Phenotype

93 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acinetobacter baumannii klinik suşlarının fenotipik ve genotipik özelliklerinin araştırılması

Amaç: Acinetobacter baumannii suşları, dünya üzerinde yaygın görülen nozokomiyal patojenlerdir. Bu çalışmada 2018-2019 yılları arasında Hitit Üniversitesi-Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çeşitli klinik örneklerden izole edilen A. baumannii izolatlarının fenotipik ve genotipik testlerle virülans faktörlerinin test edilmesi (biyofilm oluşumu, haraket yeteneği, hemoliz oluşturma), direnç genlerinin araştırılması, uluslararası klon analizi yapılması, izolatlar arasındaki klonal yakınlığın belirlenmesi ve plazmid profilinin tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 98 A. baumannii izolatının identifikasyonu ve antibiyotik duyarlılığı Vitek 2 sistemiyle, kolistin antibiyotik duyarlılığı ise sıvı mikrodilüsyon metoduyla belirlendi. Karbapenem direnci ilişkili genler ve biyofilm ilişkili genler tarandı. İzolatlar moleküler yöntemlerle tiplendirildi, uluslararası klonları belirlendi ve alkali lizis yöntemiyle suşların plazmid profilleri çıkarıldı. İzolatların koloni tipi, hemoliz özelliği, motilitesi, biyofilm oluşumu ve metallobetalaktamaz üretimi fenotipik yöntemlerle test edildi. Biyofilm oluşumu seramik yüzey, plastik tüp, vasküler kateter ve foley kateter yüzeylerinde araştırıldı. Biyofilm seviyesi spektrofotometreyle ölçüldü, elektron mikroskobuyla görüntülendi. Bulgular: A. baumannii izolatlarının imipenem-meropenem direnci %87 (85/98), kolistin direnci %8 (8/98) olarak bulunmuştur. İzolatların %42'si çoklu ilaca dirençli, %45'i aşırı ilaç dirençli, %13'ü ise tüm antibiyotiklere duyarlı saptanmıştır. Suşların %83,5 (71/98)'inde metallobetalaktamaz enzimi pozitif bulunmuştur. Karbapenem dirençli izolatların %98,8 (84/85)'inde blaOXA-51, blaOXA-23, ISab1/blaOXA-51, ISAba1/blaOXA-23 genleri pozitif saptanırken, blaOXA-24/40 ve blaOXA-58 genleri saptanmamıştır. Hastane salgın izolatı Genotip D, uluslararası clon II olarak belirlenmiştir. Genel olarak, duyarlı ve dirençli izolatların plazmid profilleri, genotipleri ve klonalitesi arasında benzerlik gözlenmemiştir. İzolatların %88'inde farklı seviyelerde biyofilm oluşumu ölçülmüştür ve çoğunda biyofilm genleri saptanmıştır. Biyofilm oluşumu en güçlü foley kateter yüzeyinde gözlenmiştir. Çalışmada hemolitik aktivite haricinde virülansla direnç arasında ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Dirençli A. baumannii suşlarının virülans özelliklerinin ve direnç mekanizmalarının belirlenmesi, suşların epidemiyolojik takibi A. baumannii enfeksiyonlarına karşı korunma ve tedavide fayda sağlayacak, olası komplikasyonları ve mortaliteyi azaltmada etkili olacak, gelecekte yeni tedavi yöntemlerin geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: A. baumannii, antibiyotik direnci, virülans, REP-PCR, plazmid

Acinetobacter baumanniiBakteriyel enfeksiyonlarBiyofilmler+7
Nezahat Koşar
Hitit University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karbapeneme dirençli klebsiella pneumoniae suşlarında karbapenem direncinin fenotipik ve genotipik yöntemlerle araştırılması

Amaç: Klinik örneklerden izole edilen karbapeneme dirençli Klebsiella pneumoniae suşlarında karbapenemaz varlığının fenotipik ve genotipik yöntemlerle test edilmesi, karbapenemaz enzim tiplerinin dağılımının tespit edilmesi ve test yöntemleri arasındaki korelasyonun belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Mart 2021-Mart 2022 tarihleri arasında Hitit Üniversitesi Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na gönderilen klinik örneklerden izole edilen ve karbapenem grubu antibiyotiklerden en az birine dirençli 100 K. pneumoniae suşu çalışmaya dahil edilmiştir. Bakterilerin tanımlanması ve antibiyogramı VITEK 2 Compact (bioMérieux, Fransa) otomatize sistemi ile yapılmıştır. Karbapenemaz direncini belirlemek amacıyla fenotipik yöntem olarak kombinasyon disk testi kullanılmıştır. Genotipik yöntem olarak ise en sık rastlanan karbapenemaz direnç genleri olan blaKPC, blaNDM, blaVIM, blaIMP ve blaOXA-48'i hedefleyen iki farklı multipleks polimeraz zincir reaksiyonu uygulanmıştır. Bulgular: Kombinasyon disk testi ile tüm örneklerin karbapenemaz ürettiği saptanmış olup 87 (%87) izolatta OXA-48 benzeri, 13 (%13) izolatta MBL pozitifliği tespit edilmiştir. Polimeraz zincir reaksiyonu ile 91 izolatta pozitiflik saptanmış olup 76 (%76) izolat OXA-48, 13 (%13) izolat NDM, 2 (%2) izolat OXA-48 + NDM olarak sonuçlanmıştır. 9 (%9) örnekte araştırılan direnç genlerine rastlanmamıştır. Hiçbir izolatta KPC, VIM ve IMP gözlenmemiştir. İki test arasındaki uyum %89 olarak saptanmıştır. Kombinasyon disk testinin karbapenemaz varlığını saptama açısından duyarlılığı %100, pozitif prediktif değeri %91 olarak saptanmıştır. Kombinasyon disk testinin sadece OXA-48'e sahip izolatlar için duyarlılığı %100, özgüllüğü %54,1, pozitif prediktif değeri %87,3, negatif prediktif değeri %100 olarak saptanmıştır. Sadece NDM'ye sahip izolatlar için ise tüm değerler %100 olarak saptanmıştır. OXA-48 + NDM'ye sahip iki izolat kombinasyon disk testi ile OXA-48 benzeri olarak yorumlanmıştır. Sonuç: Türkiye'de OXA-48'in endemik olduğu düşünüldüğünde en sık saptanan karbapenemazın OXA-48 olması beklenen bir sonuç olmuştur. Kombinasyon disk testi ucuz maliyeti, uygulama kolaylığı, karbapenemaz direnç mekanizmalarını belirleyebilmesi ve polimeraz zincir reaksiyonu ile büyük ölçüde uyumlu olması bakımından laboratuvarlarda karbapenemaz direnç genlerinin saptanması için kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: K. pneumoniae, Kombinasyon disk testi, Karbapenemaz, Karbapenem direnci, OXA-48

FenotipGenotipKarbapenemler+3
Çağdaş Kocaman
Hitit University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Brusellozlu hastalarda eksozom profilinin değerlendirilmesi

Bruselloz, etkeni Brucella bakterileri olan dünya çapında zoonotik bir enfeksiyondur. Eksozomlar, birçok hücre tipi tarafından salınan multiveziküler gövdelerden türetilen küçük lipit veziküllerdir. Eksozomal hücre kargosu, kökenlendiği hücrenin tipini yansıtır. Bu çalışmada akut, kronik bruselloz ve sağlıklı kontrollerden alınan serum örneklerinden elde edilen eksozomların Akan Hücre Ölçer (AHÖ) yardımıyla immünfenotiplemesini yapmak, farklı gruplarda eksozomların hangi hücre gruplarından köken aldığını belirlemek, brusellozun kronikleşmesinde, eksozomların etkisini ortaya koymak ve bruselloz immünpatogenezinde eksozomların potansiyel rollerine dair literatüre katkılar sunmak amaçlanmıştır. Çalışmamıza, bruselloz tanısı konmuş 10 akut ve 10 kronik hasta ile 10 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Serum örneklerinden eksozomlar ticari izolasyon kiti kullanılarak elde edilmiştir. Önceden tasarlanan panelde, monoklonal antikorlarla boyandıktan sonra, AHÖ 'de eksozomların immünfenotiplemesi yapılmıştır. Eksozom varlığının doğrulanması, eksozoma spesifik monoklonal antikorlar olan CD9, CD63 ve CD81 boyamaları ve elektron mikroskobu (SEM) değerlendirmeleriyle yapılmıştır. Değerlendirme sonucuna göre granülosit kökenli eksozom değerleri akut grupta, kronik ve sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek çıkmıştır, bunun yanında kronik ve sağlıklı grup arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. G-MDSC (granülositik-myeloid kökenli süpressör hücreler) kökenli eksozom değerleri, akut grupta kronik ve sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur, aynı zamanda kronik grup ve sağlıklı kontrol grubu arasında anlamlı derecede farklılık gözlenmiştir. Tez çalışması sonucunda, akut dönemde hastalığın patogenezinde granülosit kökenli eksozomların rol oynadığı ve ortamda bulunan myeloid kökenli supressör hücrelerden kaynaklanan eksozomlarında granülosit kökenli eksozomlar olduğu bulunmuştur. Brusellozun farklı evrelerinde, granülosit kökenli ve G-MDSC kökenli eksozomlar arasındaki anlamlı farklar, hastalığın immünpatolojisine, yeni çalışmalarla birlikte önemli katkılar sunabilir.

Akım sitometrisiBrusellaBruselloz+2
Abdurrahman Şimşek
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Situs inversus totalisi olan primer siliyer diskinezi tanılı hastaların demografik, fenotipik ve genotipik özellikleri

Situs İnversus Totalisi olan Primer Siliyer Diskinezi tanılı hastaların demografik, fenotipik ve genotipik özellikleri. Giriş: Primer siliyer diskinezi (PSD) 20.000 kişide bir görülen otozomal resesif bir hastalıktır. Siliyer fonksiyon bozukluğu nedeniyle infantil dönemden itibaren başlayan kronik üst ve alt solunum yolları enfeksiyonlarıyla seyreder. Siliyer hareketin azalması (immotil siliya) veya bozulması (siliyer diskinezi) ile karakterizedir. Embriyonik dönemde kalp ve iç organların normal pozisyonunu kontrol eden nodal siliya defektif olduğu için asimetri oluşur. Bundan dolayı primer siliyer diskinezi'li hastaların yaklaşık %50'sinde situs inversus totalis (SİT) mevcuttur. Hastalığın tanısı klinik, radyolojik, genetik özellikler, video ve elektron mikroskopisi incelemelerine dayanılarak konulmaktadır. Amaç: Çalışmada Situs İnversus totalisi olan Primer Siliyer Diskinezi tanılı hastaların demografik, fenotipik ve genotipik özelliklerinin ortaya konması amaçlandı. Material ve Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Göğüs Hastalıkları Bilim Dalı polikliniğinden takipli Situs İnversus Totalisi olan Primer Siliyer Diskinezi tanılı 1-22 yaş arasındaki 48 hasta çalışmaya alındı. Hastaların demografik bilgileri, mikrobiyolojik ve radyolojik sonuçları, solunum fonksiyon testleri, genetik testleri, büyüme durumları, muayene bilgileri ve kullandıkları ilaçlar kaydedildi. Hastaların fenotipik ve genotipik özellikleri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Veriler SPSS programında analiz edilmiştir. Bulgular: Genetik mutasyonu pozitif olan ve olmayan hastalarda cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), Bhalla skoru, Kuzey Amerika skoru, ailede astım hikayesi, cilt bulguları (atopi, ekzema, kaşıntı, kuruluk vb.), horlama, gastroözefageal reflü (GÖR), yenidoğan dönemi solunum sıkıntısı şikayeti, yenidoğan yoğun bakım ünitesine (YDYBÜ) yatış, servis yatışı, akraba evliliği , kronik rinit, kronik sinüzit, bronşiektazi, kronik otit ve işitme azlığı, konjenital kalp anomalileri, kulak burun boğaz (KBB) muayenesi, bronkoskopi öyküsü, mikrobiyoloji, solunum fonksiyon 10 testi (SFT), ilaç kullanım oranlarında anlamlı farklılık (p>0.05) görülmedi. DNAH5 mutasyon olan grupta YDYBÜ'sine yatış, yenidoğan dönemi solunum sıkıntısı şikayet ve PİCADAR (Primary Ciliary Dyskinesia Rule) skoru oranları mutasyon olmayan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak daha düşük saptandı. Çalışmaya alınan 48 hastanın soygeçmişine bakınca 43(%90)'ünde akraba evliliği görüldü. 47(%98) hastanın term doğduğu öğrenildi. 36(%75) hastanın yenidoğan döneminden itibaren solunum sıkıntısı şikayetleri olduğu belirlendi. Bunlardan 30(%62)'unun yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatışı ve 29(%60)'unun sonraki dönemlerde en az 2 kez alt solunum yolları enfeksiyonları nedeniyle servise yatışı olduğu saptandı. Hastaların 5(%10)'de kardiyak sorunlar görülmüştür. Hastaların 18(%37)'den horlama hikayesi alındı. 26(%56) hastaya tanısal ve tedavi amaçlı bronkoskopi yapılmıştır. Hastaların 20(%42)'sine 7 farklı nedenlerden 29 ameliyat yapılmıştır. Hastaların 22(%46)'sinde kronik rinit görüldü. 37(%77) hastada kronik sinüzit saptandı. 31(%65) hastada otit ve işitme azlığı tespit edildi. Hastaların 10(%21)'da GÖR saptandı. 31(%65) hastada bronşiektazi görüldü. 5(%10) hastada egzema, atopi, kaşıntı gibi cilt bulguları tespit edildi. Hastaların 24(%50)'ü VKİ'ine göre zayıf, 20(%42) hasta normal ve 4(%8) hasta fazla kilolu olarak saptandı. SFT yapılan 31 hastanın 10(%32)'da FEV1 değerleri >80, 14(%45) hastada 60-79, 6(%20) hastada 40-59 ve 1(%3) hastada <40 olarak görüldü. FVC değeri 10 hastada >80, 13(%42) hastada 60-79, 7(%23) hastada 40-59 ve 1(%3) hastada <40 saptandı. 42(%87) hastada 13 farklı etken olarak 86 üreme görüldü. 30(%35) hastada H. İnfluenzae, 19(%22) hastada S. Pneumoniae, 10(%12) hastada M. Catarrhalis, 10(%12) hastada P. Aeruginosa, 6(%7) hastada S. Aureus, 3(%4) hastada S. Marcescens, 2(%2) hastada S. Pyogenes ve daha 6 hastada sırasıyla A. Baumannii, E. Coli, S. Maltophilia, K. Oxytoca, C. Freundii, E. Cloacae saptandı. Çalışmaya alınan hastalara tanısal amaçlı PİCADAR skorlaması yapıldı. 34(%71) hastada bu skor 10 üzerinde, 11(%23)'de 7-9 ve 3(%6)'de 6 olarak saptandı. Bir diğer Kuzey Amerika skorlamasına göre hastaların 24(%50)'ü maksimal 4 puan, 21(%44)'i 3 puan ve 3(%6)'ü 2 puan almış oldu. 31 hastanın son 2 yılda çekilmiş olan bilgisayarlı tomografi (BT) sonuçlarına göre Modifiye Bhalla skorlaması yapıldı. 12 hastada bu skor hafif, 18 hastada orta ve 1 hastada ağır olarak saptandı. Hastaların 36(%75)'sının inhale steroid, 2(%4)'sinin teofillin, 26(%54)'sının 2 agonist, 20(%42)'sinin nazal streoid, 7(%15)'sinin bitkisel ilaçlar ve 31(%65)'inin 6 aylık süreyle azitromisin kullandığı öğrenildi. Çalışmaya dahil 48 11 hastanın 40(%83)'ına tüm ekzom dizileme genetik analizi yapılmıştır. Hastaların 8'de mutasyon bulunmamıştır. 5 hastanın sonuçları şüpheli olduğundan tekrar araştırılması için tıbbi genetiğe yönlendirilmiş ve çalışmada genetik verileri kullanılmamıştır. En sık saptanan mutasyon DNAH5 olup 8(%25) hastada görülmüştür. Primer mutasyonlar dışında 9 hastada ek olarak başka hastalıklara yol açabilecek mutasyonlar saptanmıştır. Bunlardan üçü anlamlı kabül edildi. DNAH5 mutasyonu taşıyan hastalardan birinde eş zamanlı homozigot Class 1 Herediter Hemokromatozise yol açabilecek HFE gen mutasyonu tespit edildi. Diğer bir DNAİ2 gen mutasyonu mevcut olan hastada homozigot Class 1 Fenilketonüriye sebep olabilecek PAH geninde mutasyon bulundu. Başka bir CCDC103 mutasyonu olan hastada, beraberinde homozigot Class 2 Kistik Fibrozise neden olabilecek CFTR geninde mutasyon saptandı. Kronik sinüziti olan 37 hastadan 4'de genetik analiz farklı nedenlerden yapılamadı, 5 hastada ise mutasyon saptanmadı. Tüm DNAH5(8), DNAİ2(2), CCDC151(2), ARMC4(1), CCDC39(3) ve CCDC40(2) mutasyonu taşıyan hastalarda, kronik sinüzit eşlik ettiği görüldü. CCDC103(3) mutasyonu bulunan hastaların ise %75'de kronik sinüzit saptandı. Daha 4 hastada ise genetik sonuçlar şüpheli çıktığından tekrar genetik analiz için araştırılması önerildi. Bronşiektazi 31(%65) hastada tespit edildi. Bu hastalarda en sık saptanan mutasyon DNAH5 oldu(7(%23)). Daha 7(%23) hastaya farklı nedenlerden genetik analiz yapılamadı. Hastaların 4(%13)'de mutasyon saptanmadı. CCDC103 mutasyonu 3(%10) kişide tespit edildi. CCDC151(2(%6,5)) ve DNAİ2(2(%6,5)) gen mutasyonları olan tüm hastalarımızda bronşiektazi görüldü. Riniti olan hastalarda en sık görülen mutasyon DNAH5 oldu. Hastaların 3'de mutasyon saptanmadı, 3'de farklı nedenlerden genetik analiz yapılamadı, 3'de ise CCDC103 mutasyonu tespit edildi. DNAİ2 mutasyonu olan 2 hastamızdada rinit mevcuttur. Sonuç: Genetiği pozitif ve negatif SİT'i olan PSD tanılı hastaların demografik, fenotipik, klinik, radyolojik bulgularında anlamlı fark olmadığı görüldü. DNAH5 mutasyonu olan hastaların diğer mutasyonu olan hastalarla karşılaştırınca yenidoğan dönemi daha az solunum sıkıntısı şikayeti, daha az YDYBÜ'sine yatışı olduğu ve PİCADAR skorlarının daha düşük saptandığı görüldü. Elde edilen genetik sonuçlarda, diğer literatür ve çalışmalardaki sonuçlara göre anlamlı fark olmadığı görüldü. 12 Anahtar kelimeler: situs inversus totalis; primer siliyer diskinezi; çocuk; bronşiektazi; kronik öksürük

BronşektaziDiskinezilerFenotip+4
Uzeyir Jafarov
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ötiroid ve subklinik hipotiroidili Hashimoto hastalığında oksidatif stresin değerlendirilmesi

Amaç: Ötiroid Hashimoto (EH) ve subklinik hipotiroid Hashimoto(SHH) hastalığında oksidatif stres hakkında yeterli bilgi yoktur. EH ve SHH hastalarında oksidatif stresi şimdiye kadar bu tür çalışmalarda kullanılmamış oksidatif stres testleri ile araştırdık. Ayrıca Hashimoto hastalığı ile PON1 fenotipi arasında ilişki olup olmadığını değerlendirdik.Materyal ve Metot: 35 EH (34 kadın,1erkek), 33 SHH hastası (29 kadın,4 erkek) ve 38 kontrol (34 kadın,4 erkek) çalışmaya alındı. Kapsamlı biyokimya, rutin kan analizleri ve total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), arilesteraz(ARE), paraoksonaz (PON) , lipit hidroperoksit (LOOHs) ölçümleri yapıldı. Ayrıca PON1 fenotiplemesi yapıldı.Bulgular: TOS ve OSİ, EH ve SHH hastalarında kontrol grubundan anlamlı olarak olarak daha yüksekti (TOS için p=0.005, p=0.004; OSI için p=<0.001, p=<0.001 ).ARE, EH hastalarında anlamlılığa çok yakın olarak, SHH hastalarında anlamlı olarak kontrol grubundan yüksekti (p=0.059,p=0.024). PON, TAS ve LOOHs kontrol grubuna benzerdi. EH ve SHH hastaları tüm oksidatif stres parametreleri bakımından birbirine benzerdi. Ayrıca Hashimoto hastalarındaki PON1 fenotip dağılımını kontrol grubuna benzer bulduk (p:0.303).Sonuç: Hashimoto hastalarında TOS, OSİ ve ARE kontrol grubuna göre artmış bulundu; TAS, Paraoksonaz, ve LOOHs kontrollere benzer bulundu.Hashimoto hastalarında artmış OSİ, artmış TOS'a bağlıdır.Çünkü TAS kontrollere benzer bulunmuştur. EH ve SHH hastalarında PON1 enziminin molekül konsantrasyonunu gösteren ARE aktivitesi artmış, fakat paraoksonaz aktivitesi, artmış TOS sebebiyle LOOHs'u azaltmaya çalışırken tüketildiği için kontrol grubuna benzer bulunmuştur. Sonuçta lipid peroksidasyonu kontrollere benzer düzeyde bulunmuştur. EH ve SHH hastalarında oksidatif stres ve biyokimya parametreleri birbirine benzerdir. Yaptığımız PON 1 fenotiplendirmesinde, Hashimoto hastalığına predispozisyon oluşturan PON1 fenotipi tesbit etmedik.

FenotipHashimoto hastalığıOksidatif stres+3
Satı Sena Yıldız
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı lösemi tiplerinde nükleer manyetik rezonans tabanlı metabolomik profilleme

Lösemi, çocukluk çağında %30'luk oran ile en sık görülen kanser türü olup, tüm kanserler içerisinde 3.2%' lik oranı kapsamaktadır. Lenfomalar ise orijin aldığı doku açısından lösemi ile ayrışmakla beraber ortak semptomlar gösterebilmektedir. Hastalık gelişiminde temelde beyaz kan hücrelerinin kemik iliği/ lenfoid organlardaki maturasyon bozukluğu yer almaktadır. Literatürde lösemi ve lenfomada metabolik profilleme çalışmaları mevcut olup, belirlenen biyobelirteç adayı metabolitlerin erken tanı, prognoz, tedaviye cevapta kullanılabilirliği tartışılmaktadır. Yüzlerce metaboliti kapsayan metabolomiks çalışmalarında çok yönlü istatistiksel modelleme kullanılarak bu aday belirteçlerin ilişkili olduğu yolaklar belirlenebilmekte, kişiselleştirilmiş tedaviler için değerli bilgiler sunulabilmektedir. Bunu mümkün kılan analitik kimya tekniklerinden ve metabolomiksin en önemli enstrümanlarından nükleer manyetik rezonans (NMR) ile kütle spektrometresi (MS), birbirini tamamlayıcı şekilde farklı moleküllerin ölçümünde başarılıdır ve entegre analizlerde analit spektrumun tamamına yakınını kapsamaktadır. NMR; yüksek tekrarlanabilirlik, tek internal standartla yüzlerce metabolit kantitasyonuna olanak vermesi, uzun stabilite, kalibrasyon gerektirmemesi gibi avantajlarıyla son yıllarda metabolomikste artan sıklıkta kullanılmaktadır. Öte yandan rutin kullanımı oturmuş MS ise yüksek sensitivitesi ve proteomik-lipidomik moleküllerin başarılı tespiti ile pratik kullanımda halen en ön sırada yer almaktadır. Güncel tez çalışması, sık görülen lösemi/ lenfoma tiplerini kapsayacak şekilde bütüncül yaklaşımla kantitatif NMR ve kalitatif MS metodlarını entegre eden bir çalışma düzeni içerisinde gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla her bir grupta (AML, KLL, NHL) yer alan 30 yetişkin hastaya ait serum ile lökosit izolatlarında bir ve iki boyutlu 1H NMR ile yüksek-rezolüsyonlu MS (HR-MS) analizleri tamamlandıktan sonra diferansiyel metabolitler ile ilgili metabolik yolaklar tek değişkenli-çok değişkenli istatistiksel metotlarla MetaboAnalyst ve TidyMass çevrimiçi platformlarında belirlenmiştir. 1D deneylerde kimliklendirilen metabolitler, 2D NMR analizleri ile doğrulanmıştır. Lökosit izolatları ise HRMS platformunda serum örnekleri ile eşit koşullar altında çalışılarak bu matrikste kontrollere kıyasla anlamlı eksprese edilen metabolitler belirlenmiştir (TidyMass). Serum NMR analizlerinde ortaya konan bulgulara göre; AML grubunda kontrol bireylere kıyasla artış gösteren metabolitler (VIP skoru> 1) metilguanidin, izobütirat, glisin, 2-hidroksiizobütirat, glukoz, üre, betain ve azalanlar (VIP skoru> 2) piroglutamat, 3-hidroksiizovalerat, alanin olarak kaydedilmiştir. KLL grubunda artan metabolitler içerisinde AML ile ortak bulunanlar haricinde kreatinin-kreatin fosfat, tirozin ve fosfoetanolamin molekülleri de yer almaktadır. Burada her üç grupta da artan moleküllerin protein degredasyon ürünü olmaları, hematolojik malignitelerde gözlenen hızlı protein turnoverını doğrulamaktadır. VIP skoru 2.5' ten büyük bulunan fumarat ve asetat moleküllerinin azalışı da KLL ve NHL gruplarında ortak öne çıkan farklılıklar olarak Krebs siklusu ara bileşenlerinin prolifere olan lökoblastlarda yoğun tüketimine işaret etmektedir. Ayrıca NHL grubuna özgü bir farklılık olarak düşük bulunan serum karnitin seviyesi (VIP skoru> 1), lenfoma hastalarında artan enerji ihtiyacının beta oksidasyon artışı ile kompanse edildiğini düşündürmektedir. Serum NMR sonuçlarını kapsayan alıcı özelliği (ROC) analizi ile AML için 10, KLL için 3 ve NHL için 20 en anlamlı metabolit ile eğri altı alanı> 0.98 olan tanısal biyobelirteç modelleri oluşturulmuştur. Grup bazlı değişim gösteren yolak analizlerinde glutatyon, glukojenik ile dallı zincirli amino asit metabolizması ve kolin oksidasyonu AML' de birinci sıradayken; KLL ve NHL gruplarında ise Krebs ve üre siklusu öne çıkmaktadır. Serum HRMS sonuçlarında ise yüksek sensitif metodoloji yardımıyla çeşitli polar lipitler (yağ asitleri ve fosfolipitler) tanımlanarak özellikle AML grubunda anlamlı artan doymamış yağ asitleri dokozatrienoik ve cis-13-dokozenoik asit (p=0.002 ve 0.003, sırasıyla, Tidymass) olarak kaydedilmiştir. Serum HRMS sonuçlarına göre KLL grubunda anlamlı bulunan oleamid artan ve gliserofosfokolin ile piroglutamat ise NMR sonuçlarını doğrulayan şekilde düşük seviyelerde bulunmuştur (p=0.001 ve 0.000, sırasıyla, Tidymass). Öte yandan NHL serum HRMS bulguları artan doymamış yağ asitleri açısından AML ve oleamid açısından KLL ile; azalan piroglutamat seviyeleri açısından ise KLL ile benzerlik göstermektedir. Lökosit izolatlarında gerçekleştirilen HRMS analizlerinde ise seruma göre daha az sayıda anlamlı metabolit tanımlanmış olup; spermin ve uzun zincirli yağ asitlerinin (serumda sonuçlarını destekleyen biçimde) artan, biyotin gibi koenzimlerin ise düşük seviyeleri her üç grupta da ortak olarak kaydedilmiştir. Sonuç olarak güncel çalışmada, lösemi/ lenfoma hastalarında NMR ve MS metodolojilerinin komplementer kullanımı ile oldukça geniş metabolit spektrumu içeren serum-lökosit matriks profillemesi gerçekleştirilmiştir. Literatürde bir ilk olarak, farklı hematolojik malignitelerde serum metabonomu kantitatif yaklaşımla belirlenmiş ve HR-MS teknolojisi ile yapılan global tarama ile entegrasyon sağlanarak geniş kapsamlı parametre araştırması yapılmıştır. Bir diğer yenilik ise, global serum araştırması yanı sıra lökosit izolatlarında MS analizi ile hücresel düzeyde anlık metabolik profilleme ile bireysel etyolojilere dair önemli veriler sunulmasıdır. Grup bazlı değişiklikleri ortaya çıkaran mevcut bulgular bireysel itici güçlerin yanı sıra farklı alt sınıflarda yaygın olarak gözlemlenen patojenik mekanizmalar hakkında da ipuçları sağlamaktadır. Tüm bunlarla birlikte sunulan güncel sonuçların, her grup için oluşturulacak geniş kohort ve omiks teknolojilerinden gelen tamamlayıcı veriler ile doğrulanması gerekmektedir.

Biyobelirteçler-tümörFenotipHematolojik neoplazmlar+7
Ayşe Zehra Gül
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İnce diş eti fenotipine sahip periodontitis hastalarında açık flep operasyonuna ilave %0.8 hyaluronik asit jel uygulamasının etkinliğinin klinik ve hacimsel olarak değerlendirilmesi

Hyaluronik asit (HA) enflamasyon ve yara iyileşmesi mekanizmalarında rol oynayan lokal kemoterapötik bir ajandır. Bu çalışmanın amacı; ince diş eti fenotipine sahip evre II/III periodontitis hastalarında açık flep operasyonuna (AFO) ilave %0.8 HA jel uygulamasının klinik etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya dahil edilen toplam 40 hasta a) AFO+ %0.8 HA jel (test=20) ve b) AFO (kontrol=20) olmak üzere rastgele 2 (iki) gruba ayrıldı. Tüm bireylerin başlangıç plak (P), sondalamada kanama (SK), sondalama cep derinliği (SCD), klinik ataçman seviyesi (KAS) ölçümleri kaydedildi. Başlangıç periodontal tedavi tamamlandıktan 4 hafta sonra cerrahi periodontal tedavi fazına geçilmek üzere ince diş eti fenotipine sahip, SCD ≥ 5mm olup horizontal kemik yıkımı olan bölgeler belirlendi. Diş eti fenotipinin belirlenmesinde Hu-friedy renkli diş eti sondaları kullanıldı. Tüm bireylerin ağız içi dijital taramaları alındı. Ameliyattan hemen önce ameliyat bölgesine ait rölatif diş eti çekilmesi (rDÇ) ölçümleri kaydedildi. Test grubuna AFO'ya ilave %0.8'lik HA jel, kontrol grubuna ise AFO'a ilave serum fizyolojik uygulandı. HA uygulaması AFO sonrası 4. haftada tekrarlandı. Yumuşak doku hacim (mm3 ) ve kalınlık (mm) değişim (Δ) ölçümleri bilgisayar yazılımları ile gerçekleştirildi. Değerlendirmeler tedavi sonrası 3. ve 6. ayda tekrarlandı. Klinik periodontal parametrelere ait 3.ay ve 6.ay ölçümlerinin başlangıca göre değişimi gruplar arasında karşılaştırıldığında, P yüzdesinde test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha fazla azalma olduğu (p<0.05), klinik ataçman kazancının test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha fazla olduğu (p <0,05) ve ΔrDÇ miktarının kontrol grubunda test grubuna göre daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). Diğer taraftan, SK yüzdesi ve SCD ölçümleri her iki grupta başlangıca göre anlamlı azalmış olmasına rağmen (p<0.05), değişim gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Diş etindeki hacim (mm3 ) ve kalınlık değişiminin, kontrol grubunda test grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). Çalışmamızın sınırları dahilinde, ince diş eti fenotipine sahip periodontitis hastalarında AFO'ya ilave % 0.8 HA jel uygulamasının klinik ataçman kazancını arttırdığı, DÇ'yi ve diş etindeki boyutsal değişimi azalttığı sonucuna varıldı. Bu nedenle, özellikle diş eti çekilmesinin beklenildiği ince diş eti fenotipine sahip bireylerin cerrahi periodontal tedavisine ek olarak % 0.8 HA jelin klinik olarak kullanımı önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Fenotip, hyaluronik asit, periodontal debridman, periodontitis, Üç boyutlu analiz.

Cerrahi fleplerFenotipGingiva+5
Seda Gönülay
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Adli amaçlarla Lewis, Kell, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenlerinin microtyping (mikro tiplendirme) yöntemlerle fenotiplendirilmesi

Adli Serolojide eritrosit antijenlerinden biyolojik sıvılar ile bunlara ait leke ve artıkların kimliklendirilmesinde ve paternite saptanmasında yararlanılmaktadır. Bu amaçla eritrosit antijenleri lam, tüp gibi klasik yöntemlerin yanı sıra mikroplate ve jel test yöntemleri gibi yeni yöntemlerle gösterilmektedir. Klasik yöntemlerle bazı eritrosit antijenlerinin gösterilmesi güç olmaktadır. Bu nedenle yeni yöntemlerin klasik yöntemlere göre bir takım avantajları bulunmaktadır. Bu yöntemlerin spesifik, hassas, görüntülenebilir özellikte olmalarının yanında; zayıf antijenik özellikte olan bazı eritrosit antijenlerini gösterebilmesi gibi üstünlükleri bildirilmektedir. Bu çalışmada taze kanda Lewis, Keli, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenleri mikroplate ve jel test yöntemleri ile fenotiplendirilerek, bu yöntemlerin Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalının kuruluş aşamasında olan Adli Seroloji Laboratuvannda çalışılabilirliği araştırılmıştır. Bu çalışmada 74 kişiden alınan taze kan örneği kullanılarak, Lewis, Keli, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenleri mikroplate ve jel test yöntemi ile fenotiplendirilmiştir. Yapılan tüp antiserumu sulandırması ile ilgili deney sonuçlan tartışılmıştır. Bu çalışmada ayrıca, 74 kan örneğinde elde edilen Lewis, Keli, Kidd, Duffy, Lutheran fenotiplerine rastlanma sıklığı kaynaklarda belirtilen rastlanma sıklıkları ile karşılaştırılarak tartışılmıştır. 48

AntijenlerEritrosit membranıEritrositler+1
Ayşe Altun
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinoserebellar ataksi Tip 1, 2, 3, 6 ve Freidreich ataksili olgularda genetik sıklığın ve genotipik-fenotipik özelliklerin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Serebellar ataksi, serebellum ve ilgili yollardaki değişik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan denge ve koordinasyon kaybı olarak tanımlanabilir. Ataksiler konjenital, herediter, sporadik ve non herediter (enfeksiyonlar, toksinler ve ilaçlar, sistemik nedenler gibi) olarak sınıflanabilir. Bu çalışmada klinik olarak Spinoserebellar ataksi olarak tanınan hastalarda klinik ve nörogenetik bulguların fenotipi bilinen SCA 1,2,3,6 gibi alt tipleri ve FA ile örtüşen yanları araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Nöroloji kliniğine başvuran klinik, laboratuar ve elektrofizyolojik bulgular eşliğinde spinoserebellar ataksi olarak tanınan 129 proband yanı sıra aile taraması sonucu 15 kardeş hasta (toplam 144 olgu) alınmış ve genetik analizleri yapılmıştır.Tüm olguların ayrıntılı olarak nörolojik muayeneyi de içeren fizik muayeneleri eşlik eden dismorfik özellikler ve dejeneratif stigmaları kaydedilmiştir. Elde edilen verilerle fenotipik özellikleri dökümante edilmeye çalışılmıştır. Pedigri analizleri yapılmıştır. Elektronörografi ve uyarılmış potansiyel çalışmaları, serebral - spinal MRG ve ekokardiyografik incelemeleri tamamlanmıştır. Hastalarda kan örneği alınaral Friedreich ataksisi, SCA 1,2,3, ve 6 sub tiplerinin fenotipik ve genotipik özellikleri irdelenmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 17.0 paket programı kullanılmıştır.Bulgular: Hastaların % 50'ye yakını FA olarak tanınmıştır. Ayrıca 2 hasta SCA 1, bir hasta ise SCA 6 olarak değerlendirilmiştir. SCA 6 olarak tanınan olgunun kardeşinde GAA artışı saptanmıştır. Yine Friedreich ataksisi saptanan olguda GAA artışı yanı sıra SCA 8' için de ekspansiyon verdiği belirlenmiştir.Sonuç: Herediter zeminde geliştiğini düşündüğümüz serebellar ataksili bir hasta ile karşı karşıya kaldığımızda olgu öncelikli olarak FA yönünden değerlendirilmeli ve bu sırada hastalığın değişik varyantları da göz önünde bulundurulmalıdır. Hastalıkların fenotipik özelliklerini irdelediğimizde, SCA1'de yavaş sakkadik göz hareketleri, SCA 6'da ekstrapiramidal bulguların mevcudiyeti bu iki subtipi diğer gruplardan ayıran özellikler gibi görünmektedir.Anahtar sözcük: Herediter, ataksi, otozomal dominant, otozomal resesif, triplet, Friedreich, Spinoserebellar

AtaksiFenotipGenetik+2
Pınar Bengi Boz
Çukurova University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Bölgemizdeki sağlıklı çocuklarda lenfosit subgruplarının referans aralıkları

Önceki yıllarda konu ile ilgili olarak bölgemizdeki yetişkin bireylerde lenfositsubgruplarının referans aralıkları belirlenmiş ve faydalı bilgiler elde edilmiştir. Buçalışma ile bölgemizdeki sağlıklı çocuklarda lenfosit subgruplarının referansaralıklarının belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışma Eylül 2010 ? Aralık 2010 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya 0-18aralığında 48'i kız, 52'si erkek toplam 100 sağlıklı çocuk dahil edilmiştir. Çocuklar 0-4yaş, 5-9 yaş, 10-14 yaş ile 15-18 yaş olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Tam kansayımları ve CD3, CD4, CD8, CD19, CD56 referans aralıkları ve CD4/CD8 oranlarınınbelirlemek için Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi MerkezLaboratuarında akım sitometrisi cihazı kullanılmıştır. Tüm verilerin istatistikselanalizleri Statistical Package for the Social Sciences (SPSS, version 18.0) programıyardımıyla yapılmıştır.İstatistiksel analizler ile 100 sağlıklı çocuğun total lökosit sayısı ve lenfosityüzdeleri sırasıyla; 7,943±2,232 ve 37,5±11,7 olarak bulunmuştur. Lenfosit subgrupyüzdeleri ise CD3, CD4, CD8, CD19, CD56 ve CD4/CD8 için sırasıyla; 69,4±4,9,40,5±4,9, 27,8±4,7, 14,6±4,3, 10,3±3,2 ve 1,51±0,36 olarak bulunmuştur.Çalışma sonunda bölgemizdeki sağlıklı çocukların CD3, CD4, CD8, CD19,CD16+56 (doğal öldürücü hücreler) lenfosit subgruplarının ve CD4/CD8 oranınınreferans aralıkları belirlenmiştir. Bu bilgiler doğrultusunda normal referans aralıklarının,bağışıklık sistemi ile ilgili dallarda konuyla ilgili hastaların takip ve tedavileriniyönlendirmede özellikle çocuk hematoloji kliniği hastalarına ciddi faydalar sağlamasıve böylece patolojik değerlere ışık tutarak çocukların sağlıklı olup olmaması ileilişkilendirilebilmesi beklenmektedir.Anahtar Sözcükler: Akım Sitometri, CD4, CD8, Lenfosit Subgrupları, SağlıklıÇocuklar.

Akım sitometrisiFenotipKatil hücreler-doğal+3
Onur Uçar
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailesel hiperlipidemili olgularda fenotip genotip ilişkisi

Amaç: Primer ailesel hiperlipidemi tanılı hastaların; genetik mutasyonlarının incelenerek, hastaların demografik bilgileri, klinik özellikleri ve verilen tedavilerle ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrin ve Metabolizma Polikliniğinde; primer ailesel hiperlipidemi tanısıyla takibe alınan ve bu çalışmanın yapıldığı 01.08.2016 ile 01.02.2017 tarihleri arasında poliklinik takibine gelen, çocuk ve adölesan 33 hastanın demografik özellikleri, özgeçmiş ve soy geçmiş özellikleri, klinik bulguları ve laboratuar verileri ve aldıkları tedaviler incelendi. Frederickson ve ailevi hiperkolesterolemi sınıflandırması (Simon-Broome Kriterleri) kullanılarak hastaların kesin tanısı konuldu. LDLR, Apo-B100, LDLRAP1 ve PCSK9 genleri için sık görülen mutasyonlar tarandı. LDRL geni 18 ekzon, Apo-B geni 29 ekzon, LDLRAP1 geni 15 ekzon ve PCSK9 geni 13 ekzon 5 UTR ve 3 UTR bölgeleri(intronik bölgeler hariç) taranmıştır. Bulgular: Toplam 33 hastanın 20'si (%60,6) kız, 13 (%39.4) erkekti. Olguların 16'sında (%48,5) mutasyon saptanmış olup, bunların 13'ü (%39,4) heterozigot ve 3'ü (%9,1) homozigottur. Bunlardan 14'ü LDLR mutasyonu, 2'si ise APO-B mutasyonu olarak saptandı. Familyal hiperkolesterolemili hasta grubumuzda literatürle benzer şekilde en sık mutasyon saptanan gen LDLR olarak bulunmuştur. PCSK-9 ve LDLRAP-1 mutasyonları saptanmadı. LDLR incelenmesinde; iki adet 4. ekzondaki homozigot D129V, bir adet 12. ekzondaki homozigot W577R, iki adet 4. ekzondaki heterozigot D129V, üç adet 10. ekzondaki heterozigot 492, dört adet 12. ekzondaki heterozigot W577R, iki adet 9.ekzondaki heterozigot V429M mutasyonları saptandı. APO-B incelemesinde ise; bir adet 22. ekzondaki heterozigot R1128C, bir adet 26. ekzondaki heterozigot S3279G mutasyonları saptandı. Çalışmaya dâhil edilen, mutasyon pozitif saptanan hastaların; tanı anında ortalama lipid düzeyleri değerlendirildiğinde; T-K; 323,5, LDL-K; 256, HDL-K; 43, TG; 93 mg/dl olarak tespit edildi. Aynı hastaların son bakılan ortalama lipid düzeyleri ise T-K; 263, LDL-K; 151, HDL-K; 42, TG; 140 mg/dl olarak tespit edildi. Mutasyon pozitif saptanan 16 hastanın; 5'inde (%31) hipertansiyon, 1'inde (%6.6) insülin direnci, 10'unda (%48) vitamin d eksikliği, 9'unda (%56.2) osteopeni ve 2'sinde (%12.5) osteoporoz vardı. Sonuç: Ailesel hiperlipidemili hastalarda genetik etyoloji araştırılırken LDL-R, ApoB-100, PCSK9 ve LDLRAP1 genlerinin tamamını içeren sekans analizlerine ihtiyaç vardır. Farklı genetik mutasyonlar, hastalığın klinik tablosunu ve tedaviye yanıtını değişen derecelerde etkide bulunabilir. Bu nedenle geniş toplum kesimlerini içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Ailevi hiperlipidemi, LDLR, PCSK9, Apo-B100, LDLRAP1

AileFenotipGenetik+3
Yusuf Duranay
Gaziantep University
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Karbapenemlere direnç gösteren gram negatif bakterilerde metallo-beta- laktamaz enziminin fenotipik yöntemlerle araştırılması

Karbapenemler, çoklu ilaç dirençli Gram negatif bakteri enfeksiyonlarında en sık kullanılan antibiyotiklerdir. Karbapenem direncinin en önemli mekanizmalarından biri Metallo-Beta-Laktamazların üretimidir. Metallo-Beta-Laktamaz genleri kromozomda ya da plazmidde bulunur ve bakteri kökenleri arasında kolayca yayılabilir. Çalışmamızda, Balcalı Hastanesi kliniklerinden Merkez Laboratuvarı Mikrobiyoloji birimine gönderilen çeşitli örneklerden izole edilen ve karbapenemlere direnç gösteren Gram negatif bakterilerde, Metallo-Beta-Laktamaz enzimi üreten suşların fenotipik yöntemlerle oranını belirlemek, Metallo-Beta-Laktamaz tayininde bu fenotipik yöntemleri karşılaştırmak ve Metallo-Beta-Laktamaz üretiminde fenotipik yöntemleri kullanarak hangisinin rutin uygulamalarda daha yararlı olabileceği amaçlanmıştır. Bu amaçla Haziran-Ekim 2012 ve Şubat-Mart 2014 tarihleri arasında çeşitli kliniklerden Merkez Laboratuvarına gönderilen materyallerden karbapenem dirençli 261 Gram negatif bakteride fenotipik yöntemlerle Metallo-Beta-Laktamaz üretimi araştırıldı. Bakterilerin tanımlanması ve antibiyotik dirençleri Clinical and Laboratory Standards Institute önerileri doğrultusunda Vitek 2 otomatize sistem ile belirlendi. Metallo-beta-laktamaz üretimi Modifiye Hodge Testi, Kombine Disk Difüzyon ve Çift Disk Sinerji Testi ile araştırıldı. Karbapenem dirençli suşlar arasında, imipenem %90.4, meropenem %74.3, ertapenem %46.6 dirençli olarak bulunmuştur. Karbapenem dirençli Gram negatif bakteri suşlarında Metallo-Beta-Laktamaz üretimi modifiye Hodge testi ile %76.2, Kombine disk difüzyon ile %27.2, Çift disk sinerji yöntemi ile %14.2 olarak bulunmuştur. Kombine disk difüzyon ve modifiye Hodge testi ile en çok A. baumannii, Çift disk sinerji testi ile en çok P. aeruginosa suşlarında Metallo-beta-laktamaz üretimi saptandı. Metallo-beta-laktamaz araştırılmasında hızlı, basit, duyarlılık ve özgüllüğü yüksek olan iyi bir fenotipik tarama yöntemine gerek vardır. Bu bulguların ışığı altında, fenotipik yöntemlerden hangisinin rutinde kullanılabileceği konusunda, bu suşlardaki Metallo-beta-laktamaz üretiminin moleküler yöntemlerle saptanması gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

BakterilerBakteriyel enfeksiyonlarBeta laktamazlar+7
Pınar Altıntop
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Klinik örneklerden ızole edilen gram-negatif basillerde metallo-β-laktamaz'ların fenotipik-genotipik olarak araştırılması ve suşların filogenetik analizi

Karbapenemler çoklu dirençli Gram-negatif bakteri enfeksiyonlarında en sık kullanılan antibiyotiklerdir. Karbapenem direncinin en önemli mekanizmalarından birisi de metallo-β-laktamazların (MBL) üretimidir. MBL genleri kromozomda ya da plazmidde bulunur ve bakteri suşları arasında kolayca yayılabilir. Bu nedenle MBL ̛ lara bağlı antimikrobiyal direncin epidemiyolojisi ile ilgili veriler antibiyotik politikasının ve tedavi şeklinin belirlenmesinde kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Tıbbı Mikrobiyoloji ABD ̛ da 01.03.2014-05.09.2015 tarihleri arasında çeşitli klinik infeksiyonlardan izole edilen karbapeneme dirençli olduğu belirlenen Gram-negatif bakterilerin, fenotipik yöntemlerle çeşitli antibiyotiklere karşı duyarlılıklarının belirlenmesi ve genotipik yöntemlerle dirence yol açan enzimlerin belirlenerek epidemiyolojik veriler sunulması ve klonal ilişkilerinin PFGE yöntemi ile belirlenmesi amaçlandı. Çukurova Üniversitesi, Tıp Fakültesi Balcalı hastanesinde çeşitli kliniklerde yatan hastalardan izole edilen 450 karbapenem dirençli Gram-negatif bakteri kombine disk ve modifıye Hodge testi yöntemleri ile araştırıldı ve metallo-β-laktamaz üreten 130 Gram-negatif bakteri tespit edildi. Bakterilerin invitro şartlarda antibiyotiklere direnç durumları Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI) önerileri doğrultusunda disk difüzyon yöntemi ile belirlendi. Çalışmaya dahil edilen suşlar arasında en yüksek direncin % 99.23 ile meropenem'e karşı, en düşük direncin ise %5.38 ile Kolistin'e karşı geliştiği görüldü. Çalışma sonunda; karbapenem dirençli Gram-negatif bakteri infeksiyonlarında güvenle kullanılabilecek tek antibiyotiğin kolistin olduğu görüldü. Karbapenem direncinin genotipik olarak analiz edilmesinden sonra tüm türlerde en baskın karbapenemaz genlerinin OXA-51, OXA-23-like ve OXA-24-like olduğu, non-fermenterler ve Enterobacteriaceae türlerinde ise NDM, TEM, VIM, GES ve CTX-M tipi genlerin karbapenem direncinden sorumlu karbapenemaz enzimleri olduğu belirlendi. Ayrıca suşların klonal ilişkisi PFGE yöntemiyle irdelendiğinde, yakın ilişkili olarak değerlendirilen klonların persiste olduğu, bu klonların hastanemizin farklı kliniklerinde yerleştiği ve çeşitli hastane kökenli enfeksiyonlara sebep olduğu tespit edildi.

AntibiyotiklerAntibiyotikler-laktamBacillus+6
Farzad Heydarı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

DSM-V tanı sistemine göre obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar tanısı alan çocuk ve ergenlerin pediatrik akut nöropsikiyatrik sendrom ilişkisi, ana ve serum ıga düzeyleri

Amaç: PANDAS/PANS olarak isimlendirilen enfeksiyon ile ilişkili nöropsikiyatrik hastalıkların, immun fonksiyon bozukluğu ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada OKBİB hastalarının fenotipik özellikleri ile PANDAS birlikteliği, ailesel otoimmunite ve humoral immunite ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ağustos 2016-Şubat 2017 tarihleri arasında Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğine başvuran, DSM-V tanı ölçütlerine göre OKBİB tanısı alan 6-18 yaş arası 58 hasta ve 82 sağlıklı kontrol alınmıştır. Psikiyatrik tanıları belirlemek amacı ile katılımcılara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması (K-SADS), OKB belirti şiddetini ölçmek için Çocuklar için Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (ÇYBOKÖ) uygulandı. Hastaların sosyodemografik verileri, immunite-enfeksiyon öyküleri, ailesel otoimmunite öyküleri kaydedildi. Tüm katılımcılardan serum IgA, ANA, ASO, CRP düzeylerinin belirlenmesi amacı ile kan örnekleri alındı. Çalışma verilerinin istatiksel analizi SPSS 16.00 ile yapıldı. Bulgular: Serum IgA düzeyleri OKB ve OKB-spektrum diğer tanısı alan olgularda kontrol grubuna göre daha düşüktü. (2239,0±1373,0; 2593,34±1228,18 µg/ml; 2945±1299,01; p=0,054.) PANDAS olgularının (n=27, %46,5) ortalama serum IgA düzeyleri kontrol grubuna göre daha düşüktü. (2423,1±1316,6 µg/ml IgA; 2945,4±1299,0 µg/ml, p=0,089). PANDAS tanılı olgularda kontrol grubuna göre ASO düzeyleri anlamlı derecede yüksekti. ( sırasıyla; 336,2±107,1 IU/ml, 71,9±52,8 IU/ml, p=0,0000). Sonuç: OKBİB olgularında kontrole kıyasla daha düşük IgA değerleri saptadık. Çalışmamız, pediyatrik OKBİB ve humoral immunite ilişkisi hipotezini destekleyen ilk çalışma olması açısından önemlidir.

ErgenlerFenotipNöropsikiyatri+5
Zeynep Tunç
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

TSC'lu hastaların klinik ve radyolojik bulguları, genotip-fenotip ilişkisi ve epilepsi seyrini etkileyen haberci belirtiler

Amaç : Bu çalışmada, TSC tanısıyla takip edilen çocukların klinik ve radyolojik bulgu ve komplikasyonlarının değerlendirilmesi, bunlar arası ilişkiler araştırılarak literatür bilgileri ile karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem : Bu çalışmaya Mayıs 2015 ile Mayıs 2017 tarihleri arasında Çocuk Nöroloji Polikliniğine düzenli takibe gelen TSC tanılı 63 hasta alındı. Bunlardan çağrımıza yanıt verip hastaneye gelen 37 hastanın dosya eksik bilgileri tamamlandı. Geri kalan ve kayıtlarımızda 26 hastanın mevcut bilgileri değerlendirildi. Bulgular : Olguların yaş ortalaması 14 yaş olup; 32'i kız (%5,8), 31'u erkek (%49,2); 12'si (%19,1) herediter, 51'i (%80,9) ise sporadik geçişliydi. Hastalar klinik ve radyolojik olarak değerlendirildiğinde; MRG'deki tüber sayısı ile öyküde infantil spazm varlığı, epileptik refrakterlik ve mental retardasyon arasında herbiri ile ayrı ayrı anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.05). 58 hastanın (%93,5) epilepsisi vardı ve epilepsi olan hastaların 27 tanesinde (%48,2) refrakterlik, 9 tanesinde ise (%18,3) infantil spazm öyküsü vardı. Hastaneye en sık başvuru şikayeti nöbet idi (53 hasta, % 84,3). Hastaların 25'inde (% 45,5) otizm mevcuttu. Otizm ile infantil spazm, MRG'de tüber sayısı, refrakterlik ve mental retardasyon arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.05). Nöbet başlangıç yaşı daha erken olan hastalarda nöbet kontrolünün daha zor olduğu, MRG'de tüber sayısının fazla olduğu görüldü (p<0,05). Batın USG'de anjiyomiyolipom olan hastalarda hipertansiyon varlığı arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Sonuç : TSC'li hastalarda tüber sayısının fazla olması, otizm varlığı, infantil spazm öyküsü, erken nöbet başlangıç yaşı ve mental retardasyon varlığının yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kötü prognostik faktörler olduğu söylenebilir.

EpilepsiFenotipGenotip+5
Nefise Hilal Cansever Övetti
Çukurova University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Kırşehir'de yetiştirilen esmer sığırlarda bazı verim özelliklerine ait fenotipik parametre tahminleri

Çalışmada, Kırşehir ilinde yetiştirilen 4050 baş Esmer ırka ait verim kayıtları değerlendirilmiştir. Süt verim özelliklerinden 305 gün süt verimi (305 GSV), laktasyon süresi (LS) ve kuruda kalma süresi (KKS) ve döl verim özelliklerinden ise buzağılama aralığı (BA) üzerinde durulmuştur. İlgili özellikler üzerine doğum yılı, laktasyon sırası, buzağılama mevsimi, işletme büyüklüğü ve buzağılama yaşının etkileri araştırılmıştır. 305 GSV, LS, KKS ve BA ilişkin tanımlayıcı istatistikler sırasıyla 4607,1±26,1, 362,24±1,63, 63,242±0,361 ve 396,11±1,51 olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak, hesaplanan fenotipik parametreler ıslah çalışmalarında seleksiyon kriteri olarak kullanılabileceği ve seleksiyondaki başarıyı arttırabileceği düşünülmektedir. Ayrıca bu değerin hesaplanması bölgede artık Esmer ırkı sığırlardan ziyade diğer süt sığırı ırklarının yetiştirilmeye başlandığı ve eğilimin bu yönde olabileceğini göstermektedir.

Esmer sığırlarFenotipHayvan ıslahı+3
Berat Çetin
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Pediatrik Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı'nda izlenen hiperfenilalaninemili hastaların demografik, klinik ve genetik özellikleri

ÖZET Çukurova Üniversitesi Pediatrik Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı'nda İzlenen Hiperfenilalaninemili Hastaların Demografik, Klinik ve Genetik Özellikleri Amaç: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Metabolizma Hastalıkları ve Beslenme Bölümünde tanı alan veya takibe giren hiperfenilalaninemi tanılı hastaların demografik, klinik ve genetik özelliklerinin ve izlemlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışmasında 1984-2018 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı'nda tanı alan ya da takibe giren, mutasyon analizi ile tanısı kesinleşen hiperfenilalaninemili 673 hasta dâhil edildi. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi, demografik özellikleri, özgeçmiş ve soy geçmişleri, klinik bulguları, laboratuar verileri ve aldıkları tedaviler incelendi. Tedavi gerektiren hastalara ve HFA tanısı alıp takiplerde kan FA düzeyi 4,1-6 mg/dL arasında saptanan hastalara yaş gruplarına uygun zekâ testleri psikolog eşliğinde yapıldı. Beyin manyetik rezonans görüntülemeleri gözden geçirildi. Hiperfenilalaninemi hastalarında saptanan mutasyonunlar incelendi. Allelleri ayrı ayrı kaydedildi ve allel frekansları hesaplandı. Bulgular: 673 hastanın % 51.4'ü (n= 346) kız, % 48.6'sı (n= 327) erkek idi. Hastaların % 39,5'i hiperfenilalaninemi (n=266), % 25,9'u klasik fenilketonüri (n= 174), % 22,7'si (n= 153) orta fenilketonüri ve % 11,9'u (n= 80) hafif fenilketonüri tanılı idi. Tanı ve takip merkezine yakın olan illerde yaşayan hastaların kan fenilalanin ortalamaları daha düşük saptandı. Annelerin eğitim düzeyi ile hastaların kan fenilalanin düzeyleri arasında negatif bir ilişki saptandı. Tarama ile tanı alanlarda IQ'nun normal olma oranı, tarama dışı tanı alanlardan daha yüksek bulundu (p=0,006). Fenilketonüri tipleriyle beyin manyetik rezonans görüntülemelerindeki tutulumu açısından karşılaştırıldığında aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Hastaların % 50,7'sinde (n= 341) bir homozigot mutasyon ve % 42,1'inde (n=283) bir birleşik heterozigot mutasyon saptandı. Genetik incelemede 1316 allel içerisinde en sık olarak % 23,7 oranında IVS10-11G>A mutasyonu, % 9,57 oranında p.R261Q ve % 8,66 oranında p.A300S mutasyonları saptandı. Sonuç: Fenilketonüri klinik heterojenite sahip bir kalıtsal metabolik hastalıktır. Genetik ve çevresel etmenler fenilketonüri kliniğini belirlemektedir. Farklı genetik mutasyonlar hastalığın klinik tablosuna değişen derecelerde etkide bulunabilir. Erken tanı konulup, tedaviye başlanması çok önemlidir. Hastalarımızda tarama ile tanı alıp ilk 1 aydan sonra tedaviye başlananların IQ'sunun normal olma oranının belirgin olarak düştüğü saptandı. Tedavi alan hastalarda tedaviye uyumu belirleyen faktörler vardır. Anne eğitim düzeyi ve takip merkezine olan uzaklığın kan fenilalanin düzeyine etki ettiği tespit edildi. Bu çalışma, ülkemizde hiperfenilalaninemili hastalarda şu ana kadar yapılan en geniş kapsamlı ve en fazla genin incelendiği araştırmalardan biridir. Anahtar sözcükler: Hiperfenilalaninemi, genotip, fenilalanin hidroksilaz, fenotip.

FenilalaninFenilalanin hidroksilazFenilketonüri+2
Sibel Öz
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hekimlerin ağır astım hastalığı hakkında farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi

Değişen yaşam koşulları dolayısıyla sağlık yaşam seviyelerinde de farklılıklar meydana geldiği dikkat çekici bir hal almıştır. Bu durum karşısında hekimlerin yaklaşımı da oldukça önem arz eden bir boyuttadır. Özellikle ağır astım alanında araştırmaların sürekli olarak devam ediyor olması hekimlerin bu konudaki farkındalıklarına dikkat çekilmesi gerekliliğini ön plana çıkarmıştır. Bu bağlamda gerçekleştirilen bu çalışmada hekimlerin ağır astım hastalığı hakkında var olan farkındalık düzeylerinin tespit edilerek değerlendirilmiştir. Günümüzde çok ciddi oranlarda artış göstermeye başlayan ağır astım hastalığı hakkında öncelikle literatürde yer alan çalışmalar incelenmiş ve uluslararası alanda var olan sonuçlar değerlendirilmiştir. Buradan hareketle çalışmanın araştırma boyutunda incelmeler yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ağır Astım, Astım, Endotipler, Fenotipler, Hekim.

AstımDoktorlarEndofenotip+2
Aykut Karabaş
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek merkezde yapılan ailevi akdeniz ateşi genetik analiz sonuçlarının tanıya katkısı ve bu hastalarda genotip - fenotip ilişkisi

Giriş ve Amaç: AAA; otozomal resesif geçişe sahip, ateşle beraber gelişen ataklar ve diğer bazı klinik bulgular içeren otoinflamatuvar bir hastalıktır ve bölgelere hatta kökene göre görülme sıklığı değişmektedir. Hastalığın adından da belli olduğu gibi Akdeniz havzasındaki ülke ve toplumlarda sık rastlanmaktadır. Genetik mutasyonun homozigot ya da heterozigot olmasına göre hastalığın şiddeti ve mevcut olan semptomların değişmesi söz konusudur. Çalışmamızda; MEFV gen mutasyonu araştırılan kişilerin klinik özelliklerinin, ne kadarına klasifikasyon kriterlerine uyumlu olarak AAA tanısı koyulduğunun ve tedavi başlandığının gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi'nde Ocak 2016 ve Kasım 2021 tarihleri arasında AAA hastalığına yönelik genetik analiz yapılan, MEFV gen mutasyonu saptanan ve kendisine ulaşılabilen toplam 208 kişi dahil edilmiştir. Daha önceden istenmiş laboratuvar verileri ve hastalardan elde edilen bilgiler kaydedilmiştir. Genetik test sonuçları ve bu veriler karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki genetik mutasyon saptanan 208 hastadan 89 tanesi (%42,8) Tel Hashomer kriterlerini karşılamakta, 119 tanesi (%57,2) karşılamamaktadır. Tel Hashomer kriterlerini karşılayan hastalarda en sık saptanan mutasyonlar sırasıyla M694V (%46,1), M680I (%24,7), V726A (%8,9), E148Q (%8,9) olarak bulunmuştur. M694V ve M680I homozigot mutasyonu ile Tel Hashomer kriterlerine göre kesin/olası tanı ve kriterleri karşılama durumu arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p=0,001, p=0,021, sırasıyla). E148Q heterozigot mutasyonu ile tanı kriterlerini karşılama durumu arasında negatif bir ilişki bulunmuştur (p=0,002). Genetik mutasyonlar ile klinik bulgular arasındaki ilişki incelendiğinde, ateş ile M694V arasında ve karın ağrısı ile M680I arasında pozitif bir ilişkinin olduğu gösterilmiştir (p=0,000, p=0,007, sırasıyla). E148Q mutasyonu olan kişilerde ateş ve karın ağrısı anlamlı olarak daha azdı (p=0,028, p=0,017, sırasıyla). Sonuç: Klinik pratikte, ön tanıda AAA düşünülen hastalarda MEFV gen mutasyonlarından M694V ve M680I varlığı tanıya yardımcıdır. E148Q mutasyonunun hem tanı ile hem de klinik ile ilişkisi saptanmamıştır. Genetik mutasyon saptanan hastalardan yalnızca yarısından azı tanı kriterlerini karşılamaktaydı. Bu sonuç; AAA şüphesi olan hastalarda öncelikle klinik, laboratuvar bulguları ve aile öyküsü gibi durumların değerlendirilmesi gerektiğini ve gereksiz genetik testlerden kaçınılması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ailevi Akdeniz Ateşi, MEFV, Tel Hashomer, kolşisin.

Ailesel akdeniz ateşiFenotipGenetik+3
Hikmet Akar
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vezikoüreteral reflülü hastalarda anjiyotensin-2 Tip1/Tip2 gen polimorfizm dağılımı ve MRNA değerleri ile genotip-fenotip ilişkisi

Anatomik ve fonksiyonel nedenlerle üreterovezikal birleşim yerindeki yetersiz valvüler mekanizmaya bağlı olarak, idrarın işeme esnasında üreterlere ve böbreklere geri kaçışı vezikoüretral reflü (VUR) olarak adlandırılır. Renal skar ve reflü nefropati (RN) gelişiminde son yıllarda yapılan çalışmalarda genetik faktörler üzerinde durulmaktadır. En iyi bilineni renin-anjiyotensin sistemi ile ilgili yapılan çalışmalardır.Anjiyotensin2Tip1/Tip2 reseptör gen polimorfizmlerinin (AT1R/AT2R) renal parankim hasarında rol oynadığı bildirilmektedir. Çalışmamızın amacı, AT1R/AT2R gen polimorfizmlerinin, VUR?lu hastalardaki rolünün araştırılmasıdır. Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Nefroloji polikliniğine başvuran, T.İYE tanısı alan renal skar (+) 25 / renal skar (-) 25 hasta, VUR tanısı alan renal skar (+) 25 / renal skar (-) 25 hasta ile 50 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. İYE hasta grubunun 23 `ü erkek, 27?si kız, yaş ortalaması 6,9±3,0?dı. VUR?lu hastaların 22?si erkek 28?i kız hasta olup yaş ortalaması 7,3±2,9 olarak değerlendirildi. Nörojenik mesane, alt üriner sistem obstrüksiyonu, çift toplayıcı sistem ve ektopik böbrek gibi sekonder reflülü hastalar ve ek üriner malformasyonlar çalışma dışı bırakıldı. AT1R gen polimorfizmi değerlendirildiğinde T.İYE olgularında AC genotipi kontrol grubuna göre 2,7 kat yüksek ve CC genotipi kontrol grubuna göre 6 kat yüksek değerlendirilmiş olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). İYE skar (-) grupta, AC genotipi kontrol grubuna göre 3,6 kat yüksek (p<0,05) ve İYE skar (+) grubunda CC genotipi kontrol grubuna göre 9,9 kat yüksek (p<0,05) olup istatistiksel olarak anlamlı değerlendirildi.T.İYE grubunda C Allel sıklığı (%38,0) kontrol grubuna göre (%19) daha yüksek değerlendirildi ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0,05). VUR skar (-) grupta AC genotipi kontrol grubuna göre 3 kat yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). AT2R gen polimorfizmi değerlendirildiğinde T.İYE grubunda GG genotipi, kontrol grubuna göre 3,2 kat yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). T.İYE grubunda G allel sıklığı(%48,0),kontrol grubuna göre (%34,0) daha fazla değerlendirilerek istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Çalışmamızda, AT1R/AT2R gen polimorfizmileri ile VUR?da skar gelişimi açısından anlamlılık bulunmazken,T.İYE?de reflüden bağımsız olarak, renal skar gelişiminde rol oynayabileceği değerlendirilmiştir.Bu durum VUR?da skar gelişiminde farklı genetik faktörlerin rolü olabileceğini düşündürmekle birlikte preliminer çalışma olarak daha fazla sayıda hasta popülasyonu ile desteklenmelidir.

Anjiyotensin IAnjiyotensin IIAnjiyotensinler+5
Şebnem Şahin
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde takip edilen sistinozis tanılı hastaların genotip, fenotip, tedavi ve uzun dönem prognozlarının değerlendirilmesi

Amaç: Sistinozisle takip edilen hastaların demografik, genetik özellikleri, başvuru-son kontroldeki sistem tutulumları, tedavi yanıtlarıyla böbrek tutulumları incelenmesi amaçlandı. Klinik bulgularla tanı yaşı, tanı-takipteki sistin düzeylerinin ilişkisi araştırıldı. Genotip-fenotip ilişkisi, kemik sağlığı ve nörolojik tutulum açısından hastalar incelendi. Gereç ve Yöntem: 2000-2021 arasında takip edilen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Başvuru-tanı yaşları, anne-baba akrabalıkları, aile öyküleri, başvuru yakınmaları, ilk-son başvurudaki antropometrik verileri, böbrek fonksiyonları, sistemik bulguları, lökosit sistin düzeyleri, serebral görüntülemeleri, elektromiyografi, kemik mineral yoğunlukları, işitme, zekâ ve gelişim testleri, gonad ve tiroid hormon sonuçları kaydedildi. Bulgular: Elli bir hastanın %51'i kadın, %49'u erkek, %88,2'si infantil, %11,8'i juvenil tipteydi. Akraba evliliği %84,3, aile öyküsü %39,2 oranlarındaydı. Juvenil tipteki hastalarda son başvuru glomerüler filtrasyon hızlarında anlamlı bir düşüş olduğu görüldü(p=0,028). Kronik böbrek hastalığı gelişen yaşla tanı yaşı arasında pozitif korelasyon gözlendi(r=0,512; p=0,008). İlk başvuru lökosit sistin düzeylerinin endokrin sistem tutulumu olanlarda yüksek olduğu görüldü(p=0,040). Altı hastada osteopeni, 4 hastada osteoporoz, üç hastada nöropati, 1 hastada miyopati vardı. DENVER-II testinde 8 hastada kişisel-sosyal, ince motor, kaba motor ve dil gelişiminde gerilik bulundu. Değişen derecelerde mental etkilenim 12 hastada vardı. En sık patojenik varyantlar; c.451A>G(%41,2), c.681G>A(%39,2), c.834_842del(%15,7) idi. c.451A>G varyantında tanı ve kronik böbrek hastalığı gelişme yaşı geçti. Sekiz kardeş çiftin laboratuvar, klinik, böbrek fonksiyonları arasında anlamlı farklılıklar bulundu. Sonuç:Çalışmamızla literatüre 1 yeni patojenik varyant eklendi. İnfantil sistinozisle ilişkilendirilen c.451A>G varyantının juvenil tipteki 6 hastada olduğu görüldü. Mental etkilenimi olan en fazla sayıdaki hasta bildirildi. En fazla sayıyla kardeş hastalardaki farklılıklara dikkat çekildi. Tez çalışmamız ülkemizde yapılmış en kapsamlı çalışmalardan birisi oldu. Anahtar kelimeler: Sistinozis, Sistin, CTNS, Kronik Böbrek Yetmezliği, Böbrek Nakli

AdanaBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+7
Sonay Duran Yılmaz
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 hastalarının takibinde hastalık şiddeti ile dolaşımdaki T ve B lenfosit alt gruplarının ilişkisinin multiparametrik immünfenotiplendirme aracılı belirlenmesi

Amaç: Bu çalışmada SARS-CoV-2 PCR pozitifliği ile COVID-19 enfeksiyonu tespit edilen erişkin hastalarda tanı sırasında ve izlemde T ve B hücre alt tiplerinde akım sitometri ile saptanan değişiklikleri ve hastalık şiddeti ile ilişkisini irdelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalında prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya etik kurul onayı ve katılımcıların yazılı onam belgeleri alındıktan sonra 1.10.2021-9.9.2022 tarihleri arasında 18 yaş üzeri COVID-19 tanısı alan hastalar dahil edildi. Tanı konulmuş hastalardan başvuru sırasındaki klinik özelliklerine göre hastalık şiddeti için DSÖ'nün COVID-19 için şiddet tanımlarına esasen hafif, şiddetli ve kritik olarak sınıflandırıldı ve takip durumuna göre ayaktan, serviste takip edilen ve YBÜ'de takip edilen olmakla 3 grupa ayrıldı. Her gruba 30 hasta alındı. Ayaktan takip edilen hastalarda tanı günü ve takibinde 7.günde, serviste yatan hastalardan hastaneye yattığı ilk gün ve takibinin 5-10. gününde veya taburculuk gününde, YBÜ'de yatan hastalardan hastaneye yattığı ilk gün ve takibinin 7-14. gününde veya servise çıktığı gün veya taburculuk gününde kan örnekleri alındı. Alınan örneklerden önce tam kan sayımı ve daha sonra akım sitometri çalışmaları yapıldı. Her hasta grubu için akım sitometri ile 20 hücre tipi çalışıldı. Çalışmamızda akım sitometri kullanılmak üzere T lenfositlerin alt gruplarının belirlemek için CD3, CD4, CD8 gibi sık kullanılan T lenfosit belirteçleri ve timustan yeni çıkmış hücreleri, naif T hücreleri, santral hafıza hücreleri, efektör hafıza hücreleri gibi alt grupların tayini için CCR7, CD45RA, CD62L, CD31 gibi belirteçleri kullanıldı. B lenfositler için ise CD19 ile beraber transisyonel hücreler, naif hücreler, hafıza hücreleri, sınıf değiştirmiş hücreler, plazmablast hücreleri gibi alt grupların tayini için CD21, CD24, CD27, CD38, IgM gibi belirteçler kullanıldı. Yapılan analizlerde CD45/SSC (Side scatter channel) nokta grafiğinde tüm lökositler üzerinden lenfositler kapılanarak lenfosit yüzdesi ve sayısı; T hücreler için lenfositler üzerinden CD3/SSC grafiğinden CD3+ hücreler seçilerek T lenfosit yüzde ve sayısı; B lenfositler için lenfositler üzerinde CD19/SSC grafiğinden CD19+ hücreler seçilerek B lenfosit yüzde ve sayısı belirlendi. Daha sonraki aşamada ise T ve B lenfositleri için ayrı akım sitometri çalışmaları yapıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 25.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya COVID-19 tanılı 90 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalamaları 56,7±17,9 (minimum:18, maksimum: 95) yıl iken, 46 (% 51,1)'sı erkek, 44 (% 48,9)'u kadın idi. Sigara kullanımı hastaların 15 (% 16,7)'inde tespit edildi. 21 (% 23,3)'ü eski kullanıcı idi. Hastalardan 66 (% 73,3)'sında komorbidite tespit edildi. En sık gözlenen komorbidite sırasıyla 33 (% 50)'ünde HT, 22 (% 33,3)'sinde DM, 22 (% 33,3)'sinde kalp hastalığı, 17 (% 25,8)'sinde malignite, 8 (% 12,1)'inde KOAH-astım, 7 (% 10,6)'sinde böbrek hastalığı, 6 (% 9,1)'sında immünsüpresyon (aktif kemoterapi alan hasta, nötropenik hasta), 5 (% 7,6)'inde otoimmünite, 1 (% 1,5)'inde kronik karaciğer hastalığı, 13 (% 19,7)'ünde ise diğer komorbidite bulgularına rastlanıldı. DSÖ skalasına göre hastalardan 39 (% 43,3)'unda hafif, 33 (% 36,7)'ünde şiddetli, 18 (% 20,0)'inde ise kritik hastalık saptandı. Kritik hastalık oranı erkeklerde (% 26,1; n:12), kadınlara (% 13,6; n:6) göre daha yüksek iken; şiddetli hastalık oranı ise kadın (% 21,1; n:47,7) hastalarda, erkek (% 26,1; n:12) hastalara göre daha yüksek olduğu gözlenmesine karşın aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Cinsiyete göre sağkalım ve ölüm ilişkisinin sonuç bulgularına bakıldığında hastalardan 72 (% 80)'sinde şifa bulgularına rastlanırken, 18 (% 20)'sinde eksitus varlığı tespit edildi. Kadın ve erkek oranında eksitus bulgularının ise benzer olduğu tespit edildi. DSÖ skalasına göre şiddetli olmayan hastalarda komorbidite oranı daha düşük bulundu. Başvuru ve takip anında naif B hücre oranları YBÜ'de takip edilen hastalarda daha düşük saptandı. IgM+ hafıza B hücreleri ise ayaktan takip edilenlerde, servis ve YBÜ'de takip edilenlere göre anlamlı derecede daha düşük tespit edildi. Ayaktan takip edilen hastaların CD4+ santral, hafıza B hücre ve plazmablast oranlarında zamanla yükselme; sadece IgD+ hafıza B hücreleri ve naif B hücre oranlarında ise zamanla anlamlı azalma tespit edildi. Serviste takip edilen hastalarda CD4+ santral, CD4+efektor ve sınıf değiştirmiş hafıza B hücre oranlarında zamanla artış, sadece IgM+ hafıza B hücre oranlarında ise zamanla azalma tespit edildi. YBÜ'de takip edilen hastalarda CD4 yenigöçeden, CD4+efektor, transisyonel ve sınıf değiştirmiş hafıza B hücre oranlarında zamanla yükselme; sadece IgM+ hafıza B hücreleri ve plazmablast oranlarında ise zamanla azalma tespit edildi. Sonuç: Çok çeşitli çalışmalar, T ve B hücre yanıtlarının SARS-CoV-2'ye karşı bağışıklık korumasının kritik bir bileşeni olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda T ve B hücre alt popülasyonlarında ayaktan, servis ve YBÜ olmakla her 3 grupta anlamlı farklılıklar tespit edildi. Çalışmamız SARS-CoV-2'nin normal adaptif bağışıklık tepkisini indükleyebileceğini göstermektedir. Toplu olarak, bu veriler, hastalık şiddetinin bir fonksiyonu olarak T hücresi yanıtlarındaki potansiyel varyasyonlara ışık tutmaktadır; bu, immünopatolojinin hastalıktaki potansiyel rolünü anlamanın yanı sıra aşı tasarımını ve değerlendirmesini bilgilendirmek için anahtar bir konu olduğunu ve benzer çalışmalar olmasına rağmen T ve B lenfositlerin zamansal değişikliklerine dair kısıtlı çalışmalar olmasından dolayı literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

B lenfositleriCOVID 19Fenotip+5
Ulvıyya Abıshova
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astımlı hastalarda fenotipik dağılım ve küme analizleri

Astım ile ilgili rehberlerde üzerinde fikir birliği bulunan tanı ve tedavi algoritmaları tanımlanmıştır. Ancak bu tanımlamaların hastalığın kliniğinde görülen farklı fenotiplerin hepsini birden yansıtması mümkün olmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi (GÜTF) Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran hastaların dosyalarının retrospektif incelenmesi ile pre-bronkodilatör FEV1, post-bronkodilatör FEV1, astım başlangıç yaşı kullanılarak hastaları kümelere ayırmak ve kümelerin ortak özelliklerini incelemektir. 1995-2013 yılları arasında GÜTF Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, astım tanısı almış olan ve araştılması planlanmış olan verileri kaydedilen 246 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastalar Ağır Astım Araştırma Programı (Severe Asthma Research Program,SARP) algoritmasına göre pre-bronkodilatör FEV1, post-bronkodilatör FEV1 ve astım başlangıç yaşı kullanılarak beş fenotipik kümeye ayrılarak incelendi. Çalışmamızda Küme 4 hasta sayısı en fazla olan en geniş küme, Küme 5 ise hasta sayısı en az olan küme olarak saptandı. Allerjik rinit ve sinüzit en sık Küme 1 ve 2?de izlendi. Obezite ve gastro-özofageal reflü en sık Küme 5?te saptandı. Eşlik eden obezite ve gastro-özafagiyal reflünün Küme 5?teki fiks obstrüksiyondan sorumlu olabileceği düşünüldü. Kullanılan tedaviler incelendiğinde birden fazla çeşit kontrol edici ilacın en sık Küme 5?te kullanıldığı saptanmıştır. Bu durum Küme 5?te astımın kontrolünün güç olduğunu düşündürmektedir. Atopi ise SARP çalışmasından farklı olarak en sık Küme 2?de izlenmiştir. Sonuç olarak, pre-bronkodilatör FEV1, post-bronkodilatör FEV1 ve astım başlangıç yaşı olmak üzere oldukça kolay uygulanabilecek olan fenotipik sınıflandırma ve küme analiz yöntemlerinin Türk popülasyonunda da uygulanabileceği ve astım kontrolünü güçleştiren etkenlerin bulundukları kümeye göre öngörülüp tedavi stratejisini yönlendirebileceği düşünülmektedir.

AstımBronkodilatör ajanlarFenotip+1
Sakine Nazik
Gazi University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Lipopolisakkarit (LPS) ile antijenik uyarım sonrası sıçan hepatik makrofaj fenotiplerinin belirlenmesi

Bu çalışma sıçanlara LPS ile uygulanan antijenik uyarım sonrası karaciğerde M1/M2 makrofaj fenotiplerinin immünohistokimyasal yöntemlerle belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 24 adet Spraque-Dawley cinsi 10 haftalık erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar her grupta 6 adet olmak üzere rastgele 4 gruba ayrıldı. Grup I: Kontrol-24 saat grubu, Grup II: Kontrol-48 saat grubu, Grup III: LPS-24 saat grubu. Grup IV: LPS-48 saat grubu. Grup I: Bu gruptaki sıçanlara 1 ml saline intraperitoneal (i.p) olarak uygulandı ve hayvanlar 24 saat sonra anestezi altında dekapite edildi. Grup II: Bu gruptaki sıçanlara 1 ml saline i.p olarak uygulandı ve hayvanlar 48 saat sonra anestezi altında dekapite edildi. Grup III: LPS-24 saat grubundaki sıçanlara 5 mg/kg LPS (1 ml saline içerisinde) i.p olarak uygulandı ve 24 saat sonra hayvanlar anestezi altında dekapite edildi. Grup IV: LPS-48 saat grubundaki sıçanlara 5mg/kg LPS (1 ml saline içerisinde) i.p olarak uygulandı ve 48 saat sonra hayvanlar anestezi altında dekapite edilerek çalışma sonlandırıldı. Elde edilen karaciğer doku örneklerinde histopatolojik incelemeler yapıldı. Işık mikroskobu düzeyinde LPS-24 grubunda sinüzoidal dilatasyon, hiperemi ve inflamatuar hücre infiltrasyonu gözlendi. LPS-48 grubunda ise hiperemi ve inflamatuar hücre infiltrasyonu gözlendi. Kontrol gruplarıyla kıyaslandığında LPS-24 ve LPS-48 gruplarında CD68 immünreaktivitesi istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmış (p<0,001) bulundu. LPS-24 grubuyla kıyaslandığında ise CD68 immünreaktivitesi, LPS-48 grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmış olarak izlendi (p<0,001). LPS- 24 grubunda CD204 ve CD163 immünreaktivitesi açısından herhangi bir değişiklilik izlenmezken, LPS-48 grubunda CD204 ve CD163 immünreaktivitesi artmış olarak izlendi fakat bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç olarak LPS ile antijenik uyarım sonrası sıçan hepatik makrofaj fenotipinin M1 polarizasyonu yönünde arttığı belirlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Antijen, LPS, Karaciğer, Makrofaj, Sıçan

AntijenlerFenotipKaraciğer+3
Nida Çaylan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00

Related subjects