Şia
134 theses under this subject heading
The Shia Crescent discourse: A critical geopolitical approach
This thesis aims to study "the" Shia Crescent discourse through a critical geopolitical approach. King Abdullah II of Jordan claimed in 2004 that the Islamic Republic of Iran aimed at creating a Shia Crescent under its own control and in accordance with its own interests. Moving from this discourse, on the one hand, this study analyses the effect of this discourse on the Middle Eastern countries ruled by Shia political elites, while on the other hand, it elaborates on the approaches taken by those Middle Eastern countries' political elites who have acknowledged the Sunni branch of Islam, but rule over substantial Shia populations, to what extent those elites are influenced by this discourse, and are susceptible to Iranian influence. While undertaking these tasks, this study offers a critical geopolitical analysis of "the" Shia Crescent discourse. Keywords: Shia Crescent, Iran, foreign policy, critical geopolitics, sectarianism,Shiism.
İslam tarihi kaynaklarında Abdullah İbn-i Sebe ve faaliyetleri
Yemenli bedevî kabileler, hicrî ilk asırda meydana gelen siyasî hâdiselerde etkin rol oynamışlardır. Özellikle Hz. Ebû Bekir dönemindeki ridde olaylarında ve Hz. Osman döneminin sonlarına doğru meşru halifeye karşı yapılan isyan hadîselerinde bu rol belirgin olarak görülmektedir. Kendisi de Yemenli bir Yahudi olan Abdullah b. Sebe, Hz. Osman'ı hilafetten indirmek ve vahdet-i İslam'ı parçalamak için harekete geçmiştir. İbn-i Sebe, Hz. Osman'a karşı yapılan darbe teşebüsünün organize edicisi ve baş aktörüdür. İbn-i Sebe, gittiği İslam beldelerinde Hz. Osman'ın muhalifleriyle bir araya gelmiş ve onun valilerini eleştirmiştir. İbn-i Sebe'nin başı çektiği muhalefet zamanla bir isyan hareketine dönüşmüş ve neticede meşru halife Hz. Osman zulmen şehit edilmiştir. İbn-i Sebe, yaydığı İslam dışı fikirlerle İslam birliğini parçalamayı hedeflemiştir. Hz. Ali'nin hilafeti dönemi de Abdullah b. Sebe ve Sebeiyye Fırkasının yönetimde etkinliğinin arttığı bir zamandır. Abdullah b. Sebe ve Sebeiyye Fırkası; Cemel Harbinde Hz. Ali ve Cemel Ashabı sulh kararı almışken, gizli bir gece planıyla iki tarafı savaşa tutuşturmuştur. Abdullah b. Sebe'nin ortaya attığı "Rec'at, vasî, hulûl" gibi fikirler daha sonra yaygınlaşarak bugünkü Şîi inancının temel umdelerini oluşturmuştur. Bu sebeple Abdullah b. Sebe'nin ve onun fikirlerinin iyi bilinmesi, Şîi inancının mahiyetinin daha net anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Alan yazındaki tarihi kaynaklar dikkatlice incelendiğinde Sünnî hem de Şîi âlimlerin Abdullah b. Sebe'nin varlığı ve faaliyetleri hususunda görüş birliği içinde olduğu ve Abdullah b. Sebe ile ilgili rivâyetlerin tek kaynağı tarihçi Seyf b. Ömer olmadığı görülmektedir. Bu araştırmayla, tartışmalı bir konu olan İbn-i Sebe'nin tarihsel varlığı tarihsel kayıtlara dayalı olarak ispat edilmekte ve faaliyetleri hakkında nesnel bir inceleme yapılmaktadır.
The role of religion in Iranian foreign policy as a soft power in the Middle East
Middle East lies in a geopolitical area which has gained attraction of the regional and the global powers throughout the history. This region is the connecting bridge between Asia, Europe and Africa, which encompasses different nationalities and religions and till today it has been politically unstable mainly because of direct and indirect religious conflicts. After Islam and its division into two main sub groups by the name of Sunni and Shia, this process continued and till today competition between the two groups Sunnis and Shias has been carried on in the Middle East. Iran Islamic Revolution happened as a remarkable evolution in the Shia-centric community of Iran and after that the leaders of Iran did not focus only in their internal affairs, but rather shifted their concentration on regional politics, particularly through Shia Revolutionists in order to play a considerably active role in the Middle Eastern region. Iran got an active position in the world, especially in the Middle East, after the revolution as a Shia-centric community. Different educational, cultural and political activities of Iran outside its borders are clear examples of Iran's international actions after the revolution. This thesis is based on the research regarding the methods and approachs that Iran has used to expand its borders and influence in the Middle East. It also investigates the elements and factors which Iran has used to have influence over the Middle East. The main objective of this thesis is to investigate and search on foreign politics of Iran and the usage of religion as a soft power in the Middle East. In this essay the religious factors of Iranian politics would be researched and the way it is used. In addition to these, this essay would research about the political and cultural opposition between Iran and other countries in the Middle East. After investigating about the usage of religious factors of Iran in the Middle East, the role of Iran as a regional power and a pro-Shia in the Middle East will be discussed. It will be clarified how Iran has used the Shia factor as a tool in order to reach its political and cultural aims in the Middle East. Keywords: Religion, Revolution, Cultural Struggle, Shia, Soft power, Middle East
Tecrîdü'l-itikâd şârihlerinde imâmet: İsfahânî ve Ali Kuşçu örneği
Klasik dönemde yazılmış birçok kelâm kitabında yer alan imâmet meselesi, kelâm-siyaset ilişkisini tespit noktasında önemli bilgiler içermektedir. Hz. Peygamber'in vefatının ardından İslâm devletinin yöneticisinin seçimi hususunda ilk halifelerden başlayan sürecin teolojik mahiyeti hakkında mezhepler farklı görüşler ileri sürmüştür. Şiî-İmâmî anlayış, insanlara bırakılan bu alanı "nas"lar ile düzenlemeye çalışmış ve bu husustaki görüşlerini temellendirmek için salah-aslah, lütuf gibi birtakım Mu'tezile kökenli teorilere başvurmuştur. Şiîlerin bu yaklaşımı, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'den (ö. 324/935-36) itibaren Sünnî kelâm eserlerinin sonuna imâmet bölümü eklenmesini beraberinde getirmiştir. İlgili bölümde nas iddiasında bulunan Şiî anlayış eleştirilerek temelde fıkhî bir mesele olan imâmetin, kelâmî yönü ortaya konulmaya çalışılmıştır. Müteahhir dönem kelâm âlimi Nasîrüddîn et-Tûsî (ö. 672/1274) de Şiî-İmâmî imâmet teorisini benimsemiş ve yazdığı Tecrîd'ül-i'tikâd adlı kitabının imâmet bölümünü bu teori doğrultusunda şekillendirmiştir. Hz. Ali ve evlâdından onbir kişinin seçilmiş imâm olduğunu ispatlamak ve ilk halifelerin Hz. Ali'nin hakkını gaspettikleri iddiasını desteklemek yönünde birtakım görüş ve ithamları içeren Tecrîd'in beşinci bölümü olan "imâmet", bilimsel kimliğinin getirdiği saygınlık sebebiyle Tûsî'ye yakıştırılamamış ve kimileri tarafından, öğrencisi İbnü'l-Mutahhar el-Hillî'ye (ö. 726/1325) nisbet edilmiştir. Ebü's-Senâ el-İsfahânî (ö. 749/1349) ve Ali Kuşçu (ö. 879/1474), Tecrîd'e şerh yazarak imâmet bölümünde ana metin yazarını dikkatli bir eleştiriye tabi tutmuşlardır. Bu tez çalışmasında Sünnî âlimlerin, şerh telif etme sebeplerinden biri olan "Tecrîd'in imâmet bölümündeki iddialar", İsfahânî ve Kuşçu şerhleri bağlamında incelenmiş ve ilgili metinlere yansıyan Şiî-Sünnî tartışmasında tarafların argümanlarının tahlil edilmesi hedeflenmiştir.
Şiî müfessir İbn Şehrâşûb'un Müteşâbihü'l-Kurʾân adlı eserinin usûlü'd-dîn açısından değerlendirilmesi
Kur'an'da anlamı konusunda net bir tayinde bulunulamayan söz ve anlatımlar için kullanılan müteşâbihât kavramı, erken dönemde tefsir ve kelâm disiplinlerinin tartışılagelen en önemli başlıklarından birisidir. Müteşâbih lafız veya ifadelerin dil ve yorum düzeyinde tanıdığı farklı anlaşılma imkânı, müteşâbihlerin tarihî süreçte tefsir sahasının en çok yorumlanan âyet grubunu kılmıştır. Obje olarak sözcük ve ifadenin temel kodlarında bulunan yapısal örtüklük farklı anlaşılmalara kapı araladığı gibi özne konumundaki müfessirin ait olduğu mezhebî aidiyet de bu alandaki farklı temâyüllerin arka planındaki başlıca saiklerden biri olarak durmaktadır. Bu tezde dinî düşünce geleneğinde iki önemli damardan birisi olarak İsnâaşeriyye Şiâsının önemli bir müfesssir sîması İbn Şehrâşûb el-Mâzenderânî'nin (ö. 588/1192) Müteşâbihu'l-Kur'an ve'l-Muhtelefû Fîh adlı eseri, muhtevâ yönünden incelenmiştir. Tez, Şiâ'nın itikâdi ve düşünce evreninden bir müfessir olan İbn Şehrâşûb'un âyetlere ilişkin yaklaşımında sahip olduğu Şiî kimliğinin, müteşâbih âyetlerin te'vilinde etkisi ve bu etkinin boyutunu ortaya koymayı amaçlamıştır. İbn Şehrâşûb özelinde yapılan bu çalışmanın nihai bir amacı da müteaddit Kur'an pasajlarını, imâmetle ilişkilendiren Şiâ'nın müteşâbihât algısını ortaya koymak ve genelde Şiâ'nın Mu'tezile ile özelde de İbn Şehrâşûb'un Zemâhşeri gibi mezhebin kendi dönemindeki aktif isimleriyle karşılaşmasının tefsirin önemli alt disiplinlerinden müteşâbihata yaklaşımda etki ve oranını, temel ilgi alanı Kur'an ve tefsir olan bir âlim özelinde tespit etmeye çalışmaktır. Bu çalışma nihaî olarak mezhebî paradigmaların Kur'an'ın yorumlanması aktivitesi içerisinde müfessir üzerindeki etkisinin sonuçları hakkında bir örneklem mesabesindedir. Buna ek olarak te'vil ameliyesinin temel enstrümanları akıl, dil, yorum gibi farklı unsurlar çerçevesinde verilen bu çabanın, kelâmî bir etkilenim yaşamış Şiî bir müfessirin, rivâyet ile te'vili başarılı bir biçimde mezcetmesi ile otantik bir hal almıştır.
Şia'da İmâmet teorisi ve Küleynî'nin el-Kâfî adlı eserinin hüccet bölümünde geçen ortak ve âmme raviler
Bu çalışmada, İmamiyye Şia'sı hakkında kısaca bilgi verdikten sonra bu mezhebin en önemli itikadî meselesi olan imâmet teorisi işlenecektir. İmamiyye'nin bu teoriyi delillendirmek için başvurduğu âyet ve hadisler ile bu nasları nasıl yorumladıkları üzerinde durulacaktır. Küleynî'nin oldukça kapsamlı bir başlık altında İmâmet teorisine delil olarak gösterilen rivâyetlere yer verdiği el-Kâfî'si, İmamiyye'nin bu meseledeki delillerini bir arada görme imkânı vermesi yönüyle önemli bir eserdir. Bu sebeple çalışmamızda el-Kâfî'nin "Kitâbu'l-huccet" bölümü hakkında da bilgi verilecek ve söz konusu bölümde geçen ortak ve amme râvîlerin biyografisi incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Mezhep, Şia, İmâmet, Râvî, Ortak, Amme.
Ahmed Feyzi Çorûmî'nin Feyzü'l-Vâhib fî Necâti Ebî Tâlib başlıklı risâlesi: Değerlendirme ve neşir
İslâm tarihindeki önemli figürlerden Ebû Tâlib'in Müslüman olduğunu açıkça ikrar etmemiş olması, müşrik olarak vefat edip etmediği konusunda ihtilafa neden olmuştur. Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunluğu onun müşrik olarak vefat ettiğini düşünürken, Şiîler ve bazı Ehl-i Sünnet âlimleri Müslüman olarak vefat ettiğini iddia etmiştir. 13/19. asır Osmanlı âlimi Ahmed Feyzî Çorûmî (1253/1839-1327/1909) Feyzü'l-Vâhib fî Necâti Ebî Tâlib adlı bir eser kaleme alarak Ebû Tâlib'in imanı hakkında Ehl-i Sünnet çevrelerindeki yaygın kanaate karşı çıkmıştır. Bir yandan Şia'ya reddiye olarak eserler kaleme alan Ahmed Feyzî'nin öte yandan Ebû Tâlib'in imanını savunduğu bu eser tartışmanın tarihsel seyri açısından oldukça dikkat çekici bir yerde durmaktadır. Bu çalışma Feyzü'l-Vâhib'in transkripsiyonlu metnini ve Ebû Tâlib'in imanıyla ilgili tartışmalar bağlamında bir değerlendirmesini içermektedir. Anahtar Kelimeler: Feyzü'l-Vâhib, Ahmed Feyzî Çorûmî, Ebû Tâlib, Ehl-i Sünnet, Şîa, İman.
Suriye'de etnik temizlik oluyor mu
As the Syrian war enters its second decade, a new demography in Syria that significantly differs in terms of sectarian and ethnic backgrounds appears. It is clear that the majority of the conflict's casualities are Sunnis who form around 76% of the Syrian population. The Syrian government, dominated by the Alawite minority, which is 11% of the Syrian population, used lethal weapons, weapons of mass destruction, discriminatory legislations and more importantly the 'siege and starve' strategy to depopulate, forcibly evacuate and cleanse whole areas in the Syrian territory. This resulted in the displacement of around 13 million Syrians comprising more than half of the total population. Some of the evacuated areas started to be reinhabited by foreign militia of Shia backgrounds supported by Iran. With Iran being its primary ally, the Syrian government has created new charachteristics of the Syrian nationality, nationals and population. It also perpetuated a protractable conflict for the millions of refugees who appear to have no possible means to return to their homes. This phenomena raise legal question about the nature of this crime, and whether it is within the borders of ethnic cleansing or not.
İmamet doktrininin Şia-İmamiyye inançlarının şekillenmesindeki etkisi
İmâmet Doktrininin Şiâ-İmâmîyye inançları üzerindeki etkisini kelâmî açıdan ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmada, İmâmîyye'nin temel kaynaklarından derlenen rivayet ve yorumlarda söz konusu etkinin izleri sürülmektedir. İmâmetin nas ve tayine dayandığını ileri süren İmâmîyye, imamın da peygamber gibi mâsum ve ona itaat edilmesinin farz olduğunu söylemektedir. Daha çok rivayetlerle temellendirmeye çalıştığı bu düşüncesine bazı nasları da dayanak yapan İmâmîyye, bu inancının bir sonucu olarak, nas ve tayin düşüncesini benimsemeyen sahabe ve diğer Müslümanları iman karşıtı lafızlarla nitelemektedir. İmamın üstün bir ilimle donatıldığını iddia eden İmâmîyye, onun güvenirliğine halel getirmemek amacıyla Allah'a "noksanlık" nisbetini gerektiren "bedâ" inancını benimsemektedir. Bir yandan bu inancı Allah'ın aşkınlığı ve ona kulluğun zirvesi olarak sunarken, diğer yandan da onu "nesh"le özdeşleştirmeye çalışarak, meşru bir zemine oturtmaya gayret etmektedir. İmâmeti nübüvvet, imamı da Hz. Peygamber'le özdeşleştiren İmâmîyye, tüm peygamberlik görev ve yetkilerine imamları da ortak kılmaktadır. Onlara atfettiği bu yetki ve üstünlüğü kabir ve âhiret hayatına dair inanç ve anlayışlarında da sürdürmektedir. Bu bağlamda, imamları kabir sorgusuna konu yapan İmâmîyye, onları "âmellerin şahidi", "mevâzinu'l-kıst", "hesabın sahibi", "kasîmu'l-cenneti ve'n-nar" olarak nitelemekte, "Ricâlu'l-Ârâf"ın peygamberler ve imamlardan oluştuğunu söylemektedir. İmâmîyye'nin inanç ve anlayışlarını temellendirmek için yaptığı te'vîllerin bâtınî bir karakter taşımasının yanında, aktardığı rivayetlerin Ehl-i Sünnet kaynaklarında bulunmaması da, nas ve tayin düşüncesini naslarla uyuşmayan mezhebî bir yorum düzeyine indirgemektedir.
The influence of ehli Sunnah and Shia conflict on the historiography of sects in hijri fourteenth century (The case of Tabarî and Ya'qubî))
The Impact of Sunni-Shiite Conflict in the Codification of History in the Fourth Century AH and the Difference of Historical Analysis of the Al Fitna Al Kubra (Great Sedition) Al Tabari and Al Yaqubi as examples The study dealt with the position of two prominent historians who lived in the third and fourth centuries AH, namely Al Tabari (310 AH) from a Sunni perspective and Al Yaqubi (292) from a Shiite perspective. The study examined their social, cultural and political backgrounds. It also explains the different characteristics of the image of Al Fitna Al Kubra to them. A study dating to the great sedition in the fourth century AH represented by the Shiite Al Yaqubi and the Sunni Al Tabari, as authorized references to monitor the events of the Great Fitna. Perhaps such studies shed light on the value of the first historical sources in the period of Al Fitna Al Kubra. A question could be asked about the credibility of these sources and the value of their narratives, to state that these narratives do not represent authentic accounts of the period I am talking about, but rather belong to a later period and represent the whims of this later period and its trends. This approach enables us to deepen our understanding of the events of the great sedition on the one hand, and to identify more accurately its historians on the other. The research tackles the issue of conflict through the search for the Sunni- Shiite conflict and its impact in the fourth century AH, which represents the founding period for the emergence of movements and movements in an era of chaos and unrest, especially the Abbasid family struggle with the anti-Shiite movements (Shiite opposition). The research concludes that the conflict was inevitable, and that the nature and circumstances of the conflict enabled the Shiites to adopt a policy of secret and organizational action. The policy of the state has changed from the policy of openness to a security policy with the Shiite movements, a policy stemming from the concept of preserving the security and the state entity, which was adopted by the Umayyad and Abbasid states. The methodology of the research proceeded according to the following plan: The nature of the study came as introduction with three chapters, followed by the conclusion and the most prominent results, followed by supplements containing scientific indexes adopted by the research. A brief overview of the methodology of the research plan and its most important sources and references are presented. It followed by an overview of the Sunni-Shiite conflict, in which it follows the impact of the great strife in the emergence of the difference and its inception. The first chapter is a historical presentation of the events of Great Fitna. Chapter II is devoted to the study of the political and military conflict between the Abbasid Sunni state on the one hand and the Qaramites and the Fatimids on the other. The third chapter came to look for the impact of the Sunni-Shiite conflict, in the codification of history in the fourth century AH and the difference of historical analysis of the Great Sedition. I have concluded the discussions in the chapters of this thesis. I have nothing to add but to refer the reader to the chapters and research, to read, to be able to find further outcome. Key Words: Sects, Fourth Century AH, Sunni-Shiite, Al Tabari and Yaqubi Quantity of Page: 470 Scientific Director: Assoc. Prof. Dr. Mehmet KESKİN
Şiî-İmamiyye'nin kaza ve kader anlayışı
İmamiyye daha çok rivayetlerle temellendirmeye çalıştığı kaza ve kader anlayışını bazı nasları da dayanak yaparak açıklamaktadır. Onlara göre Allah, kıyamet vaktine kadar bütün insanların yapacakları şeyleri ezeli ilme göre takdir etmiştir. Kaza ve kaderin kayıt alanı Levh-i Mahfuz denilen levhadır. İmamiyye, imamın üstün bir ilimle donatıldığını iddia etmekle birlikte her yıl kadir gecesinde kaderin imamlara bildirildiğini de söylemektedir. İlk dönem İmamiyye alimleri kaderi; Allah'ın insan fiillerini ezelde bilerek takdir etmesi manasında tanımlamışlardır. İmamiyye'nin Hicri IV. asrın sonlarına kadar bu doğrultuda düşündüğü söylenebilir. Hicri IV. asırdan itibaren Mutezile ile etkileşimin sonucunda kaza, kader, Allah'ın iradesi, dilemesi, meşieti gibi konularda İmamiyye içerisinde değişiklikler meydana gelmiştir. Şeyh Müfid ve ondan sonraki ulema, ahbarî camianın kaza ve kader doğrultusundaki görüşlerini kabul etmeyerek Mutezile ile aynı doğrultuda düşünmüşlerdir. Fakat son dönem İmamiyye âlimlerinin kaza ve kader görüşlerine baktığımızda "cebr ve tefviz arası orta yol" görüşünü benimsedikleri görülmektedir. İmamiyye' nin Allah'ın ezeli olan ilmi ile kavramsallaştırdığı bedâ anlayışı kaza ve kader ile ilgilidir. İlgili ekolun bedâ anlayışı kader dışında ecel anlayışının da dayanağıdır. Ayrıca İmamiyye'nin, duanın kaza ve kaderi değiştireceğine yönelik rivayetleri de bedâ türünden nakiller olarak kabul edilmektedir. ii Ecel konusunda İmamiyye iki kısma ayrılmakta bir kısım tek ecel kavramını savunurken, diğer kısım insanların iki eceli olduğu konusunda kulların ömürlerinin uzayıp kısalabileceğini savunmuşlardır. İmamiyye'de rızık konusu kaza ve kader ile bağlantılı bir şekilde ele alınmıştır. Şii âlimlere göre rızık konusu Allah'ın ezelî ilmine göre belirlenen bir konudur. Bu nedenledir ki bütün canlıların her birinin rızkı, yaşayacağı yerler, Levh-i Mahfuz'da belirlenmiştir. Bu konuda İmamiyye içerisinde herhangi bir tartışma bulunmamakla birlikte, haram olan şeyler rızık olarak kabul edilmemektedir. Anahtar Kelimeler : Kaza, Kader, Efal-i İbad, Levh-i Mahfuz, Bedâ, Ecel, Rızık
Suriye iç savaşında İran'ın rolü: Şiiliğin etkisi
İran kadim tarihi, güçlü kültürü ve mezhep anlayışı itibariyle Orta Doğu'da bulunan nadir bir devlettir. Orta Doğu coğrafyasında bölgesel güç olma hedefi olan İran, dış politikada birçok farklı etmene bağlıdır. İran, Şii nüfusun yoğunlukta olduğu bir ülkedir. Şiiliğin İran tarihinde siyasallaşma süreci yüzlerce yıla tekabül eder. 1501 yılında Şah İsmail'in Şiiliği resmileştirmesi ile Şiilik siyasallaşma sürecine girmiştir. Bu süre zarfında İran hem toplumsal düzeyde hem de yönetimsel düzeyde değişime uğramıştır. İran 1979 İslam Devrimi sonrası bölgede Şii hamisi görevini üstlenmiş ve bölge ülkelerini mezhepsel bakımdan etki altına almıştır. Tunus'ta 2010 yılında başlayan Arap Baharı ayaklanmalarıyla birlikte Orta Doğu'da aktörlerin dış politikaları da çıkarları açısından değişikliğe uğramıştır. Arap Baharı'nın Suriye'de patlak vermesiyle birlikte Ortadoğu'da İran'ın en önemli müttefiki tehdit altında kalmıştır. İran Arap Baharı ile birlikte gelen tehditleri bertaraf etme girişimlerinde bulunmuştur. Bu girişimlerin belirginleştiği en önemli nokta Suriye İç Savaşı'dır. Tezin ana amacı İran'ın Suriye İç Savaşı'ndaki rolünü tartışıp İran'ın bu savaşta elde edeceği kazançları analiz etmektir. Bir diğer amaç ise bölgesel güç olma hedefini diri tutan İran'ın bu yolda Şiiliği hangi bakımda ele aldığı incelenecektir. Tez kapsam bakımından İran'ın tarihsel süreci ile başlayıp bu süreç içerisinde İran'ın Şiileşmesi ve bu mezhebin siyasallaşma sürecine değinilecektir. Arap Baharı ile Orta Doğu'yu etkisi altına alan ayaklanmaların Suriye'ye sıçraması ele alınacaktır. Son minvalde İran'ın Suriye İç Savaşı boyunca politikası ve çıkarları vurgulanacaktır.
Şeyh Sediduddîn Mahmud Bin Ali el-Hasan el-Hımsî'nin kelâmî görüşleri
Hımsî, Şiî İmamiyye'ye mensup bir otorite olarak tanınmış ve Suriye'nin Rey beldesine nispetle Hımsî veya Homsî olarak bilinmiştir. Hayatının son dönemlerinde Tahran'da yaşamış ve bir medrese inşa ettirmiştir. Hımsî, cismin sonradan oluştuğunu ve değişen halleriyle yeni özellikler kazandığını, bu değişimlerin bir fail tarafından gerçekleştirildiğini savunmuştur. Allah'ın varlığını kanıtlamak için hudûs kavramını kullanmış ve varlıkların zorunlu veya mümkün olma durumlarına göre değerlendirmiştir. Hımsî, cismin sonradan oluştuğunu ve değişen halleriyle yeni özellikler kazandığını, bu değişimlerin bir fail tarafından gerçekleştiğini savunmuştur. Hımsî, cisimlerin oluşumunun rastlantısal veya bilinçli olduğunu belirtmiştir. Özellikle, insan vücudundaki organların özel amaçlar için tasarlandığını vurgulamıştır. Hımsî, cisimler arasındaki farklılıkların varlığını ve bu farklılıkları açıklayacak bir nedenin gerekliliğini tartışmıştır. Zorunlu bir nedenin, cisimlerin farklılıklarını açıklamakta zorluklar yarattığını belirtmiş ve bu nedenle iradeli bir varlığın varlığını savunmuştur. Allah'ın iradesi ve insan eylemleri üzerindeki etkisini tartışırken, insanların iradeleri doğrultusunda hareket etmelerinin zorunlu olduğunu ancak bu iradenin engelleyiciler veya hoşnutsuzluklar nedeniyle baskı altında olmadığını belirtmiştir. Hımsî, peygamberlerin doğruluğunun mucizelerle kanıtlanabileceğini savunmuş ve peygamberliği toplumsal fayda temelinde değerlendiren filozofları eleştirmiştir. Peygamberlerin masumiyetinin önemini vurgulamış, küçük günahların bile kabul edilemez olduğunu belirtmiştir. Kadınların ve çocukların peygamber olamayacağını söylemiştir. Peygamberlerin mucizelerinin doğal olaylardan ve hilelerden ayrıldığını, olağanüstü ve açıklanamaz olduklarını ifade etmiştir. İmametin, dini liderlik ve genel başkanlık anlamına geldiğini ve imamın seçiminin yalnızca ilahi vahiy veya mucizeyle doğrulanması gerektiğini açıklamıştır. İmamın masumiyetinin, liderlik pozisyonundaki hata yapma olasılığını azaltarak toplumda dürüstlük ve adaleti güvence altına aldığını belirtmiştir.
Nusayrîlikte mezhebe kabul töreninin tarihi ve sosyolojik tahlili
Nusayrîlerde sırrın verileceği kişilerle ilgili ciddi şartların ve süreçlerin olduğu bilinmektedir. Dine giriş törenleri gerek inancın devamlılığının sürmesi, gerekse mensubiyetin getirdiği toplumsal bağların sağlanması noktasında oldukça önemlidir. Burada öne çıkan kavram din amcalığıdır. Din amcalığı kurumu bireyin dine girişinde olgunluğunu ve sırrı muhafaza edip edemeyeceğini ölçen, kişiye Nusayrî öğretilerini ve kültürünü kazandıran kurumdur. Dine girecek bireyler ile biyolojik olarak bir bağları olmayan din amcaları, dini kültürün kazandırılmasını sağlarlar. Mezhebin genel yapısına hâkim olan gizlilik ve takîyye anlayışı, bireyi kendi etnik grubu içerisinde hayata hazırlarken, kendilerinin dışındaki grup ve topluluklara karşı da asosyal ve toplumun genelinden uzak kişiler haline getirebilmektedir. Dolayısıyla karmaşık ve toplumun genelinden kopuk, çift kişilikli bireyler ortaya çıkmaktadır. Burada araştırmaya ihtiyaç olan konu Nusayrilik'te mezhebe kabul şartlarının neler olduğu, bu şartların değişik dönemlerde nasıl uygulandığı, ne gibi değişimler ve esnemeler yaşadığıdır. Bu merasimlerin dini ve tarihsel süreç içerisinde nasıl şekillendiği ve nasıl uygulandığı konumuzun temelini oluşturmaktadır. Ayrıca mezhep içerisinde karşılaşılan farklı uygulamalar ve temellendirmelere de çalışmamızda yer verilmeye gayret edilmiştir. Genel olarak üç merhalede gerçekleşen bu merasimi bizatihi yaşamış olan, daha sonra Sünnî İslam'a geçmiş veya hala mezhep içerisinde kalarak şeyh konumuna kadar yükselen, hatta din amcalığı yapmış kişilere ulaşarak görüşmeler yapılmış, birinci ağızlardan öğrendiğimiz bilgiler de çalışmada yer bulmuştur. Bütün bunların sonunda Nusayrîler'de mezhebe kabul törenleri, amcalık kurumu, sosyal ağlar, sivil örgütlenme, sosyal hareketler ve kültürel nitelikleriyle sosyolojik bir değerlendirmede bulunulmuştur.
Dine bakış açısını şekillendirmede mezheplerin rolü
Müslümanlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vefatını takiben din konusunda açıklayıcı ve yönlendirici, siyaset konusunda da hayatın her alanına hükmeden bir otoritenin yokluğu ile bir boşluğa düçâr olmuşlar ve muhtelif konularda görüş ayrılıklarına düşmüşlerdi. İhtilaf ettikleri konuların başında hilâfet meselesi geliyordu. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in hilâfetleri döneminde bu konu gündem teşkil etmemiş olsa da Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde potansiyel şiddetine kavuşmuş, sonuç itibariyle iki halîfenin de şehit edilmelerine kadar varan kanlı olaylara yol açmıştır. Savaşlar, inanç boyutuyla ilgili ihtiyaçlar, politikalar, fikirler ekseninde yaşanan tüm ihtilaflar neticesinde insanların gruplaşarak etraflarında toplandıkları, din adına görüş beyan eden, bazen hakikati söyleyen, bazen de hakikat tekelciliği yapan fırkalar, yani mezhepler doğmuştur. Gerek mezhepsel alamda gerekse dinî bir boyutu olan herhangi bir şekilde gruplaşmalar, önceden olduğu gibi içinde bulunduğumuz asırda ve kıyamete kadar da devam edecektir. Kimi zaman gerçekten hakikatin peşinde, Allah'ın istediği bir yaşam düzeni doğrultusunda hareket geliştiren gruplar, kimi zaman da rant, çıkar ve siyâsî gayelerle örgütleşen yapılar karşımıza çıkabilecektir. Müslüman toplumların, bu anlamdaki tarihsel tecrübeleri göz ardı etmeden kararlar vermesi elzemdir. Biz bu çalışmamızda, bahse konu olan mezheplerin ya da grupların hangi ortamda hangi şekilde doğup gelişme gösterdiklerini, dîni anlayış tarzlarını, dînin kendisi olarak görülmeleri sorununu, dinin siyâsi bir araç olarak kullanılıp istismar edilmesi hususunu konu edindik.
Tarihsel ve kültürel boyutlarıyla Bingöl'de alevilik
Tarih boyunca birçok tanımı ve yorumu yapılan Alevîliği ele alan bu çalışmada; çıkış noktası olarak İslamın ilk yılları ele alınmıştır. Tarihi süreç içinde farklı tepkimeler sonucunda günümüze kadar ulaşan süreç neticesinde oluşan olaylar ve olaylara verilen tepkiler akademik tarafsızlık ilkesine bağlı kalınarak ele alınmıştır. Çalışmanın ana konusu olan bölge Alevîlerinin nereden geldikleri, nasıl yerleştikleri, demografik yapıları, inanç ve ibadetleri, farklı kültürlerle etkileşimleri ve inançlarının sosyal yaşamlarına etkileri ele alınmıştır. Çalışma; Kârer bölgesi merkeze alınarak bölge Alevîleri hakkında bilinen doğru ve yanlışların alana inilerek, klasik ve yakın çağ kaynaklarına dayandırılarak bilim dünyasına sunulması sürecini içermektedir. Anahtar kelimeler: Alevî, Alevîlik, Bektâşîlik, Şiâ, Bingöl
More than mere polemic: The adventure of the Risalah-i Husniyah in The Safavid, Ottoman and Indian lands
This thesis explores the historical adventure of a Shī'ī polemical work, Risālah-i Ḥusniyah, which appeared in Persian in Safavid Iran probably in the sixteenth century when the conversion of Iranian populace from Sunnīsm to Shī'ī Islam was in full swing. It seeks to analyze how this anti-Sunnī polemical work played a role in popularizing Shī'ī theological principles and consolidating a distinctive Shī'ī identity among its audience in Iran and beyond. Next, it studies the translations and circulation of the Risālah into Ottoman Turkish and Urdu in the late Ottoman Empire and India. In connection with this, the censorship policies of the political authority of the time and religious rebuttals written by the Sunnī Ottoman scholars against the Risālah are of particular interest for this study. Last but not least, by making brief inroads into the adventure of Ḥusniyah in modern Turkey, this study demonstrates that the Risālah is one of the significant components of the Alevi literary corpus and popular religion after all the censorship policies and religious resistance against it in the late Ottoman Empire and early republic. One of the important contributions of this study is that it demonstrates that confessional polemical texts might have very colorful biographies, the exploration of which would provide important vistas and insights into the time in which they 'live', therefore their journey, reception, circulation, and translation warrant detailed historical investigation.
İbn A'sem el-Kûfî'nin Kitâbü'l-Fütûh'unda Hz. Osman dönemi iç karışılıkları
İbn A'sem el-Kûfî'nin Kitâbü'l-Fütûh'unda Hz. Osman Dönemi İç Karışıklıkları" isimli bu tezde Hz. Osman'ın hilafet dönemi Kitâbü'l-Fütûh ana kaynağı ekseninde rivayetler gruplandırılarak aktarılmıştır. Diğer İslâm tarihi kaynaklarından aktarılan rivayet grupları ile Kitâbü'l-Fütûh'tan aktarılan rivayetler mukayese edilerek ortak ve farklı yönler tespit edilmiştir. Yer yer değerlendirmeler zikredilmiştir. Çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın konu, kapsam, amaç, yöntem, kaynakları ve İbn A'sem el-Kûfî'nin hayatı ve eseri hakkında bilgiler zikredilmiştir. Birinci bölümde, Kitâbü'l-Fütûh'ta Hz. Ömer'in şûra üyeleri ile ilgili görüşleri ve Câselik ile diyaloğu, Hz. Ömer'in şûrayı tayini ve Hz. Osman'ın halife seçilmesi ele alınmıştır. İkinci bölümde Kitâbü'l-Fütûh'ta Hz. Osman dönemi iç karışıklıkları kaydedilmiştir. Üçüncü bölümde Kitâbü'l-Fütûh'ta Hz. Osman'ın muhasara edilmesi, öldürülmesi ve defnedilmesi zikredilmiştir. İbn A'sem'in Kitâbü'l-Fütûh'unda rivayet aktarımında bulunurken şiî düşünceye göre bir yol izlediği tespit edilmiştir. Hz. Osman döneminde olaylara ve şahıslara şiî algı ile motiflerde bulunduğu gözlemlenmiştir. Kitâbü'l-Fütûh'ta, şiî düşünceye hedef olan birey veya kitlelerin yerilmekten geri kalınmadığı açıkça müşahede edilmiştir. Özelde Hz. Osman'ın ve yönetim kadrolarının genelde Ümeyyeoğulları'nın ve yönetim ile arası iyi olanların haksız olduğunun vurgulanmaya çalışıldığı tespit edilmiştir. Hz. Osman ve akrabalarına karşı başta sahabenin önde gelenleri olmak üzere halkın muhalif olduğu algısı üzerinde durulduğu gözlemlenmiştir.
Endülüs'te İslâm mezhepleri
Bu araştırmada, İslam kültür ve medeniyeti açısından önemli bir yere sahip olan Endülüs'e İslam mezheplerinin girişi, bölgedeki yayılma faaliyetleri, siyasi ve itikâdî iz düşümleri tarihsel veriler ışığında incelenmesi konu edinmektedir. Endülüs'ün fethinden itibaren hem fıkhi hem de siyasi ve itikâdî mezhepler bölgeye taşınmıştır. Endülüs'ün kendine özgü yapısı ile etkileşime giren mezhepler bölgede ana unsurlarını korumanın yanında farklılaşma ve değişme sürecine de girmişlerdir. Endülüs'te dini anlayışlar ve etnik çeşitlilik, iktidarın belirlenmesinde önemli etkiye sahip olmuşlardır. Bu durumun bir sonucu olarak Endülüs tarihinde birbirinden farklı yönetim anlayışlarına sahip olan beş dönem ortaya çıkmıştır. Endülüs'ün bu değişken yapısı içerisinde Mâlikîlik, neredeyse bütün dönemlerde etkisini ve gücünü hissettirerek ana mezhep haline gelmiştir. Endülüs'te temsil imkânı bulan diğer mezhepler bu durumdan sürekli etkilenmiş ve bu dinî yapıya uygun olarak gelişim ve değişim gösterebilmişlerdir. Üç bölümden oluşan araştırmanın, birinci bölümünde Endülüs siyasi tarihi, ikinci bölümünde fıkhi mezhepler, üçüncü bölümünde ise itikâdî mezhepler incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Endülüs, fıkhi mezhepler, itikâdî mezhepler, Mâlikîlik, Zâhirîlik, Hâricîlik, Şiîlik.
Safeviliğin oluşumu, Şiileşmesi ve diğer tarikatlara bakışı
Bugünkü İran coğrafyasının Şiileşmesini sağlayan Safevi Devleti'nin temelleri Sünni-Şafii çizgide olduğu bilinen Erdebil Tekkesi'ne dayanmaktadır. 13.yüzyılda ortaya çıkan tekke zaman içerisinde çok büyük bir nüfuza sahip olup dönemindeki devletlerin de saygısını kazanmıştır. Hoca Ali döneminden itibaren Anadolu'da da tanınır hale gelen tekke, Şeyh Cüneyd'in Anadolu'ya gelip burada gerçekleştirdiği faaliyetler ve Akkoyunlularla kurduğu akrabalıkla kazandığı nüfuzunu kullanarak kısa bir sürede Kızılbaş Türkmenlerden iyi bir ordu kurmayı başarmıştır. Artık Safeviyye tarikatı siyasi yöne evrilmiş tarikatta devlet kurma fikri oluşmuştur. Şeyh Hoca ile başlayan ve Şah İsmail'in tarikatın başına geçmesine kadar ki zaman diliminde Kızılbaş Türkmenlerin tarikata katılmasıyla geleneksel tarikat anlayışından farklı bir hareket olumuştur. Özellikle Şeyh Haydar zamanında geleneksel tarikat anlayışına karşı bu yeni hareket galip gelmiştir. Artık tarikatın akıl hocaları Lahican sufileri olarak bilinen Türkmen babalarıdır. Tekkeden devlete giden süreçte Kızılbaş Türkmenler önemli görevler üstlenerek Safevi Devleti'nin kurulmasına yardımcı olmuşlardır. Şah İsmail ile birlikte devlet kurmayı başaran tekke, resmi mezhep olarak Şii/İmamiyye mezhebini tercih etmiştir. Bölgeye getirilen Şii ulema ile yeni kurulan devlet anlayışında farklılıklar oluşmaya başlamıştır. Sonrasında tasavvufa karşı menfi bir tutum sergilenmiş, devlete karşı gözüken tüm tarikatlar takibata uğramıştır. Komşu devletler ile özellikle Osmanlı Devleti ile girilen savaş Şii-Sünni mücadelesine dönüşmüştür. Devlet kurmayı başaran Safeviyye tarikatı, kurulduğu coğrafyada ve diğer bölgelerde adından söz ettirmiş hatta günümüz İran Devleti'nin temellerinin atılmasına katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Şiilik, Safevilik, Tasavvuf, Kızılbaş, Erdebil Tekkesi, İmamiyye
Hicrî III. Asırda Mu'tezile-Şia etkileşimi
Erken dönemde teşekkül etmiş olan iki mezhebin arasındaki etkileşimi incelediğimiz bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın genel çerçevesi, takip edilen yöntem ve çalışma esnasında kullanılan kaynaklar giriş bölümünde verilmiştir. Tezde Mu'tezile ve Şia arasındaki ilişkiler ve bunun neticesinde, çoğunlukla Şia'nın Mu'tezile'den etkilendiği fikrî yönler ispat edilmeye çalışılmıştır. Mu'tezile ve Şia, çalışmanın iki öznesi olduğu için, teşekkül süreçleri konumuz açısından önem arzetmektedir. Bu sebeple, birinci bölümde söz konusu iki mezhebin ortaya çıkışları, mezhepleşme aşamaları ve temel esasları çerçevesinde teşekkül süreçleri incelenmiştir. İkinci bölümde ise kuruluşundan hicrî üçüncü asrın sonuna kadar Abbasîlerin genel durumu kısaca ifade edilmiş, daha sonra bu dönemde Mu'tezile ve Şia'nın Abbasî iktidarı ile ilişkilerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Özellikle her iki mezhebin iktidar tarafından, çoğu zaman aynı dönemlerde ve aynı muamelelere muhatap olmaları, çalışmanın konusu açısından önemlidir. Siyasetin mezhepler üzerindeki etkileyici rolü, ikinci ve üçüncü asırlarda da belirleyici olmuş ve bu durum birçok açıdan Mu'tezile-Şia ilişkilerinin gelişmesinde etkili olmuştur. Üçüncü bölümde ise, iki mezhep arasındaki etkileşim erken dönemden itibaren incelenmiştir. Özellikle mihne süreci ve sonrasındaki durumları ve aralarındaki ilişkinin gelişimi, mezhepler tarihi ilkeleri çerçevesinde kronolojik olarak takip edilmeye çalışılmıştır. Yine son bölümde tespit edilebildiği kadarıyla Mu'tezile ve Şia arasındaki etkileşimin hangi konularda olduğu ve fikirlerinin süreç içerisindeki değişimi ortaya konmuştur. Anahtar Kavramlar: Mu'tezile, Şia, Mezhep, Siyaset, Etkileşim
Tecrîdü'l-itikâd ve şerhleri bağlamında Tûsî'nin kelam anlayışı
Nasîruddîn Tûsî'nin bir dönem ilim dünyasına damga vuran kelam eseri Tecrîdü'l-itikâd ve şerhleri üzerinde çalışılmayı hak eden eserlerdir. Bu çalışmada Tecrîdü'l-itikâd ve şerhleri özelinde Tûsî'nin usûl-i selâseye dair görüşleri konu edinilmiştir. Çalışmada Tûsî'nin kelami görüşlerin konu edinilmesinin nedeni İmâmiyye Şia'sına mensup olan Tûsî'nin günümüz ilim dünyasında bir ön kabul halini alan Şii kelamının imamet konusundaki görüşleri hariç Mutezile kelamından iktibas olduğu kanaatini yansıtıp yansıtmadığını ve Sünni kelamının Şii kelamı üzerinde etkisinin varlığını araştırmaktır. Tezimiz, öncelikle Tecrîdü'l-itikâd'a dair ülkemizde yapılan ve nicel açıdan yetersiz olan çalışmalara eklenerek lieratürdeki bir boşluğu doldurmaktadır. Yine yapılan çalışmalar Tecrîdü'l-itikâd'ın belirli bir kısmını kapsamaktadır. Çalışmamızda yer alan meselelerin büyük bir kısmı daha önce Tecrîdü'l-itikâd özelinde çalışılmamıştır. İkinci olarak da geçmişte ve günümüzde çatışmayla anılan Sünni-Şii ilişkilerinin klasik dönem ilim dünyasındaki yansımalarını görmek Sünni-Şii ilişkisine farklı bir boyut kazandırmak açısından önemli bir çalışma olmuştur. Tezimizde Tecrîdü'l-itikâd ve diğer eserlerinden Tûsî'nin söylemleri araştırıldıktan sonra Tecrîdü'l-itikâd'ın şerhleri kronolojik olarak mukayeseli şekilde tetkik edilerek Tûsî'nin söylemlerine dair bir çıkarım yapılmıştır. Ortaya çıkan sonuç Mutezile ve Ehl-i Sünnet ekollerinin görüşleriyle karşılaştırılarak Şia'nın iligili meselede otantik bir görüşünün olduğu veya diğer ekollerden birinin görüşünü aldığının tespiti yapılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın ana kaynaklarını Tecrîdü'l-itikâd ve isimleri giriş bölümünde zikredilen şerhler oluşturmaktadır. Sünni kelamının Şia üzerindeki etkisini araştırmak için bu eser ve şerhlerinin seçilme nedenleri Tûsîs'nin Şii olması, Tûsî'nin kelami görüşlerini tam olarak anlatan tek eserinin Tecrîdü'l-itikâd olması ve Sünni dünyada bu eserin rağbet görmesinin sebebinin bize göre Sünni kelamından etkilenmiş olmasıdır.
Hâkim-Biemrillâh ve saltanat dönemi
Şiî-İsmâili dailerce Rakkade'de kurulan Fâtımî devleti, adını Hz. Fâtıma'dan alır. Kurucuları Hz. Fâtıma ve Hz. Ali yoluyla Hz. Peygamber'in soyundan geldiklerini iddia etmişlerdir. Kuruluşundan kısa bir süre sonra İhşidiler devletini yıkarak Mısır'ı almış, Hicaz dâhil Suriye bölgesinde kendi adına hutbe okutmuş, dönemin en büyük sünni devleti olan Abbâsîlerin hem dini hem siyasi rakibi olmuştur. Fâtımîlerin altıncı halifesi Hâkim-Biemrillâh İsmâilî düşünceyi yayma konusunda önceki Fâtımî halifelerinden daha fazla gayret göstermiştir. Mezhebin düşüncesini yaymak için Dârülhikme başta olmak üzere eğitim müesseseleri kurmuş, mezhep tassubu ile Sünni Müslümanlara ve Gayrimüslimlere baskılar kurmuştur. Ayrıca Hâkim-Biemrillâh dönemi sürekli değişen sosyal, dini ve siyasi yasaklar ve bu yasaklara uymayanlara verilen aşırı cezalalarla da öne çıkmıştır. Özellikle yiyecek, içecekle ilgili yeni yasaklar getirmiş, kadınların sokağa çıkmasını yasaklamış, ezan ve ibadetleri kapsayan yeni kurallar koymuştur. Bunun yanında Hâkim, Mısır ve Kahire'nin imarında etkili olmuş başta Hâkim Cami olmak üzere günümüze kadar ulaşan eserler bırakmıştır. Hâkim'in saltanatının son dönemlerinde onun ilah olduğunu söyleyen Dürzi adında bir grup ortaya çıkmıştır. Bu yapı Hâkim-Biemrillâh sonrası yeni bir din haline gelmiştir. Hâkim-Biemrillâh'ın yasaklarına daha fazla dayanamayan kız kardeşi Sittülmülük iktidar muhalifleriyle iş birliği yaparak Hâkim'i öldürtmüş ve onun dönemine son vermiştir. Anahtar Kelimeler: Fatımîler, İsmâilîler, Hâkim-Biemrillâh, Dürzîler
Erken dönem Zeydîlik'te nas ve tayin düşüncesi
Erken Dönem Zeydîlik'teki imâmet doktrinini incelemeyi hedeflediğimiz çalışmamızın kapsamı hicrî ikinci ve üçüncü asır olarak belirlenmiştir. Fikir-Hadise irtibatı bağlamında gerçekleştirdiğimiz çalışmamızda tarihî süreç ön planda tutulmuştur. Çalışmamız, giriş, iki bölüm ve sonuç kısmından teşekkül etmektedir. Giriş bölümünde, Şîa'nın kolu olan İmâmiyye Şîası'nın imâmet doktrininin merkezinde yer alan nas ve tayin düşüncesinin, Zeydiyye'nin imâmet anlayışında ne ölçüde var olduğu araştırılmıştır. Birinci bölümde nas ve tayin düşüncesinin siyasî ve fikrî arka planından bahsedilmiştir. Mezheplerin ortaya çıkmasında büyük öneme sahip olan siyasî etkenlerin, mezheplerin itikâdî görüşlerinin oluşumundaki etkisi yadsınamaz. Hz. Peygamber'in vefatıyla birlikte meydana gelen olaylar imâmetin daha çok siyasî arenada kullanılmasına neden olmuştur. Hz. Ali'nin efdâliyyetini savunan İmâmiyye Şîası, nas ve tayin merkezli imâmet anlayışını sistemleştirmiştir. Bu anlayışa ise siyasî olaylar zemin hazırlamıştır. Bu tarihî sürecin devamında Zeydiyye'nin önemli imam ve âlimlerinin imâmet öğretileri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde; Zeyd b. Ali ile kendisini ona nispet eden şahıs veya şahısların imâmet öğretilerinde nas ve tayin anlayışı incelenmiştir. Ardından Zeydiyye'nin kurumsallaşmasında büyük öneme sahip olan Kâsım er-Ressî ve mezhebe devletleşme tecrübesi yaşatan Yahyâ b. Hüseyin'in imâmet anlayışları üzerinde durulmuştur. Kendilerini Zeyd b. Ali'ye isnad eden şahıs veya şahısların imâmet anlayışlarının Zeyd b. Ali'nin imâmet anlayışıyla örtüşmediği görülmüştür. Zeyd b. Ali'nin imâmet anlayışında yer alan mefdûlün imâmetinin meşru kabul edildiği görüşü zamanla değişime uğramıştır. İmâmet müessesesine büyük önem veren Kâsım er-Ressî'nin ise bu konuda net bir çizgide durduğu söylenemez. İmamın göreve geliş şekli, Hz. Ali'den önce imâmete gelenlerin meşruiyeti gibi konularda söylemlerinin değiştiği görülür. Yahyâ b. Hüseyin ise imâmete, diğerlerinden daha fazla önem atfederek, imamın yalnızca Allah'ın hükmüyle belirlenebileceği görüşündedir. Bu görüşünü temellendirirken de sık sık ayet ve hadislere başvurduğu dikkat çeker. Bu durumda ise nas ve tayin anlayışının, Yahyâ'nın, yaşadığı dönemde sistematik bir hâl almış ve sağlam temellere inşâ edilmiş olmasının etkili olduğu söylenebilir.