ile anti-VEGF ajanlar tedavide ilk basamak halini almıştır. Bu çalışma ile Aflibercept, Ranibizumab ve Brolucizumab'ın ARPE-19 ve HUVEC kültürlerindeki antiproliferatif ve oksidatif stres kaynaklı apoptotik etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda MTT testi ile ilaç-doz seçimi yapılmış, Flow Sitometri ve DAPI boyama yöntemi ile apoptotik ve nekrotik etki değerlendirilmiş, VEGF-A gen ekspresyonu ve protein düzeyi bakılmış, kolorimetrik test ile total oksidan ve antioksidan seviye (TOS ve TAS) belirlenmiş, ELISA testi ile Nrf2 ve NF-κB ölçümü yapılmıştır. Çalışmamızda anti-VEGF ilaçlar hem HUVEC hem de ARPE-19 hücre kültürlerinde apoptozu arttırıp hücre proliferasyonunu azaltmıştır. Total oksidan seviye artıp, antioksidan seviye azalmış, bu durum azalmış Nrf2 ve artmış NF-κB düzeyleriyle de uyumlu bulunmuştur. Her üç ilaç da VEGF-A gen ve protein ekspresyonunu azaltmıştır. Anti-VEGF ilaçlar anatomik iyileşme sağlasa bile RPE atrofisi, inflamasyon ve oksidatif stresin artmasına neden olabilir. Bu nedenle minimum ve etkin dozda en az sıklıkla kullanılmaları ve yan etkisi azaltılmış yeni tedavi ajanlarının veya kombinasyon tedavilerinin bulunması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Aflibercept, Ranibizumab, Brolucizumab, Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu, oksidatif stres
Kronik obstrüktif akciğer hastalarında egzersize olan oksidatif stres, inflamatuar belirteçler ve metabolomiklerin yanıtları
Kronik obstrüktif akciğer hastalığına (KOAH) sahip bireylerde egzersize olan oksidatif, inflamatuar ve metabolomik yanıtlar ile ilgili bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmada, KOAH'lı bireylerde artan, sabit ve aralıklı iş yükünde egzersize olan oksidatif, inflamatuar ve metabolomik yanıtların belirlenmesi ve egzersiz öncesi ve sonrası yanıtların karşılaştırılması amaçlandı. On altı KOAH'lı erkek (ortalama yaş=50,94±6,42 yıl; birinci saniyedeki zorlu ekspirasyon volümü [FEV1]=% 63,37±19,90) hasta bisiklet ergometresinde artan iş yükünde semptomla limitli egzersiz testi yaptı. Egzersiz testinin sonuçlarına göre hastalara sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz uygulandı. Artan, sabit ve aralıklı iş yükünde egzersizlere olan oksidatif (katalaz [CAT], indirgenmiş glutatyon [GSH], glutatyon peroksidaz [GPx], süperoksit dismutaz [SOD], toplam antioksidan durumu [TAS]), inflamatuar (tümör nekroz faktörü [TNF]-α, çözünür TNF reseptörü-1 [Alınan kan örneklerinden sTNFr1], çözünür TNF reseptörü SuperFamily 1B [sTNFRSF1B], interlökin [IL]-1, IL-6 ve C reaktif protein [CRP]) ve metabolomik yanıtlar analiz edildi. KOAH'lı bireylerde sabit ve aralıklı iş yükünde egzersize ait CAT, GSH ve TAS fark ve kat değişim değerleri birbirine benzerdi (p>0,05). Sabit iş yükünde egzersiz için GPx değişimi, aralıklı iş yükünde egzersiz ile elde edilenden daha yüksekti (p=0,004). Aralıklı iş yükünde egzersiz için SOD değişimi, sabit iş yükünde egzersiz ile elde edilenden daha yüksekti (p<0,017). Artan, sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz arasında TNF-α, sTNFr1, sTNFRSF1B, IL-1, IL-6 ve CRP'de egzersiz sonrası ve öncesi farklılıklar ve kat değişim değerlerinde anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0,05). Sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz ile, izolösin, L-karnitin ve açilkarnitin anlamlı olarak azalırken keton cisimlerinde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Akut sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz, KOAH'lı bireylerde dolaşımdaki GPx düzeylerini değiştirir. Akut sabit ve aralıklı iş yükünde egzersizler, KOAH'ta sistemik inflamasyonu olumsuz etkilemiyor gibi görünmektedir. Sabit ve aralıklı iş yükünde egzersiz ile, izolösin, L-karnitin ve açilkarnitinleri azalırken keton cisimlerinin artışı, enerji metabolizmasında karbonhidratlardan amino asit ve lipid metabolizmasına geçişi göstermektedir. Aralıklı iş yükünde egzersiz, karbonhidratlar, lipidler, amino asitler, nükleotidler ve vitaminler açısından sabit iş yükünde egzersizden daha fazla metabolomikte anlamlı değişiklikler ortaya çıkarmaktadır. Pulmoner rehabilitasyon programları planlanırken, farklı egzersiz protokollerine olan oksidatif ve metabolomik yanıtlardaki değişikliklerin dikkate alınması bireye özel egzersiz yaklaşımlarının uygulanmasında yön gösterici olacaktır.
Meme kanserli hastalarda diyetle alınan ileri glikasyon son ürünlerinin inflamasyon ve oksidatif stres belirteçleriyle ilişkisinin değerlendirilmesi
Araştırma Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi'nde Mart 2020-Ocak 2022 tarihleri arasında vaka-kontrol çalışması olarak planlanıp yürütülmüştür. Vaka grubunu ilk kez meme kanser tanısı almış 19-64 yaş arası meme kanserli kadınlar (n:32) ve kontrol grubunu (n:32) vaka grubunu ile benzer yaşlarda olan yetişkin kadınlar oluşturmuştur. Bu çalışmanın amacı; yeni tanı almış meme kanserli kadınların diyetle aldığı ileri glikasyon son ürünlerinin (dCML) cerrahi öncesi (T1), kemoterapi öncesi (T2), kemoterapinin altıncı ay (T3) ve on ikinci ayında (T4) serum toplam antioksidan kapasite, inflamatuvar durum, oksidatif stres ve DNA hasarı belirteçleriyle olası ilişkisinin incelenmesidir. Meme kanserli bireylerin T1 dönemine ait bulguları kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır Bireylerin genel özellikleri, antropometrik ölçümleri, vücut bileşim analizleri ve rutin biyokimyasal bulguları anket formuna kaydedilmiştir. Serum örneklerinde karboksi metil lizin, ileri glikasyon son ürünleri reseptörü, ileri glikasyon son ürünlerinin çözünür reseptörü, tümör nekrozis alfa, interlökin-1 beta, interlökin-6, malondialdehit (MDA), protein karbonil, 8-hidroksi-2′-deoksiguanozin, total antioksidan kapasite, total oksidan durum ve oksidatif stres indeksi (TOS) düzeyleri belirlenmiştir. Bireylerden birbirini takip eden 3 günlük besin tüketim kaydı alınmıştır. Günlük enerji, makro ve mikro besin ögeleri ile dCML miktarı hesaplanmıştır. Ayrıca meme kanserli kadınların bulguları moleküler alt tip olan insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 (HER2) durumuna göre karşılaştırılmıştır (HER2+ n:14 ve HER2- n:18). Meme kanserli kadınların T1, T2, T3 ve T4 dönemlerinde dCML miktarı sırasıyla 10002,6±4212,6, 9110,5±3913,9 ve 9325,4±530,3 KU'dur. Kontrol grubunun dCML alımı (11052,6±726,8 KU) meme kanserli kadınlara (8974,7±601,2 KU) göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,031). Diyetle CML alım miktarı enerji alımına göre tekrar değerlendirildiğinde ise meme kanserli kadınlar (5900,2±2661,6 KU/1000 kkal) ile kontrol grubunun (6452,3±1723,5 KU/1000 kkal) dCML alımı benzer bulunmuştur (p=0,328). T1 döneminde HER2- grubun dCML alımı (7689,4±2527,6 KU/gün) HER2+ gruba göre (9974,4±3713,1 KU/gün) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,048). Meme kanserli kadınlarda T1, T2 ve T4'te dCML ile serum CML, inflamatuvar veya oksidatif stres biyobelirteçleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır. T3'te dCML ile serum MDA düzeyleri arasında pozitif yönde zayıf korelasyon gösterilmiştir (rho=0,355, p=0,046). HER2 moleküler alt tipinde ise yalnızca T3 döneminde dCML ile serum biyobelirteçleri (HER2+: TOS ve OSİ, HER2-: MDA) arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki belirlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada meme kanserli kadınlarda dCML ile serum inflamasyonu ve oksidatif stres biyobelirteçleri arasında sınırlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Meme kanserli kadınlarda diyetle alınan ileri glikasyon son ürünlerinin miktarının azaltılmasına yönelik beslenme önerileri geliştirilmelidir.
Koroner bypass geçiren bireylerde kan ve arterde oksidatif stres belirteçleri ile diyetin antioksidan kapasitesi arasındaki ilişki
Aterosklerozda; endotel disfonksiyon, oksidatif stres ve inflamasyon rol oynamaktadır. Ateroskleroza karşı HDL kolesterol, koruyucu etki gösterirken patolojik durumlarda okside olabilir ve CD36 düzeyi yükselebilir. Diyetle alınan toplam antioksidant kapasitenin, kardiyovasküler hastalıklarla ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu kesitsel çalışmanın amacı; koroner bypass operasyonu planlanan hastaların plazma ve arterlerinde toplam antioksidan kapasite (TAK), ox-HDL ve CD36 gibi bazı oksidan stres belirteçleri ile diyetlerinin toplam antioksidan kapasitesi (DTAK) arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Bu amaç ile çalışmaya 19-65 yaş arası 53 erkek, 13 kadın birey dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında bireylerin genel bilgileri, beslenme alışkanlıkları sorgulanmış, antropometrik ölçümleri alınmış, son 6 aya yönelik besin tüketim sıklıkları sorgulanarak DTAK, ORAC ve FRAP-Carlsen veri tabanı ile hesaplanmıştır. Operasyon sırasında kullanılan plazma ve arter örneklerinden TAK, ox-HDL ve CD36 ELISA ile analiz edilmiştir. Bireylerin yaş ortalaması 59,50±7,94 yıl olup %47,0'sinde Tip 2DM tanısı vardır ve %28,8'i hiç sigara içmemektedir. Bireylerin DTAK değerleri hesaplandığında, Hidrofilik Oksijen Radikali Soğurma Kapasitesi (H-ORAC) veri tabanı için 53777,59±19477,36 µmoL TE, Lipofilik Oksijen Radikali Soğurma Kapasitesi (L-ORAC) veri tabanı için 1745,27±775,39 µmoL TE, Toplam Oksijen Radikali Soğurma Kapasitesi (T-ORAC) veri tabanı için 55847,15±19882,55 µmoL TE ve Demir İndirgeyici Antioksidan Güç-Carlsen (FRAP-C) veri tabanı için ise 16,86±8,99 mmoL olarak bulunmuştur. Diyabetik olmayan bireylerde sigara içen bireylerin plazma TAK konsantrasyonları (19,62±3,11 nmol/mL), sigara içmeyenlere göre (18,62±2,77 nmol/mL) anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). L-ORAC değerinin ikinci ve üçüncü tertillerindeki plazma CD36 değeri (sırasıyla; 3,93±0,19 ng/mL ve 4,37±0,73 ng/mL) ve FRAP-C değerinin ikinci ve üçüncü tertillerindeki plazma ox-HDL değerleri arasında (sırasıyla 215,08±143,66 ng/mL ve 179,61±73,46 ng/mL) istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin arter TBARS ile diyet tekli doymamış yağ asidi ve çözünmez posa alımı arasında negatif yönde zayıf kuvvette (r=-0,27) ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Bireylerin plazma glikoz düzeyi ile plazma CD36 düzeyi arasında pozitif yönde düşük (r=0,31), HDL kolesterol ile plazma ox-HDL arasında pozitif yönde zayıf (r=0,25), plazma trigliserid düzeyi ile arter ox-HDL arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki (r=0,26) saptanmıştır (p<0,05). Plazma ve arterde ox-HDL, TBARS ve CD36'yı değerlendiren ilk çalışma olması nedeniyle, bu çalışmanın sonuçları diyet antioksidan kapasite ile ox-HDL, TBARS ve CD36 arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.
Kord kanındaki kemokin düzeylerinin prematüre bebeklerdeki oksidatif stres kaynaklı morbiditeler ile ilişkisi
Oksidatif stres, serbest radikallerin artması ve onları nötralize edebilecek antioksidan mekanizmaların düzeylerini aşması sonucu oluşur. Protein, lipid ve polisakkarit oksidasyonuna, DNA fragmantasyonuna, baz modifikasyonlarına ve DNA zincirinde kırık oluşmasına neden olarak doku hasarına yol açar. Antenatal dönemde maruz kalınan oksidatif stres ise yenidoğanlarda morbidite ve mortalite riskinde artışa neden olmaktadır. Bu çalışmada prematürelerde antenatal dönemde başlayan oksidatif stresin kord kanındaki kemokin düzeyleri ölçümü ile belirlenmesi ve kemokin seviyeleri ile prematürite morbiditeleri arasındaki korelasyonun gösterilmesi amaçlanmıştır. Gebelik haftası 32 hafta ve altında olan Ordu Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi'nde veya Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde doğan bebekler dahil edilmiştir. Hastalardan kord kanlarından elde edilen plazmalardan IL-8, IP-10, eotaksin, TARC, MCP-1, MIP-1alfa, MIG, ENA-78, MIP-3alfa, GROalfa, I-TAC, MIP-1beta düzeyleri ölçülmüştür. Hastaların izlemi sırasında saptanan prematüre morbiditeleri ile kord kanı kemokin düzeyleri ile arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu tez çalışması TÜBİTAK tarafından desteklenmiştir (Proje no: 122S245). Çalışmaya ortalama doğum haftası 28,5 hafta (±2,9), ortalama doğum ağırlığı 1206 (±78,2) gram olan toplam 32 hasta alınmıştır. Gebelik haftasına göre katılımcılar üç gruba ayrıldığında, gebelik haftası küçüldükçe IL-8 düzeyinde artış görülmüştür (p=0.008). Respiratuvar distres sendromu olanlarda I-TAC düzeyleri (p=0.014), bronkopulmoner displazi saptananlarda IL-8 düzeyleri (p=0.0022), intraventriküler kanama saptananlarda IP-10 düzeyleri (p=0.031), preiventirküler lökomalazi olanlarda MIP-1alfa (p=0.039) düzeyleri, prematüre retinopatisi tespit edilenlerde MIP-3alfa (p=0.031) düzeyleri, eksitus olanlarda IL-8 (p=0.048) düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, bulgularımız antenatal dönemde başlayan oksidatif stres ve inflamasyonun prematüre morbiditelerinin patogenezinde rol oynadıklarını desteklemektedir. Kord kanından kemokin ölçümlerinin yapılması riskli bebeklerin belirlenmesi açısından değerli olacaktır. Anahtar kelimeler: prematürite, morbidite, kemokin
Aşı formülasyonlarında kullanılan herpes simpleks virüs 1 glikoprotein D'nin toksik etkilerine karşı farklı antioksidanların koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi
Dünya sağlık örgütünün 2016 yılındaki verilerine göre 50 yaşın altındaki 3,7 milyar insan Herpes Simpleks Virüs -1 (HSV-1) geçirmektedir. HSV-1 enfeksiyonu genelde asemptomatiktir. Virüs nöronlarda gecikme periyodu oluşturur ve bağışıklık sisteminde kaçarak konağını ömrü boyunca enfekte edebilir. HSV-1, neonatal herpes veya genital herpes gibi şekillerde kendini göstererek yaşam kalitesini düşürebilir. HSV-1'in aşısı ve tedavi bulunmamaktadır. Yeni yapılan çalışmalar HSV-1'in oksidatif streste ve Alzheimer hastalığının gelişimi ile ilerlemesinde rol aldığını işaret etmektedir. Bu tez kapsamında HSV-1'in aşı çalışmalarında en sık kullanılan protein olan glikoprotein D (gD)'nin tek başına veya absorbik asit ve sodyum selenitle birlikte uygulanmasının nöroblastoma hücre hattında oksidatif stres parametreleri üzerine etkisi incelenmiştir. Bu kapsamda total glutatyon (GSH) düzeyleri, lipit peroksidasyon yan ürünleri olan malondialdehit (MDA), 4-hidroksinonenal (HNE) ve 8-isoprostan düzeyleri ve protein oksidasyonunun göstergesi olan protein karbonil düzeyleri ölçülmüştür. Tez sonuçları, HSV-1 gD'in sodyum selenit ve askorbik asit ile verilmesinin ROS düzeylerini yükselttiğini göstermiştir. Total GSH ve protein karbonil düzeyleri açısından kontrole göre bir fark görülmemiştir. Sonuçta gD'nin lipit peroksidasyonun hiçbir ara ürününü istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttırmadığı ve lipit peroksidasyona neden olmadığı belirlenmiştir. Ayrıca, gD uygulanan grupta total GSH düzeylerinin ve protein oksidasyon düzeylerinin de değişmediği belirlenmiştir. Askorbik asit ve sodyum selenitin ise gD'ye karşı koruyucu olmadığı belirlenmiştir. gD'nin toksik etkilerinin daha detaylı olarak değerlendirildiği in vitro ve in vivo çalışmalara ihtiyaç vardır. gD oksidatif strese yol açmadığı için aşılarda kullanılması uygun gözükmektedir. Ayrıca, diğer HSV-1 viral proteinlerinin de oksidatif stres açısından değerlendirilmesi gerekmektedir.
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda farklı şiddetlerde uygulanan ekspiratuar kas kuvvet eğitiminin sistemik inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkisinin incelenmesi
Obstrüktif uyku apne sendromu(OUAS) olan hastalarda gece boyu tekrarlanan hipoksi ve reoksijenasyon döngüleri oksidatif stresin ve sistemik inflamasyonun artmasına neden olmaktadır. Literatürde orta şiddetli OUAS hastalarında ekspiratuar kas kuvvet eğitiminin(EKKE) oksidatif stres ve sistemik inflamasyona etkisini inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma; orta şiddetli OUAS'lı erkek hastalarda yüksek ve düşük şiddetli EKKE'nin hastalık şiddeti,sistemik inflamasyon ve oksidatif stres, uyku evreleri, hastalıkla ilişkili semptomlar, solunum kas kuvveti, egzersiz kapasitesi, gündüz uykululuk hali, uyku kalitesi ve yorgunluk şiddetiüzerindeki etkilerini incelemek ve grupların etkisini karşılaştırmak amacı ile çift kör, prospektif randomize kontrollü olarak planlandı. Çalışmaya toplam 31 orta OUAS tanısı alan erkek hasta dahil edildi. Hastalar yüksek şiddetli eğitim (n=16) ve düşük şiddetli eğitim (n=15) grubu olmak üzere randomize olarak iki gruba ayrıldı. Yüksek şiddetli eğitim grubuna maksimum ekspiratuar basıncın (MEP) % 60'ında, düşük şiddetli eğitim grubuna MEP'in % 30'unda, 12 hafta boyunca 7 gün/hafta, günde bir defa 25 soluk, 5 soluk/set toplam 5 set şeklinde EKKE tedavisi verildi. Tedavi öncesi ve sonrası hastalık şiddeti (apne/hipopne indeksi-AHİ), polisomnografi ile solunumsal uyku olayları ve uyku evreleri, serum kan örnekleri alınarak sistemik inflamasyon [C-reaktif protein(CRP), Tümör Nekrozis Faktör-alfa (TNF-α), Interlökin-6 (IL-6), Interlökin-10 (IL-10)] ve oksidatif stres [Total Oksidan Seviye(TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ)], ağız basınç ölçüm cihazı ile solunum kas kuvveti, 6 dakika yürüme testi (6DYT) ile fonksiyonel kapasite, Epworth Uykululuk Skalası (EUS) ile gündüz uykululuk hali, Yorgunluk Şiddet Anketi (YŞA) ile yorgunluk şiddeti ve Pitssburg Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) ile uyku kalitesi değerlendirildi. Hastalıkla ilişkili semptomlar var/yok şeklinde sorgulandı. Tedavi sonrası inspiratuar ve ekspiratuar kas kuvveti her iki grupta benzer oranda arttı (p>0,05).TOS,OSİ, TNF-α ve IL-6 seviyelerindeki azalma her iki grupta benzerdi(p>0,05).Tedavi sonrası AHİ % değişimleri yüksek şiddetli eğitim grubunda % 53,94 iken, düşük şiddetli eğitim grubunda % 27 idi. Yüksek şiddetli eğitim grubunun yüzde AHİ değişim değeri düşük şiddetli eğitim grubundan daha yüksekti (p<0,05).Yüksek şiddetli eğitim grubunda AHİ, sırtüstü AHİ, sırtüstü olmayan AHİ, Aİ, Hİ, REMAHİ ve NREMAHİ, desatüre kalma süresi ve uyku etkinliği düşük şiddetli eğitim grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı azaldı (p<0,05). Tedavi sonrası 6DYT yürüme mesafesi her iki grupta benzer şekilde arttı (p>0,05). Her iki grupta tedavi sonrası, 6DYT sonrası ve toparlanma dispne, genel yorgunluk ve bacak yorgunluğu algısındaki azalma benzerdi (p>0,05).Yüksek şiddetli eğitim grubunda hastalıkla ilişkili semptomlardaki azalma oranı, düşük şiddetli eğitim grubuna göre daha fazlaydı (p<0,05). Her iki grupta EUS, YŞA, PUKİ subjektif uyku kalitesi ve toplam skorları benzer olarak azaldı (p>0,05). Sonuç olarak; yüksek ve düşük şiddetli EKKE'nin solunum kas kuvveti, fonksiyonel kapasite, yorgunluk şiddeti, gündüz uykululuk hali, uyku kalitesi, sistemik inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkileri benzerdir. Yüksek şiddetli EKKE, AHİ düzeyi ve hastalıkla ilişkili semptomları azaltmada düşük şiddetli EKKE eğitiminden daha etkilidir. EKKE etkili bir tedavi seçeneğidir ve orta OUAS hastaların pulmoner rehabilitasyon programına eklenebilir. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, solunum kas kuvvet eğitimi, inflamasyon, oksidatif stres.
Kurşun maruziyetinin ve şelasyon tedavisinin toksisiteyi etkileyen bazı parametreler üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Kurşun (Pb), ülkemiz ve dünya endüstrisinde yaygın olarak kullanılan ve önemli toksik etkileri bulunan bir ağır metaldir. Pb maruziyetinde kullanılan önemli şelasyon ajanlarından birisi sodyum kalsiyum EDTA'dır. Bu tez çalışmasında, Pb toksisitesini gösteren bazı parametreler ve esansiyel element düzeyleri üzerine uygulanan şelasyon tedavisinin etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Pb maruziyeti olan 42 işçiden şelasyon tedavisi öncesinde ve sonrasında kan ve idrar numuneleri toplanmıştır. Esansiyel elementler, oksidatif stres parametreleri (malondialdehit (MDA), protein karbonil (CO), 8-hidroksi-deoksi-guanozin (8-OHdG)) düzeyleri, antioksidan enzimlerin (süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx)) aktiviteleri, glutatyon (GSH) düzeyleri, ALAD enzimi aktivitesi ve polimorfizmi çalışılmıştır. Pb'ye bağlı indüklenmesi olası apoptozun şelasyon tedavisi ile değişimi de kaspaz-8 düzeyleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Pb'ye maruz kalan işçilerde uygulanan şelasyon tedavisinin kalsiyum, bakır, mangan ve selenyum düzeylerinde anlamlı azalmaya neden olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, artan oksidatif stres parametrelerinin ve kaspaz-8 düzeylerinin şelasyon tedavisi sonrası genel olarak azaldığı, bununla birlikte antioksidan enzim aktivitelerinde artış, ALAD düzeylerinde de anlamlı bir yükselme olduğu belirlenmiştir. Çalışma grubunda, 36 işçide ALAD1-1, 5 işçide ALAD1-2, 1 işçide ALAD2-2 izozimi belirlenmiştir. Sonuç olarak, Pb maruziyetine bağlı olarak oluşan oksidatif hasar ve apoptozun geri çevrilmesinde şelasyon tedavisinin etkili olduğu bulunmuştur. Esansiyel element düzeylerindeki azalmaya karşı gıda takviyesi kullanılabileceği değerlendirilmiştir.
Polikistik over sendromu tanılı hastaların mitokondriyal peptit düzeylerinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılması
Polikistik over sendromu (PKOS) üreme çağındaki kadınlarda en yaygın görülen endokrinolojik ve metabolik hastalık olup; androjen fazlalığı, ovulatuar disfonksiyon, ve polikistik over morfolojisi ile seyreder. PKOS'un patofizyolojisi net bir şekilde aydınlatılamamış olmakla birlikte mitokondriyal disfonksiyon ve yol açtığı kronik inflamasyonun diğer metabolik hastalıklarda olduğu gibi PKOS'un da patogenezinde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Humanin, mitokondriyal genomdan 16S ribozomal RNA geni MT-RNR2 tarafından kodlanan, 24 amino asit uzunluğunda mitokondri türevi bir peptittir. Humanin, mitokondriden oksidatif strese yanıt olarak salgılanır ve hücreyi apoptozdan ve inflamasyondan korumada rol alır. Humaninin mitokondriyal disfonksiyonun göstergesi olarak birçok metabolik hastalıkta azaldığı gösterilmiştir. Bu çalışma ile PKOS ve sağlıklı kontrol hastalarının serum humanin düzeylerinin karşılaştırılarak, humaninin PKOS patofizyolojisinde rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya yaş ve VKİ eşleştirilmiş 40 PKOS ve 40 sağlıklı kontrol alınmış, katılımcılar fizik muayene, hormonal, biyokimyasal, antropometrik ölçümler, vücut kompozisyonu ile değerlendirilmiş, katılımcıların serumlarından humanin ölçümü yapılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre PKOS grubunun bel çevresi, bel/kalça oranları, total testosteron, FAI, LDL, trigliserid ve OGTT esnasında 120. dakika insülin değerleri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulunmuştur. PKOS grubunun humanin düzeyi ise sağlıklı kontrol grubundan anlamlı düşük bulunmuştur (p<0.001). Korelasyon analizlerinde humanin yaş ile pozitif anlamlı (r=0.455, p<0.001); total testosteron, insülin 120. dakika, total kolesterol, LDL, non-HDL kolesterol, trigliserid ile negatif anlamlı korelasyon göstermiştir [sırasıyla (r=-0.275, p=0.013), (r=-0.266, p=0.017), (r=-0.306, p=0.006), (r=-0.292, p=0.009), (r=-0.241, p=0.032), (r=-0.261, p=0.020)]. Sonuç olarak, mitokondriyal disfonksiyon göstergesi olan serum humanin düzeyleri PKOS hastalarında yaş ve VKİ eşleştirilmiş sağlıklı kontrollere göre daha düşüktür. Humanin düzeyleri androjen fazlalığı, insülin direnci ve dislipidemi ile ilişkili görünmektedir. PKOS fizyopatolojisinde humanin ve diğer mitokondriyal peptitlerin potansiyel rollerinin iyi anlaşılması ileride mitokondriyal disfonksiyona yönelik yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesine olanak sağlayabilir.
Şizofreni hastalarında diyetin toplam antioksidan kapasitesinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, şizofreni hastalarında diyetin toplam antioksidan kapasitesinin oksidatif hasara etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya, Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı 40 şizofreni hastası ve 30 sağlıklı birey olmak üzere çalışma kriterlerine uyan ve gönüllü 25-55 yaş arası toplam 70 kişi dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında, bireylerin genel özelliklerine ilişkin bilgiler ve beslenme alışkanlıkları sorgulanmış, üç günlük bireysel besin tüketimleri ve 24 saatlik geriye dönük fiziksel aktiviteleri kaydedilmiştir. Katılımcıların antropometrik ölçümleri yapılmış ve rutinde bakılan bazı kan parametreleri hasta dosyalarından alınmıştır. Rutin analiz için toplanan kanlardan artan serum örneklerinde oksidatif hasar belirleyicisi 8-OHdG analizi yapılmıştır. Besin tüketim kayıtlarından bireylerin günlük enerji, makro ve mikro besin ögesi alımları, dTAC değerleri ve oksidatif denge skoru hesaplanmıştır. Şizofreni hastalarında günlük diyetle posa, n-3 yağ asitleri, niasin, pridoksin, magnezyum, demir ve çinkoyu yetersiz alanların oranı, sağlıklı bireylere kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Farklı veri tabanları kullanılarak hesaplanan dTAC değerlerine göre; Carlsen ve Pellegrini FRAP (Ferrik iyon indirgeyici antioksidan güç), TEAC (Troloks eşdeğeri antioksidan kapasite), H-ORAC (Hidrofilik Oksijen Radikalini Soğurma Kapasitesi) şizofreni hastalarında sağlıklı bireylere göre anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p=0,010, p=0,024, p=0,020, p=0,045). Toplam oksidatif denge skoru, şizofreni hastaları ve sağlıklı bireylerde benzerdir (p=0,379). Son altı ayda şizofreni hastalarının %80'inin ,sağlıklı bireylerin ise %30'unun vücut ağırlığı artmıştır (p=0,015). Fiziksel aktivite düzeyleri bakımından şizofreni hastalarının %77,5'i, sağlıklı bireylerin ise %40,0'ı sedanterdir (p=0,006). Oksidatif DNA hasarının bir göstergesi olan 8-OHdG seviyesi şizofreni hastalarında sağlıklı bireylere göre daha yüksektir, fakat bu fark anlamlı değildir (p=0,099). Serum 8-OHdG seviyesi ile farklı analiz yöntemleriyle hesaplanan dTAC değerleri ile arasında bir ilişkili bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç olarak, şizofreni hastaları; düşük dTAC değerlerine, düşük fiziksel aktivite düzeyine ve yüksek oksidatif hasara sahip olduğu görülmüştür. Şizofreni hastalarında morbidite risklerini önlemek için beslenme ve fiziksel aktivite durumları düzenli olarak takip edilmelidir. Hastaların diyetine uygun olarak besin çeşitliliği sağlanmalı, diyetin TAC içeriği geliştirilmeli, bireylerin moral ve motivasyonları desteklenerek yaşam kalitesi arttırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, beslenme durumu, fiziksel aktivite düzeyi, antioksidan, oksidatif stres.
Assessment of the antioxidative and antiapoptotic effects of delta-opioid peptide D-ALA2-leu5-enkephalin on survival on hematopoietic stem cells
Hematopoietic Stem Cells (HSCs) are adult stem cells with the capacity for self-renewal and differentiation into all blood cell lineages. When HSCs are used for transplantation or gene therapy purposes, they can be exposed to short term cell culture and/or freezing procedures. However, the viability and function of HSCs may be negatively affected by oxidative and endoplasmic reticulum stress induced by these processes. There is a need for the development of novel short term HSC expansion protocols that are highly effective, non-toxic and protect cell viability. Therefore, in the framework of this thesis, the role of Delta Opioid Receptor (DOR) activating synthetic peptid D-Ala2-Leu5-Enkephalı̇n (DADLE) on in vitro expansion, oxidative stress, ER stress and hypothermic storage of HSCs was assessed. Umbilical Cord Blood CD34+ HSCs were exposed to oxidative stress induced by H2O2 and ER stress induced by Tunicamycin (TM) and Thapsigargin (TG). Cell proliferation was assessed using WST-1; cell cycle analysis were done using BrdU; apoptosis was measured with Annexin-V/Propidium Iodide and the formation of Reactive Oxygen Species were assessed using H2DCFDA. RT-qPCR was used to investigate the effect of these stress conditions on gene expression of HSCs. Although DADLE was able to protect HSCs in vitro from oxidative stress and ER stress inducing molecules, DADLE was not able to protect HSCs from hypothermia-induced apoptosis. In this study, the effects of DADLE on HSCs were determined for the first time. Alone or in combination with other anti-oxidants or ER stress protective agents, DADLE might be helpful in the development of novel protocols for the ex vivo expansion of HSCs for clinical use, by promoting their survival through enhanced viability and by supporting their long-term maintenance and/or stemness. Key Words: DADLE, Hematopoietic Stem Cells (HSCs), Oxidative Stress, ER Stress, Hypothermia.
Bisfenol A ve türevlerinin toksisitelerinin insan prostat normal hücre hattında değerlendirilmesi
Bisfenol A (BPA), iyi bilinen bir endokrin bozucudur ve plastik endüstrisinde yaygın olarak kullanılır. Son yıllarda, BPA teması ile birlikte erkek üreme sistemi üzerindeki etkilerine yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Bu etkilerin ciddi sonuçlara yol açabileceğinin kanıtlanmasının ardından, BPA kullanımı birçok endüstriyel alanda yasaklanmış ve yerini bisfenol F (BPF) ve bisfenol S (BPS) gibi analogları almıştır. Bu tez çalışmasında, BPA ve türevleri olan BPF ve BPS'in sitotoksik etkileri, genotoksik etkileri ve oksidatif strese neden olma potansiyelleri tümörijenik olmayan prostatik hücrelerinde (RWPE-1 hücreleri) karşılaştırılıp değerlendirilmiştir. Ayrıca, bisfenol türevlerinin DNA onarım proteinleri üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. RWPE-1 hücreleri, 0 ila 1000 µM arasında değişen konsantrasyonlarda 24 saat boyunca BPA, BPF ve BPS ile inkübe edilmiştir. BPA, BPF ve BPS için inhibitör konsantrasyon 50 (IC50) değerleri sırasıyla 113,74 μM, 249 μM ve 380,90 μM olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar sitotoksisite potansiyellerinin BPA> BPF> BPS olarak sıralandığını göstermiştir. Tüm bisfenol türlerine maruz kalan hücre gruplarında süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) ve glutatyon redüktaz (GR) aktiviteleri ile glutatyon (GSH) ve total antioksidan seviyelerinde (TAOC) değişiklikler saptanmıştır. Lipit peroksidasyon düzeylerinde bir artış gözlenmemiştir. Standart ve modifiye Comet analizinde tüm bisfenol türevleri kontrol grupları ile karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde DNA hasarına yol açmıştır. Bisfenoller ile inkübe edilen tüm gruplarda baz eksizyon onarımında (BER) görev alan proteinlerde, p53 protein düzeylerinde ve DNA onarım proteinlerinde (OGG1, Ape-1 ve MyH) düşüşler saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar, BPA türevlerinin de sitotoksik ve genotoksik özelliklerinin olabileceğini düşündürmektedir. Aynı zamanda DNA onarım proteinlerinin de ekspresyonlarını değiştirmektedirler. Bu nedenle bu maddelerin, BPA'ya alternatif olarak güvenle kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.
Süt içirme sıklığının buzağıların gelişimi ve davranışları üzerine etkileri
Çalışmada, süt içirme sıklığının süt içme döneminde buzağıların gelişimi, davranış ve sağlıkları üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 5 günlük yaşta 10 adet (Her grupta 5 buzağı) Holstein buzağı kullanılmıştır. Çalışmada Bilgisayar Kontrollü Besleyici (BKB) kullanılmıştır. Birinci grup buzağılara, sabah-akşam olmak üzere 4 lt/gün süt ikame yemi (G1) verilmiştir. İkinci gruba ise doğal emzirme davranışı olan sabah (05:00-08:00), öğlen (10:00-13:00), akşam (16:00-20:00) olmak üzere azami 12 lt/gün süt ikame yemi tüketmelerine müsaade edilmiştir. Grupların canlı ağırlıkları, toplam ve günlük canlı ağırlık artışları ve vücut ölçüleri arasında önemli farklılık bulunamadı. Ancak G1 buzağıları G2 buzağılarına nazaran daha fazla (P<0.05) yem tüketmişlerdir. Yemden yararlanma oranında G2 buzağıların lehine önemli olmayan bir iyileşme elde edildi. Besleyici olmayan BKB ziyaretleri çalışmanın ilk zamanlarında G1 buzağılarında fazla gözlemlenmiş, denemenin sonuna doğru G2 buzağıların ziyaretleri artmıştır. Yemlik ziyaretlerinin G1 buzağılarında G2 buzağılarına nazaran fazla olduğu gözlemlenmiştir. Ruminasyon için harcanın zaman gruplarda birbirlerine yakın olmuştur. Çapraz emme davranışı G1 buzağılarında fazla görülmüştür ancak yaşla beraber bu davranış kalıbında azalma olmuştur. Dil çevirme davranışı ise G2 buzağılarda fazlaca görülmüş ancak bu davranış kalıbı yaşla beraber ortadan kalkmıştır. Bağırma davranışı G1 buzağılarında fazlaca gözlemlenmiş ancak yaşla beraber bu davranış ortadan kalkmıştır. Kan biyokimya değişkenlerinden GGT, inorganik fosfor ve glukoz konsantrasyonları G2 buzağılarında yüksek olmuştur (P<0.05). Hematolojik kan değerlerinden hemoglobin, hematokrit, eritrosit ve trombosit G2 buzağılarda önemli oranda artmıştır. Ancak buzağıların oksidatif stres, antioksidan savunma mekanizması ve bağışıklık sistemi üzerine önemli olmayan bir etki gözlemlenmiştir. Elde edilen sonuçlar, süt içirme sıklığının buzağıların gelişimleri, davranış kalıpları, sağlıkları üzerine önemli etkisinin olmadığını göstermiştir.
Spirodiklofen'in sazan balıkları (Cyprinus carpio, linnaeus 1758) üzerindeki histopatolojik, serum biyokimyasal parametreleri ve antioksidan enzim aktiviteleri üzerine etkileri
Spirodiklofen (SPF), özellikle iki noktalı kırmızı infestasyonuna karşı turunçgiller, yumuşak ve sert çekirdekli meyveler ile kabuklu yemişlerde kullanılan etkili bir akarisittir. Tarım alanlarından drenaj kanalları ve buharlaşma yoluyla akuatik ortama taşınan SPF, balıklarda toksik etkilere yol açabilmektedir. Sazan balığı (Cyprinus carpio), SPF'nin etkilerini değerlendirmek için uygun model organizma olarak seçilmiştir. Balıklar 21 gün boyunca SPF'ye (0; 0,05; 0,1 ve 0,3 mg/L) maruz bırakılmıştır. Histopatolojik incelemeler, hepatopankreas, bağırsak, gonad ve solungaç dokularında hücresel dejenerasyon ve inflamasyonu ortaya koymuştur. Antioksidan enzim aktiviteleri ve oksidatif stres belirteçleri incelendiğinde, katalaz (CAT), süperoksit dismutaz (SOD) ve peroksidaz (POD) aktiviteleri ile çözünebilir protein seviyeleri 0,1 mg/L SPF'ye kadar yükselmiş, konsantrasyon arttıkça azalma göstermiştir (p<0,05), Malondialdehit (MDA) seviyeleri ise SPF konsantrasyonunun artmasıyla anlamlı şekilde yükselmiştir (p<0,05). Serum biyokimyasal parametreler açısından, toplam protein (TP), albümin (ALB) ve toplam kolesterol (CHOL) değerlerinde artan konsantrasyona bağlı olarak azalma; kreatinin (CRE) ve ürik asit (UA) düzeylerinde ise anlamlı artışlar (p < 0,05) saptanmıştır. SPF maruziyeti ile oluşan tepkileri değerlendirmek için antioksidan serum biyokimyasal parametreleri üzerinde Temel Bileşen Analizi (PCA) uygulanmıştır. Sonuç olarak, elde edilen bulgular SPF'nin balıklarda oksidatif stres, biyokimyasal bozulmalar ve doku hasarı yoluyla toksisiteye neden olabileceğini göstermekte ve bu durumun akuatik ekosistemler için potansiyel bir risk faktörü olduğunu ortaya koymaktadır.
Asit sıvılarının ayırıcı tanısında kalprotektin düzeyi, tiyol-disülfid dengesi ve oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Siroz, kanser ve kalp yetmezliği gibi birçok yaygın hastalığın neden olduğu periton boşluğunda patolojik sıvı birikmesine asit denir. Asit etiyolojisinde tanısal zorluğun giderilmesi için farklı diagnostik parametrelerden en sık kullanılanı serum-asit albümin gradiyentidir. Kullanılacak yöntemde; tanısal doğruluk, sensitivite ve spesifisitenin yüksek olması, kolay ve ucuz olması aranan özelliklerdendir. Bu çalışmanın amacı, asit sıvısında kalprotektin, tiyol-disülfid, total oksidan ve total antioksidan düzeylerini ölçmek ve asit ayırıcı tanısında kullanılabilirliklerini araştırmaktır. Yöntem ve Gereçler: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji servisinde batında asit tespit edilen ve parasentez işlemi yapılan 88 hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Batında minimal asit tespit edilen ve parasentez işlemi yapılamayan hastalar, vitamin takviyesi ve antioksidan ilaç kullananlar çalışma dışı tutuldu. Asit evrelemesi, International Ascites Club tarafından önerilen evreleme ile, grade 1 (hafif), grade 2 (orta), grade 3 (ileri) olarak evrelendi. Grade 1 asiti olan hastalara ultrason eşliğinde, grade 2-3 asitli hastalara ise fizik muayene ile kalın uçlu iğne kullanılarak, steril bir şekilde parasentez yapıldı. Bu asit örnekleri -40°C sıcaklıkta saklandı. Asit sıvısında glukoz, albümin, laktat dehidrogenaz, total protein, hemogram, kalprotektin, tiyol-disülfid, total antioksidan ve total oksidan parametreleri çalışıldı. SPSS programı kullanılarak istatistiksel analizler yapıldı. Çalışmaya katılan hastalardan aydınlatılmış onam formları ile bilgilendirme yapılarak onamları alındı, Helsinki Deklorasyonu ilkelerine göre yapıldı, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan onay alındı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 88 hastanın 56'sı (%63,6) kadın, 32'si (%36,4) erkek, yaş ortalaması 60,43 ± 18 (dağılım 16-87) yaş idi. 50 (%56,8) hastada portal tip, 38 (%43,2) hastada non-portal tipte asit iken, hastaların 60'ı (%68,2) non-malign, 28'i (%31,8) malign hasta idi. Portal tip asitli grupta ortalama kalprotektin değeri 17,49 ± 2,72 ng/mL, TAS değeri 1,03 ± 0,15, TOS değeri 15,34 ± 5,47, OSI değeri 1,55 ± 0,73, SS/SH oranı 5,01 ± 2,25, SS/TT oranı 4,48 ± 1,79, SH/TT oranı 91,02 ± 3,58 iken, non-portal tip asitli grupta ortalama kalprotektin değeri 23,83 ± 5,01 ng/mL, TAS değeri 0,81 ± 0,25, TOS değeri 17,45 ± 4,08, OSI değeri 2,60 ± 2,28, SS/SH oranı 6,93 ± 2,32, SS/TT oranı 6,02 ± 1,77, SH/TT oranı 87,95 ± 3,55 (p<0.001) idi. Asit etyolojik nedenleri malign ve non-malign olarak gruplandırıldığında, malign olmayan asitlerde kalprotektin değeri ortalama 17,63 ± 3,062 ng/mL, TAS değeri 1,04 ± 0,18, TOS değeri 15,11 ± 5,20, OSI değeri 1,53 ± 0,71, SS/SH oranı 5,25 ± 2,24, SS/TT oranı 4,68 ± 1,78, SH/TT oranı 90,6 ± 3,5 iken, malign olan asitlerde ortalama kalprotektin değeri 25,8 ± 3,51 ng/mL, TAS değeri 0,72 ± 0,17, TOS değeri 18,7 ± 3,53, OSI değeri 3,03 ± 2,51, SS/SH oranı 7,11 ± 2,47, SS/TT oranı 6,14 ± 1,89, SH/TT oranı 87,7 ± 3,7 iken, (p<0.001) idi. Kalprotektinin malign asit sıvısında cut off değeri 20,68 ng/mL olarak alındığında %92,8 sensitivite, %93 spesifiteye sahipti, diğer parametrelerdeki sentivite ve spesifite oranları düşüktü. Sonuç: Asit ayırıcı tanısına portal, non-portal ayırımında ve malign, non-malign ayırımında başta kalprotektin, yanı sıra TAS, TOS, OSI, SH, TT, SS, SS/SH, SS/TT ve SH/TT değerleri, önemli katkı sağlayabilir. Asit kalprotektin düzeyi, malign ve non-malign ayırımında yüksek sensitivite ve spesifite göstermektedir. Anahtar kelimeler: asit, malignite, tiyol-disülfid, kalprotektin, oksidatif stres