Prenatal diagnosis

68 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde son beş yılda prenatal anöploidi taraması yapılan gebelerin postnatal bebeklerinde anomali görülme insidansının değerlendirilmesi

Çalışmamızda kliniğimize son beş yıl içinde başvuran prenatal anöploidi taraması yapılan gebelerin anomali görülme sıklığının ve bununla ilişkili maternal ve neonatal sonuçların araştırılması amaçlanmıştır 01.07.2017 ile 01.07.2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran tamamı gebe olmak üzere toplam 542 olguyla çalışmamıza dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan gebelerin prenatal fetal anöploidi tarama sonuçları, bu sonuçlara göre amniosentez yapılan gebeler ve maternal sonuçları ve bebeklerde kromozomal anöploidi saptanma oranları retrospektif olarak incelenmiştir. İkili tarama testine göre olguların %22,4'ünün (n=121); üçlü tarama testine göre ise olguların %11,8'inin (n=6) kromozomal anöploidi açısından yüksek riskli olduğu görülmüştür. İkili tarama testinde yüksek riskli görülen 2 bebekte kromozomal anöploidi, düşük risk görülen 1 bebekte kromozomal anöploidi izlenmiştir (p=0,534). Araştırmaya katılan 199 olguya amniosentez önerilmiş ve bu olguların %17,6'sı (n=35) kabul etmiş ve amniosentez yapılanlar arasında %1,8'inin (n=3) test sonucunda kromozomal anöploidi saptanmıştır. Anöploidi saptanan 2 gebelik ailelerin istemi ile termine edilmiştir. Tarama testleri sonucunda yüksek risk saptanan olguların tanı testlerini yaptırma oranlarının da incelendiği çalışmamızda tanı testi yaptırmak istemeyen olgulara yapılan tarama testlerinin gebelerde oluşturabileceği kaygıyı ve yapılan çalışmalarda prenatal tarama testi yaptıran gebelerdeki kaygı düzeylerinin daha yüksek olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda; tarama testi konusunda toplumun yeterli bilgilendirilmesi oldukça önemlidir. Postnatal bebeklerin yoğun bakım ünitesinde yatış ihtiyacı durumuna göre PAPP-A ve ß-hCG ölçüm değerlerinin karşılaştırılmasında,bebeklerin yoğun bakım ihtiyacı ile katılımcıların PAPP-A değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır(p>0,05). Olguların ß-hCG ölçüm değerleri ile APGAR 1.dk skorları arasında negatif yönlü (BHCG arttıkça, APGAR azalan) istatistiksel olarak çok zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,160; p=0,022; p<0,05). Olguların PAPP-A ölçüm değerleri ile APGAR 1.dk skorları arasında pozitif yönlü (PAPP-A arttıkça, APGAR artan) istatistiksel olarak çok zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,160; p=0,030; p<0,05). İkili tarama testinde risk görülen olguların kiloları, risk görülmeyenlerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Sigara içen olguların ikili veya üçlü tarama testinde risk görülme oranı, sigara içmeyenlerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek saptanmıştır (p=0,049; p<0,05). Sonuç olarak fetal anöploidi tarama testleri yüksek oranlarda yanlış pozitif sonuçlar verebilmekte bu durum da maternal kaygı düzeyini dolayısıyla gebelik sonuçlarını olumsuz etkileyebilmektedir. Prenatal tanı oranlarının maliyet etkin bir şekilde arttırılabilmesi için duyarlılığı arttıracak şekilde kombine testlerin yapılmasında yarar vardır ya da daha duyarlı testlere ihtiyaç vardır. Prenatal tanı testi gibi kesin sonuç vereceği şeklinde yanlış algılanan tarama testleri konusunda hastalara daha ayrıntılı danışmanlık yapılması ve toplumun daha çok bilgilendirilmesinin her hekimin en önemli sorumluluklarından olduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Amniosentez, Anöploidi,Birinci Trimester Tarama, İkinci Trimester Tarama, Prenetal Tarama

AmniosentezAnomalilerAnöploidi+3
Salih Demir
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal kardiyovasküler sistem anomalilerinin prenatal tanılarının, kısa dönem neonatal sonuçlarının ve postnatal tanılarının retrospektif olarak incelenmesi

Bu çalışmada prenatal dönemde kardiyovasküler sistem anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönemdeki takip ve sonuçları incelenmiştir. Konjenital kalp hastalıklarının %20,61'ini (n= 40) ventriküler septal defektler oluşturarak en sık KKH anolarak saptanmıştır. 2. Sık KKH %12,37 (n= 24) ile hipoplastik sol kalp sendromudur. KVS dışındaki diğer sistemlerdeki ek anomaliler tüm KVS anomalilerinin(n=194) %14,94'ünde(n=29) saptanmıştır. En sık %4.12 sıklığıyla(n=8) iskelet sistemi ve ekstremite anomalileri saptanmıştır. Sonrasında sırasıyla %3,6'sınde(n=7) kraniyofasiyel anomaliler, %2.06'sında(n=4) gastrointestinal sistem anomalileri, %2.06'sında(n=4) multiple sistem anomalileri, %1.54'ünde(n=3) santral sinir sistemi anomalileri, %1.03'ünde(n=2) toraks ve abdominal duvar defektleri ve %0.51'inde(n=1) genitoüriner sistem anomalileri saptanmıştır. Antenatal usg ile tanı konan KVS anomalilerinin (n=194) %25,77'sinde(n=50) karyotip analizi yapılmış olup, %19.07'sinde(n=37) karyotip analizi sonucu normal, %6.7'sinde(n=13) karyotip analizi sonucu anormal sonuçlanmıştır. Gebelik sonucuna ulaşılan 193 hastanın ise %80,82'ü(n=156) canlı doğumla sonuçlanmıştır, %17,61'si(n=34) teminasyon ile sonuçlanmış, %1.55'ü(n=3) ise intrauterin dönemde ex olmuştur. En yüksek terminasyon oranları pulmoner atrezi (%40), trunkus arteriosus (%33,3) ve HRHS (%33,3) teşhislerinde görülmüştür. En düşük canlı doğum oranı ise atriyal izomerizm tanılı hastalarda saptanmıştır (%57,1). Cerrahi şansı bulamadan ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok görüldüğü gruplar HLHS (%50, 7/14), trunkus arteriosus (%50, 1/2) ve atriyal izomerizm (%40, 2/5) gruplarıdır. Doğum sonrası cerrahi girişime rağmen ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok izlendiği gruplar AVSD (%40, 2/5), HLHS (%28.6, 4/14), DORV (%28.6, 4/14), atriyal izomerizm (%20, 1/5) ve D-TGA (%19, 4/21) olarak saptanmıştır. Cerrahi sonrası en yüksek sağkalım ile takip edilen gruplar L-TGA (%100, 2/2), TOF (%81.8, 9/11) ve HRHS (%80, 8/10) olarak saptanmıştır. Prenatal dönemde herhangi bir KVS anomalisinin saptanması; anomalinin olası nedenini, prognozunu, yönetimini belirlemek açısından oldukça önemlidir. Aileler ile hastalıkların doğası paylaşılmalı, doğum sonrası gerekli olabilecek girişimler ve süreç hakkında bilgi verilmelidir. Terminasyon ve karyotip analizi gibi ebeveyn kararı gerektiren süreçlerde doktor bilgilendirmesi kritiktir.

EkokardiyografiFetal hastalıklarFetüs+5
Mustafa Onur Kamani
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

İkinci trimesterde sağlıklı ve kromozomal anomalili gebeliklerde fetal nazal kemik, ense katlantısı, böbrek, karaciğer, barsak, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının B-MOD histogram ve shear wave elastogram yöntemleri ile ı̇ncelenmesi

B-mod ultrasonografi Down Sendromu gibi fetal kromozom anomalilerin taramasında kullanılmaktadır. B-mod ultrasonografi taramasında hiperekojen barsak, geniş renal pelvis, nazal kemik hipoplazisi ve ense kalınlığında artış gibi yumuşak belirteçlerin varlığından yararlanılmaktadır. B-mod histogram, ilgilenilen dokunun B-mod ultrasonografisindeki siyah ve beyaz renk kodlarının ortalama değeri ve standart sapmasını hesaplamaktadır. Shear wave elastografi dokuların elastik özelliklerini ölçmede kullanılan yeni bir ultrasonografi yöntemidir. Bu çalışma, kromozomal anomalili ve sağlıklı gebeliklerde; fetal nazal kemik, ense katlantısı, böbrek, karaciğer, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının B-mod ultrasonografi histogramı ve shear wave elastografi yöntemleri ile incelenmesini amaçlamıştır. Araştırmada yer alan gönüllüler, öploid (n=35) ve anöploid (n=14) fetüsü olan 19-23 gebelik haftalarında, tekil gebelerden oluşmaktadır. Fetal barsak, böbrek, karaciğer, nazal kemik, ense katlantısı, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının hem B-mod ultrasonografi hem de shear wave elastografi görüntüleri alınmıştır. Görüntüler araştırmacı tarafından yazılan ve kalibre edilen veri analizi dosyasında, histogramları çıkarılarak ve shear wave hızları hesaplanarak incelenmiştir. İstatistiksel analiz SPSS Programı ile yapılmıştır. Normal dağılan değişkenler Student's t-test ile normal dağılmayan değişkenler Mann Whitney-U testi kullanılarak analiz edilmiştir. Fetal nazal kemiğin shear wave hız ortalaması ile standart sapması anöploid fetüslerde anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Diğer dokuların shear wave hızı ile B-mod ultrasonografi histogramı arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak, anöploid fetüslerin nazal kemiklerinin öploid fetüslerden daha elastik olduğu bulunmuştur.

AnomalilerAnöploidiElastografi+6
Gökçe Naz Küçükbaş
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Prematüre bebeklerde prenatal doppler ultrasonografi bulguları ile postnatal serebral near-ınfrared spektroskopi (NIRS) ölçümlerinin uyumluluğunun araştırılması

Serebral oksijenizasyon üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle intrauterin büyüme kısıtlılığının (İUBK) perinatal ve neonatal izlemi günümüzde önem kazanmıştır. Bu tez çalışmasında gebeliğin 35. haftasından önce doğan bebeklerde fetal serebral ve umbilikal Doppler Ultrasonografi (USG) ölçümleriyle neonatal ilk 24 saatteki serebral Near-Infrared Spektroskopi (NIRS) ölçümlerinin birbirleriyle karşılaştırılması amaçlandı. Çalışma kriterlerini sağlayan olgulardan (n=37) İUBK olanlar çalışma grubunu (n=24), olmayanlar kontrol grubunu (n=13) oluşturdu. Prenatal Doppler USG ölçümleri yönünden incelendiğinde; çalışma grubunda orta serebral arter ölçümlerinde ortalama diyastol sonu hız daha yüksek (p=0,024), ortalama pulsatilite indeksi daha düşük (p=0,028); umbilikal arter ölçümlerinde ortalama diyastol sonu hız daha düşük (p=0,015) ve ortalama pulsatilite indeksi daha yüksek (p=0,018) olarak bulundu. NIRS ölçümleri yönünden incelendiğinde; başlangıç, 15., 30. dakika, 1., 3., 6., 12. ve 24. saat ortalama bileşik ölçüm değerleri yönünden gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grubun ve zamanın NIRS ölçümleri üzerindeki etkisi ayrı ayrı incelendiğinde %95 güven düzeyinde istatistiksel olarak anlamlılık yoktu (sırasıyla, p=0,235 ve p=0,723). Prenatal Doppler USG bulgularına göre İUBK klinik ağırlığının farklı seviyelerde olduğu düşünülen alt gruplar oluşturuldu. Gruplar arasında neonatal NIRS ölçümleri, prematürite morbiditeleri ve neonatal mortalite açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Prenatal Doppler USG bulgularındaki olumsuz değişikliklerin belirli bir noktaya kadar fetüste ve yenidoğanda klinik bulgular ortaya çıkarmadığı, İUBK olan bebeklerde sonuçları etkileyen başka değişkenlerin de rol oynayabileceği düşünüldü. Perinatal ve neonatal bakımın iyi olmasının bileşik etkisi sonucunda gruplar arasında klinik bulgular ve ölçülen değerler ekseninde farklılık olmayabileceği sonucuna varıldı. Fetal dönemde İUBK'nin neden olabileceği neonatal sonuçların incelenmesinde günümüzde yaygın olarak kullanılan prenatal Doppler USG'nin neonatal serebral NIRS yöntemiyle birlikte ve entegre kullanılması, neonatal sonuçlar ile ilgili verilerin artmasını sağlayacak ve yararlı olacaktır.

Bebek-prematürFetal gelişme geriliğiPrenatal teşhis+2
Alper Aykanat
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal santral sinir sistemi anomalilerin prenatal tanısı, neonatal sonuçlarının, postnatal kısa ve uzun dönem sonuçlarının retrospektı̇f olarak ı̇ncelenmesı̇

Fetal anomalilerin en önemli gruplarından birisi santral sinir sistemi anomalileridir. Tez çalışmamızda, kliniğimizde prenatal dönemde SSS anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönem ve uzun dönem sonuçları irdelemeyi amaçladık. Çalışmamıza prenatal dönemde tanı alan toplam 725 hasta dahil edilmiştir. NTD en sık SSS anomalisidir (%34.7), VM 2. sık anomalidir (%31.4). SSS anomalilerinin %26'sında SSS dışı ek anomaliler, %4.4'ünde kromozom anomalisi saptanmıştır. Fetal MR yapılan hastaların %90.2'sinin sonucu US ile uyumludur. VM en sık fetal MR endikasyonudur (%33.7). İzole VM'lerin %43'ünü hafif, %10'unu orta, %47'sini ciddi derece VM oluşturmaktadır. VM derecesi arttıkça canlı doğum oranının düştüğü, yenidoğanların ybü'ye yatma oranlarının, VP şant takılma ve total mortalite oranın arttığı, nörogelişimsel sonuçlarının, zeka ve okul durumlarının daha kötü seyretttiği görülmüştür. İzole spina bifidaların %16.5'i meningosel, %83.5'i meningomyeloseldir. Bütün spina bifidalı yenidoğanların ybü'ye yatışı olmuştur. Meningoselde VP şant ihtiyacı olmamışken; meningomyelosellerin %67.2'sine VP şant takılmıştır; alt motor, üriner ve anal sfinkter disfonksiyonu meningoselde yokken, meningomyeloselde %80-90 civarındadır; canlı doğum oranları, total mortalite, zeka ve okul başarısı ise benzerdir. KKA'ların %58.8'i uzun dönemde asemptomatik seyretmiş, %17.6'sında şiddetli nörogelişimsel gerilik ve ağır MR, %11.8'inde dikkat eksikliği, %5.9'unda epilepsi bulunmaktadır, %11'i özel eğitim almaktadır. KKA'ların %70'inde VM saptanmıştır; VM varlığı prognozu etkilememektedir. Sonuç olarak; fetal SSS anomalisi saptanan gebeliklere ayrıntılı US ve karyotip analizi yapılmalıdır. SSS anomalileri mortalite ve morbite ile seyreden ciddi patolojilerdir. VM derecesi prognozu belirleyen önemli bir kriterdir. Meningomyelosel yoğun bakım ünitesinde yatış, cerrahi müdahale, uzun süreli tedavi ve rehabilitasyon gerektirmekte olup, bunların tümü ailelere maddi ve manevi bir yük getirmektedir. KKA klinik sonuçları asemptomatik vakalardan, ağır nörogelişimsel engellilere kadar değişken ve öngörülemezdir. Doğum öncesi danışmanlıkta tüm bunlar dikkate alınmalıdır.

Corpus callosumFetal hastalıklarFetüs+7
Nurhayat Halis
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıbbi terminasyon yapılan ve gestasyonel yaşı 12-24 hafta olan fetüslerin prenatal ultrasonografi ve postmortem inceleme bulgularının karşılaştırılması

Bu çalışma, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na başvurup 12-24. gestasyonel haftalar arasında tıbbi terminasyon yapılan ve İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Pediatrik ve Perinatal Patoloji Bölümü'nde otopsisi yapılan fetüslerin prenatal USG bulguları ile otopsi bulgularını karşılaştırarak; otopsinin tanıda önemini vurgulamayı, prenatal USG ile elde edilen bilgilere eklenecek otopsi bulgularının olabileceğini göstermeyi ve otopside ek olarak elde edilecek bu bilgilerin genetik danışmayı etkileyebileceği belirtmeyi amaçlamıştır. Çalışmamızda, 1 Haziran 2015-30 Haziran 2019 tarihleri arasında otopsisi yapılan toplam 84 vaka retrospektif olarak incelenmiştir. Tıbbi terminasyon endikasyonlarında en sık malformasyonlar (n=36, %42,8) yer almaktadır. Otopsi bulgularında ise 40 (%25,3) fetüste çoklu bulgular ve 32 (%20,2) fetüste diğer bulgular (kistik higroma, IUGR, hidrops fetalis, yüz anomalileri) saptanırken daha sonra santral sinir sistemi (n=24, %15,2), musküloskeletal sistem (n=19, %12), solunum sistemi (n=13, %8,2), genitoüriner (n=11, %7) ve gastrointestinal sistem (n=11, %7) ve kardiyovasküler sistem (n=8, %5,1) patolojileri saptanmıştır. Prenatal USG'de bulgusu olmayıp otopside patoloji saptanan santral sinir sisteminde 15 (%23,4) bulgu, musküloskeletal sistemde 9 (%12,3) bulgu, genitoüriner sisteme ait 5 (%45,4) bulgu, gastrointestinal sisteme ait 6 (%63,6) bulgu, kardiyovasküler sisteme ait 3 (%37,5) bulgu, solunum sistemine ait 13 (%100) bulgu, diğer sistemlere ait 19 (%27,1) bulgu vardır. Ayrıca USG'de 13 fetüste (%17,7) çoklu sistem anomalisi varken otopside 40 (%25,3) fetüste saptamıştır. USG ve otopsi bulguları karşılaştırıldığında 48 (%57,1) fetüste tamamen uyumlu bulgular görülmüştür. USG bulgularına ek olarak minör otopsi bulguları olan fetüs sayısı 26 (%31) ve majör otopsi bulguları olan fetüs sayısı ise 4 (%4,8)'tür. Otopsi ve USG bulguları uyumsuz olan 6 (%7,1) fetüs saptanmıştır. Fetüslerin 57'sine (%67,9) genetik test yapılmıştır, 11 (%13,1) fetüste kromozomal anomali saptanmıştır. Günümüzde prenatal tanı ne kadar gelişmiş olsa da otopsiye ihtiyaç hala devam etmektedir.

FetüsKonjenital anomalilerOtopsi+2
Ezgi Yılmazer Yönder
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prenatal dönemde kardiyak anomali saptanan hastaların genetik hastalıklar açısından postnatal değerlendirilmesi

Konjenital kalp hastalıkları (KKH) kalbin ya da intratorasik büyük damarların intrauterin gelişim döneminde oluşan yapısal veya fonksiyonel hastalıklarını ifade etmektedir. KKH tüm konjenital anomalilerin yaklaşık üçte birini oluşturur. KKH'nin etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörler rol oynar, ancak bunlar oldukça heterojen olup günümüzde çok azı bilinmektedir. Bu araştırmada fetal görüntüleme yöntemleriyle kardiyak defekt saptanan fetüslerden postnatal veya postmortem değerlendirme ile KKH olduğu doğrulananlarda genetik etiyolojinin araştırılması amaçlanmıştır. Ağustos 2016 ile Mart 2020 arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji veya Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniklerinde fetal kardiyak anomali saptanan ve Çocuk Genetik Hastalıkları polikliniğine yönlendirilen 268 olgu KKH tipleri, sınıflaması, prenatal ve postnatal tanı uyumu, antropometrik ölçümler, maternal enfeksiyon ve ilaç kullanımı, ailede KKH varlığı, eşlik eden anomaliler, işlevsel bozukluklar ve genetik hastalıklar yönünden incelenmiştir. Postnatal veya postmortem kardiyak değerlendirmeyle 258 olguda, 100 (%38,8) basit, 84 (%32,6) kompleks ve 22 (%8,5) önemli kardiyak malformasyon ile dört (%1,6) diğer kalp anomalisi olmak üzere, toplam 210 hastada (%81,4) farklı kategorilerden KKH saptanmıştır. Fetal ve postnatal kardiyak bulguların büyük ölçüde korelasyon gösterdiği, fetal hiperekojen odak bulunan fetüslerin %39 oranında normal kardiyak anatomiyle doğduğu görülmüştür. Hastaların 61'inde (%29) ekstrakardiyak malformasyonlar saptanmış; en sık renal (%25,3), intrakraniyal (%17,3), musküloskeletal (%10,4) ve abdominal (%9,6) anomalilerin eşlik ettiği bulunmuştur. Ayrıca gelişimsel gecikme (%17,5), oftalmik anomaliler (%13,2), hipotiroidi (%7,8), hipokalsemi (%4,2) ve işitme kaybı da (%1,3) izlenmiştir. Çalışmamızda 210 hastanın 25'i (%11,9) genetik hastalık tanısı almıştır. Kromozom analiziyle yedi trizomi 21, iki trizomi 18, bir trizomi 13; kopya sayısı inceleyen tetkiklerle beş 22q11.2 delesyon sendromu, bir 9p34 delesyonu ve bir 4q31 duplikasyonu ve 10p26 delesyonu, ayrıca klinik değerlendirmeyle iki 22q11.2 delesyon sendromu, iki VACTERL assosiasyonu, bir PHACES sendromu, bir akrokardiyofasiyal sendrom, bir CHARGE sendromu ve bir Ivemark sendromu tanı almıştır. KKH hastalarının genetik etiyoloji ve eşlik eden anomaliler yönünden değerlendirilmeleri bütüncül klinik tanı oranını artıracaktır. Anahtar Kelimeler: konjenital kalp hastalığı, genetik tanı, ekstrakardiyak anomali, kopya sayısı değişikliği, genetik sendrom

FetüsGenetikKalp defektleri-konjenital+2
Gülcan Yılbaş Kara
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prenatal veya postnatal dönemde saptanan orofasiyal yarıklanma defektlerinde tanısal dağılım ve genetik etiyoloji

Doğumda en sık görülen konjenital anomaliler arasında yer alan orofasiyal yarıklar embriyonel dönemde yüz oluşumuna katılan yapıların füzyon defektlerinden meydana gelirler. Genel olarak bu anomaliler üç grup altında incelenirler; yarık dudak, yarık damak ve yarık dudak ve yalnız yarık damak. Bununla beraber diğer yüz yarıkları da vardır. Orofasiyal yarıklanma defektleri, hasta ve aile bireyleri için her zaman endişe verici bir durum olmuştur. Bu çalışmanın amacı orofasiyal yarıklanma defekti olan hastaların klinik bulgularını değerlendirmek, tanısal dağılımlarını belirlemek ve etiyolojik nedenleri araştırmaktır. Araştırma popülasyonu Eylül 2008-Temmuz 2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Genetik Bilim Dalı'na prenatal veya postnatal dönemde saptanan orofasiyal yarıklanma defekti nedeniyle başvurmuş olan 520 hastadan oluşmuştur. Bu hastalardan 271'inin (%52,1) kız, 249'unun (%47,9) erkek olduğu, tüm hastaların %54,2'sini (n=282) izole damak yarıkları, %38,8'ini (n=202) dudak ve damak yarıkları %4,8'ini (n=25) izole dudak yarıkları, %2,2'sini (n=11) diğer yüz yarıkları ise oluşturduğu görülmüştür. Cinsiyet dağılımı dudak ve damak yarık tipleri arasında anlamlı farklılık göstermemektedir (p=0,514). Hastaların tanısal dağılımında %87,9'unun (n=457) sendromik, %12,1'inin (n=63) izole olduğu, sendromik olan hastaların %55,1'inin (n=252) izole damak yarığı, %38'inin (n=174) yarık dudak ve damak, %4,3'ünün (n=20) izole yarık dudak olduğu saptanmıştır. Genetik tanılar açısından yapılan değerlendirmede hastaların %14'ünde (n= 64) tek gen hastalıkları, %6,3'ünde (n=29) mikrodelesyon/delesyon ve duplikasyon sendromları, %4,4'ünde (n=20) kromozom anomalileri ve %17,5'inde (n=80) diğer genetik tanılar saptanmıştır. Sendromik olup genetik tanı açısından sınıflandırılamayan grup hastaların %57,8'ini (n=264) oluşturmuştur. Eşlik eden diğer anomaliler açısından yapılan değerlendirmede, hastaların %67,2'sinde (n=272) kardiyovasküler sistem anomalileri, %49,4'ünde (n=121) santral sinir sistem anomalileri ve %45,2'sinde (n=56) vertebra anomalilerinin eşlik ettiği saptanmıştır. İzole damak yarığı olan hastalarla, yarık dudak ve damak hastalarının işitme kaybı olduğu saptanmış, istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,011). Hastaların %85,1'ine (n=246) kromozom, % 54'üne(n=156) FISH, %15,6'sına (n=45) mikrodizin ve %1'ine (n=3) tüm ekzom dizi analizleri, %10,4'üne (n=30) ise diğer genetik analizler yapılmıştır. Genetik tanı grupları ve sendromlardaki orofasiyal yarıklanma tiplerine göre bakıldığında; Kromozomal anomalilerinde en sık (n=13, %65) izole damak yarıkları, mikrodelesyon/delesyon ve duplikasyon grubunda %69 oranında (n=21) izole damak yarığı mevcuttu. Monogenik sendromlarda %53,1 (n=34) oranında izole yarık damak, diğer genetik nedenler ve sınıflandırılmayan sendromik hastalarda da benzer şekilde sırasıyla %75 (n=64) ve %47,3 (n=125) izole damak yarığı saptanmıştır. Sonuç olarak orofasiyal yarıkları olan çocukların ayrıntılı ve kapsamlı olarak multidisipliner bir şekilde değerlendirilmesi esas olmalıdır. Tıbbi özgeçmiş ve aile öyküsünün dikkatli alınması, antropometrik ölçümler ve fenotipik özelliklerin ayrıntılı fizik muayene ile değerlendirilmesi, orofasiyal yarıklanmanın dudak ve damak morfolojisi ile beraber doğru bir şekilde tanımlanması hastalara sergilenen klinik yaklaşım, doğru tanı konulması, etiyolojik faktörlerin belirlenmesi ve tedavi yönetiminin planlanmasında oldukça önemlidir.

GenetikPrenatal teşhisTeşhis+2
Işıl Bilgiç
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

MCA/AO doppler parametresinin İUGR tanılı gebelerde perinatal sonuçları öngörmede prediktif değeri

Bu çalışmada 34 hafta ve üzeri IUGG tanılı gebelerde orta serebral arter (MCA) ve inen aorta (AO) doppler parametresinin perinatal sonuçları öngörmede prediktif değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Prospektif kohort araştırması olarak yürütülen bu çalışmada, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın ve Doğum Anabilim Dalı'nda Kasım 2018- Mart 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, 34. gebelik haftası ve sonrasında doğum yapmış doğumsal anomali ve gebelik komplikasyonu olmayan gebelerden doğan IUGG tanılı 20 hasta vaka grubu ve 41 hasta kontrol grubu olmak üzere toplam 61 yenidoğan çalışmaya dahil edilmiştir. Tek bir deneyimli uzman doktor tarafından fetal hareketler göz önünde bulundurarak 3.5 MHz dışbükey dizi transdüktörü ile donatılmış olan Samsung Medison H60 ultrason cihazı kullanarak ultrason muayenesi yapılmıştır. Fetal ultrason muayenesi sonrası; fetal MCA/AO Doppler akım dalga formları elde edilmiştir. Tüm doppler ölçümleri fetal hareket yokluğunda ve apne peryodunda, insonasyon açısı mümkün olduğu kadar 0'a yakın olacak ve örnek hacim damarı kapsayacak şekilde gerçekleştirilmiştir. Görüntünün insonasyon açısı <20'de tutulmuştur. MCA, UmB arter, İnen aort arterin (renal bifurkasiyonun hemen altından ) pulsatilite indeksi (PI), rezistans indeksi (Rİ ) oranı iki ölçümde ölçülmüştür. Bu iki ölçümün değeri hesaplanan Doppler indeksi olarak kaydedilmiştir. Ayrıca, birinci ve beşinci dakika Apgar skorları, yenidoğan yoğun bakım ünitesi (NICU) ve yenidoğan ağırlığı, cinsiyyeti gibi yenidoğan özellikleri de kaydedilmiştir. İstatatistiksel analizlerde SPSS 23.0 (Statistical Packages for Socia Sciences; SPSS Inc., Chicago, Illinois, USA) programı kullanılmıştır. Tüm istatistiksel değerlendirmelerde %95 güven aralığında, p≤0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Çalışma sonucunda, IUGG grubu hastaların yaş ortalaması 28,15±5,19 yıl olurken kontrol grubu hastaların yaş ortalaması 28,91±5,31 yıldı. IUGG grubundaki bebeklerin %55'i kız olurken %45'i erkekdi. Kontrol grubundaki bebeklerin %56,10'u kız olurken, %43,9'u erkek bebek olduğu tespit edildi. IUGG grubu hastaların 37,25±1,25hft ve kontrol grubu hastaların 38,11±1,26 hft doğum haftası ortalaması bulunuyordu. Ayrıca her iki grup arasında gravida ve parite açısından ilişki anlamlıydı. IUGG Grubunda MCA Rİ/AO Rİ değeri ortalaması 0,93±0,17, MCA Pİ/AO Pİ değeri ortalaması 0,89±0,34, MCA Rİ/Umb Rİ değeri ortalaması 1,25±0,19 ve MCA Pİ/UmB Pİ değeri ortalaması 1,61±0,49 olarak tespit edildi. MCA/AO'da Rİ oranının 1'in altında bulunan hasta sayısı 10 olurken MCA/Umb Rİ oranının 1'in altında bulunan hasta sayısı 3 olarak saptanmıştır. kontrol grubundaki hastaların MCA Rİ/AO Rİ değeri ortalaması 1,06±0,13, MCA Pİ/AO Pİ değeri ortalaması 1,10±0,36, MCA Rİ/Umb Rİ değeri ortalaması 1,32±0,22 ve MCA Pİ/UmB Pİ değeri ortalaması 1,84±0,54 olarak tespit edildi. MCA, AO ve Umblikal arterin Rİ değerlerinin oranının 1'in altında olmasının IUGG tanısı açısından Sensitivite %85, Spesifisite % 98,3, Pozitif Prediktif Değer %84, Negatif Prediktif Değer %80 ve Kesinlik %98,3 olarak tespit edildi. IUGG grubundaki bebeklerin %25'inin, kontrol grubundaki bebeklerin %7,32'sinin yenidogan yoğun bakım ihtiyacı olduğu tespit edildi. MCA Pİ/AO Pİ değeri ile kordon kanı pH değeri ve yenidogan yoğun bakım ihtiyacı arasında istatistiki yönden anlamlı ilişkiler tespit edildi. yaş ile gravida ,parite, MCA Rİ /Umb Rİ ve MCA Pİ /UmB Pİ arasında anlamlı bir ilişki bulunurken, gravida ile yaş, parite arasında, parite ile yaş, gravida, kilo, MCA Rİ/AO Rİ ve MCA Pİ/AO Pİ arasında, kilo ile BMİ arasında istatistiksel yönden anlamlı ilşikiler tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçları 34 hafta ve üzeri IUGG tanılı gebelerde orta serebral arter (MCA) ve inen aorta (AO) doppler parametresinin perinatal sonuçları öngörmede güvenle kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: MCA, AO, Doppler Ultrason, IUGR, Perinatal Sonuç, Prediktif Değer

AortFetal gelişme geriliğiGebelik+5
Ulduz Jafarova
Ege University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Prenatal genetik danışmanlık hizmetinin gebelerin kaygı düzeyleri ve prenatal tanı testlerine ilişkin tutumları üzerine etkisi

Araştırma, prenatal genetik danışmanlık hizmetinin gebelerin kaygı düzeyleri ve prenatal tanı testlerine ilişkin tutumları üzerine etkisinin belirlenmesi amacıyla prospektif randomize kontrollü deneysel araştırma olarak yapılmıştır. Araştırmaya, Eylül-Aralık 2022 tarihleri arasında Adana Şehir Hastanesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran 33 deney 33 kontrol olmak üzere toplam 66 gebe dahil edilmiştir. Araştırmanın verileri; "Tanıtıcı Özellikler Formu", Spielberg Durumluk Kaygı Envanteri", ve "Prenatal Tarama ve Tanı Testi Tutum Değerlendirme Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Veri toplama araçları, Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Polikliniğinde yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Araştırmada deney grubundaki 33 gebeye prenatal genetik danışmanlık verilmeden önce ve sonra veri toplama formu uygulanmıştır. Kontrol grubuna alınan 33 gebeye hekim tarafından standart klinik bilgilendirme yapılmıştır. Deney ve kontrol grubuna aynı zaman dilimlerinde ön test ve son test yapılmıştır. Elde edilen veriler; "Independent Sample-t" test, "Mann-Whitney U" test, "Wilcoxon" test yöntemleri, kategorik değişkenler arasındaki ilişkilerin incelenmesinde Pearson ki-kare test istatistiği ve Bonferroni düzeltmesi yöntemleri kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler olarak sayı ve yüzde değerleri kullanılmıştır.İstatistiksel anlamlılık olarak p<0.05 kabul edilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda deney grubundaki gebelerin son testte Spielberg Durumluk Kaygı Envanterinden aldıkları puan ortalamalarının kontrol grubuna göre azaldığı saptanmıştır (tüm p değerleri <0.001). Deney grubunun son testte Prenatal Tarama ve Tanı Testi Tutum Değerlendirme Ölçeği'nden aldıkları puanların ise kontrol grubuna göre arttığı bulunmuştur (tüm p değerleri <0.001). Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda, prenatal genetik danışmanlık hizmetinin gebelerin kaygı düzeylerini azalttığı ve prenatal tanı testlerine ilişkin tutumlarını olumlu yönde etkilediği belirlenmiştir. Kadın sağlığı hemşirelerinin gebelerin prenatal dönemde yaşadıkları kaygı ile baş etmelerine destek olabilmek için prenatal genetik danışmanlığa ilişkin genetik bilgileri hemşirelik uygulamalarına dahil etmeleri önerilmektedir. Hemşirelik uygulamalarının daha iyi kanıt düzeylerine dayandırılması için prenatal genetik danışmanlık hizmeti ile ilgili daha kapsamlı randomize çalışmaların yapılması önem arz etmektedir.

AnksiyeteDanışmanlıkGebelik+4
Çiler Çokan Dönmez
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Gebelerdeki prenatal distres düzeyinin belirlenmesi

Gebelik, kadın hayatında önemli biyolojik ve psikososyal değişimlerin yaşandığı, kaygı ve stres oluşturabilecek birçok etkenle karşılaşma riskinin yüksek olduğu bir dönemdir. Bu çalışma, gebelik döneminde kadınların yaşadıkları distres düzeyinin değerlendirilmesinde kullanılmak üzere ?Revised Version of Prenatal Distress Questionnaire? isimli ölçeğin Türkçe versiyonun geçerlik ve güvenirliğini sınamak, gebe kadınlarda prenatal distres düzeyini ve etkileyen faktörleri belirlemek ve distres düzeylerinin kontrol altına alınmasına ilişkin önerilerde bulunmak amacıyla metodolojik ve tanımlayıcı nitelikte planlanmış bir araştırmadır. Bu çalışma bir özel hastanede 522 gebe üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmada veri toplama araçları olarak Gebe Tanım Formu ve Prenatal Distres Ölçeği (PDÖ) (Revize Versiyon) [Revised Version of Prenatal Distress Questionnaire (NUPDQ) (17 Item Version)] kullanıldı. Kurum ve ölçek kullanım izinleri alındı. Ölçeğin test-tekrar test (N=312) katsayıları (r) 0,36 ile 0,80 arasında (p=0,001), Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısı 0,87 olarak saptandı. Prenatal Distres Ölçeği Türk gebelerde prenatal distres düzeyinin değerlendirilmesinde kullanılmak üzere kolay uygulanabilir, anlaşılır, geçerli ve güvenilir bir araç olduğu belirlendi. Prenatal Distres Ölçeği toplam puan ortalama değeri 9,88±4,79 (dağılım: 0-24)'dur. İkinci trimesterde olan, doğum eylemine ilişkin endişeleri olduğunu bildiren, önceki doğumlarında sorun öyküsü olan, ailede sağlık sorunu öyküsü bildiren, şimdiki gebeliği süresince sağlık sorunları yaşayan, gebelik nedeniyle hastanede yatış öyküsü olan, doğum sonrası dönemde bebek bakımı konusunda profesyonel bakıcı desteği almak durumunda kalacağını bildiren, gebeliğe bağlı çalışma yaşamında güçlükler yaşadığını ve çalışma yaşamı nedeniyle gebelik süresince zorluklar yaşadığını bildirenlerde prenatal distres düzeyi daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Gebelerde prenatal distresin kontrolü için doğum öncesi psikososyal stresörlerin tanımlanması, prenatal distrese yönelik düzenli izlemlerin planlanması, psikososyal stresörlerin kontrolüne ilişkin programları ve danışmanlık hizmetlerinin planlanması önerilmektedir.Anahtar kelimeler: Prenatal distres, gebe, güvenirlik, geçerlik

AnksiyeteGebelikGüvenilirlik+3
Fatma Altınçelep
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrauterin nöral tüp defekti tanısı alan gebeliklerde sonografik bulguların ve lezyon seviyesinin tanı haftası ile ilişkisi

Amaç: İntrauterin nöral tüp defekti tanısı alan gebeliklerde sonografik bulguların ve lezyon seviyesinin tanı haftası ile ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Florance Nigtingale Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde Ocak 2015- Aralık 2017 yılları arasında, intrauterin nöral tüp defekti tanısıyla gelen 64 gebeliğin verileriyle hazırlanan retrospektif istatistiksel bir veri tabanı çalışmasıdır. Çalışmamızda 64 meningomyelosel tanısı alan fetüsün, ultrasonografik spinal lezyon seviyesi, MMC kese çapı ve kranial bulguları ile prenatal ilk tanı konma haftaları; 20. gebelik haftasından sonra spinal lezyon seviyesi ile ultrasonografide izlenebilen bacak hareketleri ve tümü sezaryen ile doğan bebeklerde postoperatif 1. saat içinde bacak hareketleri karşılaştırılmıştır. Çalışmada lezyon seviyesi en sık izlenen lomber ve diğerleri olarak iki gruba ayrılmıştır. Bulgular ve Sonuçlar: Çalışma sonucunda spinal lezyon seviyesi, kranial bulgular ve prenatal ilk tanı haftası arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. Lomber MMC fetuslarda diğer lezyon seviyelerine oranla intrauterin bacak hareketleri anlamlı düşük izlenmiş olsada doğum sonrası fark izlenmemiştir. Gebelikte erken tanı/tanı, intrauterin saptanan lezyonun doğum sonrası yaşam boyu etkilerini değerlendirebilmek, tıbbi tahliye, şntrauterin fetal cerrahi, aileyi bekleyen maddi ve manevi sürece hazırlık için önemlidir. Anahtar Kelimeler: Nöral tüp defektleri, prenatal tanı, fetal malformasyonlar, meningomyelosel, gebelik

FetüsGebelikGebelik ayı+7
Güliz Sıdar
Demiroğlu Bilim University
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Wistar Albino ratlarda sindirim kanalının ve sindirim kanalına bağlı organların prenatal ve postnatal gelişimi

Sindirim kanalının epitelyal bileşenleri endodermden, bağ dokusu ve kas dokusu ise mezodermden köken alır. Primitif sindirim kanalı 4. haftada embriyonun sefalokaudal ve lateral yönlerden katlanması sonucu vitellus kesesinin bir bölümünün embriyo bedeni içerisinde kalmasıyla gelişmeye başlar. Organ gelişimi hücre çoğalması, farklılaşması, göçü, doku gelişimi ve farklılaşması gibi çeşitli olayları içeren histolojik ve histokimyasal farklılaşma ile karakterizedir. Sindirim sistemine ait organların gelişimi ile ilgili histolojik çalışmalar bulunmakla birlikte, bir bütün olarak sindirim sisteminin prenatal ve postnatal gelişimini kapsayan sınırlı sayıda çalışma mevcuttur.Çalışmamızda özefagus, mide, duodenum, ileum, kolon, karaciğer ve pankreasın prenatal ve postnatal gelişimi ışık mikroskopik düzeyde incelenmeye çalışıldı. Bu amaçla 27 adet Wistar albino dişi sıçan prenatal 7, 10, 14, 17 ve 20 günlük fetüsleri, postnatal 5, 10, 15 ve 20 günlük yavruları içeren grupları oluşturmak üzere gebe bırakıldı. Son grup ise genç erişkin dişi sıçanlardan oluşmaktaydı. Her gruptan 7 adet sıçan incelemeye alındı. Örnekler rutin doku takip işlemlerinden geçirilerek parafine gömüldü. Parafin bloklardan alınan 4 ?m kalınlığında seri kesitlere Mayer'in hematoksilen-eosin metodu, Masson-trikrom metodu ve Periyodik Asit Schiff metodu uygulandı.Özefagus, mide ve bağırsaklar yerleşimleri ve histolojik özellikleri açısından değerlendirildi. Yüzey epitelinin, bezlerin, bağ dokusu ve kas dokusunun, sinir pleksuslarının gelişimi ve farklılaşması incelendi. Karaciğer ve pankreas ise hücresel farklılaşma ve histolojik yapılanma açısından değerlendirildi. Organların histolojik özelliklerinin gelişim dönemleri belirlendi. Memeli hayvanlar olmalarına rağmen Wistar albino sıçanların sindirim sistemlerinin gelişim ve farklılaşma yönünden insanlardan bazı farklılıklar gösterdiği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Bağırsaklar, gelişim, karaciğer, mide, özefagus, pankreas, postnatal, prenatal.

BağırsaklarGelişimKaraciğer+6
Aslı Çetin
İnönü University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major ve/veya yapısal anomalili fetuslarda tüm ekzom analizinin (WES) tanı koyma gücünün retrospektif olarak değerlendirilmesi

Prenatal WES analizi, 2016 ve sonrasında literatürde daha sık olarak yer almaya başlayan, farklı katılımcı sayıları ve farklı fenotipik bulguları olan olgular üzerinde çalışılan ve dolayısıyla tanı koyma gücü literatürde değişen oranlarda olup %15-%42 arasında değişen gelişmeye açık bir prenatal genetik tanı yöntemidir. Şuana kadar literatürde bildirilen yayınlar, akraba evliliği prevelansının düşük olduğu toplumlarda ve pozitif aile öyküsü oranı düşük olan olgularla yapılan çalışmalarken, çalışmamız popülasyon özellikleri gereği, %50'sinde ebeveynler arası akrabalığın mevcut olduğu ve %25'inde pozitif aile öyküsü bulunan 20 olgu ile oluşturulmuş ve takibinde olguların postnatal değerlendirmelerinin yapıldığı literatürdeki ilk örneklerdendir. Çalışmamızda, kliniği açıklayacak kromozomal anomalilerin ekarte edildiği 20 olgunun 9'unda tüm ekzom sekanslama ile fetal fenotipi açıklayacak genetik etiyoloji bulunarak, prenatal tüm ekzom sekanslama analizinin tanı koyma oranı %45 olarak bulunmuştur. Ebeveynler arası akrabalık ve ailelerdeki benzer etkilenimli birey oranlarnın yüksek olması nedeniyle, tanı koyma oranının literatür ortalamasından yüksek saptandığı düşünülmüştür. Farklı sistem ve organ tutulumları olan fetuslar bulgularına ve sistem tutulumlarına göre sınıflandırıldığında, WES analizinin tanı koyma gücünün en yüksek olduğu grubun, fetal akinezi, santral sinir sistemi anomalisi ve iskelet sistemi tutulumları olduğu görülmüştür. Ek olarak literatürdeki yüksek sporadik oranların aksine, çalışmamıza dahil edilen, posterior ensefaloselli olguların tümünün sendromik olduğu ve monogenik genetik etiyolojilerle oluştuğu gösterilerek, ensefaloselli olgularda prenatal tüm ekzom sekanslama çalışmalarının planlanmasının önü açılmıştır. Çalışmamız, bilindiği kadarıyla Türk toplumunda çalışılan ilk prenatal ekzom sekanslama çalışmasıdır. Sonuçlar ile, akraba evliliğinin yaygın olduğu toplumumuzda, ekzom sekanslamanın tanı gücü ortaya konulmuş ve toplulumuzdaki uygulanabilirliği sorgulanmıştır. Ek olarak yüksek novel varyant oranı ile, nadir sendromlardaki tanımlanmış varyant oranlarının arttırılması sağlanmıştır.

AnomalilerEkzom dizilemeFetüs+3
Ezgi Susam
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Makine öğrenmesi yaklaşımları ile fetal sağlık teşhisinin gerçekleştirilmesi

Gebeliğin dönemlerinde fetal halini değerlendirmek için çeşitli testler kullanılmaktadır. Bu testlerden en çok güvenilen ve yaygın olarak kullanılan Non Stress Test ile fetal kalp atım hızı ve annenin rahim kasılmaları ölçülerek fetal sağlığı değerlendirilmektedir. Ancak, geleneksel yöntemlerle bu testin detaylı değerlendirilmesi zaman almakta ve uzmanlar arasında farklıklar ortaya çıkmakta, özellikle deneyimsiz uzmanlarda yorumlamalar yanıltıcı olabilmektedir. Bu sonuçlar fetal kayıplarına sebebiyet vermekte ve ülkelerin gelişmişlik düzeylerine etkisi olan perinatal mortalite oranlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu çalışmada, fetal halini değerlendirerek tanı hatalarını en az seviyelere düşürmek için Topluluk Öğrenme tabanlı yaklaşımın incelenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda 22 özellik ve 2126 örnekten oluşan kardiyotokografi verileri üzerinde Doğrusal Regresyon, Random Forest, Gradient Boosting ve XGBoost gibi farklı makine öğrenimi algoritmalarıyla çeşitli deneyler yapılmıştır. Bu deneyler, veri seti üzerinde temel bileşen analizi ve on kat çapraz doğrulama yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmada kullanılan algoritmaların doğruluk duyarlılık, hassasiyet, F1 puanı ve Gmean metrikleri ile performansları ölçülmüştür. Yapılan deneylerde çapraz doğrulama ve sınıf ağırlıklandırması uygulamalarıyla, algoritmaların performanslarının arttığı gözlemlenmiştir. Ayrıca, Topluluk Öğrenme yaklaşımlarında kullanılan ağırlıklı çoğunluk oyu yöntemi, çeşitli makine öğrenimi modellerinin tahminlerinin ağırlıklandırılarak birleştirilmesiyle elde edilen tahminlerin doğruluğunu arttırdığı tespit edilmiştir. Bu sayede, algoritmaların tek başına yaptıkları tahminlerden daha güvenilir ve tutarlı sonuçlar elde edilmiştir. Deneysel sonuçlarda önerilen XGBoost modeliyle elde edilen %99.99 doğruluk oranının önceki literatür çalışmalarından daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Ağırlıklı çoğunluk oyu yöntemi, özellikle karmaşık veri setlerinde ve yüksek risk taşıyan medikal uygulamalarda tanı doğruluğunu artırarak fetal ölümleri azaltmada kritik bir rol oynayacaktır. Önerilen model, fetal sağlık analizlerini otomatikleştirerek tanı hatalarını azaltmaya ve daha doğru değerlendirmeye yardımcı olacaktır.

Cerrahi-kadın doğumEkokardiyografiEkokardiyografi-doppler+7
Adem Kuzu
Fırat University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prenatal dönemde fetal ekokardiyografi ile doğumsal kalp hastalıkları ve fetal disritmilerin değerlendirilmesi ve postnatal sonuçlar ile karşılaştırılması: 10 yıllık tekmerkezli retrospektif araştırma

Doğuştan kalp hastalıkları en sık görülen doğumsal anomaliler olup perinatal morbidite ve mortalitenin önde gelen sebeplerindendir. Bu nedenle yüksek riskli olan gebelere fetal ekokardiyografi yapılması önerilmektedir. Çalışmada çocuk kardiyoloji bölümünde fetal ekokardiyografi yapılan gebelerin; başvuru nedenleri, risk faktörleri, fetal ve postnatal ekokardiyografi sonuçları retrospektif olarak değerlendirilerek doğuştan kalp hastalığı açısından düşük ve yüksek riskli gebeliklerdeki fetal kardiyak anomalilerinin sıklığı ve dağılımının incelenmesi amaçlanmıştır. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bölümünde Ocak 2008-Aralık 2018 yılları arasında fetal ekokardiyografi yapılan 7694 fetüsün ve bu fetüslerden postnatal transtorasik ekokardiyografi kayıtlarına ulaşılan 375 bebeğin bilgileri retrospektif olarak değerlendirildi. Başvuru endikasyonlarına göre gebeler yüksek/orta riskli (grup 1) ve düşük riskli (grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmada 7694 fetüse ekokardiyografi yapıldığı saptandı. Gebelik haftası 15-40 hafta (23,4±4,5 hafta) aralığındaydı. 7694 fetüsün %94,2'sinin grup 1'e, %5,8'inin grup 2'ye ait olduğu tespit edildi. Doğuştan kalp hastalığı saptanma oranı tüm fetuslarda %11,7 iken grup1'de %12,1, grup 2'de %5,2 olarak bulundu. Prenatal ve postnatal ekokardiyografi sonuçları karşılaştırıldığında %82,6 aynı sonuçlar elde edildi. En yüksek duyarlılık (%97) ve özgüllük (%100) kompleks doğuştan kalp hastalıklarında saptandı. Doğuştan kalp hastalığı sıklığı yüksek riskli gebelerde, düşük riskli gebelere göre daha yüksek oranda saptandı. Çalışmada yüksek risk grubunu oluşturan bazı endikasyonlarda doğuştan kalp hastalığı açısından düşük risk saptandı. Düşük risk grubundaki bazı endikasyonlarda ise istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi. Fetal ekokardiyografi ile doğuştan kalp hastalığının erken dönemde saptanması, bu fetüsler için doğumdan hemen sonra uygun tıbbi veya cerrahi tedavinin planlanmasını sağlayarak mortalite ve morbiditeyi azaltmaktadır. Anahtar Kelimeler: Fetal ekokardiyografi, Doğuştan kalp hastalıkları, Gebelikte risk faktörleri, Prenatal tanı.

EkokardiyografiFetal kalpFetüs+4
Gizem Ezgi Şen
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğum eylemi yönetiminde intrapartum ultrason değerlendirme

AMAÇ: Çalışmamızın amacı hastaları CPD nedeni ile yapılan sezeryanı öngörebilecek ultrasonografik bir parametre ile değerlendirmekti. Başın pozisyonunun ultrasonografik olarak doğruluğunu değerlendirdik ve aldığımız ölçümlerin doğum eylemi zamanına etkisini kıyaslamayı amaçladık. MATERYAL - METOD: Çalışma prospektif bir çalışma olarak dizayn edilmiştir. Çalışmada olgular Nisan 2018 – Nisan 2019 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında doğumhaneye başvuran gebeler arasından seçilmiştir. Çalışma grubu 49 nullipar, 29 multipar doğum eylemindeki gebeden oluşmaktadır. Hastalar doğum eyleminin başlangıcında 3 santimetre servikal dilatasyon mevcutken ve eylemin ilerleyişi esnasında 6 santimetre servikal dilatasyon mevcutken ultrasonografi ile değerlendirlmiştir. Ultrasonografi ile baş-simfizis mesafesi, baş pozisyonu, fetal yüze ait yapılar, asinklitizm ve caput succedenaum oluşumu değerlendirilmiştir. Bu veriler toplandıktan sonra ultrason bulguları, eylem süresi ve operatif doğum gerekliliği arasındaki faktörlerle ilişkisini incelemeye yönelik istatiksel analiz yapıldı. İstatistik çalışmalar SPSS 21.0 ile gerçekleştirilmiştir. SONUÇLAR: 3 cm servikal dilatasyon varlığında BSM 22.2 mm üzerinde; 6 cm servikal dilatasyon varlığında ise BSM 12.2 mm' nin üzerinde olan hastalarda CPD nedenli sezaryen riskinin daha yüksek olduğunu gözlemledik (p:0.039, p:0.012). Vajinal muayene doğruluğunu karşılaştırdığımızda 3 cm servikal dilatasyon varlığında baş-simfizis mesafesinin 22.2 mm'nin üzerinde olan gebelerde yapılan vajinal muayene ve ultrasonografi ile belirlenen baş pozisyonu istatiksel olarak anlamlı derecede farklılık gösterdi (p:0,001). Fetal yüze ait yapıların ultrasonografik olarak gösterilmesi bir doğum şekli ile korelasyon göstermedi (p: 0,86). Rotasyonunu doğru yapan grupta sıklıkla vajinal doğum gerçekleşirken, rotasyonunu yapmayan grupta CPD nedenli sezaryen oranları artmış gözlendi (p: 0.001). Asinklitizm ve caput succedenaum varlığını ultrasonografik olarak görüntülediğimiz hastalarda CPD nedeni ile sezaryen riski artmış bulundu (p:0.001, p:0.001) TARTIŞMA: Hastaları tüm bu parametrelerle değerlendirdiğimizde CPD nedenli sezaryeni %70,8 oranında öngörebiliriz. Risk faktörü olduğunu öngördüğümüz parametrelerin varlığı, eylem arrestinin gözlendiği hastalarda tanıyı desteklemekte faydalıdır.

DoğumPrenatal teşhisSezaryen operasyonu+4
Tuğçe Gökalp
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kadınların prenatal dönemde bebeklerine bağlanma düzeylerinin belirlenmesi

Araştırma, gebe kadınların prenatal dönemde bebeklerine bağlanma düzeyleri ile etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla kesitsel ve tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini oluşturan Kahramanmaraş ili Necip Fazıl Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi gebe izlem polikliniğine başvuran 89.138 kadından, örnekleme alınacak kadın sayısı 382 olarak hesaplanmıştır. Veri toplama aracı olarak, anket formu ile "Prenatal Bağlanma Ölçeği (PBE)" (Cronbach Alfa Güvenirlik Katsayısı 0.84) kullanılmıştır. Anket formu iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; gebelerin ve eşlerinin sosyo-demografik özellikleri; ikinci bölümde kadınların bebeklerine bağlanmalarını etkileyeceği düşünülen doğurganlık özelliklerine yönelik sorular yer almaktadır. Anket formu ve PBE 20 Ocak – 16 Mayıs 2014 tarihleri arasında uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler SPSS for Windows 18 (Statistical Package For Social Sciences) bilgisayar programında; ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler ile yüzdelik sayılar, t-testi, Oneway Anova testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Gebe kadınların bebeklerine bağlanmalarını belirleyen PBE puan ortalamaları ile gebelerin yaşı, öğrenim düzeyi, gebelik sayısı, yaşayan çocuk sayısı, gebeliğin planlı olması, daha önce yaşanmış gebelik kayıp nedeni, gebelik öğrenildiğinde yaşanan duygu, gebelikte olumlu sağlık davranışları değişikliği, sigara-alkol kullanma durumları arasındaki farkın istatistiksel açıdan önemli olduğu belirlenmiştir (p < 0.05). Yapılan regresyon analizi sonucuna göre; gebeliğin planlı olması ve gebelikte sağlık davranışlarında olumlu değişiklik ile prenatal bağlanma düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p < 0.05). Sonuç olarak, gebe kadınların bebeklerine bağlanma düzeylerinin yüksek olduğu (PBE puan ortalaması 59.31) saptanmıştır. Araştırma sonuçları doğrultusunda gebe kadınların bebeklerine bağlanmalarının arttırılmasına yönelik öneriler geliştirilmiştir.

BağlanmaBağlanmaBağlanma stilleri+6
Aysun Badem
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Antakya, Kayseri ve İzmir örneklerinde beta talasemi mutasyon tiplerinin saptanması

ÖZET ANTAKYA, KAYSERİ ve İZMİR ÖRNEKLERİNDE ? TALASEMİ MUTASYON TİPLERİNİN SAPTANMASI ? Talasemiler Dünyada en yaygın görülen kalıtsal hastalıktır. Dünyada yaklaşık 150 milyon insanın ? talasemik fenotipe sahip olduğu bilinmektedir. Çukurova bölgesi, Dünya Talasemi Kuşağı üzerinde bulunan Türkiye'nin güneyinde, Doğu Akdeniz kıyılarında yeralmakta olup yapılan çalışmalarda bölgemizde ? talasemi sıklığı %3.7 gibi yüksek oranda bulunmuştur. Daha çok P geni üzerinde oluşan nokta mutasyonlarla ortaya çıkan bu hastalık için 140' in üzerinde mutasyon tipi belirlenmiştir. Günümüzde halen kesin tedavisi bulunmayan bu hastalığın toplum sağlığını tehdit ettiği açıktır. Bu nedenle mutasyon tiplerinin belirlenerek bölgesel görülme sıklıklarının hesaplanması; ? talasemili olguların tedavilerinin daha doğru düzenlenebilmesi, moleküler yöntemler kullanılarak Prenatal Tanı'nın konulduğu laboratuvarların hızlı ve düşük maliyetlerle çalışması ve ailelere verilen genetik danışmanlık hizmetlerinin daha etkili yürütülmesi açısından önemlidir. Bu çalışmamızda Ç.Ü.Tıp Fakültesi ve Antakya Devlet Hastanesi tarafından ortaklaşa yürütülen evlilik öncesi talasemiler in taranmasına yönelik protokol kapsamında 33 heterozigot olgunun moleküler mutasyonları belirlenerek görülme sıklıkları saptandı. Çalışmamız sürerken Kayseri ve İzmir yöresinde bulunan Üniversite kliniklerinde fenotipleri belirlenerek gönderilen 50 ? talasemi olgusunun genotipik tanıları saptandı. Ayrıca İzmir'den gelen iki ailede Prenatal Tanı uygulayarak bir sağlam ve bir de hasta fetus belirlendi. Moleküler mutasyonları saptamak için ağırlıklı olarak ARMS yöntemi kullanıldı. Üç olguda ise DNA Dizi Analizi yöntemi kullanılarak sonuca ulaşıldı. Anahtar Sözcükler: ? talasemi, mutasyon tlplexl, ARMS, DNA Dizi Analizi, Prenatal Tanı. XXABSTRACT DETERMINING ? THALASSEMIA MUTATION TYPES OF SAMPLES FROM ANTAKYA, KAYSERİ and İZMİR ? Thalassemias are the most commonly inherited disorder in the World. It is known that about 150 million people have ? thalassemia phenotype. Çukurova region is in south Turkey where is on World Thalassemia Belt at the coasts of east Mediterranean. Studies which have been done in this region showed that the incidence of ? thalassemia is very high More than 140 mutation type defined for this disorder; mostly arise from point mutations on the human P globin gene. There is still no cure for this public health threatening problem. By the way characterization of mutation types and determining regional frequencies are important for clinicians to design treatment regimens, rapid and low costs in laboratories using molecular methods for prenatal diagnosis and effective genetic counseling of the families. In this study we characterize mutation types of 33 heterozygote cases in the content of the project for premarital carrier screening of the thalassemias in collaboration with Çukurova University Medical Faculty and Antakya Public Hospital. We detected the genotypes of 50 ? thalassemic cases whose phenotype s determined in the University clinics from Kayseri and İzmir region while our study was going on. We assessed a healthy and an affected fetus with Prenatal Diagnosis in two families came from İzmir. ARMS method was used for characterization of molecular mutation types, in three cases we obtained the results with DNA sequencing. Key Words: ? thalassemia, mutation types, ASMS, DNA Sequencing, Prenatal Diagnosis.

DNAGenotipPrenatal teşhis+1
Kenan Topal
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1998
00
DoctorateOpen AccessTR

Anne kanında fetal nükleik asitlerle prenatal tanı uygulamas

Maternal dolaşımda serbest fetal DNA'nın bulunması ile geçtiğimiz on yılda girişimsel olmayan prenatal tanıda gelişmeler kaydedilmiştir. Fetüste paternal alellerin serbest fetal DNA'da tanımlanmasına yönelik çalışmalar artık kullanılmaya başlanmıştır. Maternal plazmada fetal DNA analizinde HRM eğrisi analizi girişimsel olmayan prenatal tanı için büyük bir potansiyel oluşturmaktadır.Elli ikisi orak hücre, 32'si beta talasemi taşıyıcısı ve 15'i sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 104 primigravidanın maternal plazma örneğini çalıştık. Fetal DNA, 1 mL plazma örneğinden elde edildi; erkek fetüsleri saptamak için Y kromozomuna özgül SRY ve DYS14 belirteçleri ?nested? PCR ve RT-PCR ile analiz edildi. Fetal ve total DNA kantitasyonu sırasıyla DYS14 ve beta globin genleriyle yapıldı. Girişimsel prenatal tanıdaki geleneksel yöntemlere seçenek olarak hemoglobinopatilerde HRM analizi ile fetal DNA genotiplendirilmesi yapıldı.Maternal plazmada gebeliğin erken döneminde fetal DNA (DYS14), RT-PCR ile % 100 oranında erkek taşıyan gebede saptandı; SRY dizisi kullanarak ?nested? PCR ile bu oran % 93,7 olarak bulundu. Maternal plazma total (beta globin) ve fetal DNA düzeyleri gebelik haftası ile artış gösterdi. Orak hücre taşıyıcısı gebelerde fetal DNA düzeyi, kontrol ve talasemi grubuna göre artan MoM değerleri gösterdi. Talasemi taşıyıcısı gebelerde total DNA miktarında, kontrol ve orak hücre taşıyıcısı gruba göre azalan MoM değeri gözlendi (p<0,001). Gebeliğin geç döneminde, orak hücre taşıyıcısı, talasemi taşıyıcısı ve kontrol grupları arasında beta globin düzeylerinin anlamlı olarak arttığını saptadık. Fetal DNA'nın HRM ile genotiplemesi paternal alellerin maternal DNA'dan ayrımı ile yapıldı. Fetüsün anneyle aynı genotipi taşıdığı durumlarda kısmen de olsa sorunlar yaşandı.Sonuçlarımız hemoglobinopatili gebeliklerin erken döneminde, fetal ve total DNA düzeylerine bakmanın anlamlı olmadığını gösterdi. Hemoglobinopatilerin prenatal tanısında girişimsel yöntemlere seçenek olarak fetal DNA'nın genotiplendirilmesinde fetüsün anneden farklı paternal aleller taşıdığı durumlarda HRM analizinin kullanışlı olabileceğini göstermektedir.

AnnelerDNAFetal kan+5
Ebru Dündar Yenilmez
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tarama testleri ile gebelikte anöploidi riskinin belirlenmesi ve kantitatif floresan polimeraz zincir reaksiyonu ile prenatal tanısı

İnsan plasental laktojeni (hPL), plasenta tarafından sentezlenen ve maternal serumda bulunan bir polipeptiddir. Down sendromlu plasentalarda sentezinin azaldığı gösterilmiştir. Kantitatif Floresan Polimeraz Zincir Reaksiyonu (QF-PCR), son yıllarda anöploidilerin hızlı tanısında kullanılan yöntemlerdendir. Bu çalışmanın amacı fetal anöploidiler için hPL'nin maternal serum belirteci olarak potansiyelinin ve QF-PCR'ın tanıdaki etkinliğinin araştırılmasıdır.Merkez Laboratuvarına başvuran birinci trimester için 85 düşük ve 23 yüksek riskli, ikinci trimester için 84 düşük ve 51 yüksek riskli gebenin serum hPL düzeyleri ölçüldü. Düşük riskli gebelerin hPL düzeyleri ile her gebelik günü için medyan değerleri belirlenerek gebelik yaşına uygun MoM değerleri hesaplandı. Prenatal Tanı Ünitesi'ne hemoglobinopatiler yönünden prenatal tanı amacıyla başvuran 26 gebe ile yüksek riskli olgulardan invaziv prenatal işlem yapılan 2 gebeye QF-PCR analizi yapıldı.Birinci trimester yüksek riskli grupta Down sendromlu olduğu tespit edilen olgunun hPL MoM değeri 0,77, ikinci trimester yüksek riskli grupta Down sendromlu olduğu tespit edilen olgunun hPL MoM değeri 1,50 olarak belirlendi. Bu iki olguya yapılan QF-PCR analizi ile karyotipleri 47,XX+21 olarak belirlendi. Normal karyotipe sahip olduğu belirlenen 26 örneğin birinde ise QF-PCR sonucu 46,XX olarak belirlenmesine rağmen olgunun yapılan sitogenetik analizinde fetusun karyotipinin 46,XX-92,XXXX mozaik tetraploidi olduğu saptandı. QF-PCR yönteminin duyarlılığı % 66,6, özgüllüğü % 100, pozitif prediktif değeri % 100 ve negatif prediktif değeri % 96 olarak hesaplandı.Sonuç olarak; hPL birinci trimesterde anöploidi taramasında mevcut testlere ek olarak kullanılabilir, ancak potansiyelinin değerlendirmesi için geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla beraber QF-PCR, yüksek duyarlılık ve özgüllük oranları ile anöploidilerin hızlı tanısı için güvenilir bir yöntemdir.

AnöploidiGebelikPlasental laktojen+3
Zeliha Özen Güçlütürk
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oğuzeli Merkez Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı 2014 yılında canlı doğum yapmış annelerin doğum öncesi bakım hizmeti alma durumlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada Oğuzeli ilçe merkezinde ikamet etmekte olan ve 2014 yılında canlı doğum yapmış annelerin; sosyoekonomik özelliklerini, doğum öncesi bakım alıp almadıklarını, aldılarsa aldıkları doğum öncesi bakımın kalitesini ve aldıkları doğum öncesi bakım hizmetinden memnun kalıp kalmadıklarını ortaya koyabilmek ve bunları etkileyen faktörleri belirleyebilmek amaçlandı. Araştırma, Oğuzeli Merkez ASM'ye kayıtlı ve 2014 yılında canlı doğum yapmış olan 260 kadın üzerinde gerçekleştirilmiştir. Hazırlanan soru kağıdı aracılığıyla toplanan verilerin analizinde ki kare testi ve evren oranı önemlilik testi kullanılmış, p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmaya katılan 260 annenin hepsi en az bir kez DÖB hizmeti almıştır. 4 ve üstü DÖB hizmeti alan anne sayısı 256 (%98,4)'tür. En çok DÖB hizmeti alınan sağlık kuruluşu 242 (%93,0) ile ASM'dir, bunu 193 (%74,2) ile Özel Hastane takip etmektedir (n=260). Ortalama alınan DÖB hizmeti sayısı 9,04±0,194'tür. Araştırmaya katılan 260 annenin 239'u (%91.9'u) son gebelikleri sırasında en az bir kez Aile Sağlığı Merkezi dışında bir sağlık kurumuna sağlık kontrolü amacıyla başvurduğunu belirtmiştir. En çok belirtilen tercih sebebi "Uzman doktora muayene olma isteği" iken (%52,3) ikinci sırada "Daha iyi ilgilenilmesi" (%26,7) ve üçüncü sırada "Her kontrolde USG yapılması" (%26,3) bulunmaktadır (n=239). Araştırmaya katılan 260 anne arasında DÖB hizmeti alımı sırasında, sırasıyla özel ve kamu kuruluşlarında, kilosu ölçülmeyenlerin oranı %22,3 ve %4,9; tansiyonu ölçülmeyenlerin oranı %15,7 ve %2,4; tam kan sayımı yapılmayanların oranı %17,3 ve %5,3 ve idrar tahlili yapılmayanların oranı %16,2 ve %7,3'tür. Araştırmamızda verilen DÖB hizmetinin sayıca yeterli olmasına rağmen, nitelik açısından eksiklerinin olduğu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Doğum Öncesi Bakım, Aile Sağlığı Merkezi, Üreme Sağlığı

AnnelerDoğumPrenatal bakım+6
Mithat Temizer
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebeliğin son üç ayında düşük riskli gebelerde intrauterin fetal ağırlık tahmininde farklı ultrasonografi ölçümleri kullanılarak yeni formüllerin geliştirilmesi

Amaç: Fetusun ultrasonografik değerlendirilmesi ve tahmini fetal ağırlığın belirlenmesi rutin obstetri pratiğinin bir parçası haline gelmiştir ve zamanla fetal büyümenin değerlendirilmesinde ve doğum yönetiminde temel klinik değerlendirmelerinden biri haline gelmiştir. Makrozominin ve intrauterin büyüme geriliğinin öngörülmesi, fetal büyümenin takibi için tahmini fetal ağırlık büyük öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı gebeliğin son üç ayında düşük riskli gebelerde intrauterin fetal ağırlık tahmininde farklı ultrasonografi ölçümleri kullanılarak yeni formüllerin geliştirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Hastanemize 12.09.2013-02.05.2014 tarihleri arasında elektif sezaryen ile doğum yapacak olan miadında, tekil gebeliğe sahip düşük riskli gebeler alındı. Çalışmaya toplam 95 gebe dahil edildi. Fetusa ait ultrasonografik ölçümler ve anne üzerinde yapılan ölçümler doğumdan önce 24 saat içerisinde tek bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından gerçekleştirildi. Yenidoğan üzerinde yapılan ölçümler doğumdan sonra 6 saat içerisinde tek bir kadın hastalıkları ve doğum asistanı tarafından elde edildi. Doğum sonrası gerçek kilo tahmin edilmek istenirken bağımsız değişkenler kullanılarak lineer regresyon analizi yapıldı ve modeller oluşturuldu. p değerinin <0,05 olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Fetusun doğum ağırlığının tahmin edilmesinde sezaryen skar sayısı, prezentasyon ve plasenta yerleşiminin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı bulundu (sırasıyla p=0,981 p=0,104 p=0,07). Hadlock tahmini kilo formülünün R2=0,75 olduğu, oluşturulan modellerden Model 2'nin (uBPD, uAC, uFL) R2=0,76 olduğu, Model 4'ün (gTHO_C, gFEM_SKIN, gHC, gHUM_SKIN, gAC) R2=0,85 olduğu, Model 6'nın (FUN_PUB, uBPD, uAC, uRA_SURF, uFL, uFEM_SKIN) R2=0,88 olduğu bulundu. Sonuç: Yeni parametreler kadar ultrasonografi dışı yöntemlerin de değerlendirmeye alındığı formüller sayesinde fetusun ağırlığı tahmin edilebilir. Bu yolla elde edilen sonuçların doğum sonu elde edilen ölçümlerle korelasyonu daha yüksek bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Fetal ağırlık, gebelik, ultrasonografi, makrozomi, intrauterin gelişme geriliği, prenatal tanı, regresyon analizi

Fetal gelişimFetal gelişme geriliğiFetüs+7
Sevda Yeleç
Çukurova University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Prenatal tanı amacıyla başvuran gebelerde down sendromlu bebek sahibi olma ve maternal metilentetrahidrofolat redüktaz genotip ilişkisi

Down sendromu ya da trisomi 21, 21. kromozomda yer alan genlerin 3 kopyasının ekspresyonuna bağlı en sık görülen genetik hastalıktır. Bu durum, olguların yaklaşık %90'ında mayoz süresince maternal kromozom ayrılamamasından kaynaklanmaktadır. Kromozomal ayrılamama ve folat metabolizması arasındaki ilişki son yıllarda ilgi çekmeye başlamıştır. Folat, bölünme ve diğer aşamalarda epigenetik düzenleyici olan hücresel metilasyon reaksiyonlarındaki görevinden dolayı, hücre bölünmesi boyunca genetik materyal dağılımında önemli role sahiptir. MTHFR (Metilentetrahidrofolat redüktaz); 5,10-metilentetrahidrofolat'ı, homosisteinin metionine remetilasyonu için metil vericisi olan 5-metiltetrahidrofolat'a dönüşümünü katalizlemektedir. MTHFR, DNA sentezi ve metilasyon reaksiyonları gibi önemli yolaklarda etkilidir. MTHFR geninde meydana gelen en yaygın polimorfizmler C677T (rs1801133) ve A1298C (rs1801131)' dir. Bu çalışmanın amacı Down Sendromlu çocuk sahibi olma durumu ile maternal MTHFR C677T ve A1298C polimorfizmleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Ayrıca hasta ve kontrol gruplarında serum homosistein ve folat düzeyleri de tespit edilmiştir. C677T polimorfizmi için genotip ve allel frekansları bakımından hasta ve kontrol grubu arasında istatistiki olarak önemli bir fark saptanmıştır (p<0.05). Hasta grubunda normal genotipe sahip bireylerin oranı %9 iken kontrol grubunda %42.4 olarak gözlenmiştir. Homozigot bireylerin oranları ise birbirine benzer olarak tespit edilmiştir (%16.4-%16.7). Hasta grubunda T alleli frekansına ait oran (%53.7) yüksek iken kontrol grubunda C alleli frekansına ait oran (%62.9) yüksek bulunmuştur. Diğer taraftan A1298C polimorfizmi için hasta ve kontrol grupları arasında genotip ve allel frekansları bakımından anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Serum folat ve homosistein düzeyleri karşılaştırıldığında hasta ve kontrol grubunda istatistiki olarak önemli bir fark olduğu gözlenmiştir. Serum folat (ng/mL) ve homosistein (nmol/mL) değerleri ortalaması hasta ve kontrol gruplarında sırasıyla 6.05;7.85 / 13.46;18.14 bulunmuştur.

Down sendromuFolik asitGebelik+6
Nurşen Keser
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00

Related subjects