Yumuşak doku
58 theses under this subject heading
Tek taraflı dudak damak yarıklı bireylerde alt-RAMEC protokolü ile maksiller protraksiyonun yumuşak ve sert dokular üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Maksiller yetersizliği bulunan tek taraflı dudak damak yarıklı bireylerde Alt-RAMEC protokolü ile yüz maskesi uygulamasının yumuşak ve sert dokular üzerindeki etkilerini ve tedavi süresini, konvansiyonel yüz maskesi uygulaması ile karşılaştırmalı olarak incelemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu prospektif çalışma, 2015-2017 yılları arasında tedavi amacıyla Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na başvurmuş, tek taraflı dudak damak yarığı ile birlikte iskeletsel ve dişsel Sınıf III düzensizliğe sahip, toplam 30 birey üzerinde yürütülmüştür. Servikal vertebra maturasyon metodu (CVM) ile değerlendirilen hastalar, randomizasyon yöntemi ile seçilerek, her biri 15'er bireyden oluşan, 2 gruba ayrılmıştır. Yaş ortalaması 10,0 ± 0,7 yıl olan I. gruptaki bireylere; konvansiyonel yüz maskesi uygulanırken, yaş ortalaması 10,1 ± 2,4 yıl olan II. gruptaki bireylere; 7 hafta süren Alt-RAMEC protokolü uygulaması Hyrax tipi aparey ile yapıldıktan sonra, yüz maskesi uygulanmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası elde edilen lateral sefalometrik röntgenler üzerinde Dolphin Imaging Software Version 11.7 yazılımı kullanılarak açısal ve boyutsal ölçümler yapılmıştır. Her iki grupta tedavi sonucu oluşan iskeletsel, dentoalveoler ve yumuşak doku değişiklikleri ve tedavi süreleri değerlendirilmiştir. BULGULAR: I.ve II. grupta maksiller ölçümlere ait olan değerlendirmelerde SNA açısında, Co-A, A-PTV ve A-FHD ölçümlerinin tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı artış bulunmuştur (p<0,001). Ancak tedavi grupları arasındaki fark değerlendirildiğinde SNA açısında II. grupta gözlenen 5,75° artış, I. gruptakinden (3,13°) istatistiksel olarak anlamlı derecede fazladır (p<0,001). Benzer şekilde, Co-A ( I. grup: 1,92 mm, II. grup: 3,02 mm) (p<0,01) ve A-PTV (I. grup: 2,06 mm, II. grup: 4,21 mm) (p<0,01) ölçümlerinde, Alt-RAMEC protokolünün uygulandığı II. grupta gözlenen artışlar istatistiksel olarak önemli bulunmuştur. Mandibuler ölçümler her iki grup için de benzerdir (p>0,05), II. grupta ANB ve N-A-Pg açılarında ve Wits ölçümünde p<0,001 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış meydana gelmiştir. U1-SN ve U1-L1 açısında, U1-PTV, U6-PTV, U6-FHD ve overjet ölçümlerinde yine II. grupta istatistiksel olarak anlamlı fark meydana gelmiştir (p<0,01, p<0,001). Ss-PTV, ÜD-PTV, ÜD-S doğrusu ölçümlerinde II. grupta istatistiksel olarak anlamlı artış bulunmuştur (p<0,001). Grupların tedavi süreleri arasında I. grupta 7,3 ay ve II. grupta 4,7 ay olacak şekilde p<0,01 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Her iki grupta da yüz maskesi ortalama 17 saat kullanılmıştır. SONUÇ: Tek taraflı dudak damak yarıklı hastalarda, Alt-RAMEC protokolü sonrası yüz maskesi uygulaması, konvansiyonel yüz maskesi uygulamasına göre daha fazla iskeletsel, dentoalveoler ve yumuşak doku değişiklikleri oluşturur ve tedavi süresi daha kısadır. Anahtar kelimeler: Alt-RAMEC protokolü, Tek taraflı dudak damak yarıkları, Maksiller protraksiyon, Yüz maskesi
Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'nde deri ve yumuşak doku enfeksiyonu tanısıyla yatarak tedavi görmüş olan hastaların incelenmesi: On yıllık retrospektif değerlendirme
Deri ve yumuşak doku enfeksiyonları (DYDE), çocukluk çağında sık görülür. Çoğu ayaktan izlenir, ancak invaziv tipleri hastaneye yatış gerektirir. Bu tez çalışmasında on yıllık sürede (2009-2018) deri ve yumuşak doku enfeksiyonu tanısıyla Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'ne (ÇHEK) yatırılan 355 olgunun demografik, klinik, laboratuvar, risk faktörleri ile birlikte prognostik verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. On yıllık sürede DYDE tanısıyla yatan olgular, tüm Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları (ÇSH) kliniğine yatan olguların %0,9'unu, tüm ÇEHK'ne yatan olguların %8'ini oluşturdu. DYDE'ları içinde selülit %31 (n=111), preseptal selülit %24,2 (n=86), servikal lenf nodu absesi %10 (n=34), subkutan abse %10 (n=36), impetigo %8 (n=29) oranında saptandı. Olguların medyan yaşı 6 yıl, %60,3'ü (n=214) erkek idi. Başvuru öncesi semptom süresi medyan 5 gündü. Olguların %26'sının (n=93) kronik hastalığı vardı. Başvuru öncesi olguların %52'si (n=182) antibiyotik kullanmıştı. Olguların %16'sında (n=57) yatışında kan veya yara/abse kültüründe etken üredi. En sık saptanan mikroorganizmalar S.aureus (%46, MRSA (%7), MSSA (%37)), streptokok spp. (%16), koagülaz negatif stafilokoklar (%14)'dı. Altı olguda yoğun bakım yatışı vardı. Olguların tümüne ampirik parenteral antibiyotik başlandı, %16 olguya (n=56) ek olarak drenaj ve/veya cerrahi tedavi uygulandı. Hastanede toplam yatış süresi medyan 6 gündü. Kronik hastalığı, yoğun bakım yatışı (YBÜ) ve önceden antibiyotik kullanan olguların yatış süreleri (sırasıyla medyan 7, 8, 7 gün) cerrahi/drenaj uygulanan olgulardan (11 gün) anlamlı olarak daha kısaydı (p<0,05). Herbir olgunun ortalama toplam yatış maliyeti 780,41 TL (1075,23±1146,05, 46,2-11531,59), ortalama günlük maliyeti 135 TL (600,52±1339,27, 14,03-3913,94) bulundu. Dolar cinsinden (10 yıllık ortalama $ kuru, 1$= 2,45 TL) ortalama toplam yatış maliyeti 255,77 $ (418,69± 564,31, 53,48- 7252,57), ortalama günlük maliyeti 43,36 $ (58,33± 142,91, 5,17- 2574,96) bulundu. Hiçbir olgu kaybedilmedi. Sonuç olarak; ÇSH'a yatan tüm hastaların yaklaşık %1'ini, ÇEHK'ne yatan tüm hastaların %8'ini DYDE olguları oluşturdu. En sık MSSA (%39) üredi ve ortalama yatış süresi 6 gündü. Olguların ortalama toplam yatış maliyeti 780 TL, ortalama günlük maliyeti 135 TL bulundu. Bu verilerle ÇSH klinik pratiğinde DYDE sık görülen bir hastalık olup; bu durumun dikkate alınması ve eğitim programında yer alması uygun olacaktır. Ayrıca hastaların ayaktan optimal tedavileri hastane yatışını azaltabilir. Sonuç olarak; DYDE sık görülmekte olup ayaktan ilk gören hekimin antibiyotik tedavisi hastaneye yatışı azaltabilir.
Sıçanlarda deneysel otojen blok kemik greftlemelerinden sonra meydana gelen yumuşak doku açılmalarında lokal olarak uygulanan ozon gazının kemik grefti ve mukozal bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi
Bu tez çalışmasında; lokal olarak uygulanan ozon gazının, otojen kemik grefti üzerindeki yumuşak dokunun bütünlüğünü kaybetmesi sonucu oluşacak komplikasyonlar(iskemi ve enfeksiyon ve buna bağlı olarak otojen kemik greftinde oluşacak nekroz) ve yumuşak doku bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 24 Wistar cinsi sıçan, her grupta 12 sıçan olmak üzere kontrol ve ozon grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gruptaki deneklerin sağ pariyetal kemiğinden 5 mm çapında otojen blok kemik grefti alınarak sol pariyetal kemiğe titanyum vidayla fikse edildi ve yara primer kapatıldı. Daha sonra otojen blok kemik greftinin üzerindeki yumuşak doku 3mm çapında alınarak greftin üzeri açık hale getirildi. Tüm deneklere aynı cerrahi işlem uygulanmıştır. Kontrol gruplarına cerrahi sonrası farklı bir işlem yapılmazken, ozon gruplarına işlem sonrası 2 hafta süreyle haftada 3 gün 2 dakika süreyle lokal olarak ozon uygulaması yapılmıştır. Kontrol ve ozon gruplarının yarısı 14. günde diğer yarısı ise 28. günde sakrifiye edildi. Çalışma sonunda deneklerden alınan yumuşak doku ve kemik örnekleri Gaziantep Üniversitesi Histoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında histopatolojik olarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak student's t testi kullanılarak değerlendirildi. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda iyileşme üzerine; lokal olarak uygulanan ozonun erken dönemde etkisi (14. Gün) kontrol grubu (14. Gün)'na göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0.05) kemik iyileşmesi üzerine etkisi ise anlamlı bulunmadı. Otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması araştırmacılar için büyük bir sorun haline gelmiştir. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda; iyileşme üzerine erken dönemde uygulanan ozonun anlamlı etkisi, büyük sorun haline gelen yumuşak doku bütünlüğünün bozulmasını tekrardan iyileştirerek uygulanan otojen kemik greftlerinin de bütünlüğünü koruyacağını düşünmekteyiz. Literatüre bakıldığında deneysel olarak otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması üzerine ozonun etkisini gösterecek çalışma henüz bulunmamaktadır. Çalışmamızın bu konuda ilerde yapılacak çalışmalara referans olacağı kanaatindeyiz. Bununla birlikte bu konuda daha çok çalışma yapılmasının gerekli olduğu görüşündeyiz.
Türk toplumunda fasiyal doku kalınlığının bilgisayarlı tomografi yöntemi ile değerlendirilmesi
Giriş: Adli bilimlerde yeniden yüzlendirme, yüzün tanınmasının imkânsız hale gelecek kadar zarar gördüğü ve klasik kimliklendirme yöntemleri ile kimliklendirilemeyen cesetlerde ya da uzun süredir kayıp kişilerin olası güncel yüz yapılarının oluşturulmasında kullanılmaktadır. Üç boyutlu yeniden yüzlendirmede amaç cinsiyet, yaş ve ırk gibi etkenler dikkate alınarak belirli anatomik alanlardaki fasiyal yumuşak doku kalınlık farklılıklarına göre yüz topografisinin oluşturulmasıdır. Yeniden yüzlendirmede, gerçek yüz görüntüsüne en yakın sonucun sunulabilmesi için fasiyal doku kalınlıklarının en uygun şekilde belirlenmiş olması beklenmektedir. Üstelik yapılan çalışmalarda, fasiyal doku kalınlıklarının ırklar arasında anlamlı derecede farklılıklar gösterdiği ortaya konulmuştur. Ancak bu yöntem çerçevesinde sonuç güvenilirliğini artıracak standart bir fasiyal doku kalınlığı cetveli bulunmamakta; dahası ülkemizde ve dünyada kullanılmakta olan yumuşak doku kalınlığı ölçüm noktaları tabloları çeşitli kısıtlılıklar taşımaktadır. Fasiyal doku kalınlığının ölçülmesinde günümüzde sefalogram, ultrasonografi, manyetik rezonans, bilgisayarlı tomografi teknikleri ile ölçüm yöntemleri daha yaygın hale gelmiştir. Bilgisayarlı tomografi ile fasiyal yumuşak doku kalınlığı ölçümü, ultrasonografi kadar kesin sonuçlar vermesi ve yüz görünümünün film üstüne aktarılabilmesi sonucu tekrar ölçümlerin mümkün olması nedeniyle güvenli bir yöntem olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, Türk toplumunun fasiyal yumuşak doku kalınlıkları açısından yüzdeki 20 anatomik referans noktasında bilgisayarlı tomografi yöntemi ile yumuşak doku kalınlığı ölçümleri ve birey özelliklerine göre analizler yapılarak ülkemizde yeniden yüzlendirme çalışmaları için sayısal veri havuzu ve cetvel oluşturulmasına katkı sağlamak amaçlanmıştır. Yöntem: 12/09/2017 tarih 16/231 sayılı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayının alınmış olmasının yanı sıra; bu çalışmanın retrospektif ve prospektif olarak gerçekleştirilen tüm prosedürlerinde, devamındaki geliştirici versiyonları ile birlikte 1964 Helsinki Deklarasyonu ilkelerine uygun hareket edildi. Örneklem grubu, 01/06/2017 ve 31/12/2018 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Radyoloji Anabilim Dalında alt çeneyi de kapsayacak şekilde baş ve boyun bölgesi bilgisayarlı tomografisi çekilen hastalarla oluşturuldu. İlk aşamada, 401 olgu seçilerek bireysel özelliklerini detaylandırmak üzere telefon görüşmeleri yapıldı. 18 yaşından küçük 70 yaşından büyük, vücut kitle indeksi 20-25 aralığının dışında ve yüz dokusunda yapısal farklılığa neden olabilecek kronik hastalığı, travma-operasyon öyküsü olanlar örneklem grubundan çıkarıldı. Yaş gruplarının 18-29 arası, 30-39 arası, 40-49 arası, 50-59 arası ve 60-69 arası olacak şekilde eşit dağılımına dikkat edildi. Memleket kavramı net bir tanım olmadığından ve ırksal kökene dair tam bir sınıflama sağlamadığından, olguların sadece telefonla alınan bilgiler ışığında yedi coğrafi bölge baz alınarak sınıflaması yapıldı. Belirlenen dahil olma kriterlerine uyan 210 olguda (97 kadın, 113 erkek) 20 referans noktası (Supraglabella, Glabella, Nasion, Rhinion, Mid-philtrum, Supradentale, İnfradentale, Supramentale, Pogonion, Menton, Eminentia Frontalis, Margo Supraobitalis, Margo infraorbitalis, Orbitofrontalis lateralis, Arcus zygomaticus, Tuberculum supraglenoidale, Gonion, Supra M2, Curvatura occlusalis, Supra M2) esas alınarak, bilgisayarlı tomografi filmlerinin retrospektif olarak Synapse sistemi kullanımı ile fasiyal yumuşak doku kalınlığı ölçümleri yapıldı. Ölçümlerden elde edilen veriler 2013 Microsoft Office Excel programına kaydedildi. Kaydedilen değerlerin IBM SPSS 20.0 (Statistical Package for the Social Sciences, USA) programı kullanılarak analizleri yapıldı. Veri analizlerinde, tanımlayıcı istatistik uygulamaların yanı sıra Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis, Post-hoc testlerinden Dunn, non-parametrik korelasyon testleri ve Z testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Cinsiyet değişkenine göre yapılan ölçümlerin karşılaştırılmasında 20 referans noktasının 17'si istatistiksel olarak anlamlı olmak üzere 18 noktada erkeklerdeki fasiyal yumuşak doku kalınlıklarının kadınlardan yüksek çıktığı, kalan iki noktada (Orbitofrontalis lateralis, Arcus zygomaticus) ise kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir yükseklik olduğu görüldü. Yaş değişkenine göre yapılan değerlendirmede yaşla birlikte fasiyal doku kalınlıklarının kadınlarda sekiz, erkeklerde beş ölçüm noktasında birlikte arttığı, erkeklerde bir noktada yaşla birlikte azaldığı, bir noktada ise (Mid-philtrum) kadınlarda 18-29 ve 30-39 yaş grubu ile 60-69 yaş grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yaşlanmayla birlikte azaldığı görüldü. Ayrıca, vücut kitle indeksi ile tüm referans nokta kalınlık değerlerinin pozitif korelasyon gösterdiği, en az korelasyon gösteren noktanın Mid-philtrum olduğu; memleket değişkenine göre gruplar arasında anlamlı farklılıkların olmadığı; bu çalışmada elde edilen ölçüm değerlerinin Türkiye'de yapılan diğer çalışmalarla, belirli referans noktalarında anlamlı farklar oluşmuş olsa da genel anlamda örtüştüğü; Brezilya, Tayvan ve beyaz Amerika toplumu ölçümleri ile yapılan karşılaştırmada, referans noktaların yarısından fazlasında anlamlı farklılıklar olduğu tespit edildi. Sonuç; Bu çalışmada, erkeklerde fasiyal yumuşak doku kalınlıklarının kadınlardan yüksek olduğu; yaşla birlikte fasiyal yumuşak doku kalınlığının topografik dağılımında değişiklikler oluştuğu, ortak artış gösteren referans nokta kalınlıklarının azlığı ve zayıf bir istatistik ilişki söz konusu olsa da, toplam ortalamanın yaşla birlikte doku kalınlıklarının artışı yönünde yorumlanabileceği; vücut kitle indeksi ile fasiyal yumuşak doku kalınlıklarının pozitif korelasyon içinde olduğu; ırkların fasiyal yumuşak doku kalınlığında farklılıklara neden olabileceği, istatistiksel olarak gösterilememiş olsa da coğrafi bölge farklılıklarının fasiyal yumuşak doku kalınlığını etkileyebileceği görülmüştür.
Lomber bölge disk herniasyonlarında alet yardımlı yumuşak doku mobilizasyonunun etkiniği
Bu çalışma lomber bölge disk herniasyonu olan hastalarda alet yardımlı yumuşak doku mobilizasyonunun etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya 30-65 yaş aralığında 60 lomber disk herniasyon tanılı hasta dahil edildi. Hastalar değerlendirme sonrasında kapalı zarf yöntemiyle randömize edilerek deney (n=30) ve kontrol (n=30) grubuna ayrıldı. Her iki grubuda 4 hafta (20 seans) sıcak paket (hotpack), konvansiyonel transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu (TENS), terapotik ultrason uygulamalarıyla birlikte bel egzersizlerinden oluşan geleneksel fizik tedavi programı uygulandı. Deney grubuna bu programa ek olarak Alet Yardımlı Yumuşak Doku Mobilizasyonu (IASTM) haftada 3 kere 1 gün arayla toplamda 12 seans uygulandı. Bu teknik, farklı ebatlarda ve şekillerde paslanmaz çelik alet kullanılarak gerçekleştirilirdi. IASTM tedavisi aletle 45 ° açıyla her teknik (SWEEP-FAN- BRUSH-SWEEP ) 8-10 tekrarlı olmak üzere ilicostalis lumborum, priformis, gluteus medius, erektör spinalar, quadratus lumborum kaslarına, yüzeyel ve derin fasyaya uygulandı. Tedavi başlangıcında ve 4. haftanın sonunda hastaların depresyon düzeyleri Beck Depresyon Ölçeği ile ağrı şiddetleri VAS ağrı skalası ile fonksiyonel durumları Oswestry Skalası ile yaşam kalitesi Kısa Form-36 (SF-36) ile ve normal eklem hareket açıklığı gonyometre ile değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar SPSS v.20 programı kullanılarak analiz edildi. Tüm yapılan analizlerde anlamlılık oranı p<0.05 kabul edildi. Dört haftalık tedavi programı sonunda her iki gruptada VAS ağrı şiddetinde, normal eklem hareketlerinde (fleksiyon, ekstansiyon, sağ-sol lateral fleksiyon, rotasyon) anlamlı oranda gelişmeler bulundu (p<0,05). Oswestry ve Beck Depresyon ölçeği skorlarında kontrol grubuna kıyasla sadece deney grubunda anlamlı gelişmeler görüldü (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırmada VAS ağrı, normal eklem hareketi ve Oswestry ölçeğinde anlamlı fark görülürken SF-36 ve Beck Depresyon ölçeği anketinde anlamlı fark bulunmadı. Çalışmanın sonucunda lomber disk herniasyonlu hastalarda geleneksel fizyoterapi programına göre IASTM' in normal eklem hareket açıklığı ve fonksiyonellik üzerinde daha etkili bir yöntem olduğu, fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamalarında uygun hastalarda alternatif bir yöntem olarak uygulanabileceği sonucuna varılmıştır.
Fetal kilo tahmininde yumuşak doku kalınlık ölçümünün kullanılması
ÖZET Amaç: Fetusun ultrasonografik değerlendirilmesi ve fetal kilo tahmini günümüzde obstetride bir rutin haline gelmiştir. Sonografik fetal kilo tahmini ile doğum öncesi fetal kilo tahmini yapılarak doğum yönteminin belirlenmesinde temel tanı aracına dönüşmüştür. Biz de buradan yola çıkarak rutinde kullanılan fetal sonografik parametreleri dışında yumuşak doku parametrleri kullanarak fetal kilo tahmini ile yumuşak doku kalınlığı arasında korelasyonu yakalamaya çalıştık. Amacımız, preterm ve term doğumlarda doğumdan önceki 48 saat içinde fetal kilo tahmini yapılarak doğum şeklini ve ultrasonla fetal kilo tahmininin doğruluk oranını belirlemek için yeni bir formül üretilebilmesi veya yumuşak doku kalınlığının fetal kilo tahmininde yerini açıklamaktır. Gereç ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Universitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne Temmuz 2018 ve Haziran 2019 tarihleri arasında doğum için başvurmuş 24.-42. gebelik haftasında, tekil canlı gebeliği olan toplam 231 gebenin tahmini fetal ağırlık ölçüleri doğumhanede bulunan Voluson 730 Pro marka cihaz kullanılarak ölçüldü. Ultrasonografik ölçüm yapıldıktan sonra maksimum 48 saat içinde doğuran hastalar çalışmaya dahil edildi. Tahmini fetal doğum ağırlığı biparietal çap (biparietal diameter -BPD), kafa çevresi (head circumference- HC), karın çevresi (abdominal circumference -AC), femur boyu (femur length- FL) fetal biyometrik parametreleriyle Hadlock formülü kullanılarak hesaplandı, ek olarak yumuşak doku kalınlığı UK-uyluk kalınlığı, KK-kol kalınlığı, OK-omuz kalınlığı aynı seansta ölçüldü. Bulgular: Fetusların intrapartum ultrasonografi ile yapılan tahmini doğum ağırlığı ile doğumdan hemen sonra ölçülen gerçek doğum ağırlığı arasındaki farka, aynı zamanda interobserver ve intraobserver arası korelyasyona bakıldı. Fetal kilo tahmini ve doğum kilosu ile yumuşak doku parametreleri arasında korelyasyona bakıldı, omuz kalınlığı arttıkça doğum kilosunun da arttığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Kol kalınığı ile doğum kilosu arasında korelyasyon istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Uyluk kalınlığı ile doğum kilosu arasında hafif bir korelyasyon olduğu veya bu korelyasyonu iyi düzeyde yakalmak için daha çok sayda vakaya ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı. VIII Sonuç: Yumuşak doku parametreleri ile fetal kilo tahmini ve gerçek doğum kilosu arasındaki korelyasyonu etkileyen maternal – demografik ve fetal özellikler vardır. Yumuşak doku kalınlık ölçümlerinin fetal biyometriye eklenerek yapılması mevcut kullanılan Hadlock formülünden fetal kilo tahmini yapması bakımından benzerdir. Toplumumuza uygun fetal kilo tahmininde daha başarlı formüllerinin geliştirilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Fetal yumuşak doku paramterleri kullanılarak fetal kilo tahmini yapılan formüller doğum eyleminde yapılan gelişme geriliği ve fetal makrozomi gibi durumlarda kullanılması açısından ümit vaat etmektedir. Anahtar Kelimeler: fetal kilo tahmini, ultrasonografi, gerçek doğum ağırlığı, yumuşak doku parametreleri
Ortognatik cerrahi uygulamalarının planlanmasında üç boyutlu tahmin yönteminin değerlendirilmesi
Bu çalışma, ortognatik cerrahi uygulamalarında kullanılan üç boyutlu (3D) sanal planlama yazılımının yumuşak doku değişimlerini tahmin etme doğruluğunu değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, NemoFAB (Nemotec,Spain) yazılımı ile tahmin edilen yumuşak doku değişimlerinin, ameliyat sonrası 6. ayda elde edilen yumuşak doku değişimleriyle karşılaştırılması hedeflenmiştir. Bu retrospektif çalışmaya, 2020-2024 yılları arasında Sınıf III iskeletsel maloklüzyon nedeniyle çift çene ortognatik cerrahi geçiren 20 hasta (10 kadın- 10 erkek) dahil edilmiştir. Ameliyat öncesi (T0), ameliyat sonrası 6. ayda (T1) elde edilen çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) verileri ile NemoFAB yazılımında gerçekleştirilen sanal cerrahi planlamadan elde edilen tahmini (TP) yumuşak doku görüntüleri Standard Tessellation Language (STL) formatında analiz edilmiştir. Üç boyutlu görüntüler, Geomagic Control X programında voxel tabanlı çakıştırma yöntemiyle hizalanarak yumuşak doku değişimleri değerlendirilmiştir. Çalışmada 3 açısal ve 12 doğrusal mesafe ölçümü yapılmış ve elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Analizler sonucunda, toplam 3 açısal ve 4 doğrusal ölçümde TP ve T1 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,001). Açısal ölçümler incelendiğinde, FNA (fronto-nazal açı) ve LMA (labiomentale açı) TP değerleri yüksek bulunurken, NLA (nazolabial açı) TP değerleri düşük bulunmuştur. Doğrusal ölçümler açısından, üst dudak kalınlığı (UL-U1), alt dudak kalınlığı (LL-L1), sert doku B noktası ile yumuşak doku B noktası arasındaki mesafe (B-B*) ve alt dudak uzunluğu (stmi-ME') ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlemlenmiştir (p<0,001). UL-U1 TP değerleri yüksek bulunmuştur (p<0,001), LL-L1, B-B* ve stmi-ME' için ise TP değerleri düşük bulunmuştur (p<0,001). Üç boyutlu sanal planlama yazılımı NemoFAB'in ortognatik cerrahi sonrası yumuşak doku değişimlerini tahmin etmede etkili bir yöntem olduğu görülmüştür. Ancak, özellikle UL-U1, LL-L1, B-B*, stmi-ME' doğrusal ölçümleri ve FNA, NLA ve LMA açıları için tahmin değerlerinin ameliyat sonrası elde edilen sonuçlardan farklılık gösterebileceği belirlenmiştir. Çalışmanın bulguları, NemoFAB yazılımında kullanılan algoritmaların daha da geliştirilmesi gerektiğini göstermektedir.
The prognostic value of interleukin 6 in patients with soft tissue sarcoma
This study was aimed to evaluate the prognostic values of IL-6 in patients with soft tissue sarcoma and some biochemical parameters in experimental tests. The results showed the female patients groups excel significantly in male patients with soft tissue sarcoma (STS) recorded 36 females with a percentage 60 % while the male recorded 24 with a percentage 40 %, also the female of control group recorded 42 female with percentage of 70 % while the male recorded 18 with the percentage of 30 %. Results revealed that the patients group significantly reduced the average age as compared to control group which recorded 42.30 years while in control group recorded 67.35 respectively. The tumor size of the patient's group was recorded 10,71 cm with a standard deviation 3.05. The results to important of RBC, HbA1c, GOT, GPT and CRP serum when compared to the control group. The correlation between ALP and STS showed that the patient group had significantly higher mean ALP in serum blood than the control group. The patient group recorded 136.40 U/L of ALP, whereas the control group recorded 68.05 U/L. The results showed that no significant correlation between total bilirubin, IL8 and hemoglobin, Vitamin D, WBC, platelet, and STS between the two tested groups.
Alt ve üst dudak yumuşak doku kalınlıklarının yaşa ve cinsiyete bağlı değişiklikleri
Alt ve Üst Dudak Yumuşak Doku Kalınlıklarının Yaşa Ve Cinsiyete Bağlı Değişiklikleri Bu çalışma, alt ve üst dudak yumuşak doku kalınlıklarının yaşa ve cinsiyete bağlı olarak değişikliklerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, 2011-2013 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi ve Başkent Üniversitesi (Adana) Diş Hekimliği Fakülteleri Ortodonti Polikliniğine farklı sebeplerle başvuran yaşları 16-74 yıl arasında değişen 220 sağlıklı (87 kadın ve 133 erkek) bireyin lateral sefalometrik görüntüleri değerlendirilmiştir. Sefalometrik görüntüler, daha önce ortodontik tedavi görmemiş, normal büyüme ve gelişme gösteren, yüz bölgesine yönelik cerrahi bir girişim geçirmemiş kişilere aittir. Tüm bireyler, farklı üç gruba ayrılmıştır (Grup I; yaşları 16-19 yıl, Grup II; 20-25 yıl ve Grup III; 26-74 yıl). Bireylerin sefalometrik görüntüleri üzerinde farklı 6 referans noktası belirlenerek, üst (Pr-Ls) ve alt (Id-Li) dudak kalınlık ölçümleri yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar alt dudak kalınlık (Id-Li) değerinin ve üst ve alt dudak birleşim noktasının (U1-St) kesici dişlere olan uzaklığının, Grup II ve Grup III'deki bireylerde cinsiyete bağlı olarak değiştiği, ancak Grup I'deki bireylerde bu ilişkinin olmadığı bulunmuştur. Erkek bireylerde dudak kalınlık değerlerinin kadın bireylerden daha fazla olduğu belirlenmiştir. Kadınlar ile erkekler arasında kestirim (cutoff) değeri belirleyebilmek amacı ile yapılan ROC Analizi ile her 3 parametre için de tanı değeri oldukça iyi olarak değerlendirilebilecek cutoff değerleri saptanmıştır; Pr-Ls için 25,8 mm (sen:%71, spe:%77), Id-Li için 28,0 mm (sen:%81, spe:%74), U1-St için 12,3 mm (sen:%77, spe:%70). Sonuç olarak, alt ve üst dudak yumuşak doku kalınlıklarının yaşa ve cinsiyete bağlı değişikliklerin bilinmesinin; adli antropologlara yeniden yüzlendirme tekniğinin uygulanmasında, plastik ve rekonstriktif cerrahlara ve ortodontistlere ise tedavi planlarını belirlemede ve tedavi sonrasındaki uyumun değerlendirilmesinde yardımcı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Doku kalınlığı, Sefalometri, Üst dudak, Alt dudak, Kestirim (cutoff) değeri
I. sınıf kapanışa sahip bireylerin yumuşak doku estetik normlarının arnett analizi ile değerlendirilmesi
Amaç: Literatürde, sert doku sefalometrik analiz yöntemleri ve Arnett yumuşak doku analiz yöntemi ile farklı etnik gruplarda çalışmalar yapılarak; birçok bölgenin sert ve yumuşak doku normları incelenmiştir.Fakat literatürde Çukurova bölgesinin bölgesinin yumuşak doku estetik normlarının incelendiği herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır.Bu çalışma literatürdeki bu eksikliğin giderilmesi amacı ile planlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı arşivinden; I. Sınıf kapanışa sahip ve dahil edilme kriterlerine uyan 45 kadın, 45 erkek toplam 90 birey üzerinde çalışmamız bir öncül çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Dahil edilen bireyler 3 yaş grubuna ayrılmıştır. 16-20 yaş I. Grup, 20-25 yaş II. Grup ve 25-30 yaş III. Grup olarak belirlenmiştir. Bu tez çalışması, bireylerin lateral sefalometrik radyograflar üzerinde, Arnett yumuşak doku analiz yöntemi, Audaxceph Advantage programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki 45 erkek bireyin 13 yumuşak doku değeri literatürde bahsi geçen ortalama değerlerine göre kıyaslandığında; ULT, LLT, P-P', M-M', ULA, A'-TVL, ULA-TVL, MX1-TVL ve MD1-TVL değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. Çalışmamızdaki 45 kadın bireyin 13 yumuşak doku değeri literatürde bahsi geçen ortalama değerlerine göre kıyaslandığında; ULT, LLT, P-P', NLA, ULA, A'-TVL, ULA-TVL, MD1-TVL ve LLA-TVL değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. Sonuç: 90 bireyin yaş grupları ve cinsiyetler arasında Arnett yumuşak doku değerleri istatistiksel olarak değerlendirilmiş ve farklılıklar olduğu tespit edilmiştir.
Düşük yoğunluklu lazer uygulamasının endodontik cerrahi sonrası yumuşak ve sert doku iyileşmesi üzerine etkileri
AMAÇ: Bu prospektif çalışmanın amacı; endodontik cerrahi sonrası düşük yoğunluklu lazer tedavisinin (DYLT) yumuşak ve sert doku üzerindeki muhtemel klinik yararlarını ölçmektir. YÖNTEM: Maksiller kesici dişlere endodontik cerrahi yapılan 76 hasta bu çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize olarak kontrol grubu ve lazer grubu olmak üzere ikiye ayrıldı. Lazer grubunda operasyondan hemen sonra ve postoperatif 7 gün boyunca hergün lazer uygulaması yapıldı. Kontrol grubunda lazer uygulaması yapılmadı. Hastalar ağrı (Visual analogue scale, VAS), ödem, ekimoz, kullanılan toplam analjezik tablet sayısı, yumuşak doku iyileşmesi, periapikal indeks, defekt alanı, defekt hacmi, kemik densitesi ve yaşam kalitesi indeksleri [Oral Health Impact Profile-14 (OHIP-14) (Ağız Sağlığıyla İlişkili Hayat Kalitesi İndeksi-14) ve General Oral Health Assessment Index (GOHAI) Genel Ağız Sağlığı Değerlendirme İndeksi)] bakımından karşılaştırıldı. BULGULAR: 71 hasta çalışmayı tamamladı (Kontrol grubu n=37, lazer grubu n=34). Lazer grubu kontrol grubuna kıyasla ödem, yara iyileşmesi ve kullanılan toplam analjezik tablet sayısı bakımından, ameliyat sonrası 1., 3. ve 7. günlerde istatistiksel olarak daha iyi sonuçlar göstermiştir. Ameliyat sonrası 1. günde iki grup arasında ekimoz açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yokken, 3. ve 7. günlerde lazer grubunda ekimozlarda istatistiksel olarak anlamlı bir azalmanın olduğu görüldü. VAS skorları, lazer grubunda kontrol grubuna kıyasla, hastaların postop 1. ve 3. günlerde ağrılarının anlamlı derecede daha düşük olduğunu ortaya koydu. OHIP-14 ve GOHA indekslerinde, lazer grubu operasyon sonrası 1. ve 3. günlerde kontrol grubuna kıyasla belirgin şekilde daha iyi sonuçlar verdi; bununla birlikte, sonuçlar postop 7. günde iki grup arasında karşılaştırılabilir düzeydedir. Lazer grubu kontrol grubuna kıyasla, postop 3. ayda kemik yoğunluğu, defekt hacmi, defekt alanı ve periapikal indeks bakımından belirgin olarak olumlu sonuçlar verdi. SONUÇ: Bu çalışma ile endodontik cerrahi sonrası DYLT uygulamasının, yumuşak ve sert doku iyileşmesini geliştirdiği ve özellikle iyileşme döneminin erken fazında ağrı ve yaşam kalitesi açısından olumlu sonuçlar gösterdiği sonucuna varıldı.
Yumuşak doku sarkomlarında sağkalım sonuçları ve sağkalımı etkileyen faktörler
Amaç: Yumuşak doku sarkomu tanısıyla ortopedi ve travmatoloji kliniğinde tedavi edilen hastaların uzun dönem sonuçlarını ortaya koymak, sağkalımı etkileyen faktörleri belirlemek ve literatürdeki verilerle karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ortopedi Travmatoloji Polikliniğine herhangi bir şikayet ile başvurmuş ve WHO 2013 yumuşak doku tümörleri sınıflamasına göre malign yumuşak doku sarkomu tanısı ile Ocak 2002 - Aralık 2015 tarihleri arasında merkezimizde cerrahi eksizyon uygulanmış ve takip edilmiş 102 olgu, hasta dosyalarından ve hastane sisteminden retrospektif olarak taranmış, Ocak 2018 tarihine kadar takipleri kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Tedavi edilen 102 hastanın WHO 2013 yumuşak doku tümörleri sınıflamasına göre, 16 hasta liposarkom (%15,7), 15 hasta fibrosarkom (%14,7), 10 hasta leiomyosarkom (%9,8), 7 hasta rabdomyosarkom (%6,9), 1 hasta anjiyosarkom, (%1), 1 hasta kondroosseöz tümör (%1), 13 hasta malign periferik sinir kılıfı tümörü (%12,7), 13 hasta diferansiyasyonu belirsiz tümör grubu (%12,7), 26 hasta indiferansiye/sınıflandırılamayan tümör grubu (%25,5) tanısı aldı. Liposarkomlar için 5 yıllık sağkalım %58,7 iken, indiferansiye/sınıflandırılamayan tümörler için %29,2'dir. 5 yıllık hastalığa özgü sağkalım ≤5 cm kitlelerde %68,2, 5-10 cm kitlelerde %44,0, >10 cm kitlelerde ise %26,1 bulunmuştur. AJCC ve Enneking Evreleme Sistemleri prognostik öneme sahiptir. Adjuvan kemoterapinin sağkalım üzerinde etkisi olmamıştır. Çalışmamızda tanıdan son kontrole kadar geçen süre ortalama 82,7±9,1 aydır. Merkezimizde gerçekleşen cerrahi tedaviden itibaren hastalıktan bağımsız 5 yıllık sağkalım %42,8, hastalığa özgü sağkalım %45,6 'dır. Lokal nüks veya uzak metastaz olmadan hastalıksız sağkalım 1 yıl için %61,8, 5 yıl için %32,1'dir. Metastaz olmadan 5 yıllık sağkalım %48,1'dir Sonuç: Yumuşak doku sarkom hastalarında prognozu etkileyen faktörler histopatolojik grup, tümörün boyutu ve evresidir. Kemoterapi uygulanması prognozu etkilememiştir.
Sağlıklı bireylerde alet destekli yumuşak doku mobilizasyon tekniğinin fiziksel uygunluk parametreleri üzerine akut etkisinin araştırılması
Bu çalışma Alet Destekli Yumuşak Doku Mobilizasyon Tekniğinin (IASTM) sağlıklı erkek bireylerde fiziksel uygunluk parametreleri üzerinde akut etkisini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 24 gönüllü birey dahil edilip IASTM ve kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin fiziksel aktivite seviyeleri, Uluslararası Fiziksel Aktivite Değerlendirme Anketi'nin (IPAQ) kısa formu kullanılarak belirlenmiştir. Bireylerin; aerobik kapasiteleri Artan Hızda Mekik Yürüme Testi (AHMYT), kas kuvvet değerleri dijital dinamometre, kas esneklik değerleri otur-uzan ve quadriseps esneklik testi, yorgunluk değerleri Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ) ve Modifiye Borg Skalası, çeviklik değerlendirmesi T-Test, denge değerlendirmesi ise stabilometre cihazı ile değerlendirilmiştir. Çalışmada elde edilen sonuçlara göre; esneklik, aerobik kapasite, hamstring kas kuvveti ölçüm sonuçlarına göre birinci aşama ve ikinci aşama değerleri arasında anlamlı artış görülmüştür (p<0,05). Quadriceps kas kuvveti, yorgunluk, çeviklik değerlerinin ölçüm sonuçlarına göre birinci aşama ve ikinci aşama değerleri arasında anlamlı artış görülmemiştir (p>0,05). Denge ölçüm sonuçlarına göre sadece gözler kapalı pozisyondayken stabil yüzey üzerindeki birinci aşama ve ikinci aşama değerleri arasında anlamlı artış görülmüştür (p<0,05). Diğer parametre sonuçlarına göre birinci aşama ve ikinci aşama değerleri arasında anlamlı artış görülmemiştir (p>0,05). Çalışmanın sonuçlarına göre IASTM'nin akut dönemde esneklik, aerobik kapasite, hamstring kas kuvveti ve denge üzerinde etkili olduğu, quadriceps kas kuvveti, yorgunluk ve çeviklik üzerinde ise bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: IASTM, Esneklik, Kas Kuvveti, Aerobik Kapasite, Yorgunluk, Çeviklik, Denge
Acil servise başvuran yumuşak doku enfeksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Acil servise başvuran ve Yumuşak Doku Enfeksiyonu tanısı alan hastaların tanı, takip ve yatış sürecinde nelere dikkat edilmeli, hangi hastalardan kültür alınırsa bu hastaların tekrarlı başvurusu, uzun süren yatışları ve komplikasyonlarının önüne geçilir sorularına cevap aramayı, YDE'nin Acil Serviste yönetimiyle ilgili ek önerilerde bulunmayı amaçlamaktayız. Materyal ve Metot: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya 1 Aralık 2019-31 Temmuz 2020 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Acil Servisi'ne başvuran ve Yumuşak Doku Enfeksiyonu tanısı alan hastalardan çalışmaya katılmaya yazılı onam veren 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel olmayan Klinik Çalışmalar Etik Kurulundan onaya ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan başvuru anında tanı-takip-yönetim-yatış kararı için rutin tetkiklerin (biyokimya, hemogram ve sedimentasyon) yanı sıra alınacak olan kan örneklerinde CRP ve sedimentasyon bakıldı. Hastaya ait genel risk faktörleri ve YDE'ye ait risk faktörleri, son 1 ay içinde kullandıkları antibiyotikler, son 3 ayda Acil Servise başvuru sayıları, öykülerinde travma, cerrahi ya da hayvan ısırığının olup olmadığı sorgulandı. Hastalardan acilde kültür alınamadığı için yattıkları klinikte ya da takip edildikleri polikliniklerde gerek görülen hastaların kültürü alındı. YDE olan tırnaktan nativ yapıldı sonuçlar kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen YDE tanılı 60 hastanın 45'inin erkek (% 75), 15'inin kadın (% 25) olup yaş ortalamaları 58,03±17,28 iken, % 23,3 (n=14)'ünün 61 ila 70 yaş aralığında olduğu belirlendi. Hastaların tanıları incelendiğinde 60 hastanın 18'i apse,13'üselülit, 13'ü diyabetik ayak, beşi mantar, dörtü erizipel, ikisi dekübit yarası, ikisi karbonkül ve birer tane bülloz pemfigoid, greft rejeksiyonu, nekrotizan fasiyit tanısı aldılar. Tanı grupları ile yaş bulguları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi(p>0,05). Çalışmamıza dahil edilen hastaların 46 (% 76,7)'sının ek hastalık vardı. Hastaların 30 (% 50)'unda DM, 22 (% 36,7)'sinde HT bulgusuna rastlanırken, 10 (% 16,7) hastada KAH hastalık öyküsü olduğu tespit edildi. 65 yaş üzerinde olan hastalarda ek hastalık (p=0,025) ve HT (p=0,022) görülme sıklığı, 65 yaş ve altında olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gözlendi Çalışmamızda yer alan hastaların 11 (% 18,3) yatırıldığı, yatışı olan hastalardan bir (% 9,1)'inin Endokrinoloji, dört (% 36,4)'ünde Enfeksiyon hastalıkları, iki (% 18,1)'sinin Genel Cerrahi, dört (% 36,4)'ünün Ortopedi servisinde yattıkları gözlendi. Hastaların 17 (% 28,3)'sinde geçmiş hastalık öyküsü olduğu saptanırken, 15 (% 88,2)'ünde travma varlığı, birer hastada ise cerrahi (% 5,9), hayvan ısırığı (% 5,9) bulguları tespit edildi. Çalışmamıza dahil edilen hastalardan 37 (% 61,7)'sinden kan kültürü, 33 (% 55,0)'ünden ise yara kültürü alındı. Kan kültürü alınan hastalardan 29 (% 78,4)'unda üreme olmadı. Üç (% 8,1) hastada MRSA, 2 (% 5,4) hastada Staf. epidermis, birer hastada E.coli (% 2,7), gram pozitif koklar (% 2,7) ve S.aureus (% 2,7) üredi. Yara kültürü alınan hastalardan 10 (% 30,3)'unda üreme gözlenmezken, yedi (% 21,4) hastada MRSA, İkişer hastada ESBL-E.Coli (% 6,1), Morgonella-Morganii (% 6,1) ve S. Epidermidis (% 6,1), Birer hastada ise C. Albicans (% 3,0), Enterecoc (% 3,0), Enterecoccus Faecalis (% 3,0), Enterecoccus-acinetobacter (% 3,0), ESBL-Klebsiella (% 3,0), S.aureus (% 3,0), S. Hominis (% 3,0), S.aureus (% 3,0), Strep.agalactia (% 3,0) ve VRE üremesi oldu. Hastaların kan kültürü değişkeni ile yaş bulguları arasındaki farklılıklar anlamlı bulunmazken (p>0,05), yara kültürü alınan hastaların yaş ortalamaları, yara kültürü alınmayan hastalara göre anlamlı düşük bulundu (p<0,05). Çalışma hastalarından 40 (% 66,7)'ına nativ yapılmazken, nativ yapılan hastaların 11 (% 55,0)'inde negatif, 9 (% 45,0) ise pozitiflik saptandı. Kadın hastalarda nativ bulgularının pozitif (p=0,421) görülme sıklıklarının düşük olduğu gözlenirken, son 1 ayda antibiyotik kullanımı (p=0,283), yatış varlığı (p=0,847) ve öykü varlığının (p=0,620) görülme sıklıkları yüksek ancak farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05). Altmış beş yaş üzerinde olan hastalarda nativ negatif ve pozitif olmasına göre görülme sıklıklarının yüksek(p=0,482), son 1 ayda antibiyotik kullanımlarının (p=0,665), yatış (p=0,785) ve öykü varlığının (p=0,293)bulgularının görülme sıklarının ise düşük olduğu ancak istatistiksel anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0,05).Kan kültürü alınan hastalarda nativ bulgularının pozitif (p=0,313) ve öykü varlığı (p=0,382) görülme sıklıklarının düşük olduğu gözlenirken, son 1 ayda antibiyotik kullanımı (p=0,518) ve yatış varlığının görülme sıklıkları yüksek olmasına karşın, elde edilen farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05).Yara kültürü alınan hastalarda nativ bulgularının negatif ve pozitif olmasına göre karşılaştırıldığında (p=0,406), yatış (p=0,524) ve öykü varlığının (p=0,127) görülme sıklığının yüksek, son 1 ayda antibiyotik kullanımlarının (p=0,852) görülme sıklarının ise düşük olduğu gözlenmesine karşın, elde edilen farklılık anlamlı bulunmadı (p>0,05).Kan ve yara kültürü varlığı ile son 3 ayda acile başvuru sıklıkları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Kan ve yara kültürü alınan hastalarda laboratuar değerlerindeki farklılıkların istatistiksel anlamlı olmadığı görüldü. Hastaların Acil Servise başvurularında son 1 ayda antibiyotik kullanımları sorğulandı. Antibiyotik kullanımları incelendiğinde; 28 (% 75,6)'inde amoksisilik-klavulanik asit, ikişer hastada Meropem-linozolid (% 5,4) ve siprofloksasin- amoksisilik-klavulanik asit (% 5,4), birer hastada ise ertopenem (% 2,7), rifampisin (% 2,7), sefalosporin (% 2,7), tazocin (% 2,7) ve tigesiklin (% 2,7) kullandıkları gözlendi. Yatırılan hastaların son üç ayda Acile Servise başvuru sayısı 2 ve üzeri olma sıklığı anlamlı yüksek bulunurken (p=0,014), son bir ayda antibiyotik kullanım varlığı yüksek ancak anlamlı bulunamadı (p>0,05) Hastalarda ek hastalık varlığı tekil ve ikiden fazla olanlarda yatış varlığı daha sık gözlenmesine karşın elde edilen fark anlamlı bulunmadı (p>0,05). Hastaların labaratuvar bulgularında yatış varlığı olan hastalarda WBC, CRP düşükken, sedimentasyon bulguları daha yüksek bulundu (p<0,001). Tartışma ve Sonuç: Literatürde yumuşak doku enfeksiyonu tanılarında en sık görülen bakterilerle bizim kültürde ürettiklerimiz arasında farklılıklar tespit ettik. Aramızdaki bu farklılıkların, hastanemizde hastalara ampirik tedavi başlanıp bu tedavilere yanıt vermeyen, komplike enfeksiyon gelişen hastalardan kültür alınmasına ve buna bağlı antibiyotiklere dirençli bakterilerin üremesine bağlıyoruz. Antibiyotik tedavisine yanıt vermeyen hastaların buna bağlı çoklu Acil Servis başvuruları oluyor. Buradan yola çıkarak Acil Servise başvuran yumuşak doku enfeksiyonlarını ayrıntılı değerlendirip ateş, beyaz küre yüksekliği, eşlik eden ek hastalığı olan hastalardan, doğru antibiyotik seçimi ve hastanın komplike yumuşak doku enfeksiyonuna gidişini, tekrarlı Acil Servise başvurusunu engellemek, uzun süren hastane yatışlarının önüne geçmek için yara ve kan kültürleri Acil Serviste alınmasının, hastaların bu kültür sonuçları ile gerekirse Ayaktan Parenteral Antibiyotik Tedavisi (APAT) planlanması için Enfeksiyon Hastalıkları polikliniğine yönlendirilmesinin faydalı olacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Yumuşak Doku Enfeksiyonu, yara kültürü, kan kültürü, Risk faktörleri, Acil Servis, Tedavi.
Fibromiyalji sendromlu kadınlarda enstrüman yardımlı yumuşak doku mobilizasyonu ve iskemik kompresyon tekniğinin etkinliğinin karşılaştırılması
Fibromiyalji sendromu (FMS) çoğunlukla kadınlarda görülen etyolojisi belli olmayan eklem içi romatizmal bir hastalıktır. Hastalığa yönelik kesin bir tedavi olmamak ile birçok semptom giderici tedaviler kullanılmaktadır. Çalışmamızda 46 kadın katılımcı bulunmaktadır. Katılımcılara içerisinde İskemik Kompresyon (İKM) grubu, Enstrüman Yorulmalı Yumuşak Doku Mobilizasyonu (EYYDM) grubu ve KONTROL grubu seçilerek çalışma gerçekleştirildi. Araştırmada yer alan kişilere EYYDM ve İKM tedavileri 8 hafta boyunca hafta da 2 gün yapılmıştır. Uygulanan bu iki tedavi sonucunda kadınların yaşadıkları ağrılarının azaldığı ve hem toplam skorlar hem de duyusal sokarlarda pozitif neticeler elde edilmiştir (p<0.05). Bu iki tedavi yönteminin de sürece dahil edilmesi sayesinde ağrılarda azalma yaşanmış ve iyileşmelerde artış gözlemlenmiştir (p<0.05). İki tedavi yöntemine göre ayrılan kadınların hepsinde tedavilerin neticesinde depresyon seviyelerinin de düştüğü ve anlamlı neticeler elde edildiği görülmüştür(p<0.05). İki tedavi yöntemi arasında mukayese yapıldığında İKM grubunda yer alan kadınların depresyon seviyelerinde daha fazla olumlu yönde gelişim yaşandığı tespit edilmiştir (p<0.05). Yine İKM grubunda yer alan kadınların uyku düzeylerinde ve hayat kalitelerinde daha fazla anlamlı gelişme yaşanmıştır. Araştırmanın nihayetinde her üç grupta da yer alan bireylerde pozitif gelişmeler yaşanmıştır. Buradan hareketle bu hastalığın tedavisinde iki tedavi yönteminin de kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Kontrol grubunda yer alan kadınlara kıyasla EYYDM ve İKM grubunda yer alan kadınların tedavi sonrasında daha fazla memnun oldukları görülmüştür (p<0.05). İKM tedavisinin daha rahat bir şekilde uygulanabilmesi, daha az maliyet gerektirmesinden dolayı daha fazla tercih edildiği anlaşılmıştır. İKM uygulamasının yanı sıra EYYDM tekniğide uygulandığı görülmüştür. Fibromiyalji hastalığına sahip bireylere tedavi yöntemlerinin nasıl etki ettiğninin daha rahat anlaşılabilmesi için belirli zaman aralıklarında takipler yapılması ve değerlendirmeler yapılması daha faydalı olacaktır.
Palatal bölgeden alınan yumuşak doku grefti sonrası probiyotik kulanımının yara iyileşmesi üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı; sistemik ve oral sağlık üzerine olumlu etkileri bilinen Laktobasil içeren probiyotiklerin, palatinal bölgedeki greft operasyonu sonrasın-da açık yara yüzeyine uygulanmasının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin değer-lendirilmesidir. Çalışma 18-55 yaş arası sistemik olarak sağlıklı, mandibula anteriorda lo-kalize diş eti çekilmesi olan 24 hasta üzerinde randomize, çift kör ve plasebo kont-rollü olarak yapılmıştır. Bireyler probiyotik veya plasebo (Serum fizyolojik) şek-linde gruplandırılmıştır. Palatal bölgeden epitelize greft alınması sonrası tüm bi-reyler 10 gün boyunca günde 2 defa olmak üzere topikal probiyotik veya serum fizyolojiği damaktaki yara bölgelerine 1 damla (2.107 aktif liyofilize L. reuteri) ola-cak şekilde uygulamışlardır. İşlem sonrası epitelizasyon H2O2 yöntemi ile değer-lendirilmiştir. Renk ve ağrının değerlendirilmesi amacıyla VAS skalası ve Duyarlı-lığın değerlendirilmesi amacıyla Sözel Tanımlama Ölçeği (STÖ), 7-14-21 ve 28. günler ve 6.ayda olmak üzere kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre; 14 ve 21. günlerde VAS-renk, çalışma gru-bunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiş-tir(p<0,05). Epitelizasyon ve VAS- Ağrı açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Çalışma grubunda 28. günde duyarlılık kaybının daha az olduğu görülmüştür(p<0,05). Bu bulgulara göre palatal bölgeden greft alınması sonrası topikal probiyo-tik uygulamasının renk uyumu ve duyarlılık açısından olumlu etkileri gözlenmiş-tir. Ancak uygulamanın etkinliğini arttırmak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Serbest diş eti greft'i, Palatal yara iyileşmesi, Probiyotikler
Yumuşak doku yaralanmalarında üç farklı sürelerdeki soğuk uygulamanın ağrı, ödem ve hasta memnuniyetine etkisi
Amaç: Araştırma; yumuşak doku yaralanmalarında üç farklı sürelerdeki soğuk uygulamanın ağrı, ödem ve hasta memnuniyetine etkisini belirlemek amacıyla planlandı ve uygulandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma randomize kontrollü deneysel olarak planlandı. Çalışmaya yumuşak doku yaralanması geçirmiş 105 hasta alındı. Hastalar randomize olarak üç gruba ayrıldı. Hastalara üç farklı sürelerde [(10, 20 ve 30 dakika (dk)] soğuk uygulama yapıldı. Araştırma öncesinde etik kurul onayı ve hastalardan onam alındı. Veriler, yüz yüze görüşme yöntemi ile kişisel bilgi formu, Visual Analog Skala (VAS) ve Newcastle Hemşirelik Bakımından Memnuniyet Ölçeği (HBMÖ) kullanılarak toplandı. Soğuk uygulama öncesi, uygulamadan hemen sonra, 10 ve 20 dk. sonra hastaların uyguluma bölgesindeki ağrı, ödem ve eklem açıklığı değerlendirildi. Taburcu olmadan önce tüm hastalara HBMÖ uygulandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı ve çözümleyici istatistikler kullanıldı. Bulgular: Araştırmada 20 dk. soğuk uygulama yapılan hastaların VAS-ağrı puanlarının uygulamadan hemen sonra diğer gruplara oranla daha fazla düştüğü saptandı. Otuz dk. soğuk uygulama yapılan grupta karıncalanma, kaşınma, uyuşma, hissizlik, kızarıklık ve yanma gibi hasta konforunu olumsuz yönde etkileyen şikayetlerin daha fazla oluştuğu belirlendi (p<0,05). Gruplar arasında etkilenen bölgedeki tüm ölçüm zamanlarındaki mezura ölçümlerinde anlamlı bir fark bulunmazken (p>0,05), gonyometre ölçümlerinde uygulama öncesi dönem hariç diğer tüm ölçüm zamanlarında anlamlı fark saptandı (p<0,05). Guplar arasında HBMÖ puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlendi (p<0,05). Sonuç: Araştırma sonucunda; yumuşak doku yaralanması sonrası 20 dk. soğuk uygulamanın hastaların ağrı düzeyini azalttığı, eklem açıklığı ve hasta memnuniyetini arttırdığı saptandı. Uzun süre soğuk uygulamanın (30 dk.) hastaların hissizlik, kaşıntı, karıncalanma, yanma kızarıklık ve uyuşma gibi şikayelerini arttırdığı belirlendi. Anahtar Kelimeler: Soğuk uygulama, ağrı, ödem, hasta memnuniyeti
Yumuşak doku lazer cerrahisinin doku iyileşme sürecindeki etkinliğinin araştırılması
Alışılmış yöntemle karşılaştırıldığında lazerin bilinen avantajlarının epulis fissuratumun tedavisinde sağlanıp sağlanmadığı araştırılmıştır. Çalışma, kliniğimizde epulis fissuratum ön tanısını alan ve tedavi planlamasında cerrahi eksizyon zorunluluğu bulunan 22 hasta üzerinde yapılmıştır. Lezyonların eksizyonları aynı hastada hem bistüri cerrahisi hem de ?diyot? lazer cerrahisi ile gerçekleştirilmiştir. Cerrahi eksizyonlar sonrasında yara iyileşme sürecinde iki farklı cerrahi teknik dört parametre altında karşılaştırılmıştır. Bunlar konvansiyonel mikrobiyolojik yöntemler ile tetkik edilen mikrobiyolojik kültür numuneleri, dijital iyileşme analizi ile gerçekleştirilen klinik olarak iyileşmenin takibi, işlem sırasında ve sonrasında kanama varlığı ve 1., 2., 5., 10. günlerde cerrahi alanlarda hissedilen ağrı skorlarıdır. Tüm parametreler için elde edilen veriler istatistiki olarak değerlendirilmiştir. Teknikler arasında doku iyileşme hızı karşılaştırıldığında ise lazer cerrahisi ile oluşturulan yaralarda iyileşmenin daha geriden geldiği izlenmiştir. Ancak 30. günlük postoperatif iyileşme ve değerlendirme periyodunun tümü ele alındığında iki teknik arasında arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulanamamıştır. Bu çalışmanın sonuçları, geniş alan kaplayan lezyonların eksizyonunda diyot lazer kullanımın kanamasız bir cerrahi alan yaratarak, sütursuz bir cerrahiyi beraberinde getirmesi ve sahip olduğu antibakteriyel etki ile konvansiyonel bistüri cerrahisi yerine uygulanabilecek alternatif güvenilir bir yöntem olabileceğini göstermiştir. Ancak cerrahi sonrası doku iyileşme hızı ve hissedilen ağrı varlığı konularında lazer cerrahisinin bistüriye karşı üstünlüğünden bahsetmek çalışmada mümkün olmamıştır. Bu konular üzerinde kesin bir yargıya varmak için daha fazla çalışmaya ihityaç olduğu düşünülmektedir.
GÜTF Çocuk Onkoloji Bilim Dalı'nda izlenen yumuşak doku sarkomlu olguların değerlendirilmesi
Yumuşak doku sarkomları (YDS) rabdomyosarkom (RMS) ve rabdomyosarkom dışı yumuşak doku sarkomları (RDYDS) olmak üzere iki ana gruba ayrılmıştır ve ülkemizde pediatrik kanser vakalarının %6,5' ini oluşturmaktadır. Her iki grupta da prognoz çoğunlukla hastalığın tanı anındaki yayılımı, tümörün köken aldığı bölge ve seçilen tedavi tipine bağlı olarak değişmektedir. Çalışmamızda Pediatrik Onkoloji Bilim Dalı'nda izlenen yumuşak doku sarkomlu hastalar retrospektif olarak değerlendirerek epidemiyolojik ve klinik verileri saptanmış; uygulanan tedavi yöntemleri ile genel ve olaysız yaşam arasındaki ilişki ile indüksiyon tedavisi sonrası tümör regresyonu ve prognoz arasındaki ilişki araştırılmıştır.Çalışmamızda 34 RMS olgusunun ortalama yaşı 7,0±4,7 yaş; erkek/kız oranı ise 1/1,3 olarak saptandı. Olguların en sık başvuru şikayeti orbita dışı kitle, şikayetlerinin başlamasından başvuruya kadar geçen süre ortalama bir aydı.Olguların %61,7'si baş-boyun, %21,6'sı abdomen, %14,7'si ekstremite ve %2,9'u toraks kaynaklı tümörlere sahipti. Histopatolojik olarak olguların %52,9' i embryonal, %32,3' ü alveolar, %5,8' i iğsi hücreli, %8,8' i ise andiferansiye RMS tanısı aldı. IRSG evreleme sistemine göre olguların dağılımı %37,6 evre I, %6,2 evre II, %34,4 evre III, %21,8 evre IV idi. Hastalara evrelerine uygun olarak IRS ya da CWS-96 protokollerine göre kemoterapi ve radyoterapi verildi.Olaysız ve genel sağ kalım üzerinde etkili faktörler yaş, hastalığın evresi, metastaz varlığı, indüksiyon tedavisi sonu cevap olarak saptandı. Lenf nodu tutulumunun genel sağ kalım üzerine etkisi bulunmazken olaysız sağ kalımda prognostik önemi mevcuttu. Tümör histolojisinin tek başına prognoz üzerine etkisi yokken baş boyun yerleşimli tümörler arasında en iyi prognoz orbita yerleşimiydi.Çalışmamızda yer alan 7 RDYDS hastasının 5 (%71,4)'i erkek, 2 (%28,5)'si kız ve hastaların ortalama başvuru yaşı 10,1±4,6 yaş idi. Hastaların primer tümör yerleşim yeri 3 (%42,8) hastada ekstremite, 3 (%42,8) hastada abdomen, 1 (%14,4) hastada ise toraks kaynaklıydı. Dört hasta fibrosarkom, 2 hasta leiyomyosarkom ve 1 hasta da anjiosarkom tanısı aldı. Altı olguya geniş eksizyon, bir olguya subtotal eksizyon uygulandı. Üç olguya ise yüksek histolojik evre nedeniyle kemoterapi + radyoterapi verildi. Olguların 3' ü takipten ayrıldı, 3'ünde ise tam kür sağlandı.Sonuç olarak; merkezimizde izlenen olguların demografik dağılımı, kullanılan tanı ve tedavi yöntemleri, olguların sağ kalım oranları ve prognostik belirteçleri literatür ile uyum göstermektedir. Prognozu etkilediğinden erken tanı ve tedavi hayati önem arz etmektedir.
Çoklu dişeti çekilme defektlerinde titanyum ile hazırlanan trombositten zengin fibrin ve bağ dokusu grefti uygulamalarını içeren tedavi protokollerinin karşılaştırılması
Titanyum ile hazırlanan trombositten zengin fibrin (T-TZF) olarak tanımlanan, yeni bir trombositten zengin ürün geliştirilmiştir. T-TZF, titanyum tüpteki trombosit aktivasyonunun, silika aktivatörlerinin kullanıldığı cam tüpteki Choukroun' nun trombositten zengin fibrininden daha etkili olabileceği hipotezine dayanmıştır. Bugüne kadar, T-TZF ile kök kapatmada altın standart olan subepitelyal bağ dokusu greftinin (SBDG) etkinliğini ve öngörülebilirliğini karşılaştıran hiçbir çalışma mevcut değildir. Bu randomize klinik çalışmanın amacı, Miller Sınıf I/II çoklu dişeti çekilmelerinin tedavisi için, farklı otojen greft materyallerini (T-TZF&SBDG) karşılaştırmaktır. Dişeti çekilmelerinin gelişmesinde nedensel faktör olarak diş fırçalama travması olan toplam 104 Miller Sınıf I/II dişeti çekilmesi gösteren 34 hasta kliniğimize başvurdu. Dişeti çekilmeleri randomize olarak T-TZF (52 diş) veya SBDG (52 diş) ile modifiye tünel teknikle tedavi edildi. Klinik ölçümler başlangıç, operasyondan sonra 3. ay ve 6. ay olarak kaydedildi. VAS (Vizüel Analog Skala), iyileşme indeksi değerlendirildi ve materyal kalınlıkları kaydedildi. Başlangıç dişeti çekilme derinliği T-TZF grupta 3.14±1.06 mm iken, SBDG grupta 3.23±1.11 mm idi. 6 ay sonra T-TZF grubunda ortalama kök kapanma oranı %91.80 ve SBDG grubunda %88.66' ydı. T-TZF (1.71±0.32) ve SBDG' nin (1.71±0.31) materyal kalınlıkları arasında istatiksel bir fark yoktu. Keratinize doku genişliği ve dişeti kalınlığı her iki grupta arttırıldı. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, Miller I/II dişeti çekilme defektlerinin tedavisinde otojen T-TZF membranın güvenilir ve etkili sonuçlar verdiği gösterilmiştir. T-TZF, SBDG' ye önemli bir alternatif olarak uygulanabilir.
Köpek yumuşak doku tümörlerinde calprotectin+ lökosit infiltrasyonlarının araştırılması
Köpeklerde yumuşak doku tümörleri çeşitli tümör alt tiplerine sahip bir grup mezenkimal tümörü içerir. Yumuşak doku sarkomları ise tedavisi oldukça zorlu, invazyon ve metastaz özellikleri yüksek olan kompleks bir grup tümördür. Malign tümörlerde prognozun belirlenmesine yönelik histopatolojik derecelendirme ve metastaz özelliklerine göre aşamalandırma yapılmaktadır. Yangısal hücre infiltrasyonlarının birçok insan ve hayvan tümöründe maligniteyle ilişkili olduğuna dair bilgiler mevcuttur. Malign tümöral dokularda çoğunlukla infiltrasyonları gözlenen yangı hücreleri içerisinde makrofajlar ve nötrofiller bulunmaktadır. Her iki yangı hücresinin alt tipleri bulunmakta ve tümörlerdeki malignite ve kötü prognozla ilişkili olan tipleri tümör ilişkili makrofajlar ve tümör ilişkili nötrofiller olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmada köpek yumuşak doku tümörlerinde Calprotectin pozitif nötrofil ve makrofajların varlığı immunohistokimyasal yöntemlerle araştırıldı. Bu amaçla farklı ırk, yaş ve cinsiyetteki 31 adet köpekten, farklı kökenden mezenkimal tümörler incelendi. Ayrıca bu infiltrasyonların benign ve malign tümörlerdeki varlığı ve derecesinin karşılaştırması yapıldı. Calprotectin+ lökosit infiltrasyonlarının bu tümörlerde malignite ile ilişkisinin belirlenmesi sayesinde, yangı baskılanması temeline dayanan tedavi seçeneklerinin bu tümörler için de uygulanması düşünülebilir. Mevcutta kullanılan yetersiz tedavi seçeneklerine yeni bir alternatif sunması açısından bu araştırma, sonraki yapılacak çalışmalar için bir temel oluşturmaktadır.
Köpek yumuşak doku sarkomlarında nötrofil hücre dışı tuzaklarının araştırılması
Bu çalışmada köpek yumuşak doku sarkomlarında tümör derecesi ile nötrofil hücre dışı tuzaklarının (NET'ler) arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla 30 adet yumuşak doku tümörü bloğu kullanıldı. Olguların histopatolojik klasifikasyonun ardından tümörler fibröz doku tümörleri, yağ doku tümörleri, kas doku tümörleri, damar tümörleri, periferal sinir kılıf tümörleri ve damar duvarı tümörleri şeklinde sınıflandırıldı. Ayrıca tümörler benign ve malign olarak sınıflandırıldı. Tümör dokusunda NET'lerin ortaya konulması için sitrülline histon-3 (cith3) ve myeloperoksidaz antikorları ile boyamalar yapıldı. Boyamalar aynı kesitler üzerinde soldurma ve tekrar boyama yöntemi kullanılarak gerçekleştirildi. Ardından boyanan kesitler program ile renklendirilerek, üst üste getirildi ve yalancı immun floresan görüntüler elde edildi. Tümör dokusunda NET'ler cith3 pozitif alanların varlığına göre skorlandı ve tümör derecesi ile karşılaştırıldı. Çalışmada kullanılan olgulara ait tanılar fibrom, leyomiyom, fibromikzosarkom, fibrosarkom, hemangiosarkom, liposarkom, malignant fibröz histiyositom, mikzosarkom, perivasküler duvar tümörü, periferal sinir kılıf tümörü ve andiferensiye sarkom şeklindeydi. Tümör derecesine göre olgular gruplandırıldı ve ardından gruplar arasında istatistiksel karşılaştırma yapıldı ve NET açısından derece III tümörlerde derece I ve II tümörlere göre sayısal bir yükseklik olmakla birlikte anlamlı bir farklılık bulunmadığı görüldü. NET ile mitoz, diferensiyasyon, nekroz ve tümör derecesi arasındaki ilişkiye yönelik olarak yapılan Pearson korelasyon analizinde, NET ile tümör derecesi arasındaki korelasyonun önemsiz (r = 0,277) olduğu belirlendi. Benzer şekilde mitoz, diferensiyasyon ve nekroz ile NET arasında da korelasyon önemsiz olarak bulundu. Çalışma sonuçlarına göre NET'lerin benign tümörlere kıyasla yumuşak doku sarkomlarında anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Yine sarkomların histolojik derecelendirmeleri temel alındığında NET varlığının derece III tümörlerde sayısal olarak yüksek olduğu fakat bu farklılığın derece I ve II tümörlere kıyasla anlamlı olmadığı görülmüştür. Ek olarak, NET skorlarının sarkomlarda nekroz, diferensiyasyon, mitoz ve tümör derecesi ile anlamsız bir korelasyonu olduğu da gözlenmiştir.
Omuz yaralanması geçirmiş geriatrik bireylerde kinezyofobi, propriyosepsiyon, durumluluk ve sürekli kaygı düzeylerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı omuz yaralanması geçirmiş geriatrik bireylerde kinezyofobi, propriyosepsiyon, durumluluk ve sürekli kaygı düzeylerini ve bunların birbiriyle ilişkisini incelemektir. Çalışmaya yaş ortalaması 70,33±3,39 yıl olan toplam 24 birey dahil edildi. Bireylere propriyosepsiyon için Lazer İmleç Yardımlı Açı Tekrarlama Testi (Lİ-ATT), fonksiyonel değerlendirme için Constant Murley Skorlaması (CMS), fiziksel aktivite için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-Kısa Form (IPAQ), bilişsel fonksiyonlar için Standardize Mini Mental Test (SMMT), kinezyofobi için Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ) ve stres düzeyleri için Durumluluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-I ve STAI-II) kullanıldı. Bireylerdeki ağrı şiddetleri ise Görsel Analog Skalası (VAS) ile değerlendirildi. Katılımcılar omuz bölgesinde yumuşak doku yaralanması olan grup ve sağlıklı grup şeklinde iki gruba ayrıldı. Yumuşak doku yaralanması geçiren ve geçirmeyen gruplar arasında Constant Murley Skorlaması, Standardize Mini Mental Test, Tampa Kinezyofobi Ölçeği, Durumluluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği skorları açısından anlamlı fark bulundu (p<0,05). Yapılan analiz sonucunda Constant Murley Skoru ve Görsel Analog Skala arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Yumuşak doku yaralanması geçiren ve geçirmeyen gruplar arasında fonksiyonel durum, bilişsel durum, kinezyofobi ve kaygı durumları arasında fark olduğu bulunurken; propriyosepsiyon ve fiziksel aktivite durumlarında fark bulunamadı. Sonuç olarak geriatrik hastalarda tedavi süreci boyunca sadece omuz fonksiyonlarına yönelik değil; kaygı, kinezyofobi ve bilişsel durumlarının da göz önünde bulundurularak tedavi süreci oluşturulması tavsiye olunur.
Baş boyun bölgesi yumuşak doku kalsifikasyon ve ossifikasyonlarının radyografik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı panoramik radyografik görüntüler üzerinde baş boyun bölgesine ait yumuşak doku kalsifikasyon ve ossifikasyonlarının sıklığı ve dağılımlarının belirlenmesidir. Toplam 4000 hastaya ait dijital panoramik görüntüler kalsifikasyon/ossifikasyon varlığı açısından panoramik görüntü üzerindeki yerleşim yerlerine göre belirlenen beş ayrı bölgede incelendi. Yaşları 16-77 arasında değişen 114 erkek, 118 kadın toplam 232 hastada kalsifikasyon veya ossifikasyon tespit edildi. Karşılaşılan kalsifikasyon ve ossifikasyonların yaş, cinsiyet ve konuma göre dağılımları incelendi. İstatistiksel analiz için ki-kare testleri kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak kabul edildi. Çalışmamızda en sık kalsifikasyon/ossifikasyon tespit edilen bölge ikinci bölge (%49,4) olarak saptandı. Bu bölgede karşılaşılan durum stilohyoid ligament ossifikasyonudur. Yaş gruplarına göre en fazla kalsifikasyon/ossifikasyon 46-60 yaş (%32,3) aralığında saptandı. Kalsifikasyon/ossifikasyonların % 68'i bilateral, %32'si unilateraldir. Sadece beşinci bölgede cinsiyetler arasında kalsifikasyon sıklığı istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklıydı (p<0,05). Bu bölgede çoğunlukla laringeal kıkırdak kalsifikasyonları ve arteriyel kalsifikasyonlar tespit edilir.