Strength
68 theses under this subject heading
Neoseiulus californicus McGregor (Acarı: Phytoseiidae)'da pyridaben direnci, kalıtımı ve hedef bölge mutasyonlarının belirlenmesi
Predatör akar Neoseiulus californicus McGregor (Acari: Phytoseiidae) tarımsal üretim alanları içerisinde fitofag akar kontrolünde kullanılan önemli bir doğal düşmandır. Bu çalışmada, Neoseiulus californicus'da laboratuar koşullarında seleksiyon baskısı sonucunda pyridaben direnç gelişimi, predatör akarda pyridaben direnç kalıtımı ve direncin hedef bölge mutasyonlarıyla olan ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla N. californicus' da pyridaben direnç düzeyleri yaprak disk-ilaçlama kulesi yöntemi ile belirlenmiştir. Bioassay denemeler 7 doz+1 kontrol olacak şekilde ve 3 tekerrürlü olarak kurulmuş ve bu işlem için N.californicus' un ergin dönemi kullanılmıştır. Ölü-canlı sayımları 24 saat sonunda yapılarak LC değerleri ve direnç oranları belirlenmiştir. N. californicus'da yedi kez seleksiyon sonucunda 270 kat pyridaben direnci belirlenmiştir. Direnç kalıtım çalışmaları sonucunda; F1 dişilerinde pyridaben direncinin eksik baskın ve eşeye bağlı olduğu bulunmuştur. N.californicus'un pyridaben dirençli ve başlangıç popülasyonda monoksigenaz enzim seviyelerinde önemli bir farklılık olmadığı ve istatistik olarak aynı grup içerisinde yer aldıkları belirlenmiştir. N.californicus' un pyridaben dirençli ve başlangıç popülasyonunda hedef yeri mutasyonların PCR ile belirlenmesi sonucunda herhangi bir aminoasit değişikliği belirlenmemiştir. Bu nedenle seleksiyon popülasyonunda artan pyridaben direncinin hedef yeri mutasyonları dışındaki mekanizmalardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Ayrıca bu çalışma N. californicus'ta pyridaben direnç kalıtım ve hedef bölge mutasyonlarının pyridaben direnci ile olan ilişkilerinin belirlenmesi adına yapılan ilk çalışma özelliği taşımaktadır.
Tetranychus urticae Koch (Acari: Tetranychidae)'de spirodiclofen direnci ve endosimbiyont Wolbachia arasındaki ilişki
İki noktalı kırmızıörümcek, Tetranychus urticae Koch (Acari:Tetranychidae) dünyada birçok kültür bitkisi çeşidinde ekonomik kayıplara neden olan önemli bir zararlıdır. T. urticae'nin mücadelesinde, uygulamasının kolay olması ve kısa sürede etki göstermesi nedeniyle kimyasal mücadele ilk sırada tercih edilmektedir. Ancak T. urticae'nin fitofag yapısı, üreme potansiyelinin yüksek ve yaşam döngüsünün kısa olması gibi faktörler birkaç uygulamadan sonra akarisitlere direnç geliştirmesini kolaylaştırmaktadır. Endosimbiyont Wolbachia akarlarında içinde bulunduğu birçok zararlıda bulunmaktadır. Zararlıda insektisit direnci ile endosimbiyont arasındaki etkileşimlerin altında yatan mekanizma, hala net olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada T. urticae'de gelişen spirodiclofen direnci ile Wolbachia varlığı arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle T. urticae'nin Wolbachia enfekteli ve enfektesiz iki popülasyonunda eş zamanlı olarak spirodiclofen seleksiyonu yapılmıştır. T. urticae'de LC değerlerinin belirlenmesi amacıyla kuru rezidü yöntemi kullanılmıştır. Bioassay denemeler 7 doz +1 kontrol olacak şekilde ve 3 tekerrürlü olarak kurulmuş ve bu işlem için akarınen hassas dönemi olan larva dönemi kullanılmıştır. Ölü-canlı sayımları 7. günün sonunda yapılmış ve direnç oranları belirlenmiştir. T. urticae'nin Wolbachia enfekteli en son seleksiyonunda 23 kat, Wolbachia enfektesiz son seleksiyonunda ise 103 kat spirodiclofen direnci belirlenmiştir. Her iki seleksiyon popülasyonunda Wolbachia varlığı ve frekans yoğunluğu kontrol edilmiştir. Ayrıca akarda spirodiclofen direncinin detoksifikasyon enzimleri ile olan ilişkisi de incelenmiştir. Sonuç olarak, Tetranychus urticae'de spirodiclofen direnci ve endosimbiyont Wolbachia arasında negatif bir ilişki oolabileceği, bu ilişki kapsamında direnç gelişimi üzerinde de esteraz enziminin etkisinin bulunabileceği düşünülmektedir.
Beton yol kaplamalarında bor ve ürünlerinin kullanılması
Türkiye, doğal yeraltı kaynaklarından olan bor rezervinin %73 'ne sahiptir ve dünyanın bor ihtiyacının %50'sini sağlamaktadır. Bu çalışmada bor ürünlerinden olan kolemanit ve üleksit mineralleri çimentoya katılarak beton üzerindeki etkisi araştırılmıştır. %2, %4, %6, %8 ve %10 oranlarında kolemanit ve üleksitin çimentoyla yer değiştirmesiyle Su/Çimento oranı 0,47 olan numuneler üretilmiştir. Basınç dayanımı değerinin C30/37 olması hedeflenmiştir. Numuneler küp, silindir ve prizmatik kalıplara dökülmüştür. 7, 28 ve 90 günlük priz süresine sahip beton numuneler üzerinde Schmidt Çekici, ultrases geçiş hızı, basınç dayanımı deneyleri yapılmıştır. 90 günlük numuneler üzerinde donma- çözülme ve eğilme deneyleri gerçekleştirilmiştir. Deney sonuçları değerlendirildiğinde kolemanit katkısı içeren numunelerde basınç dayanımlarının arttığı gözlenirken, üleksit katkılı numunelerde dayanımların düştüğü görülmüştür. Ultrases hızı deneylerinin sonuçlarına göre katkılı numunelerde beton kalitesinin mükemmel olduğu gözlenmiştir. Donma- çözülme deneylerinde katkılı betonlarda ağırlık kaybı yaşanmıştır. Numuneler eğilme deneylerinde gevrek kırılma göstermişlerdir. Bunun sebebi numunelerde lif kullanılmamasıdır. Sonuç olarak bor tiplerinden kolemanitin basınç ve eğilme dayanımını arttırdığı için beton yollarda kullanılabileceği; üleksitin ise dayanımı büyük oranda düşürdüğü için katkı malzemesi olarak kullanılamayacağı düşünülmektedir. Ayrıca bor minerallerinin beton karışım suyunu hızlıca çektiği ve beton prizini geciktirdiği de gözlenmiştir. Bu çalışmada seçilen % 2, %4, %6,%8 ve %10 kolemanit katkısı aynı zamanda beton için hedeflenen C30/37 basınç dayanım sınıfını da sağlamıştır. Betonun dayanım özelliği göz önüne alındığında optimum kolemanit katkısının %8 olduğu görülmüştür.
Doğaltaşlarda donma çözünme deneyleri ile belirlenen parametrelerin tanımlanması ve değerlendirilmesi
Bu tez, doğaltaşlarda donma çözünme çevrimlerine bağlı olarak gelişen bozunma karşısındaki fiziksel ve mekanik davranış şekillerini ortaya koymak ve elde edilen fiziksel ve mekanik özelliklerdeki değişimleri incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda, Türkiye'nin 46 farklı lokasyonundan örnekler temin edilmiştir. Tüm örnek gruplarının mineralojik ve petrografik analizleri gerçekleştirilmiş ve ardından temel fiziksel ve mekanik özellikleri belirlenmiştir. Ardından tüm örnek grupları 4, 7, 10, 14, 20, 28, 35, 56, 70 ve 84 donma ve çözünme çevrimine tabi tutulmuştur. Her donma ve çözünme çevrimi sonrası örneklerin fiziksel ve mekanik özelliklerine ait veriler değerlendirilmiştir. Fiziksel ve mekanik değerlerin donma çözünme çevrim sayısı ile olan değişimi bütün örneklerin ortalama değerleri dikkate alınarak grafiksel olarak ortaya konmuş ve istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Artan donma çözünme çevrimleriyle birlikte örneklerin tek eksenli basınç dayanımı, Leeb sertlik değeri, P-dalgası geçiş hızı parametrelerinde belirgin azalımlar, görünür porozite, ağırlıkça su emme ve geniş disk aşınma parametrelerinde ise artışlar olduğu belirlenmiştir. İzlenen değerlerdeki değişimler 35. çevrime kadar belirgin olarak gözlenmiş, bu çevrimden sonra ise daha azalan oranlarda izlenmiştir. Doğaltaş örnek gruplarında donma çözünme sonrası meydana gelen fiziksel ve mekanik özelliklere ait verilerin değişimi ilgili standartlar doğrultusunda ve literatürde yaygın bir şekilde kullanılan sınıflamalara göre değerlendirilmiştir. Ayrıca doğaltaşların tek eksenli basınç dayanımı değerleri dona dayanım indisi kapsamında değerlendirilmiştir. Örneklerin donma çözünme sonrası belirlenen tek eksenli basınç dayanımı donma çözünme öncesi değerine oranlanarak elde edilen değer dona dayanım indisi parametresi olarak tanımlanmıştır. Dona dayanım indisi parametresi kullanılarak doğaltaşlar için genel bir donma çözünme sınıflama sistemi tez çalışması kapsamında önerilerek literatüre kazandırılmıştır. Bu sınıflama sisteminde kayaçlar donma çözünme çevrimleri sonrasında sahip oldukları dayanımlarına göre 'çok yüksek', 'yüksek', 'orta', 'düşük' ve 'çok düşük' sınıflara ayrılmıştır.
Asit borik ilavesinin porselen karo üzerine olan etkileri
ÖZET Yüksek Lisans Tezi BORİK ASİT İLAVESİNİN PORSELEN KARO ÜZERİNE OLAN ETKİLERİ FİGEN AYDIN-EĞRİ Anadolu Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Seramik Mühendisliği Anabilim Dalı Danışman : Doç. Dr. Ferhat KARA 2003, 55 sayfa Porselen karo çamuruna, asit borik (H3BO3) ilavesi ile kurutma sonrası karonun kuru mukavemetinin artırılması amaçlanmıştır. Laboratuar şartlarında yapılan denemelerde % 0,3 asit borik ilavesi olumlu sonuç elde edilmiş olup aynı oran üzerinden işletme denemeleri yapılmış ve fiziksel özellikler incelenmiştir. İşletme denemeleri sonucunda % 0,3 asit borik ilavesinin kuru mukavemeti ~ % 30 artırdığı tespit edilmiştir. Asit borik ilavelerinin çamur reolojisine olan etkisi de incelenmiştir. Yapılan denemelerde kullanılan asit borik oranı arttıkça çamurun akış zamanı ve tiksotropisinde artış görülmüştür. Ancak kum mukavemeti artırmak için kullanılan borik asit oranı % 03 de Na-Silikat ile akışta problem yoktur. Ancak borik asit oranı artırıldığında yapılan testler göstermiştir ki Na-tripolifosfat (STPP) ile çamurun akışını ayarlamak mümkündür. Anahtar Kelimeler : Porselen karo, asit borik, kuru mukavemet
Binek araç üzerindeki aerodinamik analizlerin sayısal olarak incelenmesi
Sanayileşmenin ve fosil yakıt kullanımının 20. yüzyıldan sonra çok hızlı bir şekilde artması ile iklim krizi çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. İklim değişikliği tam olarak engellenemese bile fosil yakıtların kullanımını azaltmak, yenilenebilir ve daha çevreci enerji kaynaklarının kullanımı yaygınlaştırmak iklim krizinin ilerlemesini yavaşlatabilir. Otomobillerin, enerji kaynakları ağırlıklı olarak fosil yakıtlar ve elektriktir. Araçların yakıt tüketim değerleri yakıtların yanması sonucu çevreye yayılan zararlı gazlar, ekonomiklik, elektrikli araçların menzilleri, müşteri beklentileri vb. gibi birçok nedenden dolayı oldukça önemlidir. Araçların yakıt tüketimi araç aerodinamiği ile direkt olarak bağlantılıdır. Bu tez çalışmasında bir binek aracın aerodinamik analizi sayısal olarak gerçekleştirilmiştir. Aracın tasarımı üretici firma tarafından verilmiş ölçüler baz alınarak CATİA V5R21 bilgisayar destekli tasarım programı ile yapılmıştır. Aerodinamik analiz için gerekli olan geometrik düzenlemeler, ağ örme ve sayısal çözüm işlemleri için ANSYS programı kullanılmıştır. Akış alanının çözümü için düzeltilmiş (realizable) k-ε türbülans modeli tercih edilmiştir. Aracın sürüklenme katsayısı %2,2'nin altındaki hata ile 0,313 olarak bulunmuştur. ANSYS FLUENT ve CFD POST kısmında aracın etrafında gerçekleşen hava akışı ile ilgili çeşitli düzlemlerdeki hız konturleri, basınç konturleri, akım çizgileri ve hız vektörleri incelenmiştir. Aracın yakıt tüketimi ile bağlantılı olan sürüklenme katsayısı değerlerini azaltmak için çeşitli girdap üreteçleri tasarlanmıştır. Girdap üreteçler, tavanın arka kısmındaki akışın ayrılma noktasının 15 mm önüne 100 mm aralıklarla yerleştirilmiştir. Sürüklenme katsayısındaki maksimum iyileştirme 4 numaralı girdap üreticin kullanılması ile elde edilmiştir ve bu değer %2,87'dir. Kaldırma katsayısındaki maksimum iyileştirme oranı yaklaşık %3,3'tür ve bu değere 1 numaralı girdap üreteç kullanılarak ulaşılmıştır.
Bilgi paylaşımında bireysel ve kurumsal direnç ile psikolojik güvenlik ilişkisi
Bilgi paylaşımı, yükseköğretim kurumları ve örgütlerde yenilikçi düşünceyi, iş birliğini ve performansın sürdürülebilirliğini sağlayan temel unsurlardan biridir. Ancak bu süreç, bireysel, kurumsal ve çevresel faktörlerin yanı sıra psikolojik güvenlik, örgütsel adalet, liderlik tarzları ve teknolojik altyapı gibi çok boyutlu değişkenlerden etkilenmektedir. Bu çalışmanın amacı, bilgi paylaşımı ile psikolojik güvenlik arasındaki ilişkileri ortaya koymak, bireysel ve kurumsal direnç faktörlerinin etkisini incelemek ve liderlik, adalet ile dijital sistemlerin rolünü belirlemektir. Ayrıca yükseköğretim bağlamında elde edilen bulgular ışığında, örgütsel öğrenmeyi destekleyen önerilerin geliştirilmesi hedeflenmiştir. Araştırmada kullanılan ölçeklerin güvenilirliği iç tutarlılık analiziyle doğrulanmıştır. Normallik ve doğrusallık testleri verilerin istatistiksel analizler için uygun olduğunu göstermiştir. Korelasyon analizleri, psikolojik güvenlik ile bilgi paylaşımı arasında anlamlı pozitif ilişkiler olduğunu ortaya koymuştur. Regresyon analizi, psikolojik güvenliğin bilgi paylaşımının güçlü bir yordayıcısı olduğunu göstermiştir. Bağımsız t-testi ise demografik değişkenlere göre farklılaşmalar olduğunu ortaya koymuştur. Bulgular ayrıca, örgütsel adaletin, destekleyici liderliğin ve kullanıcı dostu dijital sistemlerin bilgi paylaşımını artırıcı etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, psikolojik güvenliğin bilgi paylaşımını kolaylaştıran kritik bir faktör olduğu ve güvenli bir örgütsel ortamda çalışanların, bilgi paylaşmaya daha yatkın oldukları belirlenmiştir. Bireysel ve kurumsal direnç bilgi paylaşımını sınırlasa da adaletli yönetim, dönüşümcü liderlik ve etkili dijital sistemler bu engelleri azaltmaktadır. Bu sonuçlar, üniversitelerde ve kurumsal yapılarda güven ortamı yaratmanın, adaleti sağlamanın ve liderliği güçlendirmenin bilgi paylaşımını artıracağına işaret etmektedir.
Elazığ ve İzmir depremlerindeki afet yönetiminin toplumsal cinsiyet perspektifi açısından karşılaştırılması
Son yıllarda Dünya çapında ve Türkiye'de yaşanan yıkıcı afetler milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine, çok büyük ekonomik ve insani zararın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Afetler nedeniyle meydana gelen zararlar her geçen gün artarak devam etmektedir. Yüksek gelir seviyesinde ve afet öncesi önlem alan ülkelerin can kaybı ve insani zarar görebilirliğinin, gelir seviyesi düşük ülkelere kıyasla daha düşük seviyelerde olduğu görülmektedir. Afetler nedeniyle ortaya çıkan bu zararların maliyeti yüksek olmakta ve içinde bulunduğu toplumun bu zararları ortadan kaldırması uzun sürmektedir. Dünyada sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması toplumun afetler karşısındaki direnciyle ilişkilendirilmekte bu nedenle afet risk yönetiminin önemi her geçen gün artmaktadır. Toplumun dezavantajlı kesimlerinin afetler nedeniyle kırılganlığının daha fazla olduğu bilinmekte dezavantajlı olan bu kesimlerin afetler karşısında direncinin artırılmasıyla tüm toplumun zarar görebilirliğin azaltılması hedeflenmektedir. Neredeyse toplumun yarısını oluşturan kadınların afetler karşındaki direncinin artırılması amacıyla toplumsal cinsiyete duyarlı afet risk yönetimi anlayışı uluslararası çerçeve belgelerde yer almaktadır. Toplumsal cinsiyete duyarlı afet yönetiminin ana akım plan ve politikalara eklemlenmesiyle dünya çapında afetler nedeniyle meydana gelebilecek zararların azaltılmasıyla birlikte toplum direncinin artacağı ve sürdürülebilir kalkınmanın istikrarlı olması hedeflenmektedir. Türkiye'de toplumsal cinsiyet perspektifli afet yönetimi anlayışı çerçevesinde iki farklı toplumsal yapıda bulanan Elazığ ve İzmir illerinde yakın dönemlerde meydana gelen depremlerden etkilenen kadın depremzede ve kadın afet görevlileriyle yapılan görüşmeler sonucunda elde edilen bulgular ışığında ve literatürden elde ettiğimiz verilerle Türkiye'nin geleneksel yapısı ve afet yönetimi yapılanmasında, gerek eğitim süreçlerine gerekse kurumsal yapılanmalarda toplumsal cinsiyet bakış açısının yeterince etkili olmadığı gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Afet, afet yönetimi, toplumsal cinsiyet, kırılganlık, direnç
Elastan içerikli poliester iplik üretim parametrelerinin iplik ve kumaş özelliklerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, elastan içerikli poliester iplik üretim parametrelerinin ipliklere ve bu ipliklerden elde edilen dokuma kumaş özelliklerine etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla filament sayısı, elastan iplik numarası, elastan çekim oranı ve puntalama işleminde kullanılan düze tipi değiştirilerek 36 farklı elastan içerikli poliester iplik ve bu ipliklerden sabit üretim şartlarında dimi 3/3 örgü kullanılarak 36 farklı çeşit dokuma kumaş üretilmiştir. Üretim parametrelerin iplik özelliklerine etkisini araştırmak amacıyla iplik lineer yoğunluğu, punta sayısı, punta kalıcılığı, iplik kopma mukavemeti ve kopma uzaması değerleri; üretim parametrelerinin kumaş özelliklerine etkilerini inceleyebilmek için ise kumaş mukavemet, uzama ve konfor özellikleri standartlara uygun bir şekilde test edilmiştir. Testler sonrasında elde edilen değerler SPSS istatistik programında değerlendirilmiştir. Yapılan çalışma sonucunda poliester iplik filament sayısının, elastan numarasının, çekim oranının ve puntalama işleminde kullanılan düze tipinin iplik mukavemetine, punta sayısına, punta kalıcılığına değerlerine etkisinin istatistiksel olarak önemli olduğu görülmüştür. Kumaş kopma mukavemeti ve uzama değerleri filament sayısı ve elastan numarası arttıkça artmıştır. Konfor özellikleri incelendiğinde filament sayısı ve elastan numarası arttıkça su buharı geçirgenlik ve termal iletkenlik değerleri artmış, hava geçirgenliği değerleri azaldığı sonucuna varılmıştır.
Örgütsel bir değişim olarak teknolojik değişime işgörenlerin yaklaşımı ve işgörenlerde etkisi: Öztay Tekstil (Abbate) örneği
Küreselleşen dünyamızda ve günümüzün hızla değişen koşulları karşısında, işletmelerin faaliyetlerini, gelişmelerini ve rekabet avantajlarını sürdürebilmeleri için örgütsel değişimler uygulamaları ve örgütsel değişim türlerinden biri olan teknolojik değişim ve gelişmeleri sürekli ve yakından takip etmeleri gerekmektedir.Teknolojik değişim uygulandığı işletmelerde işgörenlerin değişime yaklaşımı ve iş görenler açısından farklı anlamlar ifade etmektedir. Çalışanlar açısından teknolojik değişim, eğitim yolu ile yeni bilgiler edinme, mesleki ilerleme ve kariyer geliştirme, kendini yenileme ve geliştirme anlamına geldiği gibi, iş değiştirme,işe yabancılaşma, iş monotonluğu, iletişimin ve sosyal ilişkilerin azalması, stres ve işsiz kalma gibi anlamlara da gelebilmektedir.Bu tez çalışmasında örgüt, teknoloji ve insan kavramları birlikte ele alınarak, teknolojik değişime işgörenlerin yaklaşımı ve işgörenler üzerindeki etkileri tespit edilmeye çalışılmıştır.Çalışmanın birinci bölümde, örgütsel değişim, teknoloji, teknolojik değişim, değişime direnç ve direnci yenmenin yolları anlatılmıştır.İkinci bölümde, işletmelerde uygulanan teknolojik değişimin iş görenler üzerinde etkileri ve değişime işgörenlerin gösterdiği direnç, nedenleri ve demografik özelliklere göre etkileri üzerinde durulmuştur.Üçüncü bölümde ise, ilk iki bölümde anlatılanlardan yola çıkarak, Öztay Tekstil (Abbate) işletmesinde yapılan bir araştırmaya yer verilmiştir.Yapılan anket çalışması ile işletmede uygulanan örgütsel değişim olarak teknolojik değişim ve etkileri incelenmiş ve elde edilen sonuçlar değerlendirilmiştir.
Genotyping and detection of virulence genes for bacteria isolated from urinary tract infections in Salahuddin Hospital (Iraq)
This study is about the detection of microbial pathogens of urinary tract infection at Salah Al-Din General Hospital in Iraq in 2022. Urine samples were collected from 120 people with urinary tract infections aged between 2 and 70 years, after microscopic examinations and biochemical tests were performed to obtain (90) specimens (E.coli, Staphylococcus aureus and P. mirabilis) causing urinary tract infection and demographically has been distributed. An antibiotic susceptibility test was performed on 14 different antibiogram discs,90 specimens, E.coli, S.aureus and proteus mirabilis had the highest resistance to amikacin, nitrophenyl and imipenem, but were sensitive to amoxicillin, penicillin and cefixime. Polymerase chain reaction (PCR) was performed for four previously identified resistance genes (coA, rsbA, fimH and cnf1) for each of the following bacteria (E.coli, S.aureus and P. mirabilis) that were previously isolated.16S rRNA sequences were then studied using the DNA sequences method and all results were identical to those recorded in the NCBI program. From this study, we concluded that E. coli bacteria had the highest incidence of urinary tract infections as well as the highest rates of antibiotic resistance, it was for E. coli bacteria, followed by S. aureus and then P. mirabilis. For this reason, it is recommended that research to control these bacteria, which has increased recently in the hospital community, should focus on modern methods and control methods in hospitals.
Ürolitiyazisli hastalardan izole edilen bakteri suşlarının biyofilm oluşturma yeteneğinin fenotipik ve moleküler olarak değerlendirilmesi
Bu çalışma, ürolitiyazisli hastalarda gelişen üriner sistem enfeksiyonlarının yaygın etkenlerini saptamak ve bu kökenlerin biyofilm oluşturma yeteneğinin fenotipik ve moleküler olarak değerlendirilmesi amaçlamaktadır. Kesitsel olarak planlanan ve Nisan-Ağustos 2022 tarihleri arasında yürütülen prospektif çalışmamıza Kerkük Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne idrar yolu enfeksiyonu semptomları ile başvuran ve böbrek taşı tanısı alan toplam 100 hasta dahil edildi. Alınan idrar örneklerinden klinik olarak önemli bakterilerin tanımlanması için rutin konvansiyonel yöntemler kullanıldı. İzole edilen bakterilerin antibiyotik duyarlılık testleri disk difüzyon yöntemi ile gerçekleştirildi. Gerekli olduğunda VITEK® 2 (bioMérieux, Fransa) ticari identifikasyon ve duyarlılık sistemleri kullanıldı. Saptanan kökenlerin biyofilm oluşumu mikroplak yöntemi ile incelendi ve biyofilm ile ilişkili bazı genlerin moleküler tespiti yapıldı. Hastalardan alınan idrar örneklerinin %60'ında anlamlı üreme oldu. En sık izole edilen etkenler sırasıyla Escherichia coli (n:36), Proteus mirabilis (n:17), Staphylococcus aureus (n:3), Klebsiella pneumoniae (n:2) ve Pseudomonas aeruginosa (n:2) olarak saptandı. E. coli ve P. mirabilis kökenlerinde en duyarlı antibiyotiğin imipenem olduğu belirlendi. İzole edilen E. coli kökenlerinin %89'unda biyofilm oluşumu gözlenirken, bu oran P. mirabilis kökenleri için %94 olarak saptandı. İzole ettiğimiz 36 E. coli izolatının 24'ünde foc geni, 20'sinde ise sfa geni tespit edilmiştir. P. mirabilis'e ait 17 izolatın 12'sinde pfmA geni saptanırken 10'unda mrpA geni bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar, özellikle E. coli ve P. mirabilis kökenlerinde yüksek biyofilm oluşumu ve bu biyofilm oluşumuna ilişkin genlerin sıklıkla bulunması açısından önemlidir. Çalışmamızın, ürolitiyazisli hastalarda gelişen üriner sistem enfeksiyonlarının tedavisi ve önlenmesinde kullanılabilecek etkili stratejilerin geliştirilmesine katkı sağlayabileceği kanaatindeyiz.
Semptomatik epilepsili hastalarda dirençliliği belirleyen faktörler
Amaç: Bu retrospektif çalışmada, çocukluk çağı epilepsilerinde dirençli olmayı belirleyen risk faktörlerini araştırdık. Böylece, medikal tedaviye yanıt vermeyen hastaların erken tespiti ve bu sayede akılcı çoklu ilaç uygulamaları ve diğer alternatif tedavilere yönlendirmede zaman kazanılmasını amaçladık.Gereç ve yöntem: 75 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirilerek yapıldı. Hastalar 3 gruba ayrıldı. Grup 1'de, en az iki antiepileptik ilaç almasına rağmen son 6 ayda ortalama ayda en az bir nöbeti olan olgular; Grup 2'de, en az iki antiepileptik almasına rağmen son 6 ayda ayda birden az nöbeti olan olgular; Grup 3 ise, semptomatik epilepsiye sahip olan, en az iki antiepileptik ilacı yeterli dozda kullanan ve en az bir yıldır nöbetsiz olan olgular olarak tanımlandı. İdiopatik epilepsiler, nörodejeneratif hastalığı olanlar, nörometabolik hastalıklı çocuklar, basit febril konvülziyonu olanlar, West sendromu, Lennox-Gestaut sendomu gibi katastrofik ve kötü prognozu olduğu bilinen vakalar çalışma dışı bırakıldı.Bulgular: En önemli risk faktörü status epileptikus olarak bulunurken, nöbet başlangıç yaşı, mental retardasyon varlığı, nörolojik anormallik varlığı, EEG'de epileptik aktivite varlığı, nöroradyolojik anormalliğin varlığı, akrabalık, ailede epilepsi öyküsü, yenidoğan nöbeti varlığı, febril konvülziyon, ilaç başlamadan önceki nöbet sıklığı anlamlı olarak bulunmadı.Tartışma: Sonuç olarak öykülerinde SE geçirmiş olmanın semptomatik epilepsili hasta grubunda dirençli epilepsi gelişimi için önemli ve bağımsız bir risk faktörü olduğu sonucuna vardık. Bu bulgular ışığında, epileptik ve risk faktörü taşıyan hastaların medikal izleminde akılcı çoklu ilaç kullanımı için daha erken davranılması, ayrıca epilepsi cerrahisi için uygun merkezlere fazla zaman kaybetmeden yönlendirilmesi gerektiğini söyleyebiliriz.Anahtar Kelimeler: Epilepsi, semptomatik, direnç faktörleri, status epileptikus
Dört farklı ortodontik mini vidanın yerleştirme torku ve stabilite değerlerinin karşılaştırılması
Bu in-vitro çalışmanın amacı, dört farklı boyutta ve iki farklı yerleştirme açısı ile yerleştirilen mini vidaların, iki farklı yönde uygulanan kuvvetler karşısında, yerleştirme torku değerleri ile kuvvet direnci değerlerini analiz etmek ve stabilitelerini karşılaştırmaktır. Çalışmada dört farklı boyutta (1.6x8, 1.6x10, 2.0x8, 2.0x10), iki farklı yerleştirme açısında (70 ve 90 derece) ve her grupta 20 adet olacak şekilde toplam 160 adet ortodontik mini vida sığır kalça kemiğine yerleştirilmiştir. Tüm mini vidaların yerleştirme sırasında tork ölçer tornavida (Checkline TSD 50, USA) ile maksimum yerleştirme tork değerleri ölçülmüştür. Daha sonra Testometric (M500, 25kN; Testometric, Rochdale, Lancashire, İngiltere ) test cihazı ile mini vida uzun eksenine dik ve 70 derece kuvvet uygulanarak, 1,5 mm yer değiştirene kadar gösterdikleri direnç değerleri ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Gruplar arası maksimum yerleştirme tork değerleri ve kuvvet direnci değerleri ölçülüp karşılaştırılmıştır. Veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Yetmiş derecelik açı ile yerleştirilen mini vidaların maksimum yerleştirme tork ve kuvvet direnci değerleri, 90 derecelik yerleştirme açısı ile yerleştirilen mini vidaların maksimum yerleştirme tork ve kuvvet direnci değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001). Sonuç olarak mini vidaların çapı, boyu ve yerleştirme açısı maksimum yerleştirme tork ve kuvvet direnci değerleri üzerinde anlamlı etkiye sahiptir. Mini vidaların stabilitesi üzerinde çap ve yerleştirme açısının etkisi boy etkisinden daha fazladır.
Okul yaşam kalitesi algısı, okula aidiyet duygusu ve direnç davranışları: Ortaokul öğrencileri üzerinde bir inceleme
Öğrenciler zamanlarının çoğunu okulda geçirmektedir. Öğrencilerin okul ortamında mutlu ve huzurlu olması onların bulundukları ortama aidiyet duygularını yükseltecek ve etkileyecektir. Öğrenciler okul yaşantılarını severlerse ve kendilerini ait hissederlerse direnç davranışları göstermeyeceklerdir. Öğrencilerin okul yaşam kalitesi algıları, okula aidiyet duyguları ve direnç davranışları birbirini etkileyen ve birbirinden etkilenen değişkenlerdir. Bu bağlamda, araştırmada Adana ili merkez ilçelerindeki farklı sosyo-ekonomik okullarda eğitim gören 6.-7.-8. sınıf öğrencilerin okul yaşam kalitesi algılarının, okul aidiyet duygularının ve öğrenci direnç davranışlarının incelenmesi amaçlanmaktadır. Araştırma, ortaokul öğrencilerinin okul yaşam kalitesi algılarını, okul aidiyet duygularını ve direnç davranışlarını incelemeyi amaçlayan tarama modelinde betimsel bir çalışmadır. Araştırmanın evrenini Adana merkez ilçelerinde (Seyhan, Yüreğir, Çukurova) üç farklı sosyo-ekonomik düzeydeki (alt-orta-üst) okullarda eğitim gören toplam 524 ortaokul öğrencisi (6.-7.-8.sınıf) oluşturmaktadır. Araştırmada "Okul Yaşam Kalitesi Ölçeği" (Sarı, 2007), Goodenow (1993) tarafından geliştirilen ve Sarı (2015) tarafından Türkçe' ye uyarlanan "Okula Aidiyet Duygusu Ölçeği", "Öğrenci Direnç Davranışları Ölçeği" (Sarı, 2018) ve "Kişisel Bilgi Formu" kullanılmıştır. Veriler istatistik programıyla analiz edilmiştir. Verilerin analizinde betimsel istatistikler, Mann Whitney-U testi, Kruskal Wallis testi, korelasyon ve regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, Adana'daki okullarda eğitim gören öğrencilerin okul yaşam kalitesi algılarının orta düzeyde olduğu görülmektedir. Öğrencilerin okul yaşam kalitesi algıları arasında cinsiyete göre kız öğrenciler lehine, sınıf düzeyine göre altıncı sınıf öğrencileri lehine, okulun sosyo-ekonomik düzeyine göre üst sosyo-ekonomik düzeydeki okullar lehine anlamlı fark görülürken; anne-baba eğitim düzeyine göre ve ailenin aylık gelir düzeyine göre okul yaşam kalitesi algılarında anlamlı fark görülmemiştir. Öğrencilerin okul aidiyet duygularının orta düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Okula aidiyet duyguları arasında cinsiyete, sınıf düzeyine, anne-baba eğitim düzeyine, okulun sosyo-ekonomik düzeyine ve ailenin aylık gelir düzeyine göre anlamlı fark görülmemiştir. Öğrencilerin direnç davranışlarının orta düzeyin altında düşüğe yakın olduğu tespit edilmiştir. Öğrencilerin direnç davranışları cinsiyete göre erkek öğrenciler lehine, sınıf düzeyine göre sekizinci sınıf öğrenciler ile altıncı sınıf öğrenciler arasında sekizinci sınıf öğrenciler lehine ve sekizinci sınıf öğrenciler ile yedinci sınıf öğrenciler arasında yedinci sınıf öğrenciler lehine anlamlı fark göstermiştir. Anne-baba eğitim düzeyine, okulun sosyo-ekonomik düzeyine ve ailenin aylık gelir düzeyine göre ise anlamlı farklar görülmemiştir. Öğrencilerin okul yaşam kaliteleri algıları, okula aidiyet duyguları ve öğrenci direnç davranışları arasında yapılan korelasyon analizi sonucunda öğrencilerin okul yaşam kalitesi algısı ile okula aidiyet duygusu arasında pozitif yönde anlamlı ilişki tespit edilirken, okul yaşam kalitesi algısı ile direnç davranışları arasında negatif yönde anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Öğrencilerin okula aidiyet duygusu ve direnç davranışları arasında da negatif yönde anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Ayrıca yapılan regresyon analizi sonucunda ise OYKÖ ve OADÖ değişkenlerinin, ÖDDÖ puanlarında gözlenen toplam varyansın %23'ünü açıklamakta olduğu belirlenmiştir. Diğer bir deyişle okul yaşam kalitesi ve okul aidiyet duygusu değişkenlerinin öğrenci direnç davranışlarının anlamlı birer yordayıcısı olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Okul yaşam kalitesi, okula aidiyet duygusu, öğrenci direnç davranışları, ortaokul öğrencileri
Effect of FA and GGBFS on the properties of geopolymer morter
Various amounts of natural resources are consumed to manufacture ordinary Portland cement which causes considerable environmental problems for its production. A new technological process called geopolymerization provides an innovative solution in this issue. In addition to potentially reducing carbon emissions, geopolymers can be synthesized with many industrial waste products or natural pozzolans such as fly ash, ground granulated blast furnace slag. In the present study, the experimental test of different proportions of GGBFS and FA in the binder on mechanical and durability properties of geopolymer concrete. To achieve this goal, GGBFS has been used as cement replecement material due to its own strength, while fly ash has been used as a pozzolanic material to enhance the physical, chemical and mechanical propeties of concrete (Swamy, 1986). The geopolymer binder is a mixture contains resource material and alkali activator. Ten mixes have been tested; each mixture has different proportion of FA and GGBFS. It can be concluded that geopolymer concrete with high percentage of GGBFS gain high compressive and tensile strength compared with Geopolymer with high FA. Compressive strength of mix1 ( 90% FA and 10% GGBFS ) is 39.15 Mpa at 7 days age, compressive strength of mix10 ( 90% GGBFS and 10% FA) is 75.17 Mpa at 7days age. In addition, the duribility of geopolymer mortar, made of these mixes, was also studied, using water sorptivity test. The test results indicated that geopolymer with high percentage of GGBFS has less sorptivity compared with geopolymer with high percentage of FA.
Investigating geotechnical properties of soils using ground granulated blast furnace slag, fly ash, and lignosulfonates
A number of ways exist to measure the level of soil improvement after administering a ground improvement application, but stabilisation is the one most frequently used. The term "soil stabilisation" describes the changing of a natural soil for construction or engineering purposes. Stabilisation will often have the purpose of making soils stronger by incorporating waste materials. Traditional chemical stabilisers, though, may not find ready acceptance in engineering construction because quicklime and cement are not renewable, their production involves consumption of large amounts of energy, they release considerable volumes of greenhouse gases and the brittleness of the resulting stabilised soils can affect structures' stability. This study presents the effect of using unary, binary and ternary blends of Ground Granulated Blast Furnace Slag (S), Fly Ash (FA) and Lignosulfonate (LS) as the stabilizer to investigate soil properties. For this, two soil mixture groups were designed depending on soil types with changing binder contents. disposal materials were used in partial substitution of soil1 and soils2 at 0%, 6%, 8%, and 10% by weight. The results show that among different way of replacements, soils containing 8% of disposal materials exhibited the best results of California Bearing Ratio (CBR), Unconfined Compressive Strength (UCS), atterberg limits, and permeability coefficient at 28 days. The stabilizer soils containing ternary binder materials (S, FA, and LS) gave better results than binary then unary replacements.
Çimento ve mineral katkı maddelerinin ikili, üçlü ve dörtlü kombinasyonlarını içeren beton numunelerinin bazı mekanik ve durabilite özelliklerinin incelenmesi
Bu doktora çalışmasında, portland çimentosu (CEM 1 42,5 R) ile uçucu kül (UK), silis dumanı (SD) ve granüle yüksek fırın cürufu (GYFC) mineral katkı maddelerinin, ikili, üçlü ve dörtlü kombinasyonlarından üretilen farklı tasarımlardaki beton numuneleri 1, 3, 7, 28, 56, 90, 180 ve 360. günlerde basınç, eğilme dayanımı testine tabi tutulmuştur. Tüm karışımlar için su / bağlayıcı oranı 0,5 olacak şekilde sabit tutulmuştur. Yürütülen basınç ve eğilme dayanımı test sonuçlarına göre %5 SD+%10 UK+%10 GYFC ve %7,5 SD+%15 UK+%15 GYFC olan karışımların optimum dörtlü kombinasyon olarak kullanılabileceği kanaatine varılmıştır. Mekanik deneylerin yapıldığı tüm karışımların 1, 3, 7, 28, 90, 180 ve 360. gündeki basınç ve eğilme dayanımları sonuçları her bir gün için ayrı ayrı karşılaştırılmış ve her gün için sonuçlar arasındaki korelasyon üssel olarak araştırılmıştır. Tüm yaşlar için determinasyon katsayısı (R2) 0,806 ile 0,99 arasında değişmiştir. Karışım tiplerine göre ikili, üçlü ve dörtlü bağlayıcılı sistemler için basınç dayanımı ve eğilme dayanımı ilişkisi üssel olarak araştırılmıştır. Tüm determinasyon katsayıları (R2) 0,969 ile 0,985 arasında bulunmuştur. Sonuç olarak basınç dayanımı ile eğilme dayanımı arasındaki ilişkinin bağlayıcı tipinden ziyade, kür süresinden daha fazla etkilendiği gözlemlenmiştir. Bu aşamadan sonra mekanik sonuçlara dayanarak optimum karışım olarak tespit edilen iki farklı reçeteden oluşan dörtlü kombinasyon beton numuneleri ile referans karışım üzerinde durabilite deneyleri yürütülmüştür. Bu kapsamda seçilen iki optimum beton karışımının ve referans beton karışımının MgSO4 çözeltisine direnç, NaSO4 çözeltisine direnç, basınç altında su işleme (permeabilite), klor iyonu difizyonu özellikleri incelenmiştir. Sülfat dirençlerine tayin deneyleri neticesinde numuneler basınç testine, ultrasonik hız testine ve ağırlık kaybı testlerine tabii tutulmuşlardır. Ayrıca bu numunelerin SEM (Scanning Electron Microscophe) ve XRD (X-Ray Diffraction) metodları ile 3, 7, 14, 28, 56, 90, 180 ve 360. günlerdeki iç yapılarının gelişimleri birbirleri ile karşılaştırılmalı olarak incelenmiştir. Yürütülen durabilite deneyleri neticesinde, çimento yerine SD, GYFC, UK gibi mineral katkı ikame edilerek üretilen betonların, sadece CEM 1 42,5 R tipi çimento ile üretilen betonlara kıyasla dayanım özelliklerinin yanında dayanıklılık özelliklerinin de daha güçlü olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca mineral katkı ikameli beton karışımlarının daha ekonomik, çevre dostu ve sürdürülebilir olduğu sonuçlarına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Minarel Katkı, Dayanım, Dürabilite, Mikro Yapı, Sürdürülebilirlik
Parçacık takviyeli epoksi esaslı polimer matrisli kompozit malzemelerin bazı mekanik özelliklerinin incelenmesi
Yüksek mukavemet ve hafifliğin istendiği birçok uygulamada, farklı iki veya daha fazla malzemelerin üstün özelliklerini birleştirmek için kompozit malzemelerin kullanımı oldukça tercih edilen bir çözümdür. Kompozit malzemelerin birleştirilmesi sırasında mekanik bağlantıların kullanımı; delik açılması, açılan deliğin çatlak oluşturması ve ağırlık artışı gibi sorunlara sebep olmakta bu yüzden yapıştırıcı kullanımı büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle ticari veya laboratuvar ölçekli yapıştırıcıların mekanik özelliklerini artırmaya yönelik çalışmalar da önem kazanmaktadır. Günümüzde yapışkan malzemelerin mukavemetini artırmak için farklı cinste mikro ve nano partiküllerin eklenmesi popüler bir konudur. Yapılan literatür çalışmalarında da görüldüğü üzere, yapışkan malzemelere mikro ve nano boyutlu partiküller eklendiğinde yapışkanın mukavemetinde önemli artışlar sağladığını görülmüştür. Bu çalışmada, tek bindirmeli bağlantı deneyleri ve çekme deneyinden elde edilen çekme mukavemetine etkileri incelemek için epoksi reçineye nano ve mikro boyutlarda ve farklı kütlece yüzde derişim oranlarında B, TiO2, Al2O3 ve SiC parçacıklar eklenmiştir. Tek bindirmeli bağlantıların geometrisi ASTM D5868 kesme standardına göre hazırlanıp kesilmiş ve yapıştırılmıştır. Daha sonra test numunelerine yine ASTM D638 standardına göre çekme testleri yapılmıştır. Tek bindirmeli bağlantı numunelerinin ortalama kopma yükleri ve ortalama yer değiştirme değerleri çekme ve kesme testlerinden elde edilmiştir. Bu çıkan değerlere göre tez çalışmasında kullanılan farklı parametrelerin yapışma performansına ve malzemenin bazı mekanik özelliklerine etkisi incelenmiş ve yorumlanmıştır.
Teknolojik yatkınlık, kişi iş ve kişi örgüt uyumunun değişime dirence etkisi: Bilgi paylaşımının düzenleyici rolü
İçinde bulunulan zaman, teknolojik gelişmelerin hız kazanmasıyla değişimin hızlı yaşandığı ve bu değişim hızı insan hayatını, toplumu özellikle de iş dünyasını etkisi altına alarak değişime zorlamaktadır. Sürekli değişen, gelişen ve başkalaşan bu ortamda örgütlerin de en temel sorunları arasında elbette değişim yer almakta olup, değişmeyen ya da direnç gösteren örgütlerin ya hayatta kalma şansları olmayacak ya da en azından ciddi maddi kayıplar yaşayacak ve yönetimsel sorunlarla karşı karşıya kalacaklardır. Dolayısıyla örgütler ayakta kalabilmek için değişimi yakalamaları ve hızlı bir şekilde değişime ayak uydurmaları ve başarılı bir değişim yapma zorunluluğundadırlar. Örgütlerin başarılı bir değişim gerçekleştirmeleri, kolayca değişmelerine yani değişime yatkınlıklarına bağlıdır. Değişime yatkın olabilmeleri teknolojiye olan yatkınlığa yani örgütlerin en temel taşı olan insan unsurunun teknolojiye ve aynı zamanda iş ve örgütlerine olan olumlu bakış açılarına bağlıdır. Örgütsel değişimde yöneticilerin karşılaştıkları ve çözmek zorunda oldukları problem çalışanların değişime olan direncidir. Çünkü değişime en çok maruz kalan ve değişimden etkilenenler çalışanlardır. Dolayısıyla çalışanların direnç sebeplerinin anlaşılması ve değişime direnç gösterme nedenlerinin bilinmesi gerekmektedir. Bu nedenle öncelikle örgütsel değişime dirence etki eden faktörlerin ele alınması ve direncin muhtemel nedenleri ve bu hususta alınacak tedbirler detaylandırılmalıdır. Bu çalışmanın amacı; örgütlerin değişim süreçlerinde çalışanların değişime karşı gösterdikleri direnç ve direnç üzerinde etkili olan faktörleri ele almaktır. Değişime direnci önlemek için; çok sayıda faktör olmakla birlikte nispeten üzerinde daha az durulmuş olan kişi-iş ve kişi-örgüt uyumu ile teknolojik yatkınlık faktörlerine odaklanılmış, değişime direnç ile bahsi geçen değişkenler arasında bilgi paylaşımının düzenleyici rolü üzerinde durulmuştur. Bu araştırmanın evrenini Kayseri ili ve OSB'de çalışan ve teknoloji ağırlıklı iş gören çalışanlar oluşturmaktadır. Bu kapsamda 501 çalışana anket uygulanmıştır. Elde edilen verilere nicel yöntemler kullanılarak faktör, korelasyon ve düzenleyici analizleri uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda, teknolojik yatkınlık, kişi iş ve kişi örgüt uyumları değişime direnci açıklayan önemli bir etken olduğu görülmüştür. Ayrıca yönetici ve çalışanlar açısından bilgi paylaşımının önemi gösterilmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda ilgili alan yazın araştırmacılarına ve uygulayıcılara yönelik önerilere yer verilmiştir.
Düzce yöresi agregalarının mühendislik özelliklerinin belirlenmesi ve beton üretiminde kullanılabilirliğinin araştırılması
Bu çalışmada, Düzce yöresindeki Asar Deresi, Küçük Melen Deresi, Aksu Deresi, Hasanoğlan Barajı ve Kurtsuyu mevkilerindeki agregaların fiziksel ve mekanik özellikleri ile beton üretiminde kullanılabilirlikleri araştırılmıştır. Bu amaçla agregalarda; tane dağılımı, gevşek ve sıkışık birim ağırlık, organik madde miktarı, ince madde oranı, yüzey nemi oranı, tane yoğunluğu, su emme oranı, donma-çözülme direnci, Los Angeles aşınma direnci, darbe dayanımı, kırılma dayanımı ve Mohs sertlik deneyleri yapılmıştır. Üretilen taze betonlarda çökme, yoğunluk ve Ve-be deneyleri yapılmıştır. Bu deneysel çalışmalardan sonra her agrega ocağı için aynı karışım oranlarına sahip betonlar üretilmiş ve bu betonların mühendislik özellikleri incelenmiştir. Sertleşmiş betonda yoğunluk tayini ve su emme, yarmada çekme dayanımı, ultrases geçiş hızı, Schmidt test çekici ile yüzey sertliği ve basınç dayanımı deneyleri yapılmış ve sonuçlar her bir ocak için karşılaştırmalı olarak yorumlanmıştır. Sonuç olarak, doğal agregaların kırma taş agregalara oranla daha iyi mühendislik özelliklerine sahip olduğu, farklı ocaklardaki agregalarla üretilen betonlardan Aksu Deresindeki agregalarla üretilen betonların en iyi mekanik özelliklere sahip olduğu, bunun yanında Düzce yöresi agregalarının beton üretimine uygun olduğu görülmüştür.
Diatomit ve zeolit ikameli betonların kimyasal etkilere karşı davranışlarının araştırılması
Betonarme yapı tasarımında dayanımın yanında dayanıklılık da çağımızda giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Dayanıklılık, beton sertleşip hizmete girdikten sonra hatta bazen uzun bir süre geçince kendini gösteren bir özelliktir. Betonun hizmet ömrünü, zararlı su ve kimyasallar olumsuz yönde etkilemektedir. Betonun bu zararlı etkilere karşı dayanıklılığının araştırılmasında daha çok betonda kullanılan çelik üzerinde yoğunlaşılırken, betonun dayanıklılığı üzerinde yapılan çalışmalarda nihai sonuca ulaşılamamıştır. Bu çalışmada, diatomit ve zeolitin farklı çevresel etkilerdeki kür ortamlarında betonun dayanım ve dayanıklılığına etkisini araştırmak için çalışmalar yapılmıştır.Bu bağlamda çalışmada kullanılan malzemeleri tanımlamak ve özelliklerini belirlemek için kimyasal, fiziksel, mineralojik, moleküler, termal ve zeta potansiyel analizler uygulanmıştır. Çalışmada referans (PÇ), %10-%20 diatomit, %10-%20 zeolit, %5+5-%10+10 diatomit ve zeolit, Portland çimentosu yerine ikame edilerek toplam 7 farklı çimento elde edilmiştir. Bu çimentolarla üretilmiş her bir beton grubu için 54 adet olmak üzere toplam 378 adet 15x15x15 cm ebadında küp numune üretilmiştir. Yapılan çalışma için numuneler hazırlanırken çökme miktarı 7 ile 10 cm arasında olacak şekilde karışım dizaynı yapılmıştır.Üretilen sertleşmiş beton örnekleri üzerinde birim ağırlık, su emme, görünür boşluk oranı, ultrases geçiş hızı, kapiler su emme, basınç dayanımı ve yarmada çekme dayanımı deneyleri yapılmıştır. Sertleşmiş beton deneyleri, yedi farklı beton türü üzerinde, 28 gün yaşına kadar 23±2 oC suda, daha sonra ortam faktörünün dört (H2SO4, MgSO4, NaCI, H2O) ve beton yaşı faktörünün iki düzeyinde (56 ve 90 gün) kür edilen beton örnekleri üzerinde gerçekleştirilmiştir.Yapılan deneyler sonucunda hem diatomit hem de zeolit ikamesinin, üretilen beton örnekleri üzerinde dayanım ve dayanıklılık açısından olumlu etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Sonuçlar değerlendirildiğinde diatomit ve zeolit ikameli beton örnekleri için en uygun ikame oranının %10 olduğu belirlenmiştir. Bu oran ile üretilen beton örneklerinde özellikle 90 gün yaşındaki ultrases, kapiler su emme, yarmada çekme dayanımı ve basınç dayanımı değerlerinin referans beton örneklerine göre daha iyi olduğu görülmüştür. Sonuç olarak ülkemizin zengin doğal kaynaklarından olan diatomit ve zeolitin beton sektöründe kullanılmasının uygun olduğu, çimento ve beton sektöründe geniş kullanım alanına sahip yapay puzolan sınıfındaki yüksek fırın cürufu, uçucu kül, silis dumanı gibi malzemelere de alternatif olabileceği düşünülmektedir.
Sağlık profesyonellerinin yalın uygulamalara direncini belirlemeye yönelik bir araştırma
Üretim işletmelerinde başarılı uygulamaları olan yalın üretim tekniklerinin, ülkemizde 2000 yılından sonra sağlık işletmelerinde karşılaşılan problemlerin çözümünde önemli katkıları olduğu, kurumlarda yapılan çalışmalarla ortaya konulmuştur. Örgütsel değişimi beraberinde getiren yalın uygulamalar sağlık profesyonellerinin direnci ile karşılaşmaktadır. Yalın yolculukta sağlık profesyonellerinin direncini en aza indirebilmek için ortak kurum hedeflerinin ve değişim için gerekli kültürel alt yapıyı sağlamak gerekmektedir. Bu araştırmanın amacı, Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama Araştırma Merkezinde görev yapan sağlık profesyonellerinin yalın uygulamalarına karşı direnç durumlarının belirlenmesidir. Bu çalışma kapsamında; literatürde benzer çalışmalarda kullanılan''Değişime Karşı Tutum Ölçeği''doğrultusunda hazırlanan anket soruları Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama Araştırma Merkezinde görev yapan 202 sağlık profesyoneline uygulanmıştır. Araştırmanın sonucunda; yalın uygulamaların getirisi olan sağlık merkezindeki değişimin, yönetilmesi aşamasından sağlık profesyonellerin memnun oldukları, anacak sağlık profesyonellerin performans ve ödüllendirme yönetiminden memnun olmadıkları görülmüştür. Kurum aidiyeti düşük bulunmuştur. Yalın Uygulamaları her aşamasında hizmetiçi eğitimlerin ağırlık verilmesinin olumlu sonuçlar getirdiği ortaya konulmuştur. Yalın uygulamalara karşı direnç orta düzeyde değerlendirilmiştir.
Örgütlerde değişime direnç ve değişim yönetimi üzerine bir çalışma: Türkiye-Libya karşılaştırması
Değişim hayatımızın en önemli bir parçasıdır. Özellikle teknoloji ve kaynakların hızlı gelişimiyle birlikte insanlar, değişim olmadan yaşayamamaktadır. Bilindiği gibi örgütler, çevreden etkilenen ve çevrenin tesiri altında kalan açık bir sistemlerdir. Ayrıca, örgütler arasında hızlı gelişme ve güçlü rekabet nedeniyle, örgütler için değişim kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu nedenle, örgütlerin rekabette başarılı olmaları için sürekli olarak değişime uğramaları gerekmektedir. Diğer taraftan ise, örgüt çalışanları her zaman değişime karşı her direnç göstermektedirler. Çalışanların değişime dirençlerini en aza indirmek değişimin sağlıklı bir şekilde yönetilmesine bağlıdır. Değişim yönetimi, çalışanların değişime karşı direncini azaltacak şekilde örgutlardaki değişimi planlama ve uygulama sürecidir. Bu çalışma, Libya ve Türk üniversiteleri arasından seçilen iki üniversitede idari ve akademik yöneticileri kapsamaktadır. Çalışmada çalışanların değişime karşı direnç algılarını ortaya koyarak değişimin yönetiminde etkili olan yöntemler karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Kolay Örnekleme ve Amaçlı Örneklem yöntemiyle Libya Tobruk Üniversitesi yöneticileri arasından, 154 yöneticiden oluşan bir gruptan 140 yönetici seçilmiştir. Ayrıca aynı yöntemle, Türkiye'de bulunan Kastamonu Üniversitesi'nin yöneticilerinden oluşan 120 yöneticilik bir gruptan 108 yönetici seçilmiştir. Araştırmada verilerin toplanmasında anket yöntemi kullanılmıştır. Çalışmada anketin güvenilirleri geçerlilği Libya ve Türkiye koşulları için standartlaştırılmıştır. Seçilen üniversitelerde araştırma yapma izni, Libya ve Türkiye'deki üniversitelerin üst yönetiminden alınmıştır. Beşli Likert ölçeği kullanılarak yöneticilerin değişime karşı direncinin nedenlerini ve değişim yönetimde etkili olan yöntemler saptanmıştır. Tolanan veriler, sosyal araştırmalarda yaygın olarak kullnılan SPSS 21 paket program aracılığıyla analiz edilmiştir. Analizler, güvenilirlik ve geçerlilik analizleri, Pearson korelasyon analizi, regresyon analizi ve bağımsız örneklem T- Testi ile ortaya konulmuştur. Çalışmada önemli sonuçlara ulaşılmıştır. Özellikle Libya'daki çalışanların değişime direnmelerinin en önemli nedeninin değişim için bir planlama olmaması, Türkiye'de ise yönetim ve çalışanlar arasındaki iletişimin zayıf olması olduğu ortaya çıkarılmıştır. Değişime karşı direncin üstesinden gelmek için değişim yöntemlerle ilgili olarak bulgular Libya ve Türkiye için de, değişime hazır olmanın çok önemli bir yöntem olduğunu göstermiştir. Ayrıca bu çalışma, değişimin nedenleri ve Libya ve Türkiye'nin idari yöntemlerinde istatistiksel farklılıklar olduğunu doğrulamaktadır. Çalışma son olarak uygulamalar ve gelecek araştırmalar için bir dizi öneri sunmaktadır.