Şia
116 theses under this subject heading
Hicrî III. Asırda Mu'tezile-Şia etkileşimi
Erken dönemde teşekkül etmiş olan iki mezhebin arasındaki etkileşimi incelediğimiz bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın genel çerçevesi, takip edilen yöntem ve çalışma esnasında kullanılan kaynaklar giriş bölümünde verilmiştir. Tezde Mu'tezile ve Şia arasındaki ilişkiler ve bunun neticesinde, çoğunlukla Şia'nın Mu'tezile'den etkilendiği fikrî yönler ispat edilmeye çalışılmıştır. Mu'tezile ve Şia, çalışmanın iki öznesi olduğu için, teşekkül süreçleri konumuz açısından önem arzetmektedir. Bu sebeple, birinci bölümde söz konusu iki mezhebin ortaya çıkışları, mezhepleşme aşamaları ve temel esasları çerçevesinde teşekkül süreçleri incelenmiştir. İkinci bölümde ise kuruluşundan hicrî üçüncü asrın sonuna kadar Abbasîlerin genel durumu kısaca ifade edilmiş, daha sonra bu dönemde Mu'tezile ve Şia'nın Abbasî iktidarı ile ilişkilerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Özellikle her iki mezhebin iktidar tarafından, çoğu zaman aynı dönemlerde ve aynı muamelelere muhatap olmaları, çalışmanın konusu açısından önemlidir. Siyasetin mezhepler üzerindeki etkileyici rolü, ikinci ve üçüncü asırlarda da belirleyici olmuş ve bu durum birçok açıdan Mu'tezile-Şia ilişkilerinin gelişmesinde etkili olmuştur. Üçüncü bölümde ise, iki mezhep arasındaki etkileşim erken dönemden itibaren incelenmiştir. Özellikle mihne süreci ve sonrasındaki durumları ve aralarındaki ilişkinin gelişimi, mezhepler tarihi ilkeleri çerçevesinde kronolojik olarak takip edilmeye çalışılmıştır. Yine son bölümde tespit edilebildiği kadarıyla Mu'tezile ve Şia arasındaki etkileşimin hangi konularda olduğu ve fikirlerinin süreç içerisindeki değişimi ortaya konmuştur. Anahtar Kavramlar: Mu'tezile, Şia, Mezhep, Siyaset, Etkileşim
Tecrîdü'l-itikâd ve şerhleri bağlamında Tûsî'nin kelam anlayışı
Nasîruddîn Tûsî'nin bir dönem ilim dünyasına damga vuran kelam eseri Tecrîdü'l-itikâd ve şerhleri üzerinde çalışılmayı hak eden eserlerdir. Bu çalışmada Tecrîdü'l-itikâd ve şerhleri özelinde Tûsî'nin usûl-i selâseye dair görüşleri konu edinilmiştir. Çalışmada Tûsî'nin kelami görüşlerin konu edinilmesinin nedeni İmâmiyye Şia'sına mensup olan Tûsî'nin günümüz ilim dünyasında bir ön kabul halini alan Şii kelamının imamet konusundaki görüşleri hariç Mutezile kelamından iktibas olduğu kanaatini yansıtıp yansıtmadığını ve Sünni kelamının Şii kelamı üzerinde etkisinin varlığını araştırmaktır. Tezimiz, öncelikle Tecrîdü'l-itikâd'a dair ülkemizde yapılan ve nicel açıdan yetersiz olan çalışmalara eklenerek lieratürdeki bir boşluğu doldurmaktadır. Yine yapılan çalışmalar Tecrîdü'l-itikâd'ın belirli bir kısmını kapsamaktadır. Çalışmamızda yer alan meselelerin büyük bir kısmı daha önce Tecrîdü'l-itikâd özelinde çalışılmamıştır. İkinci olarak da geçmişte ve günümüzde çatışmayla anılan Sünni-Şii ilişkilerinin klasik dönem ilim dünyasındaki yansımalarını görmek Sünni-Şii ilişkisine farklı bir boyut kazandırmak açısından önemli bir çalışma olmuştur. Tezimizde Tecrîdü'l-itikâd ve diğer eserlerinden Tûsî'nin söylemleri araştırıldıktan sonra Tecrîdü'l-itikâd'ın şerhleri kronolojik olarak mukayeseli şekilde tetkik edilerek Tûsî'nin söylemlerine dair bir çıkarım yapılmıştır. Ortaya çıkan sonuç Mutezile ve Ehl-i Sünnet ekollerinin görüşleriyle karşılaştırılarak Şia'nın iligili meselede otantik bir görüşünün olduğu veya diğer ekollerden birinin görüşünü aldığının tespiti yapılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın ana kaynaklarını Tecrîdü'l-itikâd ve isimleri giriş bölümünde zikredilen şerhler oluşturmaktadır. Sünni kelamının Şia üzerindeki etkisini araştırmak için bu eser ve şerhlerinin seçilme nedenleri Tûsîs'nin Şii olması, Tûsî'nin kelami görüşlerini tam olarak anlatan tek eserinin Tecrîdü'l-itikâd olması ve Sünni dünyada bu eserin rağbet görmesinin sebebinin bize göre Sünni kelamından etkilenmiş olmasıdır.
Hâkim-Biemrillâh ve saltanat dönemi
Şiî-İsmâili dailerce Rakkade'de kurulan Fâtımî devleti, adını Hz. Fâtıma'dan alır. Kurucuları Hz. Fâtıma ve Hz. Ali yoluyla Hz. Peygamber'in soyundan geldiklerini iddia etmişlerdir. Kuruluşundan kısa bir süre sonra İhşidiler devletini yıkarak Mısır'ı almış, Hicaz dâhil Suriye bölgesinde kendi adına hutbe okutmuş, dönemin en büyük sünni devleti olan Abbâsîlerin hem dini hem siyasi rakibi olmuştur. Fâtımîlerin altıncı halifesi Hâkim-Biemrillâh İsmâilî düşünceyi yayma konusunda önceki Fâtımî halifelerinden daha fazla gayret göstermiştir. Mezhebin düşüncesini yaymak için Dârülhikme başta olmak üzere eğitim müesseseleri kurmuş, mezhep tassubu ile Sünni Müslümanlara ve Gayrimüslimlere baskılar kurmuştur. Ayrıca Hâkim-Biemrillâh dönemi sürekli değişen sosyal, dini ve siyasi yasaklar ve bu yasaklara uymayanlara verilen aşırı cezalalarla da öne çıkmıştır. Özellikle yiyecek, içecekle ilgili yeni yasaklar getirmiş, kadınların sokağa çıkmasını yasaklamış, ezan ve ibadetleri kapsayan yeni kurallar koymuştur. Bunun yanında Hâkim, Mısır ve Kahire'nin imarında etkili olmuş başta Hâkim Cami olmak üzere günümüze kadar ulaşan eserler bırakmıştır. Hâkim'in saltanatının son dönemlerinde onun ilah olduğunu söyleyen Dürzi adında bir grup ortaya çıkmıştır. Bu yapı Hâkim-Biemrillâh sonrası yeni bir din haline gelmiştir. Hâkim-Biemrillâh'ın yasaklarına daha fazla dayanamayan kız kardeşi Sittülmülük iktidar muhalifleriyle iş birliği yaparak Hâkim'i öldürtmüş ve onun dönemine son vermiştir. Anahtar Kelimeler: Fatımîler, İsmâilîler, Hâkim-Biemrillâh, Dürzîler
Erken dönem Zeydîlik'te nas ve tayin düşüncesi
Erken Dönem Zeydîlik'teki imâmet doktrinini incelemeyi hedeflediğimiz çalışmamızın kapsamı hicrî ikinci ve üçüncü asır olarak belirlenmiştir. Fikir-Hadise irtibatı bağlamında gerçekleştirdiğimiz çalışmamızda tarihî süreç ön planda tutulmuştur. Çalışmamız, giriş, iki bölüm ve sonuç kısmından teşekkül etmektedir. Giriş bölümünde, Şîa'nın kolu olan İmâmiyye Şîası'nın imâmet doktrininin merkezinde yer alan nas ve tayin düşüncesinin, Zeydiyye'nin imâmet anlayışında ne ölçüde var olduğu araştırılmıştır. Birinci bölümde nas ve tayin düşüncesinin siyasî ve fikrî arka planından bahsedilmiştir. Mezheplerin ortaya çıkmasında büyük öneme sahip olan siyasî etkenlerin, mezheplerin itikâdî görüşlerinin oluşumundaki etkisi yadsınamaz. Hz. Peygamber'in vefatıyla birlikte meydana gelen olaylar imâmetin daha çok siyasî arenada kullanılmasına neden olmuştur. Hz. Ali'nin efdâliyyetini savunan İmâmiyye Şîası, nas ve tayin merkezli imâmet anlayışını sistemleştirmiştir. Bu anlayışa ise siyasî olaylar zemin hazırlamıştır. Bu tarihî sürecin devamında Zeydiyye'nin önemli imam ve âlimlerinin imâmet öğretileri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde; Zeyd b. Ali ile kendisini ona nispet eden şahıs veya şahısların imâmet öğretilerinde nas ve tayin anlayışı incelenmiştir. Ardından Zeydiyye'nin kurumsallaşmasında büyük öneme sahip olan Kâsım er-Ressî ve mezhebe devletleşme tecrübesi yaşatan Yahyâ b. Hüseyin'in imâmet anlayışları üzerinde durulmuştur. Kendilerini Zeyd b. Ali'ye isnad eden şahıs veya şahısların imâmet anlayışlarının Zeyd b. Ali'nin imâmet anlayışıyla örtüşmediği görülmüştür. Zeyd b. Ali'nin imâmet anlayışında yer alan mefdûlün imâmetinin meşru kabul edildiği görüşü zamanla değişime uğramıştır. İmâmet müessesesine büyük önem veren Kâsım er-Ressî'nin ise bu konuda net bir çizgide durduğu söylenemez. İmamın göreve geliş şekli, Hz. Ali'den önce imâmete gelenlerin meşruiyeti gibi konularda söylemlerinin değiştiği görülür. Yahyâ b. Hüseyin ise imâmete, diğerlerinden daha fazla önem atfederek, imamın yalnızca Allah'ın hükmüyle belirlenebileceği görüşündedir. Bu görüşünü temellendirirken de sık sık ayet ve hadislere başvurduğu dikkat çeker. Bu durumda ise nas ve tayin anlayışının, Yahyâ'nın, yaşadığı dönemde sistematik bir hâl almış ve sağlam temellere inşâ edilmiş olmasının etkili olduğu söylenebilir.
Ali el-Kerekî'nin İsnaaşerî Şiiliği üzerindeki etkisi
Geçmişten günümüze İran halkları, bulundukları coğrafya için oldukça önemli bir konumda durmayı başarmışlardır. Onlar için kritik öneme sahip bazı zaman dilimleri vardır ki bu yıllar ülkenin geleceğini şekillendirmiştir. Safevî Devleti bu zaman dilimlerinin belki de en önemli eşiğini oluşturmaktadır. Çünkü Safevî Devleti'nin kuruluş aşamasında karşılaştığı sorunlar ve bu sorunlara yönelik uygulamak istediği politikaların bilinmesi bugün dahi birçok sorunun çözülmesine sebep olacaktır. Böylelikle ilk bölümde, Safevî Devleti'nin İsnaaşeri Şiîliğini kabul sürecinde kendi toprakları dışından getirip yazdıkları eserlerden ve fikirlerinden oldukça faydalandığı muhâcir ulemânın burada ne tür bir işleve sahip olduğunu incelemeye çalışmak ve özelde Kereki'nin buradaki konumu mümkün oldukça ortaya çıkarmak temel hedefimiz olmuştur. Ali el-Kereki'nin hayatı, hocaları ve eserlerini incelediğimiz ikinci bölümde, yetiştiği ortam ve ilim seyahatleri hakkında değerlendirmelerde bulunarak fikirlerinin oluşum sürecinin ipuçlarını aradık. Ayrıca gaybet düşüncesiyle bağlantılı bir şekilde durumu ele almaya çalıştık. Çünkü Şiî fıkhının oluşum süreci içerisinde mütekellimler tarafından bina edilen bu fıkhın temeline gaybet düşüncesi tüm ağırlığıyla oturmuştur. Şiî mütekellimlerin her bir fikrine neredeyse müdahele eden bu anlayış, oluşma sürecinden gelişme sürecine kadar birçok yoruma muhatap olmuştur. Ali el-Kerekî'nin fikirlerinin oluşum aşamasında Usûlî-Ahbâri ayrışmasının da incelenmesi gereken ayrı bir konu olarak ele alınması gereğini düşündük. Farklılıkları hakkında çok detaya inmeden yüzeysel bir şekilde inceleyerek durumun ayrışma yönlerine dikkat çekmeye çalıştık. Çünkü ayrışma noktalarını anlamak Kerekî ve Kerekî gibi düşünen ulemânın daha anlaşılır olmasında sağlayacaktır. Üçüncü bölümde Ali el-Kereki'nin fikirleri üzerine yoğunlaştık. Şu bir geçektir ki İsnaaşeriyye fıkhında ahbâr anlayıştan gelen gaybet anlayışı fıkhı durağanlaştırmıştı. Zamanla Usûlî ulemânın çabasıyla temel kaynaklarda akli istidlâl metodları kullanılarak bu durum aşılmaya çalışılmıştır. Safevîler döneminde Usûlî anlayışın devlet gücünüde bir şekilde yanında hissetmesi durumu dahada kolaylaştırmış gözükmektedir. Ali el-Kerekî, bu gücün farkında olarak onu kullanmayı bilmesi, geleceğin fakih-sultan ilişkilerine yeni bir boyut kazandırmıştır. Eserlerinde ve verdiği fetvalarla Şiî fakihlerine ayrıcalıklı bir konum oluşturmuştur. Özellikle Cuma namazı, haraç ve İmamın nâibliği konusunda fakihe yüklediği misyon onun konumunu her zamankinden daha çok güçlendirmiştir.
Büyük Selçuklu Devleti'nde dini hareketler ve Selçukluların din politikası
Yenikent'ten ayrılarak Cend'e gelen Selçuklular bu bölgede İslam ile tanıştı. Burada İslam'ı kabul etmenin stratejik önemini kavradılar ve bu dini kabul ettiler. Bölge ve çevresi itikatta ekseri Maturidi veya Eşari, fıkıhta ise Hanefi, Şafi, Hanbeli veya Maliki gibi Ehl-i Sünnet fırkalarına mensuptu. Selçuklular da Sünni İslam'ı benimsediler ve özellikle Hanefiliğe bağlı kaldılar. İslam'ı kabul etmeleri bölgede siyasi etkinliklerini ve güçlerini arttırdı. Selçukluların büyük bir güç olarak ortaya çıktığı bu yüzyıllar, İslam dünyasının en buhranlı devrine denk gelmekte idi. İslam, kendi içinde Şii ve Sünniliği temsil eden iki farklı kola ayrılmış, bunlarda kendi imamlarını seçerek halifelik adı altında kurumsallaşmıştı. Selçuklular, müstakil bir devlet olarak ortaya çıktıklarında ilk işleri Abbasi Devleti'ni tahakkümü altına alan Şii güçlerine karşı tepki göstermek oldu. Bu tepki aynı zamanda dini politikalarının da bir belirleyicisi idi. Onların dini politikası, vezir Kündüri'nin uyguladığı Mute'zile mihneti hariç, hâkim oldukları bölgelerde inanç ve mezhep çeşitliliği karşısında birliğin sağlanabilmesi için denge siyaseti yürütmekti. Fakat Selçuklular her ne kadar bu politikayı yürütmeye çabalamışsalar da her mezhebin bir başka mezhebe tepki olarak ortaya çıktığı göz önüne alınırsa sık sık kendini gösteren dini hareketlerin arasında kalmış idiler. Özellikle Şafii ve Hanbeli gibi Sünni mezhepler Mu'tezile'ye tepki almışlar, Mu'tezile'de onlarla mücadeleye girmekten geri durmamıştı. Bir gerilim de Hanbeliler ve Eşariler arasında yaşanmıştı. Malikiler ise bu tarz konularda daha geri planda durmayı tercih etmişlerdi. Hanefilerin de Nizamülmülk ile güçlenen Şafiilere karşı rekabete girdikleri görülür. Bu tartışmalar Selçuklular için önemli bir sorun iken ayrıca daha büyük problemler Şiilerle yaşanıyordu. Selçukluların silahlı mücadelesini gerektirecek kadar büyüyen İsmaili hareket de baş göstermişti. Bu çalışmada bahsi geçen olaylar çerçevesinde Selçukluların mezheplere karşı yaklaşımı, alınan tedbirler ve bu durumlar karşısında ne kadar rasyonel kalabildiklerine dair inceleme yapılmıştır. Bu inceleme yapılırken mezheplerin doğuşu ve öğretileri hakkında da bilgiler aktarılmış, Selçukluların ortaya çıkışından öncesine değin, İslam'daki ilk ihtilaflaşmalar da dahil edilerek olaylar örgüsü bütünüyle ele alınmıştır.
Şia'nın imamet ve mehdeviyyet doktrinlerinin Zerdüştîlik ile ilişkisi
Bu çalışmada Şia'daki imamet ve mehdeviyyet meselesi Zerdüştîlikte yer alan Ferre-i İzedî ve Saoşyant inancı ile mukayeseli bir şekilde ele alınıp, benzer yönleri tespit edilerek birbirinden etkilenme ihtimali tartışılmıştır. Zerdüştîlikte ferre ve Saoşyant kavramı Avestâ gibi orijinal kaynaklardan incelenmiştir. Daha sonra Şia'daki imamet ve mehdeviyyet inancı, mezhebin mûteber klasik eserlerinden hareketle ele alınmıştır. Birinci bölümde Ferr-i İzedî tüm yönleriyle irdelenmiştir. İkinci bölümde Şia'daki nur, ismet ve velayet kavramları üzerine durularak Ferre-i İzedî inancıyla benzer yönleri tespit edilmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise Zerdüştî-Şiî etkileşimi açısından münci inancı, araştırılmıştır. Tezin sonucunda Şia'nın temel unsuru olan imamet ve mehdeviyyet inancının Zerdüştîlikteki Ferre-i İzedî ve Saoşyant doktrinleri arasında hatırı sayılır derecede benzer yönlerinin mevcut olduğu sonucuna varılmıştır.
Bir iç ve dış politik aktör olarak Hizbullah
Bu çalışma etnik ve dini farklılıkları ile öne çıkan 18 resmi mezhebin bulunduğu Lübnan'ın en etkin güçlerinden biri olan Hizbullah'ı bir iç ve dış politik aktör olması bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Bu amaca uygun olarak çalışma ilk olarak Hizbullah'ı ortaya çıkaran tarihi ve sosyal etkenlerle birlikte Hizbullah'ın sosyolojik ve ideolojik temellerine dair bir inceleme yapmış, akabinde Hizbullah'ı iç ve dış politik aktör olarak yürüttüğü faaliyetleriyle birlikte tarihsel anlatım ve literatür tarama yöntemleri çerçevesinde yorumsamacı bir yaklaşımla ele almıştır. Türkçe ve İngilizce dillerinde birincil ve ikincil kaynaklardan faydalanan çalışma Uluslararası İlişkiler disiplininde 20. yüzyıldan itibaren yoğun bir şekilde gündeme gelen aktörlük kavramını Hizbullah'ı daha iyi tanımlaması nedeniyle iç ve dış politik aktörlük olmak üzere iki farklı şekilde kullanmıştır. Bulgular sosyal, kültürel, ekonomik ve askeri faaliyetleriyle öne çıkan Hizbullah'ın Lübnan siyasal hayatında kilit bir rolü olan bir iç politik aktöre; İsrail'e karşı olan mücadelesi ve Suriye İç Savaşı sırasında daha da belirginleşen bağımsız dış politika reflekslerine de sahip müstakil bir dış politik aktöre dönüştüğünü ortaya koymuştur. Çalışma ayrıca Lübnan devletinin resmi olarak tarafsız kaldığı kimi dış politik olaylarda dahi kendi politik amaçlarını yürütme kabiliyetini gösteren, bu çerçevede operasyonel adımlar atabilen Hizbullah'ın böyle bir konuma nasıl gelebildiğini Lübnan devletinin kendine has koşullarından da kaynaklanan yönüne de vurgu yapmıştır. Anahtar Kelimeler: Hizbullah, Şiilik, Lübnan, siyasal aktör, İslami Direniş,
İran İslam Cumhuriyeti dış politikasında Şiiliğin rolü
İran İslam Cumhuriyeti dış politikası üzerine yapılan çalışmalar devrim sonrasında Şiilik çerçevesinde oluşturulan anayasal kurumların etkisini göz ardı etmiştir. Bu çalışmanın amacı 1979 Devrimi sonrasında mezhepsel temeller üzerinden şekillenen anayasal kurumların İran dış politikasını belirlemede ne ölçüde etkili olduğunu ortaya koymaktır. Disiplinlerarası yaklaşımla ele alınan bu çalışma Şiiliğin ortaya çıkışını, siyasi gelişimini, İran'ın tarihsel sürecini ve 1979 Devrimi ile birlikte kurulan anayasal düzeni ve sonrasındaki dış politik anlayışını Şiilik ekseninde ele almıştır. Bu çerçevede Türkçe ve İngilizce kaynaklar ile incelenen dönemin gazete ve dergileri gibi süreli yayınlarından faydalanılmıştır. Bu çalışma Şiiliğin İran'ın dış politikasında son derece etkili olduğunu ortaya koymakla birlikte ülkenin dış politik yaklaşımlarının tamamen Şiilik eksenli olmadığını, kimi zaman reel politik bir yaklaşımı da içerdiğini göstermiştir.
Şia kelamında ilahi sıfatlar
?Şia Kelamında İlahi Sıfatlar? isimli tezimiz üç bölümden oluşmaktadır. Tezimizin temel konusunu kendisini Şia olarak tanımlayan siyasi itikadi fırkanın Allah'ın zatı ve sıfatları hakkındaki görüşleri oluşturmaktadır. Bu görüşlerin dayanağının daha iyi anlaşılması açısından Şia'nın ortaya çıkışına ve tarihi gelişimine de tezimizde ayrıca yer vermeyi uygun bulduk.Şia, etimolojik olarak arkadaş, taraftar anlamına gelen bir kelime iken H. 2. asrın sonlarında ortaya çıkan bir fırkanın ismi olmuştur. Başlangıçta siyasi bir nitelik taşıyan bu muhalif hareket zamanla itikadi bir mezhebe dönüşmüştür. Hz. Peygamberin vefatının ardından halefinin kim olması gerektiğine dair tartışmalar, sonraları yaşanan Kerbela vakası ve farklı kültür ve inançların etkisi Şia'nın doğuşuna etki eden faktörlerin başında gelmektedir.Şia, zaman içinde çok sayıda alt guruplara ayrılmıştır. Zeydiyye, Keysaniyye, İsmailiyye ve İmamiyye bu gurupların başlıcalarıdır. İmamiyye Şiası bunlar arasında belli görüşleriyle ön plana çıkmıştır. Öyle ki Şia denince umumiyetle İmamiyye fırkası anlaşılmaktadır. İmamiyye din anlayışını tevhid, nübüvvet, imamet, mead ve adalet temelleri üzerine kurmuştur. İmamet hakkındaki inançları onları hem diğer mezheplerden, hem de diğer Şii guruplardan ayıran bir özellik olmuştur. Bu anlamda İmametin Hz. Peygamberden sonra nass ve tayinle Ali b. Ebi Talip ve onun Fatıma'dan olan evlatlarının hakkı olduğuna inanırlar.İmamiyye Şiası on ikinci imamın gaybetinin ardından akidesini tamamlamış, gaybet ve recat inançlarına dayalı bir imamet nazariyesini esas olarak kabul etmişlerdir. Önceleri imamlar kanalıyla gelen ahbara dayalı bir gelenek geliştiren İmamiyye Şiası, Şeyh Saduk'tan itibaren inançlarını akli delillerle savunmaya ve bir kelam sistematiği oluşturmaya başlamıştır.Mutezilî âlimlerden de ders alan Şii bilginleri tevhid esasına imamlarını tanrılaştırmadıklarını isbat cihetinde büyük önem vermişlerdir. Bu doğrultuda Allah'ın zatından ayrı kadim sıfatların olmadığını isbatlamaya gayret etmişlerdir. İmamiyye Şiası sıfatları zıtlarını Allah'tan nefyetmek için kullanır. Onlara göre sıfatlar zati ve fiili olarak ikiye ayrılır fakat sonuçta bütün sıfatlar birbirinin ve zatın aynısı olarak kabul edilir.Anahtar Kelimeler: Şia, İmamiyye, Tevhid, Zat, Sıfat.
Şii paradigmanın oluşum sürecinde Hüsniye'nin yeri ve önemi
Alevi-Bektaşi çevreler tarafından yazılı kaynak olarak kabul edilen Hüsniye adlı eser araştırmamızın kaynağını oluşturmaktadır. Şiiliğin Anadolu'da yayıldığı dönemde birçok yazılı kaynak gibi elden ele dolaşan Hüsniye adlı eseri incelerken, fikir-hadise irtibatı çerçevesinde olayların perde arkasını aralamak, konuyla ilgili kaynaklara dayanmak ve kaynak kritiğini esas almak gibi Mezhepler Tarihi alanının temel prensiplerine uygun çalışmalar yapılmıştır.Şia'yı desteklemek ve Ehl-i Sünnetin görüşlerini çürütmek gayesiyle kaleme alınan eser, Abbasi halifesi Harun Reşid zamanında Bağdat'ta zengin bir tüccarın cariyesini Cafer es-Sadık'ın hizmetine vermesi ve burada cariyenin ders alarak ilmi yüksek bir merhaleye ulaşması ile başlar. Harun Reşid'in huzurunda Basralı İbrahim Halid, İmam Ebu Yusuf ve İmam Şafi'nin katıldığı münazarada bulunur. İmamet, hidayet-dalalet, nübüvvet, rü'yetullah, Ali b. Ebi Talib'in imameti, Fedek arazisi, mut'a nikâhı, yetmiş üç fırka hadisi ve Şia'nın hak mezhep olduğu, Ehl-i Beyt'e reva görülen zulümler, Gadir Hum hadisesi gibi konularla ilgili münazaraya girer.Bu çalışmanın birinci bölümünde Hüsniye'nin nasıl ortaya çıktığı, yazarının kim olduğu, yazılış amacının ne olduğu sorularına cevap aranmıştır. Ayrıca eserde geçen Şii motifler işlenerek ve esere yazılan reddiyeler tanıtılmıştır.İkinci bölümde Hüsniye'de yer alan konular, itikadi ve fıkhi olmak üzere iki ana başlık altında incelenmiştir. Böylece eserin içeriği hakkında geniş bilgi verilmiştir.Üçüncü bölümde ise Hüsniye'nin Şiilikle ilişkisi ile Hüsniye'nin Şiilikteki yeri ortaya konmuştur. Yine bu bölümde Hüsniye'ye yapılan tenkitlere yer verilerek eseri analiz etme imkânı sağlanmış ve böylece çalışma tamamlanmıştır.Anahtar Kelimeler: Hüsniye, Şiilik, Ehl-i Beyt, İbrahim Halid, İmamet
Suriye'deki iç savaş'ın Şii jeopolitiği bağlamında değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, Arap halk hareketlerinin Suriye'de sekteye uğramasına sebep olan en büyük faktörün, Suriye Ordusu'yla birlikte rejim muhaliflerine karşı savaşan İran ve Hizbullah unsurlarının verdiği siyasi, askeri ve ekonomik destek olduğunu ve bu desteğin Şii jeopolitiği bağlamında gerçekleştirildiğini ispatlamaya çalışmak olacaktır. Bu kapsamda, öncelikle Suriye'nin nasıl bir yapıda ülke olduğunun bilinmesi amacıyla Suriye'nin tarihi ve coğrafik özellikleri, sosyo-ekonomik yapısı ve siyasi yönetimi hakkında temel bilgiler verilmiştir. Ayrıca, Arap baharı denilen sürecin tam olarak ne olduğu, hangi sebeplerden ötürü meydana geldiği ve diğer Arap ülkelerinde sorun yaşamadan ilerleyen sürecin neden Suriye'de bir anda duraksamaya başladığı konusu üzerinde durulmuştur. Bununla beraber, İran ve Lübnan Hizbullahı hakkında tanıtıcı bilgilere yer verilmiş, anılan güçlerin Suriye krizine uluslararası toplumun aleyhinde hareket etmesinde Şii Hilali yada Şii jeopolitiğinin neden olduğu hususlarına değinilmiştir.
Klasik Dönem şiî-imâmî fıkıh usulü anlayışı
Şîa'nın en kabul gören kollarından biri olan hatta zaman zaman da Şîa ile eşanlamlı olarak kullanılan İmâmiyye ya da İsnâaşeriyye'nin usul yaklaşımını ele aldığımız "Klasik Dönem Şiî-İmâmî Fıkıh Usulü Anlayışı" isimli bu araştırma, Giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin önem, amaç ve yöntemine ilişkin bilgilerin yanında İmâmiyye'nin teşekkül sürecinden ve Ebû Ca'fer et-Tûsî'ye kadar fıkıh usulünün kat ettiği aşamalardan söz edilmiş ve görülmüştür ki fıkıh usulü, XII. imamın gaybetini müteakip Usûliyyûn ekolüne mensup isimlerin gayretleriyle doğmuş, gelişmiş ve tekâmül etmiştir. Birinci bölümde İmâmiyye'nin haber anlayışı ve âhâd haberle ameldeki metodu ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu bölümdeki tespit ve değerlendirmeler çerçevesinde, Tûsî tarafından teorik olarak ortaya konulan gerek âhâd haberle amel etme metodunun ve gerekse de haberler arasındaki teâruzu giderme yollarının nesnel olmadığı, mezhebî kaygı ve sâiklerle hareket edildiği sonucuna varılmıştır. İkinci bölümde hitabın kısımları ve anlama delâlet şekilleri; üçüncü bölümde ise şer'î hükümler hakkında bilgi verilmiştir. Bu meyanda emir-nehiy; umum-husus; mutlak mukayyed; mücmel-mübeyyen; nâsih-mensûh lafzın anlama delâletinin kalıpları olarak kabul edilmiş, yükümlülük teorisi ise dört esas terim üzerine kurulmuştur. Buna göre, haram kabih kapsamında; mubah, mendup, vâcip ise hasen kapsamında yer almaktadır. Dördüncü bölümde ise kabul gören veya reddedilen delil ve yöntemler değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Kıyas ve ictihad aynı içerik ve işleve sahip olan iki kavram olarak telakki edilmiş ve usulde bir yöntem olamayacağı belirtilmiştir. İcmâ ise imamların kavlini keşfetmede bir yöntem olması açısından müstakil değil, şeklî anlamda bir delil olarak kendine yer bulabilmiştir. Buna mukabil, Kitap, ahbâr, Hz. Peygamber'in fiilleri, istishâb muteber deliller olarak kabul görmüştür. (Anahtar kelimeler: Şîa, İmâmiyye, Usûliyyûn, usul, delil)
İlk dönem Sünnî makâlât türü eserlerde Şiî fırkaların tasnifi problemi
Makâlât türü eserler İslâm Mezhepler Tarihi alanında yapılan araştırmalarda başvurulan önemli kaynaklardandır. Sünnî makâlât türü eserlerde Şiî fırkaların nasıl algılandığını ele alan çalışmamızı İslâm Mezhepleri Tarihi açısından son derece önemli olan bu eserlerden Ebü'l-Hasen Ali b. İsmâîl b. Ebî Bişr İshâk b. Sâlim el-Eş'arî el-Basrî (ö. 324/935-36)'nin Makâlâtu'l İslâmiyyin, Ebû'l-Hüseyn Muhammed b. Ahmed b. Abdirrâhman el-Malatî et-Tarâifi el-Askalânî (ö. 377/987)'nin et-Tenbih Ve'r-Red, Ebû İshâk Rüknüddîn İbrâhîm b. Muhammed b. İbrâhîm el-İsferâyînî (ö. 418/1027)'nin et-Tabsir Fi'd-Din, Ebû Mansûr Abdülkahir, b. Tâhir b. Muhammed et-Temîmî el-Bağdâdî (ö. 429/1037-38)'nin el-Fark Beyne'l-Fırak ve Ebü'l-Feth Tâcüddîn (Lisânüddin) Muhammed b. Abdilkerîm b. Ahmed eş-Şehristânî (ö. 548/1153)'nin el-Milel Ve'n-Nihal adlı eserlerine dayalı olarak ortaya koymaya çalıştık. Söz konusu eserler gerek metot, gerekse üslup ve yazılış gayeleri açısından İslâm Tarihinde ortaya çıkan mezhepleri anlama ve açıklama hususunda önemli bir yere sahiptirler. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Mezhepler Tarihi açısından makalât türü eserlerden ve bu eserlerin öneminden, Şiî fırkalarda kullanılan bazı kavramların anlam ve içeriğinden bahsedilmiş, Mezhepler Tarihinde oldukça önemli bir yere sahip olan yetmiş üç fırka hadisi hakkında bilgi verilmeye çalışılmıştır. Bunun yanında Sünnî makalât geleneğinin ilk temsilcileri ve eserlerine, Şiîliğin ortaya çıkışı ve teşekkül sürecine yer verilmiştir. İkinci bölümde ilk dönem Sünnî makalât yazıcılığında önemli bir yere sahip olan söz konusu olan eserlerde Şiî fırkaların tasnifi, her bir kaynakta yer alan Şiî fırkaların görüşleri yer almaktadır. Üçüncü ve son bölümde ise Sünnî makalât türü eserlerin tasniflerinde takip edilen metotlar, Şiî fırkaların tasnifindeki temel yaklaşımlar, tasnifte esas alınan prensipler, Şiîliğe yönelik eleştirilerin analizi ortaya koyulmuştur. Ayrıca son bölümde Şiî fırkaların sayısal tasnifine ve söz konusu eserlerdeki Şiî fırkaların karşılaştırmalı analizlerine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Yetmiş üç fırka, Makâlât, Fırka, Şiî, Sünnî.
İmâmiyye ve Nusayriyye'de dört sefir telakkisi
Şiî gelenekte Mehdî'nin kısa gaybeti dönemindeki (260/874-329/941) en önemli gelişmelerden biri, İmâmiyye ve onun bir kolu olan Nusayriyye'nin teşekkül etmesidir. İmâmiyye-Nusayriyye farklılaşmasında imâmet ve bâblık tasavvurları başat rol oynamıştır. Bâblık tasavvuruna bağlı olarak, kısa gaybet döneminde Mehdî ile Şiîler arasında irtibatı sağladıkları söylenen "dört sefir", söz konusu iki ekol tarafından farklı biçimde telakki edilmiştir. İmâmiyye'ye göre kısa gaybet döneminde Mehdî ile görüşen yegane kişiler, kendilerine aynı zamanda nâib, vekil, bâb da denilen dört sefirdir. Artarda görev yapan sefirler, Mehdî'nin emir ve yasaklarını içeren mektupları Şiîlere ulaştırmış, ayrıca Şiîlerin dinî vergilerini toplayarak Mehdî'nin direktifleri doğrultusunda gerekli yerlerde kullanmışlardır. Dördüncü sefirin vefatıyla kısa gaybet dönemi kapanmış, uzun gaybet dönemi başlamıştır. Nusayriyye'ye göre ise vekillik ve bâblık iki farklı mertebedir. Bâb hiyerarşide vekilden önce gelir. Bâb, imâmın ilmini yaymakla görevlidir. Buna karşılık vekil, imâmın sadece mâlî işlerinden sorumludur. Dört sefirden ilk üçü, gizli vekillik teşkilatına riyaset eden başvekillerdir. Üçüncü vekilin vefatıyla kısa gaybet dönemi kapanmış, uzun gaybet dönemi başlamıştır. Dördüncü sefirin vekillik ya da bâblık ile ilişkisi yoktur. On iki imâmdan son üçünün bâbı Muhammed b. Nusayr'dır.
Safevi döneminde Şii itıkadının gelişimi
Hz. Muhammed'in ahirete irtihal etmesinden sonraki dönemlerde İslâm çatısı altında farklı mezhepler kurulmuştur. Bu mezheplerin ilk çıkış sebebi araştırıldığında, kimisinin siyasî, kimisinin de fıkhî, usulî farklılıklardan dolayı ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Aynı zamanda İslâm devleti adı altındada birçok devlet kurulmuştur. Safevîler devleti de aynı zamanda İslâm şemsiyesi altında kurulan bir devletidir. Bu devlet hakkında araştırmalar yapılmış olsa da, bazı konuların yeterince aydınlatılmadığı anlaşılmaktadır. Kaynaklarda rastlanılan bilgilere göre, bu devleti kuran hanedan, ilk zamanlarda Ehl-i sünnete müntesip iken, zamanla bazı politik sebeplerden dolayı Şia mezhebini benimsememişdir. Bunun en önemli politik sebeplerinin biri, eski İran hanedanlıklarında "veraset" sisteminin bulunması, ikincisi ise, Safevîler'in komşuluğundaki devletlerin Sünnî mezhebinde oluşudur. Safevîler'in mezhep değiştirmesi, hangi hanedan liderinin döneminde olduğu ihtilaflıdır. Eski İran devlet geleneklerine oldukça fazla atıf yapılarak iki devlet arasındaki idari ve fikri açılardan benzerlikler kaydedilmiştir. Bu benzeşme sadece Safevî devletiyle sınırlı olmayıp, Şia düşüncesinde de çokça rast gelinmektedir. Safevi Devleti tarihinde en çok tartışılan diğer konu ise, nesep meselesidir. Mezhep meselesinde olduğu gibi nesep meselesi de, tamamen politik sebeplere dayanmaktadır. Mezhep değiştirme olayı ve devletin kurulmasından sonra Sünnî kesime şiddetli zulümler yapılmış ve mezheplerini değiştirmeleri için işkencelere maruz kalmışlardır. Sünnî ulemaya yapılan katliamlarla yetinilmemiş, Ebu Hanife ve Fahrettin Râzî gibi âlimler kabirlerinden çıkartılarak kemikleri teşhir edilmiştir. Safevîler'in bu tutumu ve Şah İsmail'in Sünnî halka karşı izlediği bu kanlı siyasetin sebepleri kaydedilmektedir.. Safevîler'in bu tutumu, Sünnî olan Özbekler ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından iyi karşılanmamış ve Osmanlıların ilk İslâm Halifesi Yavuz Sultan Selim'in İran'a üzerine yürümesine ve Çaldıran harbine sebep olmuştur. Safevîler aynı zamanda Özbeklerle de savaşmış ve Herat şehrinde mezheplerinden dolayı yerli halkı vahşicesine katlemişlerdir. Safevîler'in inanç sisteminin temelinde Şiî mezhebi bulunsa da, kızılbaş öğretileri hakim durumundaydı. Kızılbaşların inancı sistemsizdi ve belirli kaynağa dayanmıyordu. Kızılbaşların bu yanlış itikadı, muhacir ulema tarafından ortadan kaldırılmıştır. İmamiyye itikat sistemi hakim rol oynamıştır. Safevî devletinin ikinci döneminde çok farklı bir siyaset izlenilmiştir. Şah Tahmasb'la başlayan bu dönemde dışarıdan davet edilen âlimlerin devlet makamlarına getirildiği v müşahede edilmektedir. Alimlerden dolayı ilmiye sınıfı güçlenmiş ve bu sınıfın sayesinde "Merceiyyet" makamı tesis edilmiştir. Bir zaman sonra ulema sınıfı, Şahların otoritesi de büyük rol oynamıştır. Alimlerin bu konumu ve Safevî devletinin zayıflaması, "Velayet-i Fakih" nazariyesinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Şah İsmâil. Safevîler. Şia, Râfizî. Akâid.
Fâtımî Devleti'nde Ermeni asıllı vezirler
Adını Hz. Muhammed'in (s.a.v) kızı Hz. Fȃtıma'dan alan Fȃtımȋler 296-567/909-1171 yılları arasında Kuzey Afrika, Mısır ve Suriye'de hüküm süren önemli bir devlettir. Fȃtımȋ Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar İsmailî mezhebini devlet politikası olarak öncelemeleri ve Bâtınî dâileri marifetiyle de hâkimiyet alanlarını sürekli genişletmeye çalışmaları dolayısıyla genellikle "Şii devleti" olarak nitelenmiştir. Fȃtımȋlere, ilk halifeleri Ubeydullah el-Mehdî'ye nispetle Ubeydȋler de denilmiştir. Halifeliğin eş zamanlı var olduğu Abbasȋler ve Endülüs Emevȋleri ile çağdaş olmalarından ötürü İslȃm tarihinde önemli bir yere sahip olmuşlardır. Fȃtımȋler hüküm sürdükleri coğrafyanın stratejik konumu ve egemenlikleri döneminde yaşanan siyasi olaylardan dolayı tarihçilerin ilgisini çekmeyi başarmışlardır. Mısır devrinin beşinci halifesi olan Müstansır-Billâh döneminde yaşanan kıtlık, iç çatışmalar ve siyasi çalkantıların devamında devletin içinde bulunduğu kötü durumdan kurtuluş reçetesi olarak vezirliğe getirilen Bedrü'l-Cemâlî'den sonra devlet yönetimi yeni bir şekle bürünmüştür. Vezirler Dönemi olarak adlandırılan bu zaman diliminde devletin yıkılışına kadar altısı Müslüman, biri Hristiyan olmak üzere toplam yedi Ermeni asıllı vezir görev yapmıştır. Ermeni asıllı vezirlerin görevde olduğu zaman diliminde Fȃtımȋlerin izlediği politikalar, Şiî dünyasını etkilediği kadar Sünnȋ dünyasını da etkilemiştir. Ermeni vezirlerin izledikleri politikalar ve reformlarla Fâtımî Devleti'nin ömrünü bir asır kadar uzattığı söylenmiştir. Ne var ki tarihin cilvesi Fatımîler için de geçerli olmuş ve dirȃyetsiz yöneticilerin/halifelerin iş başına gelmeleriyle de devletin yıkılması engellenememiştir.
Suriye iç savaşında etkisi olan faktörler ve İran'ın Suriye politikası'nın etkisi
Orta Doğu hiçbir zaman savaş, çatışma, savaş ve değişimden özgür olmamıştır. Bu çalışma, kurulduğu günden bu yana kapsamını genişleten Suriye İç Savaşı'na odaklanacaktır. Suriye'ye komşu olan ülkeler mevzilerini almışlardır ve konuyla ilgili özel politikalar belirlemişlerdir. İran'ın Suriye'ye yönelik dış politikası bu bağlamda incelenecektir. Suriye'nin İran'a değeri, İran'ın Suriye'deki eylemlerinin gelişigüzel olmadığını göstermek için analiz edilecektir. Ayrıca, bu çalışma, geçmiş çatışmaları ve huzursuz savaşları sürdürme perspektifinde tarihsel arka planı mevcut durumla kapatmaya çalışacaktır. Kriz sonrası iç savaş, Sünni-Şii çatışmasına sebep olurken, dünyada genelinde demokratikleşme akımlarına katılan aktörlerle otoriter rejimleri destekleyen ülkeler arasında ciddi çekişmeye sebep olmuştur.Rusya, ABD küresel güçlerinin yanında İran yerelde yerleştirdiği Şii milislerinin varlığı ve Suriye'ye yaptığı sınırsız her türlü destek ve direniş söylemiyle söz sahibi olmuştur.İddia olunan Şii Hilali görünür olmuştur.Bu savaş insan hakları ihlalleriyle gündemdedir.Suriye karmaşık bir ittifaklar ağı oluşmuştur. Suriye'nin mutlak egemenliğini savunan Şii söylemiyle direniş anlayışı dış müdahalelere karşı çıkmaktadır. İran-Suriye ittifakı giderek pekişmektedir.Suriye savaşın sonlandırılması gerekmektedir. Çözüm savaşta değil demokrasidedir. Anahtar Sözcükler: Suriye-İran İttifakı, İç Savaş, Direniş, Şii Milisler, Dış Aktörler
Ca'ferî fıkıh usûlünde delillerin teâruzu ve tercih kâideleri
Ca'feriyye mezhebi, ismini mensupları tarafından masum imam kabul edilen ve aynı zamanda sünnîler tarafından da kabul gören Ca'fer es-Sâdık'tan almıştır. Bu mezhep itikadi olmasının yanında siyâsi yönü ağır basan bir fırkadır. Ahbâriyye ve Usûliyye diye iki ekole ayrılan söz konusu mezhep teâruz olduğu kabul edilen haberleri çözüme kavuştururken farklı yollar takip etmiştir. Ahbâriyye genel olarak masum kabul edilen imamların rivayetlerini ilk sıraya alırken Usûliyye istidlâl yöntemini kullanmıştır. Her iki görüşte olanlar da siyâsi bir mezhep olmalarının doğal sonucu olarak masum kabul ettikleri imamlara büyük ehemmiyyet vermişlerdir. Bu çalışmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Ca'ferî fıkhının doğuşu, oluşumu, geçirdiği evreler ve ortaya çıkan mezhepleri ele aldık. İkinci bölümde delillerin teâruzu ve mahiyeti ile teâruzun türleri konularını ele aldık. Ca'ferî fakihlerin büyük çoğunluğu teâruz konusunu teâdül başlığı altında inceledikleri için biz de teâdül kavramını açıkladık. Özellikle bu konu anlatılırken ilk defa karşılaştığımız tezâhum kavramını da izah ettik. Tezâhum eden delillerin tercih edilme sebeplerini de teâruzu giderme konusuna ilave ettik. Üçüncü bölümde ise fakihlerin teâruzu giderme yolları olan cem' ve tevfîk, tercih, nesih, tesâkut, tahyîr ve tevakkuf konularını detaylı olarak inceledik ve izah ettik.
II. Abdülhamid Dönemi'nde Şiilik
Tarih boyunca insanlar, farklı fikirler ve farklı idealler çerçevesinde kümelenmiştir. Bu kümelenme sadece fikirler ve idealler biçiminde değil, bazen de din veya mezhepler şeklinde ortaya çıkmıştır. Hepsinin oluşum süreci farklı ideallere ve fikirlere dayanmakta ve etrafında kümelenen insanları etkilemektedir. Durumu İslam mezhepleri açısından ele aldığımızda, bugün yoğun hissedilen iki büyük fikir ve ideal akım görüyoruz. Bunlardan bir tanesi İslam dünyasında nüfusun çoğunluğunu oluşturan Sünnilik, diğeri de Şiilik'tir. Bir fikir etrafında kümelenen Şiilik, tarih boyunca sürekli akışını sürdürmüş ve günümüze kadar canlı kalmıştır. Miladi VIII. asırdan itibaren devletleşen Şiiler, Osmanlı Devleti'nin kurulmasıyla birlikte Osmanlı tebaası olmayı tercih etmişlerdir. Ancak Fatih döneminde devlet düzeninin yeniden yapılandırılması Şiiliğe meyilli Türkmen Alevi kimliği altında bulunan halk kitlesini huzursuz etmiştir. Sultan II. Bayezid dönemiyle birlikte Osmanlı yönetiminin durumu kavrayamaması sonucu kendilerini sahipsiz hisseden bu Türkmen Alevi halk kitlesi Şah İsmail'in safına geçmeyi uygun görmüşlerdir. Bu dönemden sonra tarihçiler Şii ve Sünni arasındaki münasebetleri genel olarak Osmanlı-Safevi ve İran bölgesinde kurulan diğer devletlerle ilişkileri çerçevesinde yorumlamışlardır. Yavuz Sultan Selim dönemiyle başlayan bu dönüşüm, sonrasında da devam etmiş ve nihayet Sultan II. Abdülhamid döneminde sadece Osmanlı-İran ilişkileri çerçevesinde değil aynı zamanda İttihad-ı İslam siyaseti kapsamında da değerlendirilmiştir. Aslında bu proje ilk olarak XVIII. yüzyılın ilk yarısında Nadir Şah döneminde başlamıştır. Ancak Nadir Şah'ın İttihad-ı İslam düşüncesi daha çok Şii-Caferiliği, Sünniliğin beşinci mezhebi yapmaya yöneliktir. Bu çalışmada konunun sadece tarihi boyutu değil aynı zamanda sosyolojik, ekonomik ve fiziki zeminin de ne durumda olduğu ifade edilmiştir. Yine bu çalışmada arşiv kaynaklarının yanı sıra döneme ait ana kaynaklar ve araştırmalara da yer verilerek konu etraflı bir şekilde ve çeşitli yönleriyle incelenmeye çalışılmıştır.
تأصيل الأصول الاعتقادية عند الفرق الكلامية Grounding basic beliefs in the theological denominations
Kalam is a science that is inferred for the purpose of proving Islamic beliefs with certain proofs in a dialectical way. The Kalam schools adopted rational and quest evidence, logical rules and paid close attention to them, they agreed on the necessity of certain beliefs because beliefs are only built on certainty. The aim of this study was to reveal how the origins of belief assets, its history, how they were built, its formation, and the motives for its establishment and how did these beliefs and principles, in turn, affect the Islamic reality, So, this study was based on a historical methodology that appeals for its rooting to the roots of ideological bases in appearance arrangement, explanation of the external and internal impact on Islamic beliefs and the motives behind these origins and beliefs in terms of foundation, rooting of all the theological sects represented by the Mu'tazilah, Ahl al-Sunnah, al-Jama`ah and Shiaa, to get clear results . The study concluded that the origins of belief didn't appear until the fifth century, behind these origins were historical events, doctrinal conflicts and they were in response to social, and religious needs that necessitated the establishment of principles regulating people's beliefs and ideas, Therefore, the Kala scholars sought to establish rules and principles for the Islamic religion and to defend solutions to the first problems Key words: theology, rooting, basics, assets, the Mu'tazilah, Shia sects, Ahl al-Sunnah.
مصطلح أهل البيت في تفاسير أهل السنة والشيعة
This research, verses of the Quran, Hz. In the light of the hadiths of the Prophet and the narrations narrated by Sunni and Shiite commentators, the meaning and importance of the term Ahl al-Bayt is accepted as a subject by using data collection and document analysis methods. On the other hand, it tries to explain the characteristics and high morality of the Ehl-i Bayt. Since the Ahl al-Bayt are the family of the Prophet, they have a high share in representing and maintaining the Prophet's morality and character. As an ancient problem, the meaning and status attributed to this term by Shia and Ahl as-Sunnah are discussed comparatively in the light of the commentaries of both sects. Keywords: Tafsir, Ahl-i Bayt, Ahl-i Sunnah, Shia, Virtue
Suriye iç savaşı'nda Şii cihadı: Hizbullah'tan Haşdi Şabi'ye Şii milisler
2011 yılında Suriye'de barışçıl şekilde başlayan protesto gösterileri rejimin şiddet uygulamaları nedeniyle silahlı çatışmalara dönüşmüştür. Çatışmaların başlamasıyla pek çok yabancı terörist savaşçı, inancı ve ideolojisi doğrultusunda Esed rejiminin yanında yahut karşısında yer almak üzere Suriye'ye akın etmiştir. Suriye'ye gelen yabancı terörist savaşçı profili göz önüne alındığında ise daha önce eşi görülmemiş bir Şii savaşçı hareketliliği söz konusudur. Bu Şii savaşçılar, İran'ın vekil güç kullanma stratejisinin uygulaması olarak çeşitli teşviklerle sahaya çekilmiş ve rejim güçlerinin safında yer almışlardır. Başta Irak, Afganistan ve Pakistan olmak üzere farklı ülkelerde bulunan Şii nüfus içerisinden devşirilen "gönüllü" Şii militanları sahaya çekmede kullanılan asıl söylem ise Suriye'de bulunan Şiiler için kutsal mekanların muhafızlığıdır. Bu bağlamda Şii milis güçleri, Şii tarihinde yer alan özellikle Kerbela hadisesi gibi anlatılardan faydalanılarak gerçekleştirilen propagandalar neticesinde dinsel motivasyonla hareket ederek çatışmalara katılmışlardır. Burada bulunuşlarını ise cihat olarak nitelendirmişlerdir. Ancak medya ve terörizme dair yapılan çalışmalarda daha ziyade Selefi-cihatçı hareketlere odaklanılmış ve Şii-cihatçı hareket geri planda kalmıştır. Bu tez çalışmasında; Suriye'deki Şii-cihatçı milis gruplarının dinsel motivasyonlu terörizm bağlamında incelenmesi, bu grupların geleceği, çatışma sonrası meydana gelebilecek olası senaryo ve tehditlerin ortaya konulması amaçlanmıştır.
Mezhepler tarihi açısından Ebû Cafer Muhammed Bâkır
Hicri birinci ve ikinci asır pek çok ilmi, mezhebi, dini ve siyasi hareketlerin zuhur ettiği dönemdir. Yaşanan dini ve siyasi hareketler neticesinde Mu'tezile, Hariclik Mürcie ve Şîa gibi mezhepler ortaya çıkmıştır. Biz araştırmamızda Şîa mezhebinin önemli gördüğü bir sima olan Ebû Câfer Muhammed Bâkır'ı ele alacağız. Tezimiz giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde izlenilen metoda, kullanılan kaynaklara ve Muhammed Bâkır'ın yaşadığı döneme kısaca yer verilmiştir. Birinci bölümde onun ilmi, sosyal ve siyasi hayatına yer verilmiştir. O siyasetten ziyade ilmi çalışmalarıyla ön plana çıkmıştır. Döneminde meydana gelen karışıklıklarda hiçbir şekilde yer almayıp kendini ilme vermiştir. Muhammed Bâkır'ın Ebû Hanîfe ile olan ilişkisi, hadis, tefsir ve fıkıh ilmindeki yeri,alimlerin özellikle kaynaklarda onun rivayetlerinden yararlanması da değerlendirmeye çalıştığımız konulardır. Ayrıca onun ders aldığı diyebileceğimiz hocaları ve öğrenci silsilesi hakkında bilgi verdik. İkinci bölümde bedâ, takiyye, imamet, rec'at sahabe, mehdîlik gibi konulardaki görüşleri değerlendirildi. O gulât fırkaların aşırı fikirlerinden uzak kalmış hatta ona mehdîlik, rec'at kendisine özel mana atfedenleri lanetlemiştir. Yine tevhid, nübüvvet, Kur'an, kader ve iman konuları hakkındaki görüşleri değerlendirilip onun Şiilikten uzak Medine ehline yakın olan fikirleri ortaya çıkarılmaya gayret edilmiştir.