Diagnostic techniques and procedures
109 theses under this subject heading
Mitral darlığının ciddiyetinin değerlendirilmesinde akciğer ultrasonografisinin önemi
Amaç: Bu çalışmamızda amacımız kardiyoloji kliniğinde takipli olan hafif ve orta-ciddi mitral darlığı (MD) bulunan hastaların rutin kontrolleri sırasında non-invaziv şekilde ekokardiyografik (EKO) olarak ölçülebilen rutin ekokardiyografik parametreler ile birlikte bazal akciğer ultrasonu ve efor testi sonrası bakılan akciğer ultrasonundaki (LUS) B çizgilerinin sayı ve dağılımındaki değişikliğin standart EKO parametreleri dışında MD ciddiyetini değerlendirmede öngördürücü değerinin araştırılması olacaktır. Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde takipli 70 MD hastası alındı. MD hastaları hafif ve orta-ciddi MD olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Kardiyoloji polikliniğinde muayene olup kalp yetersizliği (KY) ve ek kapak patolojisi olmayan 35 kontrol grubu hasta olmak üzere toplam 105 vaka alındı. Ekokardiyografik değerlendirme konvansiyonel ekokardiyografi yöntemleri ile yapıldı. Efor testi öncesinde hastaların bazal LUS yapıldı, B çizgilerinin sayı ve dağılımı kaydedildi. Efor öncesi kalp hızı ve oksijen saturasyonu kaydedildi. Hastalara bazal kalp hızının %85 ine ulaşacak şekilde efor testi yapıldı. Efor sonrası kalp hızı ve oksijen satürasyonunun ardından EKO ile mitral kapak gradyentleri ve pulmoner arter basıncı tekrar değerlendirildi. Efor sonrası LUS tekrarlanarak B çizgilerinin dağılımı ve sayısı tekrar kaydedildi. Her üç grup arasında efor öncesi ve sonrası B çizgilerinin sayı ve dağılımındaki değişiklikle MD ciddiyeti arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Yaş, cinsiyet, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı (KAH) ve vücut kitle indeksini (BMI) içeren temel demografik özellikler MD ve kontrol grubunda benzerdi. Efor sonrası B çizgilerinin sayısı sağ ve sol hemitoraksta kontrol grubuna göre daha fazla artış gösterdi. [(8 (11,5), 0,5 (3)), p<0,0001; (4(13), 0(2)), p<0,0001]. Her iki hemitoraksta toplam B çizgi sayısı MD grubunda belirgin olarak daha fazla artış gösterdi [14(19,25), 2(4,25); p<0,0001]. MD grubunda B çizgisi sayısındaki artış kontrol grubuna göre anlamlı derecede artış izlendi. Ancak orta-ciddi MD ve hafif MD grupları arasında anlamlı farklılık izlenmedi. [(9(12), 7(10,5), 0(1); p<0,001) ; (10,5(24,7), 4 (9,5) , 0 (1); p<0,001)]. Orta-ciddi MD grubunda semptomatik olan hastalarda asemptomatiklere göre B çizgisi sayısı hem efor öncesinde hem de efor sonrasında anlamlı olarak daha fazla izlendi [(11(42), 5(10); p:0,02 ); (45(92), 12(21); p:0,002)]. Sol hemitoraksta yapılan değerlendirmede efor öncesi ve sonrası >3 B çizgisi sayısı farkı bulunması %85,7 sensitivite (%95 GA %57,2-98,2), %66,2 spesifite (%95 GA %55,5-76,0) ile mitral balon valvüloplastiyi (MBVP) öngördürmektedir. Pozitif prediktif değeri % 28,6 (%95 GA 21,8- 36,5), negatif prediktif değeri %96,7 (%95 GA 89-99,1) dır. AUC: 0,69 (%95 GA 0,59-0,78) p:0,006. Sonuç: Eforla birlikte B çizgi sayısındaki artış MD grubunda kontrol grubuna göre daha fazla izlendi. Ancak artış kapak ciddiyeti ile korelasyon göstermedi. Orta-ciddi MD grubunda ise semptomatik olanlarda asemptomatiklere göre B çizgisi sayısı hem efor öncesi hem de efor sonrası belirgin olarak daha yüksek izlendi. Çalışmamız LUS'un MD si bulunan hastaların takibinde ve girişim zamanının değerlendirilmesinde tamamlayıcı rol alması açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Mitral darlığı, Subklinik konjesyon, Akciğer ultrasonografisi, B çizgileri
Mesane kanserli hastalarda kanda dolaşan tümör hücrelerinin akan hücre ölçer cihazı ile tespiti
Mesane kanseri ürotelyumdan kaynaklı kanserler içinde en sık görülen malignitedir. Dünya genelinde yaşa bağlı görülme oranı; erkeklerde 100 000'de 10.1, kadınlarda ise 100 000'de 2.5'tir. İnvaziv olmayan mesane kanseri, tümör derinliğine bağlı olarak, çoğunlukla transüretral rezeksiyon (TUR) ile tedavi edilir. Yüksek dereceli, invaziv olmayan ve tekrarlayan mesane kanserleri radikal sistektomi (RC) ile tedavi edilir. İnvaziv olan mesane kanserlerinde de radikal sistektomi altın standart tedavi şeklidir. Metastaz; periferik kan dolaşımındaki tümör hücrelerinin varlığı ile doğrudan ilişkilidir ve kanserden ölümlerin başlıca sebebi; dolaşımdaki tümör hücrelerinin (CTC'ler) primer tümörden ayrılarak diğer organlara yayılarak metastaza sebep olmasıdır. CTC'lerin varlığı ve sayısı ile metastaz görülme durumu ilişkilidir. Radikal sistektomi sonrası CTC varlığı kötü sağkalımı göstermektedir. Son derece heterojen bir doğaya sahip CTC'ler oldukça nadir bulunduklarından dolayı kantitatif analizleri daha avantajlıdır. Çalışmamızda, TUR veya RC ile tedavi edilen mesane kanserli hastaların 7.5 ml kan örneklerinde CTC saptanması hedeflenmiştir. 10 mesane kanserli hastada; akan hücre ölçer cihazında belirteçler EpCAM, CK 14, 15, 16, 19 ve CK 7, 8 ile pozitif seçilim, CD45 negatif seçilim ile CTC tespit edilmiştir. 10 hastanın 5'inde (%50) CTC sayıları opere öncesi ve opere sonrası olarak değerlendirilmiştir. Opere sonrası CTC sayılarında anlamlı düşüş gözlenmiştir (Z=2.032; p=0.042). Çalışmamıza dahil edilen 10 kontrol bireyinde CTC'ye rastlanmamıştır.
Adneksiyel kitlelerin preoperatif malignite riskini belirlemede farklı klinik, ultrasonografik ve kan parametrelerinin öngörü değeri
Amaç: Adneksiyel kitle tanısı alan olgularda klinik özellik, görüntüleme ve laboratuar parametrelerinin kombine edilmesi ile preopreratif malignite riskini öngörmede yüksek güce sahip bir model oluşturmak. Yöntemler: 2010-2016 yılları arasında adneksiyel kitle nedeniyle opere edilen 636 olgunun preoperatif klinik, ultrason bulguları, tümör belirteçleri (CA 125, CA 19-9, CEA, AFP), tam kan parametreleri ile nötrofil-lenfosit oranı ve platelet-lenfosit oranları parametreleri incelenmiştir. Olgular postoperatif histopatolojik inceleme sonuçlarına göre benign (n=509) ve borderline/malign (n=127) over tümörü olarak iki gruba ayrıldı. İncelenen parametreler iki grup arasında anlamlı farklılık gösteren veriler saptanan eşik değerlerine göre kategorilere ayrıldıktan sonra lojistik regresyon analizi yapıldı ve malign kitlelerin preoperatif öngörüsünde etkili olan parametreler bulundu. Bu faktörlerin etki katsayılarına göre her bir parametreye puan verilerek bir risk olasılığı puanlaması yapıldı (ATATÜRK puanlama modeli). Bu puanlamaya göre olguların herbiri en az 1 en çok 7 puan aldılar. Bu modelin preoperatif maligniteyi öngörü performansı için sensitivite, spesifite, pozitif öngörü (prediktif) değeri (PPD), negatif öngörü (prediktif) değeri (NPD), pozitif olabilirlik oranı (Positive Likelihood Ratio, L+) ve negatif olabilirlik oranı (Negative Likelihood Ratio, L-) hesaplandı. İstatistiksel analizler SPSS ver. 17.0 istatistik programı kullanılarak yapıldı ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: İki grup (benign ve malign histopatoloji) arasında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren parametreler yaş, gravida, parite, menopoz süresi, CA 125, CA 15-3, CA 19-9, CEA, hematolojik parametrelerden eritrosit sayısı, hematokrit oranı, nötrofil sayısı ve oranı, lenfosit oranı, monosit oranı, platelet sayısı, PCT düzeyi, nötrofil-lenfosit oranı ve platelet-lenfosit oranları idi (p<0.05). Multivaryan lojistik regresyon analiz sonucunda olgunun postmenopozal olması, ultrasonografide patolojik bulgu sayısının ≥2 olması, CA 125 değerinin ≥45 U/ml olması, CA 15-3 değerinin ≥20 U/ml olması ve platelet-lenfosit oranının ≥155 olmasının kitlenin malignite riskini öngörmede anlamlı etkili faktörler olduğu görüldü. Puanlama sistemine göre alınan toplam puan ≥4 olduğunda %83.1 sensitive, %78.5 spesifite, %51.3 PPD, %94.4 NPD, L+ = 3.86, L- = 0.22 ve %79.5 doğruluk oranı ile malign kitlelerin preoperatif olarak saptanabildiği hesaplandı. Sonuç: Adneksiyel kitlesi olan olgularda yeni oluşturulan ATATÜRK puanlama sistemi ile yüksek sensitivite ile malignite öngörülebilmektedir. Bu sistem malignite olasılığı yüksek olan hastaların tersiyer jinekolojik merkezlere sevk edilerek yeterli cerrahi tedavi almasına olanak sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Adneksiyel kitle, pelvik kitle, ovaryan kitle, malignite, preoperatif öngörü
Servikal MS ön tanılı olgularda kord lezyonlarının değerlendirilmesinde ek sekansların tanıya katkısı
AMAÇ: Multipl skleroz (MS), santral sinir sisteminde (SSS), kesin patogenezi bilinmeyen, multifaktöriyel, multipl, inflamatuvar demyelinizan plaklar ile karakterize progresif miyelopati ile seyreden nörodejeneratif bir hastalıktır. MS hastalarının %55-75' inde spinal kord tutulumu izlenir. Spinal kord tutulumu olan hastaların da %67'sinde servikal spinal kord tutulumu izlenmektedir. Spinal kord lezyonlarının değerlendirilmesinde rutin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) protokolü olarak sagital T2A, aksiyal T2A, sagital TIRM, Sagital T1A ve bazı hastalarda yağ baskılı kontrastlı T1A sekansları kullanılır. Bazı hastalarda teknik sebepler, spinal kanal içerisindeki BOS hareketi ve çevre vasküler yapılardan kaynaklanan artefaktlar nedeniyle rutin protokolde alınan sekanslar yetersiz kalabilmektedir. Böyle durumlarda rutin sekanslara ek olarak sagital PSIR, sagital PD+T2A, aksiyal TIRM sekansları alınabilir. Bu çalışmadaki amacımız alınan ek sekansların servikal MS plaklarının saptanmasındaki üstünlüklerini ve eksikliklerini belirlemek ve tanıya katkısını tespit etmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: 01.06.2016-26.09.2018 tarihleri arasında servikal MS tanısında rutin sekanslara ek olarak sagital PSIR, sagital PD+T2A, aksiyal TIRM sekansları alınmış olgular retrospektif olarak tarandı. Toplam 48 hasta, 111 lezyon incelendi. Sagital görüntüler sagital TIRM ile, aksiyal görüntüler aksiyal T2A ile kıyaslandı. Lezyonların görülebilir olup olmadıkları, lokalizasyonları, sayıları, boyutları, sınır keskinlikleri, intensiteleri ve intensite oranları ayrı ayrı değerlendirildi. BULGULAR: Yapılan istatistiksel analiz sonuçlarına göre görülebilirliği en yüksek olan sekanslar sagital PSIR, sagital TIRM ve aksiyal TIRM sekanslarıydı. PD+T2A sekansta ve aksiyal T2A sekansta görülmeyen lezyonlar mevcuttu. Lezyon boyutlarının değerlendirilmesinde sagital ve aksiyal TIRM sekanslarında lezyonlar daha büyük olarak saptandı. Sınır keskinliği aksiyal TIRM sekansında en yüksek, PD+T2A sekansında en düşük olarak saptandı. İntensite oranları açısından değerlendirme yapıldığında ise sagital PSIR sekansı en belirgin kontrast farkının izlendiği sekans olarak belirlendi. SONUÇLAR: Bu sonuçlara dayanarak sagital TIRM ve aksiyal TIRM sekansları ile görülebilirlik, sınır keskinliği, boyut ölçümünde oldukça başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir. Servikal MS değerlendirilirken özellikle sagital ve aksiyal TIRM sekanslarının mutlaka görüntüye eklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca sagital PSIR sekansı ile intensite oranları ve görülebilirlik sonuçlarının iyi olduğunu tespit ettik. Bu nedenle özellikle çevre dokulardan zor ayırt edilebilen lezyonların varlığında tanıya katkı sağlayacağını düşünüyoruz.
Pulmoner emboli şüpheli hastalarda CRP, d-dimer, d-dimer/CR nin klinik olasılıkla ilişkisi ve tanısal değeri
Amaç: Pulmoner emboli ön tanısı ile toraks bilgisayarlı tomografi anjiografi ve/veya akciğer sintigrafisi çekilen hastaların D-dimer, CRP, D-dimer/CRP parametreleri incelenerek PE için tanısal değerlerinin araştırılması planlandı. Böylece gereksiz to-raks BT Anjiografi çekilmesinin azaltılabileceği düşünüldü. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sök-men Tıp Fakültesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polik-liniği ve Acil servise başvuran ve pulmoner emboli ön tanısı ile toraks BT Anjiografi ve/veya akciğer sintigrafisi çekilen, eş zamanlı olarak D–dimer ve CRP tetkikleri ça-lışılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Wells skoru ile D-dimer, D-di-mer/CRP ve CRP kombinasyonunun pulmoner emboli ön tanısında etkinliği ve güve-nirliliği değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza pulmoner emboli şüpheli 79 hasta dahil edildi. Pulmoner em-boli tanısı objektif testlerle kesinleştirilen hastalar ile pulmoner emboli ekarte edilen hastaların karşılaştırılan bazı testlerinin sonuçları; WELLS skoru PTE tanı koymadaki özgüllüğü %100, duyarlılığı %41.3, D-dimer duyarlılık % 91.3, özgüllük %27.27 CRP duyarlılığı %84.7 özgüllüğü %42.4 bulundu. CRP oranları PTE görülen has-talarda anlamlı derecede yüksekti. Fakat D-dimer /CRP oranı tanı koymadaki özgüllüğü %56, duyarlılığı %45, bulundu. Hastaların D-dimer/CRP değerlerinin PTE tanısı koymasında duyarlılık ve özgüllüğün bir arada veren ROC eğrisi analizi yapıldı. Cutt off D-dimer/CRP oranı değeri = 119.5 idi. Sonuç: Çalışmamızda D-dimer ve CRP oranları PTE görülen hastalarda anlamlı oranda yüksek bulundu fakat D-dimer / CRP oranları PTE ön tanısındaki duyarlılık ve özgüllüğü tanı koymada daha az değerli bulundu. Anahtar Kelimeler: pulmoner emboli, D-dimer, CRP
Tam otomatik bakır ölçüm kitinin geliştirilmesi
Klinik kimya hastalıkların tanı ve tedavisinde uygulanan tetkiklerle ilgilenir. Tıp alanında uygulanan laboratuvar testlerinin temelini otomatize analizörler oluşturmasına rağmen bir çok analitin tayini hala otomatize sistemlere uyumlu hale getirilememiştir. Bakır tayininde otomatize bir teknik olmayan atomik absorpsiyon spektrometrisi (AAS) yaygın olarak kullanılmaktadır. AAS her laboratuvarda sürekli uygulanan, kolay ulaşılabilir bir teknik değildir ve yapılacak ölçümler için örneklerin dış laboratuvarlara gönderilmesi gerekmektedir. Örneklerin dış laboratuvarlara gönderilmesiyle tetkikin sonucunun doktora ulaşması gecikmekte ve tetkik maliyetleri artmaktadır. Eser elementlerin pratik yöntemlerle ölçülebilmesi ve miktarlarında gerçekleşen değişimlerin takip edilebilmesi önemlidir. Bu elementler, çok önemli fizyolojik olaylarda görev alan enzimlerin yapı ve fonksiyonunda görevlidir. Bakır, demir metabolizması, hücresel solunum, serbest radikallerin etkisiz hale getirilmesi, bağ doku elemanlarının, nörotransmitter maddelerin sentezi ve sinir sisteminde sinyal iletimi başta olmak üzere bir çok metabolik yolakta anahtar rolü oynayan enzimlerin yapısında bulunur. Bakır metabolizmasındaki bozukluklar, eksikliğinde ve fazlalığında ciddi klinik bulguların görüldüğü bir çok hastalığa sebep olur. Bu çalışmada, AAS'ye ve piyasada kullanılan fakat verimli olmayan otomatize yöntemlere alternatif olarak doğru sonuçlar veren, raf ömrü ve cihaz üzerinde kullanım süresi uzun otomatize bir kolorimetrik bakır ölçüm kiti geliştirilmesi ve geliştirilen yöntemin klinik kullanıma uygunluğunun değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Amaca yönelik olarak manuel ve otomatize spektrofotometri teknikleri kullanılarak reaktifler geliştirilmiş ve bu reaktiflerin klinik kullanıma uygunluğunun değerlendirmesi için performans ve stabilite değerlendirmeleri gerçekleştirilmiştir Geliştirilen yöntemin %CV değeri 2'nin altında, hata değeri -1 ile 1 arasındadır. Yöntem karşılaştırma çalışmalarında AAS ile 0.96 oranında korelasyon gözlemlenmiştir. Yapılan regresyon analizi sonucu elde edilen r2 değeri 0.95'tir. LoB 0.178 μg/dl, LoD 0.607 μg/dl, LoQ 3.207 μg/dl, toplam analitik hata 1.89, sigma 3.62, ölçüm belirsizliği 2.87, genişletilmiş ölçüm belirsizliği 5.74 olarak tespit edilmiştir. Yöntem 4-1000 μg/dl aralığında doğrusaldır. Carry-over gözlemlenmemiştir. Çinko, magnezyum, kobalt ve demir iyonları ölçümlerde interferense sebep olmamaktadır. Raf ömrü en az 6 ay, cihaz üzerinde kullanım süresi en az 30 gün olarak tespit edilmiştir. Referans aralığı 91-185 μg/dl olarak belirlenmiştir. Kesinlik, doğruluk, yöntem karşılaştırması, tespit kabiliyeti, doğrusallık, carry-over, girişim, raf ömrü ve cihaz üzerinde kullanım süresi değerlendirilen yöntemin klinik kullanıma uygun olduğu, altın standart yöntemle korele sonuçlar verdiği ve benzer kitlerden daha üstün performans sergilediği gözlemlenmiştir. Ülkemiz şartlarında üretimi mümkün dünya standartlarında performans sergileyen yeni bir ölçüm yöntemi geliştirilmiştir. Anahtar kelimeler: bakır, oto-analizör, kolorimetri, performans değerlendirmeleri
Spinal patolojilerde manyetik rezonans görüntüleme, dijital röntgenogramlar ve klinik bulguların tanıya katkısı
Vertebral kolonun, özellikle yaşa bağlı dejeneratif hastalıklar ve birçok sistemik patolojinin hedefi olması nedeniyle spinal incelemeler, günümüzde gerçekleştirilen manyetik rezonans görüntülemelerin (MRG) büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Dijital radyografilerle ilgili son teknoloji ürünü yazılım ve donanımların kullanıma girmesi ve getirdiği yenilikler, tanı ve etyolojiye yönelik değerlendirmede birçok katkı sağlamaktadır. Bu çalışmada spinal patolojilerin değerlendirilmesinde MRG ve dijital röntgenogramların tanısal ve etyolojik etkinliği araştırılmış, ortaya konan bulgular klinik verilerle korele edilmiş, klinik semptom ve bulguların tanı sürecinde etkinlikleri ve görüntüleme yöntemleriyle ortaya konan patolojilerin yorumlanmasına katkıları araştırılmıştır. Çalışmamızın amacı spinal patolojiler için tetkik yükünü azaltmak; gereksiz zaman, tanısal prosedürler ve medikal maliyetlerden kaçınmaktır. Dejeneratif, infeksiyöz-inflamatuar ve spinal kolon tutulumuyla seyreden hastalıkları bulunan 308 olguya ait direkt grafi, MRG ve klinik veriler değerlendirilerek tanıya katkı sağlamadaki başarıları karşılaştırılmıştır. Bunun yanında 166 olguda dejeneratif hastalıklarda görülen bazı görüntüleme bulgularının direkt grafi ve MRG tarafından ortaya konma oranları araştırılmıştır. Çalışmamızda öncelikle tanısal algoritmanın kuralına uygun şekilde takip edilmesinin gerekliliği sonucunda varılmıştır. Dijital radyogramlarda hastaya uygulanan dozun daha düşük olması, yüksek gri skala rezolüsyonu ve kullanım-erişim kolaylığı göz önüne alındığında direkt grafilerin tanısal süreçte ilk basamakta yer alması doğru bir yaklaşımdır. Spinal patolojilerde; ayırıcı tanıda güçlük yaşandığında, erken dönem inflamatuar ve dejeneratif hastalıklarda, var olan tablonun direkt grafi ile açıklanamadığı durumlarda ya da tanısı bilinen hastalarda yeni gelişen tablolarda MRG'ye başvurulması daha akılcı olacaktır.
Brucella tanısında coombs testinin yeri
Ülkemizde ve Dünya'nın birçok yöresinde yaygın olarak görülen ve ekonomik anlamda ciddi kayıplara neden olan Bruselloz, önemli bir zoonotik hastalıktır. Çalışmada Çalışmada Çalışmada Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesinde Bruselloz ön tanısıyla laboratuvarımıza gönderilen 100 hasta serumu araştırılmıştır. Serum örneklerinde Wright ve Coombs aglütinasyon testleri çalışılmıştır. Wright testi ile negatif saptanan hastalarda Coombs testi ile Blokan antikor varlığı araştırılmıştır. Wright testi 1/20 titreden başlatılarak 1/2560 titreye kadar, Coombs testi ise 1/80 titreden başlatılarak 1/640 titreye kadar dilüsyonlar yapılarak çalışılmıştır. Çalışmada 100 hastanın 46'sında (%46) Wright testi ve Coombs testi negatif, 11'inde (%11) Wright testi pozitif, 43'ünde (%43) ise Wright testi negatif çıkarken Coombs testi pozitif bulunmuştur. Biyokimyasal parametrelerden WBC, RBC, HGB, HCT, CRP, Sedimantasyon, ALT ve AST ile gruplar karşılaştırıldığında, WBC için her iki tetkik de negatif olanlarla coombs pozitif hastalar arasında anlamlı bir farklılık görülmüştür (p=0.019). GGT ölçümlerinde ise Wright (-) Coombs (+) ile Wright (+) grupları arasında anlamlı bir farklılık vardır (p=0.038). Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Wright negatif, Coombs pozitif hasta sayısı oldukça yüksek bulunmuştur (%48.3). Çalışmada Brucella serolojisinde STA ile yalancı negatif sonuçlara yol açan blokan antikorların sıklığının ihmal edilemeyecek kadar yüksek oranda olduğu görülmektedir. Yapılan çalışmalarda bu yüksek oran nedeniyle STA sonuçlarının Coombs veya ELISA gibi diğer serolojik yöntemlerle doğrulanması önerilmektedir. Bu nedenle Brucella ön tanısı ile başvuran hastalarda mutlaka Coombs testinin de çalışılması ya da ekonomik kayıpları önlemek bakımından sadece Brucella Coombs testi çalışılması uygun olacaktır.
Kalp yetmezliği hastalığının şiddeti ile tırnak yatağın kapiller dolaşımının videokapilleroskopik bulguları arasındaki ilişkinin değerlendirimi
Kalp yetmezliği, tüm dünyada görülme sıklığı giderek artan, yüksek mortalite ve morbidite oranlarına sahiptir. Kalp yetmezliği, hastaları, ailelerini ve toplumu etkileyen bir hastalıktır. Videokapilleroskopi, basit, hasta tarafından kolayca tolore edilebilen, tekrar edilebilen noninvaziv inceleme yöntemidir. Bu çalışmada, videokapilleroskopi (Nailfold videocapillaroscopy, NVC) ile kapiller dolaşımı değerlendirerek sistemik endotel hasarı varlığı ile kalp yetmezliği şiddeti arasındaki ilişkiyi belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji Kliniği'ne ayakta başvuran ve ekokardiyografi (eko) ile kalp yetmezliği tanısı konulan ardışık 110 hasta ile çalışılmıştır. Eko ile hastalar seçilirken kalp yetmezliği esc 2016 kılavuzuna göre seçilmiştir. Hastalara tırnak yatağının videokapilleroskopik incelemesi yapılmıştır. Çalışmada hastaların videokapilleroskopik incelemeleri kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, dev kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı, avasküler alan varlığı, extravazasyon varlığı ve neogenezis varlığına göre değerlendirilmiştir. Çalışmada 110 hasta için NVC'de kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı ve avasküler alan varlığı arasında anlamlı bir ilişki izlenmedi.
Prostat kanseri tanısında 3 tesla multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile histopatolojik bulguların karşılaştırılması
Amaç: Amacımız, Multiparametrik Prostat Manyetik Rezonans Görüntüleme'nin prostat kanseri tanısındaki etkinliğini ve klinik olarak anlamlı kanseri saptamadaki başarısını histopatolojik bulgular referans alınarak araştırmaktır. Materyal ve Metod: Temmuz 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında Prostat kanseri şüphesi nedeniyle prostat biyopsisi planlanan ve biyopsi öncesi 3 Tesla MR cihazında Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntülemesi yapılmış 62 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların görüntüleri patoloji sonuçları bilinmeden 2 radyolog tarafından incelenip, Prostate Imaging Reporting and Data System Versiyon 2 (PIRADS v2) klavuzuna göre değerlendirilerek skorlandırıldı. Biyopsisi yapılan 62 hastanın PIRADS skorları ile histopatoloji sonuçları arasındaki korelasyon analiz edildi. Bulgular: Çalışma dâhilindeki hastaların yaş ortalaması 65,6 (46-86), PSA değeri ortalaması 70,81 (3,11-1170) ng/ml, prostat hacim ortalaması 52,22 (7,9-161,7) ml'dir. T2 ağırlıklı (T2A), Difüzyon Ağırlıklı Görüntüleme (DAG), Dinamik Kontrastlı Görüntüleme (DkMRG) ve Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG)'nin PIRADS v2 skorları ile histopatoloji sonuçları karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiksel olarak anlamı bulundu (p<0,05). T2A için duyarlılık % 83,87, özgüllük % 61,29 (kestirim skoru> PIRADS 3 için eğri altında kalan alan 0,73), DAG için duyarlılık % 93,55, özgüllük % 80,65 (kestirim skoru>PIRADS 3 için eğri altında kalan alan 0,87), DkMRG için duyarlılık % 93,55, özgüllük %67,74 (kestirim skoru pozitif kontrastlanma için eğri altında kalan alan 0,81), MpMRG için duyarlılık %96,77, özgüllük %74,19 (kestirim skoru>3 için eğri altında kalan alan 0,85) saptanmıştır. ADC için kestirim değeri 0,7 x 10−3 mm2/sn bulunmuş olup bu kestirim değerine göre ADC değerinin duyarlılığı %93,5, özgüllüğü %83,9, eğri altında kalan alan 0,94 saptanmıştır. Sonuç: MpMRG'nin prostat kanseri şüphesi olan hastalarda lezyonu saptama, lokalize etme, karakterize etme, risk düzeyini saptama ve risk düzeyine göre biyopsi için hasta seçimi ve gözlem stratejileri belirlemede oldukça umut verici olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri, Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG), TRUS Biyopsi, Klinik Olarak Anlamlı Prostat Kanseri
Tanı testlerinin altın standart varlığında/yokluğunda değerlendirilmesi: Bayesci yaklaşımın katkısı
Tanı testleri, hasta ve sağlıklı bireylerin oluşturduğu heterojen bir kitlede bireyin gerçek durumunu ortaya çıkarmak amacıyla kullanılır. Doğruluğu kesin olarak kanıtlanmış altın standart testler ile bireylere "hasta" ya da "sağlıklı" tanısı konulmaktadır. Bazı altın standart testlerdeki uygulama zorlukları, test maliyetlerinin yüksek olması ve çeşitli hastalıklarda testin girişimsel olması nedeniyle her şüpheli durumda kullanımı mümkün olmayabilmektedir. Bu nedenle sağlık alanında altın standart testlere alternatif olabilecek tanı testleri geliştirilmeye çalışılır. Altın standart test ile gerçek durumu belirlenen bireylere alternatif yeni test uygulanarak, bu yeni tanı testinin sınıflama gücünü gösteren doğruluk ölçütleri elde edilir. Altın standart varlığında ve yokluğunda bu doğruluk ölçütleri farklı yaklaşımlar kullanılarak elde edilmektedir. Bu yaklaşımlardan birisi de araştırmacılar tarafından değişik alanlarda yaygın olarak uygulanmaya başlanan Bayesci yaklaşımdır. Bayesci yaklaşım araştırmacıya ilgilendiği parametre tahminlerinin elde edilmesinde önsel bilgiyi (prior) kullanma olanağı sağlamaktadır. Son günlerde klinikteki yararı yadsınamayacak olasılık hesabı nomogram ve benzeri araçlarda kullanılmaktadır. Bu tezde, Bayesci yaklaşım ile tanı testlerine ait duyarlılık ve seçicilik gibi doğruluk ölçütleri elde edilmiş ve yaklaşımın katkısı araştırılmıştır. Doğruluk ölçütlerinin elde edilmesi aşamasında; Bayesci çıkarsama, Gibbs örneklemesi, Markov Zinciri Monte Carlo (MCMC) yöntemleri kullanılmıştır. Bu amaçla üniversitemizde yapılan Helicobacter Pylori ile ilgili çalışmadan elde edilen veriler WinBUGS ve/veya R paket programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bayesci çıkarsama yapıldığında hastalık (veya durum) ile ilgili prevalans bilgisi dikkate alındığından tanı testleri daha güvenilir sonuçlar verebilmektedir.
Ekstraintestinal enfeksiyonlardan izole edilen Escherichia coli (ExPEC) suşlarında cytotoxic necrotizing factor (CNF-1, CNF-2, CNF-3) ve cytolethal distending toxin (CDT-1, CDT-2, CDT-3, CDT4) dağılımı ve filogenetik ilişkilerinin PFGE ile tespiti
Escherichia coli'de (E.coli) ekstraintestinal enfeksiyon tanı markırları hala belirsizliği korumaktadır. Ekstraintestinal patojenik E.coli'yi (ExPEC) diğer E.coli suşlarından farklı kılan virülans faktörleri konak hücreye adezyon, invazyon ve hücre ölümünden sorumlu olan iki önemli faktör/toksin: Cytotoxic Necrotizing Factor (CNF) ve Cytolethal Distending Toxin'dir. Bu çalışmada, intestinal sistem dışındaki enfeksiyon odaklarından izole edilen 645 E. coli suşunda CNF-CDT genotip prevelansları araştırıldı. Bu prevalans, örneklerin klinik kökenleri, filogrupları ve filogenetik ilişkileri ile analiz edildi. Analiz edilen 645 E. coli suşunda ExPEC için tanımlanan virülans genlerinden (CNF1-3/CDT1-4) en az birini taşıyan 156 suş bulundu. Sırasıyla; ExPEC suşlarının 81, 20 ve 18'i cnf1, cnf2, cnf3; 20, 4, 4 ve 4'ü cdt1, cdt2, cdt3, cdt4 içermekteydi. İkili kombinler ise cnf1-cnf3(n=6), cnf1-cdt1(n=6), cdt1-cdt4(n=6) olarak tespit edildi. Bu 156 suşun PFGE ile 106 büyük küme içerisinde dağıldıkları bulundu. Virülan ExPEC suşlarının öncelikli olarak filogrup B2 (%60,8) ve D (%30,7) ile ilişkili olduğu bulundu. CNF gen ailesinin özellikle üriner sistemde E. coli kolonizasyonunu arttırdığı ve E. coli gen havuzundaki bu genler ile, insan idrar yolu gibi yeni ortamlarda hayatta kalma yeteneği kazandığı kanaatine varıldı. E. coli'de CNF geninin yaygın difüzyonu, kommensal suşlardan ExPEC'i ayırmaya yardımcı olabileceği ve bu genlerin, non-kommensal E. coli için spesifik bir marker olabileceği düşünüldü. Evrim açısından farklı E. coli suşlarının delesyon, rekombinasyon mutasyonları sonucunda farklı virülans genlerini kazanarak ExPEC özelliği kazandığı ve bu suşların neden olduğu enfeksiyonların, hastane kaynaklı olmaktan çok toplum kökenli olduğu sonucuna varıldı.
İntestinal motilitenin değerlendirilmesinde yeni metod: Akustik gastrointestinal gözetim
Amaç: Postoperatif dönemde gelişebilecek ileus tanısını koymada günlük cerrahi pratiğini değiştirmeye aday ve objektif bir değerlendirme yöntemi olabilecek, intestinal motilitenin akustik incelemesini yapmak ve klinikle ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma progresif deneysel bir araştırma metodunu içermektedir. Çukurova Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği ile iş birlikteliği doğrultusunda geliştirilen 'Gastrointestinal Aktivite İzlem Cihazı' ile 18 yaş üstü kolorektal cerrahi geçirmiş hastalarda günlük 10 dakika boyunca (5-7 gün süreyle) bağırsak aktivite kaydı yapılmıştır. Elde edilen ses kayıtlarının bilgisayar ortamında analizi gerçekleştirilerek; POI-(n:20), POI+(n:12) ve kontrol(n:20) gruplarına ait aktivite oranları, orali tolore etme, gaz ve gaita çıkarma zamanları ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Grupların ortalama bağırsak aktivitesi kontrol, POI- ve POI+ gruplarında sırasıyla 0,20akt/s; 0,14akt/s ve 0,08akt/s olarak belirlenmiştir. Gruplar arasında aktivite de anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,01). Kontrol ve postoperatif hastaların aktivite sayıları doğrultusunda eşik değer (0,12akt/sn) tespit edilmiştir. Eşik değerin üstünde aktiviteye sahip hastaların oral alımlarına müsaade edilmiştir. POI+ grupta postoperatif günler ilerledikçe hastaların ortalama aktivite sayılarının artığı ve oral alımı da tolore ettiği tespit edilmiştir (p<0,05). POI- grupta ise ortalama aktivite sayısının postoperatif 2. günden itibaren 0,14 ±0,04 akt/s üstünde olduğu ve ortalama rejim başlanma gününün 3±0,9 gün, gaita çıkışının ise 2±1,3 gün olduğu tespit edilmiştir. Dinleme sonuçlarına göre skalada eşik değerin üstünde kalan hastaların rejimi tolore ettiği saptanmıştır. Çalışmada bağırsak aktivitesinin varlığı ile ilk gaz ve ilk gaita çıkışı arasında ise ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Bağırsak motilitesinin postoperatif izlenmesine yönelik standart bir yaklaşım mevcut olmadığından, gastrointestinal akustik aktivite izlem cihazı, invaziv olmayan şekilde bağırsak fonksiyonunun iyileşmesini izlemek için klinik olarak erişilebilir bir yaklaşımı temsil edebilir. Gastrointestinal aktivite izlem cihazının, postoperatif bir hastanın beslenip beslenemeyeceği veya nasıl besleneceğini hakkında tek başına yeterli olamayacağı, fakat klinik kararların verilmesinde elde edilen kayıtların objektif bir parametre olarak kullanılmasının büyük fayda sağlayabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Diz eklem içi patolojilerinde preoperatif magnetik rezonans görüntüleme raporları, muayene ve intraoperatif artroskopi bulgularının karşılaştırılması
Giriş:Diz eklemi;çevresindeki kas dokuların az olması,yük taşıyan bir eklem olması,artan sporsal aktiviteler gibi sebeplerle sık yaralanan ve poliklinik başvurularında en sık yakınma sebebi olan eklemdir. Diz eklemi patolojilerinde tanı;anamnez,fizik muayene ve görüntüleme yöntemleri ile konulmaktadır.MRG yumuşak dokuları göstermedeki başarısı sebebi ile diz ekleminde en sık uygulanan görüntüleme yöntemlerinin birisidir. Ülkemiz şartlarında poliklinik başvuruların yoğunluğu hastaların fizik muayene değerlendirme sürelerini düşürmektedir.Artan görüntüleme tetkikleri sebebi ile radyologların da MRG raporlama için ayırdıkları süreleride azalmaktadır.Günlük poliklinik işleyişi şartlarında yoğunluk nedeni ile diz eklem içi patolojilerinde muayene tanı başarılarının ve MRG raporlarının tanı başarısının düştüğünü düşünmekteyiz. Materyal metod:Çalışmaya retrospektif olarak polikliniğimizde fizik muayenesi yapılan,tespit edilen patolojiye yönelik MRG tetkiki yapılan ve çeşitli merkezlerde 1.5 tesla MRG tetkiki yapılmış ve kliniğimizde opere edilmiş 171 hasta dahil edildi.Mcmurray,appley,lachman ve pivot shift muayeneleri,MRG de rapor edilen menisküs lezyonları,ACL,PCL,kıkırdak lezyonu,medial patellar plica varlığı kayıt altına alındı.Fizik muayene ve MRG raporlama başarıları altın standart olan artroskopi bulguları ile karşılaştırıldı.Aradaki uyum değerlendirilmesi için kappa analizi yapıldı.İstatistiksel olarak p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular:Mcmurray ve apley testinin menisküs yırtıklarını belirlemede sırasıyla %76 -%73duyarlılık,%73-%82 özgüllük,%76-%75 tutarlılık düzeyine sahip olduğu ve uyum düzeyi kappa-065 ,-068(zayıf) olarak belirlendi.Lachman ve pivot shift testinin ACL rüptürü belirlemede sırasyıla %78-%88 duyarlılık,%97-%98 özgüllük,%92-%96 tutarlılık düzeyine sahip olduğu ve uyum düzeyinin kappa-169,-173(zayıf) oldukları belirlendi. MRG nin menisküs yırtıkları için%70 duyarlılık,%73 özgüllük,%70 tutarlılık düzeyi ve uyum düzeyinin kappa 242(düşük) olduğu belirlendi.Medial ve lateral menisküs yırtıkları için sırasıyla %75-%30 duyarlılık,%76-%98 özgüllük,%75-%85 tutarlılık düzeyine sahip olduğu ve kappa uyum düzeyinin 421-381(orta-düşük) olduğu belirlendi.MRG'nin ACL lezyonlarını belirlemede %78 duyarlılık,%97 özgüllük,%93 tutarlılık düzeyine sahip olduğu ve kappa uyum düzeyinin 780(önemli) olduğu tespit edildi.MRG'nin ileri evre kıkırdak lezyonları için %72 duyarlılık,%93 özgüllük,%81 tutarlılık düzeyine sahip olduğu ve kappa uyum düzeyinin 632(önemli)olduğu belirlendi. Sonuç:Poliklinik şartlarında yeterince vakit ayrılmadan yapılan muayenelerin tanı koymada başarı oranının literatüre göre düşük seviyede kaldığını saptadık.Güncel şartlarda MRG raporlamarında meniskal yırtıkları için literatüre göre düşük seviyede kaldığını,medial menisküs için tanı başarısının lateral menisküse göre daha iyi seviyede olduğunu,ön çapraz bağ lezyonları için tanı başarısının önemli düzeyde olduğunu,ileri evre kıkırdak lezyonlarını belirlemede önemli olduğunu sonucuna vardık..Bununla birlikte poliklinik şartlarında ön çapraz bağ ve ileri evre kıkırdak lezyonları için yapılan raporlamanın tanı ve tedavi protokolünü değiştirebilecek düzeyde olduğunu saptadık.Muayene ve MRG raporlamada deneyimin ve yeterli süre ayırmanın klinik başarıyı artıracağını ve tek başına fizik muayene veya MRG raporlamaları ile operasyon kararı verilmesinin doğru olmayacağını,anamnez muayene ve MRG raporlarının kombine edilmesi gerektiğini bu şekilde gereksiz artroskopik girişimlerin önlenebileceğini düşünmekteyiz.
Manisa kent merkezi birinci basamak sağlık çalışanlarının; Kanser tarama performansları ve ilişkili faktörler
Amaç: Manisa kent merkezinde birinci basamak sağlık çalışanlarının kanser taramaları hakkında bilgi, tutum ve davranışları ile birlikte algıladıkları performanslarını değerlendirerek tarama kapsayıcılık oranlarının iyileştirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma Manisa Şehzadeler ve Yunusemre ilçelerine bağlı aile sağlığı merkezlerinde (ASM) 2018-2019'da yürütülmüş kesitsel tipte bir araştırmadır. Çalışmada 101 aile hekimi (AH) ve 94 aile sağlığı elemanına (ASE) ulaşılmış olup katılım oranı %87,8'dir. Bağımlı değişkenleri; sağlık çalışanlarının serviks, meme ve kolorektal kanser taramaları ile ilgili algılanan performansları ve toplam algılanan kanser tarama performanslarıdır. Bağımsız değişkenleri; sosyodemografik özelikleri, mesleki bilgileri, kanser tarama programları hakkında bilgi, tutum ve davranış özellikleri ile coğrafi bölge, kanser taramaları altyapı özellikleridir. Tanımlayıcı analizlerde sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanılmış, tip 1 hata düzeyi 0,05 olarak alınmıştır. Kategorik verilerde Ki-kare testi ve Fisher'in kesinlik testi, sürekli verilerde ise bağımsız gruplarda T Testi uygulanmıştır. İleri analizlerde ise lojistik regresyon analizi ile %95 güven aralığında tahmini rölatif riskler hesaplanmıştır. Bulgular: Algılanan toplam tarama performansı riski; geliri giderinin altında olanlarda 2,9 (%95 GA 1,2-7,0), gaitada gizli kan (GGK) testi tutumu olumsuz olanlarda 3,6 (%95 GA 1,6-7,9), kentsel bölgede 14,9 (%95 GA 2,2-99,5) ve yarı kentsel bölgede çalışanlarda 23,8 (%95 GA 3,1-184,3) kat yetersiz bulunmuştur. Sonuç: Her üç kanser taraması için algılanan performansta kentsel ve yarı kentsel bölgelerde, GGK'ya karşı olumsuz tutumda ve gelirin giderden az olması durumunda yetersizlik riski artmaktadır. Öneriler: Birinci basamak sağlık çalışanlarının gelir algıları, fiziksel koşulları ve yazılım sistemleri iyileştirilmeli, kentsel ve yarı kentsel bölgelerdeki kanser taramaları ile ilgili sorunlar saptanmalıdır. Anahtar kelimeler: Birinci basamak, kanser taramaları, algılanan performans
Pediatrik romatoloji hastalarındaTNF-alfa blokörü kullanımı öncesi tüberküloz enfeksiyonu tanısında interferon-gama salınım testlerinin tanısal değeri
Amaç: Mycobacterium tuberculosis ile latent olarak enfekte olan olguların erken tanısında uzun yıllardır tüberkülin deri testi (TDT) kullanılmaktadır. Son yıllarda İnterferon-gama (IFN – γ) temelli testler, latent tüberküloz enfeksiyonunun (LTBE) tanısında yeni bir tanı aracı olarak gündeme gelmiştir. Bu araştırmada jüvenil idiyopatik artrit, entezit ilişkili artrit, psöriatik artrit, otoimmün üveit ve Adenozin Deaminaz 2 enzim eksikliği tanısı almış standart tedavilere dirençli, Tümör Nekrozis Faktör-α (TNF-α) blokörü kullanım endikasyonu olan çocuk hastalarda LTBE tanısında, İnterferon-γ Salınım Testleri'nin (İGST) tanısal değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada 2017-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Romatoloji bilim dalında izlenen, standart tedavilere dirençli 99 çocuk hasta TNF-α blokörü kullanımı öncesi LTBE araştırılmak amacıyla retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik, klinik, radyolojik ve laboratuvar özellikleri ile TDT ve İGST sonuçları, İNH (izoniyazid) başlanma oranları araştırma föylerine kaydedildi. TDT ve İGST sonuçları ile demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri, romatolojik hastalık tanısı, TNF-α blokörü öncesinde kullandığı tedaviler ve akciğer grafi bulguları değerlendirildi. İGST ve TDT testlerinin birlikte uygulandığı 99 hastada her iki test sonucu arasındaki uyum değerlendirildi. TDT testi Mantoux yöntemi ile yapıldı. İGST testi için Quantiferon- TB Gold Plus cihazı kullanıldı. Veriler SPSS version 20.0 programı kullanılarak incelendi. Bulgular: Bu araştırmada incelenen 99 hastaya hem TDT hem İGST testi uygulandı. Doksandokuz hastanın 19'unun (%19,2) TDT sonucu 4'ünün (%4) İGST sonucu pozitif olarak saptandı.TDT sonucu pozitif (≥5 mm) ve İGST sonucu negatif olan 17 hasta (%17,2) saptandı. TDT sonucu negatif (<5 mm) ve İGST sonucu pozitif olan 2 (%2) hasta saptandı. TDT pozitif ve İGST pozitif hasta sayısı 2 (%2) olarak saptandı. Her iki testin uyumluluk oranı %12 olarak belirlendi. Her iki testin uyumu istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,110 , kappa=0,115). BCG aşılanma süreleri <5 yıl, 5-10 yıl arası, ≥10 yıl olarak katogerize edildi. BCG aşılanma süresi ile TDT arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,243). JİA tanılı hastalar ve non-JİA tanılı hastalar ile TDT pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,999). JİA tanılı hastalar ve non-JİA tanılı hastalar ile İGST pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,999). TDT ve İGST sonuçları ile cinsiyet, yaş, BCG aşılanması, TB temas öyküsü, romatolojik hastalık tanısı, akciğer grafi bulguları arasında ilişki ististiksel olarak saptanmadı.TNF-α blokörü kullanımı öncesi metotreksat kullanımı ile TDT ve İGST pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p> 0,05). Sonuç: TNF-α blokörü kullanımı öncesi tüm hastaların latent tüberküloz enfeksiyonu açısından taranması gereklidir. Tarama için TDT ve İGST testleri kullanılabilir. Ancak BCG aşısı TDT sonucunu etkileyip BCG aşılılarda TDT'nin özgüllüğü ve güvenirliliği düşmektedir. Ayrıca anti-TNF tedavi gibi immünsüpresif durumlarda İGST'nin tercih edilmesinin daha doğru olduğu düşünülmektedir. Ancak bu kanıya varabilmek için, daha fazla olgunun değerlendirildiği çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: İnterferon-gama salınım testleri, tüberkülin deri testi, tüberküloz enfeksiyonu, tümör nekrozis faktör-α blokörü
Tüberküloz tanısında led floresan mikroskopinin performansının değerlendirilmesi
Amaç: Projenin amacı akciğer tüberkülozu kuşkusu olan hastaların solunum yolu örneklerinin mikroskobik incelemesinde LED floresan mikroskopi (LED FM) ile Erlich Ziehl Nelseen (EZN) boyama yöntemini karşılaştırmak ve kültür sonuçları referans alınarak LED FM'nin performansını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada Şubat 2018-Aralık 2019 döneminde Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Tüberküloz Laboratuvarında akciğer tüberkülozu ön tanılı hastalardan alınan solunum yolu örnekleri incelenmiştir. NALC-NaOH yöntemi ile işlenen örneklerden ikişer yayma hazırlanmış ve yaymalar iki okuyucu tarafından kör olarak hem EZN hem de LED FM ile incelenmiştir. Performans değerlendirmesinde kültür sonuçları referans alınmıştır. Bulgular: Araştırmada 1499 solunum yolu örneği değerlendirilmiştir. Örneklerin 134'ünün (%8.9) kültüründe mikobakteri üremiştir. Kültür sonuçları referans alındığında LED FM'nin duyarlılığı %64,2, özgüllüğü %96, pozitif prediktif değeri %61.4 ve negatif prediktif değeri %96.5 bulunmuştur. EZN yönteminin duyarlılığı ise %51.5, özgüllüğü %99.9, pozitif prediktif değeri %97.2 ve negatif prediktif değeri %95.4'dir. Ancak LED FM'de yayma şüpheli, kültür negatif (54/1365) sonuçlar EZN'den (0/1365) anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bunun nedeninin okuyucuların deneyim eksikliğine bağlı olduğu düşünülmüştür. LED FM inceleme süresi %69 zaman tasarrufu sağlanmıştır. LED floresan mikroskopların maliyetleri yüksek olmakla birlikte florokrom boyama maliyeti EZN boyama yönteminden ucuz bulunmuştur. Okuyucular arasındaki uyum iyi derecede bulunmuş ve okuyuculara yapılan anket sonucu rutin incelemede LED FM tercih edilebileceği belirlenmiştir. Sonuç: LED FM'nin duyarlılığı EZN'den %12.7 daha yüksek bulunmuştur. Ancak yanlış pozitif sonuç oranının yüksek olması nedeni ile LED FM'nin okuyuculara gerekli eğitim verildikten sonra kullanıma girmesi gereklidir. LED FM'nin ülkemizde büyük ölçekli laboratuvarlarda kullanılmasının maliyet etkin olacağı düşünülmüştür.
Over kanseri şüphesi olan hastaların preoperatif taramalarına rutin endoskopi ve kolonoskopi eklenmesinin cerrahi ve onkolojik sonuçlara katkısı
Amaç: Bu çalışmanın amacı over kanseri şüphesi ile takip edilen hastalarda preooperatif endoskopi ve kolonoskopi taramasının cerrahi ve onkolojik sonuçlara katkısını incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 17 Ağustos 1992 ile 27 Kasım 2018 tarihleri arasında hastanemizde over kanseri şüphesiyle opere olan veya over kanseri tanısıyla tedavi alan 1446 hastanın dosyaları geriye dönük incelendi. Patoloji sonuçları borderline tümör, teratom, sartoli-leydig hücreli tm ve yolksac tümör gelen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Epitelyal over kanseri tanısı alan 910 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan da Evre 2 ile Evre 4 arasında olan 676 hasta analiz edildi. Hastalar çalışmaya dahil edilirken; ameliyatları, tetkikleri ve medikal tedavileri hastanemizde yapılmış ya da başka hastanelerde yapıldığına dair belgeleri görülerek bu hastalar çalışmaya alındı. Hastalar analiz edilirken: Yaş aralığı, vücut kitle indeksi, menopoz durumu, parite durumu, eşilik eden komorbidite olup olmadığı, tümör marker değerleri(CEA,CA19.9, CA125,CA15.3), preop asit miktarı, tanı anında eşlik eden semptom, preop tümör çapı, debulking cerrahi tipi(primer-interval), sitoreduksiyon yeterliliği, primer operasyon tipi, adjuvan kemoterapi türü, adjuvan kemoterapi alma süresi, appendektomi yapılma durumu, üst batın cerrahi uygulanma durumu, preop komplikasyon durumu, postop komplikasyon durumu, tümör histolojisi, tümör histolojik grade'i, tümör evresi, tümör tipi (dualistik modele göre sınıflandırılan), endoskopi uygulanma durumu, kolonoskopi uygulanma durumu, Hastanın durumu ve rekürrens durumu gibi parametreler tek tek incelenmiştir. Endoskopi ve Kolonoskopi parametreleri incelenirken; hastalar endoskopi ve kolonoskopi uygulanmadı, malignite var ve malignite yok şeklinde 3 gruba ayrıldı. Hastanemizde Endoskopi ve Kolonoskopi taraması yapılan hastalarda Endoskopi ve Kolonoskopi işlemleri dahiliye gastroenteroloji öğretim üyeleri ve dahiliye gastroenteroloji yan dalı araştırma görevlisi uzman doktorlar tarafından yapıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sürekli ölçümlerse ortalama, sapma ve minimum -maksimum olarak özetlendi. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmalarında Ki kare testi ve Fischer'ın Kesinlik Testine başvuruldu. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0,05 olarak alındı. Bulgular: Hastaların ortalama tanı yaşı 54,7±12,4; ortanca tanı yaşının ise 55 yaş olduğu tespit edildi. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi 27,6±4,9; ortanca vücut kitle indeksi değeri ise 27,1 olarak tespit edildi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların %67,8 i postmenopozal dönemde %32,2'si reproduktif dönemde olarak tespit edilmiştir. %84,6 oranında hasta multipar %10,7 oranında hasta ise nullipar olarak tespit edildi. Hastalarda tanı anında en sık görülen semptom karın ağrısı %71,2 ikinci en sık görülen semtpom ise karın şişliği %22,3 tespit edildi. Bağırsak rezeksiyonu varlığı ile laboratuvar bulguları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Bağırsak metastaz varlığı olan hastalarda postop CA125 değerleri daha yüksek gözlenirken (p<0,05); diğer parametreler arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Bağırsak metastazı varlığı ile preop asit bulguları arasında anlamlı bir farklılık bulunmazken; bağırsak metastazı varlığı olanlarda preop Tümör çapı değerinin daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Hastaların endoskopi (p=0,071), kolonoskopi (p=0,125), Bağırsak rezeksiyonu (p=0,614), Endoskopide Malignite (p=0,974) ve kolonoskopide malignite (p=0,920) varlığı bulguları ile ortalama sağkalım bulguları arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Bağırsak metastazı uygulanan hastaların ortalama sağkalım süresinin düşük olduğu saptandı (p>0,05) Sonuç: Over kanserinde rutin bir tarama protokolü bulunmamaktadır. Birçok klinikte over kanseri gastrointestinal sistem metastazı düşünülen hastalara tarama amaçlı endoskopi ve kolonoskopi işlemi yapılmaktadır. Over kanserinin bağırsak metastazlarında genellikle seromüsküler tutulum görüldüğünden dolayı kolonoskopinin taramada duyarlılığı az olmaktadır. Endoskopi ve kolonoskopi taraması yüksek maliyet oranı çıkarmaktadır. Ayrıca noninvazif bir işlem olmayıp hastalarda rahatsızlık ve ajitasyona neden olabilmektedir. Tüm bunlar değerlendirilince; riske göre uyarlanmış endoskopi ve kolonoskopi taraması hastalar için daha makul bir strateji olabilir. Anahtar Sözcükler: Over kanserleri, Epitelyal over kanserleri, over kanserlerinde tarama, Endoskopi ve Kolonoskopi
Latent tüberküloz tanısında gama interferon salınım testinin etkinliğinin araştırılması
Çalışmamızda, latent tüberküloz enfeksiyonu tanısında QuantiFERON-TB Gold Plus (QFT-Plus) testinin etkinliğinin araştırılması amacıyla Mayıs 2019-Mayıs 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tropikal Hastalıkları Araştırma Merkezi Bölge Tüberküloz Laboratuvarına gönderilen, numunelerin sonuçları araştırılarak testin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 50 sağlıklı ve 75 hasta grubu olmak üzere 125 kişi dahil edilmiştir. Her iki gruptaki hastalardan toplam 15'inde pozitiflik belirlendi. Sağlıklı gruptan 7'si (%14) QFT-Plus testinde pozitif, 43'ü (%86) negatif olarak tespit edildi. Hasta grubuna dahil edilen 75 hastadan 8'i (%10.7) pozitif ve 67'si (%89.3) negatif olarak belirlendi. İki hasta grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Latent tüberküloz enfeksiyonunun tanısında altın standart bir testin olmayışı nedeniyle QFT plus testi maliyetinin yüksek olmasına rağmen daha sık kullanımının tanıda yardımcı ve aynı zamanda taramalarda da kullanılabilmesinden dolayı hastaların tanı ve tedavilerinin gecikmesini önlemek amacıyla faydalı olabileceği sonucuna varıldı.
Kırk yaş ve üzeri erkeklerin prostat kanseri taramalarına yönelik bilgi düzeyleri ile sağlık okuryazarlıkları arasındaki ilişki
ÖZET Amaç: Bu araştırmada, kırk yaş ve üzeri erkeklerin prostat kanseri taramasına yönelik bilgi düzeyleri ile sağlık okuryazarlıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı kesitsel tipte olan araştırmanın evreni Manisa il merkezinde bulunan üç Aile Sağlığı Merkezi'ne (ASM) kayıtlı 40-70 yaş grubundaki erkeklerden oluştu (N=16417). Araştırmanın örneklemini ise bu üç ASM bölgesindeki 501 erkek oluşturdu (n=501). Araştırmanın örneklemi belirlenirken Epı Info 2000 programında, Türkiye'de erkek cinsiyetine özgü prostat kanserinin beklenen prevalansı %21 alınarak, 0,05 sapma payı ve %99 güven aralığında ulaşılması gereken en küçük örneklem sayısı hesaplandı. Araştırmada veri toplamada "Sosyo-demografik Bilgi Formu", "Prostat Kanseri Taramasına Yönelik Bilgi Skalası" ve "Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği" kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesi SPSS 15,0 (Statistical Package For Social Science) istatistik analiz programı ile yapıldı. Bulgular: Araştırma grubundaki erkekler 40-70 yaş aralığında olup yaş ortalamaları 52,04±8,40'dir. Katılımcıların %74,1'i orta seviyede gelire sahip, %27,7'si lise mezunu, %92,6'sının sosyal güvencesi bulunmakta ve %26,9'u emeklidir. Araştırmaya katılan erkeklerin Prostat Kanseri Taramasına Yönelik Bilgi Skala (PKTYBS) puan ortalamasının 3,85±2,05 puan ile "yetersiz" düzeyde olduğu ve Sağlık Okuryazarlığı Ölçek (SOÖ) puan ortalamasının (80,87±16,03) "az zorluk çekiyorum" düzeyinde olduğu belirlendi. Katılımcıların PKTYBS puanı ile SOÖ puanı arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki olduğu saptandı (r=0,693, p=0,00). Erkeklerin PKTYBS puan ortalamalarındaki değişikliğin %48'inin SOÖ puan ortalaması ile açıklandığı saptandı (r=0,693 R2=0,48 p<0,001). Sonuçlar: Çalışma sonucunda, erkeklerin prostat kanseri taramalarına yönelik bilgi düzeylerinin sağlık okuryazarlığı düzeylerinden etkilendiği belirlendi.
Otoimmün hastalıklarının tanısında antinükleer antikor tarama testlerinin değerlendirilmesi
Antinükleer antikorlar (ANA) otoimmün hastalıkların tanısında kritik bir role sahiptir. Serolojik tanı algoritmasına göre HEp-2 hücrelerinde indirekt immün flöresan (IIF) testi veya tarama enzyme-linked immunosobent assay (ELISA) tarama amaçlı olarak kullanılır, pozitif bir sonuç durumunda sorumlu antikor tespit etmek üzere ekstrakte edilen nükleer antijenlerin kullanıldığı genellikle immünblot (örneğin line blot [LB]) veya ELISA ile test edilir. IIF test bir tarama testi olarak altın standart olarak kabul edilmesine rağmen, uzmanlık ihtiyacı, öznelliği ve standardizasyon eksikliği gibi bazı sorunları mevcuttur. ELISA'nın IIF testi ile iyi bir uyum sergileyen alternatif bir tarama testi olduğu bildirilmesine rağmen, antikorları tespitte kısıtlılıkları bulunmaktadır. Bu çalışmada otoimmün hastalıkların tanısında kullanılan IIF testinin sonuçlarını ilk defa çok merkezli olarak ortay çıkarmayı ve ELISA'nın etkinliğini belirlemeyi amaçladık. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Seroloji Laboratuvarı'nda uygun şartlarda saklanan 287'si LB testi pozitif ve 313'i IIF tesi ve LB testi negatif bulunan toplam 600 serumdan IIF testi yapıldı. Testler 1/100 dilüsyonda çalışıldı ve aynı bölgede bulunan ve IIF testlerde en az 5 yıl deneyimli, 3. basamak hizmet veren dört üniversite hastanesi seroloji laboratuvarında çift kör olarak değerlendirildi. Merkezlerin sonuçları, patern tanıları ve flöresan yoğunluk düzeyleri birbirleriyle ve LB testi ile karşılaştırıldı. LB testinde ELISA'nın tanımlayamadığını sonuçları veren 600 serumdan altmış beşi ELISA testi için çıkarıldı, böylece 535 serum otomatik ELISA analizöründe 10 antikoru tarayan ANA screen ELISA kiti tarafından test edildi. 53 Paternler gözardı edilerek, LB testi ile merkezlerin IIF sonuçları arasındaki uyum, Merkez 1, 2, 3, 4 için sırasıyla %81.8, %80.0, %79,8, %78.7 bulundu. Paternler de gözönüne alınırsa, pozitif sonuçlar göreceli düşüktü, sırasıyla %,54.4 %,49.8, %,44.9 ve %,60.0'dı, negatifler dahil edildiğinde ise genel uyum sırasıyla %70.8, %72.2, % 69 ve %64 sonuçları elde edildi. Merkezler arasındaki uyum 392 (%65.3) sonuçta elde edildi, ancak pozitif sonuçlarda uyumu sadece %39.3'dü. IIF testte yarı nicel olarak rapor edilen, (3+) maksimum, flöresan yoğunluğu en yüksek (3+) seviyesinde görüldü. Dört merkez arasındaki 100 uyumlu sonucun 87'si (3+) düzeyindeydi ve bunların 73'ü LB ile uyumluydu. 148 (66.7) pozitif ve 303 (%96.8) negatif ANA screen ELISA test sonucu LB ile uyumluydu ve genel uyum %84.3'dü. Sonuç olarak, IIF testinde patern değerlendirmelerinin LB sonuçlarını öngörmede beklenenden düşüktü. Dört merkezin patern ve flöresan yoğunluğu tanımadaki uyumu yüksek titrede tatminkardı. ELISA negatif sonuçlarda yüksek uyum göstermesine rağmen, pozitif serumda iki merkezde IIF teste göre daha düşük uyum gösterdi. ELISA ve IIF test sonuçları, otoimmün hastalıkların serolojik tanısında, düşük antikor titrelerinde zayıf performans sergiledi. Anahtar kelimeler: Otoimmün hastalık, indirekt immün flöresan test, ELISA, patern.
Laboratuvar otomasyon sisteminin sonuç verme süresine etkisinin incelenmesi
Laboratuvar Otomasyon Sisteminin Sonuç Verme Süresine Etkisinin İncelenmesi Amaç: Test istek sonuç süreleri (TAT: Turnaround Time), toplam laboratuvar performansının anahtar göstergelerinden biridir. Çalışmamızın amacı, total laboratuvar otomasyonu (TLA) kurulumundan sonra (Ekim-Aralık 2016) Hafsa Sultan Hastanesi Merkez Laboratuvarının laboratuvar içi TAT'ını değerlendirmek ve pre-TLA dönemi (Ekim-Aralık 2015) ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Laboratuvar içi TAT, mean IR-TAT ve aykırı değer yüzdeleri (OP-TAT) kullanılarak değerlendirildi. Değerlendirme için farklı ölçüm yöntemleri temsil eden yedi test Albumin, Alanin Aminotransferaz (ALT), Üre, Potasyum, Beta Human Koryonik Gonodotropin (β-hCG), Troponin I, Tiroid Stimulan Hormonu (TSH) seçildi. Rutin, acil ve stat istemleri ayrı ayrı değerlendirildi. İstatistiksel analiz, OpenEpi programında t testi kullanılarak gerçekleştirildi. Bulgular: Post-TLA döneminde rutin Albumin, ALT, Üre, Potasyum, β-hCG, Troponin I ve TSH testlerinde mean IR-TAT; sırasıyla 105.6, 105, 104.4, 104.5, 122.8, 112.5 ve 133.6 dakika olarak belirlendi. Pre-TLA dönemine göre β-hCG, Troponin I ve TSH testlerinde mean IR-TAT ve OP-TAT değerlerinde artma, diğer dört testte ise azalma tespit edildi. Acil testler için, post-TLA döneminde mean IR-TAT sırasıyla 64.9, 62.8, 62.7, 61.2, 68.7, 50.4 ve 75.8 dakika idi. Acil örneklerde tüm mean IR-TAT değerlerinde artma saptandı. Beklenmedik acil test hacim artışının da (%32.8) bunda etkisi oldu. Düzeltici faaliyet olarak acil servise stat test paneli açıldı ve troponin I testi için numune türü serumdan lityum heparinli plazmaya dönüştürüldü. Temmuz-Eylül 2017 döneminde Albümin, ALT, Üre, Potasyum, β-hCG ve Troponin I stat testleri için mean IR-TAT; sırasıyla 38.8, 38.1, 38, 38.1, 61.2 ve 41.9 dakika olarak saptandı, 60. dakikalarda aykırı değerler incelendiğinde β-hCG dışında tümü <%10 olarak bulundu. Acil testler için aykırı değerler ancak 180. dakikada tümü için <%10 olarak bulundu. Sonuç: TLA, büyük miktarda numunenin verimli bir şekilde yönetilmesine yardımcı olur. Bununla birlikte, acil numunelerdeki uzun IR-TAT değerleri, stat uygulaması, manuel santrifüj, farklı cihaz kullanımı ve örnek türünün değiştirilmesi gibi adım adım düzeltici stratejiler IR-TAT iyileştirmesiyle sonuçlandı.
Acil servise hafif kafa travması ile başvuran ve beyin bilgisayarlı tomografi incelemesi yapılan hastaların; Kanada kafa travması bilgisayarlı tomografi isteme kriterleri ile New Orleans kriterlerine göre karşılaştırılması
Arka plan-hedef: Bu çalışmada minör kafa travması ile başvuran hastaların yapılan BBT tetkiklerinde Canadian CT Head Rule (CCHR) ve New Orleans Criteria (NOC) kriterlerine uyumluluk gözlemlenmek istenmiştir. Ülkemizin hafif kafa travmaları konusunda epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Metot: Çalışmamızda Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesine 2017 (Ocak- Aralık) yılında hafif kafa travması ile başvuran, Glasgow Koma Skalası (GKS) 13-15 olan hastaların; öyküsü, fizik muayene bulguları, Beyin Bilgisayarlı Tomografisi (BBT) sonuçları ve tedavileri Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) ve hasta dosyaları geriye dönük olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 41,61±18,67 idi. 60 yaş üstü hasta oranı %19, 65 yaş üstü hasta oranı ise %14 idi. Tüm hastaların %70,2'si erkekti. Hastaların GKS:15 (%96,8), GKS:14 (%3,2)'dü. Yüksek enerjili travma ile başvuran hastaların oranı %48, düşük enerjili travma ile başvuran hasta oranı %52'idi. Travma mekanizmalarından düşme %32,4 oranında 1. sırada, sonrasında %31,1 oranında 2. sırada Araç İçi Trafik Kazası (AİTK) gelmekteydi. Kafa travması darp nedeniyle olanlar %12,3, motosiklet kazası nedeniyle olanlar %7,4 oranında, kafaya cisim çarpması nedeniyle olanlar %7,2, yüksekten düşme nedeniyle olanlar %5,1, Araç Dışı Trafik Kazası (ADTK) nedeniyle olanlar %4,4 saptandı. Çalışmaya alınan hastaların tümüne bakıldığında oranında bilinç kaybı:%4,5, amnezi:%7, oryantasyon bozukluğu:%2,7, baş a ğrısı:%26,2, bulantı:%3,6, kusma:%2,3, alkol/ilaç alımı:%7,8, nöbet öyküsü:%0,6, klavikula üstü yaralanma:%56,7 oranlarında saptandı. BBT çekilen hastaların %93'ünde patoloji saptanmadı, %37'sinde patoloji saptandı. Sonuç: Hafif kafa travması ile başvuran hastalarda, travmatik nörokranial BBT bulgularını saptamada CCHR kriterlerinin kullanılması daha geçerlidir; seçici BBT kullanımı, BBT sayısını azaltır ve böylece sağlık giderlerinin maliyetini düşürür, beraberinde acil servis yoğunluğunu hafifletir ve alınan radyasyon maruziyetini azaltır. Anahtar Kelimeler: Acil tıp, minor kafa travması, beyin bilgisayarlı tomografi, CCHR, NOC.
Palmoplantar ekzema ve palmoplantar psoriazis ayırıcı tanısında dermoskopinin yeri
Giriş: İzole palmar ve/veya plantar yerleşimli psoriazis olguları sıklıkla palmoplantar ekzema ile karıştırılmakta ve kesin tanısı histopatolojik olarak konulabilmektedir. Histopatolojik olarak ayrım da kimi zaman bazı lezyonlarda zorlayıcı olabilmektedir. Dermoskopi hızlı, non-invaziv ve ucuz bir tanı yöntemidir. Başta melonositik lezyonların tanısında kullanılmakla birlikte aynı zamanda hem inflamatuar, hem de noninflamatuar dermatozların tanısında da sıklıkla tercih edilen bir yöntemdir. Amaç: Bu çalışmanın amacı; palmoplantar yerleşimli psoriazisli hastalar ile palmoplantar hiperkeratotik ekzemalı hastaları dermoskopi yöntemi kullanarak ayırdetmek ve böylece ucuz ve hızlı sonuç alınan bir yöntem olan dermoskopi sayesinde histopatolojik tanı öncesinde daha hızlı ayırıcı tanı yapmaktır. Yöntem: Çalışmaya Ekim 2016- Haziran 2018 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran palmar ve/veya plantar yerleşimli psoriazis ve hiperkeratotik ekzeması olan, topikal ya da sistemik herhangi bir tedavi almayan 18-75 yaş arası toplam 90 hasta dahil edildi. Verilerin analizi SPSS (Statistical Package for Social Science) for Windows 21.0 paket programında yapıldı. Nominal değişkenler Pearson'un Ki-Kare veya Fisher'in Kesin Sonuçlu Ki-Kare testi ile incelendi, p<0,05 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlar %95 güven aralığında yorumlandı. Bulgular: Çalışmamızda psoriazis hastalarında en sık nokta damarlar gözlendi. Psoriazisli 5 hastada kırmızı globüler halka damarlar saptanırken, ekzema hastalarının hiçbirinde görülmedi (p=0,007). Ekzema grubunda yamalı dağılım vasküler paterni anlamlı olarak yüksek bulundu. Psoriazis hastalarında en sık görülen zemin rengi açık kırmızı idi (%48.6) (p<0.001). Beyaz skuam psoriazis hastalarında anlamlı olarak yüksekti, bunun yanında sarı skuam da ekzema grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Yeni tanımladığımız "ringworm patern globüller" ekzema hastalarının %10.9'unda tespit edildi. Psoriazisli hastaların ise hiçbirinde görülmedi (p>0,05). Sonuç: Palmoplantar psoriazis ve ekzemanın dermoskopik ayırıcı tanısı hakkında literatürde sadece bir çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızda, palmoplantar ekzemalı hastalarda sarı krutlar, yamalı dağılımlı vasküler patern ve yamalı dağılımlı skuam, sarı skuam rengi, soluk kırmızı lezyon zemini saptanırken; psoriazisli hastalarda ise açık kırmızı renk zemin, düzenli vasküler dağılım paterni ve beyaz skuam gözlenmiştir. Literatürde daha önce hiperkeratotik palmoplantar ekzemalı hastaların dermoskopik bulguları arasında belirtilmemiş olan "ringworm globüller", yeni ve ayırıcı tanıda yararlı bir dermoskopik bulgu olabilir.