Sect history
124 theses under this subject heading
İslam mezhepleri tarihi açısından Şeyh Müfîd'in Evâilü'l-Makâlât'ı
Tezimizde Şîa'nın oluşumundan itibaren kısaca geçirdiği evrelere, sonrasında da Şeyh Müfîd'in hayatına ve döneminin özelliklerine değinmeye çalıştık. Tezimiz değerlendirme eksenli olduğu için eserin İslam Mezhepleri Tarihi açısından önemine değindiğimiz gibi Şîa'nın ortaya çıkışından İmamiyye'nin gelişim sürecini de ele almaya çalıştık. Abbasî Devleti'nin gerilemesi sonucu ortaya çıkan yeni devletleri özellikle de Büveyhoğullarını anlatmaya çalıştık. Büveyhoğullarının kuruluşu, Bağdad'ın o dönemki yapısına ne gibi etkileri olduğu ve bunların Şiîler ile olan ilişkileri de çok önemlidir. Zira bu dönem, genelde Şîa özelde ise Şîa'nın en önemli kolu olan İmâmiyye'nin çok parlak ve etkili olduğu dönemdir. Entelektüel bir atmosferin içinde yetişen Müfîd, Bağdad'da sadece Şiî İmâmiyye ile değil özellikle Mutezile başta olmak üzere diğer mezheplerin görüşleriyle de yakından ilgilenme fırsatı bulmuştur. Bazı görüşlerde onlara katılmış, bazı görüşlerinde ise onlardan ayrı özgün fikirler geliştirmiştir. Evâîlü'l-makâlât'ı incelediğimiz zaman zaten Müfîd'in Mutezile'den ve diğer fırkalardan ayrıldığı ya da onlarla hemfikir olduğu itikâdi konuları göreceğiz. O, kendisinden önceki Şiî âlimler gibi sadece ahbâra dayalı anlayışta kalmadığı gibi kendinden sonra gelen bazıları gibi de sadece akla dayalı yolu da benimsememiştir. Çalışmamızda Müfîd'in dağınık halde ve farklı yerlerde bulunan görüşlerini on başlık altında birleştirerek sistematik bir şekilde vermeye çalıştık. Şeyh Müfid'in imamet, varlık ve bilgi, ulûhiyet, nübüvvet, kulların fiilleri, Allah'a ait fiiller, sem'iyat, ölüm ve sonrası, melekler ve kur'an hakkındaki görüşlerini anlatmaya çalıştık.
Hicrî III. Asırda Mu'tezile-Şia etkileşimi
Erken dönemde teşekkül etmiş olan iki mezhebin arasındaki etkileşimi incelediğimiz bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın genel çerçevesi, takip edilen yöntem ve çalışma esnasında kullanılan kaynaklar giriş bölümünde verilmiştir. Tezde Mu'tezile ve Şia arasındaki ilişkiler ve bunun neticesinde, çoğunlukla Şia'nın Mu'tezile'den etkilendiği fikrî yönler ispat edilmeye çalışılmıştır. Mu'tezile ve Şia, çalışmanın iki öznesi olduğu için, teşekkül süreçleri konumuz açısından önem arzetmektedir. Bu sebeple, birinci bölümde söz konusu iki mezhebin ortaya çıkışları, mezhepleşme aşamaları ve temel esasları çerçevesinde teşekkül süreçleri incelenmiştir. İkinci bölümde ise kuruluşundan hicrî üçüncü asrın sonuna kadar Abbasîlerin genel durumu kısaca ifade edilmiş, daha sonra bu dönemde Mu'tezile ve Şia'nın Abbasî iktidarı ile ilişkilerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Özellikle her iki mezhebin iktidar tarafından, çoğu zaman aynı dönemlerde ve aynı muamelelere muhatap olmaları, çalışmanın konusu açısından önemlidir. Siyasetin mezhepler üzerindeki etkileyici rolü, ikinci ve üçüncü asırlarda da belirleyici olmuş ve bu durum birçok açıdan Mu'tezile-Şia ilişkilerinin gelişmesinde etkili olmuştur. Üçüncü bölümde ise, iki mezhep arasındaki etkileşim erken dönemden itibaren incelenmiştir. Özellikle mihne süreci ve sonrasındaki durumları ve aralarındaki ilişkinin gelişimi, mezhepler tarihi ilkeleri çerçevesinde kronolojik olarak takip edilmeye çalışılmıştır. Yine son bölümde tespit edilebildiği kadarıyla Mu'tezile ve Şia arasındaki etkileşimin hangi konularda olduğu ve fikirlerinin süreç içerisindeki değişimi ortaya konmuştur. Anahtar Kavramlar: Mu'tezile, Şia, Mezhep, Siyaset, Etkileşim
İshak Efendi'nin Kâşifü'l- Esrâr ve Dâfiul'l-Eşrâr adlı eserinin İslam mezhepleri tarihi açısından değerlendirilmesi
Harputlu İshak Hoca'nın okumuş olduğumuz kitabı Bektaşîlerin 1871 yılında Hurufî kitaplarından olan Işknâme'yi yayınlamaları üzerine kaleme alınmıştır. Harputlu İshak Hoca padişaha onların durumunu anlatmak ve halkı uyarmak maksadıyla hem Hurufîlerde hem de Bektaşîlerde gördüğü yanlış inanç yapısını ve ibadet hayatları konusundaki eleştirilerini yazmıştır. Harputlu İshak Hoca, Osmanlı'nın son döneminde yetişmiş bir âlimdir. Bu bağlamda Osmanlı'nın son döneminde yaşanan bütün sıkıntılı durumlardan haberdar olan birisi olarak devletin desteğiyle özellikle inanç alanında üzerine düşen vazifeyi yerine getirmeye çalışarak Hıristiyanların misyonerlik faaliyetlerine karşı tepkisini göstermiş ve eserler hazırlamıştır. Bizim çalışmamızda incelediğimiz eserinde de Hurufîlerin ve Hurufîlerden etkilendiklerini söylediği Bektaşîlerin yanlış bulduğu inançlarını anlatmıştır. Özellikle Fazlullah Hurufî'ye ilahlık atfedildiğini Hurufîlerin kendi kitaplarından naklederek anlatmıştır. Biz de çalışmamızda İslam Mezhepleri Tarihi'nin tarafsızlık ilkesi gereği Hurufîlerin kitaplarını inceleyerek bu iddiaların doğru olup olmadığını ortaya koymaya çalıştık. Hurufîlerin eserleri olan Câvidânnâme, Işknâme, Hakîkatnâme'de bu konuya cevap aradık. Bektâşiler hakkında kısa bir malumat verdikten sonra Bektaşîlerin Hurufîlerden etkilenip etkilenmedikleri konusunda araştırma yaptık. İshak Hoca'nın hayatı, yaşadığı dönem ve eserleri hakkında bilgi verdik. Yine İshak Hoca'nın kitabında eleştirilen Fazlullah Hurufi'nin hayatı, eserleri ve kurmuş olduğu Hurufîlik hakkında malumat verdik. Kâşifü'l-Esrâr isimli eseri incelememizdeki sebep, geçmişten günümüze hiçbir zaman önemini kaybetmeden, bilakis ivme kazanarak tartışılmaya devam eden mezhep ya da tarikat benzeri birtakım oluşumlar hakkında Osmanlı ulemasının ne düşündüğünü anlamak, ne yaptığını görmektir. Harputlu İshak Hoca da, Osmanlı'nın son döneminde yaşamış bir âlim olarak, dönemin Osmanlı yönetiminin de teşvikleriyle bu çalışmalarda yer almış önemli bir şahsiyettir. Onun, Hurufilerin Bektaşîlik içinde kendilerini gizlediklerini söyleyip onlardan bahsetmesi, araştırmamıza sebep olan en önemli etkendir. Böylelikle bu meselenin, Osmanlı'nın kuruluşundan çöküşüne kadarki süreci hakkında bilgi elde etmemizi sağlamıştır. Çalışmamızın sonunda, İshak Hoca'nın Osmanlıca'dan Türkçe'ye aktarmaya çalıştığımız eserini sunduk. Anahtar Kavramlar: Harputlu İshak Hoca, Hurufîlik, Bektaşîlik, Câvidânnâme, Işknâme.
İslam mezhepleri tarihi kaynakları açısından Cebriyye
İslam Mezhepleri Tarihi Kaynakları Açısından Cebriyye adlı bu çalışmamızın amacı tezin ilgi alanına giren Cebriyye olarak nitelenen hareketleri bilimsel yöntemlerle araştırmak ve bununla ilgili bilimsel bilgi üretmektir. Bu amaç ile günümüze kadar ulaşan bütün bilgi, belge ve bulgular araştırılmış ve Cebriyye adının hangi yerde, hangi zaman diliminde, nasıl doğduğu, hangi olaylarla irtibatlı olduğu ve süreç boyunca ortaya çıkan görüş ve düşüncelerin İslam düşüncesine ne gibi katkılarının olduğu irdelenmiştir. Ayrıca Cebriyye kavramının anlamı, cebrî düşüncenin müslümanlar arasında ortaya çıkma sebepleri, Cebriyye ile bağlantılı olaylar, İtikadî İslam Mezheplerinin Cebri düşünceye yaklaşımları ve İslam Mezhepleri Tarihi eserlerinde Cebriyye'nin nasıl konumlandırıldığı araştırılmıştır. Cebrî düşünceyi ve Cebriyye olarak nitelendirilen kesimleri tanıttığımız bu çalışmamız İslam Mezhepleri Tarihi kaynakları açısından ele alındığı için özgün bir çalışmadır. İslam Mezhepleri Tarihi'nde takip edilen bir kaç bilimsel yöntem vardır. Bu çalışmada kullandığımız bilimsel yöntem, veri toplama, tasnif etme ve veriler üzerinde çalışma şeklindedir. İlk önce Cebrî düşünce ve Cebriyye ile ilgili farklı kaynaklardan veri toplanmıştır. Daha sonra bu veriler konu başlıklarına göre tasnif edilmiş ve veriler üzerinde çalışılmıştır. Anahtar Kavramlar: İslam Mezhepleri Tarihi, İslam Mezhepleri Tarihi Kaynakları, Makalât, Milel-Nihal, Cebriyye, Cehmiyye
Hâkim-Biemrillâh ve saltanat dönemi
Şiî-İsmâili dailerce Rakkade'de kurulan Fâtımî devleti, adını Hz. Fâtıma'dan alır. Kurucuları Hz. Fâtıma ve Hz. Ali yoluyla Hz. Peygamber'in soyundan geldiklerini iddia etmişlerdir. Kuruluşundan kısa bir süre sonra İhşidiler devletini yıkarak Mısır'ı almış, Hicaz dâhil Suriye bölgesinde kendi adına hutbe okutmuş, dönemin en büyük sünni devleti olan Abbâsîlerin hem dini hem siyasi rakibi olmuştur. Fâtımîlerin altıncı halifesi Hâkim-Biemrillâh İsmâilî düşünceyi yayma konusunda önceki Fâtımî halifelerinden daha fazla gayret göstermiştir. Mezhebin düşüncesini yaymak için Dârülhikme başta olmak üzere eğitim müesseseleri kurmuş, mezhep tassubu ile Sünni Müslümanlara ve Gayrimüslimlere baskılar kurmuştur. Ayrıca Hâkim-Biemrillâh dönemi sürekli değişen sosyal, dini ve siyasi yasaklar ve bu yasaklara uymayanlara verilen aşırı cezalalarla da öne çıkmıştır. Özellikle yiyecek, içecekle ilgili yeni yasaklar getirmiş, kadınların sokağa çıkmasını yasaklamış, ezan ve ibadetleri kapsayan yeni kurallar koymuştur. Bunun yanında Hâkim, Mısır ve Kahire'nin imarında etkili olmuş başta Hâkim Cami olmak üzere günümüze kadar ulaşan eserler bırakmıştır. Hâkim'in saltanatının son dönemlerinde onun ilah olduğunu söyleyen Dürzi adında bir grup ortaya çıkmıştır. Bu yapı Hâkim-Biemrillâh sonrası yeni bir din haline gelmiştir. Hâkim-Biemrillâh'ın yasaklarına daha fazla dayanamayan kız kardeşi Sittülmülük iktidar muhalifleriyle iş birliği yaparak Hâkim'i öldürtmüş ve onun dönemine son vermiştir. Anahtar Kelimeler: Fatımîler, İsmâilîler, Hâkim-Biemrillâh, Dürzîler
İslam mezhepler tarihinde mücessime
Allah aşkın bir varlıktır. Zat-ı İlahi zaman ve mekândan münezzeh, eşsiz, tek ve bir olan beşeri hiçbir özelliğe sahip olmayan yegâne varlıktır. İnsan ise sınırlı bir zaman ve mekâna sahip, duyularla idrak edebilen somut bir varlıktır. Bu nedenle insan duyular ötesi olan Rabbini hep merak etmiş, O'nun nasıl olduğunu araştırarak anlamaya çalışmıştır. Allah-u Teâla insanın merak duygusunu gidermek için farklı zamanlarda farklı beldelere peygamberler ile vahyini indirmiştir. Peygamberler aracılığıyla Allah, bir ve tek olan varlığı hakkında insanları bilgilendirmiştir. Allah, İslam aracılığıyla tüm insanlığa, bilinenden bilinmeyene hareketle Kur'an-ı Kerim'de kendi varlığını açıklamıştır. Müslüman âlimler de Allah'ı anlatırken Kuranı Kerim'i referans edinmiştir. Kur'an-ı Kerim Allah'ın varlığı ve birliği, eşsizliği konusunda net ifadeler içerir. Fakat Kur'an-ı Kerim'de, sonraki dönemlerde tartışma konularının ana unsuru haline gelen müteşabih ayetler de mevcuttur. Müteşabih ayetlerin bir kısmını oluşturan haberi sıfatların anlaşılması problemine âlimler farklı yöntemler geliştirmiştir. Bu yöntemler; ta'tîl, te'vîl, teşbih/tecsim yöntemidir. Mücessime mensupları, haberi sıfatları açıklarken tecsim/teşbih yöntemini benimsemişlerdir. Tecsim düşüncesinin ortaya çıkmasında etkili olan birçok faktör mevcuttur. Hz. Peygamber(sav)'in vefatından sonra Müslümanlar içerisinde fırka, mezhep gibi oluşumlar ortaya çıkmıştır. İslam, fetih hareketleriyle farklı dinin ve kültürlerin yaşadığı coğrafyalara ulaşmıştır. Farklı dini yaşantıyı bırakıp İslam'a yönelen kimseler kendi dini unsurlarıyla İslam'ı birleştirmişlerdir. Örneğin Yahudiler kendi dini hikâyelerini Müslüman olduktan sonra da anlatmaya devam etmişler fakat bunu İslam adına yapmışlardır. Hikâyelerindeki antropomorfist tanrı algısıyla Allah'ı açıklamaya giderek tecsimin İslam içinde yer almasında etkili olmuşlardır. Bunun dışında tecsim fikrinin oluşunumda etkili olan ilahi vahyin temelini oluşturan tevhid akidesinin temellendirilememesidir. Allah'ın zatında, sıfatlarında bir olduğunu kavrayamayan, bütün noksanlıklardan münezzeh olduğunu idrak edemeyen grup ve kişiler tecsim fikrine yönelmişlerdir. Bu düşüncenin doğuşundaki temel etken ise nasların zahirine göre yorumlanmasında aşırıya gidilmesidir. Tecsim düşüncesinin hâkim olduğu gruplara bakıldığında çoğunluğunun Gulat-ı Şia'dan olduğu görülmektedir. Bunun yanı sıra hulul düşüncesi hâkim olan gruplar da tecsimi benimsemişlerdir. Ehl-i Sünnet içerisinde bulunan ehl-i hadis taraftarlarından olan Haşviyye'nin de zahirilikte aşırıya giderek tecsim ve teşbihe ulaşan düşüncelerinin mevcut olduğu bilinmektedir. Tecsim düşüncesini öne çıkaran mezhep ise Kerramiyye'dir. Bu bağlamda bazı şahsiyetler de tecsimin yayılmasında etkili olmuşlardır: Mukatil b. Süleyman, Kehmes b. Hasan et-Temimi, Muhammed b. Kerram bunlardandır. Mücessime, müstakil bir mezhep ismi olmaktan ziyade tecsim düşüncesini benimseyen farklı mezhep, fırka ve kişilerden meydana gelen bir oluşumdur. Bu çalışma; tecsim düşüncesini benimseyenlerin kaynaklardan tesbitini sağlayarak müstakil bir başlık altında toplamaya çalışılmıştır. Mücessime tasavvurunun temelinde tecsim, yani insan biçimci tanrı tasavvuru yatmaktadır. Mücessime'ye mensup grup ve kişiler Allah'ın bir insan gibi şeklinin olduğunu iddia etmişlerdir. Allah'ın ruhunun bir insanda beden bulduğunu, yer ve mekân tuttuğunu, yarattıklarına benzer duygulara sahip olduğunu da belirtmişlerdir. Bu düşüncelerin İslam coğrafyasında cereyan etmesindeki en önemli etken ise vahyin dilini yanlış yorumlamaktan kaynaklıdır.
Erken dönem Zeydîlik'te nas ve tayin düşüncesi
Erken Dönem Zeydîlik'teki imâmet doktrinini incelemeyi hedeflediğimiz çalışmamızın kapsamı hicrî ikinci ve üçüncü asır olarak belirlenmiştir. Fikir-Hadise irtibatı bağlamında gerçekleştirdiğimiz çalışmamızda tarihî süreç ön planda tutulmuştur. Çalışmamız, giriş, iki bölüm ve sonuç kısmından teşekkül etmektedir. Giriş bölümünde, Şîa'nın kolu olan İmâmiyye Şîası'nın imâmet doktrininin merkezinde yer alan nas ve tayin düşüncesinin, Zeydiyye'nin imâmet anlayışında ne ölçüde var olduğu araştırılmıştır. Birinci bölümde nas ve tayin düşüncesinin siyasî ve fikrî arka planından bahsedilmiştir. Mezheplerin ortaya çıkmasında büyük öneme sahip olan siyasî etkenlerin, mezheplerin itikâdî görüşlerinin oluşumundaki etkisi yadsınamaz. Hz. Peygamber'in vefatıyla birlikte meydana gelen olaylar imâmetin daha çok siyasî arenada kullanılmasına neden olmuştur. Hz. Ali'nin efdâliyyetini savunan İmâmiyye Şîası, nas ve tayin merkezli imâmet anlayışını sistemleştirmiştir. Bu anlayışa ise siyasî olaylar zemin hazırlamıştır. Bu tarihî sürecin devamında Zeydiyye'nin önemli imam ve âlimlerinin imâmet öğretileri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde; Zeyd b. Ali ile kendisini ona nispet eden şahıs veya şahısların imâmet öğretilerinde nas ve tayin anlayışı incelenmiştir. Ardından Zeydiyye'nin kurumsallaşmasında büyük öneme sahip olan Kâsım er-Ressî ve mezhebe devletleşme tecrübesi yaşatan Yahyâ b. Hüseyin'in imâmet anlayışları üzerinde durulmuştur. Kendilerini Zeyd b. Ali'ye isnad eden şahıs veya şahısların imâmet anlayışlarının Zeyd b. Ali'nin imâmet anlayışıyla örtüşmediği görülmüştür. Zeyd b. Ali'nin imâmet anlayışında yer alan mefdûlün imâmetinin meşru kabul edildiği görüşü zamanla değişime uğramıştır. İmâmet müessesesine büyük önem veren Kâsım er-Ressî'nin ise bu konuda net bir çizgide durduğu söylenemez. İmamın göreve geliş şekli, Hz. Ali'den önce imâmete gelenlerin meşruiyeti gibi konularda söylemlerinin değiştiği görülür. Yahyâ b. Hüseyin ise imâmete, diğerlerinden daha fazla önem atfederek, imamın yalnızca Allah'ın hükmüyle belirlenebileceği görüşündedir. Bu görüşünü temellendirirken de sık sık ayet ve hadislere başvurduğu dikkat çeker. Bu durumda ise nas ve tayin anlayışının, Yahyâ'nın, yaşadığı dönemde sistematik bir hâl almış ve sağlam temellere inşâ edilmiş olmasının etkili olduğu söylenebilir.
Ali el-Kerekî'nin İsnaaşerî Şiiliği üzerindeki etkisi
Geçmişten günümüze İran halkları, bulundukları coğrafya için oldukça önemli bir konumda durmayı başarmışlardır. Onlar için kritik öneme sahip bazı zaman dilimleri vardır ki bu yıllar ülkenin geleceğini şekillendirmiştir. Safevî Devleti bu zaman dilimlerinin belki de en önemli eşiğini oluşturmaktadır. Çünkü Safevî Devleti'nin kuruluş aşamasında karşılaştığı sorunlar ve bu sorunlara yönelik uygulamak istediği politikaların bilinmesi bugün dahi birçok sorunun çözülmesine sebep olacaktır. Böylelikle ilk bölümde, Safevî Devleti'nin İsnaaşeri Şiîliğini kabul sürecinde kendi toprakları dışından getirip yazdıkları eserlerden ve fikirlerinden oldukça faydalandığı muhâcir ulemânın burada ne tür bir işleve sahip olduğunu incelemeye çalışmak ve özelde Kereki'nin buradaki konumu mümkün oldukça ortaya çıkarmak temel hedefimiz olmuştur. Ali el-Kereki'nin hayatı, hocaları ve eserlerini incelediğimiz ikinci bölümde, yetiştiği ortam ve ilim seyahatleri hakkında değerlendirmelerde bulunarak fikirlerinin oluşum sürecinin ipuçlarını aradık. Ayrıca gaybet düşüncesiyle bağlantılı bir şekilde durumu ele almaya çalıştık. Çünkü Şiî fıkhının oluşum süreci içerisinde mütekellimler tarafından bina edilen bu fıkhın temeline gaybet düşüncesi tüm ağırlığıyla oturmuştur. Şiî mütekellimlerin her bir fikrine neredeyse müdahele eden bu anlayış, oluşma sürecinden gelişme sürecine kadar birçok yoruma muhatap olmuştur. Ali el-Kerekî'nin fikirlerinin oluşum aşamasında Usûlî-Ahbâri ayrışmasının da incelenmesi gereken ayrı bir konu olarak ele alınması gereğini düşündük. Farklılıkları hakkında çok detaya inmeden yüzeysel bir şekilde inceleyerek durumun ayrışma yönlerine dikkat çekmeye çalıştık. Çünkü ayrışma noktalarını anlamak Kerekî ve Kerekî gibi düşünen ulemânın daha anlaşılır olmasında sağlayacaktır. Üçüncü bölümde Ali el-Kereki'nin fikirleri üzerine yoğunlaştık. Şu bir geçektir ki İsnaaşeriyye fıkhında ahbâr anlayıştan gelen gaybet anlayışı fıkhı durağanlaştırmıştı. Zamanla Usûlî ulemânın çabasıyla temel kaynaklarda akli istidlâl metodları kullanılarak bu durum aşılmaya çalışılmıştır. Safevîler döneminde Usûlî anlayışın devlet gücünüde bir şekilde yanında hissetmesi durumu dahada kolaylaştırmış gözükmektedir. Ali el-Kerekî, bu gücün farkında olarak onu kullanmayı bilmesi, geleceğin fakih-sultan ilişkilerine yeni bir boyut kazandırmıştır. Eserlerinde ve verdiği fetvalarla Şiî fakihlerine ayrıcalıklı bir konum oluşturmuştur. Özellikle Cuma namazı, haraç ve İmamın nâibliği konusunda fakihe yüklediği misyon onun konumunu her zamankinden daha çok güçlendirmiştir.
Katolik mezhebinde evlilik ve boşanma
Aile, toplumu oluşturan en küçük kurumdur. Evlilik ise ailenin oluşmasını sağlayan yüzyıllardır bütün dinler ve toplumlar tarafından kutsallık atfedilen bir birimdir. İnsanlık tarihi boyunca önemi vurgulanmış olan evlilik kurumu, Hıristiyan inancına göre kutsal kabul edilmiş ve sakrament derecesine yükseltilmiştir. Evlilik, Hıristiyan inancına göre İsa'nın sevgisinin insanlık üzerindeki tezahürüdür. Evlenen Hıristiyanlar, Tanrı'nın buyruğunu yerine getirmiş olur. Kutsallığı Hz. Âdem ve Hz. Havva'ya kadar dayandırılan evlilik, Tanrı'nın kurduğu bağ ile evlenen eşlerin kopmaz bir bağ ile bağlandıkları bir kurumdur. Hıristiyanlığın en köklü mezhebi olan Katolik mezhebinin evlilik konusundaki görüşleri evliliğin Hıristiyan inancına göre ne denli önemli olduğunu gösterir. Katolik inancına göre, evlilik Tanrı'nın buyruğuyla kurulmuş olan, Kilise birliğini sembolize eden kutsal bir müessesedir. Eşler birbirine kopmaz bağlarla bağlanmıştır ve boşanmak yasaktır. Evlenen çiftler Kilise birliğini sembolize etmektedir ve bunun bozulması büyük günahlardan sayılır.
Alevîlerin dinî inanç ve yaşantıları (Kocaeli Ballar Köyü örneği)
Bu çalışma, "Alevîlerin Dinî İnanç ve Yaşantıları (Kocaeli Ballar Köyü Örneği)" başlığı altında Alevîlikle ilgili inançlar, ibadetler, dinî kurum, örf ve âdetler üzerine yapılan bir alan araştırmasıdır. Yapmış olduğumuz bu çalışma, sahada yapılan derleme ve incelemeler neticesinde elde edilen bilgilerden meydana gelmektedir. Çalışmamız, giriş ve üç bölümden meydana gelmektedir. Giriş bölümünde yaptığımız çalışmanın amacı ve hedefi belirtilmiştir. Birinci bölümde, araştırma alanı ile ilgili genel bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde Ballar Köyü Alevîlerinin temel inanç yapıları ve ibadetleri/erkânları tespit edilmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise Ballar Köyü Alevîlerinin dinî kurumları ve örf âdetleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın sonuç kısmında ise çalışmamızın öne çıkan kısımlarına değinip ele aldığımız konulardan çalışmada ulaşılan sonuç belirtilip genel bir değerlendirme yapılmıştır.
İsmâilîliğin yeni Eflâtuncu dönüşümü: Ebû Ya'kub es-Sicistânî örneği
2./8. yüzyılda ortaya çıkmasına rağmen Abbâsîlerin baskıları nedeniyle gizli bir şekilde davetini sürdürmeye çalışan İsmâilîliğin 3./9. yüzyılın sonlarında özellikle Horasan-Mâveraünnehir bölgesinde serbest bir ortam bularak yayılması sonucunda entelektüel bir gelişim gösterdiği, bu gelişim doğrultusunda 4./10. yüzyıl başlarında Yeni Eflâtunculuğun etkisiyle dönüşüme uğradığı kabul edilmektedir. İslam düşüncesinin gelişiminde büyük bir etkiye sahip olan Yeni Eflâtunculuğun, mistik ve batınî bir görünüm arz eden İsmâilîlik üzerinde, söz konusu mistisizmin etkisiyle daha büyük bir nüfuza ulaştığı varsayılmaktadır. İsmâilîlikteki Yeni Eflâtuncu tesirin ve bu tesir sonucunda meydana gelen dönüşümün ne seviyede gerçekleştiğinin ortaya konması adına, söz konusu dönüşümün mimarlarından Ebû Ya'kub es-Sicistânî'nin düşüncelerindeki Yeni Eflâtuncu etkinin belirlenmeye çalışılması, araştırmanın amacını teşkil etmektedir. Araştırmada, Sicistânî'nin eserleri analiz edilerek fikirleri Plotinus'un düşünceleriyle karşılaştırılmış, ikisi arasındaki benzerlik ve farklılıklar belirlenmeye çalışılmıştır. Söz konusu analiz ve bu analiz sonucunda ortaya çıkan sonuçların değerlendirilip yorumlanması, araştırmanın yöntemini oluşturmaktadır. Plotinus'ta karşılığı bulunmayan görüşleri kapsam dışı bırakan araştırma, Sicistânî'nin Tanrı ve âlem görüşleriyle sınırlanmaktadır. Araştırmanın sonucunda, İsmâilîliğin Yeni Eflâtuncu bir dönüşüm yaşadığı ve bu dönüşüm sonucunda oluşan yeni İsmâilîliğin 4./10. yüzyıldan sonra standart hale geldiği kanısına varılmıştır. Ayrıca Plotinus'un düşüncelerinden büyük oranda etkilendiği müşahede edilen Sicistânî'nin, temsil ettiği İsmâilî öğretiyi sunarken söz konusu görüşlere sadık kaldığı ve onları inanç derecesinde benimsediği de sonuç olarak savunulabilir.
İhvân-ı Safâ risalelerinde İslam mezhepleri
Bu çalışma IV./X. yüzyılda, Abbasîlerin son zamanlarında Basra'da toplumsal kamplaşmaların ortasında beliren İhvân-ı Safâ topluluğunun kaleme aldığı Risaleler'i, İslam Mezhepleri Tarihi açısından değerlendirmeye odaklanmıştır. Kendilerini İhvân-ı Safâ ve Hullân-ı Vefâ Ehl-i Adl ve Ebnâ-i Hamd olarak isimlendiren bu gizli topluluk, dört bölüm olarak sınıflandırdıkları 52 risale ve Risâletü'l-Câmia'dan oluşan eserlerinde mezheplere dair görüşlerini konulara mezcetmişlerdir. Kendilerini Şiî ve Alevî olarak tanımlayan İhvân-ı Safâ, hiçbir ilme düşmanlık göstermediklerini, hiçbir mezhebe taassup gösterip bağlanmadıklarını, hiçbir kitabı terk etmediklerini, görüş ve mezheplerinin ise tüm mezhepleri kapsadığını ve tüm ilimleri içine aldığını iddia eder. Buna rağmen kendileri gibi düşünmeyenleri ağır bir dille eleştirir. Çalışmamızın giriş bölümünde İhvân-ı Safâ'nın yaşadığı dönem, siyasî ve sosyo-kültürel dinî durum açısından ele alınmıştır. Birinci bölümde İhvân-ı Safâ'nın eserlerine ve yazarlarına kısaca değinilmiştir. İhvân-ı Safâ'nın hangi mezhebe mensup olduğu konusunda birçok görüş ileri sürülmüştür. Bu bağlamda kendilerini dinî ve mezhebi açıdan nasıl isimlendirdikleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Yayılma faaliyetleri ve kullandıkları davet metodları karşılaştırılarak İhvân-ı Safâ ve İsmâiliyye arasındaki bağ saptanmaya çalışılmıştır. Bunların yanı sıra Yedinci İmam, Mehdî, imamet-hilafet, Ehl-i Beyt konularındaki görüşleri arasında benzerlik olup olmadığı üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde, İhvân-ı Safâ'ya göre mezheplerin doğuş sebepleri olan ihtilaflar ve bozuk görüşler tespit edilmeye çalışılmış, Risaleler'de adı geçen mezhepler ve İhvân-ı Safâ'nın bu mezhepler hakkındaki görüşlerine yer verilmiştir.
Hâkim el-Cüşemî'nin fırka tasnifi ve mezheplere bakışı
Mutezilî 'Hâkim el-Cüşemî'nin İslam Mezheplerine Bakışı' adlı tezimizde; İslam mezheplerinin ortaya çıkış nedenleri, mezheplerin görüş ve özellikleri ile fırka tasnifini Cüşemî'nin nasıl aktardığını inceledik. Temel amacımız Cüşemî'nin 'Mutezile Fırak Edebiyatına' olan katkısını ortaya koymaktır. Araştırmamızın kapsamını Cüşemî'nin mezhep tasnifi ve mezheplere dair verdiği bilgiler yanında Cüşemî'nin mezhebi kimliğinin ortaya konulabilmesi için imamet ve usûlü hamse hakkındaki görüşleri oluşturmaktadır. Tezimizde, İslam Mezhepleri Tarihi'nin kullanmış olduğu deskriptif (betimsel) yöntem temel alınarak, temel kaynakların taranması ve karşılaştırılması yanında olgu ve fikirlerin anlaşılması için siyasi ve sosyal tarih ile kıyaslanarak ulaşılan sonuçlar objektif bir şekilde ortaya konulmuştur. Sonuçta Cüşemî'nin Zeydî-Mutezilî kimliği bulunmaktadır. Temel konularda Mutezilî tavrı açıktır. Hz. Ali'ye ve Şia tarihindeki imamlara yönelik vurguları, eserlerindeki imamete dair aktarımlarındaki farklı yansımalar Zeydiyye'nin fikirlerine sempati duyduğunu ya da etkilendiğini göstermektedir. Cüşemî, İslam toplumlarının kendi dönemine kadar olan sürecini mezhepler tarihi açısından Mutezile, Şia, Hâricîler, Mürcie, Cebriyye, Âmme, Haşeviyye olarak yedi ana kola ayırmaktadır. Bu yedi fırkanın temel görüşlerine, kısmen oluşum ve olgunlaşma safhasına, alt fırkalarına, yayıldıkları coğrafyaya ve mezheplerin görüşlerini savunmak adına yazılan eserler ve yazarlarına değinmektedir. Cüşemî, mezhep tasnifini belirli bir sayı ile sınırlandırmamaktadır. Mezheplerle ilgili bilgi aktarırken kullandığı temel yöntem klasik fırka merkezli mezhepleri tarihi yazıcılığıdır.
Harici zihniyetinin oluşumu ve günümüzdeki tezahürleri
Ill ÖZET HARİCÎ ZİHNİYETİN OLUŞUMU VE GÜNÜMÜZDEKİ TEZAHÜRLERİ Kadriye YILDIRIM Yüksek Lisans Tezi, Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Danışman: Yrd. Doç. Dr. İsmail YÖRÜK Ekim 2001, 350 sayfa Bu çalışmada Peygamberin vefatından sonra İslam toplumunda meydana gelen sosyal, kültürel, ekonomik şartlardaki değişikliklerin ve dini yorumlardaki faklılaşmalann neticesinde ortaya çıkan Haricîlerin zihniyeti ve onun tezahürleri olan gruplar incelenmiştir. Çalışma, Haricî adının verilmesi ve bunun sebepleri, verilen diğer isimler, hareketi ortaya çıkaran sebepler, Haricîlerin yaşadıkları yerler, Haricî düşünürler, bu inancı benimseyen topluluklar hakkında giriş niteliğindeki bilgilerin sunulması, tarih, semantik, linguistik, karşılaştırma ve yorumlama metotlarını uygulamak suretiyle konuyla ilgili yapılmış araştırmaların gözden geçirilmesiyle başlamaktadır. Bu bölüm literatürde Haricîlere farklı bakış açılarını ortaya koymaktadır. Haricî zihniyetinin oluşumunu incelerken konuyu her yönden değerlendirmek doğru sonuca ulaşmak bakımından çok önemli olduğundan zihniyete etki eden faktörlerin bütüncül yaklaşımla ele alınması gerekmektedir. Bu ise, zihniyetin oluşumunda etkili olan sosyal, kültürel ve ekonomik nedenlerin detaylı bir şekilde araştırılmasıyla mümkün olacaktır. Haricî zihniyetin boyutları olarak tespit edilen dindeki esaslar, İmamet, büyük günah işleyenin durumu, kaade, tevellâ-teberrâ, savaş, çocukların durumu, takiyye, zümre dayanışması gibi konulara geniş bir yer ayırdık. Bunun amacı, Haricî zihniyetin tezahürleri olarak gördüğümüz grupları tespit ederken çok dikkatli davranmak, onların düşünce ve pratiklerini belirgin bir şekilde ortaya koymaktır. Bundan dolayı HaricîIV zihniyetin tezahürleri olarak ortaya çıkan grupları incelerken hangi grupların düşünce ve davranışlarının hangi haricî zihniyetine dahil edilebileceğini belirlemek, öncelikle grupların tarihi gelişiminden söz etmek, sonra da görüşlerinin tamamına işaret etmek, değerlendirme bölümünde İse benzerlik gösterdikleri, aynı tavrı gösterdikleri halde farklı isim verdikleri uygulamalarından bahsetme yoluna gittik. Anahtar Kelimeler: Hâricîlik, Oluşumu, Haricî Zihniyeti, Zihniyetin Boyutları, Haricî Zihniyetinin Tezahürleri.
Şii paradigmanın oluşum sürecinde Hüsniye'nin yeri ve önemi
Alevi-Bektaşi çevreler tarafından yazılı kaynak olarak kabul edilen Hüsniye adlı eser araştırmamızın kaynağını oluşturmaktadır. Şiiliğin Anadolu'da yayıldığı dönemde birçok yazılı kaynak gibi elden ele dolaşan Hüsniye adlı eseri incelerken, fikir-hadise irtibatı çerçevesinde olayların perde arkasını aralamak, konuyla ilgili kaynaklara dayanmak ve kaynak kritiğini esas almak gibi Mezhepler Tarihi alanının temel prensiplerine uygun çalışmalar yapılmıştır.Şia'yı desteklemek ve Ehl-i Sünnetin görüşlerini çürütmek gayesiyle kaleme alınan eser, Abbasi halifesi Harun Reşid zamanında Bağdat'ta zengin bir tüccarın cariyesini Cafer es-Sadık'ın hizmetine vermesi ve burada cariyenin ders alarak ilmi yüksek bir merhaleye ulaşması ile başlar. Harun Reşid'in huzurunda Basralı İbrahim Halid, İmam Ebu Yusuf ve İmam Şafi'nin katıldığı münazarada bulunur. İmamet, hidayet-dalalet, nübüvvet, rü'yetullah, Ali b. Ebi Talib'in imameti, Fedek arazisi, mut'a nikâhı, yetmiş üç fırka hadisi ve Şia'nın hak mezhep olduğu, Ehl-i Beyt'e reva görülen zulümler, Gadir Hum hadisesi gibi konularla ilgili münazaraya girer.Bu çalışmanın birinci bölümünde Hüsniye'nin nasıl ortaya çıktığı, yazarının kim olduğu, yazılış amacının ne olduğu sorularına cevap aranmıştır. Ayrıca eserde geçen Şii motifler işlenerek ve esere yazılan reddiyeler tanıtılmıştır.İkinci bölümde Hüsniye'de yer alan konular, itikadi ve fıkhi olmak üzere iki ana başlık altında incelenmiştir. Böylece eserin içeriği hakkında geniş bilgi verilmiştir.Üçüncü bölümde ise Hüsniye'nin Şiilikle ilişkisi ile Hüsniye'nin Şiilikteki yeri ortaya konmuştur. Yine bu bölümde Hüsniye'ye yapılan tenkitlere yer verilerek eseri analiz etme imkânı sağlanmış ve böylece çalışma tamamlanmıştır.Anahtar Kelimeler: Hüsniye, Şiilik, Ehl-i Beyt, İbrahim Halid, İmamet
İlk dönem Sünnî makâlât türü eserlerde Şiî fırkaların tasnifi problemi
Makâlât türü eserler İslâm Mezhepler Tarihi alanında yapılan araştırmalarda başvurulan önemli kaynaklardandır. Sünnî makâlât türü eserlerde Şiî fırkaların nasıl algılandığını ele alan çalışmamızı İslâm Mezhepleri Tarihi açısından son derece önemli olan bu eserlerden Ebü'l-Hasen Ali b. İsmâîl b. Ebî Bişr İshâk b. Sâlim el-Eş'arî el-Basrî (ö. 324/935-36)'nin Makâlâtu'l İslâmiyyin, Ebû'l-Hüseyn Muhammed b. Ahmed b. Abdirrâhman el-Malatî et-Tarâifi el-Askalânî (ö. 377/987)'nin et-Tenbih Ve'r-Red, Ebû İshâk Rüknüddîn İbrâhîm b. Muhammed b. İbrâhîm el-İsferâyînî (ö. 418/1027)'nin et-Tabsir Fi'd-Din, Ebû Mansûr Abdülkahir, b. Tâhir b. Muhammed et-Temîmî el-Bağdâdî (ö. 429/1037-38)'nin el-Fark Beyne'l-Fırak ve Ebü'l-Feth Tâcüddîn (Lisânüddin) Muhammed b. Abdilkerîm b. Ahmed eş-Şehristânî (ö. 548/1153)'nin el-Milel Ve'n-Nihal adlı eserlerine dayalı olarak ortaya koymaya çalıştık. Söz konusu eserler gerek metot, gerekse üslup ve yazılış gayeleri açısından İslâm Tarihinde ortaya çıkan mezhepleri anlama ve açıklama hususunda önemli bir yere sahiptirler. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Mezhepler Tarihi açısından makalât türü eserlerden ve bu eserlerin öneminden, Şiî fırkalarda kullanılan bazı kavramların anlam ve içeriğinden bahsedilmiş, Mezhepler Tarihinde oldukça önemli bir yere sahip olan yetmiş üç fırka hadisi hakkında bilgi verilmeye çalışılmıştır. Bunun yanında Sünnî makalât geleneğinin ilk temsilcileri ve eserlerine, Şiîliğin ortaya çıkışı ve teşekkül sürecine yer verilmiştir. İkinci bölümde ilk dönem Sünnî makalât yazıcılığında önemli bir yere sahip olan söz konusu olan eserlerde Şiî fırkaların tasnifi, her bir kaynakta yer alan Şiî fırkaların görüşleri yer almaktadır. Üçüncü ve son bölümde ise Sünnî makalât türü eserlerin tasniflerinde takip edilen metotlar, Şiî fırkaların tasnifindeki temel yaklaşımlar, tasnifte esas alınan prensipler, Şiîliğe yönelik eleştirilerin analizi ortaya koyulmuştur. Ayrıca son bölümde Şiî fırkaların sayısal tasnifine ve söz konusu eserlerdeki Şiî fırkaların karşılaştırmalı analizlerine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Yetmiş üç fırka, Makâlât, Fırka, Şiî, Sünnî.
Birgivi Mehmed Efendi'nin İslam mezheplerine bakışı
Birgivî Mehmed Efendi, XVI. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı Türk âlimidir. Bu çalışma "Birgivî Mehmed Efendi'nin İslam Mezheplerine Bakışı" hakkındadır. Çalışmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, çalışmamızda kullanmış olduğumuz yöntem ve kaynaklar hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde, Birgivî'nin yaşadığı dönem, hayatı, doğumu, hocaları, talebeleri ve eserleri hakkında bilgi verilmektedir. İkinci bölüm, Birgivî'nin mezhep tanımı, mezhepleri tasnif metodu, Ehl-i Sünnet tanımı ve Ehl-i Sünnet ve'l- Cemaat hakkındaki görüşlerini içermektedir. Üçüncü bölüm ise, Birgivî'nin bid'at fırkaları tasnifi ve bu fırkaların temel görüşleri incelenmektedir. Sonuç kısmında ise genel bir değerlendirme yapılmaktadır.
Osmanlı Hukuk-i Aile kararnamesinin fıkhi mezhepler bağlamında değerlendirilmesi
İslam hukuku toplumsal yapının temeli olan aileye ve aile ile ilgili düzenlemelere önem vermiştir. Çünkü aile sosyal ve ahlaki bir kurum niteliğindedir. Bu önemine binaen evlilik akdi ve sonuçları gibi geniş bir alan ihtiva ettiğinden dolayı aile hukuku, İslam hukuku kitaplarında müstakil bir bölüm olarak ele alınmıştır. Daha sonra müstakil eserler de kaleme alınmıştır. Ne var ki Osmanlı Devleti, tebaasının genişliğinden ve zenginliğinden dolayı aile hukukunu resmi bir zemine oturtmak istemiştir. Bunun üzerine 1917 yılında Osmanlı Hukuk-i Aile Kararnamesini bir heyet ile hazırlamıştır. Kararname'nin etkisi büyük olmuştur ama bir buçuk gibi kısa bir sürede yürürlükte kalabilmiştir. Ancak hala birçok ülkede etkisini sürdürmektedir. Kararnamenin hazırlanmasında dört mezhepten de istifade edilmiştir. Yeri gelince dört mezhebin de dışına çıkılarak farklı içtihatlardan da istifade edilmiştir. Biz de bu çalışmamızda kararnamenin hazırlanırken Müslümanlar ile ilgili maddelerin hangi mezhepten veya hangi görüşten istifade edildiğini tespit etmeye çalışacağız.
Safevi döneminde Şii itıkadının gelişimi
Hz. Muhammed'in ahirete irtihal etmesinden sonraki dönemlerde İslâm çatısı altında farklı mezhepler kurulmuştur. Bu mezheplerin ilk çıkış sebebi araştırıldığında, kimisinin siyasî, kimisinin de fıkhî, usulî farklılıklardan dolayı ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Aynı zamanda İslâm devleti adı altındada birçok devlet kurulmuştur. Safevîler devleti de aynı zamanda İslâm şemsiyesi altında kurulan bir devletidir. Bu devlet hakkında araştırmalar yapılmış olsa da, bazı konuların yeterince aydınlatılmadığı anlaşılmaktadır. Kaynaklarda rastlanılan bilgilere göre, bu devleti kuran hanedan, ilk zamanlarda Ehl-i sünnete müntesip iken, zamanla bazı politik sebeplerden dolayı Şia mezhebini benimsememişdir. Bunun en önemli politik sebeplerinin biri, eski İran hanedanlıklarında "veraset" sisteminin bulunması, ikincisi ise, Safevîler'in komşuluğundaki devletlerin Sünnî mezhebinde oluşudur. Safevîler'in mezhep değiştirmesi, hangi hanedan liderinin döneminde olduğu ihtilaflıdır. Eski İran devlet geleneklerine oldukça fazla atıf yapılarak iki devlet arasındaki idari ve fikri açılardan benzerlikler kaydedilmiştir. Bu benzeşme sadece Safevî devletiyle sınırlı olmayıp, Şia düşüncesinde de çokça rast gelinmektedir. Safevi Devleti tarihinde en çok tartışılan diğer konu ise, nesep meselesidir. Mezhep meselesinde olduğu gibi nesep meselesi de, tamamen politik sebeplere dayanmaktadır. Mezhep değiştirme olayı ve devletin kurulmasından sonra Sünnî kesime şiddetli zulümler yapılmış ve mezheplerini değiştirmeleri için işkencelere maruz kalmışlardır. Sünnî ulemaya yapılan katliamlarla yetinilmemiş, Ebu Hanife ve Fahrettin Râzî gibi âlimler kabirlerinden çıkartılarak kemikleri teşhir edilmiştir. Safevîler'in bu tutumu ve Şah İsmail'in Sünnî halka karşı izlediği bu kanlı siyasetin sebepleri kaydedilmektedir.. Safevîler'in bu tutumu, Sünnî olan Özbekler ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından iyi karşılanmamış ve Osmanlıların ilk İslâm Halifesi Yavuz Sultan Selim'in İran'a üzerine yürümesine ve Çaldıran harbine sebep olmuştur. Safevîler aynı zamanda Özbeklerle de savaşmış ve Herat şehrinde mezheplerinden dolayı yerli halkı vahşicesine katlemişlerdir. Safevîler'in inanç sisteminin temelinde Şiî mezhebi bulunsa da, kızılbaş öğretileri hakim durumundaydı. Kızılbaşların inancı sistemsizdi ve belirli kaynağa dayanmıyordu. Kızılbaşların bu yanlış itikadı, muhacir ulema tarafından ortadan kaldırılmıştır. İmamiyye itikat sistemi hakim rol oynamıştır. Safevî devletinin ikinci döneminde çok farklı bir siyaset izlenilmiştir. Şah Tahmasb'la başlayan bu dönemde dışarıdan davet edilen âlimlerin devlet makamlarına getirildiği v müşahede edilmektedir. Alimlerden dolayı ilmiye sınıfı güçlenmiş ve bu sınıfın sayesinde "Merceiyyet" makamı tesis edilmiştir. Bir zaman sonra ulema sınıfı, Şahların otoritesi de büyük rol oynamıştır. Alimlerin bu konumu ve Safevî devletinin zayıflaması, "Velayet-i Fakih" nazariyesinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Şah İsmâil. Safevîler. Şia, Râfizî. Akâid.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde mezhep tartışmaları
"Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Geçiş Sürecinde Mezhep Tartışmaları" başlığını taşıyan çalışmamızda, dönemin temsil gücü yüksek olan Sırâtımüstakîm-Sebîlürreşâd ile Dârulfünûn İlahiyat Fakültesi Mecmûası başta olmak üzere diğer dergilerdeki yazılar, mezhep tartışmaları bağlamında ele alınmıştır. Ayrıca araştırmamızda, söz konusu dergilerdeki İslâm mezhepleri ile ilgili makaleler ve dönemin mezheplerle ilgili düşünce yapısını yansıtan eserler incelenmiştir. Araştırmada buhranlı zamanda yaşanan mezhep tartışmalarının temelde hangi meseleyi merkeze alıp onu çözmeye çalıştığı tespit edilmiş ve dönemin tasvîri yapılmıştır. Çalışmamızın birinci bölümünde Osmanlı'nın son döneminde İslâm mezhepleri tarihi çalışmaları, Mezhepler Tarihinin ders oluş süreci, İslâm dünyasının Doğu-Batı ilişkileri, devletin dağılması sürecinde din-devlet-siyaset tartışmalarında ortaya çıkan akımlar ve dinî hayata yön veren geleneksel eğitim kurumları üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde Osmanlı'nın mezhebî yapılanması, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte Sırâtımüstakîm-Sebîlürreşâd ile Dârulfünûn İlahiyat Fakültesi Mecmûası'nda mezhepler hakkında yazı yazanların yanı sıra onların çalışmaları, Osmanlı coğrafyasında yaşayan İslâm mezhepleri ile İslâm'dan farklılaşan mezhepler ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise söz konusu dergilerde imâmet ve hilâfet, teceddüd ve terakki, kaza ve kader, iman-amel münasebeti, takrîbü'l-mezâhib, ittihâd-ı İslâm, mehdîlik, ictihad ve taklid gibi kelâmî ve mezhebî konular ve problemler tartışılmıştır.
Tarihsel süreçte Hanefîlik-Mu'tezile ilişkisi
Ashâbu Ebî Hanîfe ile Mu'tezile arasındaki etkileşim, fıkıhta Hanefiliği benimseyen Mu'tezilîler ile Ashâbu Ebî Hanîfe içerisinden i'tizâli görüşleri benimseyen şahıslar nezdinde tezahür etmiştir. Bu etkileşimin her iki gelenek açısından da mezhepleşme sürecinin devam ettiği mihne öncesindekindeki ilk tezahürleri akılcılık zeminindedir. Bu süreçte Mu'tezile ve Ashâbu Ebî Hanîfe'nin itikadî kimliğini oluşturan Mürcie'nin temel tartışma mevzularını oluşturan halku'l-Kur'an-ircâ, kader-ircâ, rü'yet-ircâ, gibi farklı geleneklerle özdeşleşmiş fikirleri bir araya getiren şahıslardan bahsedilebilir. İki mezhebi eğilim arasındaki ilişkinin somut tezahürleri ise mihne süreci ile bağlantılıdır. Mihne sürecinde halku'l-Kur'an fikrini benimseyen ancak diğer i'tizâli fikirleri hakkında bilgi sahibi olmadığımız Ashâbu Ebî Hanîfe'den bazı şahıslarla, Mu'tezilî kimliği belirgin olan, Ashâbu Ebî Hanîfe'den sayılan ancak ilmi yönü belirgin olmayan Ahmed b. Ebî Duâd'dan (ö.240/854), fakih kimlikleri ile Ashâbu Ebî Hanîfe içerisinde saygın şahsiyetler olarak bilinen ve aynı zamanda Mu'tezile tarafından da sahiplenilen şahıslar yer almaktadır. Mihne sonrası süreçte ise Ashâbu Ebî Hanîfe ile Mu'tezile etkileşimine Mu'tezilî kimlikleri belirgin olan ve Mu'tezilî mütekellim olarak tanınan ancak Ashâbu Ebî Hanîfe'den Kerhî (ö.340/952) gibi şahıslardan ders almak suretiyle Hanefî gelenek ile ilişkisi tesis olunan şahısların dahil olduğu görülmektedir. Bu süreçte yine fakih kimlikleri ile bilinen ancak Mu'tezile içerisinde sayılan şahıslar nezdinde de iki mezhep arasındaki etkileşim tezahür etmiştir. Anahtar kelimeler: Hanefîlik, Mu'tezile, Hanefî-Mu'tezilî, Cehmî, Mürciî.
Çağımız Türkiye'sinde mezhepler tarihçiliği (Sönmez Kutlu örneği)
Sönmez Kutlu, ülkemizde son dönem Mezhepler Tarihçiliği'nin önemli isimlerinden biridir. Kutlu, çalışmalarıyla Mezhepler Tarihi'ne önemli katkılarda bulunmuş ve bulunmaya devam eden bir ilim insanıdır. Bu çalışmanın birinci bölümünde Sönmez Kutlu'nun hayatına, etkilendiği fikir adamlarına, ikinci bölümünde mezhep anlayışına, mezheplerin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili görüşlerine, ilk defa kendisi tarafından ele alınan mezheplerin zihniyetlere göre tipolojilendirilmesine, Mezhepler Tarihi'nde ortaya çıkan sorunlara, kaynakları nasıl kullandığına, 73 fırka hadisi hakkındaki görüşüne, Mezhepler Tarihi'ne yapmış ve yapmakta olduğu katkılara yer verirken, üçüncü bölümünde ise mezheplere bakışına, mezheplerle ilgili görüşlerine ve bu mezhepleri zihniyetlere göre nasıl tipolojilendirdiğine, kendisinin de çok önem verdiği Maturidilik mezhebi ile ilgili değerlendirmelerine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sönmez Kutlu, Mezhep, Mezhepler Tarihi, Mezhepler Tarihçiliği, İmam Mâturîdî ve Maturidilik.
Modern dünyada klasik bir Sünni yaklaşım olarak Habeşilik ve Türkiye'deki durumu
Abdullah el-Habeşî, Habeşistan'ın Herer şehrinde 1910 yılında Müslüman bir ailede dünyaya gelmiştir. İlk eğitimini doğduğu şehirde aldıktan sonra Habeşistan'ın farklı şehirlerine ve bölgelerine ilim öğrenmek için çeşitli yolculuklar yapmıştır. Aldığı eğitimlerden ve yaptığı yolculuklardan sonra Etiyopya ve Somali civarında tanınır hale gelmiş, bu durum Herer'in müftüsü gibi itibar görmesine sebep olmuştur. Habeşî'nin düşünceleri, içinde yaşadığı siyasal yapıyla çoğu zaman ters düşmüş, bundan dolayı Habeş kralı tarafından 1947 yılında ülkeden uzaklaştırılmıştır. 1950 yılında Beyrut'a geldikten bir süre sonra el-Ezher Üniversitesi'nin Lübnan'daki şubesi tarafından bir şeyh olarak kabul edildiği için Lübnan'da ciddi taraftar kitlesi kazanarak birçok alanda faaliyetlerine başlamış ve fikirlerini yaymıştır. Habeşîler Cemaatinin şeyhi ve lideri olarak ünlenen Habeşî, 2 Eylül 2008 yılında doksan sekiz yaşındayken Beyrut'taki evinde vefat etmiştir. Habeşî kendisinin ve cemaatinin Ehl-i Sünnet'e mensup olduklarını ve bulunduğu coğrafyada yaşayan radikal İslâmî grupların aşırı şiddet söylemlerinden farklı bir yol izlediklerini belirterek bu kitle tarafından tepkileri üzerine çekmiştir. Cemaat günümüzde hem Lübnan'da hem de Dünya'nın farklı ülkelerinde dernekler aracılığı ile faaliyetlerine devam etmektedir. Türkiye'de ise Hıdır Yeşilyurt liderliğinde faaliyetlerini sürdüren cemaat, Habeşî'nin kitaplarını Türkçe'ye çevirerek taraftarlarına sunmakta ve fikirlerini ortaya koymaktadır. Cemaat çeşitli yayın kuruluşları ve dernekler aracılığı ile ülkemizde faaliyetlerine devam etmekte ve taraftar kitlesini arttırmaya çalışmaktadır.
Risale-i Damıgu'n-Nusayriye transkripsiyon ve değerlendirme
İslam mezhepleri arasında kabul edilen Nusayrilik, günümüzde inançsal açıdan çok kültürlü bir yapıya sahip olması nedeniyle araştırmalara ilham kaynağı olmaktadır. Nusayriliği ve Nusayrileri karakterize eden çeşitli kültür yapıları bulunmaktadır. Bu kültür yapılarının eski kültür ve medeniyetlerden harmanlanarak günümüze kadar gelmiş olduğu anlaşılmaktadır. Eski tarihlerden günümüze kadar ulaşan Nusayrilik sadece basit bir Arap Aleviliği söyleminden çok, eski ve yeni inançların kaynaştığı bir inanç biçimidir.Tarihin çeşitli dönemlerinde bu inancı ve Nusayrileri anlatan eserlere rastlanmaktadır. Bunlar Nusayrilerce veya farklı inanç yapısına sahip kişilerce yazılmış fihristler, el yazmalar ve risalelerdir. Bu el yazmalar arasında Nusayriliği tanıtan, Nusayriliğin bilinmeyen yönlerini ortaya koyan önemli eserlerin bulunduğu açıktır. Ancak bu eserlerden çoğunun içeriğinde eleştirilecek bazı ifadeler yer almaktadır. Bu el yazmalardan biri de ?Risale-i Dâmıgu'n-Nusayriye? isimli risaledir. Bu risale 19. yy. da yazılmıştır. Nusayrilikle ilgili çok kültürlü bir yapıdan bahsettiği anlaşılmaktadır. Risale, Nusayriliğin bilinen yönlerine değindiği gibi bilinmeyen yönlerini de ele almaktadır. Yazar risalede Nusayriliği kendi dini görüşlerine göre eleştirmektedir.Risale-i Dâmıgu'n-Nusayriye Nusayrilerin 19. yy. da yaşamış oldukları bölgeleri, inançsal dünyalarını, mezhebin kuruluş ve gelişim aşamalarını anlatmaktadır. Risale, Osmanlı tarihinde Nusayriliği bir problem olarak algılayan ve Nusayrilerin bilinmeyen yönlerini ortaya koyan ilk eserlerden biri olması nedeniyle ayrı bir önem taşımaktadır.