Rabbits
119 theses under this subject heading
Tavşanlarda kıkırdak grefti iyileşmesinde doku yapıştırıcısı (n-butyl cyanoacrylate) ile sütür materyalinin (5.0 nylon) karşılaştırılması
AMAÇ: Bu çalışmada tavşan kulak kıkırdakları üzerinde tek kat,çift kat ve üç katlı kıkırdak greftlerinde doku yapıştırıcısı (N-Butyl-2-Cyanoacrylate) ve sütür materyali (5.0 Nylon) makroskopik ve histolojik olarak karşılaştırıldı.MATERYAL VE METOD: 18 adet her iki cinsten beyaz, 3000-3400 gram arasında (ortalama:3200 gram), yaşları 13-14 aylık Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Tüm tavşanların kulaklarından kıkırdak grefti alındı. Alınan kıkırdak greftleri grup 1 de tek kat halinde sütür materyali ile, grup 2 de tek kat halinde doku yapıştırıcısı ile, grup 3 de iki kat halinde sütür materyali ile, grup 4 de yine iki kat halinde doku yapıştırıcısı ile, grup 5 de üç kat halinde sütür ile ve grup 6 yine üç katlı olarak doku yapıştırıcısı ile aynı kulak kıkırdağı üzerine tespit edildi. Tüm işlemler aynı cerrah tarafından gerçekleştirildi. Tüm guruplardaki tavşanlar 12 hafta sonra yüksek doz ketamin hidroklorid sonrası intrakardiyak potasyum klorür (%7,5 KCL) verilerek öldürüldü ve uygulama yapılan bölgeyi içeren doku örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri histopatolojik inceleme için patoloji labaratuarına gönderildi. Histopatolojik incelemelerde; Yabancı cisim reaksiyonu, inflamasyon derecesi, angiogenez (damarlanma), nekroz, fibrozis, fragmantasyon (parçalanma) ayrı ayrı değerlendirilerek skorlandı.BULGULAR: Gurup 1 ve grup 2 deki tavşanların kulaklarındaki kıkırdak greftleri incelendiğinden makroskopik olarak farklılık olmadığı görüldü. Kıkırdaklar yerleştirilmeden önceki ebatlarında ve renk olarak benzer özellikteydi. Grup 3 deki tavşanların sağ kulağında değişiklik gözlenmedi. Grup 4 deki tavşanların kulaklarındaki doku yapıştırıcı ile tespit edilen kıkırdaklarda alttaki kıkırdakta hafif yumuşama olduğu gözlendi. Grup 5 deki tavşanlara yerleştirilen kıkırdaklarda değişiklik gözlenmedi. Grup 6 da kulakta altta ve ortada kalan kıkırdaklarda yumuşama,sarımsı renk değişikliği ve hafif pürülan akıntı mevcuttu. Doku yapıştıcısının erimediği kristalleşmiş halde durduğu görüldü.Histolojik olarak özellikle çok katlı kıkırdak kullanılan ve doku yapıştırıcısı ile tespit edilen tavşanlarda yabancı cisim reaksyonu, inflamasyon, nekroz ve fragmantasyonun arttığı gözlemlendi.SONUÇ: Sonuç olarak, operasyon süresini kısaltması ve güçlü yapıştırıcı özelliğinin olmasından dolayı n-butil siyanoakrilat rinoplasti ve çeşitli fasial operasyonlarda ancak tek kat kullanılması uygundur. Çok katlı kıkırdak tespitlerinde kullanıldığı takdirde, kıkırdak nekrozu ve yabancı cisim reaksiyonu oluşabileceği ayrıca n-butil siyanoakrilat'ın erimeden kaldığı bu çalışmada gösterilmiştir.ANAHTAR KELİMELER: Siyanoakrilat, 5.0 Nylon, kıkırdak
Akciğer lobu kama (wedge) rezeksiyonunda non-kontakt diyod lazer uygulamalarının anlık ve postoperatif erken dönem sonuçlarının araştırılması
Bu çalışmada, akciğer lobu kama (wedge) rezeksiyonunda non-kontakt 980 nm diyod lazerin anlık ve postoperatif erken dönemdeki radyolojik, laboratuvar ve histopatolojik bulgularının araştırılması amaçlandı. Çalışmada Yeni Zelanda ırkı tavşan kullanıldı ve (n=21) 3 gruba (n=7) ayrıldı. Sol torakotomi sonrası cranial akciğer lobunda, grup I'de (GRI) 15 watt/cm2, grup II'de (GRII) 10 watt/cm2 ve grup III'te (GRIII) 5 watt/cm2 güç yoğunluğu kullanılarak kama rezeksiyon yapıldı. Preoperatif ve postoperatif 0, 1, 7 ve 15. günlerde klinik ve radyolojik muayeneler ile preoperatif, 1, 7 ve 15. günlerde hematolojik, biyobelirteç, kan gazı analizleri yapıldı. Tavşanlar 0. gün ve sakrifiye edildikten sonra 15. günde alınan akciğer doku örneklerinin histopatolojisi incelendi. Verilere istatistik uygulandı. Respirasyon'un GRI'de postoperatif süreçte arttığı gözlendi ve 0. günde GRII ile GRI ve GRIII arasında (p=0,009, p<0,001) fark anlamlıydı. WBC, Neu, Eos, Bas, PLT değerleri tüm grup ve zamanlarda referans aralığındaydı. IL-1β, GRI ve GRIII'te 15. günde artarken, istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). IL-8 değeri GRII'de postoperatif süreçte artarken, ölçüm zamanlarına göre preoperatif ile 1. gün (p=0,006) ve 1 ile 7. gün arasındaki (p=0,018) fark anlamlıydı. VEGF değerinin diğer gruplara göre GRII'de 1. günde artarak 15. günde hafif oranda azaldığı görülürken, 15. günde anlamlı farklılık GRI ve GRII arasında saptandı (p=0,013). PCO2, GRI'de 1. gün, PO2, GRI'de 1, 7, 15. gün ve SaO2 GRI'de 1 ve 7. günde referans değer üzerindeydi. GRII'de PO2 için, preoperatif ve 1. gün arasında (p=0,026) fark anlamlıydı. Akciğer deseni yönünden anlamlı farklılık, 1. günde GRI ile GRIII (p=0,03) ve GRII ile GRIII (p=0,018) arasında belirlendi. Karbonizasyon zonu için GRI ile GRIII ve GRII ile GRIII arasında (p=0,011, p=0,004), koagulasyon zonu için GRI ile GRII arasında (p=0,019) anlamlı farklılık saptandı. Fibroplazi miktarı için 15. günde GRI ile GRIII ve GRII ile GRIII (p=0,015, p=0,002) arasındaki fark anlamlıydı. Sonuç olarak; anlık ve erken postoperatif dönemdeki bulgular değerlendirildiğinde, akciğer dokusunun anatomik ve fizyolojik yapısını koruyacak en etkin lazer modunun, 980 nm dalga boyu, 15watt/cm2, non-kontakt mod, ortalama 60 sn süre ve 900 joule olduğu söylenebilir.
Trakeal stenozda D-valin etkisi; invitro ve invivo deneysel çalışma
Amaç: Bu çalışmada hücre kültüründe fibroblastları seçici olarak uzaklaştırmak için kullanılan bir molekül olan D-valinin fibroblastların çoğalmasını inhibe ederek trakeal stenoz tedavisindeki yerini göstermek amaçlandı. Yöntem: İnvitro deneysel çalışma: Çeşitli nedenlerle lobektomi veya pnömonektomi yapılan 10 hastanın ameliyat eksplantlarından, tanı için patoloji tarafından kullanılan materyalden arta kalan doku kullanıldı. Aynı hastadan hem bronş epitel hücre kültürü hem fibroblast kültürü elde edildi. İlk 4 hastanın kültürleri standardizasyon için kullanıldı ve beş D-valin konsantrasyonu (10,12.5,15,17.5,20 mM) belirlendi. Sonraki 6 hastanın örnekleri her birinden bronş epitel ve bağ doku ayrı ayrı ekildi ve beş farklı Dvalin konsantrasyonu ve serum fizyolojik uygulanan altı grup oluşturuldu. Her hastanın epitel ve bağ dokusu kültüre edildi. Ancak teknik sebepler ve dokuların farklı üreme hızları nedeniyle eş zamanlı kültür edilip çalışılamadı. Bu yüzden her doku kültür edildi, ama %70 yayılım gösteren hücreler deneye alındı. Hücre kültürleri 96 kuyucuklu (ml/2000hücre) platelerde %70-80 oranında yüzeyi kaplar hale geldiklerinde, D-valinin farklı konsantrasyonları (10,12.5,15,17.5,20 mM) ile 24 saat süre ile inkübe edildi. Hücrelerin canlılığı MTT (3- [4,5- dimethylthiazol- 2- yl]- 2,5- diphenyltetrazoliumbromide) yöntemi ile değerlendirildi. Kısaca, kültür vasatı 1 mg/ml MTT (Sigma) içeren SF vasatı ile değiştirilerek 37 C de 30 dk süre ile inkübe edildi. Daha sonra MTT solüsyonu dökülüp, hücrelerin üzerine DMSO (Sigma) konuldu. Renkteki değişim kolorometrik bir okuyucu ile (spektrofotometre) 550 nm'de okundu. D-valin in en uygun inhibe edici dozları tespit edildi. İnvivo Deneysel Çalışma: 20 (yirmi) adet yetişkin Yeni Zellanda beyaz tavşanı (2 ila 3,4 kg) randomize 4 gruba ayrıldı. Birinci grup kontrol grubu, ikinci grup serum fizyolojik (SF) uygulanan grup, üçüncü grup lokal steroid (Deksametazon 2 mg) uygulanan grup, dördüncü grup D-Valin uygulanan grup olmak üzere, her grupta 5 tavşan yer aldı. Tüm hayvanlara standart cerrahi prosedür uygulanarak trakeal stenoz indüklendi. 15. günde kontrol grubunda bulunan hayvanlar aşırı doz pentobarbital ile sakrifiye edildi, trakeal stenoz oluştuğu histopatolojik olarak gösterildi. Takip eden günlerde diğer gruplarda da aynı cerrahi yöntem uygulanarak cerrahi sırasında ikinci gruba serum fizyolojik, üçüncü gruba deksametazon(2 mg/0,5 ml), dördüncü gruba Dvalin (20 mM/0,5 ml) tek seferde uygulandı. 15. günün sonunda tüm hayvanlar sakrifiye edilerek trakeaları histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: V İnvitro Deneysel Çalışma: Epitel ve bağ doku kültürlerinde SF ve 5 farklı Dvalin konsantrasyonu arasında anlamlı fark bulunmadı. 20 mM konsantrasyonda epitel ve bağ doku kültürleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulundu. İnvivo Deneysel Çalışma: Kontrol grubu tavşanlarda submukozal kalınlık literatürün aksine diğer gruplardan daha az görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,004, p=0,006, p=0,022). SF, deksametazon ve D-valin grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Fibrozis oranlarına bakıldığında kontrol grubu ile SF uygulanan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu; ancak kontrol grubunda fibrozis oranı daha düşüktü (p=0,001). Kontrol grubu ile diğer iki grup arasında ve SF, deksametazon ve D-valin gruplarının kendi aralarında karşılaştırılmasında ise anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuçlar: Literatür incelendiğinde trakeal stenozda D-valin etkisi üzerine bir çalışmaya rastlanmadı. Dolayısıyla çalışmamız bu konuda ilk olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca trakeal stenoz üzerine hem invitro hem invivo çalışılması nedeniyle de önem arz etmektedir. D-valin in fibrozis üzerine baskılayıcı etkisi bilinmektedir. Ancak invitro koşullarda fibroblastları baskıladığı konsantrasyonlarda epitel dokuyu da etkilediği görüldü. İnvivo koşullarda ise göreceli olarak fibrozisi etkilediği izlendi, ancak istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. İnvitro koşullarda daha fazla konsantrasyon denenmesi, invivo koşullarda ise daha fazla hayvan sayısı ve çeşitli hayvanlarla deneyin tekrarlanması yol gösterici olacaktır.
Primer tavşan böbrek hücre kültürünün krioprezervasyonu
Bu çalışma primer tavşan böbrek hücre kültürünün gelişmesiyle ilgili faktörlerin araştırılması ve hücrelerin krioprezervasyonunun optimizasyonu için yapılmıştır. Hücrelerin üremeleri ile ilgili faktörler (Na+, K+, O,, C02, H+, pH, hücrelerin canlılık oranı ve hücre sayısı) değerlendirildiğinde primer tavşan böbrek hücre kültürünün devam ettirilmesi için %10 dana serumlu Hanks besiyerinin uygun olduğu görülmüştür. Hücrelerin krioprezervasyonu için en iyi metodun hücrelerin Hanks besiyeri ve fetal dana serumundan (1:1) oluşan %10 DMSO'lu dondurma solüsyonunda +4°C'de 30 dakika, sonra styrofoam kutu içinde 20°C'de 1 saat ve -70°C'de 1 gece tutulduğu ve sıvı azotta 40 gün bekletilen metod olduğu tespit edilmiştir. Bu metodla hücrelerin %84 oranında canlılığını koruduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Primer tavşan böbrek hücre kültürü, Krioprezervasyon, Hanks besiyeri, Na+, K+, 02, C02, H+
Tavşan gözlerinde farklı doz ve sürelerde topikal olarak uygulanan Mitomisin C'nin göz içi basıncına etkileri ile yol açtığı histopatolojik değişikliklerin değerlendirilmesi
Amaç: Topikal damla formunda farklı doz ve sürede uygulanan mitomisin C'nin göz içi basıncına etkileri ile siliyer cisim ve korneada meydana getirdiği histopatolojik değişiklikleri değerlendirmek.Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 6 aylık, 35 adet albino tavşan kullanıldı. Tavşanlar her biri 5 tavşan 10 gözden oluşan 7 gruba ayrıldı. 0. grup kontrol grubu olarak ayrıldıktan sonra diğer gruplar uzun ve kısa dönem olarak iki gruba ayrıldı. İlk 3 gruba sırası ile 0,2, 0,4, 0,8 mg/ml mitomisin C olmak üzere 6 kür, 4, 5 ve 6 gruplara ise yine sırası ile aynı dozları 12 kür topikal damla formunda mitomisin C uygulandı. Kontrol grubuna serum fizyolojik damlatıldı. Tavşanların göz içi basıncı aylık olarak tonopen XL ile ölçüldü. İlaç uygulamaları tamamlandıktan sonra intrakardiyak ketamin ile ötenazi uygulanan tavşanların gözleri enüklee edildi ve histopatolojik incelemeler için hazırlandı.Bulgular: Yüksek doz ve uzun süre uygulanan grupta (grup6) diğer gruplara göre daha belirgin olmak üzere tüm gruplarda göz içi basınç düşüklüğü tespit edildi (p<0,001). Mitomisin C kullanılan gruplarda ışık mikroskobu ve elektron mikroskobu ile yapılan incelemelerde kullanılan doz ve süre ile ilişkili olarak tüm gruplarda siliyer cisimde, kornea epiteli ve endotelinde farlı derecelerde histopatolojik değişiklikler tespit edildi.Tartışma: Topikal damla formunda uygulanan mitomisin C doz ve süre ile ilgili olarak kornea ve siliyer cisime toksik etkiler göstermekte ve göz içi basıncını düşürmektedir. Toksik etki miktarı doz ve süre ile ilişkili olmakla birlikte doz artışından daha fazla etkilenmektedir. Çalışmamız topikal mitomisin C kullanımında olası yan etkileri önlemek için en etkin ve en az toksik dozun belirlenmesinde konusunda fayda sağlayacaktır.Anahtar sözcük: Topikal mitomisin C, siliyer cisim, kornea, göz içi basıncı, toksisite
Tek doz intravenöz zoledronik asit uygulamasının mandibuler kırık iyileşmesi üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı sistemik olarak uygulanan zoledronik asit uygulamasının mandibular kırık iyileşmesi üzerine etkilerini araştırmaktı.Çalışmada 36 adet, iskeletsel gelişimini tamamlamış, erkek, beyaz, Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Hayvanlar rastgele iki gruba ayrıldı. Hayvanların mandibula kemiklerine tek taraflı kemik kesisi yapılarak deneysel mandibular korpus kırığı oluşturuldu. Kırık kemik segmentleri repoze edilip, miniplak ve minividalar ile tespit edildi. Deney grubundaki hayvanlara cerrahi operasyon sırasında intravenöz olarak, tek doz, 0,1 mg/kg zoledronik asit uygulandı. Kontrol grubundaki hayvanlara, cerrahi operasyon sırasında sadece serum fizyolojik infüzyonu yapıldı. Tüm hayvanlar operasyondan sonraki 21. günde sakrifiye edildi ve mandibula kemikleri çıkartıldı. Kırık iyileşmesinin değerlendirilmesi için mandibula kemiklerinde; dijital radyodensitometrik ölçümler, üç noktalı bükme testi, histolojik ve histomorfometrik analizler yapıldı. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi.Biyomekanik testler sonucunda, zoledronik asit uygulamasının iyileşen kemiğin mekanik özelliklerini arttırdığı gözlendi. Bu sonuçlar; radyolojik, histolojik ve histomorfometrik bulgular ile desteklendi.Bu çalışmanın sonuçları, sistemik zoledronik asit uygulamasının mandibula kırıklarında kemik iyileşmesini hızlandırdığını ve geliştirdiğini gösterdi.
Kokain ve ana metaboliti benzoilekgoninin tavşan kılında ve kanında GC/MS ile belirlenmesi
Günümüzde gençler ve yetişkinler tarafından kullanımı gittikçe artan uyutucu/uyuşturucu maddelerin kişi ve toplumlar üzerindeki olumsuz etkileri ekonomik ve sosyal bir sorun oluşturmaktadır. Uyutucu/uyuşturucu madde kullanımının önlenmesi açısından bu maddeleri kullanan kişilerin belirlenmesi önem kazanmaktadır. Son zamanlarda kan ve idrar gibi biyolojik örneklerin yanı sıra kıl toksikolojik analizlerde rutin olarak kullanılmaktadır. Kılın kolay elde edilmesi, invaziv bir yöntem olmaması, saklama ve nakil kolaylığı ve kişinin madde kullanımı ile ilgili geriye dönük bilgi vermesi kıl analizlerine avantaj sağlamaktadır.Bu çalışmada Yeni Zelanda cinsi tavşanlara intraperitonal olarak tek doz kokain uygulanmıştır. Bunu takiben 12 gün boyunca kıl örnekleri toplanmıştır. Uygulamadan sonraki ilk beş gün kokain gözlemlenirken benzoilekgonin üç günden sonra tespit edilememiştir. Benzoilekgoninin bulunma sıklığı kokainden daha düşüktür. Dedeksiyon ve tespit limiti kokain ve benzoilekgonin için hesaplanmıştır. Gruplar arasında herhangi bir farka rastlanmamıştır.Elde edilen sonuçlar kokain ve ana metaboliti benzoilekgoninin kılda GC/MS cihazı ile Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Adli Toksikoloji Laboratuvarında rutin hizmette kullanılabilirliğini gösterilmiştir.
Mandibula cerrahisinde inferior alveoler sinir lokalizasyonu; tavşanlarda deneysel çalışma
Diş kayıpları herhangi bir yaşta travma, çürük, periodontal hastalık ve diğer sebepler ile meydana gelebilen bir durumdur. Diş çekimi yapıldıktan sonra hastaların alveol kemiğinde rezorpsiyon oluşur. Oluşan bu rezorpsiyon protetik rehabilitasyon ve implant cerrahisi uygulamasında zorluklar oluşturmaktadır. Bu durum maksilla ve mandibulanın alveoler kemiğinde rezorpsiyona sebep olmaktadır. Bu durum mandibula posterior bölgede karşılaşıldığında dental implant uygulamalarını zorlaştırabilmektedir. Bu gibi durumlarda dental implant cerrahileri sırasında inferior alveoler sinirin konumunu belirlemek daha da önem kazanmaktadır. Dental implant cerrahisi sırasında implant frezlerinin veya dental implantların inferior alveoler sinir ile olan yakın ilişkisinden dolayı alt dudak ilgili taraf derisinde duyu kaybı gibi yıkıcı sonuçlar ile karşılaşılabilmektedir. Son bir kaç on yılda, cerrahi işlemler sırasında periferal motor sinirlere yönelik konum belirleme işlemleri klinik uygulamalarda kendisine geniş yer bulmuştur. Öte yandan, periferal duyu sinirlerinin konumunun belirlenmesi ise son yıllarda önem kazanmaya başlamıştır. Bu çalışmanın amacı elektriksel uyarıcı cihazlar yardımı ile tavşan modelinde mandibula içerisinde seyreden inferior alveoler sinirin konumunu cerrahi esnasında belirlemektir. Çalışmada 6 adet erişkin, erkek Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Uyarıcı cihaz olarak günümüz klinik uygulamalarda kullanılan bir sinir stimülatörünün (Tracer III®- Portex, Smith's Medical, Kent, United Kingdom) etkinliği değerlendirildi. Çalışmaya özel olarak izole edilmiş kayıt ve uyaran elektrotları üretildi. Tüm ölçümlerin uyarı frekansı 1 Hz olacak şekilde yapıldı. Uyarı şiddeti 0,5 – 5 mA aralığında değerlendirildi. Uyarı süresi 0,05; 0,1; 0,3; 0,5 ve 1 ms aralıklarında değerlendirildi. Oluşturulan aksiyon potansiyelleri bileşik aksiyon potansiyeli ölçümü tekniği yöntemiyle tespit edildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Sonuç olarak; kemik doku içerisinde seyretmekte olan inferior alveoler sinirin uyarılabildiği ve bu şekilde kemik içerisindeki konumunun belirlenebildiği gözlenmiş olup; bu tekniğin güvenilir, objektif bir değerlendirme metodu olduğu gözlenmiştir. Ancak klinik uygulamalar açısından bu tekniğin ilerleyen çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir.
Tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebi tabanına yerleştirilen doku genişleticinin farklı hacimlerde ekspansiyonuna perforatör damarın cevabı
Amaç: Bu çalışmada tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebine yapılacak ekspansiyonun pedikülden kan akımına ve damar çapına etkisinin renkli Doppler ultrason ile; perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığına etkisinin histopatolojik inceleme ile ve flep vaskülaritesine etkisinin anjiyografi ile araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 12 adet Yeni Zelanda cinsi tavşanın sağ ve sol S1 perforatörlerine renkli Doppler ultrason yapılarak sistol tepe akım hızı, diyastol sonu akım hızı, diyastol ortası akım hızı, ortalama akım hızı, rezistivite indeksi ve pulsatilite indeksi ve damar çapı ölçüldü. Tavşanların sol taraflarına doku genişletici yerleştirildi, sağ tarafları kontrol grubu olarak kullanıldı. 4 tavşana 150cc, 4 tavşana 200cc, 4 tavşana 250cc ekspansiyon yapıldı. 3 haftalık ekpansiyon süresi sonunda tekrar renkli Doppler ultrason yapıldı. Sonuçlar karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunun S1 perforatör bazlı flepleri tek parça olarak kaldırıldıktan sonra fleplerin anjiyografisi yapıldı ve vaskülaritedeki değişiklik karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunda perforatörlerden biyopsi alınarak tunika medya ve tunika adventisya tabakalarının kalınlıkları karşılaştırıldı. Bulgular: Deney grubunda daha belirgin olmak üzere deney ve kontrol grubunda ekspansiyonla damar çapının arttığı görülmüştür. Deney grubunda rezistivite indeksi azalırken kontrol grubunda arttığı saptanmıştır. Deney ve kontrol grubunda pulsatilite indekslerinde değişim saptanmamıştır. Anjiyografiler değerlendirildiğinde deney grubunda vaskülarite artışı dikkat çekmektedir. Perforatörlerin tunika medya ve tunika adventisya kalınlıkarında farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Perforatör flep tabanına yerleştirilen doku genişleticinin ekspansiyonu ile perforatör damar çapı artar, rezistivite indeksi azalır, pulsatilite indeksi değişmez. Ekspanse edilen flebin komşu anjiyozomunun arterinin damar çapı ve rezistivite indeksi artar. Komşu anjizomda olan bu değişiklik, ekspansiyonla açılan "choke" anastomozlar vasıtasıyla kanı ekpanse edilen anjiyozoma yönlendirmek için meydana gelmiş bir adaptasyon olabilir. Ekpanse edilen perforatör flebin vaskülaritesi artar. Perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığında değişiklik olmaz. Anahtar kelimeler: perforatör flep, doku genişletme, renkli Doppler Ultrason, perforatör çapı, rezistivite indeksi
Diyabet oluşturulmuş tavşan modellerinde postmortem vitröz sıvı ve kan düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Adli Tıp uygulamalarında ölümler doğal ve doğal olmayan ölümler olmak üzere ikiye ayrılır. Doğal ölümlerin önemli bir kısmını ani beklenmedik ölümler oluşturmaktadır. Ani beklenmedik ölümlerin sebepleri arasında sistemik bir hastalığın komplikasyonları da yer alır. Diyabet dünyada ve ülkemizde sık görülen sistemik bir hastalıktır. Diyabetin akut komplikasyonları ani beklenmedik ölümlere neden olabilmektedir. Ani beklenmedik ölümlerde ölüm nedeninin anlaşılabilmesi için otopside tüm incelemelerin yapılmasına rağmen bazen ölüm nedeni ortaya çıkarılamayabilir. Ölüm nedeninin ortaya konabilmesi için postmortem biyokimya çalışmalarının yapılması gerekmektedir. Otopsi sonrası yapılacak biyokimyasal incelemeler de kana göre daha korunaklı, bakteri kontaminasyonuna daha az uğrayan vitröz sıvıda yapılması daha doğru sonuçlar verecektir. Bu sebeple diyabete bağlı ölüm olgularında postmortem kan ve vitröz sıvı glukoz düzeyleri karşılaştırılarak diyabetin akut komplikasyonlarının tanısının konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi'nden alınan 17 adet Yeni zelanda türü tavşan çalışmamız yapıldı. Tavşanlar 8 hiperglsemi, 8 hipoglisemi ve 1 kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Tavşanlar deneysel diayebet oluşturulup 5 gün takip edilmiş, daha sonra ketamin ile öldürülerek ölüm anında kan ve vitröz sıvıları alınmış, tavşanların cesedleri kendi yaşam alanlarına bırakılıp postmortem 1.gün tekrar kan ve vitröz sıvı örenkleri alınmış, alına örnekler santrifüj edilerek -20 derecede dolaba konulmuştur. Toplanan kan ve vitröz sıvılar Çukurova Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalında glukoz oksidaz kiti ile çalışılmıştır. Çıkan veriler verilerin istatistiksel analizi, Studnt t testi kullanılarak yapılmış, p<0.05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: 17 adet tavşan 8 hipergisemi, 8 hiperglisemi, 1 kontrol grubu olarak ayrıldı. Hiperglisemi ve hipoglisemi grubunun 5 günlük glukoz takibi sırasında kan glukoz düzey ortalamaları diyabetik düzeyde idi ve günler arasında anlamlı fark yoktu. Hiperglisemik tavşanların kan glukoz düzeyi ölüm anında 512±52,1 mg/dl olarak ölçüldü. Ölüm anında vitröz glukoz düzeyi ise 518,3±76,8 mg/dl olarak ölçüldü. Tavşanlar 1 gün ölü olarak bekletildikten sonra kan ve vitröz glukoz düzeyleri sırasıyla 433,9±59,3 mg/dl ve 329,8±86,6 mg/dl olarak ölçüldü. Hipoglisemik tavşanların kan glukoz düzeyi ölüm anında 39±3,8 mg/dl olarak ölçüldü. Ölüm anında vitröz glukoz düzeyi ise 53,4±13,9 mg/dl olarak ölçüldü. Tavşanlar 1 gün ölü olarak bekletildikten sonra kan ve vitröz glukoz düzeyleri sırasıyla 36±4,2 mg/dl ve 1,6±0,6 mg/dl olarak ölçüldü. Hipoglisemi grubunda vitröz sıvı 0. ve 1. gün değerleri değerlendirildiğinde iki değer arasında istatistiksel bir fark olduğu görüldü (p=0.0036). Sonuç: Diyabet hastalığı ülkemizde sık görülen hastalıklardandır. Diyabet hastalığının akut komplikasyonlarına bağlı ani beklenmedik ölümler ortaya çıkmaktadır. Ani beklenmedik ölüm nedeni ile getirilen adli vaka etiketi olan tüm olgularda biyokimyasal analizlerin yapılması, mutlaka vitröz sıvı örneklerinin alınmasının gerekli olduğu bunun tanı koymayı kolaylaştıracağı görülmektedir. Bu da ölüm nedeninin saptanmasına ve adaletin oluşmasına katkı sağlayacaktır.
Serisinin farklı derecelerde saklanılan tavşan spermatozoonları üzerine koruyucu etkisinin araştırılması
İpek serisini, ipek böceği türü olan bombyx mori'den elde edilen doğal bir makro moleküler proteindir. Serisin ham ipek üretimi aşamasında, farklı amaçlarda kullanmak amacıyla elde edilebilir. Oksidasyona karşı dirençli, antibakteriyel, UV dirençli ve nemi kolayca absorbe edici gibi özelliklere sahip olan serisin, bu özellikleri gereği farklı alanlarda kullanılabilir bir proteindir. Serisin ve serisin kompozitleri, biyomateryal ve biyomedikal materyal olarak kullanılabilir. Tavşan spermasının uygun şartlarda saklanılmasına yönelik yeni yöntemlerinin geliştirilmesi için birçok çalışma yapılmaktadır. Bu araştırma, tavşan spermalarının kısa süreli saklanmasında sperma sulandırıcılarına serisin ilavesinin spermatolojik parametreler üzerine etkilerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla toplanan sperma 1:4 oranında TCG ile sulandırıldı. Sulandırılan sperma, 1,5 ml hacminde 2 ayrı Eppendorf tüpüne kontrol ve deney grubu olmak üzere ikiye ayrıldı. Deney grubuna, sulandırılmış spermaya ilave olarak 170μL serisin ilave edilerek %0.5 oranı sağlandı. Her iki 1,5 ml hacmindeki tüp 2 ayrı 0.5 ml'lik Eppendorf tüplerine dağıtılarak 24. 48. saatlerde değerlendirmek üzere inkubasyona bırakıldı. Aynı işlem her iki sıcaklık (5 °C ve 15 °C) için uygulandı. Sıcaklıklar ayrı ayrı değerlendirildiğinde 24. ve 48. saatlerdeki spermatolojik değerlendirmelerde gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark açığa çıkmadığı gözlendi (P>0.05). Derece faktörü eşdeğişken olarak alındığında grup faktör düzeyleri olan kontrol ve deney gruplarının 48.saatteki akrozom reaksiyonu ortalamaları açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu gözlendi (P< 0.05). Anahtar Kelimeler: serisin, spermatozoon, sulandırıcı, tavşan,
Koyun, keçi ve tavşanda mandibula'nın geometrik özellikleri
Yeni cerrahi malzemeler ve operasyon yöntemleri genellikle insanlardaki klinik kullanımından önce hayvan modellerinde denenir. Bu nedenle ağız ve çene cerrahisi araştırmalarında, mandibula'nın morfolojik ve morfometrik özelliklerinin bilinmesi, uygulamaların başarısı açısından önemlidir. Bu araştırmada, hayvan modeli olarak kullanılabilen tavşan, koyun, keçide mandibula'nın geometrik özelliklerine ilişkin verilerin sunulması amaçlanmıştır. Çalışmada 12 adet tavşan, 10 adet keçi ve 6 adet koyun madibula'sı kullanılmıştır. Mandibula'ların medio-lateral yönlü röntgen görüntülerinde uzunluk, yükseklik, açı ölçümleri ve for. mentale ve for. mandibulae'nın konumunu yansıtabilecek ölçümler alınmıştır. Bilgisayarlı tomografi ile elde edilen kesit görüntüleri kullanılarak, for. mentale, ilk premolar diş ve son molar diş yakınlarındaki kesitlerde kortikal kalınlık, iç ve dış çaplar ölçülmüştür. Ayrıca üç boyutlu modellerde caput mandibulae'ye ilişkin ölçümler alınmıştır. Bu çalışmada, röntgen görüntüleri, kesit görüntüler ve üç boyutlu modeller incelenerek ağız ve çene cerrahisi uygulamaları açısından dikkati çeken önemli morfolojik bulgular sunulmuştur. Morfolojik bulgular yanında morfometrik veriler de göz önüne alınarak canalis mandibulae'nın oransal olarak en kısa ve en dar olarak tavşanda bulunduğu görülmüştür. Çevresindeki kortikal doku da çalışmada kullanılan diğer hayvan türlerine göre incedir. Ramus mandibulae bölgesi tavşanda çok zayıf bir kemik yapısının olması nedeniyle vida vb. uygulamaları için çok uygun değildir. Koyun ve keçide ise bu bölge daha kalın kortikal kemik ve daha fazla trabeküler yapı içermesi nedeniyle bu tür uygulamalar için daha uygundur. Diastema bölgesi, deneysel distraksiyon osteogenesizi, kemik defekti, plak, vida tipi gibi araştırmalar için daha uygun bir bölge olarak görünse de, tavşanlarda bu bölge boyunca incisiv dişlerin köklerinin bulunduğu, koyun ve keçilerde ise mandibular kanalın varlığı araştırıcılar tarafından dikkate alınmalıdır. Sonuç olarak, çalışmanın morfolojik ve morfometrik bulguları kullanılarak özellikle bu hayvan türlerinde deneysel bir cerrahi prosedür, kullanabilecek malzeme tipi ve büyüklüğü planlanabilir. Böylece, bu tür araştırmalarda daha yüksek başarı ve güvenilir sonuçlar elde edilebileceği gibi hayvan refahı da arttırılabilir.
Dejeneratif osteoartritte polifenol bileşenlerin intraatiküler uygulanmasının kıkırdak üzerine olan etkisini gross morfolojik, radyolojik ve histolojik olarak değerlendirilmesi: Tavşan modeli
Amaç: Sızma zeytinyağında bulunan Polifenol bileşenlerinin osteoartrit oluşumunu azaltabiliceği ve kondroprotektif özellikte olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada deneysel osteoartrit oluşturulmuş olan tavşanlara intraartiküler uygulamasıyla Polifenolden zengin sızma zeytinyağının osteoartrit tedavisindeki etkilerinin araştırılması amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda her grupta 8 tavşan olmak üzere toplam 32 Yeni Zelanda beyaz ırkı tavşan kullanıldı. İlk önce rastgele olarak iki ana grup şeklinde 16 tavşanın sağ diz diğer 16 tavşanın ise sol diz MRG'ı çekildi. Tüm tavşanların ön çapraz bağları kesilerek sağ diz MRG'ı çekilen tavşanlara insizyon hattından 0.2 ml Polifenolden zengin sızma zeytinyağı, sol diz MRG'ı çekilen tavşanlara ise 0.2 ml serum fizyolojik uygulandı ve serbest dolaşıma bırakıldı. 5. haftanın sonunda her iki gruptan rastgele 8'er adet tavşan seçilerek kısa vadeli alt grup olarak MRG'ları çekildi daha sonra sakrifiye edildi. 2. haftanın sonunda polifenol uygulanan tavşan grubuna ikinci doz 0.2 ml polifenolden zengin sızma zeytinyağı uygulandı ve kontrol grubunun tavşanlarına ek tedavi verilmedi. 10. haftanın sonunda uzun vadeli grupların MRG'ı çekildi ve sakrifiye edildi. Sakrifikasyonlar sonucu elde edilen spesmenler gross morfolojik, radyolojik ve Mankin sınıflaması kullanılarak histolojik değerlendirilmesi yapıldı. Bulgular: Oluşturulmuş olan ostteoartritte kısa (5 hafta) ve uzun (10 hafta) vadede polifenol uygulanması sonrası ve kontrol grubu sonuçlarının gross morfolojik (p=0.055/p=0.0041), radyolojik (p=0.017/p=0.041) ve histolojik olarak mankin skorlaması olarak (p=0.001/ p=0.004) olarak karşılaştırılması sonucunda anlamlı farklılık saptandı. Sonuç: Çalışmamızda intraartiküler uygulanan polifenolden zengin sızma zeytinyağının eklem üzerinde osteoartritin dejeneratif etkisini azalttığı ve kondrosit rejenerasyon özelliği göstererek kondroprotektif etkisi olduğu gözlemlendi. Anahtar sözcükler: Polifenol, Osteoartrit, İntraartiküler enjeksiyon
Sütüral dura materin sütür oluşumu üzerine etkisi: Yenidoğan tavşan modelinde deneysel çalışma
Sütür altındaki duranın, sütür altında olmayan duradan farklı özellikleri olduğudeneysel çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de bu bilgiden yola çıkarak sütür hattınınaltına denk gelen dura materin sütür oluşumuna katkısını incelemek için yenidoğantavşan modelinde bir çalışma planladık. Çalışmada kalvaryal sütür bölgelerindenbirinde kritik defekt ebatının altında bir kemik defekti yarattık. Ardından sütürhattının altına denk gelen dura materi koterizasyon ile hasarladık. Ve kemikrejernerasyonunu yeni oluşacak sütür formasyonu açısından inceledik. Yeni rejenereolacak defekt alanında sütür oluşmasının da oluşmamasının da kraniyosinositozpatogenezinin anlaşılmasında yardımcı olacağını düşündük.Kafatası kemiklerinin erken kaynaması (kraniyosinositoz) ileri derecede kafaşekil bozukluklarına, kafa tabanı ve beyin deformitelerine yol açmaktadır. Yapılançalışmalarda sütür hattı altında yer alan dura mater'in sütürlerin kaynamasınıgeciktirdiği gösterilmiştir. Son dönem çalışmalarda ise, sütür hatları altında yer alandura mater ile kraniyal kemiklerin düz kısımları altında yer alan dura materin farklıözellikler taşıdığı, sütür hatları altında yer almayan dura materin sadece osteogenezüzerine etkisi var iken sütür hatları altında yer alan dura materin osteogenez yanı sırakondrogenez potansiyeli de olduğu gösterilmiştir.Bu çalışmada deney grubu olarak (n:10) yenidoğan tavşan modelinde, sagittalsütür hattı üzerinde 10mm ebatlı bir kraniyal kemik defekt oluşturulduktan sonrasütür hattının altına gelen bölgedeki dura mater lineer olarak, düşük düzeydeki koterile bütünlüğü bozulmadan tahrip edilniş, ardından kemik rejenerasyonu ve yeni sütüroluşumu izlenmiştir. Kontrol grubunda (n:10) ise yenidoğan tavşanlarda yine sagitalsütür hattı üzerinde 10mm ebatlı kalvaryal kemik defekti oluşturulduktan sonra duramatere yönelik ek işlem yapılmadan kemik rejenerasyonu ve sütür hattının oluşumutakip edilmiştir. Takip süresi 8 hafta olup, 8. hafta sonunda 3 boyutlu bilgisayarlıtomografiler çekildi ve sonrasında denekler yüksek doz anestezik ile sakrifiyeedilerek yeni olşan kemikte sütür formasyonu gerçekleşip gerçekleşmediği histolojikolarak incelendi.iiiÇalışmanın sonucunda 1. grupta (dura koterizasyonu yapılan grup) ortalamakemik rejenerasyon oranı %59.2 (%47.9?71.5) olarak hesaplandı. 2. grupta iseortalama kemik rejernerasyon oranı %62.6 (%50.2?72.6) olarak hesaplandı.Başlangıç değerlerine bakıldığında defekt genişliğindeki azalmanın 8. haftada her ikigrupta da anlamlı olduğu (p<0,001) gözlenmiştir. Ancak gruplar arasında 8. haftasonunda defekt genişlikleri karşılaştırıldığında farkın istatistiksel olarak anlamlıolmadığı gözlendi (p:0.538). Gruplar arasında defekt alanları karşılaştırıldığındafarkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlendi (p: 0.638). Gruplar arasında 8.hafta sonunda rejenreasyon oranları karşılaştırıldığında farkın istatistiksel olarakanlamlı olmadığı gözlendi. (p:0.640).Histolojik incelemelerde sütür formasyonuna bakıldığında 1.gruptaki (duramatere kontrollü koterizasyon uygulanan grup) (n:5) deneklerin 4 tanesinde (%80)yeni oluşan kemik alanlarında interfrontal sütür oluşması beklenen lokalizasyondasütür hattının oluşmadığı ve kemik uçlar arasında kallus oluşumu ile beraber kemikformasyonu gözlendi. Kalan diğer denekte ise interfrontal sütür oluşması beklenenlokalizasyonda sütür oluşumu olduğu gözlendi. 2. grup olan kontrol grubunda ise(dura matere koterizasyon uygulanmayan grup) (n:6) tüm deneklerde yeni oluşankemik alanlarında interfrontal sütür oluşması beklenen lokalizasyonda sütürformasyonu olduğu gözlendi. Sütür oluşumları açısından deney ve kontrol gruplarıkarşılaştırıldığında sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.0001)Sonuç olarak sütür altında yer alan dura materin sütür formasyonu üzerine etkisiolduğu bu çalışma ile ortaya konmuştur.
Periost grefti plateletten zengin plazma ile beraber kullanıldığında kemik defekt iyileşmesini artırır mı? Tavşan zigomatik arkta deneysel çalışma
Kemik defekti içeren yüz kırıkları klinikte karşımıza sık çıkan sorunlardandır (1,2). Kemik defektlerinin tedavisinde halen en geçerli yöntem kemik greft ve flepleri ile onarım olmasına rağmen, hücre bazlı yöntemlerin önemi gün geçtikçe artmaktadır (1,2). Periost hücreleri multipotent mezenkimal ve osteoprogenitör hücreler içerir. Yüksek proliferasyon ve farklılaşma oranı ile mezenkimal kök hücrelere (MKH), osteogenik progenitör hücrelere ve osteoblastlara farklılaşarak kemik iyileşmesine önemli katkı sağlarlar (3). Son yıllarda doku mühendisliğinin gelişmesiyle periost hücreleri, kolay elde edilebilir olması, osteojenik aktivitesi ve büyüme faktörlerine (TGF beta-1, PRP, BMP-2) gösterdiği gelişmiş yanıt ile ilgi odağı olmuştur (3). Trombositten zengin plazma (TZP) kanın farklı iki frekansta sanrifüj edilmesiyle oluşan bir maddedir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF), transforming büyüme faktörü α ve β (TGF α ve β), epidermal büyüme faktörü (EGF), fibroblast büyüme faktörü (FGF), insülin benzeri büyüme faktörü (IGF) gibi büyüme faktörlerini içerir. TZP içindeki trombosit miktarı normal plazmadakinin 3-5 katıdır. Bu ürüne trombin ilavesiyle trombositlerin α-granüllerinden çok sayıda mediatör salınır. Bunların hemen hepsi kemik iyileşmesinde görev alan mediatörlerdir. Otolog doku olması nedeniyle son on yılda özellikle kemik iyileşmesinde klinikte sık kullanılmasına sebep olmuştur. Yapılan klinik çalışmalarda yara ve kemik iyileşmesini hızlandırdığı; şişliği, ağrıyı, enfeksiyonu ve skarı azalttığı, kanama kontrolü sağladığı ortaya konulmuştur (4-10). Ayrıca kemik greftleri ve periostal hücreler ile birlikte, büyüme faktörlerinin otolog kaynağı olan TZP'nin kemik döngüsü ve periost hücrelerinin biyolojik davranışı üzerinde olumlu etkisi olduğu gösterilmiştir (3). Biz kemik iyileşmesine pozitif katkıları bilinen periost grefti ve trombositten zengin plazma kombinasyonunun, defekt oluşturulmuş membranöz kemikte yeni kemik oluşumunu artırıp artırmadığını radyolojik ve histolojik olarak inceledik, konrol grupları ile karşılaştırdık ve istatistiksel olarak fark olup olmadığını araştırdık. iii Çalışmada toplam 12 adet New Zealand erişkin tavşan kullandık. Lateral insizyonlar ile sağ ve sol zigomatik arkları ortaya koyduk. Tavşanların bilateral zigomatik arklarında (24 adet zigoma) standart olarak 5 mm kemik defekt oluşturduk. Denekleri 3 gruba ayırdık: 1.Grup (Deney Grubu): Periost grefti+TZP uygulama grubu olan bu grupta yer alan toplam 12 adet tavşanın sağ zigomatik arkları lateral insizyonlar ile ortaya konuldu ve sağ zigomatik ark orta hatta 5 mm'lik kemik defekti oluşturuldu. Deneklerin kraniyumundan 4x1,5 cm ebatlı kranial periost grefti alındı. Ardından deneklerden 12 cc kan alındı. Alınan kanın 8,5 cc'si TZP elde etmek için özel kitler ile işlendi, geriye kalan 3,5 cc kan ise otolog trombin elde etmek için kullanıldı. TZP ve trombin steril petri kabında karıştırılarak aktive TZP elde edildi. Jel kıvamına gelmiş aktive plateletten zengin plazma, periost greftinin içine konuldu. Periost grefti 6-0 poliglekapron sütür ile tüp haline getirildi ve uç kısımları sağlam kalan zigoma uçlarındaki periosta sütüre edildi (n: 12 zigoma). Periost grefti zigomayı kılıf şeklinde sarmış oldu. Deri 4-0 ipek sütürlerle kapatıldı. TZP elde etmek için alınan kan sadece o tavşan için kullanıldı. 2.Grup (1. Kontrol Grubu: 6 zigoma): Sadece periost grefti uygulanan grupta toplam 6 adet tavşanın sol zigomatik arkları lateral insizyonlar ile ortaya konuldu ve sol zigomatik ark orta hatta 5 mm'lik kemik defekti oluşturuldu, deneklerin kraniyumları orta hat insizyonları ile ortaya konularak 4x1,5 cm ebatlı kranial periost grefti alındı, 6-0 polyglekapron sütür ile tüp haline getirilerek zigomatik ark defekt etrafına sütür ile sabitlendi. Bu grupta TZP kullanılmadı (n:6 zigoma). Deri 4-0 ipek sütürlerle kapatıldı. 3.Grup (2. Kontrol Grubu: 6 zigoma): Sadece silikon sonda uygulanan bu grupta toplam 6 adet tavşanın sol zigomatik arkları lateral insizyonlar ile ortaya konuldu ve sol zigomatik ark orta hatta 5 mm'lik kemik defekti oluşturuldu. Osteokonduktif etki sağlaması için silikon tüp defekti çevreleyecek biçimde zigoma uçlarına geçirildi (n:6 zigoma). Deri 4-0 ipek sütürlerle kapatıldı. Postoperatif takip süresi 8 ve 16 hafta idi. Sekizinci haftada 3 deney grubu, 2 periost greft grubu, 1 de silikon tüp grubundan zigoma görüntülenecek şekilde 3 tavşana üç boyotlu tomografi (3D-BT) çekildi. Sekizinci haftada 1 tavşanın bilateral zigomaları histolojik inceleme için alındı. iv 16 hafta sonunda ise geriye kalan 11 tavşana anestezi altında üç boyutlu tomografi çekildi ve sonrasında zigomatik arkları çıkarıldı. Zigomatik ark üzerinde oluşturulmuş kemik defekt alanları yeni kemik oluşumu açısından bir de mikrotomografi (mikro-BT) çekilerek değerlendirildi. Son olarak histolojik verileri incelendi. Histolojik inceleme sonuçları ''Modifiye Heiple'' ve ''Bosch'' sınıflamalarına göre derecelendirildi ve sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. 3D-BT değerlendirme ile 16. haftada hesaplanan yeni oluşan kemik miktarları gruplar arasında karşılaştırıldı. 1. Grup, periost+TZP grubunda (Deney grubu) 2,5±1,51 mm, 2. Grup, periost greft grubunda (1. Kontrol grubu) 1,9±1,53 mm, 3. Grup, Silikon tüp grubunda (2. Kontrol grubu) 3,7±2,02 mm olarak tespit edildi. Gruplar arasında yeni oluşan kemik miktarları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptandı (p=0.232). Grupların 16. hafta sonunda Mikro-BT ölçümlerinden elde edilen Kemik Volümleri (BV) (mm3) ortalamaları açısından karşılaştırılmasında gruplar arasında anlamlı fark saptandı (P=0.029): 1. Grup, periost+TZP (Deney grubu) ile 2. Grup, periost grefti (1. Kontrol grubu) arasında anlamlı bir fark bulunamadı (P=0.137). 1. Grup, periost+TZP (Deney grubu) ile 3. Grup, silikon tüp (2. Kontrol grubu) arasında anlamlı bir fark bulundu (P=0.028). 2. Grup, periost grefti (2. Kontrol grubu) ile 3. Grup, silikon tüp (2. Kontrol grubu) arasında anlamlı bir fark bulunamadı (P=0.967). Grupların 16. hafta sonunda Mikro-BT ölçümlerinden elde edilen Kemik Mineral Yoğunluğu (BMD) (mm2) ortalamaları açısından karşılaştırılmasında gruplar arasında anlamlı fark saptandı (P=0.047): 1. Grup, periost+TZP (Deney grubu) ile 2. Grup, periost grefti (1. Kontrol grubu) arasında anlamlı bir fark bulunamadı (P=0.953). 1. Grup, periost+TZP (Deney grubu) ile 3. Grup, silikon tüp (2. Kontrol grubu) arasında anlamlı bir fark bulundu (P=0.001). v 2. Grup, periost grefti (1. Kontrol grubu) ile 3. Grup, silikon tüp (2. Kontrol grubu) arasında anlamlı bir fark bulunamadı (P=0.166). Histolojik değerlendirme sonunda gruplar 16. haftada histolojik skorlama sistemine göre karşılaştırıldı. Modifiye Heiple Sınıflamasına göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (P=0.015). Bosch Kemik Rejenerasyon Sınıflamasına göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (P=0.015). 1. Grup, periost+TZP (Deney grubu)'da grade 2 (%45.5), grade 1 (%54.5), grade 0 (%0) histolojik olarak yüzde cinsinden iyileşme oranları diğer gruplara göre daha fazla idi. Bunu sırası ile 2. Grup, periost grefti (1. Kontrol grubu)'da grade 2 (% 0), grade 1 (%40 ), grade 0 (%60) ve 3. Grup, silikon tüp (2. Kontrol grubu)'da grade 2 (%0), grade 1 (%33.3), grade 0 (%66.7) izledi. Bu çalışma sonucunda, TZP ve periost greft kombinasyonunun kemik iyileşme üzerine olumlu etkileri saptanmasına rağmen, periost grefti+TZP (Deney grubu) grubunda daha fazla kemik rejenerasyonu görülse de periost greftinin tek başına kullanıldığı grup ile karşılaştırıldığında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Peirost grefti+TZP grubunun, silikon tüp (2. Kontrol grubu) grubu ile karşılaştırıldığında, farkın anlamlı olması ise hem periost grefti hem TZP'nin kemik iyileşmesi üzerine pozitif katkı sağladığını düşündürdü. Ayrıca histolojik olarak her 3 grupta da osteokondüktif etki sağlayacak biçimde konulmuş olan periost greftleri ve silikon tüplerin karşılaştırılması yapıldığında periost greftli olan grupların kemik iyileşmesi silikon tüplü gruba göre belirgin fazla olması bize periost greftlerinin tek başına osteokondüktif etki ile değil aynı zamanda osteoindüktif etki ile de kemik iyileşmesini artırdığını düşündürdü. Tüp biçiminde periost greftine bir de TZP eklendiğinde kemik iyileşmesinde daha fazla artış olması TZP'nin pozitif yönde osteoindüksiyonu artırdığını düşündürmektedir. Kemik iyileşmesi üzerine sağladığı yararların saptanabilmesi ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark ortaya konabilmesi için, TZP'nin daha yüksek trombosit konsantrasyonlarıyla hazırlandığı ve tekrarlayan dozlarda uygulanabildiği benzer çalışmalara ihtiyaç vardır. Hücre bazlı yöntemlerin otolog dokulardan hazırlanması, kolay hazırlanması ve uygun maliyetli olması bizim çalışmamızda sadece periost grefti kullanılan gruba göre istatistiksel olarak çok anlamlı çıkmamış olsa da kullanılabileceğini bu konuda yapılacak ileri çalışmaların konuyu daha çok aydınlatacağını düşünüyoruz. vi Hücre bazlı yöntemlerden biri olan TZP'nin kemik defektlerinin iyileşmesinde sınırlı olsa da pozitif yönde katkı sağladığını düşünmekteyiz. Özellikle erken dönemde (8. hafta) hızlı kemik iyileşmesi sağladığını düşündük. Tekrarlayan dozlarda uygulanması deney modelimizde mümkün olmadı. Deneklerin hayati tehlikesi nedeni ile benzer çalışmalarda da tek doz uygulanmıştır. Klinik uygulamalarından da bilindiği üzere 3-4 aşamalı tekrarlayan dozlarda uygulandığı takdirde daha pozitif sonuçlar elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Kemik iyileşmesini artırabilecek her türlü girişim rekonstrüktif cerrahi için bir anlam teşgil etmektedir. Kemik iyileşmesini artıran hücre bazlı tedavilerin gelecekte de ön planda olacağına inanıyoruz. ANAHTAR SÖZCÜKLER; Kemik iyileşmesi, trombositten zengin plazma (TZP), tavşan, zigomatik ark, periost, kırık, greft
L-DOPA uygulamasının tavşan korpus kavernozumunda non-adrenerjik non-kolinerjik gevşeme yanıtları üzerine etkisinin araştırılması
Sunulan çalışmada 2 ve 4 hafta süreli; düşük doz (3mg/kg/gün) ve yüksek doz (12mg/kg/gün) periton içine L-DOPA uygulamasının korpus kavernozum şeritlerinde EAU aracılı NO-bağımlı ve -bağımsız NANK gevşeme yanıtları, postsinaptik NO/guanilat siklaz/sGMP yolağı ve endotel bağımlı gevşeme üzerine olası etkileri incelenmiştir. Deneylerde 2-3 kg. ağırlığında otuz iki adet erişkin albino tavşandan elde edilen korpus kavernozum şeritleri Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna izometrik kasılmaları kaydetmek için kuvvet transdüserine bağlanarak yerleştirilmiştir. Guanetidin ve atropinli ortamda EAU ile oluşan NANK yanıtlarının ?-konotoksin GVIA varlığında inhibe olması yanıtların sinirsel uyarıya bağlı olduğunu göstermektedir. EAU ile oluşan NO-bağımlı NANK gevşeme yanıtlarının 2 haftalık yüksek doz uygulanan grupta azaldığı, 2 haftalık düşük doz uygulanan grupta değişmediği; 4 haftalık gruplarda da değişmediği saptanmıştır. EAU ile oluşan NO-bağımsız NANK gevşeme yanıtlarının 2 haftalık düşük ve yüksek doz uygulanan gruplarda azaldığı; 4 haftalık gruplarda değişmediği saptanmıştır. Bu sonuçlar, üst merkezlerde veya postgangliyonik sinir sonlanmalarındaki dopaminerjik yolaklarda duyarsızlaşma ya da downregülasyondan kaynaklanmış olabileceğini, 4 haftalık gruplarda bu durumun zamanla ortadan kalkmış olabileceğini düşündürtmektedir. Karbakol gevşeme yanıtlarında; 4 haftalık yüksek doz uygulanan grup hariç diğer gruplarda fark saptanmamış olup L-DOPA uygulamasının, endoteliyal NO aracılı sinyal yolağının etkilenmediğini göstermektedir. Ancak 4 haftalık yüksek doz uygulanan grupta gevşeme yanıtlarının arttığı saptanmıştır. SNP ve sildenafil gevşeme yanıtlarının; tüm deney gruplarında kontrollerine göre anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. Bu sonuçlar, L-DOPA uygulamasına bağlı NO/guanilat siklaz/sGMP yolağının duyarlılığında bir artış olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca sildenafil yanıtlarındaki artışın PDE aktivitesindeki inhibisyondan kaynaklanabileceği olasıdır.
Tavşanlarda deneysel üveit modelinde endotelin reseptörlerinin etkisi
Üveit, primer olarak üveal dokuları etkileyen bir enflamasyon olup, vitreus, retina ve optik sinirde de hasara yol açabilen bir hastalıktır. Üveit patogenezi hala tam anlamıyla aydınlatılamamış olup, tedavisi ile ilgili devam eden pek çok çalışma vardır. Endotelin-1 bilinen en vazoaktif peptid olup, keşfinden beri tıp dünyasında pek çok branşın ilgi odağı olmuştur. Endotelin reseptörlerinin oküler dokularda da varlığı gösterilmiş ve ön kamarada protein artışına yol açtığı gösterilmiştir. Endotelin reseptörlerinin oküler dokulardaki etkilerini araştıran oldukça kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada endotoksin ile üveit modeli oluşturulan tavşanlarda Bosentan (non-selektif endotelin reseptör antagonisti) ve BQ123 (ETA reseptör antagonisti)'ün klinik skor, ön kamarada hücre sayısı, protein miktarı ve histopatolojik değerlendirme üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmış, bu amaçla 42 tavşanın 42 gözü değerlendirmeye alınmıştır. Her grupta 6'şar tavşan olacak şekilde şekilde hayvanlar 7 gruba ayrıldı (V: salin ve etanol alan, B: Bosentan alan, BQ: BQ123 alan, LPS: Lipopolisakkarid alan, BL: Bosentan ve Lipopolisakkarid alan, BQL: BQ123 ve Lipopolisakkarid alan, K: saline alan grupları göstermektedir). İlaç enjeksiyonları LPS yapılmadan 1 saat önce her göze subtenon olarak uygulandı. Yapılan istatistiksel analizlerde BQ123'ün klinik skor, hücre sayısı ve protein miktarını Bosentana göre daha fazla azalttığı ve bu azalmanın hücre sayısı açısından anlamlı olduğu izlendi (p=0.018). Histopatolojik örneklerde Bosentanın enflamatuar reaksiyonu BQ123'e göre daha fazla azalttığı ve bu azalmanın anlamlı olduğu izlendi (p=0.002). Sonuç olarak ETA reseptör blokajının kan aköz bariyerini koruma etkisiyle, non-selektif endotelin reseptör blokajının ise enflamasyonun vasküler basamağını antagonize ederek üveit tablosunda düzelmeye yol açtığı izlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Endotelin, endotelin reseptör antagonistleri, üveit, lipopolisakkarit, endotoksin
Rat ve tavşan extremitelerinde yüzeyel ven seyirlerinin lateks ve veinviewer sistem ile karşılaştırmalı olarak belirlenmesi
Damarların orijin, seyir ve vaskularizasyon bölgeleri, evcil memeli hayvanları konu alan kitaplar ve makalelerde ayrıntılı olarak ifade edilmektedir. Bununla birlikte laboratuvar hayvanlarından tavşan ve rat üzerinde yapılan araştırmaların bölgelerin vaskülarizasyonları ile ilgili verdikleri bilgiler oldukça yüzeyseldir. Günümüzde laboratuvar hayvanlarında dolaşım sistemi üzerindeki çalışmaların ve kurgulanan modellemelerin çok daha çeşitli ve özgün olduğu göz önüne alındığında, bu tür araştırmalarda dolaşım sistemi anatomisinin ve oluşabilecek varyasyonların kapsamlı bir şekilde bilinmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir. Bu projenin amacı, damar seyirlerinin belirlenmesi için kullanılan latex enjeksiyon metodu ile tıp hekimliğinde intravenöz girişimler esnasında kullanılan veinviewer cihazının, rat ve tavşanlarda extremite yüzeyel ven seyirlerinin belirlenmesinde birbirleriyle karşılaştırılması ve veinviewer cihazının hayvanlarda kullanılabilir olma ihtimalinin değerlendirilmesidir. Aynı zamanda klinisyen veteriner hekimlere veinviewer cihazı ve kullanımı ile ilgili bir anket yapılarak, veteriner sahada bir farkındalık oluşturmak ve katılımcıların bu güncel görüntüleme metodu hakkındaki fikirlerini elde etmek amaçlandı. Bu amaçla proje üç aşamalı olarak dizayn edildi. Birinci aşamada 15 adet rat ve 15 adet Yeni Zelanda tavşanının extremitelerinin veinviewer görüntülemesi yapılarak bulgular kaydedildi. İkinci aşamada aynı hayvanlara latex enjeksiyon metodu uygulanarak materyallerin diseksiyonu yapıldı ve elde edilen bulgular karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Üçüncü aşamada ise ilk iki aşamadan bağımsız olarak, Türkiye genelinde 400 klinisyen veteriner hekime veinviewer cihazı ve kullanımı ile ilgili anket uygulandı. Ratlarda vena cephalica'nın v. jugularis externa'dan köken alması veinviewer cihazı ile görüntülenemezken, tavşanlarda v. cephalica'nın v. jugularis'ten ya da m. omotransversus'un insertiosu seviyesinde v. brachialis''ten orijinlenmesi veinviewer cihazı ile görüntülendi. Ayrıca yapılan bu çalışmada ratlarda özellikle arka extemite, tavşanlarda ise hem ön hem de arka extremite yüzeysel venlerinin latex enjeksiyon metodu bulgularına paralel olarak veinviewer cihazı ile de görüntülendiği tespit edildi. Bununla birlikte anketi yanıtlayan veteriner hekimlerin %5,7'si veinviewer cihazını kullandıklarını belirtmişlerdir. Sonuç olarak; latex enjeksiyon metodu ile elde edilen verilerin, rat ve tavşan extremite yüzeyel ven seyirleri bakımından literatüre güncel bilgi kazandıracağı düşünülmektedir. Veinviewer cihazının insanlarda özellikle periferik intravenöz katater uygulaması esnasında, damarları görünür kılabilmek amacıyla tercih edildiği düşünülürse, cihazın yüzeysel venlerin görüntülenmesinde hayvanlarda alternatif bir yöntem olarak kullanılabilceği düşünülmektedir.
Tavşanlarda sperma dondurma işleminin indüklediği spermatozoonlardaki soğuk şok hasarları üzerine taxifolinin etkisi
Bu çalışmada tavşan spermasına ilave edilen taxifolin (TAX)'in dondurma işleminin indüklediği spermatozoonlardaki soğuk şok hasarları üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Bu amaç doğrultusunda, çalışmada 6 adet erişkin Yeni Zelanda tavşanından suni vajen yardımıyla haftada bir kez sperma alındı. Alınan spermalar 38 °C'de pooling yapıldı ve 4 eşit hacme bölündü. 38 °C'de TAX içermeyen (Kontrol grubu), 50 μM (TAX-50 grubu), 100 μM (TAX-100 grubu) ve 200 μM (TAX-200 grubu) TAX içeren tris + yumurta sarısı sulandırıcısı ile sulandırıldı ve sıcaklıkları 4 °C'ye düşürüldü. Ekilibrasyon işlemini müteakip 0.25 mL'lik payetlere çekilen spermalar otomatik sperma dondurma cihazında donduruldu ve -196 °C'deki sıvı azot tankında saklandı. 38 °C'deki su içerisinde 25 saniye bekletilerek çözdürülen spermalarda motilite, kinematik parametreler, morfolojik şekil bozuklukları, membran bütünlüğündeki değişiklikler, mitokondriyal membran potansiyeli, ölü-canlı oranı, akrozom bozukluklarına yönelik analizler ile oksidatif stres analizleri yapıldı. 50 μM TAX ilavesi motilite (toplam, progressif, hızlı ve statik), yüksek mitokondriyal membran potansiyeli (YMMP) ve akrozomal hasarlı spermatozoon oranlarında kontrole göre anlamlı iyileşmeler sağladı. Kontrol ile karşılaştırıldığında TAX-50 ve TAX-100 gruplarındaki malondialdehit (MDA) düzeyleri önemli derecede düşük bulunurken, TAX-200 grubundaki MDA düzeyi yüksek, canlı spermatozoon oranı ise düşük bulundu. Öte yandan kinematik parametreler, morfolojik bozukluklar, membran bütünlüğü ve antioksidan düzeyleri bakımından gruplar arasında önemli bir farklılık tespit edilmedi. Sonuç olarak, TAX'ın düşük dozunun olumlu, yüksek dozunun ise olumsuz bir etkiye sahip olduğu gözlendi. Dolayısıyla sulandırıcılara düşük doz (50 μM) TAX ilavesinin tavşan spermasının dondurulması esnasında şekillenen soğuk şok hasarlarının azaltılmasında faydalı bir katkı maddesi olacağı kanaatine varıldı.
İzole tavşan mide fundusunda hidrojen sülfür'ün endojen mediyatörlerle etkileşiminin araştırılması
Bu çalışmada, H2S'in tavşan mide fundusunda elektriksel alan uyarısı (EAU) aracılı kolinerjik aşırım üzerine etkisi ve NO ile etkileşiminin araştırılması için NOS inhibitörü L-NAME varlığında, EAU aracılı kolinerjik aşırım üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Deneylerde 2.5-3 kg ağırlığında 20 adet albino tavşandan elde edilen mide fundus şeritleri Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna izometrik kasılmaları kayıt etmek için izometrik kuvvet transdüserine bağlı olacak şekilde yerleştirilmiştir. EAU aracılı kolinerjik kasılma yanıtlarına guanetidin ve indometasin'in etkisi olmadı, atropin tamamen ortadan kaldırdı, neostigmin bu yanıtları artırdı, ?-gonotoksin GVIA ise anlamlı oranda azalttı. Nitrik oksit sentaz inhibitörü L-NAME, EAU aracılı kasılma yanıtlarını artırdı. Bu sonuçlar mide fundusunda elde edilen EAU aracılı kasılma yanıtlarının sinirsel uyarıya bağlı olduğunu ve kolinerjik sinirler kaynaklı olduğunu göstermektedir. Guanetidin ve indometasin varlığında, EAU aracılı kolinerjik kasılma yanıtlarını NaHS ve L-sistein konsantrasyon bağımlı olarak azaltırken, PAG etkilemedi. L-NAME varlığında, NAHS ve L-sistein'in inhibitör etkisi değişmedi. Ancak L-NAME varlığında inhibitör etkisinin geri dönüşü anlamlı oranda arttı. Noradrenalin ile kastırılmış mide fundus şeritlerinde NaHS ve L-Sistein anlamlı oranda gevşemeye neden olurken, PAG gevşemeye neden olmadı. NaHS ve L-sistein'in EAU aracılı kolinerjik kasılma yanıtları üzerinde oluşturduğu inhibitör etkisini noradrenalin ile kastırılmış dokularda da göstermesi etkilerinin postsinaptik mekanizma ile olduğunu göstermektedir. Ancak EAU aracılı nörojenik kasılma yanıtları üzerine H2S'in etkisinin zaman bağımlı olarak %55 oranında geri dönmesine rağmen noradrenalin ile kastırılmış dokularda geri dönüşün olmaması ve L-NAME varlığında bu geri dönüşte artış olması, H2S'in sinir sonlanmalarından nörotransmitter salıverilmesine etkisi olduğunu ve NO ile bir etkileşimi olduğunu düşündürmektedir.
Tavşanlarda deneysel akut anemi ve akut inflamasyonun kalp kası üzerine etkilerinin araştırılması
Anemi ile seyreden enfeksiyöz ve inflamatuvar bazı hastalıklarda kalp kası hasarı şekillenmektedir. İnflamasyonun tek başına kalp kası hasarı oluşturduğu ortaya konulmasına rağmen, aneminin tek başına kalp kası hasarı oluşturup oluşturmadığı ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmada, tavşanlarda deneysel akut inflamasyon modeli ile sistemik inflamasyonun kalp kası üzerine etkilerinin değerlendirilmesi, deneysel akut normovolemik anemi modeli ile de aneminin kalp kası hasarı oluşturup oluşturmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 28 adet Yeni Zellanda ırkı tavşan kullanıldı. Tavşanlar rastgele, Akut İnflamasyon (AI) grubu (n:8), Akut İnflamasyon Kontrol (AIK) grubu (n:6), Akut Anemi (AA) grubu (n:8) ve Akut Anemi Kontrol (AAK) grubu (n:6) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Akut anemi oluşturmak amacıyla 24 saat aralıkla 5 gün boyunca hematokrit değer %10-15 aralığına inene kadar tekrarlayan flebotomi uygulandı. AA ve AAK grubundaki tavşanlardan 0, 24, 48, 72, 96 ve 120. saatlerde hematolojik ve biyokimyasal analizler için kan örnekleri alındı. Akut inflamasyon oluşturmak için ise sekal ligasyon ve punksiyon modeli uygulandı. AI ve AIK grubundaki tavşanlardan 0, 4, 8, 12. saatlerde hematolojik ve biyokimyasal analizler için kan örnekleri alındı. Deney sürelerinin tamamlanmasını takiben tavşanlar ötenazi edilerek, histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler için kalp kası örnekleri alındı. Deney sonucunda AA grubu serum kardiyak troponin I (cTnI) konsantrasyon ortalamalarının (0.072±0.045 ng/mL) AAK grubu ortalamalarına göre (0.015±0.005 ng/mL) önemli derece (P<0,01) artış gösterdiği belirlendi. Aynı zamanda AI grubu cTnI konsantrasyonu ortalamalarının da (1,177±0,971) AIK grubu ortalamalarına (0.031±0.021) göre yüksek (P<0,01) olduğu tespit edildi. Hem AA hem de AI grubundaki tavşanların kalp dokularının histopatolojik incelenmesinde hücrelerin sınırlarının kaybolduğu, koyu eozonofilik boyandığı, çekirdeklerinin piknotik olduğu ve kayolizise uğradığı, kas tellerinin enine çizgilenmelerinin ortadan kaybolduğu, koagulasyon nekrozu alanlarının varlığı ve mononükleer hücre infiltrasyonu dikkati çekti. Ayrıca sitoplazmik cTnI immunoreaktivitesinin AA ve AI grubunda kontrol gruplarına göre azalmış olduğu tespit edildi. Bu deneysel çalışmanın sonucunda akut aneminin kalp kası hasarına neden olduğu ve anemi ile serum cTnI konsantrasyonu arasında önemli derece negatif korelasyon olduğu ortaya koyuldu. Anahtar Kelimeler: Tavşan, anemi, endotoksemi, kardiyak troponin I, patoloji
Ön çapraz bağ rupturlarının onarımında supramid ve karbon fiber iplik kullanılması ve uygulama sonuçlarının klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada tavşanlarda deneysel olarak oluşturulan ÖÇB (ön çapraz bağ) kopmalarının karbon fiber iplik ve supramid iplik kullanılarak sağaltılması, sonuçlarının klinik ve radyolojik olarak değerlendirilerek bu iplerin ÖÇB kopmalarının sağaltımında yeni bir alternatif olup olmayacağının belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada farklı ağırlık ve cinsiyette olmak üzere 20 adet Yeni Zelanda ırkı tavşan kullanılmıştır. Anestezi altında lateral parapatellar ensizyonla ekleme ulaşılarak ÖÇB kesilip uzaklaştırılmıştır. Bir matkap ucuyla tibia'nın medial yüzünde eklem içindeki yüzeye çıkacak şekilde bir tünel açılmıştır. Femurun lateral kondilusu içerisinden geçecek şekilde ÖÇB' nin yapışma yönünde ikinci bir tünel açılarak, karbon fiber ve supramid iplikleri önce tibianın medialindeki daha sonra femurun lateral kondilusundaki tünelden geçirilerek femurun lateral yüzüne tibianın medial yüzüne yerleştirilen titanyum ve akrilik buton ile sabitlenmiştir. Sabitleme işleminden sonra bölge usulüne uygun olarak kapatılıp, postoperatif bakım yapılmıştır. Olgular 6 ay boyunca gözetim altında tutularak klinik ve radyolojik muayeneleri yapılmıştır. 15., 30., 45., 60., 75., 90., 105., 120., 135., 150., 165., 180. günlerde röntgen görüntüleri alınmış olup, 6. ayda uyutulmuştur. Alınan sonuçlara bakılarak, tavşanlarda ÖÇB kopmalarının sağaltımında karbon fiber iplik uygulanan bacakların supramid iplik uygulanan bacaklardan daha iyi hareket yeteneğine ulaştığı kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Tavşan, ön çapraz bağ, intraartiküler stabilizasyon, sentetik greft
Tavşanlarda deneysel olarak oluşturulan nervus radialis ve nervus ulnarisin hasarının akupunktur ile tedavisi ve iyileşmesinin elektromiyografik, patolojik ve biyokimyasal yönden değerlendirilmesi
Perifer sinir hasarları veteriner hekimlikte önemli yer tutan problemler arasındadır. Çoğunlukla kedi ve köpek gibi pet hayvanlarında sıklıkla karşılaşılan perifer sinir hasarları operatif ve medikal birçok tedavi yöntemi kullanılarak tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Son yıllarda başta beşeri hekimlik olmak üzere veteriner hekimlikte de perifer sinir hasarlarında çok sayıda alternatif tedavi yöntemi kullanılmaktadır. Bu tedavi yöntemlerinden biride elektroakupunkturdur. Elektroakupunktur uygulamaları, perifer sinir hasarlarının tedavisinde kullanılan operatif ve medikal sağaltıma ek olarak destekleyici amaçla kullanılmaktadır. Yapılan bu çalışmada akupunktur, tavşanların radial ve ulnar sinirlerindeki hasarı tedavi etmek amacıyla kullanılmıştır. Çalışmada elektroakupunkturun erken ve geç dönem radial ve ulnar sinir hasarlarındaki etkinliği klinik, elektromiyografik, biyokimyasal, immuno histo kimyasal ve histopatolojik yönlerden değerlendirildi. Çalışmada toplam 28 adet Yeni Zelanda ırkı tavşan kullanıldı. Tavşanlar; akut sinir hasarlı deney grubu (ASH), kronik sinir hasarlı deney grubu (KSH), pozitif kontrol grubu (PK) ve negatif kontrol grubu (NK) olmak üzere dört gruba ayrıldı. ASH, KSH ve PK grubundaki tavşanlarda radial ve ulnar sinirler üzerinde hasar oluşturmak için; tavşanlara 5 mg/kg dozda ksilazin hidroklorür ve 35 mg/kg dozda ketamin hidroklorür ile anestezi yapıldı. Traş ve dezenfeksiyon işlemi yapıldıktan sonra rutin cerrahi işlemlerle operasyon bölgesi açıldı. Pleksus brachialisin n. radialis ve n. ulnaris olarak dallandığı yerin 1cm distalinden hemostatik klemp yardımıyla sinirler 60 saniyelik basınca maruz bırakıldı. NK grubundaki tavşanların sinirlerinde ise hasar oluşturulmadı. ASH, KSH ve NK grubundaki tavşanların LI-4, LI-10, LR-3 ve ST-36 elektroakupunktur noktaları kullanılarak gün aşırı olmak üzere toplam 15 seans elektroakupunktur uygulaması yapıldı. PK grubundaki tavşanlara ise elektro akupunktur uygulaması yapılmadı. Tedavi süresi boyunca yapılan klinik muayeneler ve elektromiyografik değerlendirmeler sonucunda ASH grubundaki tavşanların KSH grubundaki tavşanlara göre daha fazla iyileşme gösterdikleri tespit edildi. Aynı zamanda KSH grubundaki tavşanlarda da PK grubundaki tavşanlara göre olumlu yönde sonuçlar alındı. Çalışmanın sonunda tavşanlara anestezi altında dekapitasyon işlemi uygulandı. Radial ve ulnar sinir dokuları histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal yönden değerlendirildi. Histopatolojik yönden yapılan incelemelerde, ASH ve KSH gruplarındaki tavşanların radial ve ulnar sinirlerinde dejeneratif odakların PK grubundakilere göre daha az olduğu saptandı. İmmunohistokimyasal yönden yapılan incelemelerde, ASH ve KSH grubundaki tavşanların radial ve ulnar sinir dokularında sinir büyüme faktörü (NGF) ve S100 immunreaktivitesinin PK grubundakilere göre daha fazla olduğu saptandı. Yine yapılan biyokimyasal incelemeler sonucunda ASH ve KSH grubundaki tavşanların radial ve ulnar sinirlerinde tespit edilen antioksidan düzeylerinin NK grubundakilerle istatistiksel yönden anlamlı bir farkı olmamasına rağmen, PK grubundakilerle istatistiksel yönden anlamlı bir fark oluştuğu tespit edildi. Sonuç olarak elektroakupunkturun hem akut hem de kronik sinir hasarlarında etkili bir tedavi metodu olduğunun saptanmasının yanı sıra, akut vakalarda kronik vakalara göre daha etkili olduğu tespit edildi. Bu etkinlik gerek klinik ve elektromiyografik değerlendirmelerle, gerekse patolojik ve biyokimyasal değerlendirmelerle doğrulandı.
Tavşan korpus kavernozumunda elektriksel alan uyarısı aracılı non-adrenerjik non-kolinerjik gevşeme yanıtları üzerine epoksijenazların etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada izole tavşan korpus kavernozumunda EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtları üzerine non-spesifik sitokrom P450 enzim inhibitörü mikonazol'ün, spesifik ?-hidroksilaz inhibitörü 17-ODYA'nın ve araşidonik asit metabolitlerinden 14,15-EET, 11,12-EET ve 20-HETE epoksitlerinin etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. 2,5-3 kg. ağırlığında erişkin albino erkek tavşanlardan izole edilen korpus kavernozum dokuları, havalandırılmış ve Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna, izometrik kasılmaları kaydetmek için kuvvet transdüserine bağlanarak yerleştirilmiştir. Guanetidin ve atropinli ortamda EAU ile oluşan NANK gevşeme yanıtları ?-konotoksin GVIA uygulanan dokularda tamamen ortadan kalkmıştır. L-NAME bu gevşeme yanıtlarını düşük frekansda (2 Hz) ortadan kaldırırken, yüksek frekanslarda ise (4-32 Hz) azaltmıştır. EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarında mikonazol ve 17-ODYA, konsantrasyon bağımlı şekilde artışa neden olmuş, NO bağımlı ve bağımsız gruplar arasında maddelerin etkisi bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmamıştır. 14,15-EET, 11,12-EET ve 20-HETE, EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarını artırmıştır. NO bağımlı grup, NO bağımsız grup ile karşılaştırıldığında; 11,12-EET uygulanan gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmezken, 14,15-EET'nin oluşturduğu etki bakımından NO bağımlı grupta istatistiksel olarak anlamlı olmayan gevşeme yanıtı artışı saptanmıştır. 20-HETE uygulanan NO bağımlı grup; bağımsız grup ile karşılaştırıldığında düşük konsantrasyonlarda (10-11-10-8M), istatistiksel olarak anlamlı fark oluştuğu tespit edilmiştir. Çalışmada sitokrom P450 mono-oksijenaz inhibitörleri ve epoksitler, fenilefrin ile kastırılmış NO bağımlı ve bağımsız dokularda konsantrasyon bağımlı gevşeme yanıtı oluşturmamıştır.Bu sonuçlar; tavşan korpus kavernosumunda EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarına sitokrom P450 mono-oksijenaz inhibitörlerinin ve epoksitlerin katkılarının olduğunu ve etkilerini presinaptik mekanizmayla oluşturduklarını göstermektedir.Bu çalışmada izole tavşan korpus kavernozumunda EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtları üzerine non-spesifik sitokrom P450 enzim inhibitörü mikonazol'ün, spesifik ?-hidroksilaz inhibitörü 17-ODYA'nın ve araşidonik asit metabolitlerinden 14,15-EET, 11,12-EET ve 20-HETE epoksitlerinin etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. 2,5-3 kg. ağırlığında erişkin albino erkek tavşanlardan izole edilen korpus kavernozum dokuları, havalandırılmış ve Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna, izometrik kasılmaları kaydetmek için kuvvet transdüserine bağlanarak yerleştirilmiştir. Guanetidin ve atropinli ortamda EAU ile oluşan NANK gevşeme yanıtları ?-konotoksin GVIA uygulanan dokularda tamamen ortadan kalkmıştır. L-NAME bu gevşeme yanıtlarını düşük frekansda (2 Hz) ortadan kaldırırken, yüksek frekanslarda ise (4-32 Hz) azaltmıştır. EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarında mikonazol ve 17-ODYA, konsantrasyon bağımlı şekilde artışa neden olmuş, NO bağımlı ve bağımsız gruplar arasında maddelerin etkisi bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmamıştır. 14,15-EET, 11,12-EET ve 20-HETE, EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarını artırmıştır. NO bağımlı grup, NO bağımsız grup ile karşılaştırıldığında; 11,12-EET uygulanan gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmezken, 14,15-EET'nin oluşturduğu etki bakımından NO bağımlı grupta istatistiksel olarak anlamlı olmayan gevşeme yanıtı artışı saptanmıştır. 20-HETE uygulanan NO bağımlı grup; bağımsız grup ile karşılaştırıldığında düşük konsantrasyonlarda (10-11-10-8M), istatistiksel olarak anlamlı fark oluştuğu tespit edilmiştir. Çalışmada sitokrom P450 mono-oksijenaz inhibitörleri ve epoksitler, fenilefrin ile kastırılmış NO bağımlı ve bağımsız dokularda konsantrasyon bağımlı gevşeme yanıtı oluşturmamıştır.Bu sonuçlar; tavşan korpus kavernosumunda EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarına sitokrom P450 mono-oksijenaz inhibitörlerinin ve epoksitlerin katkılarının olduğunu ve etkilerini presinaptik mekanizmayla oluşturduklarını göstermektedir.