Pancreatic diseases
82 theses under this subject heading
Gebelik döneminde akut pankreatit geçiren hastalarda etyoloji ve prognoz
Giriş ve Amaç: Çalışmamız Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji bölümünde 2019-2022 tarihleri arasında gebelik döneminde AP tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu çalışmada gebelikte AP tanısı alan hastalarda etyoloji, prognoz ve fetüs üzerine olan etkileri incelendi. Materyal-Metod: Hastaların verileri prospektif olarak toplandı. Hastalara AP tanısı; karın ağrısı, serum amilaz ve lipaz testlerinin normalin üç katının üzerinde olması, ultrason veya manyetik rezonans görüntülemelerinde karakterize pankreatit bulguları olmak üzere üç kriter değerlendirildi ve üç kriterden iki tanesi pozitif olan hastalara akut pankreatit tanısı konuldu. Modifiye Atlanta kriterlerine göre AP hafif, orta ve şiddetli olarak sınıflandırıldı. Bulgular: Median yaşı 28 (19-45 yıl) olan toplamda 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların median VKİ: 28.5 kg/m2 (20-39.1) idi. AP geçirdikleri median gebelik haftası 28 ( Bir hasta 1.trimester, yedi hasta 2. trimester, on iki hasta 3. trimester, en düşük 8. hafta, en yüksek 39. hafta) idi. 5 (%25) hastanın gebe kalmadan önce de AP öyküsü mevcuttu. 8 hasta ilk gebeliklerinde AP atağı geçirdi. Hastaların 15'inde (%75) neden biliyer pankreatit, 3 (%15) hastada hipertrigliseridemiye bağlı pankreatit, 1 (%5) hastada akrep sokmasına bağlı pankreatit, 1 (%5) hastada ERCP sonrası pankreatit mevcuttu. Doğumu gerçekleştirilen hastaların 9'una (%50) normal doğum, 9'una (%50) sezaryen doğum yapıldı. Bu yazının yazıldığı zaman 2 hasta halen gebeydi. Doğumdan sonra hastaların 9'una kolesistektomi operasyonu yapıldı. Fetusların 14'ünün (%70) cinsiyeti erkek, 6'sının (%30) ise kız idi. Median doğum ağırlıkları 2975 gr (2250-3800 gr), median APGAR skoru 9 idi. Fetusların 16'sında doğumda anomali yok idi, bir yenidoğan omfalit nedeniyle yoğun bakımda takip edildi. Hastaların 18'i (%90) hafif, 1 hasta (%5) orta ağır AP idi. Hipertrigliseridemiye bağlı ağır AP geçiren 1 hasta (%5) gebeliğin 35. haftasında abortus sonrası exitus oldu. Sonuç: Bizim çalışmamızda gebelikte geçirilen AP'nin en sık nedeni biliyer pankreatit, ikinci sıklıkta hipertrigliseridemiye bağlı pankreatittir. Gebelikte geçirilen akut pankreatit atağı ciddi IX morbiditeye ve bizim bir hastamızda olduğu gibi hem anne hem fetusta mortaliteye neden olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gebelikte pankreatit, akut pankreatit
Orta-ağır malnütrisyonlu hastalarda pankreas enzim replasmanının tedavideki etkinliği
Mis D.M, Orta-Ağır Malnütrisyonlu Hastalarda Pankreas Enzim Replasmanının Tedavideki Etkinliği, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Uzmanlık Tezi, Van, 2019. Amaç: Bu çalışmada, Dünya Sağlık örgütü (DSÖ) sınıflamasına göre orta-ağır malnütrisyon tanısı almış hastalara uygun beslenme rejimi ile birlikte pankreas enzim replasman tedavisinin (PERT) kilo alımı üzerinde etkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Kasım 2018 – 1 Şubat 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenteroloji ve Genel Çocuk polikliniklerine ayaktan başvuran, orta-ağır malnütrisyon tanısı alan 3 ay-17 yaş arası 45 çocuk (22 kız, 23 erkek) çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve laboratuvar verileri incelendi. Yaşlarına ve kilolarına uygun beslenme rejiminin yanında birinci gruba sadece hiperkalorik mama, ikinci gruba ise hiperkalorik mamanın yanında 2000 U lipaz /kg/gün dozunda PERT verildi. Hastaların ilk ve ikinci ay muayenelerinde antropomerik ölçümler yapıldı, fekal elastaz, desnutrin ve ghrelin seviyeleri çalışılarak PERT'in kilo alımı ve laboratuar değerleri üzerinde etkili olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: 45 hastanın 22si kız (%48,8), 23'ü erkek (%51,2) idi. Hiçbir hastamızda ek hastalık yoktu. Hastaların tamamında pankreas yetmezliği görüldü. Hastaların ilk ve iki aylık tedavi sonrası değerleri karşılaştırıldığında PERT grubundaki hastaların daha iyi kilo aldığı ancak istatiksel anlamlı fark yaratmadığı görüldü. Fekal elastaz, desnutrin ve ghrelin düzeyleri arasında da iki grup arasında anlamlı değişiklik olmadı. Sonuç: Malnutrüsyonun önemli halk sağlığı sorunlarından biri olmayı sürdüğü günümüzde yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi hala önemini korumaktadır. PERT üzerinde düşünülen bir seçenek olmakla birlikte bu konuda literatür sınırlıdır. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız bu konuda yapılan hasta grubunun en fazla olduğu ve PERT süresinin en uzun tutulduğu çalışmadır. Malnütre hastalarda PERT verilmesinin klinik ve biyokimyasal etkilerini incelediğimiz çalışmamızda PERT verilen grubun daha iyi kilo almakla birlikte anlamlı fark yaratmadığı, biyokimyasal belirteçler üzerinde beslenme desteğinden farklı bir sonuç çıkarmadığı görülmüştür.
Comparative analysis of myeloid-derived suppressor cells from blood and spleen in gastric and pancreatic cancer
Under physiological conditions, development and maturation of the myeloid cells take place in the bone marrow. In case of chronic inflammatory disorders such as cancer, production of chemokines, growth factors, and cytokines are augmented, and myelopoiesis is boosted. However, the myeloid cells enter circulation without full maturation and may interfere with immune responses. These immature immunosuppressive cells are called "myeloid-derived suppressor cells (MDSCs)". MDSCs employ different mechanisms such as reactive oxygen species, nitric oxide, arginase 1, indoleamine 2,3-dioxygenase to suppress immune responses. MDSCs are accumulated in the peripheral blood, bone marrow, liver, and especially in the spleen and support tumor formation and metastasis in tumor-bearing mice. On the other hand, since obtaining spleen samples is very challenging, peripheral blood is generally used in human studies. Increased amounts of MDSCs were found in the peripheral blood of cancer patients and were associated with bad prognosis. However, there is more room for research about MDSCs in the human spleen. In this study, from peripheral blood and spleen samples of gastric and pancreatic cancer patients who underwent splenectomy, the subtypes of MDSCs were determined. Particularly, polymorphonuclear MDSCs (PMN-MDSCs) were accumulated in the spleen, and they were in close proximity with T cells. Increased percentages of PMN-MDSCs both in peripheral blood and spleen were associated with bad prognosis regardless of clinical stage. Furthermore, the spleen specimens which were obtained from the patients with traumatic injury served as non-malignant controls. PMN-MDSCs were accumulated in injured spleen similar to that of observed in the cancer patients. Increased percentages of PMN-MDSCs in the spleen were positively correlated with injury severity scores. Furthermore, the splenic PMN-MDSCs as well as the circulating PMN-MDSCs, displayed similar distribution, morphological properties, capacities to produce reactive oxygen species, nitric oxide, and suppressed T cells. Both in cancer and traumatic injury the expression of human MDSC-associated immune regulatory molecules were increased. In conclusion, our results demonstrated the immune modulatory function of the human spleen through MDSCs in inflammatory disorders such as cancer and trauma.
Pankreas kanseri hücre hattında TFAM ekspresyon düzeyinin hücre fonksiyonları üzerine etkisi
Pankreas kanseri genellikle geç bir aşamada farkedilir çünkü çok ileri evrelere ulaşana dek semptomları görülmez. Kilo kaybı, karın bölgesinde ağrı, sarılık (karaciğerdeki toksik yapılanma nedeniyle cildin sarıya dönmesi) en yaygın görülen semptomlardır. Bunlar genellikle tümör belli bir büyüklüğe eriştikten sonra ortaya çıkar ve çoğu zaman bereberinde karaciğer metastazı vardır. Karsinomaların metastaz yapması için, epitelyal tümör hücreleri, birincil bölgede istila, ikincil bir yerde yayılma ve kolonizasyonu içeren karmaşık bir dizi olaydan geçer. Bu metastatik kaskadı, sadece tümör hücrelerinde çalışan sayısız sinyal yolu ile değil aynı zamanda stromal hücrelerle olan ilişkileri de modüle edilebilir. İstilacı yetenekler elde etmek için, epitelyal tümör hücreleri, hücre- hücre adezyonlarının kaybını kolaylaştıran ve hücre hareketliliğini, kök hücre benzeri özellikleri ve apoptoza karşı direnci arttıran bir işlem olan bir epitel-mezenkimal geçişine (EMT) maruz kalabilir. Bu özellikler, tümörün farklılaşmasını arttırdığı ve metastaza gidişi arttırdığı bilinmektedir. MikroRNA'ların hücre çoğalması, farklılaşması, kök hücrenin yenilenmesi ve apoptoz gibi birçok biyolojik süreçte düzenleyici işlevlerinin olduğu bilinmektedir. miRNA'lar, hedefledikleri mRNA'lara göre onkojenik veya tümör baskılayıcı özellik kazanabilirler. Kanserin gelişimini arttırdığı düşünülen miRNA'lar 'onkomir' olarak tanımlanmaktadır. Onkogen olarak işlev gösteren bu miRNA'lar hedefi olan tümör baskılayıcı genleri baskılayarak tümörün gelişmesine katkı sağlarlar. Genellikle kanserlerde kontrolsüz büyümeyi arttırıcı ya da antiapoptotik olarak fonksiyon gösterdikleri rapor edilmiştir. Görevleri bir onkogenin ekspresyonunu kontrol etmek olan miRNA'lar ise 'tümör baskılayıcı miRNA'lar' olarak tanımlanmaktadır. Tümör baskılayıcı miRNA'ların ekspresyonundaki azalışın onkogenlerin ekspresyonunu arttırdığı ve sonuçta tümör oluşumuna neden olduğu bilinmektedir. mir200 ailesinin düşük ekspresi, invazyon ve metastaz malign tümör ilerlemesinin göstergelerindendir. Taranan literatür bilgilerine göre mir200a; meme, over, prostat, kolorektal kanser, mide ve pankreas kanserlerinde tümör baskılayıcı olarak görev almıştır. Bu çalışmada, mir200a'nın tümör baskılayıcı özelliği üzerinde durularak araştırmalar yapılacaktır. Oksidatif fosforilasyondan sorumlu olan mitokondri, hücresel enerjinin üretim merkezidir. Warburg'un, kanserin oksidatif fosforilasyondaki veya mitokondrideki bozulmalardan kaynaklandığını öne sürmesiyle son yıllarda mitokondri ve kanser arasındaki ilişkiyi belirlemeye yönelik çok sayıda çalışma yapılmıştır. Elde edilen verilere göre kanser hücrelerinde mtDNA'da mutasyon birikimi çekirdek DNA'sına göre 10 kat daha fazladır. Bu mutasyonlar çoğu kez homoplazmiktir ve erken evre kanser hücrelerinde belirlenebilir. Bu bulgular mtDNA mutasyonlarının kanserin işaretçisi olarak kullanılabileceği fikrini doğurmuştur. Aynı zamanda bu işaretlerin erken evre kanserlerde belirlenebilmesi kanser tedavisine erken başlama olanağını sunması açısından da önemlidir. İnsan mitokondrilerindeki transkripsiyon, POLRMT adı verilen DNA'ya bağlı bir RNA polimerazı tarafından yönlendirilir. Transkripsiyonun başlatılması, POLRMT'nin TFAM (mitokondriyal transkripsiyon faktörü A) ve TFB2M (mitokondriyal transkripsiyon faktörü B2) ile ilişkisini gerektirir. TFAM, transkripsiyon aktivasyonuna ek olarak DNA'yı nükleoid içinde paketleyen bir DNA bağlayıcı proteindir. mir200a, TFAM'ı hedefleyerek downregüle etmektedir. Bu tezde, pankreas kanseri hücre hattında TFAM ekspresyon düzeyinin kanser hücre fonksiyonları üzerine etkisi, mir200a ile TFAM ilişkisi üzerinden araştırılacaktır.
Pankreas kanserli hastalarda tümörde BRCA1, BRCA2 ve ATM ekspresyonunun kemoterapi yanıtı ve sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada opere pankreas kanserli hastalarda tümör dokusunda immunohistokimya ile BRCA1,BRCA2, ATM ekspresyonlarının belirlenmesi ve bunun prognoz ve platin içeren tedavilerin etkinliği ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesi'nde 2005-2017 yılları arasında pankreas kanseri nedeniyle opere olmuş, tanıda metastazı olmayan, 18 yaş ve üzerinde olan 130 hasta dahil edildi. Hastaların demografik ve klinikopatolojik özellikleri ve tümör dokularında BRCA1, ATM ve TP53 ekspresyonları değerlendirildi. BRCA2 ekspresyonu teknik nedenlerle değerlendirilemedi. Hastaların %42'sinde (n=46) BRCA1 ekspresyonu düşüktü, %23'ünde (n=25) ATM ekspresyon kaybı, %62'sinde (n=66) anormal TP53 ekspresyonu gözlendi. Düşük ve yüksek BRCA1 ekspresyonu olanlarda genel sağkalım (GSK) ve hastalıksız sağkalım (HSK) benzerdi (GSK:23,1 vs 16,2 ay, p=0,17, HSK:16,8 vs 10,6 ay, p=0,12). ATM'de ekspresyon kaybı olanlarda ve olmayanlarda GSK (19 vs 21,9 ay, p=0,92) ve HSK (11,4 vs 14,9 ay, p= 0,84) benzerdi. Anormal TP53 ekspresyonu olan hastalarda GSK (23,1 vs 15,5 ay, p=,034) ve HSK'nin (14.1 vs 9,2 ay, p=,025) daha uzun olduğu gözlendi. BRCA1 ekspresyonu düşük olanlarda veya ATM ekspresyon kaybı gözlenenlerde platin içeren adjuvan tedavi alan hastalarla, platin içermeyen adjuvan tedavi alanların hastalıksız ve genel sağkalım süreleri benzerdi. Çok değişkenli analizde GSK için bağımsız prognostik faktörler evre, post-op CA19-9 yüksekliği, tanıda tromboz varlığı, diyabet ve anormal TP53 ekspresyonu olarak bulundu. Hastalıksız sağkalım için bağımsız prognostik faktörler evre, post-op CA19-9 yüksekliği, vasküler invazyon, diyabet ve anormal TP53 ekspresyonu olarak bulundu. Sonuç olarak opere pankreas kanserli hastalarda BRCA1 ve ATM'nin İHK ile değerlendirilmesi prognozu tayin etmede ve tedavi seçiminde yararlı bir yöntem değildir. P53'ün İHK ile değerlendirilmesi prognozu öngörmede faydalı olabilir.
Fruktozun pankreas kanseri ve pankreatik inflamasyona etkisi: İn vitro karşılaştırmalı çalışma
AMAÇ: Çalışmamızın amacı fruktozun pankreas kanseri hücrelerindeki etkilerinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda insan pankreas kanseri hücre hattı (PANC-1) kullanılmıştır. Gerçekleştirilen hücre kültürü çalışmasında, hücrelerin in vitro koşullar altında uygun besiyeri (kültür ortamı) kullanılarak flasklar içerisine ekilip bakımları yapılmıştır. Hücrelerin proliferasyonu, pasajları ve takip işlemleri Inverted Mikroskop kullanılarak düzenli olarak incelendi. PANC-1 hücrelerine low glikoz DMEM'de çözülmüş fruktoz ve glikoz ayrı ayrı eklenmiştir. Fruktoz ve glikoz uygulanmayan hücreler kontrol olarak kabul edilmiştir. Etken maddelerin maksimum proliferatif etki değerleri GraphPad Prism v5.0 Software yazılımında hesaplanmıştır. Aynı zamanda fruktoz ve glikozun birlikte etkisini görmek için kombinasyon deneyleri yapılmıştır. Fruktoz, glikoz ve fruktoz+glikoz kombinasyonunun verildiği hücrelerden ve fruktoz, glikoz uygulanmayan kontrol hücrelerini içeren her bir gruptan total RNA izolasyonu için RNeasy Plus Kiti (Qiagen) kullanılmıştır. İzole edilen uygun kalitedeki total RNA'lardan, cDNA sentezi "All-in-OneTM First-Strand cDNA Synthesis Kit" (Genecopoeia) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. cDNA örnekleri kullanılarak genlerin ekspresyon seviyelerini belirmek için "All-in-OneTM qPCR Mix" (Genecopoeia) ile qPCR Array çalışması gerçekleştirilmiştir. Hedef genlerimize (KRAS, NFKB, ERK2) özgül olarak dizayn edilmiş olan primerler kullanılmıştır. Real-time PCR verileri, LightCycler 480 software (Roche) Cycle Threshold (Ct) değerleri kullanılarak web bazlı RT2 Profiller PCR Array Data Analysis version 3.5 (http://pcrdataanalysis.sabiosciences.com/pcr/arrayanalysis.php) ile analiz edilmiştir. BULGULAR: 72. saatte fruktozun ve glikozun hücre hattında proliferasyonu en çok arttıran değeri her iki madde için de 20 mM olarak belirlenmiştir. Her iki maddenin birlikte etkisini değerlendirmek için yapılan izobologram analizine göre, fruktoz ve glikoz kombinasyonunun hücre proliferasyonunu maksimum arttırdığı doz 15 mM olarak bulunmuştur. HGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 4,46, 3,29 ve 6,52 kat daha fazla NFKB1 ekspresyonu olduğu saptanmıştır. LGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında ise fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 4,65, 3,43 ve 7,87 kat daha fazla NFKB1 ekspresyonu olduğu saptanmıştır. HGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 11,47, 7,51 ve 11,93 kat daha fazla NFKB1 ekspresyonu olduğu saptanmıştır. LGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında ise fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 7,56, 4,95 ve 7,87 kat daha fazla KRAS ekspresyonu olduğu saptanmıştır. HGK-DMEM uygulanan hücrelere oranla fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 5,69, 1,4 ve 4,45 kat daha fazla ERK2 geni eksprese edildiği saptanmıştır. LGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında ise fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 4,5, 1,1 ve 3,52 kat daha fazla ERK2 geni eksprese edildiği saptanmıştır. SONUÇ: Çalışmamız gösterdi ki fruktoz pankreas kanseri hücrelerinde KRAS, ERK2 ve NFKB1 gen ekspresyonunu glikozdan daha fazla arttırmaktadır, fruktoz glikoz ile kombine halde uygulandığında NFKB1 ve KRAS ekspresyonu üzerinde sinerjik etki göstermektedir. Bu genler pankreas kanseri patogenezindeki anahtar yolaklardaki proteinleri kodlamaktadır. Fruktozun kanser metabolizmasında glikozdan farklı metabolize edilmesiyle birlikte bu genlerin ekspresyonunu da arttırması daha sonra yapılacak çalışmalar ile daha iyi anlaşılacaktır. Patogenezdeki yerini aydınlatmak ve fruktoz metabolizmasındaki yolakların tedavi hedefi olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmak amacıyla yeni çalışmalar yapılmalıdır.
miRNA kullanılarak NOTCH1 ınhibisyonu ile kanser kök hücre ve tümör mikroçevresinin hedeflenmesi
Pankreas kanseri, 6 ay ortalama hasta sağkalımı ile son derece zayıf sağkalım oranlarına sahip en agresif kanserlerden biridir ve karşılanamayan bir terapötik zorluğu temsil etmektedir. Pankreas kanseri ilerleyişini ve mekanizmaları hala tam olarak anlaşılamamıştır. Yalnızca tümör hücrelerini hedef alan stratejilerin pankreas kanseri hücrelerini ortadan kaldırmada başarısız olduğu ve metastazı, ilaca direnci ve hasta ölümlerini önlediği kanıtlanmıştır. Kanser kök hücreleri hücre göçü / istilası, ilaç direnci ve metastaz özellikleri sebebiyle önemli klinik etkilere sahiptir. NOTCH ve ilişkili sinyal yolaklarının kanser kök hücrelerinde yüksek/artmış aktivite gösterdikleri; bu hücrelerin sürdürülmesi ve sağkalımı için önemli olduğu bilinmektedir. NOTCH1'in pankreas kanseri kök hücrelerinin regülasyonundaki fonksiyonel rolü açıklığa kavuşmamıştır. Planlanan çalışmayla klinikte kullanılan toksik olmayan nanolipozom teknolojisi ile NOTCH1'i hedefleyen miRNA temelli tedavi modeli uygulanmıştır. NOTCH1 hedef alınarak kanser kök hücre özelliklerinin baskılandığı, tümör büyümesi ve yayılmasının durduğu görülmüştür. Tedavi yaklaşımı olarak etkin bir şekilde kullanılabileceği öngörülmektedir .
LNCRNA'ların pankreas kanserinin tanı ve prognozundaki önemi
Pankreas kanseri malignitelere bağlı ölümler arasında dördüncü sırada yer alan bir kanser türüdür. Pankreas kanserli hastaların serumlarında belirli antijenler tanımlanmıştır. Bu antijenlerden en önemlisi müsinle ilişkili karbonhidrat antijeni CA 19-9'dur. Son yıllarda yeni belirteçlerin saptanması amacıyla moleküler çalışmalarda siRNA, miRNA ve lncRNA (uzun kodlanmayan RNA) gibi küçük kodlanmayan RNA'lar kullanılmaya başlanmıştır. Bu kodlanmayan RNA'lardan lncRNA'lar, insan genomunun intergenik ve intronik bölgelerinden transkribe edilen ve karsinogenez sürecinde etkili oldukları bilinen grubu oluşturmaktadırlar. Bu çalışmanın birincil amacı pankreas kanserinde belirli lncRNA'ların rollerinin araştırılmasıdır. İkincil amacı pankreas kanserli hastaların demografik, laboratuar ve klinik özelliklerinin gözden geçirilerek lncRNA' larla olan ilişkilerinin belirlenmesi ve yeni bir dolaşım belirteci olarak kullanılıp kullanılamayacaklarının irdelenmesidir. Çalışmamızda kontrol grubu olarak normal pankreas (HPDE) hücre serisi ve hasta grubu olarak da pankreas duktal adeno kanser (PANC-1) hücre serisi kültür şartları ortamında çoğaltılarak WST-1 testi ile hücre proliferasyon ve sitotoksisite analizleri yapılmıştır. Bu hücre serilerine ilaveten pankreas kanseri tanısı konulan 18 yaş ve üzeri 40 olgudan alınan plazma örnekleri hasta grubu olarak, 10 sağlıklı bireyden alınan plazma örnekleri ise kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Olgular çalışmaya dahil edilmeden önce çalışma hakkında bilgilendirilerek "Bilgilendirilmiş onam formu" imzalatılmıştır. Literatür incelemesi yapılarak onkogenezle ilişkili olabilecek lncRNA' lar belirlenmiştir. Kültür hücrelerinden ve hasta ve sağlıklı olgulardan toplanan plazma örneklerinden standart yöntem ve literatüre uygun kitlerle elde edilen kalıp cDNA'lar kullanılarak literatür bilgilerine dayanarak seçilen belirli lncRNA'ların ekspresyon seviyeleri "All-in-OneTM qPCR Mix" (Genecopoeia) ile qPCR Array analizleri ile belirlenmiştir. Çalışmada hedef lncRNA'lara (ANRIL, H19, HOTAIR, MALAT1, PCA3, PTCSC3) ve housekeeeping genlerine (ACTB, B2M, GAPDH) özgül olarak dizayn edilen primer / problar kullanılmıştır. Çalışmamızda öncelikle pankreas kanserli hasta kanlarından ayrıştırılan plazma örneklerinden qPCR yöntemi ile ölçülen lncRNA'ların ekspresyon değerleri, kültür ortamında çoğaltılan hücre serisi örneklerinin ekspresyon değerleri ile kıyaslanarak elde edilen bulgulara göre bunların bir tanı testi ve prognoz göstergesi olup olamayacağı irdelenmiştir. Pankreas kanser hücre hattında yapılan analizlerde sağlıklı hücre hattına göre kıyaslandığında ANRIL, H19, HOTAIR, MALAT1, PCA3 ve PTCSC3 ekspresyon seviyelerinin sırasıyla 0.58 kat, 4.60 kat, 4.19 kat, 0.66 kat, 1.25 kat ve 0.38 kat arttığı saptanmıştır. Aynı lncRNA ların hasta plazma örneklerinde sağlıklı kontrollere göre değişimi incelendiğinde sırasıyla 5.85 kat, 3.91 kat, 4.22 kat, 1.70 kat, 1.81 kat ve 3,93 kat azaldığı görülmüştür. Pankreas kanser tanılı hastaların plazma lncRNA değişimlerinin alkol ve sigara kullanımı, diyabet varlığı gibi faktörlerden etkilendiği bulunmuştur. Ayrıca hastalık evresi arttıkça plazma lncRNA değişimleri artmaktadır. Sonuç olarak in vitro analizlerde PANC1 hücre hattında H19 ve HOTAIR lncRNA ekspresyonu artmaktadır. Ancak pankreas kanseri tanısı alan hastaların plazma örneklerinde ANRIL, H19, HOTAIR ve PTCSC3 lncRNA seviyeleri azalmaktadır. Bu değişim ileri evre hastalıkta, sigara, alkol kullanımında ve diyabet varlığında daha belirgin olduğu için pankreas kanserinin erken tanısında şu an için birer tanı yöntemi olarak kullanılması mümkün gözükmemektedir.
Pankreatik kitlelerde 18F FDG PET/BT ile metabolik karekterizasyonun ve 18F FDG dağılımının klinik önemi
Amaç: Bu çalışmada pankreatik kitle nedeniyle onkolojik PET/BT tetkiki yapılan olgularda mevcut metabolik-klinik faktörlerin ve çekim parametrelerinin; tüm vücut 18F FDG dağılımına, tümör odaklarının saptanmasına olası etkisi ve 18F FDG PET/BT tetkikinin sensitivite değerine katkısı incelemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na Temmuz 2012- Ocak 2019 tarihleri arasında pankreatik kitle saptanarak metabolik karekterizasyon amacıyla yönlendirilen hastalar, patolojik ve radyolojik bulguları eşliğinde retrospektif olarak incelendi. Olgular lezyonlarına göre benign tanılı, pankreatik adenokarsinom tanılı ve karaciğer metastazı olanlar olarak gruplandı. Her hastadan çalışmaya yanlızca bir pankreatik lezyon ve metastazı mevcut ise bir karaciğer metastazı dahil edildi. Hastalara ait çekim parametreleri, lezyonların ve fizyolojik dağılım alanlarının SUVmax değerleri, hastalara ait laborotuvar ve görüntüleme parametreleri not edildi. Data analizi IBM SPSS Statistics 22.0 Programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmada 162 olgu mevcut olup benign tanı alanlar 17, adenokarsinom tanısı alanlar 145, karaciğer metastazı olanlar ise 47 hastadan oluşmaktaydı. Adenokarsinom tanılı hasta grubu içerisinde 9 hastanın primer pankreatik lezyonu 18F FDG tutulumu göstermemişti. Benign pankreatik lezyonların SUVmax ortanca değeri 4,2 (1-10,7), malign olanların ise 9,6 (1,5-65) idi. Karaciğer metastazı olan olgu grubu içerisinde ise 13 hastada bir santimetreden büyük boyutta 18F FDG PET/BT tetkikinde saptanamamış karaciğer metastazı ile uyumlu lezyon mevcuttu. Saptanamayan tümöral lezyon varlığı bulunan olguların kan glukoz değerlerinin yüksek, SUVmax serebrum değerlerinin düşük olduğu tespit edildi (p<0,001). SUVmax serebrum değerinin saptanamayan primer veya metastatik lezyon varlığını ön gördüğü değer tüm hasta grubu için 8,2, kan glukoz düzeyi 120 mg/dl olan olgular için 7,2 olarak belirlendi. Tetkikin pankreatik lezyonları saptamasında sensitivitesi tüm hasta grubunda %94, kan glukoz düzeyi 120 mg/dl'den yüksek hastalarda ise %90 olarak belirlendi. Kan glukoz düzeyine göre SUVmax serebrum eşik değerleri altında kalan hastalar çalışmadan dışlandığında, tetkikin panreas lezyonlarını saptamadaki sensitivite değeri sırasıyla %98-%95 olarak hesapandı. Sonuç: Benign ve malign pankreatik lezyonların SUVmax değerlerinin istatistiksel olarak birbirinden farklı olduğu gösterilmiş olmakla birlikte iki grup arasında değer aralıklarının kısmen örtüştüğü gözlendi. Çalışmamızda pankreatik adenokarsinomlarda 18F FDG tutulumunun kan glukoz düzeyinden etkilendiği olgularda SUVmax serebrum değerinin de benzer şekilde etkilendiği ve kan glukozu yükselen hastalarda SUVmax serebrum düzeyine göre yanlış negatif olguların tahmin edilebileceği gösterildi. Bu bilgiler ışığında literatürde bildirilen tetkikler arasındaki sensitivite farklılıklarının nedeninin açıklanabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Fluorodeoksiglukoz F18; Pozitron Emisyon Tomografi Bilgisayarlı Tomografi, Pancreas, Adenokarsinoma
Akut pankreatit hastalarında serum SuPAR (Çözünür ürokinaz plazminojen aktivatör reseptör) düzeyi ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Akut pankreatit (AP) şiddetli karın ağrısına, pankreatik nekroza ve çoklu organ disfonksiyonuna neden olabilen, %1-5'lik bir mortalite oranına sahip, pankreasın yaygın inflamatuar bir hastalığıdır. Hafif AP (MAP), organ yetmezliği olmaması ve lokal veya sistemik komplikasyon olmaması ile karakterizedir. Orta şiddetli AP (MSAP), geçici organ yetmezliği (48 saat içinde düzelir) ya da lokal, sistemik komplikasyonların olmasıdır. Şiddetli AP (SAP) bir veya daha fazla organı tutabilen kalıcı organ yetmezliği (48 saatten uzun süren) gelişmesidir. SuPAR proteini hücre yüzeyinden ayrıldıktan sonra kanda ve diğer organik sıvılarda bulunur. Hücre adezyonu, migrasyon, kemotaksis, proteoliz, immün aktivasyon, doku yeniden şekillenmesi, invazyon ve sinyal transdüksiyonu dahil olmak üzere çeşitli immünolojik fonksiyonlarda yer alır. Çalışmamızda AP hasta grubu şiddetine göre sınıflanıp, serum SuPAR düzeyi ile AP şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 30.10.2021 ve 30.06.2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran 18-80 yaş arası 130 akut pankreatitli ve 50 sağlıklı gönüllü ile yapılmıştır. Hastalar demografik özellikleri, hastalığın etiyolojisi, laboratuvar parametreleri ve Atlanta sınıflamasına göre gruplandırıldı. Akut pankreatitli hastalar MAP, MSAP ve SAP olarak sınıflandırıldı. Hasta ve kontrol grubu serum SuPAR düzeylerine göre değerlendirildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan bu çalışmaya 130 AP hastası ve 50 sağlıklı birey dahil edildi. Hastaların %53,1'i (n=69) kadın, %46,9'u (n=61) erkekti. Kontrol grubunun %54'ü (n=27) kadın, %46'sı (n=23) erkekti. AP hastalarının yaş ortalaması 55,53 ± 18,01 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 51,20 ± 6,6 yıl olarak tespit edildi. AP hastalarında etiyolojik sebepler incelendiğinde %76,9 (n=100) ile safra taşı ilk sırada yer almaktaydı. AP hastalarının %20'sinde (n=26) AKI (Akut Kidney Injury) geliştiği saptandı. AKI saptanan hastaların %84,6'sı (n=22) evre 1 olarak bulundu. AP grubunda hematolojik parametrelerden lökosit, nötrofil, RDW (Eritrosit dağılım genişliği) değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek (p<0,001); lenfosit, hematokrit (Hct), platelet (PLT) değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p<0,001, p=0,011, p=0,038). Evreden bağımsız olarak SuPAR düzeyi AP hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek tespit edildi. Hasta grubunda NLR (Nötrofil Lenfosit Oranı), PLR (Platelet Lenfosit Oranı), SII İndeks (Sistemik İmmun İnflamasyon İndeks), SIRI (Sistemik İnflamatuar Yanıt İndeksi) değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,001). Hasta grubunda CRP (C reaktif protein), AST (Aspartat Transaminaz), ALT (Alanin Transaminaz), LDH (Laktat dehidrogenaz), amilaz, lipaz, glukoz değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,001). Hastaların %51,6'sında (n=67) hafif şiddette AP, %44,6'sında (n=58) orta şiddetli AP, %3,8'inde (n=5) SAP saptandı. Hafif, orta ve şiddetli AP karşılaştırılmasında yatış süresi, lökosit, nötrofil, monosit, CRP, kreatinin, kalsiyum, SuPAR değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p değerleri sırasıyla; p<0,001, p=0,006, p=0,021, p=0,016, p=0,015, p=0,014, p=0,026, p=0,028). SuPAR ile Ranson skoru arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,183, p=0,037). SuPAR ile Bısap skoru arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,193, p=0,028). SuPAR ile Atlanta sınıflaması arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,263, p=0,002). SuPAR ile AKI arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (r=0,288, p=0,001). SuPAR ile yatış süresi arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,183 p=0,037). SuPAR'ın SAP'ı öngörmedeki yerini belirlemek için ROC eğrisinin altında kalan alan hesaplandı; AUC=0,687, p=0,15 olarak sonuçlandı. İnflamatuar biyobelirteç olarak SuPAR düzeyinde hastalık şiddeti ile artış tespit edildi ancak istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. Sonuç: Çalışmamızda AP şiddeti ile artan serum SuPAR düzeyleri, SuPAR'ın AKI ile korelasyonu umut vadedicidir. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olup daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tip1 ve tip2 diyabetus mellitus hastalarında; Ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığının araştırılması ve çeşitli klinikve laboratuvar parametreleriyle ilişkisinin incelenmesi
özet:Diyabetus Mellitus hastalarında pankreas enzim yetersizliği (PEY), sık rastlanan bir klinik durumdur. Tez çalışmamızın amacı Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniği ve servisinde Tip 1 DM ve Tip 2 DM tanıları olan hastalarda pankreas enzim yetersizliği sıklığını saptamak ve bu hastaların, klinik ve laboratuvar tetkiklerini retrospektif olarak inceleyip arasındaki ilişkileri değerlendirmektir. Y : Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Polikliniği ve servisinde Tip 1 veya Tip 2 DM tanıları ile takip edilen 165 hastadan fekal numune alındı. Alınan fekal numuneler FE- 1 biyokimya çalışma kitleri temin edilene kadar -80 derecede muhafaza edildi. Alınan fekal numunelerde PEY varlığı açısından enzim-bağlı-immün assay (ELISA) kitleri kullanılarak fekal elastaz 1 (FE1) düzeyi ölçüldü. Fekal elastaz düzeyleri μg/g olanlar normal ekzokrin fonksiyonlu, 100-200 μg/g olanlar hafif-orta ekzokrin pankreas yetmezliği (PEY), <100 μg/g olanlar ise şiddetli PEY olarak sınıflandırıldı. Hastalar tip 2 DM insülin kullanan hastalar, tip 2 DM sadece OAD kullanan hastalar ve tip 1 DM hastaları olmak üzere 3 ana gruba ayrıldı ve araştırmamızda bu 3 grup arasında klinik ve laboratuvar tetkikleri retrospektif olarak incelenip aralarındaki ilişki değerlendirildi. Hastalara PEY tanısı ve semptomlarına yönelik anket yapıldı. Bulgular: DM tanılı 165 hastanın 44'ü Tip 1 DM, 121'i Tip 2 DM idi. Tip 2 DM tanılı hastaların 58'i tedavide insülin, 63'ü oral antidiyabetik (OAD) kullanıyordu. 165 hastanın 80'inde (%48,50) PEY saptanırken,85 inde (%51,51) PEY saptanmadı. Tip 1 DM hastalarında PEY oranı %59,1, 121 tip 2 DM hastasında PEY oranı %44,6 olarak saptandı. Şiddetli PEY saptadığımız gruptaki hastalar daha uzun tanı süresine sahipti ve insülin kullanan hastalardı. PEY şiddeti arttıkça semptom şiddetinin arttığı yapılan anketle ortaya kondu. Sonuç: PEY, diyabetik hastalarda sık rastalanan bir durumdur. Diyabet tanısı alan hastalar PEY açısından değerlendirilmeli, PEY semptomları sorgulanmalı gereğinde ileri tetkik yapılmalıdır.
Akut pankreatit tanısı alan hastalarda NRL, PLR, CPR/albumin oranı gibi biyokimyasal parametrelerin hastalığın şiddetini öngörmedeki yerinin retrospektif olarak incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada, Nötrofil/Lenfosit Oranı, Platelet/Lenfosit Oranı, CRP/Albumin, LDH/Albumin ve RDW gibi rutin kan tetkikinden elde edilebilecek belirteçlerin akut pankreatit geliş Ranson ve BİSAP skorları ile hastalığın şiddetini öngörmedeki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Acil Servisi'ne başvuran ve akut pankreatit tanısı alan hastaların verileri Probel Hastane Bilgi Yönetim Sistemi Üzerinden 31.08.2022 tarihinden itibaren geriye doğru incelenerek %95 güç elde edecek şekilde 210 hasta çalışmaya dahil edildi. Her hasta için NLR, PLR, CRP/Albumin, LDH/Albumin ve RDW değerleri belirlendi ve geliş Ranson ve BİSAP skorları hesaplanarak hastalığın şiddeti ile korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Akut pankreatit tanısı alan hastaların %56,2'si kadın ve 43,8'i erkektir. Pankreatit nedeni olarak biliyer kaynaklı tanı konulan hastalar %84,8 ile çoğunluktaydı. Çalışmaya dahil edilen 18 ile 96 yaş aralığındaki hastaların ortalama yaşları 62,40'dı. Hastaların NLR değer ortalaması 13,03, PLR değer ortalaması 263,09, RDW değer ortalaması 14,21, CRP/ALB değer ortalaması 0,20, LDH/ALB değer ortalaması 9,96 olarak bulundu. Ranson skor ortalaması 1,07 ve BİSAP skoru ortalaması 1,04 olarak bulundu. Ranson skoruna göre 21 hasta şiddetli ve BİSAP skoruna göre ise 16 hasta şiddetli kabul edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 16'sı yoğun bakım yatışı alırken mortalitesi olan 8 hasta vardı. Ranson skoru ile NLR ,PLR ve LDH/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p=0,001, p=0,001, p=0,002). BİSAP skoru ile NLR, CRP/ALB ve LDH/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p=0,01). Yoğun bakım yatışı öyküsü ile NLR ve CRP/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p=0,001, p<0,01). Mortalite ile CRP/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur(p<0,001). BİSAP skoru ile yoğun bakım yatışı ve mortalite arasında korelasyon mevcutken (p<0,001) Ranson skoru ile yoğun bakım yatışı ve mortalite korele bulunmadı(p>0.05). Ranson skoruna göre anlamlı bulunan verilerin ROC analizi sonuçlarına göre NLR cut-off ≥11,87 değerinde ≥ AUC:0,74, sensitivite %71,4 ve spesifite %68,8, PLR cut-off ≥240,28 değerinde ≥ AUC:0,65, sensitivite %66,7 ve spesifite %62,4, LDH/ALB cut-off ≥11,13 değerinde ≥ AUC:0,82, sensitivite %81 ve spesifite %77,2 elde edildi. BİSAP skoruna göre anlamlı bulunan verilerin ROC analizi sonuçlarına göre NLR cut-off ≥12,02 değerinde ≥ AUC:0,74, sensitivite %75 ve spesifite %69,1, CRP/ALB cut-off ≥0,34 değerinde ≥ AUC:0,71, sensitivite %68,8 ve spesifite %65,5, LDH/ALB cut-off ≥9,68 değerinde ≥ AUC:0,67, sensitivite %68,1 ve spesifite %63,9 elde edildi. Sonuç: Çalışmamıza göre NLR ve LDH/ALB her iki şiddet skoru ile anlamlı bulunmuştur. CRP/ALB ise BİSAP, yoğun bakım yatışı ve mortalite ile anlamlı bulunmuştur. Bu sebeple akut pankreatit tanısı alan hastaların başvuru anında yapılacak rutin kan tetkikleri ile elde edilecek NLR, LDH/ALB ve CRP/ALB verilerinin birlikte kullanımının hastalığın şiddetini ve prognozunu öngörmedeki yeri oldukça yüksektir. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, Ranson, BİSAP, NLR, CRP/ALB, LDH/ALB
Ratlarda deneysel pankreatit modelinde dinamik plazma thiol disülfit dengesi
Akut pankreatit pankreas bezinin iltihaplanmasıdır. Klinikte pankreatitin şiddetini belirlemede çesitli kriterler kullanılmaktadır. Geçmiş dönemde yapılmış çalışmalarda akut pankreatitte oksidatif stresin ciddi düzeyde arttığı gösterilmiştir ve bu düzeylerin hastalığın şiddeti ile alakalı olduğu gösterilmiştir. Fakat kullanılan tüm yöntemler klinik uygulaması zor ve uzun süren yöntemlerdir. Erel ve ark. tarafından geliştirilen yeni bir metodla kanda kolayca ölçülebilen thiol / disülfit düzeyleri çeşitli proliferatif ve enflamatuar hastalıklarda araştırılmış ve bu dengede olan değişikliklerin oksidan parametreler ile korele olduğu izlenmiştir. Biz çalışmamızda cerulein indüksyonu ile akut pankreatit oluşturulan ratlarda thiol / disülfit düzeylerinin değişikliklerini ilk kez tespit ederek gelecek çalışmalara öncü olmak ve hastalık izlem sürecinde bu verileri kliniğe uyarlamak amacındayız. Çalışmamızda ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen 16 adet Wistar-Albino cinsi erkek ratlar kullanıldı. Toplam 16 rat randomize olarak her bir grup 8 rattan oluşacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Deney grubundaki ratlara 50mcg/kg cerulein intraperitoneal (ip) olarak verildi. Kontrol grubundaki ratlara da 1cc SF intraperitoneal (ip) verildi. İşlem sonrası 30.saatte kan örneklemesi yapılarak amilaz, lipaz ve thiol /disülfit dengesine bakıldı. Yapılan değerlendirme sonrası deney grubundaki ratların kontrol grubuna göre amilaz ve lipaz değerleri anlamlı farklı çıkarken plazma thiol/disülfit dengesinde anlamlı fark saptanamadı. Yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalarla oksidatif dengeyi ortaya koyan plazma thiol / disülfit dengesini daha detaylı şekilde araştırılabilir.
Akut bilier pankreatit hastalarında tiyol disültif dengesinin prognostik faktörler ile karşılaştırılması
Akut pankreatit pankreas bezinin iltihaplanmasıdır. Klinikte pankreatitin şiddetini belirlemede çeşitli kriterler kullanılmaktadır. Geçmiş dönemde yapılmış çalışmalarda akut pankreatitte oksidatif stresin ciddi düzeyde arttığı gösterilmiştir ve bu düzeylerin hastalığın şiddeti ile alakalı olduğu gösterilmiştir. Fakat kullanılan tüm yöntemler klinik uygulaması zor ve uzun süren yöntemlerdir. Erel ve ark. tarafından geliştirilen yeni bir metodla kanda kolayca ölçülebilen thiol / disülfit düzeyleri çeşitli proliferatif ve enflamatuar hastalıklarda araştırılmış ve bu dengede olan değişikliklerin oksidan parametreler ile korele olduğu izlenmiştir. Biz çalışmamızda akut bilier pankreatit hastalarında tiyol / disülfit düzeylerinin değişikliklerini ilk kez tespit ederek gelecek çalışmalara öncü olmak ve hastalık izlem sürecinde bu verileri kliniğe uyarlamak amacındayız. Ayrıca tiyol / disülfit dzylerinin ilk kez akut pankreatit şiddetini belirlyen prognostik faktörlerle karşılaştırarak kliniğe uyarlamayı amaçladık. Çalışmamızdaki vakaları 39 akut bilier pankreatit hastası ve 39 sağlam kontrol grubu olmak üzere iki grubu ayırdık. Kan örneklemesi yapılarak amilaz, lipaz ve thiol /disülfit dengesine bakıldı. Yapılan değerlendirme sonrası deney grubundaki hastalar kontrol grubuna göre amilaz ve lipaz değerleri anlamlı farklı çıkarken plazma thiol/disülfit dengesinde anlamlı fark saptanamadı. Ayrıca bu hastaların hastaneye yatışında 48.saatinde alınan kanları ile prognostik belirteçler hesaplandı. Prognostik belirteç olarak Ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin değerleri hesaplandı. Bunlar eş zamanlı tiyol / disültif düzeyleri ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda yalnızca CRP ile tiyol /disülfit düzeyleri arasında prognostik açıdan minimal düzeyde bir anlamlı ilişki bulunmuştur. Yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalarla oksidatif dengeyi ortaya koyan plazma thiol / disülfit dengesini daha detaylı şekilde araştırılabilir. Anahtar kelimeler: Pankratit, ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin, tiyol / disülfi
Akut pankreatitli hastalarda ilk başvuru anındaki ranson skoru ile tiyol disülfid düzeylerinin korelasyonu
Giriş: Akut pankreatitin başlaması ve ilerlemesinde serbest oksijen radikallerinin rolü son zamanlarda yapılan çalışmalar ile ortaya konmuştur. Serbest oksijen radikallerinin üretimine bağlı mekanizmalar sonucu hücre içi oksidasyon redüksiyon dengesinde oksidasyon lehine artış olması sıklıkla biyokimyasal oksidatif stres olarak tanımlanmaktadır. Tiyol/disülfid homeostazı yeni bir oksidatif stres göstergesidir. Bu çalışmadaki amacımız akut pankreatitte tiyol/disülfit dengesini değerlendirmek ve Ranson skoru ile tiyol/disülfit dengesinin korelasyonunun istatiksel olarak anlamlı olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Yöntem: Çalışmaya 01 Ekim 2017 – 01 Ağustos 2018 tarihleri arasında acil servise başvuran ve akut pankreatit tanısı alan 77 hasta ve kontrol grubu olarak da 58 sağlıklı kişi dahil edildi. Hasta dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaş, cinsiyet, tam kan, biyokimya, feroksidaz ve tiyol disülfit değerleri ile nötrofil lenfosit oranları kayıt altına alındı. Hastaların başvuru anındaki Ranson skorları hesaplandı. Bulgular: Hasta grubunun %53,2'si (n=41), kontrol grubunun ise %53,4'ü (n=31) kadındı. Hasta grubunun yaş ortalaması 57 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 61 yıldı. Hasta grubunda native tiyol, toplam tiyol ve feroksidaz değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptandı (p değerleri sırasıyla <0,001; ˂0,001; 0,010). Ranson skoru ile toplam tiyolün zayıf derecede negatif yönde korelasyonu ve NLO'nun orta derecede pozitif yönde korelasyonu saptandı. Sonuç: Native tiyol, toplam tiyol ve feroksidaz; hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı. Ranson skoru ile toplam tiyolün zayıf derecede negatif yönde korelasyonu mevcut olduğu sonucuna varıldı. Böylelikle, akut pankreatit hastalarında oksidan/ antioksidan dengenin bozulduğu ve bunun prognozu öngörür Ranson skoru ile korele olduğu sonucuna varıldı. Literatürde bu konuda az sayıda çalışma olduğu için yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalar ile bu konu daha detaylı bir biçimde araştırılabilir. Anahtar Kelimeler: pankreatit, Ranson skoru, oksidan, antioksidan, tiyol/disülfid homeostazı, tiyol, disülfid, ferroksidaz
Endoplazmik retikulum stres faktörü olan IRE1α'nın, pankreas kanseri hücrelerinde hücre ölümü üzerindeki etkilerinin araştırılması.
Amaç: Bu çalışmada endoplazmik retikulum stres faktörü olan IRE1α'nın pankreas kanseri üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma, pankreas kanseri hücre hattı Panc-1 ile in vitro olarak yapıldı. Hücre hattı, hücre kültürü yöntemleri ile çoğaltıldı ve deney ilaçları olan gemsitabin, STF-083010 ve thapsigargin ile muamele edildi. IRE1α inhibitörü olan STF-083010'un pankreas kanseri hücrelerinde sitotoksisite, apoptoz, hücre döngüsü, kaspaz 3/ 7 ve invazyon üzerindeki etkileri test edildi. Ayrıca hücre ölümü ve endoplazmik retikulum stresinin protein düzeyindeki etkilerine western blot deneyi ile bakıldı. Verilerin analizinde One Way Anova testi ve ikili karşılaştırma için ise Bonferroni testi kullanıldı. Bulgular: STF-083010 için IC50 oranı 160 µM, Gemsitabin için 4 mg/ ml olarak bulundu. Ayrıca düşük doz kemoterapi ile STF-083010 tedavisinin sinerjistik etki gösterdiğini bulduk. Kontrol grubunda %6,25 total apoptoz ve %5,42 nekroz saptanırken, gemsitabin grubunda %36,67 total apoptoz ve %3,1 nekroz, STF-083010 grubunda %34,97 total apoptoz ve %0,97 nekroz, Gemsitabin + STF-083010'de ise %43,52 total apoptoz ve %3,5 nekroz saptandı. Bu sonuçlar istatistiksel olarak da anlamlıydı. Kaspaz 3/7 oranı ise kontrol grubunda %9,68 iken Gemsitabin grubunda %27,7, STF-083010 grubunda %26,12, Gemsitabin + STF-083010 %49,84 olarak bulundu. Western blot sonuçlarında ise pro-apoptotik Bak proteininde, kontrol ve gemsitabin grubuna kıyasla STF-083010 grubunda artış gözlendi. Ayrıca anjiyogenez belirteci VEGFR2'de kontrol ve gemsitabin grubuna kıyasla STF-083010 grubunda önemli bir azalış gözlendi. STF-083010'un anti-proliferatif etkisi aynı zamanda klonojenik deneyde de gözlendi. İnvazyon deneyinde, kontrol grubuna kıyasla STF-083010 ve gemsitabin + STF-083010 grubunda metastatik hücre miktarında azalış gözlendi. Sonuç: Bu çalışmada pankreas kanseri hücrelerinin ER stresi altında olduğu ve IRE1 inhibitörü STF-083010'un bu stresin hayatta kalma yanlısı yolağını inhibe ederek hücrelerin apoptoza girmesini sağladığı sonucuna ulaşıldı. Ayrıca tümör anjiyogenezinin (VEFGR2 bağlamında) pankreas kanseri hücrelerinde aktif olduğu, STF-083010 kullanımının VEGFR2 ekspresyonunda azalışa yol açarak anjiyogenezi inhibe edebileceği sonucuna varıldı.
WNT inhibitörü PRI-724'ün pankreas kanseri kök hücreleri üzerine etkilerinin in vitro araştırılması
Amaç: Bu araştırmada, Wnt inhibitörü PRI-724'ün pankreas kanseri kök hücreleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Adnan Menderes Üniversitesi Temel Tıp Bilimleri Laboratuvarında yapılmıştır. Araştırmamız Aralık 2020 tarihinde literatür taramasıyla başlamıştır. Nisan 2021- Eylül 2021 tarihinde deney grupları oluşturulmuş olup elde edilen hücrelerle MTS/PMS doz belirleme, Flow Sitometri ve Klonojenik deney yapılmıştır. Bulgular: PRI-724, Gemcitabine ve Kombine (Gem+PRI-724) gruplarının IC50 değerini belirlemek için doz belirleme deneyi yapıldı. Bu deney sonucunda PRI-724'ün IC50 değeri 45 µM, Gemcitabinin IC50 değeri 4 mg/ml, kombine (Gem+PRI-724) grubunun IC50 değeri 4mg/ml+45 µM olarak belirlendi. Akım (Flow) Sitometri deneyinde kontrol, Gemcitabine, PRI-724 ve Kombine (Gem+PRI-724) grupları oluşturuldu. Her bir gruba CD44, CD133 ve CD24 antikorları eklenerek saçılım grafikleri elde edildi ve daha sonra saçılım grafiklerinin değerlendirilmeleri yapıldı. Klonojenik deneyde ise kontrol, gemcitabine, PRI-724 ve kombine (Gem+PRI-724) grupları oluşturuldu. Kontrol grubunda hücrelerin koloni oluşturulduğu gözlemlenirken, ilaç uygulanan diğer gruplarda koloni oluşturmadığı gözlemlenmiştir. Sonuç: Yaptığımız çalışmanın sonucuna göre Wnt ihibitörü PRI-724'ün pankreas kanser kök hücrelerini inhibe ederek pankreas kanser hücrelerini azalttığı gözlemlenmiştir. Bu çalışmanın pankreas kanseri tedavisi için gelecekte umut olabileceği ve klinik çalışmalara öncülük edebileceği beklenmektedir. Anahtar Kelimeler: Kök Hücre, Pankreas Kanser Kök Hücresi, PRI-724, Wnt Sinyal Yolağı.
Akut pankreatit hastalarının CRP-albumin oranı, nötrofil-lenfosit oranı ve glukoz -lenfosit oranı ile hastalığın şiddeti, hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde akut pankreatit tanısıyla hospitalize edilen hastalarda hastaneye başvuru anında bakılan CRP-Albumin oranı , Nötrofil-Lenfosit oranı ,Glukoz-Lenfosit oranının hastalığın şiddeti,hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresini öngörmede rolü araştırılmıştır. Bakılan bu parametrelerin birbirine üstünlüklerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak yürütülmüştür. Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde 1 Ocak 2012- 1 Ocak 2022 tarihleri arasında hastaneye yatış yapılan 200 akut pankreatit hastası dahil edilmiştir. Gebe hastalar, aktif malignitesi olan hastalar ve 18 yaş altı hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların başvuru anındaki CRP-albumin oranı, Nötrofil-lenfosit oranı(NLR), Glukoz-lenfosit oranı(GLR) ile hastalığın şiddeti hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresi arasındaki ilişkinin incelenmesi planlanmıştır. Akut pankreatit şiddetini derecelendirebilmek için 2012 yılında yayınlanan revize Atlanta sınıflaması ve Abdominal bilgisayarlı tomografiye dayalı Balthazar Şiddet skoru kullanılmıştır. Hastaların ölçülmüş verileri hastane bilgi sisteminden ve hasta dosyalarından kaydedilmiştir. Verilerin analizi ve istatistiksel değerlendirme SPSS versiyon 26.0 programı ile yapılmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 80 (%40) erkek 120 (%60) kadın olmak üzere toplam 200 akut pankreatit tanılı hasta dahil edildi. Kadın hastaların yaş ortalaması 66,93±17,88 erkek hastaların yaş ortalaması 59,41±19,38 yıldı. 126 (%63) hasta 60 yaş ve üzerindeydi. Ek hastalıklar incelendiğinde 93 (%46,5) hasta sayısıyla en sık hipertansiyon(HT) görüldü. 68(%34) hastanın ek hastalığı yoktu. Etiyolojik incelemede non-biliyer akut pankreatit olan hasta sayısı 89 (%44,5), biliyer akut pankreatit olan hasta sayısı 111 (%55,5) olarak saptandı. Revize Atlanta Sınıflamasına göre 52(%26) hasta hafif, 79(%39,5) hasta orta şiddetli, 69(%34,5) hasta şiddetli; Balthazar Şiddet Skoruna göre ise 150(%75) hasta hafif, 38(%19) hasta orta şiddetli, 12(%6) hasta şiddetli akut pankreatit olarak değerlendirildi. Lokal komplikasyonu olan hasta sayısı 137(%68,5), sistemik komplikasyonu olan hasta sayısı 27(%13,5), organ yetmezliği olan hasta sayısı 42(%21) olarak saptandı. Hastaların hastanede ortalama 9,9±7,6 gün yattığı ve 16 (%8) hastanın exitus olduğu görüldü. CRP/Albumin, NLR, GLR ile Atlanta sınıflaması (p<0,001) ve Balthazar Şiddet skoru (p<0,001; p<0,001; p=0,012) arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu. Atlanta sınıflamasına göre şiddetli AP olanları orta ve hafif şiddetli AP olanlardan ayırt etmede CRP/Albumin (p<0,001), NLR (p<0,001), GLR (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %79,7 duyarlılık ve %83,5 özgüllük, NLR değeri için %76,8 duyarlılık ve %64,9 özgüllük, GLR değeri için %71 duyarlılık ve %51,9 özgüllük değerleri elde edildi. Balthazar şiddet skoruna göre şiddetli AP olanları orta ve hafif şiddetli AP olanlardan ayırt etmede CRP/Albumin (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı bulunurken NLR ve GLR istatistiksel olarak anlamsızdı. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %75 duyarlılık ve %85,1 özgüllük oranı elde edildi. Ölen hastaların CRP/Albumin ve NLR düzeyleri yaşayanlardan anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001; p=0,027). GLR ile hastane içi mortalite arasında ise anlamlı ilişki saptanmadı. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %68,8 duyarlılık ve %79,9 özgüllük, NLR değeri için %87,5 duyarlılık ve %57,6 özgüllük elde edildi. CRP/Albumin, NLR, GLR ile hastanede kalış süresi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptandı (p<0,001; p=0,003; p=0,015). Hastanede yatış süresi arttıkça CRP/Albumin, NLR ve GLR değerlerinin arttığı görüldü. Sonuç: Çalışmamız sonucunda CRP/albümin değeri Atlanta Sınıflaması ve Balthazar şiddet skoruna göre şiddetli akut pankreatit hastalarını orta ve hafif şiddetli akut pankreatit hastalarından ayırmada, hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresini öngörmede istatistiksel olarak NLR ve GLR ye üstün bir biyobelirteç olarak saptanmıştır. (p<0,001). Kolay ulaşılabilen, ucuz ve basit hesaplanabilen bu parametrelerin akut pankreatit hastalarında hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmede kullanılabileceğini düşünüyoruz. Yapılacak daha kapsamlı, prospektif ve çok merkezli çalışmalar hastalık prognozunu öngörmede yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, CRP-Albümin Oranı, Nötrofil-Lenfosit Oranı, Glukoz-lenfosit Oranı, Atlanta Sınıflaması, Balthazar Şiddet Skoru, Mortalite, Hastanede Kalış Süresi v
Whipple operasyonun postoperatif komplikasyonlarını değerlendirmede preoperatif olarak kullanılabilecek prediktif parametreler
Pankreas kanseri en malign kanserlerden biridir ve kansere bağlı ölümlerde dördüncü sıradadır. Whipple operasyonu pankreas baş ve boyun kanserleinde tek küratif seçenektir fakat yüksek mortalite ve morbidite oranlarına sahiptir. Postoperatif komplikasyonların önceden saptanması bu mortalite ve morbidite oranlarını azaltacağı düşünülmektedir. Çalışmaya 2016-2021 yılları arasında distal koledok, duedonum, papilla veya pankreas tümörü nedeni ile Whipple operasyonu yapılan 163 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalar tek bir cerrah tarafından aynı teknik kullanılarak opere edilmiştir. Postoperatif komplikasyonlar gecikmiş mide boşalması, pankreas fistülü, safra kaçağı ve enfeksiyon olarak sıralanmış ve preoperatif bakılan parametrelerle ilişkileri araştırılmıştır. 22 hastada Postoperatif pankreatik fistül (POPF), 9 hastada safra kaçağı saptanmıştır. POPF ile tümör dansitesi/remnant dansite oranı ve lenf nodu sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmıştır (sırasıyla p:0,000 ve p:0,039). Peroperatif bakılan kan gazında asidoz saptanması ile POPF arasında da anlamlı ilişki saptanmıştır (p:0,011). Pankreatik fistül Whipple operasyonunun en korkulan komplikasyonlarından biridir insidansını en aza indirmek amacıyla birçok teknik geliştirilmiş olsa da hiçbiri mükemmel değildir. Tümör veya remnant pankreas dokusunun dansitesi ile POPF arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu sonucun IV kontrast verildikten sonra görüntü elde edilene kadar geçen sürenin ve kontrast madde dağılımını etkileyen diğer faktörlerin homojen olmaması ile ilgili olduğu düşünülmüş ve bu sorunları ortadan kaldırmak için tümör ve remnant pankreas dansitesi birbirine oranlanarak hesaplama yapılmıştır. Tümör/remnant pankreas dansitesi oranı ile POPF arasında ile anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Preoperatif olarak bakılabilecek bu parametrenin operasyon kararında etkili olabileceği düşünülmektedir. Whipple operasyonu sonrasında gelişen komplikasyonlar katastrofik seyredebilmekte ve hızlı bir şekilde mortaliteye sebep olabilmektedir. Bu yüzden komplikasyonların erken dönemde saptanması ve gerekli müdahalenin hızlı bir şekilde yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu açıdan biz de Whipple operasyon geçiren hastalarda preoperatif prediktif parametreleri inceleyerek komplikasyon gelişimi konusunda uyarıcı olabilecek parametreleri belirlemeyi amaçladık. Tümör/pankreas dansitesi yüksek olan hastalarda POPF gelişimi açısından diğer risk faktörlerinin de olması durumunda POPF gelişimini engellemek için ek önlemler almak faydalı olabilir.
Ratlarda cerulein ile indüklenen akut pankreatit üzerine verapamil, dantrolen ve 2-aminoetoksidifenil borat'ın etkilerinin incelenmesi
Akut pankreatit, çeşitli yakın ve uzak organ sistemlerini etkileyebilen pankreasın akut inflamasyon hastalığıdır. Safra taşları ve alkol en sık görülen sebepleridir. Akut pankreatitin etiyolojik faktörlerinin bilinmesine rağmen hastalığın patofizyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Sindirimde görev alan zimojenlerin, duodenuma ulaşmadan önce asiner hücrelerde erken aktive olması, pankreatit patogenezinde merkezi bir rol oynamaktadır. Patolojik intraasiner zimojen aktivasyonu, anormal intrasellüler Ca+2 artışı ile ilişkilidir.Ratlarda IP3R, RyR ve L-tipi voltaj kapılı kalsiyum kanalları için sırasıyla 2-APB, Dantrolen ve Verapamil gibi kalsiyum kanal blokörlerinin cerulein ile indüklenen akut pankreatiti iyileştirebileceği hipotezi üzerine yoğunlaştık. Bu amaçla, serumda amilaz ve lipaz seviyeleri, pankreatik dokuda ise tripsin, tripsinojen, TAP, PSTI ve Katepsin B seviyelerini ölçtük. Bu biyokimyasal ölçümler, histopatolojik gözlemler ile desteklendi. Sonuçlarımızda, cerulein grubunda artan amilaz, lipaz, tripsin ve TAP seviyelerinin kalsiyum kanal blokörleri ile anlamlı olarak azaldığını bulduk. Buna ek olarak, bütün gruplar arasında PSTI ve tripsinojen seviyeleri düşerken Katepsin B düzeylerinde önemli bir fark bulunmadı.Sonuç olarak, bulgularımız, cerulein indüklü akut pankreatit üzerine kalsiyum kanal blokörlerinin tedavi edici etkilerinin olabileceğini göstermektedir. Ancak, akut pankreatitte, intrasellüler kalsiyum konsantrasyonundaki anormal yükseliş ile ilişkili patofizyolojik mekanizmaların aydınlatılması için daha gelişmiş moleküler analizlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Akut pankreatitte serum prolidaz enzim aktivitesinin önemi
Akut PankreatitteSerum Prolidaz Enzim Aktivitesinin Önemi Amaç:Akut pankreatit tüm dünyada hastanede yatış gerektiren, mortalitesi şiddetli olan grupta %10-20'lere kadar yükselebilen en yaygın hastalıklardan birisidir.Akut pankreatithastalarının mortalite ve morbidite riski göz önüne alındığında hastaların prognozunun önceden tahmin edilebilmesioldukçaönemlidir.Yapılan çalışmalardainflamatuar vekollajenturnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada serum prolidaz enzim aktivitesininakut pankreatiti öngörmedekiönemini, akut pankreatit şiddet skorlamalarıylaarasındaki ilişkiyi,akut pankreatittanısındaki yerini bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza akut pankreatit tanısı almış 84 hasta ve53 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların yatışı esnasında (0.saat) ve tedavileri sonrasında (yatışın 48. saatinde) serum prolidaz enzim aktiviteleri ve diğer laboratuvar değerlerine bakıldı. Hastaların Glaskow Koma Skoru, APACHE-2, Ranson, BISAP, EPIC,Balthazar, Atlanta skorlamalarıhesaplandı ve SIRS, organ yetmezliği bulguları not edildi.Skorlama sistemlerine göre hastalar hafif ve şiddetli olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri ve şiddet skorlamaları gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular:Çalışmaya alınan hastaların yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farkı yoktu (sırasıyla P=0,102 ve P= 0,858).Serum prolidaz enzim aktivitesi hastagrupta sağlıklı kontrol grubunagöre istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (P<0,001).Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatiti öngörmede kullanılıp kullanılamayacağına yönelik ROCcurve analizi yapıldı ve AUC=0,766 saptandı. Balthazar skoru şiddetli olan grupta serum prolidaz enzim aktivitesi hafif olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu(P=0,047). Diğer skorlama sistemlerinde grupların serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Hastaların 48. saat laktatdehidrogenaz değeri ile 48. saat serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptandı(r=0,355, P=0,001). Diğer laboratuvar değerleri ve skorlama sistemleriyle 0. ve 48. saat serum prolidaz enzim aktivite değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmadı. Sonuç:Akut pankreatit ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde birilişki olduğu saptandı. Ancak akut pankreatit şiddet skorlamalarıyla serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı derecede ilişki bulunamadı. Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatit tanısında yer alabileceği düşünüldü. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile akut pankreatit ilişkisine yönelik daha kapsamlı ve hasta sayısı daha fazla olan çalışmalar bu durumu daha net ortaya koyabilir. Böylelikle ilerleyen süreçte serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatitteki önemini aydınlatmak daha mümkün olacaktır. Anahtar kelimeler:Akut pankreatitte tanı, Balthazar skoru, Prolidaz.
Deneysel akut pankreatit modelinde adalimumabın tedaviye olan etkinliği
Akut pankreatit pankreasın ve peripankreatik dokunun inflamatuar bir hastalığıdır. Tümör nekrotize edici faktör alfa (TNF-alfa), hastalığın patogenezinde ve sistemik komplikasyonların gelişiminde anahtar role sahiptir. Bu çalışmanın amacı, ratlarda oluşturulmuş şiddetli akut nekrotizan pankreatit modelinde bir TNF-alfa inhibitörü olan Adalimumab'ın etkinliğinin araştırılmasıdır.METOD70 adet Wistar albino cinsi dişi rat çalışmaya dahil edilmiştir. Ratların ortalama ağırlıkları 250 gramdır. Ratlar Grup 1: SHAM laparatomi, Grup 2: SNP (şiddetli nekrotizan pankreatit) grubu, Grup 3: SNP ve intraperitoneal (İP) salin, Grup 4: Adalimumab (ADA) 2mg/kg İP ve SNP, Grup 5: ADA 4mg/kg ve SNP, Grup 6: ADA 2mg/kg ve Grup 7: ADA 4mg/kg olarak herbir grupta 10'ar adet olmak üzere gruplandı. SNP; ortak safra ve pankreas kanalınının duodenuma girmeden henüz önce bağlanması, insizyon suture edilmeden 50 mikrogram/kilogram cerulein İP verilmesi ile oluşturuldu. Denekler 24. Saatte sakrifiye edildi. Serum pankreatik amilaz ve pankreas dokusunda ödem, nekroz, inflamasyon, yağ nekrozu ve kanama parametreleri değerlendirildi..SONUÇLARAdalimumabla her iki dozda da pankreatik amilaz değerlerinde anlamlı düşüş saptanmamıştır (SNP, 13160±3208,9; SNP+ADA 2mg/kg, 13946±1393,1; SNP+ADA 4mg/kg, 12298±2133,8 U/L; p>0,5). Total histopatolojik skorda her iki dozda da adalimumab ile istatistiksel anlamlı iyileşme saptanmıştır (SNP, 18,5±1,2; SNP+ADA 2mg/kg, 12,3 ±1,2; SNP+ADA 4mg/kg, 8,3±5,5; p<0,005). Adalimumab belirtilen dozlarda tek başına pankreatit indüksiyonu yapmamaktadır (kontrol, 1833,2±233,6; ADA 4mg/kg 1337,5±204,3; ADA 2mg/kg 1498±82,2; p=1).KARARSonuç olarak, Adalimumabın özellikle 4 mg/kg uygulaması ile ödem, nekroz, inflamasyon, yağ nekrozu, kanama ve total patoloji skorlarında anlamlı düzelme elde edilmiş ancak muhtemelen uyguladığımız pankreatit modelinin ağırlığı nedeniyle benzer etki serum pankreatik amilazı düzeyinde gözlenmemiştir. Çalışmamızın verileri ışığında gelecekte Adalimumab'ın akut pankreatit tedavisinde kullanımıyla ilgili ümit verici sonuçlar elde edilmekle birlikte bu amaca yönelik benzer hayvan çalışmaları ancak farklı modeller ve ADA dozlarıyla sonuçlarımızın doğrulanması gerektiğini düşünmekteyiz.?
Akut pankreatit sonrası diyabetes mellitus gelişim riski ve prognostik faktörlerle ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda Ankara Şehir Hastanesi İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji kliniğinde hospitalize edilerek takip edilen 513 akut pankreatit tanılı hasta içerisinde tip 2 diyabet tanılı olanların oranının tespiti ve başvuru anında diyabet tanısı olmayan hastaların takiplerinde prediyabet veya diyabet gelişme durumlarının tespiti planlanmaktadır. Ayrıca akut pankreatit ile başvuran hastalarda yaş, cinsiyet, süre, etiyoloji (biliyer/non-biliyer), tutulum şekli (ödematöz/nekrotizan), BİSAP skoru, NEU/LYM ve CRP/Alb değerlerinin taburculuk sonrası takiplerinde prediyabet veya diyabet gelişmesi ile ilişkisine bakılarak; akut pankreatit sonrası diyabet gelişimde risk faktörü ve prediktif değer olup olmadığının tespiti hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak dizayn edilmiş, çalışmaya Ankara Şehir Hastanesi İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji kliniklerinde Şubat 2019 – Şubat 2021 tarihleri arasında hospitalize edilerek takip edilen 513 akut pankreatit tanılı hasta dahil edilmiştir. 18 yaş altı hastalar, tip 1 diyabetes mellitus tanılı hastalar ve aktif gastrointestinal malignitesi olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların yatış anında rutin görülen lenfosit, nötrofil, glukoz, CRP (c-reaktif protein) ve albümin değerleri kaydedilmiştir. Ayrıca yaşları, BUN değerleri, Glaskow Koma Skalası puanları, plevral efüzyon ve SIRS varlığı bilgileri kullanılarak BİSAP skorları hesaplanmıştır. Ağustos 2022 tarihine kadar görülmüş olan ardışık açlık kan glukoz değerleri prediyabet ve diyabet gelişimi açısından dökümente edilmiş; bu durumun diğer incelenen parametreler ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Hastaların ölçülmüş olan parametreleri hastane bilgi sistemi ve Sağlık Bakanlığı e-nabız sistemi kullanılarak retrospektif olarak kaydedilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS versiyon 17.0 programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir. Yapılan istatistiksel analizlerde p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 254 (%49,5) erkek 259 (%50,5) kadın olmak üzere toplam 513 akut pankreatit tanısı ile hospitalize edilerek takip edilen hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalamaları 55,57±18,24 yıldır. 219 (%42,6) hasta 60 yaş ve üzerindedir. BİSAP skorlamasına göre 400 (%78) hasta hafif akut pankreatit, 113 (%22) hasta ciddi akut pankreatit olarak değerlendirilmiştir. Etiyolojik incelemede iv non-biliyer akut pankreatitli 147 (%28.7), biliyer akut pankreatitli 366 (%71.3) hasta saptanmıştır. 407 (%79.3) hastanın akut pankreatit tanısı aldığı anda diyabet tanısı mevcut değildir. 106 (%20.7) hasta akut pankreatit tanısı aldığı anda diyabet tanısına da sahiptir ve bu hastalar prognostik faktörlerle olan karşılaştırmalara dahil edilmemiştir. 407 hastanın takip eden süreçteki ardışık açlık kan glukoz değerleri tarandığında; 173 (%42,5) hastanın diyabet veya prediyabet tanı kriterlerini karşıladığı, 234 (%57,5) hastanın ise normoglisemik seyrettiği görülmüştür. 407 hasta cinsiyet dağılımına göre incelendiğinde bunlardan 198 (%48,6) hastanın erkek, 209 (%51,4) hastanın kadın olduğu görülmüştür. 407 hastadan nekrotizan pankreatiti olan 31 hastanın 21'inde (%67,7) prediyabet ya da diyabet gelişmişken, ödematöz pankreatiti olan 376 hastanın 152'si (%40,4) normoglisemik seyretmiştir. Nekrotizan pankreatitli hastalarda prediyabet ya da diyabet gelişme insidansı ödematöz pankreatitlilere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Prediyabet veya diyabet gelişen hastalar ile normoglisemik seyreden hastaların BİSAP skorları karşılaştırıldığında prediyabet ya da diyabet gelişen hastalarda BİSAP skorunun normoglisemik gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). Ayrıca her iki grubun yaş, cinsiyet, süre, etiyoloji (biliyer/non-biliyer), NEU/LYM ve CRP/Alb parametreleri diyabet gelişimi açısından karşılaştırılmış ancak aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız sonucunda akut nekrotizan pankreatitli hastalarda prediyabet ya da diyabet gelişme insidansı ödematöz pankreatitlilere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Prediyabet ya da diyabet gelişen hastaların BİSAP skorları normoglisemik grupla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Bu risk faktörlerine sahip hastaların akut pankreatit sonrası dönemde yakın takip edilmesinin diyabetin erken tanısına olanak sağlayacağı kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, Nekrotizan Pankreatit, Ödematöz Pankreatit, Diyabetes Mellitus, BİSAP Skoru
Beta talasemi major hastalarında demir yüküne bağlı ekzokrin pankreas yetmezliğinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Beta Talasemi Major hastalarında demir yüküne bağlı ekzokrin pankreas yetmezliği varlığının Fekal Elastaz-1 düzeyi ile değerlendirilmesi ve sonuçların klinik ve laboratuvar verileri ile korele edilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji ve Gastroenteroloji polikliniklerine 02 Ağustos 2021-15 Eylül 2021 tarihleri arasında başvuran 40 beta talasemi majör tanılı hasta ve 42 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışma prospektif çalışma niteliğindedir. Çalışmamızda; hasta ve gönüllülerden kan ve taze gaita örnekleri alınmış olup, kontrol grubu ile hasta grubu arasında biyokimya, hemogram, demir parametreleri ve Fekal elastaz-1 düzeyi karşılaştırıldı. Bulgular: PEY tanısında, Fe-1 düzeyi temel alındığındaFe-1>200 normal, 100-199 arası hafif-orta PEY, <100 ise şiddetli PEY olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda BTM grubunda; 15'i (%37,5) normal, 5'i (%12,5) hafif-orta PEY, 20'si (%50) şiddetli PEY olarak saptandı. Kontrol grubunda; 33'i (%78,57) normal, 3'ü (%7,14) hafif-orta PEY, 6'sı (%14,29) şiddetli PEY olarak saptandı. Fe-1 düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Laboratuvar parametreleri incelendiğinde üre, BUN,total protein, total bilirubin, direk bilirubin, indirek bilirubin, AST, ALP, GGT, LDH, trigliserid,serum demir, ferritin, lökosit, nötrofil, trombosit ve lenfosit değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0,05).Aksine, kreatinin, total kolesterol, LDL kolesterol ve HDL kolesterol, UIBC, TIBC, MCV ve Hb değerleri ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmadatransfüzyon bağımlı BTM hastalarının demir birikimi ile PEY arasındaki ilişki araştırılmış ve gösterilmiştir. Transfüzyon bağımlı BTM hastalarında Fe-1 düzeyi düşük saptanmıştır. Bu sonuçlar, Fe-1 ölçümünün BTM hastalarında PEY tanısında kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Beta talasemi majör, fekal elastaz, ekzokrin pankreas yetmezliği